“Biz bugün burada fikrin, inancın, düşüncenin mücadelesini verenlerin ardından gidenlerle bu toplantıyı yaparken, bir diğer tarafta da başkaları başka türlü toplantılar yapıyorlar. Fakat bizler, siyaset kurumunun ne anlama geldiğini gösterdik ve göstermeye devam edeceğiz. … Milletimiz darbeye ve darbecilere alkış tutanları asla unutmamıştır.”
Bu sözler Erdoğan’ın… Şule Yüksel Şenler Vakfı açılışında düzenlenen “Şule, 28 Şubat Özel Programı”nda dile geldi. Her bir kelimesi, toplantının yeri ve tarihine varana kadar her şey göndermeler ve simgesel değerlerle yüklü.
Sağ siyasetin veya sağa çark edenlerin simgelere düştüğü/düşkünlüğü, şu günlerde ayan beyan ortada. Semboller içinde boğuluyoruz. Bağlamsız, temelsiz, tarihsel bir hikâyeye dönüşmüş; yöntemsiz, retoriğe dayalı, hegemonyayı yeniden tesis etmeye yönelik, iktidar olma/kalma savaşının parçası gibi sürüp giden sembolik çarpışmalar.
Erdoğan’ın bu cümleleri üzerine İslamcılığın yakın tarihi anlatılır; o sembollerin ne olduğu sayfalarca yazılır; ama bugünkü yazıda gündemden sapmadan, bıkıp usandığımız, bitmeyen mağduriyetleri ve bunların son temsilcilerini anacağız. Bunu yaparken de yine Erdoğan’ın cümlelerinden yola çıkacağız.
Öncelikle milletimiz darbelere ve darbecilere alkış tutanları büyük çoğunlukla unutmuş ki 12 Eylül cuntasının devamlılığını hala yok sayıyor; 12 Eylül cuntasını sevenleri iktidar yapmış, O millet, 12 Eylül’ün yanındaki AKP’yi alkışlamış, Fettullah’a kucak açmış. Sadece tek darbe hatırlıyor veya sadece o hatırlansın diye uğraşanların emellerine alet oluyor, o da 28 Şubat. 28 Şubat dışında bir hesaplaşma uğraşı içinde olmayanlar ise her fırsatta, kendilerine rakip her oluşuma darbe göndermesi yapıyor.
AKP için başörtüsü ne ise 28 Şubat da o derece önemli bir mağduriyet zemini. Hiçbir şekilde geçmiyor, görülecek hesapları hiç bitmiyor. Durup durup özür istiyorlar, bugün yaratılmış açlığı, yoksulluğu hatırlatırsınız karşılığında “28 Şubat’ı yaşattılar bize” diyorlar. Ülke tarihinin biricik “postmodern darbesi” AKP ile şahikada.
Tabi Erdoğan bu konuşmasında, sadece 28 Şubat günü olmasından değil, “bir diğer tarafta da başkaları başka türlü toplantılar yapıyorlar” cümlesiyle de darbe anıyor. Altı genel başkanın 28 Şubat’taki Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem toplantılarına ilişkin bir gönderme olarak da Erdoğan’ın cümleleri ışıldıyor.
Öyle ki biz yine 28 Şubat konuşuyoruz.
Simgesel anlamıyla ikinci kez bir siyasal dönemecimiz olan 28 Şubat’ı yazacaksak “dönemleri nasıl ayırdığımız ve nereye kopuşlar koyup, hangilerine karşı çıktığımız, şimdinin kuruluşunu belirleyen siyasal tercihleridir hep” diyen Jonathan Crary’yi hatırlayalım ve altı genel başkanın 28 Şubat’taki Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem toplantısına ve metnine gelen süreçte biraz geçmişi hatırlayalım.
Bu işin bir ucu Erbakan’a, Milli Görüş “gömleği”ne dayanıyor. Geçmiş elbette uzun, o yüzden biz Erdoğan’ın sözleri üzerinden kabaca Erbakan’a ve 28 Şubat’a gidelim. Önce Milli Nizam Partisi kuruluyor ve ardından 1971 darbesi geliyor. Parti kapatılınca taşralı tüccarların, tarikatların ve İslamcıların sevgili hocası İsviçre’ye “hicret” ediyor. Sonra bakıyor kendileri adına bir tehlike yok ve 1972 sonlarında Milli Selamet Partisi’yle tekrar siyasi bir yapılanma kuruyor. “Milli Görüş” ideolojisiyle yola çıkan MSP, Ekim 1973 genel seçimlerinde İslamcılık vurgusu taşıyan bir parti olarak yüzde 11,8 oy alıyor. 70’li yıllar, MSP anti-komünizmin beşiği olarak da iş görüyor. Daha sonra I. ve II. Milliyetçi Cephe koalisyonlarında yer alıp, İskenderpaşa’nın postnişini Kotku’nun çizdiği sınırlar içinde siyaseti sürdürüyor. Derken ‘80 darbesi geliyor Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi olarak Milli Görüşçüler devamlılığı sürdürüyor ve tabi bir AKP çıkarıyor.
“Ezilen Müslüman kitlelerin sesi” ve “mukaddesatçı Müslümanların partisi” olarak selamlanan MNP, MSP çizgisi 1980 darbesi sonrasında Refah’ta merkez sağdan ve Türkçülükten uzak, sistem dışında kalan/tutulan, sistemle bütünleşmek istemeyen ve parti aracılığıyla bütünleşen İslamcı kitlelerin, çoğu tarikatın/mezhebin/cemaatin yeri oluyor ve hatta bazı gruplar giderek Parti aracılığıyla politikleşiyor. Erbakan’ın siyasal serüveni 90’larda iktidar ortağı olmasıyla “anlı-şanlı” günler yaşıyor. Her fırsatta demokrasiye ve laikliğe saldırıyor; CHP’yi, solu, komünistleri her kötü şeyin müsebbibi olarak görüyor, sürekli hedefine oturtuyor. Bunu Erbakan’ın sözlerinde bulmak kolay: “Uçak sanayini engelleyen CHP’dir. … Otuza yakın milyarlık sanayi yatırımlarını engelleyen CHP’dir. Önemli faydalı yatırımları engelleyen CHP’dir…”
Erbakan 90’ların karanlığını kutsayarak bir siyasi tatmin yaşatıyor. Ve sonra 28 Şubat geliyor.
Biz biliyoruz ki AKP ve Erdoğan da çok sever CHP’yi hedef almayı ve başarısız addetmeyi; demokrasi, laiklik gibi noktalarda esip gürlemeyi. Erdoğan bir başka 28 Şubat’ta, 2014’te, Balıkesir’de yaptığı bir konuşmada aynen şu cümleleri kurarak hocasının rahle-i tedrisatından bi-noksan geçtiğini gösteriyor: “Ankara Büyükşehir belediyemizin inşa ettiği bir bulvarı hizmete açtık; kimlere rağmen o solculara rağmen, o ateistlere rağmen; bunlar ateist, bunlar terörist…”
Geri dönelim, Fazilet yoluna devam ederken Kutan’ın açıklamaları akla geliyor, demokrasinin önemini vurguluyor, gerekliliğinden bahsediyor… Sonra bakıyorsunuz bugün Davutoğlu ve Babacan da demokrasiyi temel aldığını iddia eden bir mutabakata CHP ile imza atma yarışına giriyor… Önce parçala ve yok say, sonra her zerresine muhtaç kal. Burada muhtaçlık meselesi demokrasinin, laikliğin önemini vs. anlamaktan kaynaklı değil; Kutan için de öyle değildi; siyaset alanında, düzen içerisinde, iktidar bloğunda yer alabilme telaşı…
Tüm bunlar içinde 28 Şubat bir simgeye dönüşüyor; 12 Eylül cuntasını silen ve ‘90’ların karanlığını görmezden gelen…
2022’nin 28 Şubat’ı ise demokrasimizin yıpranmış/ yıpratılmış portresinin tebarüzü için belirlenmiş bu simgesel tarih. Mevcut sistemin bekasına çalışan iktidar ve ekürisinin karşısına parlamenter sistemin yeni (güçlendirilmiş) anlamıyla çıkmak için tüm bileşenlerin kendini sunabileceği de bir kerteriz noktası oluyor.
Sağın vücut bulmuş hali gibi Millet İttifakı adıyla bir araya gelen 6 siyasi parti, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat metnini 28 Şubat’ta “Yarının Türkiye’si” sloganıyla açıklıyor. Alfabetik sırayla huzura çıkan siyasal partilerin yapacaklarını işaret eden deklerasyonu; iddia odur ki kendileri için de basit bir faz değişiminden ibaret değil.
Altı partinin Türkiye kamuoyuna sunduğu, AKP iktidarının ve cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin “vefat ilanı” diye takdim ettiği 48 sayfalık metin, neredeyse 6 partinin dışındaki tüm ülke kamuoyunda, bu partilerin “ne okuduklarını keşfetme değil, oldukları şeyi reddetme”si biçiminde yorumlandı daha çok.
Vaat ettiği büyük heyecanın kendi yankı odaları dışında görülmemesi, hissedilmemesi için de güçlü bir “sessizleştirme” çalışmasının yürütüldüğü de bir gerçek.
Hiç şüphesiz bu açıklamanın dünyanın kilitlendiği bir savaş ortamında sunulmasının getireceği başarısız bir iletişimi kimse hesaba katmamış ya da 28 Şubat’ın hikmetinden fazlaca bir galeyan hali murad edilmiş.
Ruh akrabalığı kurmak üzerine inşa edilmiş bu 28 Şubat ittifakı; tüm düşmanlaştırma eğilimlerine rağmen varlığını bir şekilde sürdürdü ve “büyük Türk sağı”nın mana ikliminde kök salmak için onun simgesel retoriklerine sarıldığı gerçeğiyle bir süredir karşımızda.
Mutabakat metni ise Millet İttifakı’nın iktidar olması durumunda kapsamlı bir şekillenmeyi dile getiriyor. Metin birçok başlık içeriyor; yasama, yürütme, yargı ana gövde; güçlendirilmiş parlamentodan, cumhurbaşkanının bağımsızlığına, yargı bağımsızlığından demokrasiye, temel özgürlüklere, YÖK’ten OHAL’e, seçimlere, yasama dokunulmazlığına, kayyım uygulamasına son vermeye kadar… Burada AKP ve Erdoğan rejiminin ülkeyi getirdiği son durum düşünülünce insan tutunacak çok şey buluyor.
Ama, kocaman bir ama… Eksikler de göze hemen çarpıyor veya eksik olarak nitelendirilemese de neden diye sorduran birçok nokta oluşuyor.
Mevzuya darbelerle girdik öyle de devam edip şunu soralım; metnin temeli sayılan “demokrasi” neden 28 Şubat’a bağlandı ve 12 Eylül sadece YÖK ile hedef alındı? Bu denklemde 12 Eylül’ün devamlılığından bir rahatsızlık yok mu? Diğer taraftan “1921 Anayasası’nın nispeten kapsayıcılığının peşinden kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, sonraki anayasalarında daha dar kalıplara girmiştir” cümlesiyle hedeflenen nedir? Kurucu özellikler ve semboller ve tabi Mustafa Kemal bile anılmazken 1921 göndermesi tuhaf değil mi? Üstüne 1961 Anayasasını hedefe koyan tavır da ayrıca tuhaf. 1921 vurgusu üzerine Ali Duran Topuz yazdı ve önemli bir şeyi hatırlattı: 7 Haziran 2015 seçiminden sonraki “koalisyon görüşmesi”nde CHP’nin aynı anayasayı temel almayı önerdiğini ve Davutoğlu’nun buna sevindiğini. Simgesel retoriklere bu kadar sarılmak, zorlamanın ötesinde o iddia edilen kapsayıcılığı da boşa düşürebiliyor sanki.
Ve aslında mutabakat bizim temel meselelerimizi ya es geçiyor ya da yanından dolanıyor. Her şeyden önce, her şeyden öte yoksulluk yok, yoksulluğa dair bir şey yok; üç hafta önce yazdığım yerdeyim: Erdoğan’ın en önemli rakibi –altı genel başkanın / “muhalefet koalisyonu” toplantısından sonra da– hala yoksulluk ve açlık.
Zannediyoruz ki beş parti CHP’nin etrafında toplanıyor, hâlbuki CHP onlarla bütünleşiyor. Bu yüzden adlı adınca laiklik yok, Kürtler yok, İstanbul Sözleşmesi yok, LGBTİ’li bireyler zaten yok, Fetullahçılara dair tek cümle yok. Çevre mahkemeleri var, Paris İklim Antlaşması var; ama ülkeyi talan edenlere kamulaştırma yok. Ülkenin birikim rejimini fazlasıyla etkileyecek tarım yok. Dış politika yok, eğitim reformlarının ne olduğu yok…
Dahası metinde iddia ettikleri ve hatta taahhüt ettikleri şeylerle de çelişmeye devam ediyorlar.
Bakınız en başta şunu soralım Mutabakat metni nasıl ve kimler tarafından oluşturuldu? Partilerin belirlediği isimlerce…
Bir başka nokta; Saadet Partisi’nin Erbakan için düzenlediği anma toplantısına HDP’nin TBMM Başkanvekili Nimetullah Erdoğmuş da davetli olduğu ve konuşma yapacağı için Akşener toplantıya katılmıyor.
Hani metnin temeli “demokrasi, katılımcılık ve çoğulculuk” idi? 27 Şubat’ta başka, 28 Şubat’ta başka pozisyon alınabiliyor mu?
CHP’nin önseçimi kaldırması, kadın kotasına uymaması ve 36 İYİ Parti milletvekili arasında sadece 2 kadın olması… Saadet Partisi’nin bu konudaki namı ise apayrı, ona girmiyorum bile…
AKP’nin doğduğu 28 Şubat’tan Millet İttifakının 28 Şubat’ına gelinen süreçte Saadet Partisi’nin durduğu yeri anlamakta zorlananlar için buraya bir küçük not düşelim. Erbakan’ın “Davam” metninin “Yaradılış ve İnsan” bölümünde Milli Görüşün dayandığı kodları “9İ” formülasyonunda görmek mümkün. Erbakan 9İ sayarken “ittifak içinde olma”yı sayarak, Saadet’in Millet İttifakı içindeki yerini o zamanlardan işaret ediyor.
Nihayetinde meşhur gömlek (Milli Görüş) meydana çıkıyor.
Erbakan anmasında Kılıçdaroğlu’nun “Erbakan’ın hayatının, kendilerine nasıl bir gelecek kurmak zorunda olduklarını ve omuzlarındaki sorumluluğu göstermesi açısından da yol gösterici olduğunu, bu yol göstericiliğin en önemli işaretinin de ömrünü vakfettiği, kurucusu ve önderi olduğu siyasi hareketin “milli görüş” adını taşıması olduğunu” söylemesi de bunun ispatı.
Saadet Partisi sosyal medya hesabında Erbakan’ın şu cümlelerini yayınladığında soru bütünüyle cevaplanmış oluyor: “Masaya oturulduğu zaman artık senin partinin programında şu var, benim partimin programında şu var… Bunlar söz konusu değildir!” yalnız Milli Görüş vardır… Tüm bunlar bize bir soru daha sorduruyor: Erdoğan rejiminden kurtulmanın ideolojik yol haritası “ılımlı Milli Görüş” mü?
Kılıçdaroğlu sağı yapıtaşı olarak tercih etmiş ve soldan gelebilecek her şeye kapıyı kapatmış olabilir. Sağ seçmen temel hedef; ama yanılgı şu: Erbakan’la, 28 Şubat’la, sağ retorikle vs. İslamcıların oyunu alabileceğini sanmak. CHP seçmeni dönüşüyor ve AKP hegemonyası yeniden üretiliyor…
Şimdi dönelim yine en başa. Biz biliyoruz ki 12 Eylül sürüyor, biliyoruz ki 28 Şubat AKP’nin gelişinin önünü açtı, 12 Eylül’ün devamlılığına giden yolu sağladı.12 Eylül’ün nihai hedefine giden yol AKP’den geçiyor. Altı genel başkanın masası ve Mutabakatı bizi AKP’den ve 12 Eylül’den kurtarmayı mı vaade diyor yoksa AKP’siz AKP yönetimine mi götürüyor?
Peki 12 Eylül ile derdi olmayan masadaki sağcılar; geçmişlerini, yeni görüşlerinin üzerinde demokrasiyle ilişkilendirip uzlaştıracaklar mı? CHP; toplumun derin ayrımlarla bölündüğü, “tek adam, tek imza” ilkesiyle şekillenmiş ülkenin bu halini değiştirip, yönetim gücünü parlamentoda toplayarak, demokrasinin taç giyeceği 100 yaşında bir Cumhuriyet’te iktidara erişecek mi? Bekleyip göreceğiz.
Bir yanıt yazın