Kategori: Yazar

  • ‘Varsın gitsinler’

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’nde bu ülkenin doktorlarına, “Varsın gidiyorlarsa gitsinler” diye seslendi…

    “Geçinemiyoruz… Eziliyoruz… Ölüyoruz…” diyen ve haklarının verilmesini isteyen binlerce doktorlara yapılan çağrı buydu… Hem de koronavirüs salgınındaki ağır kayıplarına ve insanüstü çalışmalarına rağmen…

    Kendi ülkesindeki beyinlere “Nereye giderlerse gitsinler” diye seslenen bir CUMHURBAŞKANI…

    İçinde bulunduğumuz yüz yılda en kıymetli şey: YETİŞMİŞ BEYİNLER…

    Bir ülkenin ayakta kalabilmesi, kendi kendine yetebilmesi ve dünyadaki kıyasıya rekabete dayanabilmesi için BEYİNLERE ihtiyacı var…

    O beyinler yoksa ülken yağma-talana teslim olur. O beyinler yoksa başkalarının hazırladığı sömürge projelerinin oyuncağı olursun…

    AKP iktidarının ilk yıllarında Erdoğan’ın ağzından “Monşerler” lafı düşmezdi. Sık sık “Monşerler” denilerek bu ülkenin yüz yıllar içinde süzülmüş diplomasi geleneğini sürdürmeye çalışan eski-yeni diplomatları hedef alındı; küçümsendi. “Monşerler” denilerek bu ülkenin diplomasi hafızası, strateji yeteneği yok edildi. “Aktif dış politika”, “Stratejik derinlik” sloganlarıyla hakaret edilmedik ülke, kavga edilmedik komşu, “Eyyy” diye saydırmadığımız lider kalmadı…

    Emekli diplomatlarımız uyardılar: “Dış politika, öyle günü kurtarmaya yönelik, kendisiyle çelişki içinde ‘perakende’ açılımlarla, üç-beş yabancı sözcüğü yerli yersiz kullanmakla, diplomatlara karşı küçük düşürücü ifadelerle yürütülmez. Yürütülmeye kalkışılırsa bedeli ağır olur. İşin acı tarafı, bu bedeli de sadece bu açıklamaları yapanlar değil tüm millet öder…”

    Öyle de oldu…

    Şam’da namaz kılma hayalleri kurarken bir de baktık sokaklarımız milyonlarca mülteciyle, göçmenle dolmuş…

    Önce “Eyyyy… Heyyyy…” diplomasisini anlayamayan diğer ülkeler de mütekabiliyet ilkesine uyup benzer tonda konuşmaya başlayınca bu kez frene basıldı…

    İktidarının ilk yıllarında, “Bunlar iş bilmezler… Vücut dilinden anlamıyorlar” denilerek devleti ayakta tutan, kurumların hafızası olan bürokratlar bir kenara itildi. Bakanlıkların en temel kurumları olan müsteşarlıklar kaldırılıp, yerine arpalık haline getirilen bakan yardımcılıkları oluşturuldu.

    Maliye Teftiş Kurulu, Hesap Uzmanları bu ülkeyi ayakta tutan kurumlar bir bir kapatıldı…

    Tam 15 yıl önce Şubat 2006’da Mersin’de “Çiftçinin hali ne olacak, anamız ağladı” diyen çiftçiye, “Ananı da al git” dendi. Bugün o çiftçi ve binlerce çiftçi tarlasını satışa çıkardı. Traktörüne mazot koyacak, ilaç alacak, gübre alacak parası yok. Ayçiçek yağı Ukrayna’dan, buğday Rusya’dan, ceviz Arjantin’den, kırmızı et Sırbistan’dan ithal ediliyor. Bir litre sütün fiyatı 15 TL’ye dayandı.

    26 Aralık 2020 Eskişehir’deki Eti Maden Lityum Karbonat Üretim Tesisleri’nin açılış törenine canlı bağlantıyla katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, doğayı, yeşili, çevreyi savunanlara, “Çevreci maskesi takmış vandallar” dedi.

    Türkiye açık hava kimya fabrikasına çevrildi. İhale edilmeyen dağ, orman, yayla-mera kalmadı. Köyler, şehirler, zeytinlikler, fındık bahçeleri yerli ve yabancı kartellere içindeki vatandaşlarla birlikte pazarlandı.

    Doğal sit alanları dahil her yer ama her yer madencilik yapıyoruz denilerek yağma ve talana açıldı.

    Yaşanan EKOKIRIM yandaşlarca ekonomi-istihdam diye alkışlatıldı. Afrika’da yüz yıllardır uygulanan SÖMÜRGE MADENCİLİĞİ kurtuluş reçetesi diye dayatıldı. Türkiye’nin dağları, ormanları, yaylaları blok blok, ton ton yurt dışına satılmaya başlandı.

    2018 yılında Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında “terörist sevicileri” diyerek Türk Tabipler Birliği hedef alındı…. 2020’de yine Türk Tabipleri Birliği’nin, terör örgütleri tarafından ele geçirildiği, Türkiye’nin en kısa zamanda bu ayıptan kurtulması gerektiği söylendi.

    Türk Tabipler Birliği, Türkiye Barolar Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği gibi meslek kuruluşlarının, ülke aleyhindeki oluşumlarla birlikte hareket ettiğini belirtilerek, “Türk ve Türkiye ismini hak etmeyen meslek kuruluşlarından bu imtiyazlarını derhal almalıyız” denildi.

    8 Ocak 2022’de yerli aşı Turkovac’ı eleştiren Türk Tabipleri Birliği hedef alındı: “Bugüne kadar bir eseriniz var mı? Sahtekarsınız” dendi…

    2017 yılında İzmir’deki Torba Yasa protestosunda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan aleyhinde slogan attıkları ve hakaret ettikleri iddiasıyla TMMOB ve MMO yöneticilerine dava açıldı…

    Vatanın bütün şehirlerinde rant tavan yaptı. Rant uğruna milyarlarca ton beton şehirlere, kırlara döküldü. Ardından 2017 yılı Ağustos ayında Sarayda yapılan konuşmada, “Bugünkü şehirlerimiz maalesef insan fıtratını değil bireysel hırsları merkeze alan bir bakış açısıyla inşa ediliyor. İnsan fıtratıyla mütenasip olmayan her yer zamanla insanın zindanı haline dönüşüyor. Bu sebeple günümüz şehirleri insana huzur vermiyor” diye konuştu.

    Kanal İstanbul’un İstanbul’a ve Trakya’ya zarar vereceğini söyleyerek karşı çıkanlara, “İnadına yapacağız” diye meydan okundu…

    Bir iktidar düşünün, 20 yıl boyunca mühendisleriyle, bürokratlarıyla, diplomatlarıyla, doktorlarıyla, sanatçılarıyla, gazetecileriyle, hukukçularıyla kavga halinde…

    Dolar: 15 TL’ye dayandı…

    Benzin ve mazot 25 TL’ye dayandı…

    Buğday, arpa, yağ ithal ediliyor…

    Zeytinlikler kesilmeyi bekliyor, Fındık bahçeleri talan edilmeyi…

    Ülkenin bütün ormanları, tarım alanları ve su kaynakları madencilik ve rant projeleriyle tehdit altında…

    Millet kendi vergileriyle yapılan otobanlardan ve köprülerden geçebilmek için fahiş ücretler ödemek zorunda…

    Birileri ülkesindeki beyinlerle savaş halinde; Almanya, İngiltere, Hollanda gibi birileriyse o beyinleri kapmak için yarışıyor…

    Beyinlerini kaybeden ve sömürge madenciliğine teslim edilmek istenen bir Türkiye…

    TEHLİKE GERÇEKTEN ÇOK BÜYÜK…

    En acısı da Dostoyevski’nin kitaplarından söz edenler en azından bir kitabını bile okumuş olsalar…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Sağlık Bakanlığı ‘ringlerden’ çekilirken

    Twitleriyle meşhur Sağlık Bakanımız uzunca bir aradan sonra kameralar karşısına çıktı. Çıkmadan önce de yine şöyle bir twit attı (yazım yanlışlarına dokunmadan):

    “11 MART 2020: Şimdi yapmamız gereken hayatımızı tedbirler doğrultusunda bir düzene sokmaktır. (Türkiye’de İlk Vaka açıklamasından) 2 MART 2022: Hayatımızı yeniden düzenlemek için gerekli değişiklikleri yapmanın zamanı geldi. (Detaylar SAAT 18.00’DA, basın açıklamasında)”

    Dediği gibi yaptı; 2 Mart 2022 Çarşamba günü, saat 18.00’de kameraların karşısına geçti. Sağlık Bakanı’nın bu açıklamaya ne kadar önem verdiği, twitinde 11 Mart 2020 tarihli Türkiye’deki ilk COVID-19 vakasını duyurduğu basın açıklamasına atıf yapmasından belli oluyordu. “En az ilk günkü kadar önemli, tarihî bir açıklama!”

    Ne yazık ki, bu “önemli” basın açıklaması, Sağlık Bakanı’nın çizmeye çalıştığı “iyimser” tablonun aksine kaygı uyandırıcı pek çok unsur içeriyordu. Zira Sağlık Bakanı, fiilen aksayan ya da “delinen” pek çok pandemi düzenlemesinin resmen iptal edildiğini duyurmaktan, topluma yine “kendi başınızın çaresine bakın”, “pandemi mücadelesinde yalnızsınız” ve dahi “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” mesajını vermekten başka bir şey yapmadı.

    Şimdi, Sağlık Bakanı’nın, kararların Bilim Kurulu’nun tam mutabakatıyla alınmadığına ilişkin cümlesinin de özel olarak altını çizerek, bu “tarihî” açıklamada neler söylediğine bir bakalım…

    En önemli nokta, salgının bitmediğinin Bakan’ın bizzat kendisi tarafından doğrulanmasıydı aslında. Ama hafiflediği/etkisini kaybettiği varsayılıyordu. Son bir ayda, her gün ortalama 251 vatandaşımızı yitirdiğimiz[1] bir salgının etkisini kaybettiğini ileri sürmek nasıl bir rahatlık, gerçekten anlamak zor.

    Ama, şunu aynen söyledi Sağlık Bakanı “Salgın kelimesini eskisi kadar çok kullanmazsak, salgın olmaz”! Bu şu anlama geliyor: Salgın sürüyor ve biz de bunun farkındayız ama deve kuşu yöntemini kullanarak salgını görmezden geleceğiz; çünkü başımızda başka bin türlü dert var ve altından kalkamıyoruz.

    Yine bireysellik vurgusu yapılıyordu; “kendi kendinizi koruyun”. Aslında Sağlık Bakanlığı salgın konusunda kamusal sorumluluğunu terk ederek pası topluma atalı, pandemiyle baş edemeyeceğini ilân edeli çok olmuştu. Şurada bir miktar değinmiş idik bir zaman.[2]

    Yani, havluyu çook önce atan Sağlık Bakanlığı şimdi resmen “ringlerden” çekiliyordu.

    Açık havada maske yasağının kaldırıldığını duyurdu Sağlık Bakanı. Kapalı ortamlarda ise “havalandırma yeterliyse ve uygun mesafe korunuyorsa” takılacaktı. “Havalandırma” pandemi önlemleri arasında Sağlık Bakanlığı’nın gündemine son derece geç girdi ve gereken önem de verilmedi esasen. Şu anda da bu muğlak ifade ile ne kast edildiğini anlamaya çalışıyoruz hepimiz.

    “Bundan sonra mücadelemize aşıya ağırlık vererek devam edeceğiz” diyordu ama aşılanma hızı son derece düşmüşken, aşının nasıl teşvik edileceğine dair tek bir söz etmiyordu. Ha, “‘Yerli’ Türkovac aşımıza sahip çıkalım” vurgusu vardı. Ohooo, Sinovac’tan 5-6 kat iyiymiş bizim aşı. Öyle dedi Sağlık Bakanı… İyi ki hekim, veri bilimci, istatistikçi falan değilim; “5-6 kat iyi”yi duyunca sekte-i kalpten giderdim herhalde. Pandeminin üçüncü yılında, aşı çalışmaları bunca ilerlemişken, Sinovac’ın hiç hükmünün kalmadığını ya unutuyordu ya da yok sayıyordu herhalde.

    HES kodu bildirimi uygulamasının kaldırıldığını da duyurdu. İnsanların gidip geldikleri her yerin bir şekilde takip ediliyor olması son derece rahatsızlık verici esasen. Öte yandan, insanların birbirinin HES kodunu kullandığına bile tanık oldum ben. Zaten PCR testleri sınırlandığından beri HES kodu bildirimi uygulaması da gereksiz hale gelmişti. Öyle değil mi?

    Çocuklar ve 65 yaş üzeri mi? Onlar bu pandeminin en çok düşünülüyormuş gibi yapılıp hiç önemsenmeyenleri aslında. O yüzden okullarda karantina uygulamasına son verildiği bildirildi. Ve o yüzden vefat yaş ortalamasının görece “yüksekliği” müjdeymiş gibi duyuruldu. Kahredici!

    Beklerdik ki, Sağlık Bakanlığı’nın “kamusal sorumsuzluğunu” ilân ettiği böyle bir açıklama yerine, Türkiye’nin gerçek salgın verilerinden yola çıkarak, ortak mutabakatla, bilimsel kararlar verilebilsin, aksayan uygulamalar yeniden düzenlenebilsin, insan hayatı yok sayılmasın, yaşı ne olursa olsun tek bir kişi bile “gözden çıkarılmasın”.

    Geçmiş iki yıllık deneyim bize net bir şekilde gösterdi ki, Sağlık Bakanlığı zaten, biraz toplumun “gazını almak” için, ağırlıklı olarak da ekonomik kaygılarla, Nisan ayı gibi (turizm sezonu öncesi) kış boyunca aldığı önlemleri gevşetir ve pandemi önlemlerinin çifte standartlı “yaz versiyonunu” uygulamaya koyardı. Bu yıl da Nisan’dan itibaren önlemlerin gevşetileceğini öngörmek hiç zor değildi.

    O halde, bizler için aslında pek de yeni bir durum içermeyen bu basın açıklamasına dair tek soru şu:

    Şunun şurasında bahara ne kalmıştı, neden bu kadar acele ettiniz?!

    Hükümetin/Sağlık Bakanlığı’nın bu acelesinin bir nedeni olmalı.

    Pandemi yasaklarının altında ikinci yılını bitirmiş, ağır ekonomik krizin etkisini gün gün yaşamın her alanında hisseden, üstüne üstlük burnunun dibindeki savaşın dehşetinin etkisiyle umutsuzluktan kırılan insanlara yönelik, bir çeşit “Tarkan etkisi” yaratmak ve “hafifledi, geçti, geçiyor, geççek” demek isteniyorsa eğer; yok canım o olmaz, geçelim onu bir kalem!

    Doğrudur, bu açıklama tarihîdir. Hükümetin, Sağlık Bakanlığı’nın pandemi yönetiminden çekildiğinin resmen ilân edilmesidir. Düşündüğümüzden daha yakın olabilecek bir seçim atmosferi için mesela, elimizde bu gevşemeye dayanak oluşturacak hiçbir bilimsel veri yokken, kendi aralarında bile mutabakat yokken üstelik, yapay bir iyimserlik ortamı ise yaratılmak istenen, çok yanlış ve çok büyük bir risk alınmıştır. Bunun bedeli her yönden ağır olur.

    Eh, Sağlık Bakanlığı pandemi yönetiminden çekildiğine göre, vakaların yeniden patlama yapması durumunda nasıl bir B planı uygulayacağımıza da biz karar veririz artık.

  • Bir cinnetin ortasındayız

    İçinde bulunduğumuz çağ, insanlığın en acılı yüzyılı olma yolunda…

    Açlık, yoksulluk, pandemi, iklim krizi derken, savaş ve yer küreyi yok edecek nükleer tehdit altında…

    Dünya, bir cinnetin ortasında…

    20 Yüzyılda yaşanan 1 ve 2. Dünya savaşları yerini “soğuk savaşa bıraktı…

    Ama, adı ne olursa olsun, her savaş, yıkım ve ölümdür…

    Soğuk savaşlar; topyekun yalanlarla, topyekun hukuksuzlukla, vicdanları yozlaştırıp, insanlığı çürüterek değerleri yok ediyor…

    Daha acısı, yitirilen değerlerin yerini dolduramıyor…

    Pandemi ile daha da sertleşen dünya koşulları, mutluluğu unutan sadece yaşamaya çalışan insanlar oluştururken…

    Dünya siyaseti insanlığın yaşadığı trajedileri görmemekte ısrar ediyor…

    Kişisel çıkarlar ve yüksek güç uğruna atılan adımlar, yapılan yaptırımlarla dünya, tam bir hukuksuzluk çölüne dönüşüyor…

    On yıllardır Ortadoğu ve halklarına yapılan kışkırtmalı, çatışmalı müdahaleler ama’lı cümlelerle makulleştirilirken…

    Batı’da yaşandığında, Avrupa’da olacak şey değil ile ifade ediliyor…

    Oysa, insanların ölüm pahasına, demokratik bir ülkede yaşamayı istemeleri de insan haklarıdır.

    Halklar kurban verilerek iki yüzlü politikalar büyüdükçe büyüyor…

    Oynanmaması gereken tek terazi “Adalet” iken dengesiyle oynadıkça bozuluyor…

    Hukuk bozuldukça insan bozuluyor…

    İnsan bozuldukça evrensel değerler çürüyor…

    Çürüme; toplumların dinamiklerini değiştiriyor…

    Sonunda gelinen nokta çaresizlik ve çokça öfke oluyor…

    İnsanlar cinnetin eşiğinde dolanıyor…

    Herkesin hakkı ve özlemi olan Barış’a istek bile suç sayılıyor…

    Her ne kadar; bilinçli demokratik protestolarla,

    duyurulmayan isyanların taştığı; sanatla, edebiyatla tepkiler verilse de yetmiyor…

    Bir yanda; hak, adalet, eşitlik, özgürlük, barış, hukuk, demokrasi diyorlar.,.

    Öte yandan finansal krizlerin etkilerini, barışmakla değil, beslendikleri damar olan savaşlarla aşmaya çalışıyorlar…

    Savaşla insanlığa yarar sağlanmaz. Sağlıklı sonuç alınmaz…

    Dünya ülkeleri ve insanlık için tek çözüm demokrasinin gelişmesi, bunun için de insanların önündeki engelleri kaldıracak meşru yollara geçilmesi…

    Ancak; demokrat görünmekle, demokrat olabilmek apayrı…

    Bu yüzyılın en büyük sorunu, tüm dünyada hukuksuzluk girdabı ve vicdanla ilgili kolektif bir yozlaşma…

    İşte bu nokta da bir soru da kendimize…

    Hani, her fırsatta; hak, hukuk, eşitlik deyip, kadın, insan hakları, demokrasi gibi şatafatlı sözleri dilimizden eksik etmeyen, iddialı duyarlar kasan, kendimize…

    Soruyorum…

    Bizler; ülkeleri, halkları ayırmaksızın, birine istediğimizi diğer halka da isteyerek…

    Barış için, topyekûn “Savaşa Hayır”

    Tüm Uluslar topyekûn “EVRENSEL HUKUK” hemen şimdi diyebiliyor muyuz?

    Demeliyiz…

    Zira; Ulusların; halkları ve yaşamı yıkan, siyasi politikaları ve uygulamaları karşısında, rehberi hukuk olmayan bir dünyada, yaptığımız ve yapmaya çalıştığımız her şey altı boş bir kovayı doldurmaya benziyor…

    Yine ulusların; güçlüden yana değil, hukukun üstünlüğüne inanan, hukuk temsilcileriyle: din, dil, kimlik, bölge ayrıt etmeksizin tüm farklılıkların kabul göreceği şekilde oluşturulacak evrensel hukuk ilkelerinin..

    İyileştirici yanı olduğuna inanıyorum…

    Kişisel; hak ve özgürlüklere saygılı, adaletin her boyutuyla işlediği, toplumsal ve siyasal bir kültüre erişmek için “hukuk” ve “hukukun üstünlüğü”nden başka seçenek de yok gibi gözüküyor…

    Zira; sistemleri değil, yaşamı önceleyerek insanı korumak “Hukuk” un temel kodlarıdır…

    Dünya için tek çözüm demokrasi…

    Demokrasi için acilen hukuka geçilmesi…

    Yoksa, yaşamın devam edeceği yer bir cinnetin ortası…

  • İkinci 28 Şubat: Önce sağa, sonra yine sağa; hep sağa…

    “Biz bugün burada fikrin, inancın, düşüncenin mücadelesini verenlerin ardından gidenlerle bu toplantıyı yaparken, bir diğer tarafta da başkaları başka türlü toplantılar yapıyorlar. Fakat bizler, siyaset kurumunun ne anlama geldiğini gösterdik ve göstermeye devam edeceğiz. … Milletimiz darbeye ve darbecilere alkış tutanları asla unutmamıştır.”

    Bu sözler Erdoğan’ın… Şule Yüksel Şenler Vakfı açılışında düzenlenen “Şule, 28 Şubat Özel Programı”nda dile geldi. Her bir kelimesi, toplantının yeri ve tarihine varana kadar her şey göndermeler ve simgesel değerlerle yüklü.

    Sağ siyasetin veya sağa çark edenlerin simgelere düştüğü/düşkünlüğü, şu günlerde ayan beyan ortada. Semboller içinde boğuluyoruz. Bağlamsız, temelsiz, tarihsel bir hikâyeye dönüşmüş; yöntemsiz, retoriğe dayalı, hegemonyayı yeniden tesis etmeye yönelik, iktidar olma/kalma savaşının parçası gibi sürüp giden sembolik çarpışmalar.

    Erdoğan’ın bu cümleleri üzerine İslamcılığın yakın tarihi anlatılır; o sembollerin ne olduğu sayfalarca yazılır; ama bugünkü yazıda gündemden sapmadan, bıkıp usandığımız, bitmeyen mağduriyetleri ve bunların son temsilcilerini anacağız. Bunu yaparken de yine Erdoğan’ın cümlelerinden yola çıkacağız.

    Öncelikle milletimiz darbelere ve darbecilere alkış tutanları büyük çoğunlukla unutmuş ki 12 Eylül cuntasının devamlılığını hala yok sayıyor; 12 Eylül cuntasını sevenleri iktidar yapmış, O millet, 12 Eylül’ün yanındaki AKP’yi alkışlamış, Fettullah’a kucak açmış. Sadece tek darbe hatırlıyor veya sadece o hatırlansın diye uğraşanların emellerine alet oluyor, o da 28 Şubat. 28 Şubat dışında bir hesaplaşma uğraşı içinde olmayanlar ise her fırsatta, kendilerine rakip her oluşuma darbe göndermesi yapıyor.

    AKP için başörtüsü ne ise 28 Şubat da o derece önemli bir mağduriyet zemini. Hiçbir şekilde geçmiyor, görülecek hesapları hiç bitmiyor. Durup durup özür istiyorlar, bugün yaratılmış açlığı, yoksulluğu hatırlatırsınız karşılığında “28 Şubat’ı yaşattılar bize” diyorlar. Ülke tarihinin biricik “postmodern darbesi” AKP ile şahikada.

    Tabi Erdoğan bu konuşmasında, sadece 28 Şubat günü olmasından değil, “bir diğer tarafta da başkaları başka türlü toplantılar yapıyorlar” cümlesiyle de darbe anıyor. Altı genel başkanın 28 Şubat’taki Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem toplantılarına ilişkin bir gönderme olarak da Erdoğan’ın cümleleri ışıldıyor.

    Öyle ki biz yine 28 Şubat konuşuyoruz.

    Simgesel anlamıyla ikinci kez bir siyasal dönemecimiz olan 28 Şubat’ı yazacaksak “dönemleri nasıl ayırdığımız ve nereye kopuşlar koyup, hangilerine karşı çıktığımız, şimdinin kuruluşunu belirleyen siyasal tercihleridir hep” diyen Jonathan Crary’yi hatırlayalım ve altı genel başkanın 28 Şubat’taki Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem toplantısına ve metnine gelen süreçte biraz geçmişi hatırlayalım.

    Bu işin bir ucu Erbakan’a, Milli Görüş “gömleği”ne dayanıyor. Geçmiş elbette uzun, o yüzden biz Erdoğan’ın sözleri üzerinden kabaca Erbakan’a ve 28 Şubat’a gidelim. Önce Milli Nizam Partisi kuruluyor ve ardından 1971 darbesi geliyor. Parti kapatılınca taşralı tüccarların, tarikatların ve İslamcıların sevgili hocası İsviçre’ye “hicret” ediyor. Sonra bakıyor kendileri adına bir tehlike yok ve 1972 sonlarında Milli Selamet Partisi’yle tekrar siyasi bir yapılanma kuruyor. “Milli Görüş” ideolojisiyle yola çıkan MSP, Ekim 1973 genel seçimlerinde İslamcılık vurgusu taşıyan bir parti olarak yüzde 11,8 oy alıyor. 70’li yıllar, MSP anti-komünizmin beşiği olarak da iş görüyor. Daha sonra I. ve II. Milliyetçi Cephe koalisyonlarında yer alıp, İskenderpaşa’nın postnişini Kotku’nun çizdiği sınırlar içinde siyaseti sürdürüyor. Derken ‘80 darbesi geliyor Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi olarak Milli Görüşçüler devamlılığı sürdürüyor ve tabi bir AKP çıkarıyor.

    “Ezilen Müslüman kitlelerin sesi” ve “mukaddesatçı Müslümanların partisi” olarak selamlanan MNP, MSP çizgisi 1980 darbesi sonrasında Refah’ta merkez sağdan ve Türkçülükten uzak, sistem dışında kalan/tutulan, sistemle bütünleşmek istemeyen ve parti aracılığıyla bütünleşen İslamcı kitlelerin, çoğu tarikatın/mezhebin/cemaatin yeri oluyor ve hatta bazı gruplar giderek Parti aracılığıyla politikleşiyor. Erbakan’ın siyasal serüveni 90’larda iktidar ortağı olmasıyla “anlı-şanlı” günler yaşıyor. Her fırsatta demokrasiye ve laikliğe saldırıyor; CHP’yi, solu, komünistleri her kötü şeyin müsebbibi olarak görüyor, sürekli hedefine oturtuyor. Bunu Erbakan’ın sözlerinde bulmak kolay: “Uçak sanayini engelleyen CHP’dir. … Otuza yakın milyarlık sanayi yatırımlarını engelleyen CHP’dir. Önemli faydalı yatırımları engelleyen CHP’dir…”

    Erbakan 90’ların karanlığını kutsayarak bir siyasi tatmin yaşatıyor. Ve sonra 28 Şubat geliyor.

    Biz biliyoruz ki AKP ve Erdoğan da çok sever CHP’yi hedef almayı ve başarısız addetmeyi; demokrasi, laiklik gibi noktalarda esip gürlemeyi. Erdoğan bir başka 28 Şubat’ta, 2014’te, Balıkesir’de yaptığı bir konuşmada aynen şu cümleleri kurarak hocasının rahle-i tedrisatından bi-noksan geçtiğini gösteriyor: “Ankara Büyükşehir belediyemizin inşa ettiği bir bulvarı hizmete açtık; kimlere rağmen o solculara rağmen, o ateistlere rağmen; bunlar ateist, bunlar terörist…”

    Geri dönelim, Fazilet yoluna devam ederken Kutan’ın açıklamaları akla geliyor, demokrasinin önemini vurguluyor, gerekliliğinden bahsediyor… Sonra bakıyorsunuz bugün Davutoğlu ve Babacan da demokrasiyi temel aldığını iddia eden bir mutabakata CHP ile imza atma yarışına giriyor… Önce parçala ve yok say, sonra her zerresine muhtaç kal. Burada muhtaçlık meselesi demokrasinin, laikliğin önemini vs. anlamaktan kaynaklı değil; Kutan için de öyle değildi; siyaset alanında, düzen içerisinde, iktidar bloğunda yer alabilme telaşı…

    Tüm bunlar içinde 28 Şubat bir simgeye dönüşüyor; 12 Eylül cuntasını silen ve ‘90’ların karanlığını görmezden gelen…

    2022’nin 28 Şubat’ı ise demokrasimizin yıpranmış/ yıpratılmış portresinin tebarüzü için belirlenmiş bu simgesel tarih. Mevcut sistemin bekasına çalışan iktidar ve ekürisinin karşısına parlamenter sistemin yeni (güçlendirilmiş) anlamıyla çıkmak için tüm bileşenlerin kendini sunabileceği de bir kerteriz noktası oluyor.

    Sağın vücut bulmuş hali gibi Millet İttifakı adıyla bir araya gelen 6 siyasi parti, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat metnini 28 Şubat’ta “Yarının Türkiye’si” sloganıyla açıklıyor. Alfabetik sırayla huzura çıkan siyasal partilerin yapacaklarını işaret eden deklerasyonu; iddia odur ki kendileri için de basit bir faz değişiminden ibaret değil.

    Altı partinin Türkiye kamuoyuna sunduğu, AKP iktidarının ve cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin “vefat ilanı” diye takdim ettiği 48 sayfalık metin, neredeyse 6 partinin dışındaki tüm ülke kamuoyunda, bu partilerin “ne okuduklarını keşfetme değil, oldukları şeyi reddetme”si biçiminde yorumlandı daha çok.

    Vaat ettiği büyük heyecanın kendi yankı odaları dışında görülmemesi, hissedilmemesi için de güçlü bir “sessizleştirme” çalışmasının yürütüldüğü de bir gerçek.

    Hiç şüphesiz bu açıklamanın dünyanın kilitlendiği bir savaş ortamında sunulmasının getireceği başarısız bir iletişimi kimse hesaba katmamış ya da 28 Şubat’ın hikmetinden fazlaca bir galeyan hali murad edilmiş.

    Ruh akrabalığı kurmak üzerine inşa edilmiş bu 28 Şubat ittifakı; tüm düşmanlaştırma eğilimlerine rağmen varlığını bir şekilde sürdürdü ve “büyük Türk sağı”nın mana ikliminde kök salmak için onun simgesel retoriklerine sarıldığı gerçeğiyle bir süredir karşımızda.

    Mutabakat metni ise Millet İttifakı’nın iktidar olması durumunda kapsamlı bir şekillenmeyi dile getiriyor. Metin birçok başlık içeriyor; yasama, yürütme, yargı ana gövde; güçlendirilmiş parlamentodan, cumhurbaşkanının bağımsızlığına, yargı bağımsızlığından demokrasiye, temel özgürlüklere, YÖK’ten OHAL’e, seçimlere, yasama dokunulmazlığına, kayyım uygulamasına son vermeye kadar… Burada AKP ve Erdoğan rejiminin ülkeyi getirdiği son durum düşünülünce insan tutunacak çok şey buluyor.

    Ama, kocaman bir ama… Eksikler de göze hemen çarpıyor veya eksik olarak nitelendirilemese de neden diye sorduran birçok nokta oluşuyor.

    Mevzuya darbelerle girdik öyle de devam edip şunu soralım; metnin temeli sayılan “demokrasi” neden 28 Şubat’a bağlandı ve 12 Eylül sadece YÖK ile hedef alındı? Bu denklemde 12 Eylül’ün devamlılığından bir rahatsızlık yok mu? Diğer taraftan “1921 Anayasası’nın nispeten kapsayıcılığının peşinden kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, sonraki anayasalarında daha dar kalıplara girmiştir” cümlesiyle hedeflenen nedir? Kurucu özellikler ve semboller ve tabi Mustafa Kemal bile anılmazken 1921 göndermesi tuhaf değil mi? Üstüne 1961 Anayasasını hedefe koyan tavır da ayrıca tuhaf. 1921 vurgusu üzerine Ali Duran Topuz yazdı ve önemli bir şeyi hatırlattı: 7 Haziran 2015 seçiminden sonraki “koalisyon görüşmesi”nde CHP’nin aynı anayasayı temel almayı önerdiğini ve Davutoğlu’nun buna sevindiğini. Simgesel retoriklere bu kadar sarılmak, zorlamanın ötesinde o iddia edilen kapsayıcılığı da boşa düşürebiliyor sanki.

    Ve aslında mutabakat bizim temel meselelerimizi ya es geçiyor ya da yanından dolanıyor. Her şeyden önce, her şeyden öte yoksulluk yok, yoksulluğa dair bir şey yok; üç hafta önce yazdığım yerdeyim: Erdoğan’ın en önemli rakibi –altı genel başkanın / “muhalefet koalisyonu” toplantısından sonra da– hala yoksulluk ve açlık.

    Zannediyoruz ki beş parti CHP’nin etrafında toplanıyor, hâlbuki CHP onlarla bütünleşiyor. Bu yüzden adlı adınca laiklik yok, Kürtler yok, İstanbul Sözleşmesi yok, LGBTİ’li bireyler zaten yok, Fetullahçılara dair tek cümle yok. Çevre mahkemeleri var, Paris İklim Antlaşması var; ama ülkeyi talan edenlere kamulaştırma yok. Ülkenin birikim rejimini fazlasıyla etkileyecek tarım yok. Dış politika yok, eğitim reformlarının ne olduğu yok…

    Dahası metinde iddia ettikleri ve hatta taahhüt ettikleri şeylerle de çelişmeye devam ediyorlar.

    Bakınız en başta şunu soralım Mutabakat metni nasıl ve kimler tarafından oluşturuldu? Partilerin belirlediği isimlerce…

    Bir başka nokta; Saadet Partisi’nin Erbakan için düzenlediği anma toplantısına HDP’nin TBMM Başkanvekili Nimetullah Erdoğmuş da davetli olduğu ve konuşma yapacağı için Akşener toplantıya katılmıyor.

    Hani metnin temeli “demokrasi, katılımcılık ve çoğulculuk” idi? 27 Şubat’ta başka, 28 Şubat’ta başka pozisyon alınabiliyor mu?

    CHP’nin önseçimi kaldırması, kadın kotasına uymaması ve 36 İYİ Parti milletvekili arasında sadece 2 kadın olması… Saadet Partisi’nin bu konudaki namı ise apayrı, ona girmiyorum bile…

    AKP’nin doğduğu 28 Şubat’tan Millet İttifakının 28 Şubat’ına gelinen süreçte Saadet Partisi’nin durduğu yeri anlamakta zorlananlar için buraya bir küçük not düşelim. Erbakan’ın “Davam” metninin “Yaradılış ve İnsan” bölümünde Milli Görüşün dayandığı kodları “9İ” formülasyonunda görmek mümkün. Erbakan 9İ sayarken “ittifak içinde olma”yı sayarak, Saadet’in Millet İttifakı içindeki yerini o zamanlardan işaret ediyor.

    Nihayetinde meşhur gömlek (Milli Görüş) meydana çıkıyor.

    Erbakan anmasında Kılıçdaroğlu’nun “Erbakan’ın hayatının, kendilerine nasıl bir gelecek kurmak zorunda olduklarını ve omuzlarındaki sorumluluğu göstermesi açısından da yol gösterici olduğunu, bu yol göstericiliğin en önemli işaretinin de ömrünü vakfettiği, kurucusu ve önderi olduğu siyasi hareketin “milli görüş” adını taşıması olduğunu” söylemesi de bunun ispatı.

    Saadet Partisi sosyal medya hesabında Erbakan’ın şu cümlelerini yayınladığında soru bütünüyle cevaplanmış oluyor: “Masaya oturulduğu zaman artık senin partinin programında şu var, benim partimin programında şu var… Bunlar söz konusu değildir!” yalnız Milli Görüş vardır… Tüm bunlar bize bir soru daha sorduruyor: Erdoğan rejiminden kurtulmanın ideolojik yol haritası “ılımlı Milli Görüş” mü?

    Kılıçdaroğlu sağı yapıtaşı olarak tercih etmiş ve soldan gelebilecek her şeye kapıyı kapatmış olabilir. Sağ seçmen temel hedef; ama yanılgı şu: Erbakan’la, 28 Şubat’la, sağ retorikle vs. İslamcıların oyunu alabileceğini sanmak. CHP seçmeni dönüşüyor ve AKP hegemonyası yeniden üretiliyor…

    Şimdi dönelim yine en başa. Biz biliyoruz ki 12 Eylül sürüyor, biliyoruz ki 28 Şubat AKP’nin gelişinin önünü açtı, 12 Eylül’ün devamlılığına giden yolu sağladı.12 Eylül’ün nihai hedefine giden yol AKP’den geçiyor. Altı genel başkanın masası ve Mutabakatı bizi AKP’den ve 12 Eylül’den kurtarmayı mı vaade diyor yoksa AKP’siz AKP yönetimine mi götürüyor?

    Peki 12 Eylül ile derdi olmayan masadaki sağcılar; geçmişlerini, yeni görüşlerinin üzerinde demokrasiyle ilişkilendirip uzlaştıracaklar mı? CHP; toplumun derin ayrımlarla bölündüğü, “tek adam, tek imza” ilkesiyle şekillenmiş ülkenin bu halini değiştirip, yönetim gücünü parlamentoda toplayarak, demokrasinin taç giyeceği 100 yaşında bir Cumhuriyet’te iktidara erişecek mi? Bekleyip göreceğiz.

  • 8 Mart Kadınlar Günü ve kadın sporcular

    8 Mart…

    Dünya Kadınlar Günü…

    Uluslararası Sosyalist Kadınlar toplantısı Almanya Sosyal Demokrat Partisi liderlerinden Clara Zetkin’in 8 Mart 1857 tarihinde tekstil fabrikasındaki yangında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart Dünya Kadınlar Günü önerisi kabul edildi ve günümüzde kutlanmaya devam ediyor…

    Ne yazık ki günümüzde…

    Kadına şiddet devam ediyor…

    İstanbul Sözleşmesi kaldırılıyor…

    Kadınlar her alanda direniş gösteriyor ve haykırışlarını sürdürüyor…

    Bazı gerici ve çağdışı çevreler kadınların spor yapmalarına karşı çıkıyor…

    Güreş…

    Hentbol…

    Voleybol…

    Basketbol…

    Yüzme…

    Atletizm…

    Gibi branşlarda mayo giyen kadın sporcularımızı yerden yere vuruyorlar…

    Onlar istiyorlar ki kadınlar hiçbir alanda söz sahibi olmasın…

    Spor evrenseldir…

    Kurallarına uymak zorundasın…

    Sporda cinsiyet farkı gözetilemez…

    Çağdaş kıyafetlerle yarışmalara katılmalarına elbette rahatsız olan çevre tepki gösterecektir…

    Hatta bu sporların yasaklanmasına kadar gidecek cahilce, görüş bile ileri sürdüler…

    Spor hayatın önemli bir parçasıdır…

    Toplumlar üzerinde de büyük etkisi vardır…

    Sporun bütün boyutlarıyla ele alındığında gerek ulusalar, gerekse uluslararası toplumsal alanda birleştirici ve bütünleştirici bir etkisi vardır…

    Sporcular, özellikle kadın sporcular büyük rol modeldir…

    Onların başarısı ve söylemleri büyük kitleleri etkiler…

    Bu nedenle…

    Emperyalist güçler silah tüccarlarına hizmet etmek için her dönemde soğuk savaş rüzgarları estirir…

    Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı…

    ABD ve NATO’nun tepkileri…

    Bir soğuk savaş rüzgarının estirilmesinden başka bir şey değildir…

    Üçüncü Dünya Savaşı hiçbir zaman çıkmaz…

    Emperyalist güçler ve silah tüccarlarının işine gelmez…

    Yine de soğuk savaşta…

    Satılan silahlarla…

    Masum insanlar…

    Kadınlar…

    Çocuklar öldürülüyor…

    Ukraynalı bir anneninsığınakta doğum yaptığını düşünün…

    Bu anne yarın çocuğuna nasıl doğduğunu anlattığında…

    Savaşın nelere yol açtığını öğrenecek…

    İşte bu nedenle…

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde…

    Sporcular da…

    Savaşa haykırışlarını dile getirmeli…

    Etkinliklere katılıp, “Savaş değil, barış istiyoruz” sloganlarını atmalı…

    Çünkü…

    İnsanlığın savaşa değil…

    Barışa ihtiyacı var…

    Bu barış güvercinlerini de uçuracak kadın ve kadın sporcular olmalıdır…

    Bu barış güvercinleri…

    Havada uçuşup halklara sevgiyi, kardeşliği götürsün…

    Ormanlar üzerinde uçuşup…

    Ağaçlara, kuşlara barışı fısıldasın…

    Hep birlikte…

    8 Mart Kadınlar Gününde…

    Haydi kadın sporcular…

    Sahalarda ve alanlarda olun…

    Barış Türküleri söyleyin…

  • Bu kez daha umutsuz

    DC’nin karanlık evreninin en gözde parçası Batman bana göre. Yalnızca çizgi roman evreninde değil, sinemada da genişleyen ve her kuşak için yeniden yorumlanabilen bir dünya çünkü. Bu bakımdan Marvel’in Örümcek Adam’ına benziyor. O da son 25 yılda yeniden yeniden çekildi. Batman’ın durumu ayrı. Bizim kuşak Tim Burton’un çektiği Michael Keaton’un Batman’i canlandırdığı 1989 tarihli filmle girdi bu sinematik evrene. Sonrası da geldi.

    2000’li yılların ortasından itibaren Christopher Nolan yönetiminde üç bölüm halinde çekilen seri başka kapıları da araladı sinema için. Özellikle 2008 tarihli ikinci film “Kara Şövalye”de Heath Ledger’ın Joker karakterine kattığı yorum, Batman evreninin kötü karakterlerini özel bir yere oturttu. Bu serinin hemen ardından 2014-19 arasında beş sezon boyunca yayınlanan “Gotham” adlı dizi ise daha çok gizemli zengin Bruce Wayne’e değil, adından da anlaşılacağı üzere kente odaklanıyordu. Dizinin açtığı bir diğer pencere ise bütün kötü karakterlere yer vermesi ve hepsinin ‘kariyerinin’ ilk dönemlerine odaklanmasıydı. DC’nin kendi Avengers’ini yaratmaya meylettiği talihsiz girişimde Ben Affleck’in Bruce Wayne olarak karşımıza çıktığı filmlerini unutursak, Batman evreni yeni bir sürece girmiş görünüyor.

    “Canavar” (Cloverfield, 2008) filmiyle dünyada tanınan, ardından “Maymunlar Cehennemi” serisinin son iki filmini yöneten Matt Reeves’in kamera arkasına geçtiği ve senaryosunu Peter Craig (Açlık Oyunları, Hırsızlar Şehri, 12 Savaşçı) ile birlikte yazdığı “The Batman” bu hafta itibariyle tüm dünyada vizyonda. Açıkçası Reeves’in kurduğu atmosfer ile hayli heyecan yarattığını söylememiz gerekiyor.

    Hikaye Batman’ın kariyerinin ilk yıllarından başlıyor bu kez. Robert Pattinson’ın canlandırdığı Bruce Wayne, Batman’i daha yeni yaratmıştır ve kent onu “intikamcı” olarak çağırmaktadır. Birçokları için ‘ucube’ olarak görünen Batman’e inanan tek kişi ise dedektif James Gordon’dur. Batman evrenini zengin kılan özelliklerden birisi ‘kötü karakter’ bolluğu ve bunların çoğunun özel olarak ilgi görebilecek kapasitede olması. Ve hemen her filmde bu karakterlerden birisi Batman’ın başına musallat olur. Aslında burada da öyle. Carmine Falcone, Penguen yine var. Ama asıl kötü adam bu kez The Riddler.

    Batman evrenini zengin kılan bir diğer özellik ise hayali şehir Gotham. Tipik bir kapitalist endüstri kendi olarak tasarlanan Gotham, özellikle sinema evreninde kendi başına bir kimliğe bürünmüş durumda. Hemen her filmde bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Gotham’ın bu zenginliği filmlere de genişleyen bir çerçeve olanağı sunuyor çoğu zaman. Burada da öyle. Artık iflah olmaz bir kent olarak tasarlanıyor Gotham. Batman’ın amacı da bu kente düzenlik getirmek değil, sadece mücadeleyi devam ettirmek istiyor.

    Peki, bunların dışında filmi özel kılan unsurlar neler? Öncelikle görsel olarak apokaliptik bir atmosfer kurmayı başarıyor yönetmen Reeves. Sonra türler arası uyumu iyi sağlıyor. Bilimkurgudan distopyaya, westernden kara filme türler arası bir görsel dünya inşa etmeyi başarıyor. Bunu yaparken de estetik olarak tutarlı olmayı başarıyor. Öte yandan, Batman’i canlandıracak yeni kuşak bir isim için Robert Pattinson’un doğru bir tercih olduğunu düşünüyorum. Neredeyse ifadesiz suratı, umutsuz bakışlarıyla filmin ruhunu çok iyi yansıtıyor. Diğer yandan The Riddler’da Paul Dano, Penguen’de Colin Farrell ve Falcon’da John Turturro müthişler. Ve tabii serinin ilerleyen bölümleri olursa ve kendisine rol yazılırsa Catwoman’daki performansını unutulmazlar arasına sokabilecek Zoë Kravitz’i de ekleyelim. Bu filmde Alfred ise daha baba karakteri olarak inşa edilmiş.

    Filmi öncekilerden ayıran bir diğer özelliği ise polisiye yönünün çok güçlü olması. The Riddler’ın cinayetlerini çözmek için Batman de Gordon gibi ipuçlarını birleştiriyor, katilin sonraki hamlesini tahmin etmeye çalışıyor. Filmin bu bölümleri daha çok David Fincher imzalı “Seven”ı hatırlatıyor.

    Gelgelelim Batman filmlerinin hastalıklarından mustarip bu filmde. Yani kötüleri ‘haklıyken haksız duruma düşürmek’. Kuşkusuz nihayetinde kendi kahramanına ahlaki üstünlük atfetmek zorunda bu tür yapımlar. Bunun için de ‘kötü’nün bütün ahlaki kozlarını elinden almak gerek. Burada da The Riddler’ın bütün ahlaki motivasyonları bir anda boşa düşürülüyor. Başlarken onun hedefindeki hiç kimse masum değil. Kentteki çürümeyi, geçmişindeki mağduriyeti gösteriyor. İşin ucu gidip Wayne ailesine kadar dayanıyor. Ama “Kara Şövalye” ve “Kara Şövalye Yükseliyor”dan da hatırlayacağımız gibi, ‘kötü’lerin haklı motivasyonları bir noktada masumları hedefe koymalarıyla darmadağın ediliyor ve ahlaki üstünlük Batman ve polis güçlerine geçiyor. Ki bence filmin toparlayamadığı kısım da burası. Finalde The Riddler’ın küçük bir çocuk gibi tepinmesi pek ikna edici değil!

    “The Batman”, şimdiden “Kara Şovalye” ile karşılaştırılmaya başlandı. Bence onun kadar karanlık bir film değil. Ama ondan çok daha umutsuz olduğu kesin. Bunu şu an hitap ettiği kuşağın gerçekliği olarak mı okumalıyız?

  • Amasız fakatsız savaşa hayır!

    Hangi yıl olduğunu net hatırlamıyorum. Derslerde hakarete varmadığı sürece her şeyi konuşabildiğimiz, biri kalkıp CİMER’e şikâyet eder mi, hakkımızda bir soruşturma başlatılır mı diye kaygılanmadan nispeten özgürce tartışabildiğimiz günlerdi sanırım. Haberi Okumak adıyla verdiğim derslerden birisinde konu başlığımız militarizm ve milliyetçilikti. Bu derste şimdi seküler cenahın ağzının içine baktığı, Atatürk güzellemeleriyle AKP muhalifi geniş kitleleri kendine meftun eden Yılmaz Özdil’in bir zamanların Uzan Grubuna ait Star gazetesinde İngiltere’nin Leeds United takımı seyircileri ve seyirciler üzerinden tüm İngiltere için attığı “DİNGİLTERE” başlığını da milliyetçilik ve militarizm başlıklı bu hafta da örnek olarak inceliyorduk. Ama asıl anlatacağım şey başka. Bu konuyu anlatırken bu örneği vermeden geçemedim. Bu ders için okuduğumuz makalelerden birisinden örnekler vererek esas olanın ilkesel olarak “anti militarist” olmak olduğunu anlatıyordum ve şöyle bir örnek veriyordum makaleden yola çıkarak: Misal her koşulda haberde savaşta hayatını kaybedenler için “şehit” ifadesini kullanırsanız militarist bir dili dolaşıma sokmuş olursunuz. Elbette Türkiye gibi her türlü anlamsız, yersiz, gereksiz ve ihmale dayalı ölümü kabullendirmek için bin türlü “şehit” icat edilen bir ülkede böyle bir tavrı benimsemek ve içselleştirmek bir hayli zordur. Savaş şehidinin yanı sıra, devrim şehidi, eğitim şehidi, deprem şehidi, maden şehidi. Daha ne tür şehitler icat edilmiştir kim bilir şu fani dünyada. Yakında inşaatta iş güvenliği sağlanmadığı için ölen/öldürülen inşaat işçilerine de inşaat şehidi denilirse şaşmamak lazım, belki de çoktan icat edilmiştir de benim haberim yoktur. Neyse mevzudan sürekli sapmaya meylim var. Ama bu defa ipin ucunu sağlam tutmaya çalışıyorum.

    MİLİTARİST BAKIŞTAN KURTULDUĞUMUZDA BARIŞ DA OLUR

    Derste anlattığım makalede, Türkiye ana akım basınıyla Kürt basını karşılaştırılıyordu. Savaş ya da çatışmalarda ölenleri adlandırma ve ölümü meşrulaştırma ve tabi ki kutsallaştırma açısından her iki “düşman” cenahın da birbirinden farkı olmadığını olgusal verilerle anlatıyordu makale. Nihayetinde bahse konu olan bilimsel bir makaleydi ve yazarı tek tek gazeteleri taramış, gazetelerde yer alan çatışmalarda ölenlerle ilgili haberleri detaylı bir nitel analize tabi tutmuş ve vardığı sonuç şu olmuş: Kürt basını ile Türkiye ana akım basını arasında militarizmi yeniden üretme açısından çok büyük bir fark yoktur. Birisi Türkiye Cumhuriyeti ordusunun şehit olarak adlandırdığı askerdir, diğeri ise “Kürt kurtuluş hareketinin militanının şehididir”. Bu kadar net bir saptama karşısında elbette sınıftan etnik kökeni Kürt olanlardan da Türk olanlardan da itirazlar hızla yükseldi. Türk kökenli olanlar, “savaşta ölen askerlerimize elbette şehit diyeceğiz, başka ne diyebiliriz ki?” diyerek, Kürt kökenli olanlar da “T.C. askeri ile bağımsızlık ve varlık yokluk mücadelesi veren bir milletin askerini nasıl aynı kefeye koyarsınız, Kürt halkı mağdurdur ve mağdur milliyetçiliği ile egemen devletin milliyetçiliğini aynı kategoride değerlendirmek mümkün değildir” diyerek itiraz etti. İtirazları serinkanlılıkla dinleyerek, her iki tarafı da ikna etmeye çabalayan yanıtlar vermeye çalıştığımı anımsıyorum. Ancak her iki tarafın da ikna olmak gibi bir niyetinin olmadığı ortadaydı. Elbette her iki taraf da ikna olmadı ve hala ülkede bir barış tesis edilebilmiş değil; barış olsun diyen benim gibi “naif” yurttaşlar, barış istemenin bedelini hala ödemeye devam ediyor; üstelik de Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından “Kandil’den talimat almakla” suçlanarak. Ne tuhaf bir çelişki değil mi?

    Asıl söylemek istediklerime nihayet geliyorum. Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşı militarizme, savaş ve çatışmayı körükleyen bir üsluba, herhangi bir tarafın haklılığına yüzde yüz inanmış bir tavra düşmeden nasıl haberleştirebiliriz sorusuna yanıt bulmaya çalışacağım. Zira garip, kaotik ve çatışmalı zamanlarda insanlar en çok gerçeğe ve serinkanlı hikâye anlatıcılarına ihtiyaç duyarlar. Gazetecilik, esasen savaş zamanlarında gelişmiştir, etik değerlerini savaş zamanlarındaki gerçek bilgiye olan ihtiyaç üzerinden oluşturmuştur. Zira savaş bir yandan insanları birbirine düşman ederken, diğer yandan büyük bir dayanışma duygusunu da geliştirir. Savaşan ve savaştıran kişiler kadar, savaşın neye mal olacağını bilen ve anlatan insanlar da çıkar böyle zamanlarda. Savaşı çıkaranlar ve ne pahasına olursa olsun sürdürmekte ısrar edenler tarihte nefretle, savaşı bitirmek için çaba sarf eden bu tür insanlar ise minnetle anımsanır.

    İLİŞTİRİLMİŞ VE UYGUN ADIM GAZETECİLERİN İŞİ PROPAGANDADIR

    Bu nedenle savaş alanından haber vermek önemlidir, ancak iliştirilmiş, uygun adım gazeteciler genellikle gerçeğin değil belli bir tarafın propagandasını yapmakla görevlidirler ve bu tipler genellikle savaşı bir “horoz dövüşü” gibi anlatırlar. Ancak bunun tam tersini yapmak da mümkündür, yapmaya çalışmış olanlar da olmuştur gazetecilik tarihinde. Benim en iyi bildiğim isimlerden birisi misal Coşkun Aral’dır. Çatışmanın ortasında gözünü kırpmadan haberini yapmak yerine, yaralı bir insanı kurtarmayı seçebilmiştir. Bu tercihte bulunabilmek her gazetecinin harcı değildir. Zira geleneksel ticari yayıncılıkta ağır rekabet koşulları hâkimdir ve bu ticari yayıncılığın dayattığı normlar sizi ne pahasına olursa olsun mesleğe sadakate zorlar. Ne var ki her sadakat, etik davranmayı garantilemez. Ama Coşkun Aral’ınkine benzer bir tercih aynı zamanda anlattığınız hikâyeye de yön verir. Asıl olan anlatılan hikâyeyi savaşta zirveye ulaşan güç ilişkilerinden mümkün olduğu kadar arındırarak, insan hikâyeleri ile çerçeveleyebilmektir. İnsan hikâyelerine odaklandığınız zaman sürdürülen savaşın hiçbir koşulda kazananının olmadığını görürsünüz. O zaman da asıl odağınız, savaşı kimin başlattığı, kimin haklı kimin haksız olduğu, ilk taşı kimin attığı gibi sorular ve sorun alanları olmaz, bu savaşın nasıl bitirileceği gibi sorular olur.

    BİR GAZETECİ SAVAŞI BİTİREBİLİR Mİ?

    Lütfen, “bir gazetecinin yaptığı haberden ne çıkar?” demeyin. Savaşı da çıkaran bir kişi değil midir? Ya da birden fazla kişi. Bugün Rusya’da binlerce, milyonlarca savaşa karşı olan insanın sesini bir tek kişinin sesi bastırmıyor mu? Bu sesi, medyadaki haberci görünümlü propagandacılar çoğaltmıyor mu? Çoğaltılan bu ses, sürekli “ama onlar!” diyerek milyonlarca insanı yerinden yurdundan eden, binlerce insanın yaşamına mal olan, pek çoğumuzun belki haber değeri bile taşıdığına kani olmaktan uzak olduğu belki de milyonlarca canlıyı yok eden bir savaşı sürdürmekte ısrar etmiyor mu? Sahi, bize ulaştırılan savaş haberlerinin içinde kaçınız bombalanan alanlarda yok edilen canlılarla ilgili bir bilgi kırıntısına ulaşabiliyor? Savaşın ceremesini sadece konuşabilen canlılar mı çekiyor sahiden? Misal Ankara’yı bir devlet bombalasa sokaklarda dolaşan kedi ve köpekler başta olmak üzere pek çok hayvanın yok olduğuna kaç kişi üzülmeye fırsat bulacak. Savaşın bedeli konusunda dahi antropomorfik at gözlüklerinden kaçımız kurtulabiliyoruz? Sorulacak soru çok. Verilecek yanıtlarda samimiyete sığınabilecek kişi sayısı çok sınırlı sanırım.

    TERCİHİMİZ BARIŞTAN YANA OLMALI

    Ben uluslararası ilişkiler uzmanı değilim. Ne NATO’cu, ne Rusya’cı, ne de Avrasyacıyım. Ancak Rusya lideri Putin’in geniş halk kitlelerini yoksullaştırma pahasına, koltuğunu korumaya kararlı, dar bir oligark kesimin desteklediği bir diktatör olduğunu biliyorum. NATO’nun yıllardır “demokrasi götürüyorum” bahanesiyle onlarca ülkenin iç işlerine burnunu sokarak, önayak olduğu askeri darbelerle milyonlarca masum insanın ölümüne yol açan ABD’nin jandarması olduğunu da biliyorum. Türkiye’deki kutuplaşmış politik iklimin yarattığı toksik bilgi yığınının içinde, bazı çevrelerin birbirini “NATO’cumusun, Rusyacı mı?” diyerek tercihe zorladığını görüyorum. Eğer bir tercihte bulunacaksak barıştan yana tercihte bulunmalıyız. Hele ki kamusal bir iş yapan gazetecilerin, çatışmayı körükleyen, ölümü fetişleştiren, savaşı çıkaran bir avuç koltuk sevdalısı siyasal elit ile kan emici silah tüccarlarının varlıklarını meşrulaştıran bir tavra tamah etmek yerine, savaşın asıl mağdurlarının seslerine kulak vermeleri gerekiyor. “Gazetecinin gücü sınırlı, çalıştıkları kurumlar böyle bir haberciliğe izin vermez” demeyin. Tekrar ederek söyleyeyim. Savaş koşulları elbette çetindir. Ancak bu tür çatışma dönemleri aynı zamanda halkın sesine kulak veren hikâye anlatıcılarını da ortaya çıkarabilir. Siz yeter ki, militarist ideolojiyi değil de barışın sesini kendinize kılavuz olarak seçin. Gerisi kendiliğinden gelecektir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Sanatın dostu, doğanın düşmanı 

    “Altın Ölüm” kitabını yazarken Eczacıbaşı’nın siyanürlü maden işinde olduğunu görünce çok şaşırmıştım. Bende her zaman sağlık, temizlik, doğa çağrışımları yapan bir markanın siyanürlü altın madeni işine girmesi, hem de Çanakkale gibi bir bölgede Bayramdere Barajı’nın yakınında bu madenciliği yapmak istemesi karşısında şoka uğramıştım.

    Daha sonra buradaki sahayı orada daha önce tezgâh açmış olan Nurol Holding’e devrettiğini duydum. Ne şartlarda, hangi payla bilemiyorum… Ama bilmediğim o kadar çok şey varmış ki…

    Geçtiğimiz günlerde de Birgün gazetesinde Bahadır Özgür yazdı: “Milas’ın verimli tarım arazileri, ormanları maden ocaklarıyla yok ediliyor. Burada başı çeken şirket ise Eczacıbaşı. Doğayı en fazla tahrip eden feldispat madenlerinin sayısını her geçen gün artıran Eczacıbaşı, yeni ocak açmak ve tesisini üç katı büyütmek için başvuru yaptı.”

    Eczacıbaşı’nın Muğla ve Aydın’da bulunan feldispat madenlerinin bölgede gerçekleştirdiği ekokırımları anlatıyor Bahadır Özgür…
    Özetle Türkiye’de madencilik adı altında “seri katliam” yapıldığını vurguluyor…

    “Eczacıbaşı” meğer “Madencibaşı” olmuş… Feldispat madenleriyle de çok daha beterini yapıyormuş.
    Eczacıbaşı, ESAN Madencilik adı altında her yerde. Konya Meram’da İnlice siyanürlü Altın Madeni ve Balıkesir Balya’da kurşun madenleri işletiyor.

    Yaşamın her alanında karşımıza çıkan bu holdingler Türkiye’nin dağını-taşını, bağını- yaylasını, ormanlarını ve su kaynaklarını talan ediyor. Bir de Türkiye’de at koşturan Alamos Gold, Centerra Gold, SSR Mining, El Dorado Gold gibi yabancı kartelleri ekleyin. Tahribat çok büyük. Altın, gümüş, nikel diyerek; “elektrik üreteceğiz” diyerek ne orman ne zeytin ağacı ne de fındık bahçesi bırakacaklar.

    Sadece Türkiye sanayisi veya holdinglerinin ihtiyaçları için de değil, ham ya da yarı mamül olarak dünyaya da pazarlıyorlar. Yani sömürge madenciliğidir yapılan.

    Bu vahşi madenciler bir bölgenin talanına başlamadan önce melek gibidirler. Öyle bir gelirler ki, bölgeyi ihya edeceklerdir. Yol, okul, cami yaparlar. Ambulanslar hediye ederler. Hatta yardım kolileri havalarda uçuşur. Hatta yardım adı altında açıktan “cukkalar” dağıtırlar. Melek görünümlü Azrail gibidirler.

    Bir köşede kimseye zarar vermeden toprağın altındaki çil çil altınları ya da nikeli ya da gümüşü veya her neyse çıkaracaklardır, ondan sonra “eski haline getirip” kimseye zarar vermeden gideceklerdir. Ama bu arada bölgedeki insanlar ihya olacaktır. Bin bir yalanla birlikte bu masalları anlatırlar.

    Ama kısa süre sonra acı gerçekler ortaya çıkmaya başlar. Önce ormanları keserler, ardından dağları parçalarlar, toprakları ve suları zehirlerler… Heyelan, ağır metaller, siyanür, sülfürik asit ve envai çeşit kimyasal ve patlayıcılar. Yok olan bir ekosistem. Yaşanan tam bir ekokırımdır.

    Çöktükleri bölgeyi tamamen bitirmeden, yaşanmaz hale getirmeden gitmezler. Orada da şu varmış, burada da bu varmış diyerek iki senede bir kapasite artışına giderler. Bir süre sonra Melek görünümleri gider Azrail yüzleri ortaya çıkar. Tavırları, konuşmaları ve ilişkileri değişir. Tel örgüler yükselir ve artık muhatabınız ellerinde silahlarla özel güvenliktir. O da yeterli olmazsa jandarmadır, polistir…

    Yaşam alanlarımızın korunması ve doğamızın talan edilmesine karşı verilen mücadelede zaman zaman şu tartışma gündeme gelir: Şirketlerle uğraşmayalım. Sorun devlette ve onu yönetenlerde.

    Evet bu tespit de doğru ama eksik kalıyor. Türkiye’nin bugün madencilik adı altında yağma ve talan edilmesinde devleti yöneten siyasi iktidarın çok büyük sorumluluğu var. Ama hırsızın hiç mi suçu yok… Birisi evinin kapısını açık unutmuş. Ya da bunu önemsememiş. Üstelik değerli eşyalarını ortaya bırakmış. Birileri de gelmiş çalmış çırpmış. Tamam ev sahibine kızalım ama hırsıza hiç mi sözümüz yok.

    Sözcü Gazetesinde Serpil Yılmaz’ın köşesinde okuyoruz. Eczacıbaşı ailesinden Füsun Eczacıbaşı “Uluslararası Sanata Destek” ödülünü İspanya Kralı Felipe’nin annesi Kraliçe Sofia’nın elinden almış.

    Alkışlayalım…

    Sık sık ekranlarda canlı yayın konuğu olan Bülent Eczacıbaşı’nın sanata katkıları öve öve bitirilemiyor.

    Alkışlayalım…

    Serpil Yılmaz’ın aynı köşe yazısında dile getirdiği çok çarpıcı bir tespit daha var. Eczacıbaşı ailesinin kurduğu İstanbul Kültür Sanat Vakfı, “Ölümüne Boşanmak” filmini, programına almayı reddetmiş. Neden? diye soruyor gazeteci Serpil Yılmaz… İngiltere’nin Oscar adayı gösterdiği bir filmi, neden film programına almayı reddetti?
    “Ölümüne Boşanmak” aynı zamanda kadın cinayetlerine çanak tutan, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan mevcut iktidar anlayışının da eleştirisi…

    Yılmaz yazısında sorusunun yanıtını da kendisi veriyor: “Kadın cinayetleri politiktir görüşü ile arasına mesafe koymak için mi? İktidar yanlısı sanat evreni inşa etmek için milyarlarda aynı etkiyi yaratamazsınız.”

    “İktidar yanlısı sanat evreni inşa etmek” çok ciddi bir suçlamadır.

    Doğanın düşmanlığını yaparak da sanatın dostu olamazsınız…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Sol bu ülkenin vicdanıdır

    Geçtiğimiz Pazar günü (27 Şubat) TKP MK üyesi Senem Dokum İnam, TKP, ‘eşitlik ve özgürlük için halk adaylarını seçiyor’ etkinliğine katılmak için Antalya’daydı. Programında ÇGD Akdeniz Şubesi ziyareti de bulunuyordu. Bu ziyarette Rusya’daki savaştan, Cumhurbaşkanlığı seçimine, oradan ittifaklar konusu olmak üzere çok geniş bir yelpazede sohbet etme şansımız oldu. Ne yazık ki bu sohbette de ÇGD Akdeniz Şube Başkanı Erdem Güner, Engin Korkmaz ve benden başka katılımcı yoktu. Başta ÇGD üyeleri olmak üzere bu basındaki duyarsızlığa ilişkin eleştirimi bir kenara not edelim.

    Bu sohbet sırasında genel olarak siyaset ve ahlak konusu konuşulurken, aslında solun bu ülkenin ‘vicdanı’ olduğu vurgusu yapıldı ve şu örnek verildi. “Merkez sağ bir politikacı yolsuzluk yaptığında ya da rüşvet aldığında şaşırılmaz. Ama soldan bir politikacı bunu yaptığında, ‘bir de solcu olacaksın, utan!’ tepkisi verilir” denildi.

    Aslında çoğunlukla farkında olmadığımız ama çok doğru bir değerlendirmeydi. Evet, geniş anlamı ile ‘sol’ dar anlamı ile ‘sosyalistler’ bu ülkenin vicdanıdır.

    Halkımız büyük çoğunlukla bunu benimsediği için, bir ‘sol’cu böyle yozlaşmış işlere bulaşırsa ona büyük tepki gösterir. Bir anlamda ‘sol’un bu halkın vicdanı olmasını yine bu halk kollar ve korur. Çünkü herkesin vicdana ihtiyacı vardır.

    Diğer yandan, solun bu ülkenin vicdanı olmasının ideolojik boyutu vardır. Siyaset olarak sol, ezen – ezilen ilişkisi üzerine politika üretir ve kendisini ezilenin yanında konumlandırır. Sağ’ın böyle bir kaygısı yoktur. Sağ, serbest piyasacı bir anlayışa sahip olduğu için, fırsatlar ülkesini sever ama fırsat eşitliğini sevmez. Ağacın gölgesini satmayı sever, ama o ağacı dikeni sevmez. Bireyin haklarını sever ama toplumun haklarını sevmez. Durum böyle olunca da, haksızlık etme pahasına Adam Smith’in ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ cümlesini işine geldiği gibi kullanır. Çünkü, kar etme amacı, vicdanı kabul etmez. Vicdan, insanidir. İnsana ait olan her şeye yabancılaşan sağ, vicdana da yabancılaşmıştır.

    Özetle, “sol, bu ülkenin vicdanıdır” ve kendisine ‘solcu’ diyen bir avuç dingili kırık ve omurgasızdan çok daha fazlasıdır.

  • Riya bütün çektiğimiz, riya kahır, riya zindan…

    Aslında bugün Erbakan ve eski, yeni 28 Şubat’ımız üzerine yazmayı planlamıştım.

    Ama son günlerde içeride ve dışarıda yaşananlar üzerine uzmanlar ve olmayanlarca yapılan çeşitli analizlere (yapılabilir, yapılmalıdır da) bakınca aklımda bir kelime bağıra çağıra öne çıktı: Riyakârlık.

    Elbette bililtizam riyakârlıklarla kaplı bir sisteme ve irili ufaklı taşıyıcılarına, yürütücülerine yazgılı olmayı dayatan her şey karşısında ufak bir dehşete de düşmüyor değilim.

    Riyakârlık, sistemi sevenler için vazgeçilmez; zira hem savaşta hem ekonomide hem ideolojide hem de gündelik hayatta oldukça işlevsel.

    Kapitalist sistem altında ekonominin, siyasetin birbirinden ayrılması yanılsamalı olabilir. Sistemin kendi işleyişi ve ideolojik örüntüler bağlamında her bir yapı birbiriyle ilişkili.

    Gerçekliği “politik”, “iktisadi” ya da “ideolojik” gibi ayrıştırmak aslında zor. Çünkü gerçeklik dediğimiz şey dinamik ve bu dinamizm içinde hangisi nerede başlıyor, diğeri nerede bitiyor kesin konuşmak mümkün olmayabilir ve hepsine dair var olan, gelişen sorunlar gerçekliğin geri kalanından bağımsız değil.

    Bunların ilişkisel olduğu bir süreç söz konusu.

    Riyakârlığı bu süreçte görünür kılmak ve günlerdir konuştuğumuz Rusya-Ukrayna krizini/savaşını da buradan okumak, krize/savaşa dair söylemlerde nasıl riyakâr olunduğunu görmek de oldukça mümkün.

    Yazının muhtevası açısından konuşulmaktan kaçınan ve aslında en temel riyakârlık olan bir durumu açıklamakla başlayalım. Bu garabetin nasıl başladığı, buralara nasıl geldiği…

    Ukrayna krizi, 2014’teki faşist “Maydan” darbesine dayanıyor; hatta “Turuncu Devrim”e kadar götürebilen de var. Burada mesele emperyalistler arasında olabilir ama 2014’ü görmemek veya gizlemek riyakârlığın ta kendisi.

    ABD’nin bu darbede parmağı olduğu biliniyor; Ukrayna egemenliğini, darbeyle ABD destekli kukla bir hükümete ve kol gezen neo-nazilere devretti.

    Ukrayna’daki yönetim, aldığı destekle de, 2014’ten bu yana Lugansk ve Donetsk’e saldırdı ve bu saldırılarda ABD silahları, neo-nazi milisler yer aldı; on binlerce kişinin öldüğü de ayrı bir gerçek.

    Söz konusu bölgelerdeki sosyalist yönelim de başka bir konu. Elbette Putin’in bunu desteklediği gibi bir şey çıkarılmamalı, elbette Rusya da sistemin bir parçası; ama faşist saldırılar karşısında Lugansk ve Donetsk bölgelerini desteklediği de unutulmamalı.

    Buna ne denir bilmiyorum, belki de “tarihin ironisi”…

    Dahası Putin açıklamalarında Sovyetlere, Lenin’e ve Stalin’e saldırırken de aslında “tarihin ironisi” devredeydi. İkinci Dünya Savaşına dair açıklamalarında da, Lugansk ve Donetsk bölgelerinin durumu açısından da bunu görebiliriz: Stalin’in faşizme karşı zaferine sahip çıkmak zorunda kaldığı gibi, Lugansk ve Donetsk bölgelerine de sahip çıkmak zorunda kaldı.

    Nihayetinde savaş 24 Şubat gecesi bir oldu bitti biçiminde ortaya çıkmadı. Putin, Ukrayna’da 2014’te gerçekleşen darbeyle başlayan bir sürecin sonunda yeni bir başlangıç yaptı ve aslında bugün yaşananlar reel sosyalizmin çözülüşünden bu yana 30 yıldır süren, ABD’nin ve NATO’nun emperyalist heveslerinin, genişleme çabasının bir sonucu.

    Gelelim bir başka riyakârlığa: NATO. Ülke liberalinin yazıp söylediklerine bakarsanız, sanırsınız ki NATO, sivil toplum kuruluşu veya gönüllü bir oluşum. Ülkeler NATO’ya nasıl üye olmuş, üyelik nasıl sürdürülmüş sanki hiç bilinmiyor…

    Her türlü komplo var, darbe var, işkence var, hapislerde çürüme var, baskı var, terör var, ölüm var, var da var…

    Sorsanız herkes Gladio anlatır, kontrgerilla anlatır; ama bunların NATO yayılmacılığının parçası olduğundan hiç bahsetmez.

    Ukrayna’da olan biteni Putin’e yıkmak en kolayı çünkü; ama biliyoruz ki gerçeğin kendisi riyakârlıkla örtüşüyor. NATO genişlemesini görmemek için NATO’cu olmak gerekir; eğer öyleyse de savaş karşıtı olamazsınız.

    Toplumu Rusya’ya düşman etmek için herkes NATO’nun arkasına dizilmiş. ABD’nin, Rusya’nın dibine nükleer silah yerleştirme uğraşı hiç görünmüyor, bu yolda Ukrayna ile olan ilişkisi hiç görünmüyor ve Rusya, savaşı tek başına çıkaran oluyor.

    Burada Putin yönetimi, NATO bloğunu tamamen karşısına almış bile olsa bir gerçeği de hatırlamalı; Rusya uluslararası kapitalist işleyişe karşı bir harekette bulunmuyor. Belki, bu işleyiş içindeki kendi yeriyle ilgili bir şeyler de elde ediyor. Ayrıca bahsettiğimiz gerçekler dışında, ideolojik olarak yaslandığı yer, oldukça gerici bir yer; imparatorluk güzellemesi yapmak. Böyle bir gönderme tek kutuplu olmakla, kuralsız, sınırsız ABD varlığıyla doğrudan ilişkili. Sosyalizme olan ihtiyaç kendini her seferinde yeniden gösteriyor.

    Diğer taraftan bir başka büyük riyakârlık sol/sosyalist kesimlere karşı gerçekleştiriliyor. Bakınız bir savaş var ve savaşın tarafları belli; emperyalist Batı/NATO bloğu, öbür tarafı Rus “irredantizmi” veya Putin.

    Ama gelin görün ki konu Sovyetler üzerinden veya anti-komünizm bağlamından konuşuluyor. Neden? Çünkü NATO…

    Tam da burada, ülkedeki her mevzu için malumat membaı, âlemi tenvir eden münevverleri(!); İslamcısından ülkücüsüne, işbirlikçisinden liberaline, özü NATO’cu, anti-komünist maya ile hamuru karılmış zevatın Türkiye soluna hiza verme şemsiyesi altında temerküz etmesini görüyoruz.

    NATO’cu propaganda, sol/sosyalist kesimi hedef alıyor; çünkü tüm dünyada sosyalistler/komünistler, tıpkı olması gerektiği gibi, sorumlunun NATO olduğunu anlatıyor, açığa çıkarıyor. Emperyalist hegemonyayı kurtuluş sayanlar ise sosyalistleri hedefe oturtuyor.

    Bir bakıyorsunuz solculara sürekli parmak sallayan, solculuk anlatan, ders veren birileri türüyor.

    Oysa solun yaşanan sürece dair mantıklı argümanlar geliştirmek gibi bir görevi de borcu da yok; zira yıllarca anlattı. Ayrıca, bu zamana kadar hangi solcu, sağcılık nasıl yapılmalı gibi bir söylem geliştirdi acaba? Nedir bu solcu olmayanların solculuk anlatma, solcu bile olmadan “tatlı su solcusu” belirleme hevesi? Bir de, solcular/sosyalistler sağcılığın hiçbir türevinden fikirleri hakkında icazet, yorum vs. beklemiyor, nedir bu aymazlığın sebebi?

    “Emperyal heveslerin kör kibri” gibi her katmana zuhur etmiş… Kimliğiniz, ideolojiniz kime, hangi ideolojiye hizmet ediyor önce bunun cevabı gerekiyor.

    Ama yine de hepsi savaş karşıtı.

    Emperyalizmi görmeden, NATO’yu gerçeklerle ilişkilendirmeden savaş karşıtı oluyorlar; velev ki oldular, bu da bir işe yaramıyor.

    Bu riyakârlığın önemli bir ayağı Lenin’e veya Sovyetlere saldırmak. Hem Putin hem NATO’cular hem de ne idüğü belirsiz bazı isimler savaşta ayrışıyor; ama Lenin’de ortaklaşıyor: “Lenin’in torunları” ve “Lenin’in Ukrayna’sı” kavramlarıyla birbirlerine saldırıyorlar.

    Gölgesi yetiyor, adı yetiyor Lenin’in, Sovyetlerin. Öyle bir hazımsızlık bunların ki.

    Putin’inden bizim zevata kadar Lenin nefretini (belki korkusunu) ve anti-komünist mayasını, ayrıştıkları yerde bile görmek, anlamak mümkün.

    Biz, Lenin’in şu sözlerinde durumu kavrayanlardanız: “Belli bir politikayı kimin doğrudan savunduğu önemli değildir; çünkü bugünkü soylu kapitalist sistemde bir para çantası herhangi bir görüşü savunması için bir dolu avukatı, yazarı, hatta meclis üyelerini, profesörleri, papazları ve benzerlerini kiralayabilir, satın alabilir veya bünyesine katabilir; burjuvazinin vicdanı veya onuru ticaret konusu yapmada beis görmediği bir ticaret çağında yaşıyoruz.”

    Burada birbirini besleyen çok yönlü riyakârlıklar da var. Bir tarafı “tarafsızlık”, “eşit mesafe” zırvası altında güç ilişkilerine, faşist ideolojilere yani yine aynı yere hizmet etme, liberal telaşlar… Diğer tarafı Batı sevdasının çoklu tezahürü. Bir başkası da katliam, savaş vs. ayırt ederek savaş karşıtı olmak. Topyekûn sağcılıkla ilgili bir dizi problem…

    Gördük ki bütün ülkemiz savaş karşıtıymış. Herkes “yurtta sulh, cihanda sulh” diyor; ama Suriye’de neredeydiniz diye sorsak, taşlanırız…

    Bombalar üzerine ad yazdıranlar, kutlama yapanlar için şimdi ne değişti?

    Veya kim söylüyor hangi halklara üzüleceğimizi, hangisinin başına ne geldiğini zerre düşünmeyeceğimizi? Bu riyakârlık muazzam bir ideolojik hegemonyanın işlemesi esasen.

    Öbür yandan iktidarlar, hükümetler ve onların sözcüleri de riyakârlığın önemli bir bileşeni. Macron, Putin’i “bizi imparatorluklar çağına geri götürmek” istiyor diye suçluyor ve bunu hiç utanmadan söylüyor, sanki Afrika’daki sömürgeciliği hala devam etmiyormuş gibi. Sonra bir bakıyorsunuz Polonya/Ukrayna sınırında (Medyka-Shehyni) Nijeryalı bir tıp öğrencisi sınırı geçme önceliğinin varlığını ve bunun siyahlarda olmadığını öğreniyor.

    Gelelim bizimkilere… Riyakârlığın dibini yaşayan bir iktidar envanterinde elbette cambazlık zor bulunan bir şey değil. Cumhurbaşkanı, önce NATO ve AB için ciddiyetsizlik vurgusu yaptı sonra Rusya’nın Avrupa Konseyi’nden ihracı için çekimser oy kullanıldı. Önce Boğazların Rus savaş gemilerine kapatıldığı haberi çıktı, sonra yalanlandı. Yine savaşa dair konuşulurken büyük bir ustalıkla mevzu bir şekilde Fettullah’a ve CHP’ye de bağlandı.

    Hatta Soylu işi “İstiklal Savaşı”na kadar getirdi. Bağcılar’da Bayburt’un düşman işgalinden kurtuluşunun 104. yıl dönümüne katıldı kendisi ve Batı’nın zulmünden bahsetti. Türkiye’nin Ukrayna gibi Batı’nın sözlerini dinlemediğini vurguladı. Sonra da o defteri İstiklal Savaşında kapattık dedi. Fena da olmadı kendi meşrebindeki yeni bir ek için… Ancak buradan mantıklı çıkacak tek şey “de get Bayburt” türküsü…

    Rejimin ideologlarına bakınca da böyle şeyler görmek mümkün. Yusuf Kaplan bir taraftan, Ebubekir Sofuoğlu diğer taraftan akıldan nasipsiz açıklamalarla şaşırtmadı. Kaplan, asıl hedefin Türkiye olduğu hususunda ısrarcı… Sofuoğlu ise tarih profesörü olmanın şanıyla ve haklı gururuyla Tolstoy’un, Petro’nun ölümünden 103 yıl sonra doğduğunu bilmiyor ve Tolstoy ve Dostoyevski üzerinden hem Rusya eleştirisi hem Türkiye eleştirisi yapıyor.

    Temel Karamollaoğlu ise asıl çıkışı yaptı: “21. yüzyılda Sovyetler Birliği’ni yeniden diriltme çabaları dünya barışı için çok ciddi bir tehdittir.” dedi. NATO’culuk damarlarında akan kan gibi…

    Emperyalist barbarlık ekseninde savaş ve milliyetçilik dünya üzerinde gölge… Bundan nasiplenenler, bunu nasibin kendisi haline getirenler; insanlığın, dünyanın, bütün canlıların düşmanları, İslamcılar, liberaller, ülkücüler; Perinçek’i, Cem Toker’i; Azeriler, Çeçenler, Batı demokrasisi, Azov taburları…Korkuyla, acıyla sınanan insanlar, ölümün gölgesinde çocuklar, bitmeyen ekonomik çıkarlar, hesaplaşmalar…

    Amerikalı tarihçi Sidney Lens, “The Forging of the American Empire”da, Birleşik Devletler çaresiz insanlardan topraklarını çalmış, onca ülkenin kendi iradelerini ve çıkarlarını umursamaksızın iradesini dayatmış, yüzlerce anlaşmayı ve uzlaşmayı ihlal etmiş, olabildiğince korkunç savaş suçları işlemiş, daha önce hiçbir insanın görmediği emperyalist bir imparatorluk kurmak için ordusunu adeta bir sopa, dolarını ise bir havuç gibi kullanmış, istedikleri lideri seçmelerini veya devrimle istemediklerini devirmelerini önlemek için onlarca ülkenin işçilerine acımasızca müdahale etmiştir” sözleriyle, karşımızda öyle “iyiliksever bir Amerika” olmadığını çok net biçimde ortaya koyarken, ABD ve onun koç başı NATO’nun, haliyle kapitalizmin çalışma prensiplerini de gözlerimizin önüne seriyor.

    Lens’in bu ifadeleri, kapitalist sistem için ABD ve NATO’nun savaşlar ve yıkımlarla yarattığı bu sistematik şiddet hegemonyasına maruz kalan yeryüzünün tüm ezilen halklarının aslında kurtuluş kılavuzunun ne olması gerektiğini de gösteriyor.

    Thomas Friedman ise New York Times’daki bir köşe yazısında şöyle diyordu: “piyasaların gizli eli, gizli yumruk olmadan asla işlemez.” Friedman’ın gizli yumruk metaforu dünya kapitalist sınıfının silahlı güçlerini, haliyle kapitalizmin savaş pratiğini işaret ediyordu. Anlamamız gereken şey de bugün için savaşın, primatologların ileri sürdüğü gibi “insanın karanlık yüzüne” değil, kapitalizme içkin olduğudur.

    Kapitalizmin üzerine inşa edildiği sınıfsal çıkar ortadan kaldırmadığı sürece savaşın ortadan kaldırılamayacağıdır.

    Yani aslında; savaş, “çelişkidir.”

    Lenin diyor ya “uyuşmazlıkları giderebiliriz, çelişkiler kalıcıdır” diye; işte bizim meselemiz çok net: “halklar savaşmasın, sınıflar uzlaşmasın”.

    Bu sebeple Ukrayna yönetimini, NATO’yu, Batı emperyalizmini, ABD’yi vs. savunmak mümkün değildir; ama bu Putin’in savunulup, savaş destekçiliği anlamına da gelmez.

    Putin de kapitalist sistemin bir bileşeni, oligarkların sevgilisidir; Zelenski ise faşist ve kukla yönetimiyle halkını ateşe atan, nazi artıklarıyla iş tutan, NATO yayılmasının önünü açan bir başka kapitalisttir.

    Burada mesele Rusya ile hesaplaşabilmek ise bunun adına bir halkın feda edilmesi tam da NATO’ya, ABD’ye uygun bir iştir.

    O yüzden “savaşa hayır” diyebilmenin de temeli başta NATO olmak üzere, bütünlüklü olarak emperyalizme ve aparatlarına karşı olmaktan geçiyor.

    Ahmed Arif’in şiiri ve Fikret Kızılok’un şarkısından mülhem yazı başlığını burada tekrarlayalım: Riya bütün çektiğimiz, riya kahır, riya zindan…

    Riyakârlığı bırakın.

    Lenin’e uzattığınız çatallı dillerinizi de dişlerinizin ardında tutun…