Kategori: Yazar

  • Testi pozitif çıkan sporcular açıklanmalı

    Kovid…

    Hayatımızdan çıkmıyor…

    Yaşantımızı alt üst etti…

    Nereye bakarsanız kovid…

    Yeterli önlem alınıyor mu?

    Bence hayır…

    Rakamlar gerçekçi mi?

    Hayır…

    Vaka sayısı artıyor…

    Yine de gizliyorlar…

    Sporda da kovid 19 vakaları nedense gizleniyor…

    Takımlarda kovid testi pozitif olanların sayısı rakamsal olarak veriliyor…

    Bu yeterli değil…

    Futbolda…

    Süper lig…

    1.Lig…

    2. ve 3.lig maçları iddiaa da ve Spor Toto’da yer alıyor…

    Basketbol öyle…

    Voleybol…

    Hentbol…

    İddiaa da yer alan federasyonların müsabakaları…

    Ne yazık ki…

    Kovid konusunda gerçekçi bir açıklama yapılmıyor…

    İddiaa ve Spor Toto oynayanlar…

    Çünkü ona göre…

    Hayal kuruyorlar ve kupon dolduruyorlar…

    Hangi futbolcunun veya sporcunun…

    Kovid olduğunu ismen bilmek zorunda…

    Ona göre kuponlarını işaretliyorlar…

    O zaman…

    İştirakçileri mağdur etmemek için…

    Başta Futbol Federasyonu olmak üzere…

    Voleybol.

    Basketbol…

    Hentbol…

    Federasyonları ve kulüpler kovid testi pozitif çıkan futbolcu ile sporcularının isimlerini açıklamalıdır…

    Çünkü…

    Sonucu etkileyecek futbolcu ve sporcuya göre…

    İddiaa ve Spor Toto oynayanlar kimin kovid olduğunu bilmelidir…

    Hatta Merkez Hakem Kurulu da hangi hakemin kovid testinin pozitif olduğunu ismen açıklamalı…

    Neden korkuyorlar…

    Burada mağdur olan iştirakçiler…

    Maç günü hangi futbolcunun, hangi sporcunun veya hakemin kovid testini pozitif olduğu listeler açıklandığında belli oluyor…

    Bu nedenle…

    Futbolcu ve sporcuların kovid olduğu isim ve takım olarak açıklanmalı…

    Kulüpler de …

    Hangi futbolcunun veya sporcunun kovid testinin pozitif olduğunu kamuoyu ile isim isim paylaşmalı…

  • AKP’nin medyası medyanın AKP’si

    Türkiye’de kuruluşundan günümüze kadar basın ya da medya hiçbir dönemde AKP döneminde olduğu kadar yoğun bir denetim ve baskı altında olmamıştır. Bu iddia provokatif olduğu kadar aşırı iddialı da bulunabilir. Kısacık bir yazının içinde bu kadar güçlü bir iddiayı açmak zor ancak imkânsız değildir. Bunu açıklarken aynı zamanda bu aşırı denetim arzusunun AKP’yi ve Erdoğan’ı esir ettiğini de iddia edeceğim.

    TEK PARTİ DÖNEMİNDE DAHİ BASIN MUTLAK ŞEKİLDE BASKI ALTINDA DEĞİLDİR

    Cumhuriyete, kuruluş yıllarında asıl kimliğini II. Meşrutiyetle birlikte bulan bir Osmanlı basını devrolunmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında bu savaşa destek veren ve Padişah, dolayısıyla statüko yanlısı olmak üzere ikiye bölünmüştür Türkiye basını. Hatta günümüze kadar etkisi devam eden bir metafora da ilham veren “Mütareke basını” olarak adlandırılır yeni rejimin karşısında, statükonun yanında duran İstanbul basını. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, yani tek parti iktidarının hâkim olduğu dönemde zannedildiği gibi İstanbul basını tamamıyla denetim ve kontrol altına alınamamıştır. Başlangıçta yeni rejimin yanında duran, ancak ilerleyen yıllarda gazeteleri kapatılarak ya da sürgüne gönderilerek denetim altına alınmıştır muhalif gazeteciler. Zekeriya Sertel, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman bunların en bilinenleridir. Zekeriya Sertel’i saymazsak diğer ikisi, yeni rejimin temsilcileriyle gelgitli de olsa her zaman ilişki içinde olmuşlardır. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Milli Şef rejiminin savaşı idare etme sancılı sürecinde dahi, stratejik ve taktik nedenlerle de olsa gazetelere ve sahiplerine nispi bir fikir hürriyeti tanınmıştır.[1] Bu hürriyetin asıl nedeni tam da savaş dışında kalmak istenmesinden dolayı yürütülen denge politikasıdır. Gazetecilerin Alman yanlısı, Sovyetler yanlısı ya da İngiltere yanlısı olması bir anlamda bu denge politikası açısından araç olarak kullanılmıştır. İşte bu denge politikası, savaşın şiddetlendiği ve ülkeye girmesinden endişe edildiği yıllarda basın üzerinde baskılar yoğunlaşmış olsa da, ülkede nispeten fikir hürriyetinin olduğunu dönemin kalem kavgalarından da anlayabiliriz.

    GÜNÜMÜZE EN ÇOK BENZEYEN DÖNEM DP DÖNEMİDİR

    Kâğıt teşviki, sübvansiyonlar, devlet kredileriyle iktidarı destekleyen basın kuruluşları oluşturmak ve hukuksal düzenlemelerle muhalif basını susturma denemeleri açısından bakıldığı zaman günümüzde AKP’nin medya ile kurduğu ilişkiye en çok benzeyen dönem, Demokrat Parti dönemidir. DP iktidarının son dönemleri hele, günümüzde AKP’nin medya seçkinlerini silahşor olarak kullanmasına ve sosyal medyada trol ordusu çalıştırmasına büyük ölçüde benzer. DP iktidarının son dönemlerinde radyodan her gün vatan cephesine katılanların duyurulması, sosyal medyadan yürütülen AKP’ye ve liderine destek ve karşıtlarını karalama kampanyalarına ne de çok benzemektedir?

    ALTMIŞLAR VE YETMİŞLERDE NİTELİKLİ KAMUSAL TARTIŞMA İKLİMİ HÂKİMDİR

    Altmışla seksen yılları arası dünyadakine benzer şekilde kısmen kamu yayıncılığı mantığının hâkim olduğu yıllardır diyebiliriz. Sosyal refah devletinin yarattığı bu kamusal tartışma ve demokratik katılım iklimi elbette sol hareketlerin ve örgütlü işçi mücadelesinin de yükselmesine yol açmıştır. Bu dönemdeki güçlü sol örgütlenmesinin basında önemli etkisini görürüz. İrili ufaklı, legal ve illegal pek çok sol dergi ve gazete, düzensiz de çıksa bu dönemin kamusal tartışma kültürüne önemli etkilerde bulunmuştur. Sağ-sol çatışması keskin de olsa, tartışmaların hem derinliği hem de niteliği günümüzden geriye bakıldığı zaman daha net anlaşılır. Bu dönemin çatışmalı da olsa, derinden derine süren nitelikli kamusal tartışma iklimini ve toplumsal mücadele çabasını basın ve yayın faaliyetleri önemli ölçüde belirlemiştir. Bu açıdan bakıldığı zaman, dönemin basın ve gazetecilik anlayışına bilgi, tartışma, araştırma ve her şeye rağmen karşılıklı müzakere kültürü hâkimdir. Tartışma ve müzakere sonucunda olaylarla ilgili hakikate ulaşılacağına dair umut tüm çatışma iklimine rağmen yitirilmemiştir. İşte 1970’lerin ortalarında başlayan neoliberal politikalar ve bu politikaların hayata geçirilmesi için peş peşe demokrasinin askıya alınması bu umut iklimini de yok etmiştir.

    Seksenler ve doksanlar, basından medyaya geçildiği dönemi temsil eder ve bu geçiş aynı zamanda medyanın işlevine hem aşırı anlam yüklendiği hem de medyadaki tartışma kültürünün sığlaştığı paradoksal ve kaotik yıllardır. Günümüzün sosyal medya platformlarındaki performans odaklı ve bütün tartışmaların sulandırılıp, eğlencelileştirildiği doksanlı yıllar, bir yanıyla da karanlıktır. Cilanın ve performatif yurttaşlık gösterilerinin altını kazıdığınız zaman, altından tüm Türkiye tarihinin kiri pası ortaya saçılıverir.

    2000’Lİ YILLAR BİR TEMİZLİK VAADİYDİ

    2000’li yıllar, sanki bütün bu kirin pasın halının altından çıkarılıp temizlenebileceği vaadi ve zannıyla geçmiş, AKP bu zannı gerçekmiş gibi sunma konusunda oldukça mahir stratejiler uygulamıştır. AKP’yi medyayla kurduğu ilişki bağlamında tüm dönemlerin siyasi hareketlerinden ayıran en temel fark, bütün medya kuruluşlarına başından itibaren bizatihi o medya kuruluşlarının gerçek sahibiymiş gibi muamele etmesidir. Bu muameleyi kabul ettirmek için ise devletin tüm hukuki, kolluk, denetleme, mali ve ideolojik aparatlarını etkin bir şekilde kullanmıştır. Başlangıcından günümüze bütün medya kuruluşlarına söylemsel bir taşeron pozisyonunu kabul ettirmiş, 2018 yılındaki Doğan Medya Grubu’nun Demirören Grubu’na sattırılmasından sonra bu söylemsel muamele, bütünüyle fiili bir yola girmiştir. 2018 yılına gelinceye kadar, en azından Doğan Medya Grubu’nun yürüttüğü yayıncılık ve habercilik kısmen de olsa bir meşruiyet sağlıyordu iktidara. Bu devirden sonra AKP iktidarının küçük bir azınlık dışındaki tüm medya kuruluşlarını taşeronlaştırdığı net bir şekilde ortaya çıktı. Taşeronlaştırılmanın en belirgin göstergelerinden birisi, taşeronun kimi çalıştıracağına açıkça kendisinin karar verememesidir. Çalıştırılan kişileri asıl patron belirlediği zaman da taşeronun bir hükmü kalmamaya başlar.

    ERDOĞAN’IN KURDUĞU MEDYA REJİMİNİN ESİRİ OLMUŞTUR

    AKP ve Erdoğan bu koşullar altında oluşturduğu medya yapılanmasının paradoksal biçimde hem mutlak sahibi hem de mutlak esiri olmuştur. Şöyle ki, mutlak sahibi olduğu medya yapılanması içinde kendi iradesiyle fikir üreten, haber yapan tek bir aktör kalmamıştır. Bütün ana akım medya aktörleri, haber yapmak için, soru sormak için Erdoğan’ın kurduğu rejim içerisinde köşe başlarını tutmuş olan eşik bekçilerinin ağızlarının içine bakmaktadır. Bu yönetim ve denetim mekanizması bir propaganda aygıtı gibi görünse de, bir süre sonra kendi kuyruğunu yiyen ve kendini yeniden yaratan bir yılana dönüşmüştür. Bu yılan metaforu kendini yaratan insanı simgelese de, bu mekanizmaya uyarladığımız zaman bir kısır döngüyü temsil eder. Erdoğan bir şey söyler, hık deyiciler onu haklı çıkarmak için yazı yazar, yazılar yazıldığı anda Erdoğan kendi haklılığına daha çok inanır, bu inancın topluma geçtiği zannıyla aynı şeyleri Erdoğan yeniden söyler, söylenen şeyler yeniden yazılır. Bu kısır döngü bu şekilde sürer gider. Mevcut konvansiyonel medya yapılanmasının bu kısır döngüsünü pekiştirici olarak bir de sosyal medya mecraları girer devreye. Devreye giren bu sosyal medya mecralarının içindeki trol orduları, Erdoğan’ı sürekli yüceltir ve doğrular. Bütün yanlışlar sürekli doğrulandığı için, yanlışlar doğruların yerini almaya başlar. Bu mutlak sahipliğin mutlak esarete nasıl dönüştüğünü, son iki üç yılda yapılan iletişim stratejilerindeki basiretsizlik ve beceriksizliklerden anlamak mümkündür. Bütün bu beceriksizliklere rağmen Erdoğan’ın bu yanlış iletişim stratejilerini başına dolayan danışmanlarını hala görevde tutuyor olması da bir esaret göstergesi değil midir?

    REJİMİN VE AVENELERİNİN ELİNDE BASKI MEKANİZMASI DIŞINDA BİR ŞEY YOKTUR

    Son Cumhurbaşkanlığının sansür genelgesini bir de bu açıdan okuduğumuz zaman karşımıza derin bir çaresizlik resmi çıkıyor. Erdoğan’ın sahibi ve esiri olduğu medya yapılanmasının içinden üretilen bütün kanaatler sürekli kendini tekrar eden bir ezberin sonsuz döngüsünün içine kıstırmış durumdadır Erdoğan’ı. Ülkenin büyük bir nüfusuna ulaşabilen bu sonsuz ezber döngüsü, bu ezberin dışına çıkabilen kısıtlı kişi ya da grupların varlığına tahammül edemez. Zira bu ezberin dışındakilerle düşünsel olarak nasıl başa çıkabileceğini unutmuştur Erdoğan ve kurduğu rejimin aveneleri. Ellerinde baskı ve denetim aygıtından başka hiçbir düşünsel yetenek kalmadığı için, sürekli gözdağı ve tehdit mekanizması devreye sokulur. İşte RTÜK Başkanı’nın bir televizyon yayını üzerine apar topar sosyal medyadan tehdit mesajı paylaşması da bu esaretin göstergelerinden birisidir. Mutlak gücün insanı paradoksal biçimde nasıl acz içine düşürdüğünün tarihsel örnekleridir bunlar. Genelge metninin her satırındaki muğlaklıklar da AKP iktidarının kendine vehmettiği mutlak gücün verdiği çaresizliğin göstergeleridir. Genelgede “aile değerlerini, milli manevi değerleri tehdit ettiği” iddia edilen içeriklerin nasıl denetleneceği, ne şekilde durdurulacağı gibi konular tamamen muğlaktır. Bu muğlaklıktan da anlaşılmaktadır ki, AKP iktidarı açlıkla sınanan ve bu nedenle de korku duvarını çoktan aşmış olan toplumun büyük kesimi üzerinde hala bir korku yaratmaya çalışmaktadır. Bu bir anlamda avcısını korkutmaya çalışan av hayvanı davranışına benzer. Kendini güçlü ve iri göstermeye çalışarak avcının elinden kurtulma çabası. Tüylerini kabartarak, çirkin ve yüksek sesler çıkartarak, ya da kötü kokular yayarak avcısını uzak tutma uğraşı. Ancak bu çabaların beyhude olduğu ortadadır. Korku duvarı aşılmıştır. Toplumu korkuda eşitleyen siyasal iktidar, aynı zamanda uyguladığı baskılarla topluma cesaret de aşılamıştır. Korku aşılmış, cesaret toplumun her kesimine bulaşmaya başlamıştır.

    [1] O. Murat Güvenir (1991). 2. Dünya Savaşında Türk Basını: Siyasal İktidarın Basını Denetlemesi ve Yönlendirmesi, İstanbul: Gazeteciler Cemiyeti Tezler Dizisi.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • ‘Akıl ve bilim’

    Arsa ofisi veya müteahhit veya maden şirketi gibi çalışan ama kesinlikle Çevre Bakanlığı gibi çalışmayan, “Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı”, tartışmalı Kanal İstanbul’un arsalarını pazarlamaya çalışıyor. Reklamlar başlamış bile… Nerede? Arap ülkelerinde… İki gündür haberlerde Ürdün’deki emlakçının Kanal İstanbul hayalini nasıl ballandıra ballandıra müşterilerine pazarladığını izliyoruz.

    İstanbul’un ekokırımı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından rant pazarına dönüştürülmüş…

    Çevreyle ilgisi olmayan bir bakanlık, şimdi de “ne bulursanız yakın” demiş. Yüksek zamlar ve doğalgaz kısıntılarıyla birlikte sanayici kömür yakmaya ve fuel oil kullanmaya başlamış. İddiaya göre, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, “Motorin ve fuel oil yakacağız” diyen sanayicilere, “Ne bulursanız yakın, görmezden geleceğiz” yanıtını vermiş.

    Ancak bu, hem Türkiye’deki yönetmeliğe hem de Türkiye’nin geçen yıl imzaladığı Paris İklim Anlaşması’na aykırı. Çünkü hem motorin hem de fuel oil, doğalgaza göre daha yüksek sera gazı etkisine sahip. Paris İklim Anlaşması’nın hükümlerindeyse sera gazı salınımının azaltılması şartı var.

    Peki bu noktalara nasıl geldik?

    “Enerjide kaynaklarımızı çeşitlendirmeliyiz. Bir-iki kaynağa bağlı kalmayalım” denildi. Bu uyarılar, yorumlar zamanında çok yapıldı. Dinleyen olmadı.

    Hava kirliliğine karşı “doğalgaz” denildi, ardından mantar gibi doğalgaz çevrim santralleri kuruldu. Rus’un İran’ın gazıyla santral ve elektrik. Birilerini kısa yoldan zengin etme yolu. Bunu bir çözüm olarak bu ülkenin önüne koydular. Sonuç ortada. Tarihinde ilk kez sanayi siteleri, fabrikalar çalışamaz hale geldi. Elektrik fiyatları füze gibi fırladı.

    Bu arada Edremit Kaymakamlığı, doğa ve yaşam savunucusu Süheyla Doğan’a Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği defterlerinde yaptığı inceleme neticesinde, bazı hataları gerekçe göstererek 51 bin 730 TL para cezası kesti.

    Neymiş o hatalar?

    Alındı belgelerinin bazılarında T.C kimlik numaraları yazılmamış, karar defterinde karar numaralarının her sene 1’den başlatılmış olması… Bir de dernek, Ayvacık depremi sonrasında yaklaşık 100 çocuğa “ayakları üşümesin” diye bot temin ettiği için, “tüzüğe aykırı faaliyet” te bulunmuş. Yani normalde uyarıyla geçiştirilebilecek bir süreci cezalandırmaya dönüştürüyorlar.

    Neden?

    Çünkü bu dernek egemenlerin projelerine karşı, doğal yıkıma karşı, ekokırıma karşı canla başla mücadele ediyor.

    Peki Türkiye neden bunları yaşıyor.

    Günübirlik kararlar ile sorunlara rant ve vurgun mantığıyla bakmanın sonunda Türkiye’nin getirildiği nokta.

    İslâm’ı siyasetlerinin bayrağı yaparak 20 yılda Türkiye’yi getirdikleri nokta. Konu ne İslam ne de etnik kimlik. Konu bunların kullanılması.

    Konu, Onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in iki cümleyle özetlediği gibi “akıl” ve “bilim.”

    “Sahabe Dönemi İktidar Kavgası” adlı kitabında, Bir Müslüman için “akıl”ın ne kadar önemli olduğunu anlatıyor Ahmet Akbulut…

    “İslâm’ın insanlığa rehberlik edebilmesi için Kur’ani mesajın Müslüman’ın aklı ile buluşması gerekir” diyor ve şöyle devam ediyor:

    “Ne iman aklın üstündedir, ne de akıl imanın. Akıl ve iman birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Kur’an’ın muhatabı akıldır. İslâm’ı yaşanan hayattan uzaklaştırmanın en kısa ve en kesin yolu, aklı kınamak ve yargılamak olsa gerektir. Çünkü muhatap ortadan kalktığında mesajın da bir anlamı kalmamaktadır… Müslümanın karakteri olması gereken araştırma, inceleme ve bilmenin yerini; körü körüne inanç, geçmişe hayranlık ve mevcutla yetinme zihniyeti aldı. Siyasi alanda da bu zihniyet egemen oldu.”

    Koskoca ülkeyi enerjisiz bırakmayı, ülkenin dağlarını yerle bir etmeyi, ormanlarını kesmeyi, sularını zehirlemeyi hangi Müslüman aklıyla açıklayabiliriz? Aklını kullanmayan bir Müslüman dün İngiliz’in, bugün Amerikalının, yarın Rus’un veya Çin’in oyuncağı olmaya mahkumdur…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Yaptırımlar kapıda; Türkiye ne yapacak?

    Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Osman Kavala ile ilgili kararını verdi, dosyanın AİHM’e gönderilmesini istedi. Kapıdaki bir dizi yaptırım için, şimdi gözler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2020 yılının Mart ayında Osman Kavala ile ilgili kararını vermiş, Kavala’nın tutukluluğu için hak ihlali değerlendirmesi yapmıştı. Türkiye, Kavala’yı tahliye etmiş, ama başka bir dosyadan yeniden tutuklama kararı vermişti.

    Türkiye, kendisini bu yönde savunuyor ve AİHM kararını yerine getirdiğini öne sürüyor.

    Avrupa Konseyi’nin dünkü kararı ile hukuki durumun, gerçekte bu olup olmadığına AİHM karar verecek. Konsey, Türkiye’nin AİHM incelemesine gönderilmesine karar verdi.

    AİHM şimdi tamamen teknik bir inceleme yapacak, ya “Evet tahliye ile benim kararım yerine getirilmiştir” diyecek;

    Ya da “Türkiye yargıyı dolandı, benim kararımı yerine getirmedi” diyecek.

    Açıkçası AİHM’in Kavala dosyasında Türkiye’yi, 18. Maddeden ihlal etmesi nedeniyle, ikinci olasılığın daha yüksek olduğu düşünülüyor. Zira AİHM, Kavala kararında, Türkiye’yi 18. Maddeden ihlal etmiş ve tutukluluğun siyasi olduğu değerlendirmesini yapmıştı. Bu ihlal çok önemli bir tespit.

    AİHM’in ilk kararı çok açık bir karar. AİHM’in, ihlalin net olduğuna ilişkin bir karar vereceği ve ihlal sürecinin başlatılacağını isteyeceği düşünülüyor.

    Neden?

    Osman Kavala, 2017’de 15 Temmuz darbe girişimini desteklediği ve Gezi olayları nedeniyle tutuklandı. Hakkında hazırlanan iddianamede ise sadece Gezi olayları yer alırken; 15 Temmuz iddialarına yer verilmedi. 15 Temmuz dosyasından tahliye edildi. Daha sonra Gezi olaylarından da tahliye edilen Kavala hakkında, tahliye edildiği gün 15 Temmuz dosyası yeniden raftan indirildi ve darbe girişimini desteklemekten yeniden tutuklandı.

    AİHM, 2017’deki dava sürecinden Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin kararı aldığı 2 Şubat 2022’ye kadar geçen süreyi ele alacak ve Türkiye hakkında bir karar verecek.

    Eğer AİHM, beklendiği gibi Türkiye’nin ihlal sürecini devam ettirdiğine karar verirse bu kez ne olacak?

    Türkiye Kavala’yı tahliye etmek zorunda kalacak. Ama mahkumiyet kararı 18. Maddeden alındığından, tahliye yeterli olmayacak. Çünkü AİHM, Kavala kararında ihlalin tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasını istemişti. Bu, tahliyenin yanı sıra Kavala’nın beraat ettirilmesi anlamına da geliyor.

    Tüm bunlar gerçekleşse bile Türkiye, olası yaptırımlardan kurtulamayabilir.

    Eğer AİHM, ihlal var derse,

    Türkiye hakkında, bir dizi yaptırım kararı alınabilir.

    En hafifi Rusya için uygulanan yaptırım. Konsey, Rusya’nın, Kırım ilhakından dolayı oy hakkını dondurmuştu.

    Türkiye için alınabilecek ilk önlemlerden biri, temsil hak ve yetkilerinin askıya alınması olacak.

    En ağır yaptırım ise geçmişte Yunanistan için düşünülen ihraç kararı!

    Albaylar cuntasında Yunanistan ihracın kıyısına gelmiş, ama bu konu tartışılırken kendisi Konsey’den ayrılmıştı. Cunta düşünce Yunanistan geri dönebildi.

    Türkiye bu yaptırımlar dizisini göze alabilir mi?

    Geçmişte Azerbaycan bu yaptırımları göze alamamıştı.

    Azerbaycan Türkiye’de yaşanan benzer bir olayla karşı karşıya kalmış; muhalif yazar Madarov’u tutuklamıştı. AİHM, yine 18. Maddeden ihlal kararı vermişti. Azerbaycan, AİHM kararını uygulamadı, yaptırım süreci başlatıldı. Bu süreç tam 14 ay sürdü.

    Azerbaycan ilk örnekti. Bu konuda ilk ilkeler ve standartlar da Azerbaycan sürecinde belirlendi. Dolayısıyla Türkiye için sürecin daha kısa süreceği düşünülüyor.

    Mesela, 2022!

    Türkiye bu yıl, yaptırımlar dizisi ile karşı karşıya kalabilir.

    Azerbaycan, Konsey yaptırımlarını göze alamamış, muhalif yazarı AİHM kararları uyarınca tahliye etmiş hatta hakkındaki davayı da düşürmüştü.

    Türkiye de bu yıl içinde aynı adımı atabilir.

    Ama bitmedi;

    Türkiye’nin önünde iki önemli dosya daha var.

    En önemlisi Selahattin Demirtaş davası. AİHM yine 18. Maddeden ihlal kararı getirmişti.

    Diğeri ise AİHM’in önceki gün HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin dava. AİHM, bu davada hak ihlali kararı verdi.

    Bu kararla birlikte Ankara 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde halen sürmekte olan Kobane davasındaki tüm yargısal işlemler işlevsiz hale geldi. Bu davanın da düşmesi gerekecek. Bu davanın düşmesi, Anayasa Mahkemesi’ndeki HDP kapatma davasını dahi etkileyecek.

    Siyasi iktidar, bugüne kadar “Ben yaptım, oldu bitti” mantığıyla ülkeyi mayınlı bir alana sürükledi. Bugün sırtına büyük yükler yüklendi. Bir yandan dışarıda yaptırımlarla karşı karşıya kalırken, diğer yandan siyasi iktidarını üzerine kurduğu cezalandırma sistemi de çökmek üzere.

    AKP kendi bindiği dalı kesiyor,

    Haberi var mı?

  • Devletin Güncel Durumu: Kılıçdaroğlu nerede duruyor?

    Türkiye’nin uzun yıllara yayılan art zamanlı; ama son birkaç yıldır senkronik yaşadığı siyasi ve iktisadi kriz, artık oldukça şiddetli hissediliyor.

    Elbette bu krizlere ideolojik krizler de ekleniyor. Nihayetinde iktisadi, siyasi ve ideolojik krizler sistemden bağımsız yaşanmıyor.

    Sabit olan koşulu unutmadan, bunlar kapitalizmin yapısal krizinin bir uzantısı olmakla birlikte, kapitalizm içerisinde gelişen diğer kriz veya krizlerin de sonuçları.

    Bu açıdan baktığımızda iktidarın hegemonya krizi hemen göze çarpıyor.

    Dahası gördüğümüz şey tam olarak tarihsel bloğun çöküşüdür. Şekilsiz bir hal alan bu yapı, sadece egemen sınıfa cevap verme uğraşındadır.

    Burada devletin güncel durumunun ne olduğu ise basit görünen ama hayli karmaşık bir sorudur. Bir de bu soruyu cevaplamaya çalışırken rotayı ana muhalefete kırmak meseleyi biraz daha çetrefilli hale getirmeye sebep olacak; ancak tam olarak uğraşım, bu çetrefil üzerine düşünmek.

    Lenin’den hareketle söylersek devlet sorununun bu denli karmaşık, çetrefil bir hale getirilmesinin nedeni, bunun egemen sınıfların çıkarlarını başka bütün sorunlardan daha fazla ilgilendiren bir sorun olmasıdır. Devlet öğretisi, toplumsal ayrıcalıkları, sömürüyü, kapitalizmin varlığını haklı çıkarmaya yarar.

    Bizler CHP’nin devletle olan ilişkisini, CHP’nin kendisinin devleti tanımlama biçimi üzerinden okumuyoruz.

    Halbuki bu oldukça yanıltıcıdır. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana CHP, iktidarda olsun ya da olmasın kendini devlet bağlamında başka bir ilişki üzerinden var eder. Burada olumsuz bir ilişki örneği yok; aksine devlet projeleri her sınıfa/ fraksiyona göre değişebilir ve CHP’ninki de bu minvalde okunabilir.

    Hatta son zamanlarda yapılan bütün çıkışlar buna işaret ediyor.

    Ana muhalefet sadece iktidar için yarışmıyor, aynı zamanda kendi devlet projesini de gündeme getiriyor. İktidar kanalındaki devlet bürokrasisine bazı araçlarla “gözdağı” veriyor.

    Kanaatimce 26 Ocak günü CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun videolu açıklamaları, videonun içeriği, sembolik özellikleri de dikkate alındığında söz konusu bu “gözdağının” içi dolduruluyor.

    Aslında süreç yeni değil, kısacık bir dönemle ilişkilendirilmesi durumu yanlış değerlendirmeye sebep olabilir. Merkez Bankası, TÜİK ve MEB’e gidişler, bürokratlara “verilen süreler” geriye dönük bir var oluş tercihinin sadece son tezahürü olduğu kanaatindeyim.

    Burada mesele kendini daha güçlü hisseden, sağ ideolojilerle ilişkisi daha yoğunlaşmış, sermaye arasındaki çatışmada başka bir yolu temsil eden bir CHP’nin varlığı…

    Yağan kar birçok şeye sebep oldu. İmamoğlu’nun devletin olanaklarıyla izleniyor olması, bunun servis edilmesi ve ifşa/linç kültürünün parçası haline getirilmesi devlet krizini ve devlet projelerini hatırlatıyor.

    Devamında gelen 26 Ocak’taki Kılıçdaroğlu’nun videosu, İmamoğlu’nun açıklamaları, ardından Erdoğan’ın açtığı dava, Kılıçdaroğlu’nun tekrar eden konuşmaları (yazı kaleme alındığında Kılıçdaroğlu’nun yeni videosunun yeni hedefi “parti trolleriydi”) vs. devlet krizinden ve devlet projelerinden ayrı düşünülemez. “Sahiplik” ya da “hep buradayım” arasındaki bir gelgitten ötesi var burada.

    Söz konusu video için Kılıçdaroğlu halka seslenmeyi hedefliyor gibi bir yaklaşım içerisinde olsa da mevzunun halkla veya belge diye açıkladıklarıyla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Keza o da tekrara düşmeyeceğini ifade ediyor.

    Dahası devlet vurgusunun çok sık yapılması, devleti “şahsın” zapturapt altına aldığını vurgulaması, her noktada “devletin bürokratları” demesi bir tarafıyla söz konusu bürokratlarla veya devlet içindeki kişilerle/sınıflarla “uzlaşma” çağrısı gibi görünse de aslında kendi devlet projesini masaya sürmesiyle de bağlantılı.

    Ancak burada gerçek bir uzlaşma vaadi zaten olamaz, uzlaşabilir algısı yaratmak daha önemli gözüküyor.

    Çünkü biliyoruz ki uzlaşma mümkün olsa devlete gerek olmaz.

    Devlet nedir, devlet projeleri neyi belirtir, belki de biraz bunların içerisine girmek gerek. Önce devlet aygıtı ile devlet iktidarı arasındaki farkı görmek iyi olabilir.

    Devlet iktidarı en dar biçimiyle sınıfsal temsillerle daha ilgiliyken, devlet aygıtı, yine en dar biçimde, geniş bir açıdan sistemle daha ilişkilidir. Her ikisi de ekonomik, ideolojik ve hegemonik süreçlerin işleyişine dairdir.

    Engels tanımlamasıyla “devlet, … toplumun kendi kendisiyle çözümsüz bir çelişkiye düşmüşlüğünün, ortadan kaldıramayacağı giderilemez karşıtlıklara bölünmüşlüğünün kabulüdür.”

    Devlet sürekli bir olmayış ve sürekli bir oluşum halidir. Pür, saf bir yapı değil; melez ve çatışmalı bir formdur. Her şey “yolunda” bile olsa yerleşmiş, somut bir birlik mümkün değildir.

    Bob Jessop’ın “Devlet Teorisi” kitabından yola çıkarsak eğer, farklı sınıf fraksiyonlarının ve bunların siyasi temsilcilerinin çıkarları ve talepleri rekabete yol açıyor ve sınıfların kendine özgü ‘devlet projesi’ oluşuyor; hakim olan proje, ki hakim sınıfın hakim fraksiyonu ile ilgilidir, baskın hale gelir ve devlet iktidarlığı ile somutlaşır. Burada ekonomik sermayeye en çok sahip olanın yanında; diğer sermaye biçimlerinin hangisinin hakim olduğu hem konjonktürle hem de ülkedeki hakim ideolojiyle yakından ilgilidir. Bu işleyiş birçok devlet projesi oluşturulmasının mümkün olduğunu da gösterir.

    Örneğin dayanaklı devlet projeleri anayasal düzleme, kurumsallaşmaya ihtiyaç duyarlar. Burada temel nokta aslında temsilden fazlasıdır.

    Sadece Jessop bağlamında değil Marx’ta, Engels’te, Lenin’de, Poulantzas’ta da devlete dair bu işleyişin izini sürmek mümkündür ve bugünü anlamlandırmak için gereklidir de.

    Erdoğan ve AKP 2002’den beri süren iktidarında bu projeden ayrıksı hareket etmemiştir. Öncelikle, kendilerine özgü olan her şeyin yanında, uluslararası bağlamdan ayrı bir ilerleme yoktur. Yani dünyada neoliberalizmin varlığı ve aşırı sağın güçlenişi Türkiye’de de kendi ve partisiyle somutlaşmıştır.

    Diğer taraftan, buna Cihan Tuğal’ın vurguladığı şekliyle “massetme siyaseti” de diyebiliriz, iktidar olma yolunda ve oldukları süre boyunca ideolojik ve siyasi açıdan bazı farklılıklara rağmen çeşitli kişi ve kurumlarla işbirliği halinde olmak, zaman zaman yan yana, zaman zaman onların üstü konumunda, bazen de tasfiyelerini sağlayarak devlet projelerini yürütmektedirler. Yani karşımızda duran “güç” şahsın “kutsallığı” değil, sınıfsal boyutudur ve bunu gökten yere çekip, başka bir proje ile karşılık verme yolunda ana muhalefet belirir.

    Tekrar videoya, Kılıçdaroğlu ve CHP’ye dönersek; siyaset etme maharetine sahip olduklarının, devlet iktidarına aday olduklarının ve kendi devlet projelerinin şimdiki projenin içinde olduğu krizi çözebilecek tek güç olduğunun beş dakikalık örneğiydi.

    Her şeyi seçime indirgeyen CHP yaklaşımı, önümüzdeki süreçte sivil toplum, siyasal toplum ve devlet denklemini nasıl kuracak göreceğiz. Ancak sistemden ve getirdiği ideolojik dönüşümlerden ayrıksı olamayacağının da altını çizmekte yarar var.

    Lenin, devlete ilişkin sorunun farklı sosyal sınıflar arasındaki bir meseleye dair olduğunu ve devlete dair bakışın da birbiriyle çarpışan görüşlere yansıdığını belirtir. Bizim şahit olduğumuz şey tam olarak budur.

    “Aşina olunan bilinmez” vurgusunu hatırlayarak, yanılgılardan uzak durmak en iyisi. Erdoğan ve AKP “kutsallığını” yitirdi; ilk geldikleri zamandan beri, iktidarları, onların verili devlet projesi, hem sistemin yapısal krizinin temsilcisi hem de güncel krizlerin adresi.

    Karşımızda duran “şimdikini” anlamak, dönüşüm için en önemli anahtar.

  • Her devrin günah keçisi medya

    Mazbut ama namus konusuna takıntılı bir ailenin reisi ya da büyük abisi, sokağa çıkmak isteyen genç kızlarına izin vermek istemedikleri zaman bunu genellikle “sana güveniyoruz, ama el âleme ya da sokağa güvenmiyoruz” diyerek gerekçelendirir. Bu gerekçede aslında zımni bir itiraf da vardır: “Biz de sokakta el âlemin kadınlarına yan gözle bakarız. Ondan biliyoruz ki, seni sokakta el âlemin adamları rahat bırakmaz”. Bunda haklılık payı vardır, ama bir o kadar da ikiyüzlü bir ahlaksızlığın kanıksanması da yatar bu itirafın altında. Her itiraf içinde bir ikiyüzlülük barındırır zaten. Hele ki zımni itiraf katmerli bir ikiyüzlülüğün kanıksanmasını dayatır muhatabına. “Senin namusundan ben sorumluyum, ama başkalarının namusuna göz dikersem de görmezden gelmek zorundasın. Çünkü güçlü olan benim ve ben neye namus dersem o namustur” diye bağırır sürekli bu zihniyet.

    Aslında namus takıntısı, kırılgan erkekliğin ve kriz halindeki iktidarın (iktidarı burada hem siyasal iktidar hem de erkeğin erki olarak okuyun) başlıca semptomlarından birisidir. Erkek hem karakter hem ekonomik hem de itibar olarak güçsüzleştikçe namustan başka koruyacak bir şeyi kalmaz. Erkeğin erkinin krizde olduğunu dilinden namus sözcüğünü düşürmemesinden rahatlıkla anlayabilirsiniz. Laf arasında unutmadan söyleyeyim “iktidarsız” erkeğin namus takıntısı aynı zamanda Orhan Veli’nin Aşk Resmi Geçidi adlı şiirindeki şu dizeleri getirir hep aklıma: “Sekizinci de o bokun soyu. Elin karısında namus ara, Kendinde arandı mı küplere bin.”

    MUASIR MEDENİYET İMKÂNSIZ ARZU

    Türkiye modernleşmesinin temel motivasyonu da halkı ya da daha katı ve erişilmesi imkânsız bir bütünlük olarak milleti kendisine yabancı unsurların özüne halel getireceği varsayılan olumsuz etkilerden korumaktır. Bu motivasyon, namus takıntılı babanın kızının namusunu koruma arzusuna pek bir benzer. Bir yandan ideal olarak tahayyül edilen dış-Batının bütün değerlerine muasırlık payesi vererek ona ulaşmaya çalışılırken, diğer yandan bu muasırlığın “zararlı” unsurlarından milleti korumak gerekliliğinin altı çizilmiştir hep. Türkiye modernleşmesine içkin olan bu çifte duygulu hali, sağ-muhafazakâr-milliyetçi-İslamcı ideolojiler aşırıya götürerek, erki krize girdiğinde son sığınak olarak kullanmışlardır. Milletin ahlakı, ananeleri, örf-adetleri, aile değerleri her zaman sağ-muhafazakâr siyasal hareketler tarafından çift yönlü suiistimal edilmiştir. Millete ait olan bu değerler, milletin üyeleri tarafından yeterince korunamayacak kadar kırılgandır, bu nedenle bir koruyucuya her zaman ihtiyaç vardır. Elbette bu koruyucu bu değerlere sürekli vurgu yapanlardır. Burada kadimlik ya da güçlülük vehmedilen değerlere atfedilen kırılganlık değerlerin bizatihi suiistimalidir. İkinci suiistimal, yine otantiklik atfedilen milletin değerlerini korumakta beceriksiz olduğu inancından kaynaklanır. Hem millete kendinde bir irfan atfedip, hem de her an dış güçlerin zihnini bulandıracağına dair şüpheye düşmek, aslında milleti bilişsel yetenekten yoksun bir ebleh yerine koymak demektir. Aslında milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin bu çelişkisi, bu ideolojinin bitmez tükenmez hegemonik performansının bu suiistimalden kaynaklandığını da bize çok iyi gösterir.

    29 Ocak 2022 tarihinde Cumhurbaşkanlığı tarafından bir genelge yayınlandı. Genelge Basın ve Yayım Faaliyetleri başlığını taşıyordu ve “medyadaki zararlı yayın ve içeriklerden milletin, gençlerin ve çocukların ahlakını ve aile değerlerini korumak” gibi bir hedef ortaya koyuyordu. Genelgedeki şu cümle bu meramı sarih bir biçimde dile getiriyordu: “Medya aracılığıyla milli ve manevi değerlerimizi yıpratmaya, aile ve toplum yapımızı temelinden sarsmaya yönelik açık veya örtülü faaliyetlere karşı Anayasa, kanun ve ilgili diğer mevzuatla düzenlenen müeyyidelerin gereği yerine getirilecek.”

    MEDYAYI GÜNAH KEÇİSİ OLARAK GÖRMEK YENİ DEĞİL

    Medya ve medyada üretilen sözde zararlı içerikler, sadece bugün ve elbette Türkiye’de krizlerin denetimi için kullanılmamıştır. Medyaya atfedilen izleyende güçlü etkiler bıraktığı saptaması modern iletişim araçları ilk yaygınlaşmaya başladığı günlerden bugüne kadar temel sorunlardan birisi olmuştur. 1929 dünya ekonomik bunalımına gidilirken, ABD’de bu bunalımın etkisiyle olası kitlesel hareketlerin önünü kesmek için medyaya güçlü etkiler vehmedilmiştir. Tabi ki o dönemin en etkili medyası gazeteler, radyo ve sinemadır. Sinema görsel ve işitsel iletişim aracı olarak daha yenileyin modern toplumların hayatlarına girdiği için, büyülü bir yanı vardır ve kitlelerin bu büyüye kapılacağı varsayımını o dönemde kimse yadırgamamıştır. 1920’lerin sonlarında Payne Fund adlı bir hayırsever vakıf tarafından desteklenen sinema filmlerinin toplum ve çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini açıklamaya çalışan çalışmalar özellikle de aşk, suç, seks gibi konuları işleyen sinema filmlerini hedef alıyordu.[1] Doğal olarak bu içeriklerin muhafazakâr denebilecek Amerikan ailesini rahatsız edeceği varsayılıyordu. Kitlelerin kapitalist sömürü sistemine karşı tepki vermesinden korkulan böylesi bir dönemde medya bir yandan “şiddeti, ahlaksızlığı, yozlaşmayı” körükleyen günah keçisi ilan ediliyor, diğer yandan da medyanın propaganda konusundaki potansiyeli yöneticilerin ağızlarını sulandırıyordu. Nitekim takip eden yıllarda, bunu keşfeden faşist yönetimler, medyayı “milli, manevi değerleri” yücelten içeriklerin temsil edileceği mecralar olarak kullandılar. Medya, faşizmin değirmenine su taşıdığı sürece işlevsel, faşizmin eleştirildiği mecra haline geldiğinde ise her zaman halkın ve gençlerin ahlakını bozan günah keçisi olarak görüldü. ABD’de hedef haline gelen muzır içerikli sinema filmleri hedef alınırken, asıl olarak ABD’nin bir anlamda resmi ideolojisinin yayıcısı işlevi gören Hollywood sinema endüstrisinin temelleri de atılmış oldu. Hollywood sineması, herkesin malum olduğu üzere şiddetle sorunu olmayan bir anlatı yapısına sahiptir, şiddetin uygulandığı kişiler “bizden” olmadığı sürece.[2] Hâlbuki 1920’lerin sonlarında sinema üzerine yapılan Payne Fund araştırmaları sinemadaki şiddet içeriklerinin gençleri olumsuz yönde etkilediğini iddia etmiyor muydu?

    TOPLUMSAL KRİZLERİN SEBEBİ OLARAK MEDYAYI GÖRMEK KOLAY YOLDUR

    Toplumdaki şiddet sarmalının, ahlaki yozlaşmanın, toplumsal krizlerin nedenini siyasal kararlarda değil de, medyada aramak en kolay yoldur ve her tarihte, her toplumda bu olmuştur. Zira etkili bir karar almak yerine, suçu muğlak bir medya etkisine havale etmek herkesin işine gelir. Siyasetçinin işine gelir, akademisyenin işine gelir, bürokratın işine gelir. Böyle krizli zamanlarda, krizlerin görünmez hale getirilmesi krizleri çözmekten daha kolaydır çünkü. “Ahlak” dersiniz, “maneviyat” dersiniz, “yerli, milli” dersiniz konforlu koltuğunuzun derinlerine mabadınızı daha sıkı yerleştirirsiniz. Böyle dönemlerde, bu tür belagat ve retorikle halkı uyutmaya çalışanlara ABD’li sosyolog Howard Becker “ahlaki girişimciler” adını vermiştir. Siyasetçi konforlu koltuğunu korur, akademisyen böyle sonucu önceden belli araştırmalarla adından kolayca söz ettirebileceği için mevzuya bodoslama dalar, bürokrat ise zor bir karar almak yerine suçlayacak bir günah keçisi bulunca, olayı ahlakileştirerek işin kolayına kaçar. Olan elbette halkın bilgilenme ve eğlenme hakkına olur. Halk, gerçekleri öğrenebileceği kanalların boğazına daha çok basıldığı için, gerçekleri öğrenerek mevcut yönetimlere karşı tavır alma şansı elde etmek yerine, maneviyatla, ahlakla avunmak zorunda kalır.

    İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünya toplumlarında bıraktığı izler azalmaya başlamış, ancak soğuk savaşın yarattığı iki kutuplu dünya hem sosyalist blokun yarattığı rüyayı hem de kapitalist bloktaki yaratılan refah toplumu rüyasını krize sokmuştur. Batı ülkeleri bir yandan kendilerini “diktatör Sovyetler Birliğinden” demokratik olmakla ayrıştırırken, diğer yandan da ortaya çıkan “aşırı demokrasi”den mustariptir. Bu koşullar altında 1975 yılında Fransız Michel Crozier, ABD’li Samuel Huntington ve Japon Joji Watanuki “Demokrasinin Krizi” (The Crisis of Democracy) başlıklı bir rapor yayınladılar. Raporun alt başlığı olan “Demokrasinin Yönetilebilirliği Üzerine Üçlü Komisyon Raporu” (Report on the Governability of Democracies to the Trilateral Commission), raporun meramı ile ilgili yeterince ipucu veriyordu. Raporun temel iddiası, sosyal refah devletinin ve “aşırı demokrasi”nin Batı demokrasilerini yönetilebilir olmaktan çıkardığı ve derin bir krize soktuğuydu. Bu raporda özellikle medya kuruluşları, gazeteciler, entelektüeller ve gençler demokrasinin ve sistemin başlıca düşmanı olarak tanımlanıyordu. Yazarlar bu dönemde medya kuruluşlarının özerkleşmesinde önemli adımlar atıldığını ve bunun çarpıcı olduğunu kabul etmekle birlikte, bu gelişmenin sisteme karşı güçlü bir önyargıyı da beslediğine dikkat çekiyorlardı. Yazarlar medyanın artık hükümetlerin denetimlerinden de kurtularak yerleşik Batı demokrasilerine karşı düşmanca tavırların yaygınlaşmasına yol açtığını hatırlatıyorlardı. Bu saptamayı tercüme edecek olursak; yazarlar medyanın hükümet denetimlerinden uzak, özerk, “aşırı özgür” ve bağımsız şekilde yürüttükleri kamusal yayıncılığın “demokrasi” olarak tarif ettikleri statükoyu tehdit etmeye başladığını anlatıyorlardı. Zira yazarlar, bu dönemde kitleleri ve özellikle gençleri etkileme gücü olan entelektüellerin ve bu entelektüellerin boy gösterdiği medya kuruluşlarının topluma ve demokrasiye tehdit oluşturacak “düşman kültür”ün (adversary culture) yaygınlaşmasında önemli bir rol üstlendiğine özellikle dikkat çekiyorlardı.[3]

    MEDYANIN PARADOKSAL İŞLEVLERİ: DEMOKRASİNİN KRİZİ VE KRİZLERİN DENETİMİ

    Bu raporun yayınlanmasından iki üç yıl sonra İngiliz Kültürel Çalışmalar Okulu “Krizlerin Denetimi” başlıklı bir araştırma yayınladı. Bu araştırma, İngiltere’deki ekonomik, siyasi ve toplumsal krizlerin denetim altına alınabilmesi için, o dönemde yaygınlaştığı iddia edilen, hırsızlık, yankesicilik ve dolandırıcılığın medyada aşırı şekilde temsil edildiğini iddia ediyordu.[4] Yani medya bir bakışa göre aşırı demokrasiye yol açıyor, diğer bir araştırmaya göre ise toplumu bir arada tutabilmek için bazı korkuların saçılmasını sağlıyordu. Bu tarihlerin aynı zamanda neoliberal kuralsızlaştırma sürecinin ilk olarak İngiltere’de uygulanmaya başlandığı tarihler olduğunu unutmamak gerekir. Yetmişli yıllarda başlayıp seksenli yılların sonlarına doğru kamu yayıncılığının büyük ölçüde neoliberal ekonomi politikaları aracılığıyla biçildiği ve ticari yayıncılığın küresel çapta yaygınlaştığına şahit olduk. Küresel çapta faaliyet gösteren kitle iletişim araçlarının üç beş tekelin, ulusal çapta faaliyet gösteren iletişim araçlarının da gazetecilikle alakası olmayan holding patronlarının eline geçtiği yıllardı aynı zamanda bu yıllar.

    GENELGE TOPLUMA VERİLEN BİR GÖZDAĞIDIR

    Yıllar geçti, internet teknolojisi hayatımıza girdi. İnternet teknolojisi, yeni girişimciler ve uygulamalar hayatımıza soktu. İnternetin iletişimi, haberleşmeyi ve bilgi akışını olağanüstü hızlandırdığı yılları AKP’nin tek parti iktidarı döneminde deneyimledik. AKP, bir yandan bu teknolojilerle ülkeyi, özellikle gençleri ve çocukları tanıştırırken, diğer yandan bir nesil öncesinin iletişim araçlarının sahiplik yapısını büyük ölçüde değiştirdi. Gazete, radyo ve televizyonların sermaye sahiplerini pek çok farklı stratejiyle mutlak bir itaate zorladı. İtaat etmeyenler piyasadan silindi. AKP’nin oluşturduğu geleneksel medya yapısı, bu mutlak itaat yapılanması altında propaganda işlevini büyük ölçüde kaybetti. Zira propaganda işi bile asgari bir zekâ ve liyakat gerektirir. Yeni iletişim teknolojileri olan sosyal ağlarda kurduğu onlarca trol ordusu da aynı şekilde zekâ ve liyakatten yoksundu. İşin içine bir de halkı mahkûm ettiği yoksulluk ve açlık girince, AKP’ye tıpkı kızını sokağa bırakmak istemeyen namus takıntılı babanın yaptığına benzer şekilde halkı gerçekleri öğrenebileceği medyadan mahrum bırakmaktan başka çare kalmadı. Kızını namusuna halel gelir kaygısıyla sokağa bırakmak istemeyen baba ile aile değerleri zarar görür diye milleti medyadan korumaya çalışan devlet arasında prensipte pek bir fark yoktur. AKP’nin uzun zamandır denediği ama bir türlü başarılı olamadığı mutlak sansür girişimlerinden sonra bu genelgenin meramının ne olduğu ortada. Ancak AKP ve AKP’nin tek kişisinin elinde bu meramı hayata geçirecek ne teknik ne de insan gücü mevcuttur. Bu topluma ve muhalefete verilen bir gözdağıdır. Bu gözdağı ancak elinde kaybedecek şeyi olan toplumları korkutabilir. Elinde zincirlerinden başka kaybedecek şeyi kalmamış, yokluk ve açlıkla sınanan bir toplum televizyon kapatılırsa sokağa çıkıp haykırır, gazete kapatılırsa duvara yazmakta ısrarcı olacaktır. Hele ki varlığını ve geleceğini neredeyse tamamen bağladığı interneti tamamen kapatması mümkün olmayacağı için, internetten yapılacak haber alma ve haber verme işlevini ortadan kaldırması imkân dâhilinde değildir.

    [1] David Trend (2008). Medyada Şiddet Efsanesi: Eleştirel Bir Giriş, (Çev. Gül Bostancı), İstanbul: YKY.

    [2] Michael Ryan ve Douglas Kellner (2010). Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeoloji ve Politikası, (Çev. Elif Özsayar), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

    [3] Michel Crozier, Samuel Huntington ve Watanuki, Joji (1975). The Crisis of Democracy: Report on the Governability of Democracy to the Trilateral Commission. New York University Press.

    [4] Stuart Hall vd (1978). Policing the Crisis, Mugging, the State, Law and Order, London: Macmillan Press.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • ‘Önümüzde uzun günler, boğucu akşamlar var’

    “Yaşamak gerek, istemesek de yaşayacağız Vanya Dayı. Önümüzde çok uzun günler, boğucu akşamlar var. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanmaya çalışacağız, başkaları için ekip biçeceğiz…”

    Çehov ve Haruki Murakami sinemaya ilham vermeye devam ediyor. İlham kelimesi burada belirleyici çünkü yakın dönemdeki Murakami uyarlamalarının çoğu kısa öykülerinden hareketle yaratılan yepyeni hikayelerden oluşuyor aslında. Ama usta yazarın kurduğu bu küçük anlatılar, kendi kabuklarını kırıp büyük söylencelere kaynaklık etmekte oldukça bereketli bir alan sunuyor belli ki.

    Birkaç yıl önce Koreli yönetmen Chang-dong Lee’nin bir Murakami öyküsünden hareketle inşa ettiği “Şüphe” (Beoning) bunun en iyi kanıtlarından birisiydi. 2021’in en iyi filmlerinden birisi olarak kabul edilen, başta ABD olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde eleştirmenlerin yılın en iyisi diye taltif ettiği “Drive My Car” da aynı hissi uyandıran yapımlardan. Kanımca iki film arasında tuhaf bir bağ da var. İlki, yazmanın, metnin bulanıklaştırdığı, birbirinin içine geçirdiği hikayeleri anlatıyordu. Bu film ise metinden dile, dilden tekrar metne doğru bir serüven vaat ediyor.

    Japon sinemasının yeni değerlerinden Ryûsuke Hamaguchi için 2021 yıldızının parladığı bir dönem olarak yer alacak kişisel tarihinde kuşkusuz. Geçen yıl Berlin Film Festivali’nde “Gûzen to sôzô” (Çarkıfelek) adlı filmiyle boy gösterip Gümüş Ayı ödülünü kazanan yönetmen, Cannes Film Festivali’ne de “Drive My Car” ile kabul edildi ve en iyi senaryo ile FIPRESCI ödüllerini kazandı. Baştan söyleyelim “Drive My Car”, 179 dakikalık süresiyle ilk başta biraz ürkütücü gelse de, izlerken hissedilen süresi çok daha az. Öte yandan film hakkında birçok okuma yapılabilir. Üstelik Hamaguchi’nin yapmaya çalıştığı şey, sinema için hiç de yeni sayılmaz. Yani, iki metni birbirinin içine geçirerek hikaye anlatmak.

    Asghar Farhadi, 2016 yılında Arthur Miller’ın “Satıcının Ölümü” oyunuyla, tiyatrocu bir çiftin hayatını iç içe geçirerek anlatmıştı “Satıcı” filmiyle. Hamaguchi de, Çehov’ın “Vanya Dayı” adlı oyunuyla hikayedeki karakterler arasında geçişler inşa ediyor. Ama bunu metin üzerinden değil, dil üzerinden ve oldukça sade bir biçimde hallediyor. Filme bir hikaye dinleyerek dahil oluyoruz. Sonradan önemli bir tiyatro yönetmeni/ oyuncusu olduğunu öğreneceğimiz Yusuke Kafuku’ya kurguladığı bir hikayeyi anlatıyor karısı Oto. Belli ki bir sevişme anının ertesindeyiz. İlerleyen dakikalarda, sevişmenin Oto için yalnızca bedensel bir haz süreci değil, aynı zamanda hikayeler kurgulama olanağı olduğunu da öğreneceğiz. Televizyon için senaryolar yazan Oto’nun anlatıp unuttuğu bu hikayeleri sabah Kafuku tekrar hatırlatıyor ona. Ana hikayelerin devamını pek fazla merak etmiyor açıkçası. Uzun yıllar önce küçük kızlarını kaybetmiş olan çiftin rutini, Kafuku’nin karısını kendisini aldatırken görmesiyle bozuluyor. Hesaplaşma ihtimalini istemeyen/ ya da erteleyen Kafuku, Oto’nun ani ölümüyle bir kez daha havada kalan bir ruh haline bürünüyor.

    Kırk dakikalık bu uzun açılıştan sonra iki yıl sonraya atlıyoruz. Kafuku, Hiroşima’dan gelen bir teklifi kabul ederek, tiyatro festivali için oyun hazırlamaya karar veriyor. Daha önce de sahneye koyduğu “Vanya Dayı” bu oyun. Kafuku farklı halk ve dillerden oyuncular ile sahneye koyduğu oyunda her oyuncu rolünü kendi dillerinde canlandırıyor. Bu arada kendi arabasını kullanmasına izin verilmediği için bir şoför görevlendiriliyor Kafuku için, Misaki adlı bu kadın şoför ile Kafuku arasında bir ilişki gelişeceğini de anlıyoruz böylece. Filmin bir diğer önemli aktörü ise Oto’nun Kafuku’yu aldattığı genç aktör Takatsuki’nin de ekipte ye alması. Üstelik Vanya Dayı rolü için onu uygun buluyor Kafuku. Böylece hem onu kontrol altında tutmak hem de kendince intikam alma hayalleri kuruyor belli ki.

    Görüldüğü üzere, yukarıdaki özette heyecan, akıllara durgunluk verecek bir şey yok. Ama hem hikayenin hem de filmin gücü buradan geliyor. Hayata dair bu öngörülebilir gelişmelerin yarattığı sonuçlar üzerine anlarla kuruluyor bütün film. Acının, hesaplaşmanın, yüzleşmenin, kabullenmenin ve belki de en önemlisi bitmeyen yasların izleri siniyor filmin her yerine. Yalnızca Kafuku’nin kapanmayan hesabı, bitmeyen yasında değil, Oto’nun yarım kalmış hikayelerinde, Misaki’nin kaybolan çocukluğunda, Takatsuki’nin dinmeyen öfkesinde belirgin hale geliyor hayatın bütün biçimleri. Dilin yetmediği, çok dilli olmanın bir çare olmadığı anlarda, susmanın, durmanın çok şey ifade ettiği görsel bir dünyaya davet ediyor film bizi. Bundan bir film durağanlığı sonucu çıkmamalı. Çünkü kendi içinde hayli dinamik bir yapım öte yandan “Drive My Car”.

    Ryûsuke Hamaguchi, “Vanya Dayı”nın metniyle filmin hikayesini ustaca bir buluşla geçiriyor birbirinin içine. Oto’nun Yusuko kolayca ezberlesin diye kasete kaydettiği tiyatro metni, arabanın içindeki sahnelerde bir ses bandı olarak sürekli akıyor. Bir yanda Yusuko ezberini yaparken, diğer yandan karakterlerin içinde bulunduğu duruma dair metin akıyor. Bu, film dünyasında yıkılan dilin gücünün bir kez daha teslim edilmesi anlamına geliyor bir bakıma. Dile gelen metin, yaralardan akan kan için akacak yatak görevi görüyor bir süre. Ayrıca arabanın içindeki iki insanı da yakınlaştırıyor birbirine bu metin. Kafuku, yaşasa o yaşta olacak kızı yerine koyduğu Misaki’nin acısına ortak oluyor; Misaki belki de hiç tanımadığı babası gibi gördüğü bu adamın Oto’ya dair hikayesini tamamlıyor.

    Hem filmin hem Vanya Dayı kitabının sonunda bu yazının ise başındaki metne geri dönerek bitirelim. Sonya’nın “Yaşamak gerek, istemesek de yaşayacağız Vanya Dayı. Önümüzde çok uzun günler, boğucu akşamlar var. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanmaya çalışacağız, başkaları için ekip biçeceğiz…” sözleriyle başlayan ve bütün hayatın bir sınav ama asıl olarak kapanmayan yaralar, tamamlanmamış hayatlardan ibaret olduğuna dair bölüm yönetmenin meramını da özetliyor bir bakıma.

    “Drive My Car”, izlerken çok şey düşündürtüp, hissettiren ama yazarken toparlaması kolay olmayan yapımlardan. Bu hafta itibariyle salonlardaki yerini alan filmi izleyip herkesin kendi kararını vermesi en iyisi. Unutmadan Oscar’da adından hayli söz ettirecek gibi görünüyor.

  • Gazeteci

                                                                                                                                                                              

     Büyük gazeteci Uğur Mumcu’nun anısına…

    Bazı insanlar ölse de, öldürülse de geçmişle bugün arasında köprü kurmaya devam ediyorlar. Onların kurduğu köprüden geçerek geleceğe doğru adım atmaksa biz yaşayanların görevi. Uğur Mumcu, Hrant Dink, Abdi İpekçi, Metin Göktepe, Musa Anter gibi gazeteciler bu köprünün kolonlarını hem düşünceleriyle hem de günümüzde neredeyse tamamen etkisini ve anlamını yitirmiş olan gazetecilik mesleğinin itibarını ve ilkelerini hatırlatarak dimdik ayakta tutmaya devam ediyorlar. Yani bazı insanların ölümü bir son değil belki de bir başlangıç oluyor geride kalanlar için. Çünkü onların öldürülmeleri, hayattayken savundukları değerleri ve yaptıkları işlere kattıkları itibarla geride kalanlara ilham ve güç veriyor. Alınan güç ve ilham, geride kalanlar tarafından onların hatıraları daimi yas ve melankoliye dönüştürülmediği sürece anlamlı bir izlek sunuyor hepimize. Tam da bu nedenle bugün Hrant Dink Vakfı ile Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın ısrarla sürdürmeye çalıştıkları faaliyetler, hatıraları melankolikleştirmek yerine düşünceleri ve idealleri yaşatmayı merkeze alıyor. Bu, adlarını yaşattıkları kişileri melankolik bir nesneye dönüştürmek yerine, onlara canlı birer varlık gibi muamele ederek mümkün oluyor.

    UĞUR MUMCU’NUN ÖLDÜRÜLMESİ SOLUN YENİLGİSİNİN SON HALKASIYDI

    Aslına bakılırsa Uğur Mumcu’nun öldürülmesi sadece bir gazetecinin öldürülmesi hadisesi değil, aynı zamanda da eşitlikçi ve demokratik bir sosyalizmin imkânlarında ısrar eden bir figürün de öldürülmesiydi. 12 Eylül devrimci solu biçip ortadan kaldırdı, Uğur Mumcu ile bir anlamda evrimci ve demokratik sosyalizm ütopyası yok edilmeye çalışıldı bu toplumun ufkundan. Bu bir anlamda sol adına yetmişlerde başlayan yenilgiler dizisinin son halkası sayılabilir. Ancak “böyle bir tarihi yenilgiden doğan ve tüm bir nesli etkileyen melankoli, tepki vermenin, yas tutmanın ve yeni bir başlangıç için hazırlanmanın muhtemelen zorunlu bir öncülü” [1] olarak da görülmelidir. İşte bu nedenle Uğur Mumcu’nun hatırası geçmişteki şaşalı devrimci günlere özlemin nostaljik simgesi olmak yerine geleceğe uzanan eşitlikçi toplumu kurma ütopyasına hazırlanmanın bir öncülü olarak kavranmalı. Bu nedenle misal Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı, hiçbir zaman Uğur Mumcu’ya rejimin, sistemin ve bazı karanlık güçlerin “kurbanı” olarak muamele edilmesine izin vermeyerek bunu mümkün kılıyor. Bunun yerine, Uğur Mumcu’nun hayattayken icra ettiği ve şahikasına ulaştırdığı araştırmacı gazeteciliğin maksadını, hedefini ve yöntemlerini yine onun düşünceleriyle ve yazdıklarıyla halka anlatmaya çalışıyor. Zira gazetecilik hala demokratik ve eşitlikçi bir toplumu kurmanın en temel araçlarından birisi olmaya devam ediyor. Tam da bu nedenle otoriter yönetimler, diktatörler, monarklar, oligarklar en önce gazeteciliğe saldırıyorlar. Yetmişli yılların ortalarında başlayan neoliberal kuralsızlaştırma politikalarının ilk hedefi de kamusal ilkelerle hareket eden gazetecilik mantığı ile kamu yayıncılığı idi. Ben de bugün sözü fazla uzatmadan Uğur Mumcu’nun bugün en çok ihtiyaç duyulan ideal gazeteciyi nasıl tanımladığını yine O’nun cümleleriyle anlatmaya çalışacağım.

    UĞUR MUMCU GERÇEK GAZETECİYİ TANIMLIYOR

    Uğur Mumcu bugün televizyon televizyon dolaşan ve her konuda konuşabilen gazetecinin aslında gazeteci değil malumatfuruşluk yapan şarlatanlar olduğuna dikkat çekerek, gerçek gazeteciyi şöyle tanımlıyor: “Gazeteci, her konuyu bilen ve her konuyu yazan insan değildir. Gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan, bu kaynaklarından derlediği haber ve bilgileri yazan ve yayın organları aracılığı ile kamuoyuna sunan adam[2] demektir. Gazetecilik, araştırmayı gerektirir. Örneğin terör konusunda, örneğin enflasyon konusunda, örneğin Kürt sorunu konusunda… Ve tabii, bütün bu olaylara ışık tutacak yakın tarih konusunda. Gazeteci varsayımlar ile değil somut olgular, belgeler, kanıtlar ve haberlerle ilgilenir. Bütün bunları araştırır, inceler ve yazar[3]

    Uğur Mumcu’nun gazeteciliği ana akım medyanın her daim malul olduğu bağlamsızlık hastalığından bir hayli uzaktır. Bu nedenle Uğur Mumcu, aynı zamanda yakın tarih üzerine de yazmıştır. Misal laik-seküler cenahın Atatürk’ün muarızı, muhafazakâr, yobaz diye bildiği Kazım Karabekir[4] üzerine bir kitap yazabilmiştir bu ufukla. Tam da bildik ezberlerin dışında bir bakış açısına sahip olabilmiştir savunduğu düşüncelerini olgulara dayandırabildiği için. Bugün ne kadar da eksik bu olgusallık gazetecilik mesleğinin ufkundan. Gazeteci sahiden de sadece habere ilk ulaşan değildir. Aynı zamanda da aldığı haberi bağlamına yerleştirme konusunda da zaman içinde uzmanlaşmalıdır. Ancak bu bağlam bazı komplocu şarlatanların “bütün kötülükler dünya ekonomisine hâkim olan üç beş ailenin başının altından çıkıyor” kolaycılığına benzemez. Toplumu, siyaseti, eleştirel bir bakışı, ekonomiyi, hukuku bilmeyi ve her şeyden öte bütün bu disiplinlerin arasına sıkı bir teyel atabilme becerisini gerektirir. Gazetecinin attığı evet teyeldir. Bir anlamda sosyal bilimcilerin ve felsefecilerin toplumsal analizi için yapacağı hakiki dikişe hazırlıktır gazetecinin yaptığı iş. Tam da bu nedenle gazeteci bilim insanı değildir, ama bilim insanlarına da bir ufuk açar. Elbette gerçek gazeteci. Uğur Mumcu bu işlevini hakkıyla yerine getirmiş bir gazetecidir. Gazetecilik çıkış merkezi sayılabilecek ABD’nin gazetecilik tarihi üzerine uzmanlaşmış olan Michael Schudson da gazetecinin bir devlet görevlisi olmadığına, elindeki tek yetki-yetkinliğin haber hikâyelerini bağlamına oturtmak olduğuna şöyle dikkat çeker: “Gazetecinin, devletin onayladığı bir çalışma lisansı ya da otorite kurabileceği laboratuvar önlüğü ve stetoskopu yoktur. Son derece zor olan görevi, olgulara ve hikâyeye bağlı kalırken bunu altta yatan önemli sorunların vurgulandığı bir bağlama oturtmaktır.”[5]

    İNANDIRICILIK GAZETECİNİN VARLIK SEBEBİDİR

    Yine Uğur Mumcu’ya kulak verelim: “Gazetecinin görevi ‘gerçeği’ araştırmaktır. Varsayımlarla uğraşmak ve ideolojik ya da siyasal saplantılarla gerçekleri ve olayları çarptırmak bir gazeteci için hiç de güvenilir yol değildir. Gazeteci, her konuyu bilen insan değildir. Gazeteci, bilgi ve haber kaynaklarına ulaşır, bu kaynaklardan topladığı bilgi ve haberleri okurlarına sunar ve yorumlarını da gerçeklere, olaylara, olgulara dayarsa inandırıcı olur.” [6] İnandırıcılık bir gazetecinin varlık sebebidir. Bir gazeteci, bilgi yerine kanaat, gerçek yerine safsata, olgu yerine ezberlenmiş dogmalar sunarsa okuyucularına onun adı artık gazeteci olmaz. Bugün buna benzer gazeteciler o kadar çoğaldı ve muktedirler tarafından o kadar itibar görmeye başladı ki, bu o kişilerin değil bizatihi gazetecilik mesleğinin itibarını zedeliyor paradoksal olarak. Bir gazeteci muktedirin nazarında ne kadar makbulse, o gazeteci halka gerçekleri anlatma ihtimalinden o kadar uzaktır. Gazeteci her ne kadar özel sermayeli basın-yayın kuruluşlarında para karşılığı çalışıyormuş gibi görünse de, yaptığı iş pek çok bütün işlerden daha fazla kamusal bir iştir. Zira gazetecinin ürettiği haber, olaya dair halka bildirdiği gerçekler halkın olaylar hakkındaki duyarlılığını derinden etkiler.

    Tam da bu nedenle yine Uğur Mumcu basın özgürlüğünü, esasında “halkın haber alma özgürlüğü” olarak anlar. Bu bakış açısının gazetecilik ve sağlıklı bir demokratik sistem arasındaki ilişki açısından ne kadar değerli olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz değil mi? Son olarak basın özgürlüğü konusunu tam anlamıyla bağlamına oturtmak için yine sözü Uğur Mumcu’ya vererek yazımı tamamlayayım:

    “Basın özgürlüğü, ‘halkın haber alma özgürlüğü’ demektir. Bu nedenle, ‘basın özgürlüğü’ doğrudan doğruya basının değil halkın özgürlüğüdür. Halk, basın yoluyla olaylar hakkında bilgi alacak, çeşitli eleştiri ve yorumları izleyecek, bu değerlendirmelerden sonra oyunu kullanacaktır. Bir gazetecinin bir yayınında başbakana, bakana ya da herhangi bir kamu görevlisine ‘hakaret ettiği’ gerekçesi ile cezalandırılması için ‘özel hakaret kastı’ aranır. Böyle bir ‘özel kasıt’ yoksa o zaman gazeteci cezalandırılmaz.”[7]

    [1] Enzo Traverso (2018). Solun Melankolisi: Marksizm, Tarih ve Bellek, (Çev. Elif Ersavcı), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 50.

    [2] Muhtemelen Uğur Mumcu bugün yaşasaydı “adam” yerine insan ifadesini kullanırdı.

    [3] Cumhuriyet, 11 Haziran 1992.

    [4] Uğur Mumcu (2019). Kazım Karabekir Anlatıyor, Ankara: um:ag Yayınları.

    [5] Michael Schudson (2022). Gazetecilik: Neden Önemli?, (Çev. Gülseren Adaklı), Ankara: um:ag Yayınları, s. 17, basıma hazırlanıyor.

    [6] Cumhuriyet, 13 Kasım 1992.

    Uğur Mumcu’nun gazetecilik üzerine yazdığı bütün yazıları için bkz. Uğur Mumcu (2021). Gazetecilik, Ankara: um:ag Yayınları.

    [7] Cumhuriyet, 23 Mart 1988.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • FETÖ’nün madenleri AKP’nin arpalığı oldu

    AKP iktidara geldi, Gülen Cemaatiyle kol kola Türkiye’yi yönetmeye başladı. Bu dönemde içtikleri su ayrı gitmiyordu. Hani şu çok meşhur, “Ne istediler de vermedik, ne istediler de yapmadık” sözlerinin fiilen yaşandığı günler. İşte bu süreçte uluslararası karteller de FETÖ’yü görmekte ve keşfetmekte gecikmedi. Türkiye’nin uzun yıllardır açılamayan kapıları vardı. Girilemeyen kaleleri. Açılamayan madenleri. Madencilerin gözünü kamaştıran ormanları, meraları, tarım alanları, dağları vardı. İktidarla kan kardeşi olmuş bir cemaatten daha iyi bir anahtar bulunamazdı herhalde. Zaten Türkiye’nin dış temsilciliklerine de gerek kalmamıştı her şeyi FETÖ üzerinden görmeye başlamışlardı.

    FETÖ’nün adamları ilişkileri kuruyor, FETÖ’nün adamları randevuları ayarlıyor, FETÖ’nün adamları yasaları çıkarıyor, FETÖ’nün adamları haberleri yapıyor, yaptırıyordu. Üstelik FETÖ’nün adamları yargılıyordu. Bu maden işinde maden şirketlerinin, uluslararası kartellerin en büyük belalısıydı bağımsız mahkemeler. Ne yaparlarsa yapsınlar bir noktada mahkeme engeline takılıyor, milletin bağını, bahçesini, ormanları yağmalayamıyorlardı.

    Neyse birden karşılarında FETÖ’yü buldular. Devlette etkili, medyada etkili, yargıda etkili, poliste etkili, askerde etkili yani etkili de etkili. İlişkiler kuruldu, bağlantılar yapıldı, paylar verildi ve Türkiye’nin altın çağı başladı. Maden kartelleri zaten Turgut Özal, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit iktidarları döneminde epeyce uğraşmışlar ve yol da almışlardı. Ama yetmiyordu. Öyle bir iki maden değildi istedikleri, neredeyse Türkiye’nin tamamında gözleri vardı.

    Her yeri kazmak istiyorlardı. İşte aradıklarını AK Parti’nin mutlak iktidarında ve FETÖ’nün iş birliğinde buldular. FETÖ’de anladı bu işte para vardı, güç vardı, uluslararası kartellerle kurulan ilişkiler vardı. Gerçi milletin ormanları, meraları, tarım alanları, köyleri, şehirleri, ırmakları, dereleri ve denizleri zehirlenecekti ama her işin bir kusuru vardı. Neleri zehirlemiyorlardı ki, Trakya’da Ergene on yıllardır simsiyah akıyor ama kimsenin sesi çıkmıyor. Her iktidara gelen vaatlerde bulunuyor, sonra unutulup gidiyor. Kızılırmak dersen on yıllardır açık hava kimya laboratuvarı gibi süzülüyor. Bacalara filtre takmadan termik santraller çalışıyor da siyanürlü ve sülfürik asitli maden neden olmasındı. Zaten adamlar da dünyanın en yeni ve modern teknikleriyle üretim yapacaklarını ve hiç kimseye zarar vermeyeceklerini söylemiyorlar mıydı. Zarar vermek ne kelime, hatta köylüyü ve nereye çöreklendilerse oradaki insanları iş sahibi yapacaklardı. Bu yalanlara inandılar, daha doğrusu inanmak istediler ve Koza Holding (ki bugün devlet tarafından FETÖ’nün finansmanını sağladığı ve irtibatlı olduğu için el konulmuş durumda. TMSF tarafından yönetiliyor.) cemaatin altın işindeki amiral gemisi oldu.

    Siz yeter ki paradan haber verin, gerisi çocuk oyuncağıydı; açılamayan kapılar açılır, çıkarılamayan yasalar çıkartılır, oluşturulamayan kamuoyu oluşturulur ve verilemeyen yargı kararları verilirdi. Hele hükümeti ve bürokratları ikna etmek çocuk oyuncağıydı. Zaten iş bilmeyen, zorluk çıkartan, vücut dilinden anlamayan bürokratlar çoktan ya emekli olmuş ya da köşede kenarda emekliliğini bekliyordu. Ayrıca iş bilen bürokratların çoğu da zaten cemaatin bir dediğini iki etmezdi çünkü cemaatin kendisiydi. Neyse işte böyle bir ortamda, herkes Meclis’te kim kime küfretti, kim kime hakaret etti haberlerini yaparken, terörle ve suni gerilimlerle uğraşırken ve hatta Ergenekon ve Balyoz’la debelenirken karteller alttan alta FETÖ’yle el ele Türkiye’nin altınlarını kazıyordu.

    “Bergama mı? Getirin, çözeriz” dediler ve çözdüler. “Çaldağı mı? Sorun değil, hallederiz” dediler ve hallettiler. “Kaymaz mı? Dert değil, bir yolunu buluruz” dediler ve buldular. Zaten yollar bir açılınca daha doğrusu otoban inşa edilince diğer dört çekerler de otobana daldı. Zaten bu altın madenciliği işi, kimin eli kimin cebinde belli olmayan bir alan. Siz bakarsınız bir Türk şirketi, ama arkasında mutlaka bir İngiliz, Amerikalı ya da Kanadalı büyük bir kartel vardır. Siz bakarsınız bir Türk madencilik firması bir de bakarsınız sponsoru İngiliz bir sermaye grubu. Öyle şartlarda krediler verilmiş ki, madeni çıkartan güya Türk şirketi ama malın kaymağını yiyen başkası. Sonuçta Türkiye’nin toprakları, dağları, ormanları, meraları, tarım alanları, ırmakları ve denizleri bugün işte açılan bu yolda ayaklar altında çiğneniyor. Ne köylünün bir önemi var ne şehirlinin; ne tarım alanlarının önemi var, ne su kaynaklarının; ne ırmakların önemi var ne de denizlerin; ne dağların önemi var ne de ormanların ne de içinde yaşayan canlıların; varsa yoksa altın, gümüş, bakır, nikel. Bunun için yapmayacakları şey yok, görünen o. Her türlü yalanı söylüyorlar, her türlü taktikleri kullanıyorlar ve durmaya da niyetleri yok.

    İşte FETÖ açtığı bu yolda mutlu mesut ilerlerken, gücüne güç katarken birdenbire AK Parti’yle arasına kara kedi girdi. “Cemaat dershaneleri” dendi, “Gücünü çok artırmıştı” dendi ama söylenmeyen bir şey vardı: FETÖ’nün altın madenleri. FETÖ esas bu maden işinden büyük güç kazanmaya başladı. İktidar bunu gördü.

    Hatta FETÖ öyle güçlü bağlantılar kurmuştu ki, kimsenin kendisini yıkamayacağına inandı. Bu yüzden Erdoğan’ın restine restle karşılık verdi. Hatta Fehmi Koru’nun kitabından öğreniyoruz ki, “Barışma, anlaşma” çağrılarını bile elinin tersiyle itti. Ama sonuç özellikle 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından FETÖ için tam bir yıkım oldu ve yurt dışına çekildi. Bekliyor. Bilmiyorum neyi bekliyor ama bekliyor. Az buz parası da yok. O altın madenlerinden yıllarca, “Dore altın” diyerek tonlarca altını yurt dışına çıkardı. İngiltere’deki, Almanya’daki rafinerilere taşıdı. Çıkardığı altının ne kadarını deklare etti, ne kadarını etmedi? Bunlar çok büyük soru işaretleri. Çünkü tonda 7-8 gram altın çıkardığı bir yerde, tonda 1-2 gram çıkardığı şeklinde beyanda bulunsa madenin gelirinin üçte ikisi cebe atılabiliyor. Bugün bile başta altın olmak üzere değerli metal madenlerinde en büyük sorun bu.

    Bugün Virgin Adalarında kurulan tabela şirketleriyle, vatandaşların yaşam alanlarının yerle bir edilmesi pahasına Türkiye’nin yeraltı kaynakları talan ediliyor. Kimin elinin kimin cebinde olduğu bilinmeyen çok ortaklı şirket yapılarıyla Türkiye’de at koşturuyorlar. Ben buradan iddia ediyorum, FETÖ bugün bile yurt dışına kaçırdığı paralarla ve oralarda kurduğu şirketlerle ve bulmaca gibi ortaklıklarla Türkiye’de madencilik işlerini sürdürebilir.

    Peki sonra ne oldu? FETÖ gitti, maden işi bitti mi? Hayır bitmedi. Artarak devam ediyor. 2014-2017 arasında madenler el değiştirdi. FETÖ’nün madenleri artık devlet tarafından, bir başka deyişle AK Parti Hükümeti tarafından yönetiliyor. Kaldığı yerden, aynı azim ve kararlılıkla. Görünen o ki yurt içindeki ve dışındaki kartellere de aynı güvenceler verildi, “Merak etmeyin, düzeniniz bozulmayacak, işleriniz yürüyecek” denildi.

    Bugün Türkiye’de Koza Holding’e ait 5 maden faaliyette. Koza Altın, Balıkesir-Gömeç’te Kubaşlar ve Çoraklık adında iki altın madeni daha açmaya hazırlanıyor. “ÇED olumlu” kararı alınmış. Koza’nın Ağrı-Diyadin-Mollakara’da bir altın madeni için temel atıldı. Çanakkale merkeze yakın Serçiler-Terziler Köyü yakınında, Çanakkale’nin tek ve alternatifsiz içme ve kullanma suyu kaynağı olan Atikhisar Barajı su toplama havzası ve koruma planı içinde yer alan altın madeninin yüklenici firması da Koza Altın İşletmeleri. Koza, buradan çıkaracağı cevheri, Bergama’daki Ovacık Madeni’nde işlemeyi planlıyor. Balıkesir Balya’da Gökmusa mevkiinde yer alan maden sahasının yüklenici firması da yine Koza Altın İşletmeleri olarak görünüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan “ÇED olumlu” kararı almış görülüyor.

    Koza Altın İşletmeleri’nin halihazırda Türkiye genelinde İzmir Bergama’da Ovacık Altın Madeni, İzmir Dikili’de Çukuralan Altın Madeni, Gümüşhane’de Mastra Altın Madeni, Eskişehir Sivrihisar’da Kaymaz Altın Madeni, Kayseri Kocasinan’da Himmetdede Altın Madeni bulunuyor.

    Bugün devlet tarafından el konulan KOZA’nın bu altın madenlerinde neler oluyor? KOZA’nın bu 5 altın madeninde yüzde 2 “devlet hakkı” ödendikten sonra kalan paralar nerelere harcanıyor? Kimlere ödemeler yapılıyor? Bunu kimse bilmiyor? Sayıştay KOZA madenlerini de denetleyebiliyor mu? Ya da KOZA’nın altın madenlerinde denetimi kim yapıyor? Ne kadar üretim yapılıyor? Gerçek üretimle, deklare edilen üretim arasında bir fark var mı? Bir fark farsa yüz milyon dolarlar kimin cebine gidiyor?

    KOZA’nın altın madenlerinde hangi cemaatler etkili? Bergama’daki Ovacık Altın Madeni’nde işçi alımında İsmailağa Cemaati’nin tek yetkili olduğu haberleri doğru mudur? KOZA altın madenlerinin bugün AKP’nin yeni arpalığı olduğu iddiaları karşısında bu sorular bir an önce yanıt bekliyor…

  • Kar altında bir ocak ayı daha…

    Öyle bir ay ki, ülkenin karanlığıyla “derin”den yüzleşmenin kendisi;

    Türkiye’deki “derinliğin”, hakikat olmuş ırkçılığın-faşizmin, yıllarca nelerin üzerine yükseldiğinin; bugünlere nasıl gelindiğinin; ölümden dağlar kuran zihniyetin gölgesi.

    Metin Göktepe, Hrant Dink ve Uğur Mumcu… hatta ocak ayının karanlığı kendisine de sığmamış ki 1 Şubat’ta Abdi İpekçi… Sonrasında da ödemekle bitmeyen bedeller… ve düşenlerin kalemlerinden bugüne ulaşan hakikatler…

    Geleceğe yazılan gerçekler…

    O gerçeklerin sahiplerinden biridir Uğur Mumcu..

    29 yıl önce bugün katledilen Uğur Mumcu hala pusulamız: Özgürlüğün, adaletin ve gerçekliğin peşinde olan, haberin serbest dolaşımının, halkın habere erişme özgürlüğünün, hakikatin yayılmasının mücadelesini verenlerin ve gericiliğe, karanlığa karşı duran bütün gazetecilerin, bizlerin hala kutup yıldızı, hala mihenk taşı…

    O, bugünkü karanlığın üzerimize nasıl çökeceğini hep yazan, haykıran, araştıran, anlatan, yazan bir rehber…

    Hepimiz biliyoruz ki cemaatler, tarikatlar, laiklik karşıtı uygulamalar bugün yaşadığımız karanlığın en önemli bileşeni, harcı….Ve Uğur Mumcu bu yolun kurulmaması için hep mücadele etti.

    Bugün gençlerin ölümüne sebep olan, adları tacizlere, tecavüzlere karışan, devletin her kanalına sızan, sermaye sahipleri olarak sistemin çarkı olan, topluma dair her şeye karışan-söz söyleme hakkı bulan, vakıfla, dernekle herbir köşe başını tutan cemaatleri/tarikatlari yazdı, bizleri uyardı.

    35 yıl önce Rabıta’da söyledi: “Din ve inanç özgürlüğünün en sağlam güvencesi laiklik ilkesidir. Bu ilke, siyasal amaçlı dinsel akımların devlet yönetimine egemen olmasını önlemek için getirilmiştir.”

    Ve bunu anlayanlar, bugün bunu yüksek sesle dile getirebilenler onun ışığında ilerleyenlerdir.

    Kulak tıkayanlar ise mevcut durumla hemhaldir.

    Uğur Mumcu’yu andığımız bugün, onun araştırmalarıyla ortaya çıkardığı gerçeklerin önemini daha iyi kavrıyoruz.

    Onun gazeteciliği ile gazeteciliğin nasıl olduğunu/ olması gerektiğini biliyoruz.

    Ancak o zamanlarda Uğur Mumcu’ya kulak tıkayanlar, bugün yine gazetecileri duymuyor, gazetecileri kıskaca alıyorlar. Bunun yürütücüsü iktidar bu kıskacı istediği gibi şekillendiriyor.

    Uğur Mumcu kendi döneminde kıskacı hep gözler önüne serdi, mücadele etti, mücadele yolunu gösterdi ve hala da gösteriyor.

    Bugün hem toplum hem gazeteciler her bir yerden sıkıştırılmış vaziyette. 90’ların “ucuz can pazarı” bugünkü iktidarın karanlığını kutsadı.

    Özgürlük için, özgür yarınlar için, özgür gazeteciler için mücadele etmekten ve hakikati örgütlemekten başka çaremiz yok. Onu hatırlamaktan geçiyor yolumuz.

    Hayatlarımız buradan yeniden özgürleşebilir, hakikate birlikte varılabilir.

    Uğur Mumcu bunun için önemli bir örnektir.

    Mumcu karanlıktan sızan ışık huzmesidir.

    Ona kulak verelim, hala hakikati söylüyor.