Kategori: Yazar

  • Emperyalizmin yüzü ve spor

    Emperyalizm yine yüzünü gösterdi…

    İki süper güç ABD ve Rusya yine karşı karşıya geldi…

    Soğuk savaş rüzgarları esmeye başladı…

    Silah tüccarlarının iştahı kabardı..

    Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi kabul edilemez…

    Dünyanın savaşa değil, barışa ihtiyacı var…

    Rusya’nın Ukrayna’nın NATO ülkesi olacağını, bu da kendi güvenliğini tehlikeyi sokacağını bahane edip saldırması, buna karşın NATO’nun askeri yanıt vermemesi de düşündürücüdür… Yıllar öncesinde şöyle haykırmıştık…

    Ne Amerika…

    Ne Rusya…

    Bağımsız Türkiye…

    Suçlu bu sloganı haykıranlar oldu…

    Çok bedel ödendi…

    Gelinen nokta bu…

    Şu bir gerçek ki Üçüncü Dünya Savaşı çıkmaz…

    Soğuk savaş rüzgarları estirilir…

    Silahlar satılır…

    Bu silahlara hedef olan masum insanlar ölür…

    Soğuk savaşın spora etkisi mutlaka olacaktır…

    İki süper gücün yarış içerisinde olduğu ve propaganda aracı olarak kullandığı alanlardan biri de spor…

    Her branşta birbirlerine üstünlük kurmak için kıyasıya yarış içerisinde oldular…

    Özellikle olimpiyatlarda sporcularını özel teşvikle hazırladılar…

    Zaman zaman da olimpiyat felsefesine ters düştüler…

    Olimpiyat oyunlarına politika karıştı…

    1952 Helsinki Olimpiyatları’na davet edilen Rusya diğer Doğu Bloğu ülkeleriyle ayrı bir olimpiyat köyü kurdu…

    Batıdan gelen sporcularla aynı yerde kalmadılar…

    Böylece soğuk savaş ilk kez Helsinki olimpiyatlarına yansımış oldu….

    Şimdi…

    UEFA, 28 Mayıs 2022 tarihinde Petersburg’da oynanacak finali alıp, Paris’te oynanmasına karar verdi…

    Rusya’ya olan bir tepkiydi…

    Bir tepki de Euroleague’den geldi…

    Rusya’da oynaması planlanan tüm karşılaşmaların geçici olarak Rusya dışında oynanmasını kararlaştırdı…

    Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) de harekete geçti…

    Uluslararası federasyonlara çağrı yaparak…

    Rusya ve Belarus’taki spor organizasyonlarının iptal edilmesini istedi…

    Şimdi gözler uluslararası federasyonlarda…

    Nasıl bir tepki gösterip, karar alacakları önümüzdeki günlerde netlik kazanacak…

    Sporda dil, din, renk, cinsiyet ayrımı yoktur…

    Spor sevgi, kardeşlik, barıştır…

    Ne yazık ki…

    Kardeşliğe, sevgiye, barışa…

    Silah tüccarlarının çıkarı için masum insanlara kadın-erkek, çocuk, yaşlı demeden bombalar füzeler, kurşunlar atılıyor, sıkılıyor…

    Savaşa hayır…

    Barışa evet…

    Bu sloganı hep birlikte haykıralım…

    Dünya halkları savaş değil, barış istiyor…

    Sporda savaş rüzgarı değil madalyalar, rekor rüzgarları esmeli…

    Bunun içinde barıştan, sevgiden yana olan sporcular da savaşa hayır seslerini yükseltmeli…

  • Cüceler de sever!

    Güzel kadın, çirkin erkek aşkı (erkeğin umutsuz aşkı daha çok) yalnızca halk söylencelerinin, aşk efsanelerinin değil edebiyat metinlerinin de vazgeçilmez temalarından. Antik Yunan’dan Rönesans’a uzanan dönemde özellikle insan bedeninin (savaşçı olarak erkeğin daha çok) kusursuzluğuna övgüyle dolu bir birikim var üstelik geride. Kendisini daha çok heykelde gösteren ama resim sanatında da karşılığını bulan bu yönelimin karşısında, ‘kusurlu’ olarak tanımlanan bir bedene sahip olmanın ruhlarda yarattığı tahribata dair derinlikli anlatı ise edebiyatın üzerine vazife oluyor haliyle.

    Bu anlatıların zirvesinin bir yamacında Victor Hugo’nun “Notre Dame’ın Kamburu” romanı duruyorsa, diğer yamacında Edmond Rostand’ın sahne eseri olarak kaleme aldığı “Cyrano de Bergerac” olmalı. Parisli şair, oyun yazarı ve aynı zamanda bir savaş kahramanı olan Cyrano de Bergerac’ın gerçek hikayesinden yola çıkarak oluşturulan bu eser 1897’de kaleme alındı. Bugüne kadar sinemaya en çok aktarılan eserlerden birisi aynı zamanda. En meşhur uyarlamaları ise Michael Gordon’un yönettiği Carl Foreman’ın senaryosunu yazdığı 1950 tarihli yapım ile Gérard Depardieu’nün Cyrano De Bergerac rolünde unutulmaz bir performans sergilediği 1990 tarihli olan filmdir bana göre. Bizim kuşak için ’90 tarihli yapımın yeri ayrıdır. Bu tür klasiklerin büyüsü de her dönem ve kuşak için yeniden üretilebilir olmaları, her dönem için geçerli bir anlam taşımaları kuşkusuz.

    Oysa eserin hikayesi basittir. Cyrano de Bergerac savaşçı kişiliği kadar etkileyici konuşma yeteneğiyle de tanınan birisidir. Yukarıda bahis konusu olan fiziksel kusuru ise burnunun fazla büyük olmasıdır. Bu durum bütün özgüvenini alt üst eder ve kuzeni Roxane’e olan aşkını itiraf etmez uzun yıllar boyunca. Derken Cyrano’nun emrindeki yakışıklı asker Christian ve Roxane birbirlerine tutulurlar. Ancak Christian’ın ağzı laf yapmadığı için onun mektuplarını Cyrano kaleme alacak Roxane de bu duygu yüklü satırların sahibini yanlış bilecektir. Savaş çıkıp iki adam da askere gidince bile bu durum devam eder.

    “Aşk ve Gurur”, “Kefaret”, “Hanna”, “Anna Karenina” gibi iyi filmlere imza attıktan sonra “Pan” gibi bir curcunayı, “En Karanlık Saat” gibi bir propaganda filmini de kariyerine ekleyen, en nihayetinde geçen yıl izleyip kahrolduğumuz “Penceredeki Kadın” ile kariyerinin dibine inen Joe Wright bu klasik hikayede kendisi için bir çıkış fırsatı bulmuş olacak ki, yeni bir uyarlama ile karşımızda. Hakkını yemeyelim, en azından son filmi düşünüldüğünde hayli yukarılara doğru atılmış bir adım bu. Ki film dört BAFTA ve bir Oscar adaylığı bile kazandı.

    Yukarıda da değindiğim gibi her döneme uyarlanabilecek evrensel bir anlatıya sahip “Cyrano de Bergerac”. Wright, IMDB’ye göre 2002’deki bir oyunculuk deneyimi dışında sinemaya dair bir kaydı bulunmayan Erica Schmidt’e emanet etmiş “Cyrano”nun senaryosunu. Zaten senaristin hikayeyi değiştirmek gibi bir iddiası da yok. Olay akışının ana durakları tamamen yerli yerinde. Karakterleri bugüne yorumlamış ama daha çok. Örneğin, Cyrano’nun uzun burnunu çıkarmış, onu bir cüceye dönüştürmüş. Christian’ı ve Cyrano’nun komutanını siyah yapmış. Roxane’in bazı diyaloglarını küçük feminist dokunuşlar eklemiş. Cyrano ve Roxane arasındaki akrabalık bağını kaldırıp hemşeri yapmış ikiliyi.

    Peki, bütün bu müdahaleler olmuş mu? Bence olmuş. Özellikle “Game of Thrones”tan tanıdığımız Peter Dinklage yepyeni bir Cyrano yorumu katıyor hikayeye. Bedenin eksiğinin, dilin ve dehanın varlığıyla giderildiği bir yorum bu. Son dönemin dikkat çeken iki oyuncusu Haley Bennett ve Kelvin Harrison Jr. da ona eşlik etmeyi başarıyorlar.

    Her ne kadar müzikal sinema ile aram pek iyi olmasa da, buradaki kullanımın kararında olduğunu ve filmi güçlü kıldığını ifade etmeden geçmeyeyim. “Cyrano”, her dönemin “çirkinler de sever” hikayesi bir bakıma. Bu kez Joe Wright’ın elinde “cüceler de sever” haline dönüştürülüyor ve bir kez daha “gerçek aşkın gücü” karşısında durulamayacağını salık veriyor!

    Bu kadim hikayenin, yeni yorumunun sınıfı geçtiğini söyleyebiliriz. Perdede film görmekte inat edenler için bu haftanın görülmeye değer yapımlarından…

  • Ukrayna

    Emperyalizmin her zaman uyguladığı taktik…

    Önce gaz verirler, sırtını sıvazlarlar, “Arkanızdayız” derler… Sonra bir bakarsın tek başına kalakalmışsın…

    Senin gündemin farklıdır, onların gündemi farklıdır.

    Büyük laflar edersin, büyük paralar harcarsın, bir süre sonra ortaya çıkan sonuçtan şoke olursun…

    Suriye’de yaşananlar gibi…

    Bu satırların yazarı Suriye krizinde emperyal ülkelerin ortamı nasıl gerdiklerini, Suriye içindeki ayrılıkçıları nasıl cesaretlendirdiklerini, Türkiye’nin atlama tahtası olarak nasıl kullanıldığını ve Türkiye’nin bu propaganda seline nasıl kapıldığını yaşayarak gördü.

    Bugün kuzeyinde ABD’nin kucağında bir PKK-YGP oluşumu, güneyinde Rusya’nın kucağında bir Esad yönetimi ve Türkiye’ye kaçmak zorunda kalmış, yerinden yurdundan edilmiş milyonlarca Suriyeli…

    Ve bir de kara kara düşünen bir Türkiye…

    Dış politika derinlik ister, strateji ister, kültür ister, birikim ister en önemlisi dış politika düşünmek ister…

    Irak’ta da benzer bir senaryo uygulandı…

    1990 yılında Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal etmeden bir hafta önce, ABD’nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie ile yaptığı tartışmalı görüşmenin notları “Wikileaks” tarafından yayınlandı. Öyle kritik bir görüşme ki, Saddam’ın tankları Kuveyt sınırında bekliyor. Ha girdi ha girecek. ABD Büyükelçisi İşte böyle bir ortamda yapılan görüşme sırasında Saddam’a “Araplar arası işlerde taraf olmadıklarını” söylüyor. Yani ne haliniz varsa görün demeye getiriyor. Bir hafta sonra da Saddam, Kuveyt’i işgal ediyor.

    Sonuç üçe bölünmüş bir Irak…

    Finlandiya’nın unutulmaz devlet başkanlarından Urho Kekkonen, “Fin dış politikasının temel görevi, ulusumuzun varlığını Finlandiya’nın jeopolitik çevresine egemen olan çıkarlarla uzlaştırmaktır” demişti. Özünde bir ülkenin kendi jeopolitik çevresiyle, yani komşularıyla uyum içinde bir politika izlemesi gerektiğini vurguluyordu.

    Neden mi?

    Çünkü Finlandiya İkinci Dünya Savaşı sırasında güçlü sınır komşusu Rusya tarafından işgal edildi. Bu işgale karşı direnen Finlandiya büyük acılar çekti. Nüfusunun üçte birini Rusya’yla olan savaşında kaybetti. İkinci Dünya Savaşı bitince de Finlandiya’yı yönetenlerin en büyük önceliği her zaman komşuları Rusya’yla uzlaşmaya ve anlayışa dayalı bir dış politika izlemek oldu. Her zaman karşılıklı güven verdiler. Finlandiya istese bir noktadan sonra arkasına Batı’nın desteğini alarak Rusya’ya meydan da okuyabilirdi ama yapmadı. Rusya’yla iyi ilişkiler içinde olmanın kendi çıkarına olduğunu gördü.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sloganıyla aslında ne demek istedikleri bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Çünkü onlar tecrübeliydi, çünkü onlar büyük acılar çekmiş ve o acılardan büyük dersler çıkarmış tarih bilincine sahip bir kuşaktı. Komşularının iç işlerine müdahale edersen, hele hele emperyalistlerin oyunlarının bir parçası olursan bedelini ağır ödersin. Şu anda bizim ödediğimiz gibi.

    Ukrayna liderleri meydan okuma yerine barışçıl ve silahlardan arındırılmış bir dış politika izlemeyi tercih etselerdi; Rusya’yla güvene dayalı bir dış politikayı tercih edebilselerdi bugün durum farklı olabilirdi.

    (Yanlış anlaşılmasın Rusya’nın egemen bir ülkenin topraklarına yönelik saldırısını şiddetle kınıyorum. Tartışma konusu ya da yazının konusu kesinlikle bu değil.)

    Rusya’nın işgaliyle sonuçlanan son krizin başından itibaren sürece bakın, yine Ukrayna’ya yönelik, “Arkanızdayız, yanınızdayız” mesajları. Sonuç: Rusya’nın füzeleriyle parçalanan ve Rus tankları altında ezilen Ukrayna…

    Herkes kendi planın ve projesinin peşinde. Emperyalistler (Kapitalist veya Sosyalist fark etmiyor) silah fabrikalarında fazla mesai yaparak dolar istifliyor… Ukrayna ve Rusya üzerinden korku pompalanarak sınır ülkelerine daha fazla silah, daha fazla asker yığılıyor. Daha fazla askeri harcamanın önü açılıyor. Emperyalist Rusya ise kendi şarkısını söylüyor: “Kuşatmak istiyorlardı… Biz daha ölmedik… Sovyetler Birliği’nin çökmesi hataydı… Hatta Ukrayna diye bir devlet bile yoktu!…”

    Yani bir perdenin önünde oynanan bir oyun bir de perdenin arkasında bir hesap kitap işi var.

    Bu hesap-kitap işinden anlamayanlar için sonuç ne yazık ki pek de farklı olmuyor…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Gazeteci hayatta kalmalı evet, ama tek hedefi de hayatta kalmak mı olmalı?

    Geçtiğimiz günlerde, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Mutlu Binark’ın Basın Hukuku dersini alan öğrencilerini ağırladık. Dersin konusu araştırmacı gazetecilikti. Dersi vakfın gazetecilik kursunda da ders veren gazeteci Rahmi Yıldırım anlattı. Sık sık araştırmacı gazeteciliğin zorluklarından bahsedildi. Bu bahisler sırasında özellikle adına vakıf kurulan araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu yâd edildi. Elbette Mumcu’nun sıklıkla bahse konu olmasının en önemli nedeni, O’nun araştırmacı gazetecilik yaparken, güç odaklarının huzurunu kaçırması ve bu nedenle de hayatına kast edilmesiydi. Geçtiğimiz günlerde yine yerel düzeydeki güç odaklarını rahatsız eden Kocaeli Ses Gazetesi’nin sahibi ve muhabiri Güngör Arslan’ın da hayatına kast edildi ve Türkiye tarihinin bilmem kaçıncı gazetecisi hayattan koparıldı. Bütün bu anlatılanlar, aralarında belki bir ya da ikisi gazeteci olma ihtimali olan öğrencileri çok da etkilememiş göründü. Zira dersin sonunda bir ya da iki yarım ağız soru geldi sınıftan. Biz ağzı kalabalık hocalar tabi ki kendimizi tutamadık. Özellikle kısa olmasına dikkat ederek ben de öğrencilere küçük bir tirat çektim. Söylediklerimin özeti şuydu: “gazetecilik sadece gazetecileri ilgilendiren bir meslek değil, gazetecilerin yazdıkları da sadece gazetecileri ilgilendiren şeyler değil. Gazetecilik kamusal bir iştir. Gazeteci kamunun bilme hakkına hizmet eder; yazdığı, anlattığı şeyler kamunun bilgilenmesini ve ona göre tavır almasını sağlayacak şeylerdir. Eğer gazeteci, haber yapamazsa, yapmazsa kamuoyu, devletin derinlerinde nelerin olup bittiğini, kendilerine ne yalanlar söylendiğini anlayamaz ve yöneticiler halkı kandırarak yollarına devam ederler”. Aslında herkesin bildiği ama sanırım sürekli hatırlanması ve hatırlatılması gereken hakikatlerdi bunlar.

    ‘SON ZAMANLARDA KARŞILAŞTIĞIM EN AYDINLATICI SORU’

    Ders bittikten sonra bir öğrenci geldi ve bana belki de son zamanlarda karşılaştığım en aydınlatıcı soruyu sordu: “Hakikati öğrenmeyi arzu etmeyen bir halka hakikati anlatmak için neden kendimi zorlamam gerekiyor? Bu sorumluluğu bana kim yüklüyor? Üstelik de bu hakikati anlatmak, içinde hem hayati risk barındırıyor hem de iş bulmamı, hayata devam etmek için para kazanmamı engelliyor.” İtiraf etmem gerekirse, soruya yanıt verirken, kızgınlık, şaşkınlık, afallama, tedirginlik olmak üzere bir sürü duyguyu ve haleti ruhiyeyi aynı anda deneyimledim. Kızgınlığımı bastırmaya çalışarak, günümüzde örnek verebileceğim hiçbir büyük anlatı bulamadığım için 18. 19. Yüzyıldan modernist anlatılara referans vererek ikna etmeye çalıştım arkadaşı. Ben anlatmaya çalıştıkça arkadaş sordu, o sordukça ben çırpındım, ben çırpındıkça o daha çok soru sordu. Benim verdiğim yanıtın özeti şuydu: Bir toplum içinde yaşıyoruz. Bildiğimiz gerçekleri topluma anlatmazsak o toplumun selameti tehlikeye girer. Toplumun selametinin tehlikeye girmesi, bireysel olarak bizim açımızdan da iyi olmaz. Yani aslında toplumun iyi olması dolaylı yönden bizim de iyi olmamıza yol açar. Dolayısıyla toplumun gerçekleri bilerek sağlıklı bir yönde devam etmesi, bireysel olarak bizim de çıkarımıza olan bir şeydir. Anlattığım şey kısmen 19. Yüzyıl Faydacılarının varsayımlarıyla örtüşüyordu. Sorulan sorunun naifliği, benim gibi siyah beyaz televizyonu görmüş, tek kanallı televizyon çağında çocukluğu ve ilk gençliği geçmiş birisi için hem şaşırtıcı hem de öfke uyandırıcıydı. Ancak soruya yanıt bulmaya çalışırken bulmaya çabaladığım argümanlar, modernist büyük anlatılardan oluşan hakikat rejiminin günümüz yeni nesilleri için ne kadar etkisiz hale geldiğini iyice anlamama yol açtı.

    YENİ İLETİŞİM TEKNOLOJİLERİNİN YARATTIĞI NESİL FARKI

    Yeni iletişim teknolojilerinin yarattığı sınırsız iletişim olanakları, kişiselleştirilmiş içerikler, her kullanıcının kullandığı platformlara gönüllü içerik üreticisi olarak hizmet vermesi, verdiği hizmetin karşılığını bir şekilde hem ego tatmini, hem de maddi olarak alma ihtimalinin olması gibi unsurlar kamu, toplum, toplumsal sorumluluk gibi kavramlara ve bunların içinde ve karşısında konumlanan özneye her geçen gün yeni anlamlar ve yükümlülükler yüklüyor. Bir zamanlar, topluca televizyonun karşısına geçip fenomen olmuş dizi ve programları izleyen bir nesille, her türlü içeriği tek başına elindeki tablet ya da telefonlardan izleyen neslin topluma ve toplumsal olan her şeye yüklediği anlamlar elbette farklı olacaktır. Dersin sonunda karşılaştığım naif sorunun, aynı zamanda doğduğundan beri tek bir iktidar değişimi görmemiş, belki de ahizeli telefona elini sürmemiş, jetonlu telefonun ne olduğunu bilmeyen bir bireyden gelmiş olması şaşırtıcı değildir. Bu soru aynı zamanda da nesiller arasındaki epistemolojik kopuşun ve inanç ve ilkelerimizi üzerine oturtmaya çalıştığımız kerteriz noktalarındaki uçurumun da en belirgin göstergesi olarak duruyor. Bu keskin kopuş, yeni nesillerin yeni toplumsal ilişkilere, yeni normlara, yeni yeni anlamlara ihtiyaç duyduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Ancak bildiklerimizi, belki onlara ufuk açacak normatif değerlerimizi, onları hayata tutunduracak kerteriz noktalarını onların diline tercüme edecek yeni yollar ve yöntemler bulmamız gerekecek.

    ‘BU ÇAĞDA ÖĞRETMEN, HOCA, DİN ADAMI OLMAK ZOR’

    İtiraf etmek gerekirse, bu dönemde öğretmen, hoca, din adamı, aydın, entelektüel ve kanaat önderi olmak bir hayli zor. Kendini kanaat önderi olarak tanımlayan birisinin, bana gelen soruya benzer bir soruyla karşılaştığı zaman bildik ezberlerle yanıt verdiği zaman nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını kestirebilmesi gerekir. Bildik ezberlerle verilen yanıtlara gelen tepki “ok boomer!” olacaktır büyük ihtimalle. Ancak bu diyaloğu ve etkileşimi olanaksız hale getiren reaksiyona mahal vermemek belki de elimizdedir. Bu nesli anlamaya çalışarak ve onlara ufuk açacak bizim neslimize ait “hakikat rejiminden” kalan normatif değerleri o nesle aktarabilmenin bir yolu, yordamı olmalı.

    FARUK BİLDİRİCİ GAZETECİLİK İLKELERİ DOĞRULTUSUNDA ELEŞTİRİ GETİRİYOR

    Açıkçası Faruk Bildirici ile Nevşin Mengü arasındaki “gazeteci influencer olmamalı!” tartışmasına bir miktar bu perspektiften bakmak gerektiğini düşünüyorum. Faruk Bildirici, Türkiye’nin en önemli gazetelerinden birisinde uzun yıllar hem gazetecilik hem de ombudsmanlık yapmış olmasına ve bu pozisyonun vermiş olduğu üne rağmen, tevazuundan ve beyefendiliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir gazeteci. Hürriyet’ten emekli olduğundan bu yana yapmaya devam etmekte ısrarlı olduğu fahri ombudsmanlığı sırasında, eleştirdiği her olayda tutarlılığını ve ilkelere bağlılığını tek bir gün bırakmadı. Yaptığı eleştirileri hiçbir zaman kişiselleştirmedi. Nevşin Mengü’ye karşı herhangi bir kastı olduğunu, herhangi bir gazeteciye karşı herhangi bir kişisel kastı olduğunu hiç sanmıyorum. Yaptığı eleştirilerin tamamen yıllardan bu yana kamusal yayıncılık ilkelerine hizmet etmek adına geliştirilmiş gazetecilik ilkelerine dayandığı ortada. Ancak Faruk Bildirici, aynı zamanda büyük ölçüde geleneksel medya yayıncılığı zamanında şekillenmiş ve halen yeni iletişim teknolojileri içerisinde büyümüş ve değerleri bu teknolojilerin sağladığı yayıncılık olanakları içerisinde gelişmiş yeni neslin anlamakta büyük ölçüde güçlük çektiği ilkelere de yaslanarak eleştiri getiriyor. Kuşkusuz bazı değerler, teknolojik gelişmelerle tamamen yok olmaz. Ancak bu değerleri yeni neslin anlayacağı bir dile tercüme etmeye de belli ki ihtiyaç var.

    GAZETECİLİK KRİZ İÇİNDE AMA YOZLAŞAN DEMOKRASİLERİN PANZEHRİ DE YİNE GAZETECİLİK

    Gazetecilik mesleği her anlamda kriz içinde. Mesleğe yüklenen anlam, bu krizden önemli ölçüde etkilenmiş durumda. Yeni iletişim teknolojilerinin ve sosyal medya platformlarının sağladığı olanaklar bir yandan haberciliği, yayıncılığı, içerik üreticiliğini olağanüstü şekilde kolaylaştırırken, diğer yandan da niteliksiz içeriklerin ve yalan yanlış bilgilerin sınırsız şekilde dolaşıma girmesine yol açıyor. İşin bir de ekonomi politik boyutu var. Pek çok geleneksel medya kuruluşu, sosyal medya platformları karşısında reklam gelirlerini kaybedince küçülmeye gitti ve bu küçülme pek çok fenomen ve yıldız gazeteciyle birlikte pek çok muhabiri de işinden etti. Türkiye, iyi, nitelikli ve tabi ki yıldız gazeteciler açısından ek pek çok baskı ve sorun alanıyla da dolu bir ülke kuşkusuz. Ancak dünya genelindeki resme baktığımız zaman, bütün alanlarda olan radikal dönüşümlerin gazetecilik alanında da yaşandığını kabul etmek gerekiyor. Bu koşullar altında gazeteciliği nasıl bir geleceğin beklediği henüz net değil. Net olan tek bir şey var. O da gazetecilik gibi bir kamusal hizmet mesleği, yozlaşan demokrasilerin en önemli panzehri olmaya devam edecek.

    TEK REFERANS ÇERÇEVEMİZ DE HAYATTA KALMAK OLMASIN; DEĞİL Mİ?

    Faruk Bildirici’nin Nevşin Mengü’ye getirdiği eleştiriye bizzat Mengü’nün, bazı gazetecilerin ve alan dışından bazı isimlerin gösterdiği tepkiyi bu kriz ve katastrofi ortamının yarattığı öfke ve çaresizlikle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Sorulan soru şu: “Gazeteciler, nasıl para kazanacak, nasıl hayatta kalacak?” Bu yakıcı soru, yazımın başında bahsettiğim öğrencinin bana sorduğu soru kadar naif, sarih ve çaresiz bırakıcı. Okuma alışkanlığı çok kısıtlı, dünyaya ve hayata dair bilgi ve haberleri kendi referans çerçeveleri ölçüsünde etrafındaki fısıltı gazetelerinden almaya alışkın, hele de günümüzde taammüden yaratılmış siyasal kutuplaşmanın içerisinde hakikate değil de, kendisini avutacak hayallere ihtiyaç duyan genişçe bir halk kitlesine yönelik olarak gerçeği arayan bir gazetecilik yapmak bir hayli zor. Yazdığım her yazıda, gazeteciye ve gazetecilik mesleğine halkın sahip çıkması gerektiğinin altını özellikle çizmeye çalıştım. Nevşin Mengü de, bu gerçekten hareketle “hesap vereceği tek merciin izleyicisi” olduğuna dikkat çekmiş Twitter’dan verdiği yanıtta. Dikkat çektiği nokta, doğru olmakla birlikte, üslup tamamen arz talep dengesine dayanan liberal bir yaklaşımın nobranlığıyla malul. Bu nobranlık, içinde ilkesiz bir çoğunlukçuluğu da barındırıyor. Bir yandan iktidarın çoğunlukçu siyasal stratejisine kafa tutup, bu stratejinin mağduru olarak piyasada tutunmaya çalışırken, diğer yandan bu stratejiyi işine geldiği gibi lehine olacak şekilde eğip bükmek ve ait olmadığı bir neslin üslubuyla “ok boomer” diyerek yan çizmek sadece Nevşin Mengü’ye değil maalesef aynı zamanda da bir kamu hizmeti olan gazeteciliğin saygınlığına da halel getirir. Elbette koşullar zor, memleket şartları çetin. Ancak her zorlu koşul bir yandan yeni yol yordam öğretirken, diğer yandan da bu yolların normlarını hazırlar. Gelecek nesillere elbette bildik ezberlerle, kendi epistemik referans çerçevelerimizi dayatmayalım da; “katı olan her şeyin hızla buharlaştığı” kaotik bir dönemde tek referans çerçevemiz de bir zahmet sadece hayatta kalmak olmasın, değil mi? Sadece hayatta kalma motivasyonu benim aklıma nedense her zaman Dario Fo’nun o ünlü sözünü getirir: “Başımız dimdik yürüyoruz çünkü boğazımıza kadar bokun içindeyiz.”

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Erdoğan’ın en önemli rakibi açlık ve yoksulluk…

    İdeoloji, kapitalizmin derinlemesine işlediği toplumun her aşamasına sızar; sınıfsal ilişkiler, gündelik yaşam, kültürel hayat… hepsinin oluşumu, dönüşümü, örgütlenmesi ideolojilerden bağımsız değil.

    Ancak ideolojiler de krize girer. Hegemonya sarsılır. Politik güç dengeleri kaymaya başlar, belirli kırılmalar kendini gösterir.

    Üstelik hem iktidarıyla hem muhalefetiyle…

    Toplum için yıkıcı süreçlere yenileri ekleniyor ve kritik dönemeçler beliriyor. Hegemonya, ideoloji ve politik güç ilişkileri bağlamını dikkate almak bu sebepten dolayı da önemli. Ne tek başına ekonomiyi alabiliyoruz ne de siyasal öğeleri; çünkü ikisi arasındaki ilişki şu an bizim için oldukça belirleyici.

    İslamcılık söylem ve eylem düzeyinde hakim ideoloji. Muhalefet karşısına bir alternatifle çıkmaya çalışıyor veya çıktığını düşünüyor. Bu süreç başlangıçta sol/sosyalist çevre bazında gerekli desteği görmemiş olsa da bazı gerçekleri örtmemeli.

    Bu yeni hal ilk etapta AKP’nin yalpalamasına sebep olmuş görünüyor ve çeşit çeşit “saçmalama” biçimlerine dönüşüyor.

    Diğer taraftan laik bir ittifakın güçlenme ihtimali önemli.

    Tabi burada güçlenip güçlenemeyeceği belirsiz ve ittifak içerisinde yer alan İslamcılar ilk göze çarpan nokta olabilir.

    Böyle bir durumda Bennett’in sözlerini hatırlamak iyidir: “Eğer halkın bilinçliliği, büyük ölçüde yönetim yapısının tutumları belirleyen durumları nasıl etkilediğine bağlı ise, yönetimin halkın bilinçliliği ölçüsünde demokratik olabileceğini ileri sürmenin bir anlamı yoktur.”

    Zira 6 genel başkanın toplantısı ve 28 Şubat’ta açıklama yapacakları her ne ise ondan demokrasi beklemek de Millet İttifakı’nın da Kılıçdaroğlu’nun söylediği “demokrasi vaadini” ortaya koymasını beklemek de hakkımız…

    Buradan demokrasi mi, etkin bir siyasi liberalizm mi çıkacağını çok değil, bir haftaya göreceğiz.

    Ama asıl vaat edilen parlamenter sisteme dönüş gerçekleşecek, onu biliyoruz.

    İlk toplantıdan, yeni bir merkez sağ çizgisini var etme meselesi göze çarpıyor. Vardan yok etmenin mümkün olduğunu gördük de yoktan var etme gibi bir beklenti neredeyse imkânsız.

    Kurdukları stratejiden veya planlardan, solcu olarak umutlanmak çok da mümkün değil ama. Yeni bir ideolojik dönüşüm beliriyormuş gibi görünse de 2002 sonrası AKP ile demokrasinin gelmeyeceği nasıl açıktıysa; yuvarlak masadakilerin bir kısmının AKP’den olma, bir kısmının etkisinden sıyrılamayan partiler olduğu düşünüldüğünde, aynı şey Millet İttifakı’nın hegemonize etmeye çalıştığı yeni süreç için de geçerli olacaktır. Burada temayüz mücadelesi var, iktidarı parça parça elde etmeye çalışan bir hareketlenme var. Ama verili ideolojik alana bir “isyan borusu” yok.

    İsyan borusu, ancak ezilen, sömürülen, şiddete, haksızlığa, hukuksuzluğa uğrayan toplumsal kesimlerin siyasal özneye dönüşmesiyle oluşacak. Demokrasi de ancak buradan çıkacak.

    Evet, belki laik bir cephe olarak güçlensinler beklentisi var ama bu taktiksel bir beklenti; nihayetinde Millet İttifakı da piyasaya tabii ve masadakilerin çoğunluğunun sebeb-i hilkati olan ideolojik akıldan ayrılamaz.

    Egemen ideoloji dünyaya kendi gözünden baktırabilme uğraşı veriyor yıllardır, hegemonyası bizde İslamcılığa hizmet etti ve alternatif olarak beliren bu 6 genel başkanın çıkışı neye hizmet edecek?

    İlk göze çarpan Erdoğan rejimini restore etmek gibi…

    Jessop’un “Hegemonya, normal olarak, hegemonik sınıfın (ve fraksiyonların) kısa-vadeli çıkarlarının feda edilmesini ve projenin ardında seferber edilen diğer toplumsal güçlere tavizler verilmesini de kapsamaktadır” sözü belki bizim için yazının bu noktasında biraz zihin açıcı olur.

    AKP’nin söylemlerindeki yalpalamasını izlemek, ideolojik varoluşuna ve var olma mücadelesine ilişkin büyük bir sergi…

    Muhalefet karşısında ve aslında en önemlisi toplumsal çözülüş, yoksulluk, yoksunluk gibi bir dizi problem karşısında ne kadar etkili olduğuna dair önemli ispatlar taşıyor.

    AKP söylemi elbette üç beş tuhaf açıklamaya indirgenemez ama o tuhaf açıklamalar genele dair önemli fikirler sunuyor. Ekonomiden, siyasete, sosyolojik saptamalardan, tarihsel çöküşe giden bir hezeyan hali var şu an.

    Bakanı ayrı, bürokratı ayrı, milletvekili ayrı, yöneticisi ayrı, yandaş medyası ayrı bir kafa karışıklığı içinde.

    Kâh elektrik faturasıyla kâh işçi eylemleriyle, kâh dış politika acziyle kimi zaman acıklı, kimi zaman komik sayılabilecek şeyler; ama nihayetinde inandıkları şeyler üzerine söylemek istediklerinden sapıyorlar veya tükenişin somutlaşmasını yaşıyorlar.

    Bu durum uzun soluklu iktidarlara özgü genel bir durum mudur; yoksa siyasal İslam’ın neoliberalizmle bütünleşik ilkel bir sürümünü mü yaşıyoruz insan sormadan edemiyor…

    Yeliz ismiyle maruf Ahmet Hamdi Çamlı’dan Süleyman Soylu’nun açıklamalarından AKP iktidarı çatırdamaya başlarken, kendi yerine bir şey koymanın telaşında bile hissetmeyen; aksine en az onlar kadar tuhaf açıklamalara sahip Erdoğan’a; masa ayaklı grup toplantısında söyledikleriyle Bahçeli’nin eşlik ettiği “biz bunları hak edecek ne yaptık” dedirten siyasal dünyamızın yeni evresi neresi, çözme telaşına düşüyoruz…

    Siste kaybolmuş bir gemiyi andıran ülkenin kaderinde kayalıklara çarpıp parçalanmak mı var göreceğiz. Dahası mürettebattan ne yaptığını bilen birileri olduğu iddiasındaki 6 genel başkanın 28 Şubat’ı da ayrı merak konusu…

    Bu yeni hal gemideki olası bir egemenlik savaşı kuşkusuz…

    Ama tüm bunlar belirirken kaçamadığımız şey ideolojik ve ekonomik gerçekler. Bir taraftan diyor ki Erdoğan “Türkiye, vatandaşları can ve mal güvenliği endişesi taşımayan huzur özlemi ve gelecek kaygısıyla yanıp tutuşmayan bir ülkedir. İstihdamı ile insanların çalışacak iş sıkıntısı çekmediği bir ülkedir”; diğer taraftan “Aynı gemide olduğumuza, ülkenin kazancından hep birlikte istifade ettiğimize göre külfetine de beraberce katlanacağız”.

    Geçen hafta Bülent Turan kriz olduğunu kabul etmişti, bu hafta da Erdoğan tarafından kabul edildi, gemi batıyor…

    Ama telaş mı, kibir mi, karşı tarafı küçültmek mi veya sahip oldukları ideolojinin doğası mı anlamak güçleşiyor veya hepsi birbirine karışıyor.

    Binali Yıldırım artan elektrik faturalarının ardında kuraklık ve doğalgaz fiyatlarının etkili olduğunu söylüyor, Çamlı zamlarda CHP’yi işaretliyor, Soylu ise tartışmayı göğe çıkarıyor ve “biz kendimiz yapmıyoruz, biz inanıyoruz ki bize yaptıran Allah’tır’ı, üçleyerek söylüyor. Adeta ,“Münker ve nekir”e kafa tutuyorlar.

    Ama bu baş döndürücü tuhaflıklar, bu rejim ideologluğu gerçekliği saklayamaz. Ve halk “yine bizden kurtuluş murad ediyor” söylemi de bundan ayrı düşünülemez.

    6 genel başkanın toplantısına dair Erdoğan’ın açıklamaları sadece CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu hedefliyor veya başka bir konuda bütün okları Ekrem İmamoğlu’na döndürüyor. Bir yönüyle diğerlerini yok sayma, küçük görme tavrı diğer yönüyle söz konusu her iki CHP’li ismin rakip olma potansiyelini öne çıkıyor.

    Dönüşüm kaçınılmaz, “liderlik” değişimi yaşanacak.

    Kılıçdaroğlu’nun da şu an bir liderlik inşası içinde olduğu açık. Böyle bir inşaya dahil olma, toplantı tarihi olarak 28 Şubat seçimi, Bilkent Otel’in yer olarak belirlenişi, diğer beşi tarafından Kılıçdaroğlu’na bırakılan sağcılık ve sağın sembollerle bütünleşik siyasetinden yaratılan siyasi pozisyon vs… tipik simgesel iktidar hamleleri.

    Basit görünebilir ama sembollerin önemli noktası ideolojiye hizmet etmesi ve simgesel sistemlerin, tahakkümün ve sınıfsal eşitsizliklerin yeniden üretilmesi gibi toplumsal işlevleri yerine getirmesi. Toplumsal cinsiyet kodlarından, yeme içme alışkanlıklarına kadar yaşamsal pratikler ve tüm ideolojik yükleriyle birlikte bir anlamlandırma ve yeniden üretme çabası bu yolla kurulmaya çalışılıyor.

    Büyük bir ideolojik kuşatım kıskacında, karmaşık olgular silsilesinin şekillendiği bir dönemle yüz yüzeyiz…

    Türkiye toplumunun bir bunalım sırasında ideolojik olarak ne kadar bilinçli ve tutarlı olduğuna ilişkin tartışma, siyaset erbabının ve siyasi kutupların her zaman konusu olmuştur.

    Erdoğan iktidarının 20 yıl boyunca hükümet etme sorunlarıyla her karşılaştığı durumda özellikle -2015 sonrası dikkate alındığında- somut tek bir sonuca varılır.

    “Bayrak altında toplan” olarak ifade edilebilecek, işe yarayan bir durum sürekli yaratılmış ve tüm kriz anlarında kısa ya da uzun süreli bunalım süreçlerinde bazen zor da kullanılarak bir kamuoyu oluşturulmasında kararlı davranıldığı ortaya çıkmıştır.

    Bu durum onun popülaritesinin sürekli artmasa bile diri tutulmasına katkı sunmuş, bu da iktidarının sürekliliğinin önemli bir direngi noktasını oluşturmuştur.

    Ancak bu yıkılıyor, şu an işlemiyor.

    Artık açlık ve yoksulluk adeta distopik düzeyde ve duygusal/dini karşılıkla, imgelerle ötelenemiyor, toplum bu imgeleri yıkıyor. 6 genel başkan veya diğerleri Erdoğan karşısında rakip sayılabilir ancak asıl rakibi açlık ve yoksulluktur.

    Zaten Turgut Uyar, bunu dizelerinde bahsi geçen herkesten önce var etmişti:

    “gülü çiğdemi filan bırak

    sardunyayı karidesi filan bırak

    acıyı ve ölümleri bırak

    oy pusulalarını ve seçimleri bırak

    evet

    seçimleri özellikle bırak

    çünkü açlık çoğunluktadır.”

  • Üzgünüm…

    Gözümüzü açtığımız her yeni güne, başka başka yerlerde öldürülmüş kadın haberleri düşüyor…

    Failler hep; anlık, aşırı öfke, cinnet sonucu işliyor!

    Sığınacakları maddeler o kadar uzuyor ki, iyi hal indirimine kadar gidiyor…

    Öldürülen değil “yüksekten düşen” kadınlardan tutun da

    Muhayyil duygularla tahrik ettiği için katledilenlere kadar…

    Hepsi şiddetli, acı ama son zamanlarda değişen katletme şekilleri (bıçaklar, samuray kılıçlarıyla kafa kesmeler..) bir o kadar korkutucu…

    Dehşetli ayrıntılar içeren ve soğukkanlıca işlenen cinayetler bunlar…

    ÜZGÜNÜM

    Kadınların; tutkularının, yaşamla bağlarının elinden alınmasına

    ÜZGÜNÜM

    Toplumun yarısını oluşturan kadınlara, eşit temsil hakkı verilmeyişine

    ÜZGÜNÜM

    Medeniyet ve çağdaşlık…

    Demokrasi adına

    ÜZGÜNÜM

    Kadını; çağdaş yaşamın dışına iterek sakıncalı hale getiren kafalar için

    ÜZGÜNÜM

    Ülkece “hukuk devleti” sancıları içinde olduğumuz için

    ÜZGÜNÜM

    Kadına şiddetin en önce; dilde, dilden sızan küfürde başladığı ve bunun kötü söz dahi sayılmadığı insanlarla aynı iklimde yaşadığım için

    ÜZGÜNÜM

    Ama artık, üzgün olmak değil “kadınlar yaşasın” istiyorum…

    Elbette

    Durmaksızın artan ölümlere çıkan ses, verilen tepki yüksek lakin “nedenlerine dair körlük” çıkan seslerden daha yüksek…

    İşte, bu durum çok vahim. Tehlikeli ve sakil…

    Zira üzülmekle şiddeti durdurmak mümkün değil.

    Nedenlerini görmek ve ortadan kaldıracak çözümler üretmekle mümkün..

    Buna;

    “Toplumsal cinsiyet bakışı”

    “Toplumsal cinsiyet kabullerinden”

    “Kendinden olmayana karşı körlük”

    Ve cezasızlığı ortadan kaldıracak “Hukuki Çözümler”le başlamak lazım…

    Kanayan insan yanımla, bir köşe yazısında “DERİN” bir sorun ne kadar anlatılabilir bilemiyorum…

    Ama,

    Öldürülüyorsa bir çocuk

    16’sında…

    Uzakta, yakında…

    Yaşanan, olup, biten tüm acıları görmemiz…

    Artık “ÖLMEK İSTEMİYORUZ” diye haykırmamız gerek…

    Birkaç yılda, yüzlerce yıl yaşamış gibi yorulduk…

    Yandık, acılarla kavrulduk…

    Haksızlığa uğradık, zulümlerde boğulduk…

    Alındı elimizden; sevinçler, kaygılarla savrulduk…

    Tüm yıldızları kırıp, geceleri kararttılar, toprağı kanattılar…

    Hangi taşı kaldırsak altından, eril tahakkümcüler çıktı…

    Kadına şiddet bitmiyor…

    Kadın cinayetleri durmuyor…

    Görünen o ki;

    Eril Tahakküm değişmedikçe, biteceğe de benzemiyor…

    Daha da geç olmadan…

    Feshedildiği günden bu yana…

    Katillere, daha elverişli zemin hazırlayan ortamda, bu tür ölümlerle karşılaşmamak için…

    Yeniden…

    İstanbul Sözleşmesi’ne geçilsin…

    Hukuki…

    Siyasi…

    Her düzeyde adımlar bir an önce atılsın…

    CEYLAN’lar…

    HAZAL’lar…

    SILA’lar yaşasın…

    Kadınlar YAŞATILSIN…

  • Tekleyen bir ‘tekno-komedi’

    Gençliğimizde ilk filmlerini izleyip hayran kaldığımız kimi yönetmenlerin kariyerlerinin seyrine tanıklık etmek üzücü olabiliyor kimi zaman. Hele de bir dönem üst üste çarpıcı işlere imza atmış olanlar için sonrasında ağızlarıyla kuş tutsalar hep geçmişle karşılaştırma bahtsızlığı da söz konusu olabiliyor. Fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet de bu isimlerden birisi kanımca.

    Marc Caro ile birlikte çektikleri “Şarküteri” (1991) ve “Kayıp Çocuklar Şehri” (1995) ile muhteşem bir giriş yapan Jeunet, serinin zayıf yapımlarından “Yaratık Diriliş” (1997) ile Hollywood’ta şansını denemiş, ardından tekrar memleketine dönüp birçoklarına göre başyapıtı sayılan “Amelie”yi (2001) çekmişti. Sonrası yönetmen için pek iyi geçmedi açıkçası. “Kayıp Nişanlı” (2004) ancak geçer not alabildi, sonraki on yılda çektiği “Micmacs” ve “Kahraman Çocuk”, Fransa dışında pek rağbet görmedi. Ama bu filmlerin hemen hepsinde kendisine özgü atmosferini inşa etmeyi ve seyirciyi büyülü dünyalara götürmeye başardı.

    Geçen hafta itibariyle Netflix’te gösterilmeye başlanan “BigBug” da içerik olarak hayli zayıf ama estetik olarak şenlikli bir yapım. Zaten sıkıntı da şenlikli olması için tasarlanan yapımın hikayesinin bu düzeye çıkamaması. “Kayıp Çocuklar Şehri”nden bugüne birçok kez birlikte çalıştığı senarist Guillaume Laurant ile senaryoyu oluşturan Jeunet, yakın gelecekte geçecek bir ‘renkli distopya’ anlatısına girişiyor. Her şeyin teknolojiyle halledildiği, evde ve kamusal alandaki işleri robotların yaptığı bir gelecek evreninde geçiyor hikaye.

    Büyük bir şehrin, orta/ üst sınıflarının yaşadığı zengin banliyölerinden birisinde, bir süre önce kocasından boşanmış olan Alice’in evindeyiz. Alice, yeni flörtü Max ve oğluyla vakit geçirmektedir. Ev hizmetleri Monique adlı bir robot tarafından yapılmaktadır. Derken eski kocası, kızı ve sevgilisi de eve gelir. Bir de üstüne komşuları Françoise de onlara katılır. Aslında herkes işini halledip gidecektir fakat dışarıda oluşan bir tehlike evde bulunan robotların güvenlik sistemini harekete geçirmeleri ve kapıları kilitlemelerine neden olur. Evde sıkışıp kalan bu insanlar için evdeki teknolojik varlıklar birer tehdide dönüşmeye başlar. Çünkü kendilerini insan hissetmeye çabalarlar. Üstelik dışarıda da makineler kontrolü ile almaya başlamıştır. Şiddete başvurmaktadırlar.

    “BigBug”, Jean-Pierre Jeunet’in geniş renk paletiyle inşa ettiği, fütüristtik bir görsel dünya kurmakta oldukça mahir. Daha ilk dakikalardan itibaren, bir yanıyla ‘teknofobi’yle dalga geçen, insan-makine arasındaki ilişkiye dair sorular sorduracak bir yapım olacağı iddiasına taşıyor film. Öte yandan kadın/erkek ilişkilerine dair Fransız usulü bir gayri ciddilikle komedi üretileceğini de anlıyoruz. Sorun, her ikisini yaparken orijinalliği yakalayamaması, geçmişin klişelerini tekrara düşmekten kurtulamaması.

    Birbiriyle bir türlü sevişemeyen çiftten, şapşal köpeklere, insan olmaya çalışan makinelerden ‘robocop’ göndermeli güvenlik güçlerine kadar her şey defalarca yapılmış şeylerin resmi geçidine dönüşüyor. Bunların komedisini yapma çabası ise kakofoniye dönüşüyor maalesef. Jean-Pierre Jeunet filmleri için (özellikle ilk dönem) olumlu anlamda kullanabileceğimiz ‘curcuna’ tanımlaması burada olumsuz bir değer kazanıyor. Filmde hikayenin vasatlığının, görsel tasarımı anlamsız kıldığı anlar da hayli fazla. Böyle bir ismin “Netflix yönetmeni”ne dönüşmüş olması da üzülmemiz gereken bir diğer nokta. Gerçi Netflix yönetmenleri diye bir kategori oluşsa oldukça açıklayıcı bir tanımlama olur bizim için. Hollywood’taki birçok isim için kullanabileceğimiz “memur yönetmen” kalıbı gibi örneğin.

    Neyse biz filme dönelim tekrar. Bu tür yapımların örtük ya da açık bir politik alt metni olur genelde. Ya açgözlü bir şirket, ya bir sınıf olarak burjuvalar, ya siyasal bir sistem ya da bir grup siyasetçi kötü gidişatın sorumlusu olarak gösterilir. “BigBug”ta, evlerin tepelerinde dönüp duran reklam ekranı ve televizyonda güvenlik paranoyasını görüyoruz ama hikayenin çok tali unsurları olarak kaldıkları için bulanıklaşıyor bu alan.

    En nihayetinde, bütün bu teknolojik gelişmelerin, onun üzerine inşa edilen güvenlik sistemlerinin ve buna bağlı ortaya çıkan endişelerle kafa bulmaya niyetlenen ama beceremeyen bir yapım “BigBug”.

  • Murat Sancak kimi kastetti?

    Murat Sancak…

    İş insanı…

    Adana Demir Spor Kulübü Başkanı…

    İktidara yakın birisi

    Süper Lig’in 25.haftasında Adana’da oynanan ve 1-1 biten Beşiktaş maçı sonrası yaptığı açıklama ile TFF’de, hakemler ve bazı teknik direktörleri arasında hala FETÖ’cüler olduğunu, bunların temizlenmesi gerektiğini belirterek, Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Nihat Özdemir’e “Buradan Nihat Özdemir başkanıma sesleniyorum. Hakemlerin içerisindeki FETÖ’cüleri temizle Başkanım. Bunlar hep FETÖ’cülerin eseridir. Her kurumda, emniyette, askeriyede, her yerde FETÖ’cüler varken hakemlerin içerisinde mi yok?” çağrısında bulunmuştu…

    Sancak bu sözlerle kimi ima etmişti…

    Bir bildiği var ki böyle bir iddiada bulundu…

    Hedef hakemler olduğuna göre…

    Akıllara Merkez Hakem Kurulu Başkanı Ferhat Gündoğdu geldi…

    Gündoğdu kim…

    Asker kökenli…

    Emekli albay,,,

    TFF Başkanı Nihat Özdemir ile arasındaki bağlantı biliniyor…

    Kara Harp Okulu mezunu olan Gündoğdu, Genelkurmay Başkanlığı’nda şube müdürlüğü görevinde bulunmuştu…

    Bu göreve, FETÖ darbe girişimi sanığı ve şu anda cezaevinde bulunan Korgeneral Metin İyidil tarafından atanmış…

    İyidil kim?

    TFF Başkanı Nihat Özdemir’in kayınbiraderi olduğunu herkes biliyor…

    Murat Sancak, “Türk futbolundan FETÖ’yü temizleyin. Federasyonda MHK’da, kulüplerde, teknik direktörler arasında bile FETÖ var” diyorsa…

    Mutlaka araştırılmalı…

    Murat Sancak bu iddiasını belgelerle kanıtlamalı…

    Savcılık da olay ey koymalıdır…

    Yoksu bu sözleri iddia eden Adana Demirspor Kulübü Başkanı Murt Sancak’a Profesyonel Disiplin Kurulu tarafından 3 ay hak mahrumiyeti verilmesi bu sözlerinin üstünü kapatamaz…

    Kapatmamalıdır da…

    Geçmişte 1.ligin isim hakkı Bank Asya’ya verilmişti…

    Bir soruşturma açıldı mı?

    Gariban vatandaş ucuz kredi ile ev almak için Bank Asya’dan para çekti diye FETÖ’cülükle suçlandı…

    Kimi cezaevinde, kimi mahkemelerde…

    Peki…

    O dönemdeki TFF isim hakkı verdiği Bank Asya’ya hiç mi hesap açtırmadılar…

    Çalışanların…

    Hakemlerin…

    Gözlemcilerin…

    Temsilcilerin…

    Ve TFF’nin diğer kurullarında görev yapanlar…

    Banka Asya’da hesap açtırmadılar mı?

    Kredi aldılar mı?

    Ne gibi soruşturma yapıldı belirsiz…

    Bu nedenle Murat Sancak’ın açıklamaları dikkate alınmalı, geniş bir soruşturma açılmalı…

    Yoksa Türk futbolunda kirli eller devam eder…

    Temiz eller operasyonu mutlaka yapılmalıdır…

  • Diktatörler gazeteciden neden korkar?

    Yazının başlığındaki gazetecinin başında “iyi” sıfatı vardı ilk başta. Sonra bu sıfatı kullanmaktan vazgeçtim. Zira gazeteci gazetecidir. Bu totolojiye düşme pahasına kurduğum son cümleyi sahiden de inanarak yazıyorum. Zira gazetecinin başına iyi, muhalif, esaslı, solcu, sağcı, muhafazakâr, alternatif vs. gibi sıfatlar getirdiğimiz anda, mesleğin dört yüz yıla dayanan geçmişi ve bu geçmişten günümüze süregelen pratik ve normlarını bir yana bırakmak zorunda kalır, bir mesleğin toplum için anlamını da yok edersiniz. Bunu bir yana bıraktığınız anda da gazeteciliğin modern toplumlar için umut olma misyonu ortadan kalkar. Gazeteciliği hakkıyla icra etmeyene, soru sormayana, soru soruyormuş gibi yapıp yağlama yıkama yapana, haber diye parti bülteni yazana, bir parti ya da grubun varlığını devam ettirmesi için bir başka parti ya da gruba nefret dolu laflar edene, doğru bildiği şeyleri bir takım ilişkilerinin bozulacağı ya da konforlu yaşamından mahrum kalacağı endişesiyle yazmayana “GAZETECİ” demezsiniz olur biter. Bir kere bunu gazeteciliği hakkıyla yerine getirenlerin düstur haline getirmesi gerekir. Diğerleri zaten gazeteci olmadığı için böyle bir kaygı gütmezler. Bir insan kendi mesleğine ve mesleğinin onuruna sahip çıkmazsa, başkalarından o mesleğe ve mesleğin anlamına sahip çıkmasını bekleyemez.

    BU TOPRAKLARDA KADINLARIN ÇOCUK YAŞTA EVLENDİRİLMESİ BİR NORM

    Bu yazının girişini, akışını, çerçevesini nasıl kuracağımı planlarken yazının başına şu cümleyi not almışım unutmayayım diye: “Harem ve Kuzenler kitabındaki kuzen evliliğinin gerekçeleriyle ilgili olan saptamadan yola çıkarak başla. Kadın cinselliğinin bastırılması için erkenden evlendirilme konusuyla yazıya gir.” Ben yazının girişi için bu notu aldığımda daha Giresun’da 16 yaşındaki kız çocuğu ailesinin nişanlamaya çalıştığı erkek tarafından öldürülmemişti. Bu olayla ilgili olarak pek çok farklı rivayet duyuldu. Ancak ortada bir gerçek var ki, bu topraklarda ve bu toprakların kültürel olarak ortaklaştığı Mağribi toplumlarda kızların neredeyse çocuk yaşta evlendirilmesi yaygın bir norm ve bunun en temel nedeni, ailelerin kızlarını diledikleri erkeklerle evlendirme isteği. Çocuk yaşta dilediğiniz kişiyle kız çocuğunu evlendirmezseniz, bu kız çocukları ilerleyen yaşlarda cinselliği, cinsel hazlarını ve bu hazları dilediği kişiyle yaşamayı arzu edecektir. Özellikle dilediği kişiyle diyorum. Zira bu kişi illa ki karşı cins olmak zorunda değil tabi ki. Bu sayede hem heteronormatif değerler, hem de istenilen er kişi ile evlendirilme işi garanti altına alınmış olur. Bu isteğin altında yatan ekonomi politik nedenin toprakların bölünmemesi arzusu olduğuna dikkat çeker kitabın yazarı Germaine Tillon. Endogami ve kızların çocuk yaşta evlendirilmesi olayı toprağa bağlı tarım toplumlarının bir anlamda sigortası işlevi görür ve bu sigortanın güvenlik kablosu işlevini kadınlar üstlenmiştir. Kadına bu misyonun yüklenmesi için elbette onun yıllardan beri aşağılanması ve akıldan yoksun olduğunun iddia edilmesi gerekmiştir. Tillon bu aşağılama mevzusunun Akdeniz havzasında nasıl tezahür ettiğini şöyle anlatır: “kadının akıldan yoksun bir yaratık muamelesi gördüğü pek çok toplum vardır; ancak aşağılanmanın biçimi toplumdan topluma değişir. Akdeniz havzasında kadını aşağılamanın aldığı biçim, hem çok özgüldür, hem de muhtemelen kendi içinde tutarlı bir sosyal sistemle bütünleştiği için, başka yerlerdekinden daha dayanıklıdır.”[1] Bu hayati saptamanın ardından bu aşağılamayı destekleyenlerin sadece erkekler olmadığı gibi karşı çıkanların da sadece kadınlardan ibaret olmadığına dikkat çeker yazar. Kadınlar birçok köle gibi buradaki suça ortak olabilir. Bunun pek çok dinamikleri vardır. Elbette asıl konumuz bu olmadığı için, uzatmayacağım.

    ‘DİKTATÖR HALKINI SOYARKEN ONUN İYİLİĞİ İÇİN YAPTIĞINI ANLATIR’

    Okuyucu gazetecilik mevzusundan nasıl kadın mevzusuna geçtiğimizi ve tekrardan gazetecilik mevzusuna nasıl döneceğimizi sanırım fena halde merak etmeye başladı. Geleceğim efendim, bir miktar sabır. Kadının akıldan, izandan yoksun olduğu iddiasıyla onun adına âşık olacağı ve evleneceği kişinin kim olacağına karar vermek de dâhil her türlü kararı onun adına alabileceğini zanneden ve bunu ona dayatan erkekle diktatör arasında ciddi bir benzerlik vardır. Erkek, kadının gözü açılmadan, yani küçücük kız çocuğuyken onun kiminle evleneceğine karar verirken, onun iyiliği için bunu yaptığını iddia eder. Bu yalanı kadın, sevmediği bir adamla evlendirilip çocuk yaptığında ve bu çocuk/çocuklar onu sevmediği erkeğe pranga gibi bağladığında anlar. Diktatör, halkını soyarken, onun iyiliği için yaptığını anlatır; bunu anlatırken, halkı tıpkı küçük yaşta evlenmeye zorlanan kız çocuğu gibi akıldan ve kendi adına karar verme yetisinden yoksun olduğuna inandırmaya çalışır, inandırır da. Ancak halka gerçekleri anlatan birileri çıktığı zaman bu yalanların inandırıcılığı kalmaz. Modern toplumlarda bu gerçekleri anlatan kişiler çoğunlukla gazetecilerdir. Gazeteciler, (burada tabi ki gazetecileri kastettiğimi tekrar vurgulamak isterim, diğerlerine gazeteci demiyorduk) mesleklerinin gereği diktatörün halkın yararına diye anlattığı bazı şeylerin dünyadaki pek çok ülkede halkın soyulması anlamına gelebileceğini olgulara ve örneklere dayanarak anlatır. Gazeteci misal diktatöre, elbette yüz yüze sorma şansı bulamazsa halka içinde bulunduğu yaşam koşullarının neden razı olunması, katlanılması ve şükredilmesi gereken koşullar olmadığını yine olgulara dayanarak sorar. Bu soruya verecek yanıtı olmayan diktatör, gerçeklerden korkusunu gerçekleri sorularıyla ifşa eden gazetecileri ya yok ederek ya da onları hapsederek bastırır. Diktatörün korktuğu gazeteci değil, gazetecinin dile getirdiği gerçekler ve diktatörün halkına karşı işlediği cürümlerin ifşa edilmesidir. Nihayetinde gazeteci de tıpkı diktatör gibi fani bir insandır. İnsan insandan neden korksun ki?

    ‘DİKTATÖRÜN EN NEFRET ETTİĞİ GAZETECİ TİPİ OLGULARA DAYANARAK HABER YAPAN GAZETECİ TİPİDİR’

    Diktatör yoksulluktan, açlıktan kırılan halkına dünyanın her yerinde insanların böyle yaşadığını anlatır. Dünyanın her yerinde enflasyonun yüksek olduğunu, faturaların en gelişmiş ülkelerde bile çok yüksek geldiğini anlatır. Bu yalana eğer bunun yalan olduğunu ortaya koyan birileri çıkmazsa çok sayıda insan inanır. Yaşadığı yoksulluğun, tüm dünya halklarının paylaştığı bir yoksulluk olduğuna kani olur. Ancak birileri çıkar, dünyada yoksulluk ve açlığın yaygın bir şey olmadığını, halkın bu yoksulluk ve açlığının diktatörün etrafına çöreklenmiş küçük bir azınlığın cebine girenlerden kaynaklandığını anlatır. Gazeteci bunu yine olgulara ve olaylara dayanarak anlatır. Hiçbir siyasi çıkara hizmet etmeden, tamamen halkın doğruları bilmesi gerektiğine inandığı için yapar bunu. İşte böyle bir tavır, diktatörü deli eder. Diktatörün en nefret ettiği gazeteci tipi olgulara dayanarak haber yapan gazeteci tipidir. Çünkü olgular, hiçbir şekilde eğilip bükülmeye müsait değildir. Herhangi bir siyasi parti ya da grubun siyasi propagandasına hizmet etmez, halkın gerçekleri bilerek ona göre hareket etme hakkına hizmet eder. Elbette halk bu doğruları öğrendikten sonra kendisi karar verir hangi parti ya da siyaseti destekleyeceğine.

    ‘SAFSATANIN PANZEHİRİ KIYMETİ KENDİNDEN MENKUL KANAATLER DEĞİL, OLGULARDIR’

    Diktatörün en sevdiği gazeteci tipi, olguları aktarırken habere kanaatini de karıştıran gazeteci tipidir. Çünkü olgularla başa çıkmak zor, kanaati kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmak çok kolaydır. Gazeteci misal, A ülkesinde asgari ücretin 5 birim olduğunu ama diktatörün yönettiği ülkede ise 1 birim olduğunu sayılara ve olgulara dayanarak bildirirse diktatör bunu altı boş iddialarla ancak “yalan” olmakla itham edebilir. Mutlaka bu ithamın doğruluğuna da inananlar çıkacaktır. Ancak gazeteci bu gerçeği diktatörün muarızı bir siyasetçiye söyletirse, diktatörün bu gerçeği çarpıtması çok daha kolaydır. Bu nedenle gazeteci, (bakın yine sadece gazeteci diyorum, hakiki gazeteci demiyorum) haberini sadece siyasetçiler ve bazı toplumsal seçkinlerin çerçevelediği gerçeklerle oluşturmaz. Bu yaklaşım, zaten kutuplaşmadan beslenen diktatörün ekmeğine her zaman yağ sürer. Bu durumda diktatör halka hesap vermek yerine, ona muarızlarından bazı nefret nesneleri sunarak gerçeği kolayca çarpıtabilir. Bu durumda diktatörün halka sunduğu safsatalar gerçeğin yerini alır. Safsatanın panzehiri kıymeti kendinden menkul kanaatler değil, olgulardır. İşte gazeteci beyni diktatörün safsatalarından pelte haline gelmiş halka bu panzehiri verdiği için diktatör gazeteciden nefret eder, dahası korkar.

    Bu gerçeklikten yola çıkarak diyebiliriz ki, diktatörle, kızını erken yaşta dilediği er kişiyle evlendirmek isteyen aile reisi arasında hiçbir fark yoktur. Aile reisi, toprak bölünmesin, mal mülk ele gitmesin diye kızını çocuk yaştayken istediği kişiyle ki bu kişi genellikle aile içinden birisi olur, evlendirmek ister. Kızın gözü açılmadan evlendirilir ki, itiraz edemesin. Diktatör, halkını tıpkı kadını akıldan yoksun gören erkek gibi, akıldan yoksun olarak görür ve sürekli onun adına ve onun yararına karar verdiğini iddia eder. Verdiği hiçbir kararın sorgulanmaması gerekir. Bunun sağlanması için, verilen kararların neden yanlış olduğunun sorulmaması gerekir. Soran gazeteciler, bu nedenle yok edilir. Çünkü gazeteci, halkın gözünün açılması için sorular sorar, halkın önüne olgulardan yola çıkarak gerçekleri sunar. İşte bu benzerlik nedeniyledir ki, Türkiye’de siyasal iktidar, her gün yenisi eklenen kadın katliamlarına kayıtsızdır. Çünkü ölen her kadın, gözü açılmış diğer kadınlar için ibrettir. Bu ibretlik her hadisenin diğer kadınları korkutarak sindireceği varsayılır. Ölümler nedir ki diktatörün nazarında. Biri ölür diğeri gelir. Diktatörün tek kaygısı varlığının ne pahasına olursa olsun devamıdır. Kadınların öldürülmesiyle, gazetecilerin hapse atılması arasında diktatörün varlığının sürdürülmesi açısından ciddi bir benzerlik vardır. Bu benzerliği layıkıyla anlamadan, diktatör zihniyetiyle mücadele edebilmek mümkün değildir.

    [1] Germaine Tillon (2006), Harem ve Kuzenler, (Çev. Şirin Tekeli ve Nükhet Sirman), İstanbul: Metis Yayınları, s. 43.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Altın Girdap -2

    Güney Amerika ülkesi Bolivya’nın And Dağları eteklerindeki Potosi şehrindeki gümüş madenleri, bir dönem dünya gümüş rezervinin yüzde 86’sını karşılamıştı. İspanyol işgalcilerin çok zengin olmalarını sağlamış olsa da, çalışan işçiler ve aileleri açısından tam bir trajedidir Potosi maden ocakları.

    İspanyol koloni-işgalcileri 4 bin metreden yüksek bir “gümüş dağı” olan Potosi’yi, 1545’te keşfetti. Ardından bölgenin yerlileri, işgalciler tarafından bu buz dağında, oksijensiz ortamda boğaz tokluğuna çalışmaya zorlandı. Resmi kayıtlara göre yaklaşık iki yüz yıl içinde Potosi ocaklarından 45 bin ton gümüş çıkartıldı.

    Pek az yerli altı aydan uzun bir süre hayatta kalabilmiş ve milyonlarca insan bu şekilde ölmüştü. Ama daha da öldürücüsü vardı. Madendeki gümüşün civa ile karıştırılması işlemini, çıplak ayakla üzerlerinde tepinen yerliler yapıyordu. En kötüsü de yerin altında civa soluyorlardı. Civa işçileri arasında iki – üç haftadan uzun yaşayan olmuyordu. Madenin onlarca millik çevresi, insan kemiği kalıntılarından bembeyaz olmuştur.

    İspanyol maden işletmecilerinin yerlileri çalıştırmak için devreye soktuğu bir başka “şeytan icadı”da, o güne dek yerliler arasında yalnızca ayinsel amaçlarla kullanılan koka idi. Koka, yer altı koşullarına, oksijen darlığına, besin yetersizliğine karşı direnci yükseltiyor ve kullanıcılarına yapay bir iyimserlik ve güç veriyordu. Bir kez bağımlılık yarattıktan sonra ise dönüşü yoktu. Öyle ki, maden sahipleri kokayı bir ödeme aracı olarak kullanmakta gecikmedi.

    Potosi o dönemin insanlık dışı vahşi madenciliğine sadece bir örnektir. 1500’lerin başından itibaren Avrupalı işgalcilerin Amerika kıtasına akın etmeleriyle birlikte, madenlerde ölümüne çalıştırılan yerlilerden başka, köylerde de milyonlarca yerli öldürülmüş, işgale direnmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdir. İnka, Maya ve Aztek gibi medeniyetler tarih sahnesinden silinmiştir. Katliamın boyutlarını rakamlara bakarak anlamak mümkündür. Bir kaynağa göre 54 milyon yerlinin yaşadığı kıtada, 1860’a gelindiğinde ancak 340 bin, 1910’da ise 220 bin yerli kalmıştır. Katledilen insan sayısının, o zamanki dünyadaki toplam insan nüfusunun % 25’ine karşılık geldiği ifade edilmektedir.

    Avrupa hanedanları ve krallıkları, başta Amerika kıtası olmak üzere Afrika ve Uzak Doğu coğrafyasının yüz yıllar içinde acımasızca sömürülmesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun karşısına bir güç olarak çıkabildi. 500 yıl sonra ise bugün artık Türkiye’de de Türk köylüsüne ve çiftçisine 500 yıl önce Amerika yerlilerine, Afrika yerlilerine reva görülen bir anlayışla yaklaşılmaktadır. Bugün Fatsa’da, İliç’de, Eşme’de, Lapseki’de ve Türkiye’nin dört bir yanında adına “altın madeni” denilen açık hava kimya fabrikaları çevreye zehirler saçarak çalışmaya devam etmekte, bu da yetmezmiş gibi devleti yönetenler tarafından Türkiye’nin bütün dağları ve ormanları “madencilik” adı altında yağma ve talana açılmaktadır.“

    Peki bu nasıl oluyor? Hangi ilişkiler Türkiye’nin en stratejik yaşam merkezlerinin vahşi madencilik sistemiyle yağma ve talanına izin veriyor? “Altın Girdap” kitabımızda işte bu siyaset-ticaret ilişkilerine ve köylerin haritadan silinmesine yol açan kararların arkasındaki bağlantılara ışık tutuyor. Bölgesini, köylerini, şehirlerini koruması gereken belediye başkanları nasıl oluyor da bölgelerini yaşanmaz hale getiren vahşi madenciliğe teşrifatçılık yapıyor. Hatta belediye başkanları teşrifatçılığın da ötesinde şirketlerin sahipleriyle yakın ilişkiler geliştiriyor. Türkiye’nin en üst makamlarında bulunan bazı yetkililer nasıl oluyor da bilerek ya da bilmeyerek milletin bağını-bahçesini zehirleyen bu sisteme su taşıyor…

    Türkiye çok kritik bir eşikten geçiyor. Herkes günlük siyasi atışmalar ve polemikler çerçevesinde yakın gelecekte yapılması beklenen seçimlerde kimin ya da hangi ittifakın iktidara geleceği konusunda yorumlar, değerlendirmeler yapıyor; hararetli tartışmalar yapıyor. Ancak Türkiye bunun da ötesinde bir var olma sorunuyla karşı karşıya. Türkiye sularını, tarım topraklarını, ormanlarını ve köylerini kaybederse belki tartışacak hiçbir şey kalmayacak. Bir sonraki yazımızda bu konuyu daha da açmaya çalışacağız…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.