Yazar: Esat Aydın

  • Dinbazlık ve Dilbazlık Artık Çalışmıyor mu?

    Rahman Özçelik henüz 22 yaşındaydı. Bartın’da yaşamını yitiren madencilerdendi. AKP kurulurken doğmuştu, iktidarının zirvesindeyken maden politikalarıyla yarattığı bir cehennemde öldü.

    Cenaze namazında Erdoğan: “Şu anda musallada bulunan Rahman kardeşimizi Hakk’a uğurluyoruz. Rabbimize hamdolsun ki kendileri inşallah şehadet makamına ulaşmak suretiyle Rabbimizin sevgili habibine komşu oluyorlar. Tabii bu işin bir güzel yanı daha var, o da bütün aile gerek eş gerek baba, anne hepsi kendileriyle inşallah haşr-u cem olacaklar.” diyordu.

    Bir başka örnek; yine maden sahasındaki konuşmadan: “Bizim ocaklarımızın içinde Amasra Kömür İşletmeleri en ileri imkanlara sahip olmasına rağmen, birileri dalga geçebilir ama biz kader planına inanmış insanlarız. Kader planına inandığımız için bunun dünü, bugünü, yarını olmayacaktır. Bunlar her zaman olacaktır.”

    Bastığı yer dilbazlık, sıçradığı yer dinbazlık.

    (12 Eylül darbesinin hemen akabinde Evren’in açıklamalarında ekonomiye değinmesi “absürtlüğü” gibi tersten bir okumayla) Erdoğan’ın Bartın’da yaşanan felaketin ardından dile getirdiği cümleler de bunun göstergesi:

    “… Soma’da biliyorsunuz çok uzun sürdü. Ama burada 24 saati bile bulmadan hamdolsun 41 şehidimize ulaştık”.

    Bununla övünür Erdoğan.

    Beis görmez. Sıçrayıp geldiği yere tutunmak mühim. Kırıp döktükleri, yakıp yıktıkları teferruat. Şecaat arz ederken sirkatin söylemek huyudur.

    İslamcılar iki şeyde mahirdir: dinbazlık ve dilbazlık. Özellikle yirmi yıldır süren İslamcı tahakkümün ve AKP rejiminin her alanında bunu görmeniz mümkün. Dahası son zamanlarda CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun takındıkları tavır, tutumlar ve yaptıkları açıklama karşısında verilen tepkiler de bu ikilikten ayrı değil. Ancak artık bunda ne kadar başarılılar bunu düşünmek gerekir.

    Erdoğan’ın şu sözlerine bakın: “Sizlerden şu hususta vatandaşlarımızı mutlaka ikna etmenizi istiyorum; Türkiye bir süredir çok ciddi sınamalardan geçmekte midir? Evet, geçmektedir. Bu sınamaların milletimizin hayatına yansıyan olumsuzlukları var mıdır? Evet, vardır. Ülkemizin önündeki zorlukların ve insanımızın yaşadığı sorunların çözümü mümkün müdür? Evet, mümkündür. Peki, Türkiye’de bu çözümü sağlayacak tek yürütme temsilcisi biz, tek siyasi parti AK Parti, tek ittifak Cumhur İttifakı mıdır? Evet, öyledir.”

    Bu cümleler dinbazlık ve dilbazlıktan payını almış mıdır, evet.

    Ancak işe yarar mı? Sanmam…

    BAŞÖRTÜSÜ DİNBAZLIĞI: GÖLGENDE BANA DA YER VER

    Kılıçdaroğlu’nun başörtüsüyle helalleşme temalı videosu Erdoğan’ın yukarıdaki cümlelerini getirdi peşi sıra. Ertesi gün Ömer Çelik’in Erdoğan’ın yapacağı grup toplantısını işaret eden “Hak ve özgürlükler mücadelesinin öncü siyasi hareketi biziz. Mücadele ettik, bedel ödedik, geri adım atmadık. Cumhurbaşkanımızın açıklamaları, hak ve özgürlükler mücadelemizin tarihine atılmış çok güçlü bir imza olacaktır” cümleleri de aynı membadan.

    Açıklamaları ve Anayasa restini görenler -haklı bir telaşla- Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’ndan yine tarihi bir “pas” aldığını ve fileleri yine havalandıracağını düşündüler; ancak ben onlardan değilim.

    Videoyu izlediğimde de öyle olmadığını düşünüyordum Erdoğan’ın yukarıdaki sözlerini dinlediğimde de.

    Yarattığı yoksulluk, yolsuzluk ve rüşvetçi ağı buna engel.

    Erdoğan’ın sevdiği siyaseti yapmaya müsait havanın doğduğunu falan da düşünmüyorum. Yukarıdaki sözleri Erdoğan’ın kudretini değil acziyetini gösteriyor çünkü.

    İşsizlik, yoksulluk ve kötü ekonominin sorumlusunun yine dinbazlık ve dilbazlığa sığınarak ne kadar biçare kaldığını gösteriyor.

    Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu sıkıştırdığı düşünülen konuşmada, Erdoğan’ın dinbazlık konusunda yeni bir şey söylemediğini aksine bizim büyük yoksulluğumuzu dilbazlıkla örtmeye çalıştığını gösteriyor.

    Çöken kitlesine hamasetle moral aşılamaya çalıştığını gösteriyor.

    Evet, sağcılık böyledir. Dinbazdır ve dilbazdır. İkisi de eş zamanlı çalıştığında iktidar olur. Biri teklediğinde, hayat birini boşa düşürdüğünde acz içinde kıvranır.

    Erdoğan kıvranıyor.

    Erdoğan ikna edilecek; cehalet, kötü yönetim ve sermaye odaklı ekonomi tercihinin açlıkla, yoksullukla “sınadığı” vatandaşlar yarattığının idrakinde.

    Ama bir halkı tüketen ihtişamlı iktidarının tükendiğinin de idrakinde…

    O tükenirken ve tüketirken muhalif cephede de işler pek yolunda sayılmaz.

    Burada asıl seslendiğim CHP.

    Sağa cevap sağda aranıyor…

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığı karşısında Mansur Yavaş veya Ekrem İmamoğlu’nu koymanın özü de bu sağcılıktan kaynaklanıyor.

    Buradan hareketle temel dayanaklarımdan biri -bütün eleştirileri de yaparak- Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki yalnızlığı üzerine…

    Bu, hem kadro hem de ideolojik formasyon açısından böyle. Bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun üzerine uymayan bir sağcılık ve dindarlık elbisesi giy(dir)me çabası hakim.

    Bu durum kadrolarının hem entelektüel derinliğini oluşturamamış olmasından kaynaklanıyor hem de bu yetersizlikleri, ülkeyi tekelinde gören sağcılığa, iktidar yolu sağcılıktan geçer ön kabulüne değin gidiyor.

    CHP, bu kolaycılığa yapışmış vaziyette.

    Diğer taraftan aşırı dinciliğin alternatifi dincilik, aşırı sağcılığın alternatifi sağcılık değil, eleştirileri de bazı açılardan sorunlu.

    Şöyle ki; Kılıçdaroğlu’nun yaptıkları bütünüyle yersiz, boş ve öyle söylendiği gibi zamansız ve kendi tarihini, temelini dinamitleyecek türden şeyler değil.

    CHP liderinin her söylediği, yaptığı her şey tartışmaya açıktır zaten. Ancak ondan neoliberalizme savaş sözlerini sınıf esasında etmesini beklemek de temelsiz değil mi?

    Nihayetinde karşımızda bu beklentileri söylemsel düzeyde bile karşılayamayacak bir isim ve parti yok mu?

    İslamcı sermaye yerine seküler sermayeyi destekleyen bir anlayıştan bahsediyoruz… Burada ön plana çıkan burjuvazinin “kendi suretinde bir dünya var etmesi” elbette.

    Ancak bir yönüyle de Erdoğan rejimi ülkeye öyle bir yirmi yıl yaşattı ki asgari eşitlik, demokrasi, adalet ve özgürlükleri konuşan bir Kılıçdaroğlu da kimseye yetmiyor şu an; bence temel sorun biraz da bu.

    Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, güvence altına alma meselesi elbette sorunlu; takmama özgürlüğü adına bir güvence olmadan, başörtüsünü güvence meselesi yapmak nereden bakılırsa bakılsın gerici bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak bu çıkışı siyaseten olmasa da iletişim açısından yerinde bulmuştum. Çünkü kendi görünürlüğünü yeniden sağladığı bir yönü var.

    Akşener’in ve İyi Partililerin çıkışları; kendi partililerin anlamsız açıklamaları, Erdoğan’ın presi, kamuoyu şirketlerinin araştırma sonuçları, savrulan ülke gündemi altında kalan adaylığında başörtüsü açıklaması, omzundaki tozu silkip yola devam hareketiydi ve bence gündemi yeniden belirleme kudretini gösterdi.

    MEVZU SINIFSAL

    Yine de Kılıçdaroğlu’nun her çıkışı bizi bir yüzleşmeyle baş başa bırakıyor: Bizim bugün verili iktidardan kurtulmamızın şifreleri sağcılaşmakta mı; yoksa Erdoğan’ın kendine göre inşa ettiği dindarlıkta mı?

    Erdoğan rejimini kendine göre hizaya getiren bambaşka bir İslamcılık olduğunu anlamak için işaretler var.

    Şu motivasyonları görmemiz gerekiyor:

    Bu ülkede aşı karşıtı miting yapıldı. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılan süreç, tarikat ve cemaatlerin baskısıyla cami minberlerinden örgütlendi. Son birkaç ayda yirmiden fazla festival, konser, sanat etkinliği iptal edildi.

    Bu ülkede LGBTİ+ karşıtı miting yapıldı, İslamcılar çalan müziği susturdu.

    Bunları yaptıran temel şey neydi? Sağcılık mı, yeni dindarlık mı, otoriterlik mi; hepsi mi?

    Her seferinde sağa çekmek, kültüre, dine veya mezheplere sıkıştıran bir açıdan seslenmek en nihayetinde sınıflı toplum yapısını, yoksulluğu ve daha da büyüyen yıkıntıyı perdelemekten başka bir işe yaramıyor.

    Bunların temelinde yatan ana mevzunun ekonomi olduğunu da görmek, söylemek de gerekiyor. Ama o görev de bize düşüyor.

    Bakınız önemli bir yasa olan sansür yasası Meclis’ten geçti ve sadece 70 AKP milletvekili yetti. Yüz küsur CHP milletvekilinden sadece 40’ı oradaydı… Ama CHP tarafından güncelerce “sansüre hayır” borazanı çalındı. Ardından genel başkan bir tweet atarak özrü kabahatinden büyük bir durum yarattı ve her halükarda yasa geçecekti demeye getirdi. Bu bir teslimiyet, ikiyüzlülük değilse nedir?

    Büyük bir felaket yaşandı ve Bartın’da 41 madenci resmen katledildi. CHP ise “maden şehitleri” dedi, rahmet diledi…

    Kaldı ki CHP aylar önceki ekonomi açılımlarını da “nas”la değerlendirmişti.

    Başörtüsü çıkışı bunlardan daha ileride değil ki…

    Sürekli bir teolojik açıklamalar merakı bir yana, laiklik bu ülkede gömüleli çok oldu. Şimdi CHP’nin yaptığı bunu kanırtmak… Birçoğunda Kılıçdaroğlu’nun bizzat kendisini de görmüştük.

    Mesele her zaman dönüp dolaşıp içi boşalmış kavramlarla buluşuyor. Sanıyor musunuz AKP’yi iktidar yapan İslamcıların demokrasi ve insan hakları talepleriydi… Elbette ekonomik düzenin ta kendisiydi.

    Erdoğan 90’ların sonundaki yoksulluğun ve yolsuzluğun üzerinde yükseldi. Neoliberalizmin esaslarını yekpare halde iktidara taşıdı.

    İslamcılar Erdoğan’ın eliyle, AKP aracılığıyla piyasayla bütünleşti; ne adil düzen iddiası kaldı ne de Batı’nın “kötülüğü”… Özelleştirmeler çağını bütün ihtişamıyla yaşadılar, yaşattılar. Sefasını sürüyorlar.

    Ama yine her seferinde madun, mağrur oldukları şeyler buldular…

    Temel hak ve özgürlük meselesi İslamcılığın ajandasındaki bir mızrak ucu sadece.

    Onu kullanarak her şeyi aşarlar, acıtırlar, kanırtıp, kanatırlar…

    İslamcıların derdi, ne şartta olursa olsun iktidar olmak ve iktidarda kalmak. Bunun için her türlü çürümeye rağmen, dine ya da yasaya uydurma, kılıf bulma gibi işlerde ellerine su dökülmez.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, cemaat liderleri, şirket sahibi bakanlar… bunun için en açık göstergelerdir. Yaşadığımıza yabancılaşıyoruz, halbuki her şey apaçık karşımızda. Bu da İslamcıların marifeti.

    Takiyye her zaman çalışsın isterler…

    İş cinayetlerini, yoksulluğu, yokluğu fıtrat ve kaderle açıklamak neresinden bakarsanız bakın devrime yetmiyorsa, çıldırmak için yeterlidir. Bunun bir ucunu “maden şehitleri” diyen CHP tutmaktadır. İdeolojik tuzakların bir parçasıdır; salt ve vahşi gerçeği örtmekten başka bir şey değildir.

    Tıpkı başörtüsünü sahaya sürmek gibi. Tıpkı LGBTİ+’lara yönelik insanlığa aykırı girişimleri desteklemek gibi. Tıpkı çevreyi, hayvanları… her şeyi itinayla katletmek gibi. Tıpkı kadınlar ve aile meselesini dine sıkıştırmak gibi. Tıpkı iş cinayetlerini kadere, fıtrata bağlamak gibi…

    Bu sağcılığın ta kendisi ve ekonomik düzenden de bağımsız değil. Bir ucu burjuva demokrasisinde ise, diğer ucu İslamcı yönetimlere, neo-faşizme kadar uzanan bir hat.

    Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, AKP’nin ve CHP’nin buradan hareketle kadınları politikaya yeniden konu etme çabası, LGBTİ+ düşmanlığı ve her seferinde İslamcıların hedefi olması… Bu, Avrupa’daki sağcılıktan da beslenen bir süreç. Orban seçim propagandasını homofobi üzerine kurdu, Ukrayna’daki neo-naziler malum, İtalya’daki seçimlerde sağ ittifak bir faşisti başbakan yaptı…İspanya’da, İsveç’te, Polonya’da durum farksız.

    Türkiye’de bu ırkçılıktan/ faşizmden ağzı sulanan Özdağ’lar var.

    Aralarında bir süreklilik ilişkisi bulunuyor ve bunu kuran ekonomik gerçeklikse, gizleyen de merkezi gerçeklikten sapma oluyor.

    Marks kapitalizm için: ”…proleteryanın kanını ve beyninin iliğini sömürüp sermayenin simya kazanına atan bir vampire dönüşmüştür.” diyor.

    Siyasetin ve mücadele pratiğinin merkezi şaşarsa bütün tuzaklar bütün sağcıların en sevdikleri olarak da devam ediyor.

    Sağcılık mı, yeni dindarlık mı, otoriterlik mi, hepsi mi? Nasıl ifade ederseniz edin, yaşadığımız gerçek sağın bütün veçhelerinin insana ve onurlu yaşama düşman olduğudur. Erdoğan’da bile çalışmayan dinbazlığın Kılıçdaroğlu için geçer akçe olacağı bir hayal.

    Dilerim ki Kılıçdaroğlu bunu geç olmadan görür.

  • Adaletsiz kalkınma2: Kötülüğe sabırla dayanılan zamanlar

    Geçen hafta yazıyı bitirirken Bertholt Brecht’in “Gaddarlık, gaddarlıktan doğmaz; artık gaddarlık olmaksızın yapılamayacak iş anlaşmalarından doğar.” sözlerini hatırlatan kimi veriler kullanmıştım.

    https://www.medyaport.net/adaletsiz-kalkinma-fakruzaruret-icinde-gonullu-kulluk-makale,33289.html

    Dönüp bakmayın diye buraya iliştiriyorum: Adaletsiz kalkınmanın olağandışı sömürü döneminde, yüzde 7,5’lik büyümede sınıflar arası gelir dağılımında sermaye bloku payını artırırken geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 olan ücretli emeğin payı 2022’de yüzde 25.4’le düşmeye devam ederken ne düşünüyorsunuz?

    Daniele Guerin’in Faşizm ve Büyük Sermaye kitabındaki “…devlet öncelikli olarak işçi sınıfını hedef alır; ücretleri düşürmeye, sendikaları ortadan kaldırmaya, grev hakkını engellemeye ve işverenlerin mutlak egemenliğini yeniden inşa etmeye çalışır. Kapitalizm karşıtı eğilimleri zararsız yönlere itmek için güç kullanmanın yanı sıra demagojiye de başvurur.” sözlerini yukarıdaki paragrafla yeniden okuduğunuzda aklınızdan geçeni söyler misiniz?

    Guerin bahse konu kitabında “Burjuva demokrasisi kapitalist çıkarları hukukun üstünlüğü yoluyla güvenceye alamaz hale gelince faşizmi kullanmıştır” da diyor. Peki sizce Guerin haklıysa bizi bundan sonra ne bekliyor?

    Erdoğan’ın özellikle 2018 sonrasında mutlak güçle bezenmiş iktidarında “özerkliğini koruyabilen” kesimler kimler? Pandemide işçiler kimler için fabrikalara, inşaatlara, konteynırlara hapsedilmişti? OHAL’de grevler kimin için yasaklanmıştı hatırlıyor musunuz? Erdoğan iktidarında karlarına kar katanlar büyük iş çevreleri değil miydi?

    Yoğunlaşan krizle artan işsizlik, eşitsizlik; artan iş yükü ve çalışma saatlerinin uzaması, yoksullaşma, dışlanma, evsizlik ve keskin ekonomik çöküşle sosyal refahın azaltılması, emeklilik ve sağlık hakkının geri alınması, örgütlenme çabalarına baskıyla engel olma; kişisel- kamusal özgürlüğün ve demokratik hakların erozyonu AKP’li iktidarın işçi sınıfı ve halk üzerindeki otoriterlik organizasyonunda önemli aşamalar değil miydi?

    Hakikaten “gaddarlık” neyden doğar, sevgili okur? “Sermayenin acımasız hakimiyeti için zorunlu” mudur?

    Bizdeki iktidar da Batı kapitalizmine karşı kıyamet koparıyor görünse de büyük iş çevresinin, büyük uluslararası tekellerin Erdoğan’ın yükselişine desteğinin, ( faşizmin kapitalist çıkarlarla bağını düşününce) Erdoğan’ın içinden çıktığı ideoloji ile bugün durduğu yer arasında organik bağını kurabilir miyiz?

    24 Ocak Kararları’nın başbakan yardımcısı Kenan Evren’in başbakanı Turgut Özal’ın fikirlerinin takipçisi olduğunu her fırsatta dile getiren Erdoğan’a bakınca “fikirlerinin iktidarda” olduğunu düşünmek yanlış mı?

    “12 Eylül, iktidar manyağı birkaç generalin işi değildi, hele hele liberal masalda anlatıldığı gibi, devletin topluma karşı yaptığı bir darbe hiç değildi. 12 Eylül, Türkiye işçi sınıfına karşı yapılmış bir sermaye darbesiydi, sermaye vesayetini mutlaklaştırmak için yapılmıştı. Cuntacılar darbenin hemen ardından bütün sendikaları kapattılar, bütün grevleri yasakladılar, ücretleri dondurdular, dönemin sermayedarlarından birinin ifadesiyle, gülme sırası patronlara gelmişti.

    32 yıldır, işçiler, çalışanlar, yoksullar ölür ve sermaye gülerken darbe, intihar eden annelerin ve öğretmenlerin, yanan, boğulan, göçük altında kalan işçilerin ölü bedenlerine vurulmuş sermaye damgasının adıyken, 12 Eylül yargılanıyor, öyle mi?” diye yazmıştı bundan 10 yıl önce Fatih Yaşlı. 12 Eylül’ün üzerinden 32 yıl geçtiğinde bir şey değişmemişti işçiler, yoksullar, ezilenler için; 42 yıl sonra da yine değişen bir şey var mı?

    Sorular uzar; ama galiba yine tüm cevaplar, “siyaset ekonominin yoğunlaştırılmış ifadesidir, ekonomik çıkarları güvenceye almanın nihai aracıdır” diyen Lenin’de…

    La Boetie’yi de yeniden analım burada: “Her şeyin tek bir kişiye ait olduğu hükümet biçiminde en ufak bir kamusallığın bulunduğuna inanmak zordur.”

    Bu yüzden tek bir kişinin, ülkenin yazgısı üzerinde kendine belirleyici rolü biçtiğinde toplumun yaşadığı keskin, yoğun ve geri dönüşümü zor bir yoksulluğa, hak gaspına, hakkaniyetsizliğin kurala dönüşmesinin çaresizliği eşlik eder.

    Aslında hepsinin toplamı adaletsizliktir. Yoksulluktan çalışarak, üreterek, üretilenden hak edileni alarak çıkabilirsiniz.

    Ama tek adamla yönetilen bir ülkenin yoksuluysanız, “kolay hayatın” sadece “gaddarla iş anlaşmaları” olan azınlıktaki bir sermaye blokunun tekelinde olduğunu görür ve ne yaparsanız yapın, “içine düştüğünüz çukurdan” çıkamayacağınızı bilirsiniz. Bağlamından kopardığım şarkı sözüyle söylersem, “kayıtsız bir razı oluş başlamıştır.” Geçen hafta yazıda epeyce üzerinde durmuştuk; la Boetie buna 450 yıl önce ad koymuştu: “gönüllü kulluk.”

    Gönüllü kulluk oluşturmada iktidarın paternalist- popülist yüzüyle kitleye sunduğu maddi çıkarların da payı olduğunu da belirtelim. Kitlelerin ona akın etmeleri için onların yarına ulaşmak için bugünden geçmek yerine daha kolay bir biçimde geriye gidecekleri o eski güzel şeyleri resmedecek, ilham verici sözlerle yeni bir yaşam vaad edecektir. Yani otoriterlik çok katmanlı, çok yüzlü…Her kılığa girebiliyor.

    Kanıp kanmama için Gramsci yol gösteriyor: “Yanılsama kolektif bilinçteki en inatçı zararlı ottur; tarih iyi bir öğretmendir ama şu anda hiç öğrencisi yoktur.”

    2500 YIL SONRA OSTRAKİSMOS

    İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında, dünyayı bir yıkıma sürükleyen faşizm dalgasının yorumları arasında yer alan Führer Devleti Teorisi, Hitler’in hiçbir şeyden şüphelenmeyen Alman halkı tarafından oy verilerek kurulduğunu söylüyordu.

    Weimar Cumhuriyeti sonrasında yaşananlar bunu izaha yetiyor. Sermayenin ihtiyaçlarının karşılanmasına göre düzenlenecek, emeğin daha fazla sömürülmesine yönelik bir siyasi organizasyonun yapılması elzemdi. Büyük sermayenin otoriter devlet ihtiyacı için bir ittifak gerekiyordu, en ideal adaylardan biri Hitler’di.

    Konu üzerinde kafa yoran herkesin vardığı sonuç özgürlüğün yok oluşu ile otoriteryan iktidarların yükselişinin paralel olduğu. İster seçimle ister darbeyle bir iktidar hegemonyasının kurulması ve “özgürlüğün anısının” tümüyle unutturmasıyla, gönüllü kulluk olgusu da yerleşik bir hal alıyor. “Kararlı bir şekilde izlenen güç siyaseti” ile güçsüz, bölünmüş, kendiyle didişen işçi sınıfı ve halk yörüngeye girip orada kalıyor.

    İspanyolların çoğu Franco’yu çok severdi.

    Nasır’ın iktidarı bırakmaması için Mısırlılar sokaklarda göz yaşı döküyordu. 82 anayasası yüzde 97 evetle geçmişti. Biz, “öküzümüzü hançerleyen” birine “reisimiz” diyoruz.

    Muhalefetin önünü almayı, olmuyorsa rotasından şaşırtmayı amaçlayan otoriterlik güdüsünde 2010 anayasa referandumundan sonra siyasallaşan yargı, 2016’dan sonra yeniden dizayn edilerek Erdoğan’ın yeni hükümet sistemi ile bütünüyle bir operasyon timine, iktidarı için sorunsuz işleyen bir öğütme aygıtına dönüştü. Totoliter rejimlerde memurlar, liderlerin sadece emirlerini değil, niyetlerini de uygular sözünü hatırlatırcasına…

    Süreklilik halindeki olağanüstü halde neredeyse tüm muhalefet, iktidar aparatları ve içişleri eliyle her türlü hainlikle kriminal ilan edildi. Agresif medyanın hedefe koyduğu kişi ve kurumlar dışında iktidar trolünün ağzından Erdoğan’ın kendisine teşekkürünü duydu bu memleket ahalisi. Erdoğan’ın kendisine iletilen mesajında söylediği “yav böyle yapacaksın, bize zemin hazırlayacaksın ki biz hamle yapalım” sözlerinde bugün yaşadıklarımızın anlamını, esasını kavrıyoruz.

    Bir parantez: Aynı trol 9 Eylül kutlamaları için de “kıçlarından kurtuluş uyduruyorlar” da dedi geçen gün, istikamet aldığı kılavuzundan esinlendiği belliydi. O da “keşke Yunan galip gelseydi” demişti.

    Parantez öncesine dönersek; Erdoğan rejimi apaçık partizanlarıyla otoriterliğin önündeki bütün bariyerleri yıkmış olmasına rağmen kendini bugün “demokratik biçimini koruyan”, demokratik bir sürecin ve milletin de koruyucusu olarak tanımlıyor.

    Bundan 42 yıl önce tam da bugün yapılanlarla yaşadıklarımız arasında toplama çıkarma yaparken, tarih hep ileriye akarken o günün ardılları, bugün öncüllerini aratmıyor. “Ezilenlerin trajedisi bize içinde yaşadığımız olağanüstü halin istisna değil kaide olduğunu gösterir” diyen Walter Benjamin’in kulakları çınlasın.

    Bugünkü siyasi müktesebatı ile sermayenin bir aracı haline gelmiş iktidar, her kurum ve herkes üzerinde baskı kullanarak ömrünü uzatmaya çalışsa da kaçınılmaz sonu bellidir. Başlangıçta siyasi ikbali ile devleti özdeşleştirdiğinde, kendi çöküşünü devletin çöküşüyle eşitleyen her otoriter gibi ezel ebed iktidarı alın yazısı sanmak faydasız.

    Hüsnü Mübarek de devrilmeden önceki son basın toplantısında Mısırlılar ya beni ya kaosu tercih edecekler demişti. Mısırlılar onun üzerine bir Mursi ve Sisi gördü.

    Antik Yunanda Atinalılar aşırı güçlenen ve despotizm eğilimli olan birilerinin demokrasi için tehdit haline geldiğini düşündüğünde ya da kamusal görevlere yapılan atamalarda kayırma ve kollamanın önüne geçmek, liyakat esasını öncelemek için “ostraka” adı verilen çanak-çömlekleri bir oylama aracı olarak kullanmış; diktatör namzeti gördükleri, despot olma potansiyeli olan yöneticilerden kurtulmak istediklerini 10 yıl süreyle sürgüne göndermeye başlamıştı. Ostrasizm- ostrakismos denilen, halkın demokrasiyi korumak için kurduğu savunma mekanizmasına ilişkin sistemin uygulanmasını tarihçi James Sickinger “negatif popülerlik” olarak tanımlıyor.

    Agora meydanına toplanan halk, demokrasileri ve kamusal düzen için tehdit olan, kendileri için tehlikeli olduğunu gördükleri kişilerin adlarını ostrakalar üzerine yazıyor, 6 bini bulan oyla istenmeyen kişi ilan edilen “diktatör namzetlerini”, 10 yıllığına sürgüne gönderiyordu. Ostrasizm, site devletinde kontrol edilemeyecek kadar güçlenen kişilerin demokrasi üzerindeki tehdidini ortadan kaldırmak için uygulanan bir “anti-tiran yasasıydı.”

    Kleisthenes’in MÖ 500’lerde yürürlüğe koyduğu ostrakismos yasasından 2500 yıl sonrasında bugün biz de bir “ostraka” üzerine bir isim yazma arifesindeyiz. Bugünlerde adayın adı üzerinde koparılan kıyametlere, tartışmalara rağmen bir noktada aklımız net. Belki kimi seçeceğimizi bilmiyoruz; ama kimi seçmeyeceğimizi biliyoruz. Belki kimi istediğimizi bilmiyoruz; ama kimi istemediğimizi biliyoruz.

    Erdoğan için de hakikat anı geliyor. Kendini yok edilemez kudreti veya sınırsız döngüsüyle sürdüren “ouroboros”, kuyruğunu yemeye başladı ve bu kez yeniden başa dönemeyecek.

    Onun iktidarı bittiğinde memleketin çok daha huzurlu, adil ve güzel bir yer olacağına inanan milyonlar var. “Atama yoksa oy yok” diyen öğretmene “o oy senin olsun. Sen vermen gereken yere ver. Bize kimin oy vereceği belli. Sen kendine sakla” dediği günler çok gerilerde kaldı.

    Halkın parçalanmış, bölünmüş, dağılmış olduğu için bir eylem gerçekleştiremediği günlerde değiliz; tek bir beden gibi hareket ettiği ender zamanlar yaşıyoruz.

    “Kötülüğe sabırla dayanılan zamanlar bitti, gelecekteki daha iyi bir yazgıya hazırlanılan zamanlardayız.”

    42 yıl önceki askeri darbeyle yönetimi ele geçiren Evren’in ruhu başka bedenlerdeyken, belki farklı yol ama benzer yöntemlerle tatbik edilen rejim önümüzde dururken, bugün seçimle gelen otokrasiye karşı ostrasizm bize 2500 yıl sonra bir şey söylüyor.

    Bizim ostrakamızda, “şatafatlı ve lüks hayat tarzı nedeniyle pek çok kişi tarafından nefret edilen Atinalı Megakles’e emsal bir isim çoktan yazıldı.

    Özgürlüğün baskı üzerine zaferi gerçekleşmek üzere…

    Bitirirken…Bugün 12 Eylül… Karanlığından kurtulmak için çalıştığımız takvimin utanç sayfası…

    Ama en acımasız politikaların adı olmuş; işkencelerin, idamların, infazların, kayıpların tarihini demokrasiyle ve adaletle sileceğiz.

    Yitirdiklerimizin anısını selamlayarak, sözü Haydar Ergülen’e bırakayım.

    “sen gittin bu sokaklar durmadan aktı

    kentin dingin sularından kovuldu sevincimiz

    bir çürümüş güller balosuna dönüştü şenlik

    yüreğimden yol alan bir erinç besledimdi oğul

    ben seni çağıltılı bağbozumlarında bekledimdi

    (…)

    vurulmuş bir ceylan indirdiler bu sabah dağdan

    yüzünde yorgun bir güzellik yaşıyor gibi

    yakamdan düşmeyecek ah bekleyişin kederi

    gel artık ömrümü seninle bildimdi oğul

    ben seni kimseler beklemezken bekledimdi.”

  • Adaletsiz kalkınma: Fakruzaruret içinde gönüllü kulluk

    2002’den bu yana AKP’nin vaad ettiği demokrasi ve refah ilk kez bu kadar gayri ciddi bulunuyor. Teorisine de pratiğine de inanılmıyor. AKP seçmeni de kendisini nasıl bir geleceğin beklediğini ilk kez tahayyül edemiyor.

    Ülkede otoriterliğin yükselişi önlenemiyor, otoriter şiddetin etkisi altındaki ruh haliyle gelecek şekillendirilmeye çalışılıyor.

    Halk, önceleri kağıt üzerinde de olsa varlığına tanıklık ettiği haklar ve özgürlüklere bu kez mutlak güçle pervasızlaşanların dilinde bile rastlayamıyor.

    Bir şarkıcının saatler içinde önce hedefe sonra cezaevine konmasının altındaki motivasyonu çözmeye çalışırken bir diktatör namzetiyle yüzleştiğini düşünüyor.

    Daha çok öfke üretildiğine tanıklık edeceği günlerin sonunda bir tercihe gideceğini biliyor; ama tercihin sonucunda daha büyük bir öfkenin muhatabı olup olmayacağını kestiremiyor.

    Ama alamet-i farikası tek adamlık otoriteryenizmi olan rejimin rıza üretemediğinde, 20 yılın sonunda yaşadıklarındaki; “kitlesel hipnozu”, “kör itaati”, “mutlak teslimiyeti”, “saplantılı inancı”, “patetik riyakarlık” haliyle razı oluşundaki payını da içten içe biliyor.

    Mısırlı Ala El-Esvani; “Diktatörlük Sendromu” adlı kitabında, Etienne de La Boetie’nin “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”ini referans alarak; “bir halk özgürlüğünü kendi rızasıyla ya da zorla bir bireyin iradesine teslim ettiğinde o birey diktatöre dönüşür.” diyor. Mısır’da da sınırsız güç ve kalıcı iktidar hedefleyen diktatörlerin yolunu açan halkın, La Boetie’yi 450 yıl sonra bile doğruladığını gösteren kitap, bize de bir şeyleri işaret ediyor.

    Önce iktidar, ardından muktedir olmuş birileri için 20 yıl, bizim gibi ülkelerde de “diktatörlük sendromu”nun görülmesi için yeterli bir süre.

    Tüm ideolojik aygıtların üzerinde test edildiği, idolleştirilmiş liderin büyüsüne kapılmış halde yaşayan,; “Liderliğin yaptığı her şey doğru ve bundan sonra yapacakları da doğru olacak” ifadelerine eş bir inançla şekillendirilmiş, üzerinde mutlak bir denetim kurulmuş, her biri birer “Truman Burbank” olarak düşünülmüş, otoriteryenizm fikrine de alıştırılmış ve bunu kabul etmeye razı bir kitle ile işler daha da kolaylaşabilir.

    Otoriter rejimin uzun süre iktidarda kalmasının temel sorumlusu El-Esvani’ye göre yaratılan “makbul vatandaş”…

    Erdoğan iktidarının da karşısında konumlanan herkesi havale ettiğini söylediği “millet” de işte bu makbul vatandaştan mürekkep.

    El-Esvani’nin kitabında söz ettiği “makbul vatandaş”, ona göre; aslında aynı zamanda çaresizlik ve korku içinde, adaletin imkansızlığı konusunda çaresiz ve yukarıda değindiğim üzere, adaleti gerçekleştirme çabalarının sonuçlarından da korkuyor.

    Yine kitapta geçtiği üzere bu birey tipi Etienne de La Boetie tarafından sarsılmaz ve kronik itaati ile tanımlanıyor.

    Hükümet etme haliyle etkisini her kesimde hissettiren 20 yılın sonundaki iktidarın ülkeye yaşattığı ağır iktisadi ve siyasi krize, keskin yoksulluğa, yolsuzluk ve rüşvet ağı ile ayyuka çıkmış derin ahlaki çöküşe, tüm kurumlarının çürümüşlüğüne rağmen; hala iktidarını koruyabilmesini ya da kitlesel varlığını ileriye taşıma umudunu yaşatmasını anlamak için La Boetie’nin; halkın “erkini yalnızca onların kendisine verdikleri güçten alanlara katlanabilmelerinin” bir tercih olarak ortaya koymasını görüyoruz her iki kitapta da.

    La Boeti’nin: “Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki olmayacaktı, eğer ona karşı koymak yerine onun verdiği acıyı sevmemiş olsalardı tiranın onlara en ufak bir kötülük yapma olanağı olmayacaktı.” ifadesiyle de bugünkü rejimle kaderini birleştirenlerin akıl iklimini yorumlayabiliriz.

    Tek bir kişiye katlanan insanların bunu ona karşı çıkmak istememeleriyle açıklayan, kendilerini bunu yapmaktan alıkoyduklarını düşünen La Boetie bu savlarında yalnız değil, siyasal iktidarın var olabilmesinin, iktidarın kendisine gerekli olan boyun eğme arzusunu yaratmasına bağlı olduğu fikri, antropolog Pierre Clastres’da da var.

    Tek adamın milyonlara hükmetmesinin rıza göstermeyle ilgisini anlamlandırırken La Boetie “gönüllü kulluk” olgusunu insan doğasının yozlaşmasına bağlıyor. Feodal dönemdeki bu temellendirme bize Erdoğan rejiminin doğasını anlamak için yeterli gelmeyecek kuşkusuz. El-Esvani’nin Mısır tecrübesini anlattığı kitabından yola çıkarak bizdeki durumu nasıl yorumlamak gerekir fikri üzerine düşünelim istiyorum.

    Her iki kitabın da kendi temellendirmeleri üzerinden bizdeki otoriter iktidarın oluşumundaki nedenleri; rıza gösteren makbul vatandaşlar, din, korkaklık, insanların zenginlik elde etme arzusu ile siyasal iktidara bağlanması düşünülmeyecek kadar mantık dışı görünmüyor; ama monarşi koşullarında değiliz ya da Nasır’ın, Mübarek’in Mısır’ında…

    Reinhard Kühnl; milyonlarca insanın toplumsal çıkarlarına açıkça aykırı politikaları olan bir hareketin veya partinin etrafında toplanmalarını izaha muhtaç bulur. Bu izahatı da muhalefetin yokluğunu da yazının ileriki bölümlerinde açacağım; ama yukarıdaki temellendirmelere ek olarak söylenmesi gereken bir şey de, bizdeki “iktidarın en çıplak görünümünün de baskı ve şiddet” olması…Başlangıçta rıza üretmede hiçbir sorun yaşamayan iktidarın giderek rıza üretememesi ve çubuğu zora başvurmaya kırması…

    Ancak siyasal iktidarın gücünü mutlaklaştırması, “gönüllü kulluğun” oluşmasında tek başına şiddet de yeterli olmaz. Zorun gücüyle insanların durumlarını benimsemelerini sağlamak için iktidar, bir “inançlar sistemi de yaratarak kişilerin iktidar ilişkilerini kendisinin saptadığı yönde algılamalarını” da sağlamak durumunda. AKP bizde 20 yılın sonunda temelsiz bir değerler algısı, vulgar bir dünya görüşü aşıladığı bir kitle yaratarak ideolojik işlevi yerine getiren bir konum da kazandı.

    Toplumu yönetenler- yönetilenler biçimindeki bölme organizasyonundan başka, kullandığı tek yönlü dille, tehditler ve korkutmalarla kendisi gibi düşünmeyenlerin itaatini sağlamayı kısmen de olsa başarmış durumda.

    Bir şarkıcının ceza hukukunun hiçbir şekilde muhatabı olmaması gereken sözlerini cezalandırmakla kalmayıp, kendisine destek açıklamalarının “amalar” ile başlaması, “söyleme mecburiyetiyle” yapılmasını, iktidar olgusuna içkin şiddetin başka bir karşılığı olarak görebiliriz.

    AKP iktidarının 20 yılın sonunda başardığı en önemli şeylerden biri, yaslandığı ideolojisini -iktidarının doğallığı üzerinden- genel dünya görüşü, bir yaşam tarzı biçiminde dayatarak daha sonraki evrelerinde bu ideolojik temel üzerine inşaa ettiği otoriteryen düzenini tüm topluma benimsetip, onaylatmak oldu.

    CHP’li Özgür Özel’in Gülşen’in sözlerine ilişkin: “İmam hatipler, CHP döneminde kurulmuş… Maksadını aşmış bir espri. Çok rahatsız edici şekilde insanların kalbini kırdı. Biz de takip edeceğiz” demesi Erdoğan’nın ideolojisinin başarısı.

    Hoş, kendisinin Şenyaşar ailesinin üç ferdinin AKP’lilerce katledilmesinin ardından AKP’lilere “acil” başsağlığı dilediği tweetini hatırlayınca Gülşen’e hapsi reva gören rejim yargısına cevabın Fenerbahçe tribünlerinden “ becerebilirsen zapt et hadi” tezahüratıyla gelmesine de şaşırmamak gerek.

    Gülşen mevzusu da gösterdi ki bundan sonra yapılacak her yanlışa cılız da olsa gelecek tüm itirazların AKP’nin ideolojik söylem süzgecinden geçirilmesi zorunluğu belirecek, kültürel hegemonyanın iktidarına “derin bir sadakatle” bağlı “makbullerin” dışında, siyasal- toplumsal içtihatların diğer bireylerce ve kurumlar tarafından bir konsensüs yaratılmış biçimde işlemesi de sağlanmış olacaktır.

    AKP rejiminin bu “resmi ideolojisinin” “yarattığı kültürel koşullandırma” insanların özgür düşüncelerinin ürünleri olarak sunulup meşrulaştırıldığında ise halkın, iktidarın hükmü altına tümüyle girme evresi de tamamlanmış olacaktır.

    AKP iktidarı, bu haliyle sadece düşünce ve ifade özgürlüğünü yok etmekle yetinmediği gibi hakikati de eğip bükerek bir kez daha “faşizmin susma değil, söyleme mecburiyeti” olduğu korkunç gerçeğini bize özgürlük olarak satacaktır.

    Gramsci; “politikada yanılgı devletin temel olarak diktatörlük+ hegemonya anlamıyla doğru bir şekilde kavranmamasından kaynaklanır” derken politik toplumla sivil toplum toplamının “baskının zırhlı hegemonyası” biçiminde temerküz halini de devlet olarak açıklıyordu.

    Bugün gelinen noktada kültürel hegemonyanın oluştuğuna delil olarak yukardakiler verilebilir mi? Siyasal hegemonyanın oluştuğuna dair kuşku yaşanıyor mu?

    Bir parti devleti olarak AKP’nin mutlak güçle bezenmiş iktidarının siyasal aygıtı elde tutmasının dışında kültürel koşullandırmaya da hakim haliyle hegemonya işlevinin yerine geldiğini düşünebilir miyiz?

    Bugün toplumun çok büyük bir kısmının maruz kaldığı siyasal ideolojik düzey, iktidarın baskı ve fiziksel şiddete başvurması, hegemonyanın tahkimi, kurulan tahakküm ile bunun zorla kabul ettirilmesinin kaideye dönüşmesi, iktidarın şiddet kullanımını meşru kılmasıyla büyük bir toplumsal kesimin üzerinde uygulanan baskıyı onaylatıp, yaşamın ayrılmaz bir parçasına dönüştürmesi “diktatörlük sendromunun” semptomları mı?

    Bir şarkıcın ceza kanuna muhatap olmaması gerektiği halde cezalandırılan sözünü savunamayan, dahası cezalandırılmayı eleştirirken bile “amalı” cümle kuran muhalefetin varlığı da AKP iktidarın ideolojik başarısıyla ve yaratılan ortamla mı ilgili ?

    İktidarın kurduğu hegemonyayla, halkın düşünce-davranış kalıplarını biçimlendirmesi, üstündeki baskıyı katmerlemesi, tüm çürümüşlüğüne rağmen varlığını koruyarak umudunu sürdürmesi de yine aynı muhalefet ile ilgilidir.

    Burada Poulantzas’ı hatırlarız: “ezilen sınıflar hükmetme sistemine karşı olan ayaklanmalarını bile genellikle hakim meşruluğunun çerçevesi içinden yaşarlar.”

    El-Esvani diktatörlük sendromunda dinin işlevselliğinden de söz ediyor. Müslüman halkların otoriter iktidarlarının dini bir çeşit zırh olarak öne çıkarmalarını Le Boetie’yi hatırlatan bir vurguyla o da işliyor. Kutsiyet atfetmenin “tanrısallık örneğinden” o da haberdar ediyor. Bizler de Erdoğan’a atfedilen “cihan halifeliği”, “ümmetin lideri” sıfatlarının bizdeki tezahürlerine, tarikat ve cemaatlerin türlü cambazlıklarına, Diyanet’in deveye hendek atlatan fetvalarına şahitlik etmiştik. Detaya gerek yok. Şarkıcının muhatap olduğu hukuk ve dil de muhalefetin buna mahkumiyeti de birbirini ve dinin işlevselliğini bütünlüyor.

    Erdoğan iktidarının önemli başka bir hamlesi de siyasal – kültürel egemenliğine tehdit olarak gördüğü tüm kurumların, yapıların yok edilmesiydi. Yerine koyduklarının da kendisi için en iyisi olduğuna koşulsuz inanmış hayranlardan oluşmuş bir yandaş kitle oluşturarak rejimini dayandırdığı “devleti” de kendisinin merkezileştirildiği biatlı bir bürokrasiyle şekillendirmekti.

    Böylece tüm ülkeyi baba mülkü gibi görüp kendini de tüm halkın yazgısı üzerinde karar verici sayacaktı, yaptığı her şeyi kendi siyasi ikbaline göre şekillendirecek ve hükümet etme biçimini sürdürülebilir kılacaktı.

    Kendi çeperini genişletip derinleştirecek, servet transferiyle semirtecek ve Aristoteles’’ten ilhamla söylersek, ülkeye “hanesi”, o da hanenin “efendisi”ymiş gibi hükmederek iktidarını sürdürecekti.

    Öyle ya; nihayetinde bütün memleket kendisi ve ailesinin kazancı ve sonsuz iktidarı için var…

    Monarşinin sınırında yönettiği ülkede bir grup iktidar sahibiyle sınırsız zenginlik ve debdebe içindeki “itibarlı” yaşamları, ne demokrasiyle ne de anayasa ve yasayla frenlenemeyince de “diktatörlük sendromu” oluştu.

    Son sözler…La Boetie gücün saadet zincirini; “…inanmak istenmez; fakat gerçektir: Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle, gerek tiranın çağırmasıyla ona yaklaşmış ve ortağı olmuşlardır. Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları altı yüz kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorlarsa, bu altı yüz kişi de altı kişiye aynı biçimde davranır. Bu altı yüz kişi, buyrukları altında altı bin kişiyi tutar… Bunlardan sonra gelenler çok daha fazla kalabalıktır.” sözleriyle açıklıyor.

    Kulağa çok mu tanıdık geliyor? Son dönemin gözde ifşalarına konu olan, “elemanlar”, danışmanlar, vekiller ve bürokratları mı hatırladınız? Tüm ülke fakruzaruret halinde yaşarken rüşvet ağları, milyon dolarlar, lüks yaşamlar, sınırsız servet transferi içinizi mi burkuyor?

    Adaletsiz kalkınmanın olağandışı sömürü döneminde yüzde 7,5’lik büyümede sınıflar arası gelir dağılımında sermaye bloku payını artırırken geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 olan ücretli emeğin payı 2022’de yüzde 25.4’le düşmeye devam ederken ne düşünüyorsunuz?

    La Boetie “ Tirana karşı koymak, onunla savaşmak gerekmez bile. Ülke ona kulluk etmemeye karar versin bir kere tiran kendiliğinden yok olup gider“ diyor “Söylev”de. Bu cümle yazının birinci bölümünün sonu ikinci bölümünün başı olsun.

  • Retorikten Mugalataya AKP Pratikleri

    “Hayaldi, gerçek oldu, Türkiye hazır, hedef 2023”

    Bu söz AKP’nin 2011 seçim beyannamesinden.

    Kimse bu cümleyi duyduğunda her şeyin100 yıllık cumhuriyet için tarihteki en kötü noktaya gideceğini düşünmemişti; ama işte, hayaldi gerçek oldu…

    Orwell, 1984 adlı romanında şöyle yazmış: “Parti size gözünüzün gördüğünü ve kulağınızın duyduğunu inkar etmenizi söyledi. Bu onların son ve en önemli emriydi.”

    Erdoğancılığı bu sözle analiz edebiliriz.

    Öyle ki gerek Erdoğan gerekse yandaşları; Türk siyasi hayatında kendilerine kadarki tüm iktidarları aşacak bir siyasi yalanlar külliyatı oluşturdular; “Erdoğancılık” için “karşıt hakikatler” üreterek bugüne geldiler.

    Erdoğancılığın siyasi form olarak geldiği yer, popülist bir örnek olarak siyasal tarihte yer bulması.

    Yalın Alpay böylesi durumları “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatin ısrarla ve körü körüne kitleler tarafından ölümüne savunulması” olarak yorumluyor.

    Sanırım 20 yılın sonunda tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik olarak gelinen noktayı bir kesim için; Boudrillard’ın “simülakrum” evrenine benzetebiliriz.

    RETORİKLER VE MUGALATA

    Erdoğan’ın “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatler evrenine” ait temel ipuçlarını 2002 seçim beyannamesinde görmek mümkün; en bariz paragrafı: “PARTİMİZ, Temel hak ve özgürlükleri ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, özellikle Kopenhag Kriterlerinde belirtilen seviyeye yükseltmek için Anayasa ve yasalarda gerekli değişikliği yapacaktır.

    Temel hak ve özgürlüklerin, sadece anayasal ve yasal güvenceye alınması ile yetinmeyip, fiilen uygulanması ve siyasal kültürümüzün yerleşik bir boyutu olarak güçlenmesi yönünde çaba sarf edecektir. Yaşama ve mülkiyet hakkını, düşünce, ifade, inanç, teşebbüs ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan hükümler, evrensel hukuk ve özgürlük anlayışı dikkate alınarak yeniden düzenleyecektir.”

    Bu paragrafı okuduktan sonra, geçtim iyileştirmeyi eskisi gibi ne kaldı diye soruyor insan.

    AKP ve Erdoğan, 2002’de elini korkak alıştırmış olacak ki 2007’de şaha kalkıyor; işte birkaçı: “Üniversiteler, her çeşit düşüncenin demokratik bir ortamda, hoşgörü içinde öğretilip tartışıldığı, yasakların ve sınırlamaların olmadığı özgür bir foruma dönüştürülecektir.”( bugün Boğaziçi Akademisyenleri nöbetinin 547. Günü…)

    “…kadınları ilgilendiren yasal ve idari düzenlemeler yapılırken bu örgütlerle işbirliği yapacaktır.” ( bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıktılar)

    “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu Tasarısı Taslağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygun olarak hazırlanmış olup, önümüzdeki yasama döneminde öncelikle kanunlaştırılacaktır. ( sadece Onur Ayı etkinliklerine, yürüyüşlerine saldırıları, gözaltıları, yasakları düşünürseniz başka söze gerek kalmıyor)

    “Partimiz hukuku, korkutmanın ve cezalandırmanın değil, adaleti sağlamanın aracı olarak görmektedir. Amacımız toplumumuzu suçun azaldığı, korkunun olmadığı bir barış toplumu haline getirmektir.” (Gezi, Demirtaş, Kavala, Kaftancıoğlu, Çubuk davaları güncel olanlar…)

    “Özgürlük adına güvenliği feda etmek anarşi ve kaosa, güvenlik adına özgürlüğü feda etmek ise otokratik ve diktatoryal rejimlere yol açar. Ülkemiz ve halkımız için bu iki temel ilkeyi birlikte hayata geçirmek önümüzdeki dönemin en temel hedefini oluşturmaya devam edecektir.” ( uzaklara gitmeyin; 2015’ten günümüze kısa bir “AKP ile özgürlükler tarihini” gözlerinizin önünden geçirin lütfen)

    “2013 yılında; Kişi başına geliri 10.000 doları (satın alma gücü paritesine göre 15.000 doları) geçmiş, Milli Geliri 800 milyar dolara ulaşmış, Enflasyonu ‘düşük tek haneye’ indirmiş, İşsizlik oranını daha da düşürmüş, İhracatı 200 milyar doları aşmış, Turizm geliri 40 milyar dolara yaklaşmış, daha güçlü ve müreffeh bir Türkiye hedefliyoruz. 2023 yılında satın alma paritesine göre milli hasıla büyüklüğü bakımından ülkemizin dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer alması ana hedefimizdir”( TÜİK ve Merkez Bankası + Berat Albayrak ve Nebati ‘yi olumlu bir cümlede kullanmak için neler vermezdik.)

    2011 beyannamesini Sedat Bozkurt’un yukarıdaki örnekleri de aldığım, bu yazıyı yazmama da vesile olan 26 Haziran’daki “ Aldatıcı Reklam: AKP Seçim Beyannameleri” adlı yazısından tek cümle ile geçeceğim izninizle: “2023 hedeflerinde 2011 beyannamesine göre kişi başı gelir 25 bin, büyüklük 2 trilyon dolar olarak yer alıyor.”

    2015’te en büyük yalan özelde Kürtlere genelde barış umudu taşıyan, huzur ve refah arayan herkese: “Çözüm Süreci, insan onurunu merkeze alan AK Parti’nin insani kalkınma ve 2023 hedeflerine ulaşmasının önemli dinamiklerinden birisidir. Çözüm süreci, Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere, tüm ülkemiz için aynı zamanda bir refah sürecidir. Çözüm Süreci, milletimizin ve devletimizin ayaklarına pranga vurmak isteyenlerin, maliyet ödetmek isteyenlerin, oyunlarını bozma hamlesidir. Çözüm Süreci, adaletin tesisi, kalkınmanın devamlılığı için hayata geçirilen insan hakları ve demokrasi odaklı yerli bir girişimdir. AK Parti olarak, 7 Haziran’dan sonra da ülkede birlik ve kardeşliği tesis etmeyi amaçlayan ve dönemsel bir mesele olarak bakmadığımız Çözüm Sürecini kararlılıkla sürdüreceğiz.”

    Kuşkusuz en özel yalanlarını en sona sakladılar. İşte 2018:

    “Yeni dönemde Meclis daha itibarlı, Hükümet daha güçlü, bağımsız ve tarafsız yargı daha etkin olacaktır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemiyle birlikte yürütme erkinin kendi içerisindeki fonksiyonları derli toplu ve etkili bir nitelik kazanırken, kuvvetler ayrılığı prensibi daha sağlıklı bir şekilde uygulanma zemini bulacaktır. Yürütmenin daha bütüncül bir yapıyla daha hızlı ve kaliteli hizmet vermesine dayalı yeni yönetim modelinde güçlü bir Meclis yasama faaliyetlerini daha iyi yaparak yürütme üzerindeki sorumluluklarını yerine getirirken, bağımsız ve tarafsız yargı vatandaşlarımızın adil ve etkin bir şekilde adalet hizmeti alabilmesinin hukuki zeminini oluşturacaktır”

    Şu cümleleri okuduktan sonra kendinizi nasıl hissediyorsunuz? “AK Parti, enflasyonla mücadelede çok başarılı bir sicile sahiptir. Uygulayacağımız kararlı politikalar ile enflasyonu yeniden tek haneye indireceğiz.” Bu da 2018’den…

    Binali Yıldırım Dünya Ormancılık Günü’nde 4 milyar ağaç diktik dedi ve ekledi: “İnanmayan gitsin saysın.”

    İşte AKP’nin kerameti böylesi nice cümlelerde saklıydı. Güç oldu, geç anladık çoğumuz.

    YALAN MI, İDEOLOJİK HAT MI?

    Erdoğan ve inananlarının ülkenin anayasası ve uluslararası hukukla sıklıkla ters düşmesi, temsil ettiği siyasal otoriter uç, çarpıtılmış şanlı geçmişin tekerrür edeceğine dair uydurma gelecek tahayyülü Erdoğan’ın varacağı noktayı işaret ediyor.

    Bugün hem Erdoğan’a hem de onun yalan söylemekten imtina etmeyen ekibi ve yandaşlarının yaptıklarına alaycı, küçümseyici, hafife alan açıklamalar getirmek; ilerideki tutumlarına dair hoşumuza gitmeyecek, bugün dillendirmekten çekindiğimiz şeyle yüzleşmekten bizi korumayacaktır.

    Reddettiğimiz şey, kendi hakikatimiz, kendi kaderimiz biraz da…

    Erdoğan’la mücadele, onun siyasi gündemini doğru okumaktan geçiyor.

    Ülkenin geleceği için gerçekçi ve sağlıklı politikalar geliştirmek, onu seçimde yenmek için önemli.

    Yalan; Erdoğan ve yandaşlarının sığındıkları bir şey değil, neredeyse kutsallığında tereddüt edilmeyen (“artık liderin söylediği her şey bu kitle için hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeye gerek kalmadan sarsılmaz birer hakikate dönüşüyor.” diye açıklıyor Yalın Alpay bu durumu) liderin etrafında üretilmiş “karşı hakikatin” bir siyasi gelenek olarak inşa edilmiş ve bize gelecek olarak dayatılacak olması.

    Erdoğan’ın varlığı yandaşlarında -abartılı gelebilir- dinin esaslarından birine dönüştüğünü bile göremedik. Gördüğümüzde de bir grubun hezeyanları olarak yorumladık.

    Başbakanlığın Davutoğlu’na Allah tarafından verildiğini tebliğ edenlerde, Binali Yıldırım’a oy vermeyenleri “dindar olmamak, haram-helal bilmemekle suçlayanlarda, CHP seçmenini “fetva alanına girmiyor” diye tekfir edip, HDP için “Allah partilerini ilhak eylesin. Rey verenlerin bütün ellerini iptal eylesin, kurutsun” diyenlerde Erdoğan’ı bugüne taşıyan motivasyonu görmedik.

    Uzatılabilir örneklerle; ama gerek yok, bunlar yeter…

    Federico Finchelstein, “En büyük faşist yalan, diktatörlüğün demokrasinin en hakiki biçimi olduğu fikriydi.” der ve sürdürür:

    “Diğer faşist yalanlarda olduğu gibi bunda da uydurulmuş hakikat ampirik gerçekliğin yerini aldı.

    Gerçeklik perspektifinden bakıldığında bu tür bir ideolojinin mahsulü asla doğru olamazdı.

    Bu en basit ifadeyle yanlıştı; ancak faşistler yalanlarının daha derin hakikatlerin kanıtları olduğuna inanıyorlardı.

    Gerçek delilleri reddediyorlar ve bu delillerin yerine liderlerine ve savundukları totaliter ideolojiye duydukları derin ve neredeyse dinsel bir inancı koyuyorlardı.

    Lider ve ideoloji onlar için mutlak hakikatin kanıtıydı.

    Faşistler yalanları konusunda sinik değildi; onlar gerçekten inanmak istediler ve inandılar.”

    Farkında olmadığımız ya da hafife aldığımız şey; Erdoğan ve yandaşlarının yalanlar üzerinden bize ulaştırdıkları mesajlarının içeriklerine bizim çoğu zaman ideolojik bağlamıyla bakmadığımız gerçeği.

    Biz, onların bir siyaset tarzı olarak yalanı benimsediğini düşünüyoruz ve bunu da kolay alt edilebilir, gülünç durumlar olarak yorumluyoruz. Oysa yoğunlaşmak gereken yer, bu politikalarının getireceği yıkıcı sonuçlar.

    Mitomaniye vardığını düşündüğümüz bu anormal halin faşizme giden siyasi /ideolojik yol ile açıklanıyor olmasını çoğumuz görmüyoruz.

    Erdoğan gibi liderlerin hep bir ajandaya sahip olduğu tarihsel gerçeği ve bunlara karşı etkili bir muhalefet geliştirmenin farkında mıyız, emin değilim.

    Erdoğan‘ın aleyhine olan yargı kararlarını tanımaması, lehine olanı adaletin tecellisi olarak yorumlaması; cumhur ittifakı dışındaki diğer tüm muhalefeti terörle ilişkilendirmesi, hakaretleri bize yakın gelecekte yaşayabileceğimiz bir şeyler hakkında ip uçları veriyor.

    Bu ipuçları; Erdoğan’ın popülist siyasetinde “rasyonelliğin, duygulara; çeşitliliğin, tek sesliliğe; özgürlüğün, otokrasiye sürüklendiğini” gösteriyor.

    “Kontrolü kaybetti, gideceğini gördüğü için öfkeleniyor, az kaldı, geliyor gelmekte olan”a benzer şeyler söyleyip, bütün bunlardaki ideolojik hattın altında yatan faşist hakikati görmeyen rehavete ermiş muhaliflik, popülist bir liderin evrileceği yeri de doğru teşhis edemez.

    Henüz yaftalanmayanlarımız; çok yakın bir gelecekte “halk düşmanı, vatan haini, terörist, işbirlikçi, bölücü, ajan, casus, dış mihrakların uşağı ve seçkinci” gibi sıfatlarla yaftalanabiliriz.

    Erdoğan’la Putin’i, Bolsonaro’yu, Orban’ı bugün ortaklaştıran “yalanları ve hakikatler” evreni, siyasetin bu olağan dışı halinde kafası biraz karışacak muhalefetle, onu tarihte kaldığını düşündüğümüz diktatörlük evreniyle de ortaklaştırabilir.

    Erdoğan’ın iktidarı için “muhafazakar demokrat” dediğimiz günlerden bugüne geldik, unutmayalım.

    Yine Finchelstein’dan hatırlayalım; “Hitler’i acınası, dürtüsel hareket eden bir şarlatan olarak siyasi denklemden çıkaranlar”, Hitler “yeni gerçeklikler yarattıkça dünyayı da gittikçe söylediği yalanlara benzettiğinde” ağır bedeller ödemek durumumda kalacaklarını çok geç fark ettiler.

    DEMİRTAŞ YANILIYOR

    Yeri gelmişken yazının burasında Selahattin Demirtaş’ın son yazısı üzerinden seçimlerin yapılmayacağı ya da Erdoğan’ın kazanamayacağı bir seçime girmeyeceği, aday olmayacağı düşüncesini de anlamsız buluyorum. Zira buraya kadar anlattıklarımızla bu durum çelişirdi.

    Erdoğan gibi popülizmin zirvesini yaşayan bir lider için seçimler, kendisine atfedilen tüm üstünlüğü pekiştirdiği için vazgeçilmez.

    Çünkü seçimler onun ekonomi, siyaset, kültür, sosyal bilimler, tarih vs düzlemde ortaya attığı bilgisinin teyidi ve meşruiyet zemini için çok önemli. Onu var eden şey seçimler oldu.

    Seçimden kaçmak taşıyabileceği bir yük değil. Popülist siyasetinin “son büyük savaşı olarak tahayyül ettiği karşılaşmadan” kaçmayacaktır.

    Erdoğan; seçimlerle tek gerçek temsilcisi olduğuna inandığı, ona gücünü bahşeden milletine sığındı hep.

    Hukuk tanımazlığının da, küfrünün de meşruiyetini seçimlerle temsilcisi olduğunu söylediği millete dayandırdı.

    Popülist hükümranlığının onayını milletinden seçimlerle aldı.

    Erdoğan ve etrafındakiler söylediklerinin yalan olduğunu bilse dahi 20 yıllık iktidarında imal ettiği kitlesi; Erdoğan’ın söylediklerinde kendi inançlarını, savlarını ve hayallerini gördüğü için liderlerinin sürekli tutarsızlıklarını; boşa çıkmış iç siyaset, nerdeyse gün aşırı değişen dış siyaset ve başarısız, temelsiz ekonomi yönetimi konusunda söylediklerini yalan olarak algılamıyor.

    Küçümsediğim için söylemiyorum ama; hakikatlerle değil duygusal algılarla imal edilmiş bir evrende yaşatılan bir kitle; “siyasi kararlarını akıl yürütme ile değil duygusal dolayımları aracılığıyla verdiği için” retorikten safsataya uzanan AKP’nin iktidar pratiğini yaşıyoruz.

    “Hakikatin önemsizleşmesi döneminde hiçbir konuda terazisi şaşmayan bu bilge kitlenin iradesi her şeyin üzerinde tutulur ve siyaseten yapılan her şey bu bilge kitle aracılığıyla meşrulaştırılır” ya, hep öyle yaptı Erdoğan.

    Kuşkusuz bu meşruiyet süreci de bir anda olmadı.

    Yukarıda sözünü ettiğimiz seçim beyannameleri arasındaki süreçte toplumdaki rasyoneli irrasyonele dönüştürmek için epey zamanı oldu Erdoğan ve partisinin.

    Keyes’in tabiriyle “yalanlara alışan kitleler artık siyasilerin yalan söylemesini umursamayan” bir noktaya geldiler, getirildiler.

    Geçen yazımda değinmiştim: “Eğer insanlara devamlı olarak yalan söylenirse bu, insanların söz konusu yalanlara günün birinde inanmalarını sağlamaz; aksine artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması sonucunu doğurur” diyordu Hannah Arendt.

    İşte Erdoğan da 20 yılda sadece yalandan mamül kendi karşıt hakikatini kurmadı; esas amacı olan “kitlelerde hakikate karşı güvensizlik yaratmak ve mümkünse ortak paydada birleşilebilecek bir hakikatin olmadığı kanaatini yerleştirmeyi” başardı.

    20 yılda “kendi kanaatlerini besleyen “gerçek halk” ve AKP arasında bir bütünleşme inşa edildi.

    Erdoğan her seferinde faşizmden farkını, iktidarını meşrulaştırma kaynağı olarak gördüğü “gerçek halk”a başvurarak oluşturdu.

    Öyle ya, ona faşist diyemiyorsak seçime izin verdiği için…

    Seçim Erdoğan’ın yaratılmış hakikatinde hala başat rol…

    Ondan vazgeçeceği zamanlarda değiliz henüz.

    Ama yalanın siyasi norm halini aldığı, Fatih Yaşlı’nın tabiriyle “ne söylüyorlarsa tersini yaptıkları, ne yapıyorlarsa tersini söyledikleri”, hakikatin önemsizleştiği “pre-faşizm” dönemindeyiz.

  • Gezi’den 2023’e Bir Muktedirin Seyir Defteri

    Erdoğan’ın gezi protestocularına hakareti daha sonra bu hakareti savunmak için söyledikleri 20 yılın sonunda hem siyaset kurumu hem de bu ülkenin yurttaşları için çok acıklı…

    Erdoğan’ın 11 Haziran‘da 10 yıl olacak, türlü vesilelerle tedavülde tuttuğu yalanını sürdürmesi; “Eğer insanlara devamlı olarak yalan söylenirse bu, insanların söz konusu yalanlara günün birinde inanmalarını sağlamaz; aksine artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması sonucunu doğurur” diyen Hannah Arendt’i doğruluyor.

    Hakikat sonrası çağ, Erdoğan’ın ruhunda cisimleşiyor.

    Aslına bakarsanız; küfür ve hakaret; bu ülkenin yurttaşları için Özal’ı hatırlayınca, Bahçeli’yi, Soylu’yu hatırlayınca; Lütfü Türkkan’ı, MHP’li İzzet Ulvi Yönter’i, Semih Yalçın’ı, Celal Adan’ı; Ersoy Dede’yi; Akit’i, erasmusa orgasmus diyen AKP profesörünü hatırlayınca; Atatürk’e, İsmet İnönü’ye söylenenleri; Şevket Kazan’ı, Alevilere söylenenleri, hatırlayınca; Kadir Mısıroğlu’nu hatırlayınca…İslamcı, milliyetçi -mukaddesatçı cenah için karşı tarafa söylendiğinde pekala caiz olan; icazet alabilen bir şey değil miydi?

    Sadece şu son bir buçuk yılda içinde yaşadığı distopik yoksulluğa sadece sokak röportajlarında itiraz eden bir halk için bu küfür ve hakaret de travmatik gelmiyor olabilir mi?

    AKP Genel Başkanı sıfatıyla grup toplantısında kendi halkına küfür eden kişinin birinci sıfatı cumhurbaşkanıydı. Onun siyasi kariyerinde, siyasal icaplara göre 20 yıldır bu hakaret ve küfürlerin dolaşıma sokulduğunu görmedik mi?

    Küfür vesilesiyle kronolojisi çıkarılan hakaretlerinden rakipleri de payını almıyor muydu? HDP’lilere, Kılıçdaroğlu’na bir zamanlar muhalefetteyken Bahçeli’ye, gezi protestocularına, kadınlara söylediği her şey; Erdoğan’ın siyasi icaplarından doğmadı mı?

    O icaplar, siyasal İslamcılar tarafından destekleniyor, kimi yandaşlarca tevil edilmeye çalışılarak toplumda karşılık yaratılmaya uğraşılmıyor muydu?

    Erdoğan’ın hakareti aşıp küfre dönen sözleri yoktu şimdiye kadar; ama siyasal durumunun yeni fazı, yeni ideolojik formatı artık küfrü gerektiriyor belki ve buna da birkaç cılız ses dışında neredeyse kendi cenahından hiç itiraz gelmiyor.

    Erdoğan’ın kutuplaştırma politikası onun iktidarının yakıt tankı; her haziran da ikmal zamanı. Onun narsisistik davranışın bir göstergesi de olan halkı iki kampa bölme 30 yıldan fazladır narsisizm çalışan Barbel Wardeztki’ye göre dünya görüşünü basitleştiriyor, insanların tasnifini ve kendi duygularıyla teması kolaylaştırıyor.

    İşte o yüzden Erdoğan geri adım atmadı, “milletine” sığındı.

    Çünkü Erdoğan kendisinin inandığı gibi kendi tabanını da Gezi’den 2019’a giden, 2019’dan 2023’e gidecek bir yol olduğuna inandırdı, hakaret ve küfür biraz da onun hıncı…

    Maslow‘un ihtiyaçlar piramidi halk için başka, Erdoğan için başka, Erdoğan’ın kendisine 20 yıldan bu yana imal ettiği bir zamanlar evde zor tuttuğu yüzde 50 (eridi ve yüzde 30’a düştü) tabanı için başka bir yerden işliyor sanki.

    O yüzden Ebubekir Şahin; Erdoğan’dan farklı bir şey düşünmüyor. RTÜK başkanının Kılıçdaroğlu hatırlatmasıyla üstünü örtmeye çalıştığı şey toplumda başka bir şeyin de üstünü örtüyor çünkü. O yüzden Ebubekir Şahin liderinin yolundan yürüyor.

    Barbel Wardetzki , “Narsisizm, Ayartma ve İktidar” adlı kitabında: “Politik liderin açık narsisist rolünü memnuniyetsiz incinmiş halkın da “ekhoist” rolünü üstlenmesi anlamına gelir. Bu, lideri yetersizlik duygularından kurtarır ve kendi ihtişamını tam anlamıyla yaşamasına imkan verir. O güçlü adam olduğu için halk kendi sorumluluğunu ona aktarır, böylece kendi kararlarını vermek ve çaba harcamak zorunda kalmaz; iki tarafın da avantajı vardır, narsisist büyür “ekhoist” ve onun arkasına saklanabilir ve onun başarılarından faydalanabilir.” diyor.

    Erdoğan bu yüzden bana saldıran Türkiye Cumhuriyeti’ne saldırmış sayılır diyebiliyor; ama o cumhur da bütünü değil, kendi ittifakını içeriyor. O kendisini makam, makamı da kendisi olarak görüyor, bu ikisi o ve taraftarları için ayrılamaz.

    “Narsistik sistemlerde yalan sadece kandırmak için söylenmez aynı zamanda bir yıldırma ve kafa karıştırma aracıdır.” da diyor Wardetzki…Erdoğan’ın bugününü iyi anlatan bir cümle… Oradan sürdüreyim…

    Wardetzki; Erdoğan’ı biliyor, dünyasını tanıyor: ” Narsistik dünya, diğer insanların pek söz konusu olmadığı kişiye özel bir dünyadır. Bir anlam ifade eden tek şey, kişinin kesin bir şekilde gerçekleştireceği kendi planıdır; buna sisteme uymalarını sağlamak amacıyla gerçekleri saptırmak ve inkar etmek de dahildir. Eğer bugün işime yaramıyorsa dün söylediğim saçmalık beni niye ilgilendirsin ki; karşıt iddia ifade edilir ve daha önce tersini söylemiş olduğu yalanlanır. Bugün iki kere iki üç eder, yarın altı; gerekirse öbür gün sekiz. Esneklik sınırsızdır.” diyor Erdoğan ve benzerleri için… Haklı…

    Onun ölçüsüz politik davranışlarını, dilini belirleyen bir durum mevcut bugün. Kendisine tahsis ettirdiği sınırsız iktidar narsisistik ruhunu yüceltiyor ve “büyüklük fantezisini monark rolünde” gerçekleştiriyor.

    Kendinden öncekilerin hepsinin başarısız her şeyi yanlış ona göre; her şey onunla abad oldu, onun kaderi, milletin kaderi o yüzden; o yüzden makamı ile kişiliğini aynı kılar, ayırmaz Erdoğan.

    O, timsal-i cihandır ayrıca ve bir nevi “omniptens”…

    2023’E GİDERKEN..

    Geçtiğimiz günlerde bir söyleşisini okuduğum siyaset bilimci İvan Krastev :”Popülizm, demokratikleşme sürecinin bir parçasıydı. İnsanların oy verme hakkı vardır ve bu oyları farklı yönlerde kullanabilirler. Belirsizlik zamanında kendini tek bir kişiyle özdeşleştirmek, koca bir partiyle özdeşleştirmekten daha kolaydır.” diyordu popülizmin sonu geldi mi diye soranlara Wardetzki’yi haklı çıkarırcasına.

    Erdoğan da bunu biliyor. Kılıçdaroğlu’nu adaylık konusunda ve halkı özdeğerleri, özsaygısı konusunda tahrik etmesi; seçimi cumhurbaşkanlığı seçimine sıkıştırması bilinçli bir tercih. Tek seçim havasıyla kendisini ve Kılıçdaroğlu’nu yarıştırıyor; kendi oyunun partisinin oyundan çok olduğunu bilerek. Klıçdaroğlu’nu muhtemel rakipleri içinde en zayıf görerek…

    Bildiği başka bir şey ise bugün için tek çıkar yolunun dozunun her geçen gün artması gereken sindirme, yıldırma stratejisi…

    Ama bir sorunu var; Erdoğan ve partisinin anlatısı artık karşılık bulmuyor…

    Rıza üretme kapasitesini kaybetti, bunun tersini ördüğü an Erdoğan seçime gidecektir. Tahrik, küfür, hakaret, Gezi’ye hınç ondan…

    O yüzden Türkiye tarihinin en önemli seçiminin ne zaman olacağından çok, ne şekilde olacağı ve nasıl sonuçlanacağı üzerinde konuşmak gerekiyor.

    Bürokratların partizanlaşması, sığınmacı gündeminin her geçen gün türlü kışkırtmalarla köpürtülmesi, dozu buna endeksli artırılan milliyetçilik ve bunun bir siyasi argüman olarak neredeyse tüm partiler için kullanışlı bir alan olması ondan.

    İnce’nin Özdağlaşması, Özdağ’ın Le Penleşmesi de ondan…

    Son bir iki haftadır yaşadıklarımızda; dil, müzik, konser, festival, tiyatro yasakları; temel hak ve özgürlüklerin önünde engel teşkil edecek yasaların meclis gündemine gelmesi normal değil. Sosyal medya, dezenformasyon yasası ve yargı paketinin hedefi belli ve nihayetinde bunların hepsiyle bir şekilde ilgili Kürtlerin durumuna da bakmak gerekiyor…

    Erdoğan önceki seçimlerde inşa ettiği şahsi rejimini artık totaliterlikle taçlandırarak rejimini sınırsız sorumsuz ikbal döngüsüne kavuşturmak istiyor.

    Neredeyse her defasında el yükseltti. 2015 Haziran- 1 Kasım’da başka bir seçim stratejisi kurdu. 2018 Haziran‘da başka bir evresine girdik rejimin ve 2023 seçimleriyle Erdoğan başka bir faza geçmek istiyor.

    Erdoğan krizi, kaosu yönetme üzerine bir strateji izlerken, kararsızlar son ana kadar kararsız kalsın; muhalefet ben güçsüzken güçlenmesin şeklinde bir siyasi noktada duruyor.

    Muhalefetin güçlenmesinin engellenmesi, Erdoğan’ın siyasi hattını oluşturuyor. Daha önceki yazılarımda da değinmiştim; 6’lı masayı önemsiz, işlevsiz kılıp, dağıtamasa da yorma derdindeki Erdoğan; Gezi, Kaşıkçı, HDP, Kaftancıoğlu, İmamoğlu, Çubuk davaları, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu‘na açılan dava ve bunların son noktasında Akın Gürlek’i Adalet Bakan Yardımcılığına atamasıyla -o bakan Bekir Bozdağ olduğunda- bize bir şey anlatıyor.

    Tüm bunları Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu‘ndaki değişikliklere eklediğimizde her şey daha karmaşık hale mi geliyor?

    Bunu çözecek, bu stratejiyi engelleyecek bir muhalefet aklına ihtiyaç var. O akıl 6’lı masada nasıl işliyor göreceğiz…

    Görünen o ki Erdoğan Modi, Orban, Bolsonaro, Vucic, Putin olmaktan ötesini istiyor ve bunun için daha fazla sebeplere ihtiyaç duyuyor.

    Kabine toplantısı sonrasında yaptığı açıklamalarda da gördük ki o da krizi iktidardayken çözemediğini itiraf edip, yeni iktidar talep ettiği 2023 seçimleri için de aynı dili oluşturuyor.

    Oysa biliyoruz ki bu seçim hem iktidar hem muhalefet için inandırıp ikna etmeyi, vaad üzerinden kuran bir seçim değil; muhtevası itibari ile de öyle olmaması normal.

    Erdoğan için kişisel rejiminin ikbali; muhalefet için Erdoğan’ın bu rejimine son vererek cumhuriyetin ikinci yüzyılana nasıl girileceği gibi anlamlar taşıyor; bu yönüyle geçmiş seçimlerden farklı bir yerde…

    Ayrıca 2023 seçimleri vaad değil takatsizlik seçimi; seçmen için de iktidar için de muhalefet için de böyle…

    Aynı durumu 2015’ten hatırlıyoruz. Türk seçmeni, güvenlik; iktidar, güç tahkimi ve devamlılık; muhalefet de her iki kesimi kollama telaşındaydı.

    Herkes güçsüzdü ama AKP kazandı; aynı son olası mı? Evet; tehlike de burada… Seçmen bu kez sadece güvenlik değil, açlıkla da sınanıyor. Erdoğan yine iktidarının ikbalini kolluyor; muhalefet ise yine her iki kesimi…

    Ancak bu kez muhalefetin daha rasyonel olduğunu söylemek mümkün…Dağılmadan, küçük sarsıntılarla bir arada durma iradelerini koruyorlar.

    Ancak bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. yüzyılında kendini nerede konumlandıracağı üzerine bir siyasi liderlik inşasına da tanıklık ediyoruz; bu her aday için geçerli.

    Bugün kararsızlar ikinci parti konumuna gelmiş bir seçmen kitlesini oluşturmuş durumda.

    Bu, güvensizliğin sonucu ve bu güvensizliği yöneten aday seçimi de kazanacak…

    Yazı aslında bitti.

    Ancak Nefi’nin şu dörtlüğü ile bir hatime daha yapalım:

    “Tahir Efendi bana kelb demiş
    İltifatı bu sözde zahirdir
    Malikidir mezhebim zira
    İ’tikadımca kelb tahirdir”

  • Kılıçdaroğlu devletin durumunu güncelliyor

    Siyaset bilimci Nimtz, içinde bulunduğu zamanı diğer bütün zaman dilimlerinden önemli gören kişi için “temposentrik” kavramını kullanır.

    Bir tarihin yapılışına tanıklık ederken, kendimiz için de bu tanımı pekala kullanabiliriz.

    Bize bu hissi yaşatan şey; siyasetçilerin bizi bu tarihin yer yer malzemesi, yer yer de öznesi olarak görmesi.

    Bir yanda hükümran otoritenin siyasi icaplarına göre gücünü test ettiği 20 yıllık sinir bozucu gelgitler ve yarattığı bağışıklık hali, diğer yanda normsuz iktidarın kalesini düşürmek için kalıcı bir direniş ve özgürlük dalgası…

    Bütün bir ülke kendini tek salahiyet makamı olarak gören, otokrasiye meyyal bir parti liderinin siyasi kompozisyonlarıyla boğuşuyor.

    Bir imparatorluğun enkazından yıllara yayılan mücadelelerle oluşturulmuş kavram, kurum ve devlet müktesebatı bu lider tarafından aşındırılıyor, geçersiz kılınıyor.

    “PARTİ DEVLETİNDE AÇILAN GEDİKLER”

    Tüm bunların bugüne yansımaları ise seçimler, seçim ittifakları, seçim stratejileri, işbirliği olanakları…

    Türk siyasetini yorumlamak, dahası tanımlamak üzerine bir kavrama ihtiyaç duyulsa “beklenmedik siyasi olaylar” tamlaması kurulabilir.

    Bugünlerin beklenmedik siyasi olayı ise kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun SADAT baskını ve sonrasında grup toplantısının akşamında Türk halkı ile randevusunda söyledikleri…

    Bu iki çıkış, Kılıçdaroğlu’nun hem kurgusal hem gerçek siyasal düzlemi istediği gibi yönlendirme kapasitesi olduğunu gösteriyor.

    AKP/ Erdoğan için can sıkıcı olan taraf da bunun uzun süredir böyle olması.

    Erdoğan’ın yaratılmış gerçekliğinden doğan kudretinin sonuna gelindiğini gösteriyor Kılıçdaroğlu’nun hamleleri.

    “Bay Kemal”li aşağılamalara yüksek tonlu hırçınlıkların eşlik etmesinden anlıyoruz bunu.

    Grup toplantıları, cuma namazı çıkışları beklenmeden sözcüsünden iletişim başkanına cevaplama telaşı Kılıçdaroğlu’nun dillendirdiği “ bir kaçış planının anatomisinin” AKP’lilerde beklenenin üzerinde karşılık bulduğunu da gösteriyor.

    Son videosuyla, Kılıçdaroğlu’nun bürokratları seçim stratejisinin merkezine yerleştirdiğini de görüyoruz.

    Kılıçdaroğlu’nun parti devletinde gedik açmasını izliyoruz ikidir.

    AKP’nin 20 yıllık serüveninin sonunda bir kaçış planı olduğu söylemiyle; tabanlarına 2023/53/71 hedefleri koyanların “müebbed iktidarlarında” kalıcı olmadıkları, İslamcı vakıflar üzerinden yurt dışında bir para trafiği ördükleri ve finans merkezlerindeki lüks binalardan çiftliklere uzanan elitler yerleşkeleleri kurdukları “Kendilerine yeni bir Pensilvanya yaratmaya çalışıyorlar” sözleriyle kamuoyuna ana muhalefet lideri tarafından sunulması nerden bakarsanız bakın önemlidir.

    Bir tarafıyla da bu çıkış; popülist/ otoriter rejimin en yakındaki, en önemli seçimden umudunu kestiği ve toplumda işlenen ‘seçimle gitmeyecekler, bu rejim asla değişmeyecektir’ algısını da yıkmaya çalışıyor.

    Bunu da ‘batırdılar, kaçacaklar; kudretli değil, korkaklar’ koduyla Erdoğan rejimini kendi tabanında değersizleştirmeyi seçen bir dille yapıyor Kılıçdaroğlu.

    Ve bunun etki yaratmadığını, bundan siyasi sonuç almayacağını söylemek yanlış olur.

    Kılıçdaroğlu’nun rakamları küçümseyenlere, bunun bir sistematik olduğunu ve yekünün değil mantığın vardığı yeri göstermesi açısından kullandığı “amacım bir para kaçırma sistemini ifşa ederek çalışamaz hale getirmektir” ifadeleri de önemliydi.

    AKP cenahının bunlara karşılığı ise aileyi hedef aldığı biçiminde oldu beklendiği üzere. Erdoğan’ın ailesinin “kutsallığına” getirdiler yine hikayeyi.

    Tüm bu hamlelerin Kılıçdaroğlu’nun bir güç odağını yıkıp kendi liderliğini inşasına giden yolda önemli bir dönemeç olup olmadığı tartışması burada çok önemli mi, emin değilim.

    Zira Kılıçdaroğlu’nun temel amacının kendini “yeni lider” olarak konumlandırma olmadığını asıl hedefin Erdoğan rejimini zayıflatıp, muhalefeti güçlendirmek olduğunu hem kendisinden hem çevresinden duymuştum.

    Buna karşı bir başka olgu da var; “geliyoruz” değil “gidiyorlar”, “az kaldı” üzerine kurulu bir siyasi dilin uzun zamandır muhalefet stratejisi olarak ortada dolanıyor olması…

    “KILIÇDAROĞLU’NUN ÇAĞRILARI, İŞBİRLİĞİ OLANAKLARI…”

    Kılıçdaroğlu’nun ezber bozan çıkışları yeni değil. Filmi geri saralım: Büyükelçilere; “ülkenizdeki yatırımcılar, Kanal İstanbul gibi her yönüyle dünya iklimine karşı bir hareket olan bu projeyi desteklememelidir” mektubu, beşli çete ve taşeronu şirketlere “5’li çetenin, bizim torunlarımızı dahil sömürecek olan bütün bu yatırımları kamulaştıracağız ve alacağız.” sözleri, 26 Ocak’ta ilk kez bürokratlara süre verdiği açık çağrısında devleti “şahsın” zapturapt altına aldığını vurgulaması ve aslında kendi devlet projesini masaya sürmesi, SADAT baskınında “ SADAT paramiliter bir kuruluştur… Burası terörist yetiştiren bir kurumdur” diye seslenmesi…

    Listeye Man Adası belgeleri, 128 milyar dolar nerede? kampanyası, Merkez Bankası ziyareti, TÜİK ve MEB’in kapısına gitmeyi de eklediğimizde; her biri ile Erdoğan’ın ayarını bir şekilde bozduğunu, Erdoğan’ın bunlara cevaplarını hatırladığımızda bir kez daha Engels’in “ devlet; pür, saf bir yapı değil; melez ve çatışmalı bir formdur.” ve Bob Jessop’un “farklı sınıf fraksiyonlarının ve bunların siyasi temsilcilerinin çıkarları ve talepleri rekabete yol açar ve sınıfların kendine özgü ‘devlet projesi’ oluşur” ifadelerine geliriz.

    ‘Erdoğan 17-25 Aralık gibi çok daha güçlü argümanların ortada dolandığı bir süreçten çıktı, bunlar hiçbir şey…’ diyenlere karşı da başka bir şey var bu kez ortada:

    Erdoğan rejiminin partizan bürokratlarının hedefin merkezine konması ve Erdoğan’ın yalnızlaştırılması, Erdoğan’ın siyasi gücünü ikmal eden bürokratlarının Erdoğan’ın etrafından daha da çekme gayreti…

    “Ülkemizin dürüst şerefli bürokratlarına selam olsun, onların başımızın üstünde yeri var. İktidarımızda onları çok güzel günler bekliyor.” sözleriyle bir kesimi; “Sarı bürokratlar… Sizler devleti kanun dışı talimatları uygulayarak adeta bitkisel hayata soktunuz. Bu süreçte kendinizi de bitirdiniz…Ama size de bir iyilik yapıyorum ‘sarılar’. Sizi bu suç gemisinden indirmek istiyorum. İnin, kurtarın kendinizi. Çok geç olmadan küçük cezalarla kurtulabileceğiniz bir aşamada kurtulun.“ sözleriyle başka bir kesimi Erdoğan’ın etrafından boşaltmayı amaçlıyor Kılıçdaroğlu.

    Yalnızlaştırma stratejisindeki “kaçış planı” ifadesiyle bürokrasiyi de aşıp Erdoğan’ın seçmenleriyle arasına soru işareti koymayı da hedefliyor.

    SADAT baskını muhalefete dönük, seçim güvenliği endişelerini gidermeye yönelik bir çıkışken devlet içindeki güç merkezlerine yönelik olan diğer hamleler Erdoğan’ın tabanı ile bağını koparmaya yönelik.

    Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin devletteki etkisi ve varlığına işaret eden bu çıkışları, devletteki CHP gerçeğini ve kurumsal organizasyonunun devlet içindeki kümelerde rıza üretebildiğini göstermesi açısından da önemli.

    Erdoğan’ın “partizan devletine” Kılıçdaroğlu “norm devleti” hatırlatmasıyla karşılık veriyor.

    Erdoğan rejiminin en güçlü iki hattı olan bürokratik unsurlar ve taban aidiyetini bu çıkışlarla zayıflatan stratejisi önce AKP’de sonra Erdoğan’da karşılık buldu ve bunun sistemin bozulmasına gidecek bir etkiye dönüşmediğini söylemek şimdiden yanlış olur.

    Man Adası’ndan başlayan süreç “128 milyar dolar nerede?” sorusuyla sistemli bir biçimde yürürken bürokrasiye çağrılarla siyasi kazançların alınacağını düşününenlerdenim.

    Beyan, ısrar ve sirayet üçgeninin işleyeceğini düşünüyorum.

    2002’de AKP’nin iktidarıyla başlayan devlette dönüşüm süreci 20 yılın sonunda Kılıçdaroğlu’nun yeni partizan devletin yarattığı tahribi onarıp, Erdoğan ve devletin 20 yıl önce kesişen yolunu yeniden ayırarak norm devletini yeniden inşaya yönelik yol haritası şu ana kadar işliyor gibi.

    Kılıçdaroğlu’nun bu yol haritasının oluşturulması, seçim stratejisinin bir parçası gibi düşünülse de Erdoğan’ın partizan devletine içeriden bir itirazla Kılıçdaroğlu’nun mevziye çağrılması olarak da okunabilir.

    Haliyle yaşanılanlar bir seçimden ötesine, seçim stratejisinin gereğine değil; daha farklı bir organizasyona, işbirliği olanaklarına işaret ediyor gibi.

    Kılıçdaroğlu öncelikle Erdoğan’ın seçimi kaybedecek kadar zayıf, kaçacak kadar suçlu ve korkak; ama aynı zamanda kazanacağı seçimden sonra devletin bütününde yaratılan tahribatı onaracak bir kudretin de odağına yerleştiriyor kendini.

    Sivil bürokrasiye yaptığı çağrıyı yargı bürokrasine yapıyor açıklamamarında mahkemeyi de işaret ederek. Arkasından belki askeri bürokrasi de gelecek.

    Kendi adaylığını da örerek bunu yapıyor olabilir mi? Belki; ama asıl amacının Erdoğan’ın enkazını kimlerle kaldıracağının da işaretlerini vermek olduğunu sezdiriyor.

    “Dostlarıyla” çıktığı yolda devlet bürokrasisiyle yol yürüyeceğini de söylüyor aslında.

    Kılıçdaroğlu bu son hamlesiyle bir dönem ülkenin gündemine gelen Erdoğan sonrasında AKP ve ülkeyi kim yönetecek sorusunu da işlevsiz kılıyor. “AKP elitleri kaçacak, suç ortakları hesap verecek”, diyerek aktif siyasetinin yeni sınırlarını çiziyor.

    Ayrıca tüm bu süreçte Erdoğan dahil diğer tüm adayların önüne de geçmeyi de hedefliyor olabilir.

    Bu, onun aday olmasına, kazanıp “başkan” olmasına yetecek mi, göreceğiz.

    Hegel’den biliyoruz ki: “Minerva’nın baykuşu, ancak gün batarken uçmaya başlar.”

  • Kılıçdaroğlu’nun havarileri, kuşkucuları: İrili ufaklı tek adamlar hikayesi

    Bu yazı, CHP’nin çıkmazını görmeyi hedefliyor. İmamoğlu ve otobüsü bu çıkmazın önemli bir koluyken, diğer tarafını da Kılıçdaroğlu’nun kolayca harcanması oluşturuyor.

    Öncelikle hepimizin bilegeldiği bir klişe var ki o da Kılıçdaroğlu’nun yönetemeyeceği/ kazanamayacağı algısının her alana işlenmiş olduğu ve bunun yerleşik bir hal almasında bir hayli çabanın bulunduğu… Bu çaba sadece AKP ve yandaşlarınca inşa edilmedi, buna birtakım CHP’lilerin de epey katkısı oldu, ki hala da olmakta.

    Ancak seçmeni bu olumsuzluğa sürükleyen parti içi haller, aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun aralarından çıkabilecek en doğru aday olduğunu da ispatlar bir yere de götürüyor. İmamoğlu’nun otobüsü de, üzerine sarf ettiği sözler de tam olarak bunun göstergesi gibi.

    Bir otobüs ki içinde olanlar bir devrin özeti ve hatta çok önemli bir vurguyla, kurtulmak istenilen bir devrin özeti…

    Fakat İmamoğlu; parmak sallamalı, vız gelir tırıs giderli, yeni bir Tayyiplik türettiği davranışlarla tek adamlık işaretlerini ayan beyan serdi önümüze birkaç gündür; “hem karnım doysun hem pastam dursun” tarzı o “sadeceli” bir cümlelik özrü ve kimi müfsidlere sahip çıkarak yaptı bunu şürekâsıyla…

    İmamoğlu’nun bu tavrı için “bu kadar kusur kadı kızında da olur” kıvamında mazur görme eğilimleri bana doğru gelmiyor. Kendisinden başka bir Tayyiplik türeyeceğine dair hep kuşku duyulurken, parmakla verdiği ayar Kılıçdaroğlu’nun son dönemki mutedil politikasıyla zıtlık taşıyor. Ülkede “erkeksen çıkışa gel” bayağılığındaki envai çeşit siyasi figür varken, öfkeli adamların parmak sallamasından yılmış, derdi geçinmek olan milyonların bugünkü halinden sorumlulara gösterilen muhabbetin hem onur hem umut kırıcı olacağını bilmeyen biri de aday olmasın bir zahmet diyenleri de anlamak gerekiyor.

    “Bu fotoğraftan hareketle Ekrem İmamoğlu’na saldıranların hiçbiri -evet hiçbiri- mevcut siyasal rejimin muhalifi değil. Bilakis rejime faydalı kişiler. Hepsinin de zihinleri bir şekilde Devlet’in kontrolünde. … Ekrem İmamoğlu’na bu şekilde saldırarak Devlet nezdinde konfor alanlarını genişletiyorlar. Kendilerini garanti altına alıyorlar. Ortada tam bir sahtekarlık var.”

    Habertürk’teki köşesinde böyle diyor, yirmi yılın büyük sahtekarı Nagehan Alçı. Yalı alır gibi aldı muhalifliğimizi bizden…Feodaller, kabileler, İmamoğlucu olmamalar, dile utanmadan Gezi’yi dolamalar… Birtakım uyanıklıklar, hesaplar vs bildiğimiz Nagehan Alçı ve buna sahip çıkan İmamoğlu ile ekibi… Tabi bir de İmamoğlu’na sahip çıkan bir ekip var; onlar da iptal kültürü, haysiyet muhasebesi falan diyor… Preslendik arada…

    Açık açık konuşalım muhalefetin böyle riskler alma lüksü yok, bazılarını o otobüse alma hakkı yok; eğer dertleri iktidarı değiştirmekse…

    Oldukça kaotik bir ortamdayız, böyle bir rejime karşı cumhuriyet tarihinin belki de en önemli seçimi, sınavı yaklaşıyor ve bu sınavı geçecek bir muhalefet görüntüsü olmadığı gibi olanı da yerle bir etme yarışına giriliyor…

    KILIÇDAROĞLU’NUN ADAYLIĞI VE CHP’LİLERİN ‘SELF MUTİLATİON’ SENDROMU

    Muhalefetin bir de Kılıçdaroğlu kanadı bulunuyor. Bir çıkmazda ama güvenli liman gibi bir halle de durumu kotaracak yerde duran bir çıkmazda.

    “Yol arkadaşlarım, bütün yol arkadaşlarımıza sesleniyorum, size de bir çift lafım var. Bu engerekler ve çiyanlarla çatışma ne kadar sert olursa zafer de o kadar yakın ve görkemli olacaktır. Ne pahasına olursa olsun yürüyeceğiz. Bu millete çetelere boyun eğdirmeyeceğiz. Ben o yoksulluğa mahkûm edilen çocuklar için mücadele edeceğim. Ya bana katılın ya da şimdi şu anda yolumdan çekilin, açık ve net söylüyorum.

    Bir insanın uğrunda öleceği bir şey yoksa hayatında, zaten o hiç yaşamamıştır. Pes etmeyeceğim, durmayacağım, söz veriyorum. Hepinizin huzurunda, milletimin huzurunda söz veriyorum. Durmayacağım.”

    Bu sözler Kılıçdaroğlu’nun son grup toplantısındaki konuşmasından.

    Konuşmada bir özne yokmuş gibi dursa da veya Kılıçdaroğlu’nun cümleleri halka sesleniyormuş algısı taşısa da aslolan “içeriye” mesaj veriliyor olması.

    Böyle olduğu, Fikret Bila’nın konuya dair 29 Nisan’daki yazısında hakikate büründü.

    Belli ki CHP kaynıyor ve birileri bu kazana Kılıçdaroğlu’nu atmak istiyor. Sanki partide belirlenen ve Kılıçdaroğlu tarafından dile getirilen politikalar bir ekipçe tartışmalı hale getiriliyor ve ikircikli bir hal oluşuyor.

    Mesele cumhurbaşkanı adaylığı, mesele seçimler, mesele genel başkanlık…

    Bildiğimiz üzere Kılıçdaroğlu, ortak cumhurbaşkanı adayının 6 muhalefet lideri tarafından belirleneceğini ve başarılı bulduğu Ankara ve İstanbul belediye başkanlarının görev sürelerini tamamlamalarından yana olduğunu açıkladı. Ancak iki isim üzerinde tartışma bitmedi ve hatta Kılıçdaroğlu da tartışmanın tarafı oldu.

    Şöyle ki Kılıçdaroğlu, bazı çevrelerin İmamoğlu ve Yavaş üzerinden sürekli adaylık devşirmeleri veya CHP’de adaylık kavgası varmış izlenimi yaratmaya yönelik tutumlar karşısında daha net bir duruş peşinde.

    Kılıçdaroğlu “Ya bana katılın ya yolumdan çekilin” derken, 6 genel başkanın adayı belirlemesi kararında ısrarcı, İmamoğlu ve Yavaş’ın ismi üzerinden yapılan spekülasyonlardan rahatsız, parti içinden ve dışından zemin hazırlanmasına, ucu açık beyanlarda bulunulmasına tepkili ve tüm bu gelgitlere bir set çekmek istiyor gibi.

    Topu kurban bayramı sonrasına atsalar da bu süreçte ortalık durulur gibi durmuyor.

    Grup başkanvekili Özgür Özel “Genel başkan 10 puan farkla kazanıyorsa aday olsun, onur duyarım; ama risk varsa zaten ilk itiraz kendisinden gelir” diyor. Daha sonra Manisa’daki bir açıklamasında “Bu süreçte eğer Sayın Genel Başkanımız arzu ederse,(1) anketlerin sonuçları bu seçimi kazandığımızı gösterirse (2) ve kendisinin hassasiyet duyduğu 6’lı mutabakat masası ortak adaylıkta genel başkanımız üzerinde mutabakata varırsa” (3) diyerek gerekli şartları teyit ediyor.

    Bir grup başkanvekili böyle cümleleri neden kurar, iddiayı neden diri tutmaz da şüphe uyandırır, anlamış değilim.

    Bir AKP’linin çıkıp, Erdoğan kaybedeceği seçime girmez; 10 puan fark olmazsa aday olmaz dediğini duydunuz mu?

    Ki zaten yıllarca “10 seçim kaybetmiş Kılıçdaroğlu o koltukta neden oturuyor” algısını pekiştiren şeyler bunlar.

    Çıkıp; Adalet yürüyüşünden bu yana siyasal- psikolojik üstünlük onun eseri, toplumsal muhalefetin üzerindeki ölü toprağını Gezi’den sonra o kaldırdı, -belli bir kesim için- toplumsal muhalefet ruhunu canlı tutan da oydu diyebilirler. Kılıçdaroğlu referandumla ittifak ruhunu kurdu, İyi Parti’nin siyaset sahnesinde varlığını inşa etti, ittifakla seçime gidip Saadet’i meclise soktu; 11 Büyükşehir onun eseri, 6’lı masaya ruhu o üfledi diyebilirlerdi. Demediler, bunları söylemek İsmail Saymaz’a düştü. “10 puan fark atmazsa ilk o kendi adaylığına itiraz eder”i konuşmak abesle iştigal değil mi?

    O fark oluşmaya başlamadan, yine başarısız, seçim mağlubiyeti hanesi kabarık Kılıçdaroğlu algısına bu cümleler hizmet etmeyecek mi?

    Burada algıcı araştırma şirketlerinden, Kılıçdaroğlu düşmanı AKP’li, ulusalcı kanaat oluşturuculardan bir fark kalıyor mu?

    CHP’liler açısından politika anlatıcılarının sayısı ister şimdiki gibi Öztrak ve Özel gibi isimlerle oldukça sınırlı kalsın, ister seçim sürecinde sahaya çıkacak kurmaylar ve adaylarla artsın, temel sorun işlenen siyasal olaylardaki tekrar eksikliğidir. Aksi, ispatlıdır.

    128 milyar dolar nerede? sorusunun yeryüzü ve gökyüzü arasındaki neredeyse her alanda süreli değil sürekli sorulduğunda AKP’li aklın buna cevap vermek durumunda kalmasıyla elde edilen sonuç ortadayken, CHP’lilerin Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konusunda bunu yapmamaları anca CHP’ye özgü bir durum galiba.

    Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a çok seçim kaybetmiş genel başkan olduğu algısına AKP’liler kadar bizzat CHP’lilerin de hizmet ettiği ayan beyan. Sadece onun karşısına genel başkan adayı olarak çıkanların değil parti içi muhalefetin de en çok sarıldığı argümandır ve neredeyse AKP’nin diliyle söylenmiştir.

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığı ile ilgili cümlelerin, propagandanın da bununla benzeşik olduğunu gösteren çok fazla çok gösterge ve dil vardır. 20 yıllık AKP tahakkümünden sıyrılıp iktidara giden yolda hala neyin anlatılmamış olduğuna ilişkin bu soruna temel katkılardan biridir.

    Partinin politikalarını oluşturmak kadar, bu politikaların toplumsal karşılığının oluşturulması için kullanılacak dilin hangi temelde sunulacağı kamuoyu üzerinde yaratılacak bir etki için oldukça önemlidir.

    Bize ulaştırılan politik argümanlardan daha önemli olan, bunların hangi dille ve hangi bakış açısı ile sunulmasına dair değişik bir dizi etmenin parti kurmayları tarafından dikkate alınmamasının sonucudur belki de Kılıçdaroğlu’nun çıkışı.

    Gustav Le Bon, iknanın asli unsurlarının “beyan”, “tekrar” ve “sirayet” olduğunu sıraladıktan sonra saygınlığı, özellikle de kişisel/ kazanılmış saygınlığı öne çıkarıyor. “ Kişisel saygınlık, şöhret ve servet olmadan, varlığını onlar olmaksızın da mükemmelen sürdürebilir.” diyor.

    Ama şunu da ortaya koyuyor :”Tartışmaya açılmış saygınlık artık saygınlık değildir.”

    Özel ve gibileri adayımız net Kılıçdaroğlu’dur demek yerine şartlar ortaya koyarak o saygınlığı tartıştırıyor mu? Evet ; ha, saygınlık tartışılmaz mıdır? Elbette ki değil; ama bu durumda mı? İşte o tartışılır.

    CHP’liler çok şey söylüyor gibi duruyor; ama asıl söylenmesi gerekeni söylemiyor sanki.

    Bu yazı Kılıçdaroğlu’nu öven bir yazı olmamakla birlikte hakkını bazı alanlarda teslim eden bir iletişim yazısı. İletişimin doğru araç ve dille kurulması durumunda Kılıçdaroğlu’nun adaylığının önündeki engelin Alevi oluşuna gelip dayandırılan halinden CHP’lileri de sorumlu tutan bir yazı.

    Kılıçdaroğlu’nu iddiasız gibi görünen ama iradesinde ısrarcı, kalıcı, güçlü/dayanaklı, kayda değer bir etkiye sahip, kendisine inanan bir avuç insanla yola çıkan Giuseppe Garibaldi’ye, benzetmek, liderliğine vurgu yapmak abartı gibi geliyor mu kulağa?

    Adalet Yürüyüşü ve Gandi benzetmesinden yola çıkarsak aslında bu evre aşılmış sayılır mı?

    CHP’de Kılıçdaroğlu’nun iradesiyle ürettiği fikirlerin biçimlendirdiği politikaların (burada üretilen politikaları Kılıçdaroğlu’nda cisimleştirmek benim tercihim) CHP’lilerin safına çekmek istediği heterojen kitlelerin zihnine, ruhuna hangi araçlarla etki edebileceğini anlamış değiliz.

    Peki burada sadece Kılıçdaroğlu’nu suçlamak doğru mu?

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığıyla seçimi kazanmak fikrinin kitle ruhuna nüfuz ettirilememesi, kesinliğinden şüphe duyulmayacak koşulların henüz yaratılmayışı, Erdoğan’ın tahribinden henüz payını almamış kimi müstahkem mevkilerin koruyucusu olarak Kılıçdaroğlu ismine kitlesel olarak henüz meyledilmemesi sadece Kılıçdaroğlu’nun kusuru değil sanki.

    Onun adaylığıyla Erdoğan’ın mağlub edileceğinin sürekli tekrarlanan bir şey olmaması, fikirlerinin kitlelerin güdülerini şekillendirerek, onların zihin dehlizlerine yerleşerek orada kemikleşmemesi; tercihlerinin bir istikamete yöneltilip, kitlelere özgü bir karaktere bürünerek seçmen davranışına dönüşmemesi sadece Kılıçdaroğlu’na yüklenemez.

    Kılıçdaroğlu’nun fikirleri, hassasiyetleri, duyguları ve inançlarının kitleler söz konusu olduğunda bulaşıcı niteliğe ulaşamaması tek başına onun suçu olmamalı.

    Derdim şu; CHP’lilerin baktığı yerden gerçeğin nasıl şekillendiğini görmeleri önemli.

    Barthes’ın “toplumun gerçekliğini biçimlendirme…” dediği şey gibi.

    Hector Mcdonald’ın “nerden baktığınız gerçeği nasıl şekillendiriyor, doğru bizi nasıl yanıltıyor” dediği şey gibi…

    Tam olarak şöyle diyor hatta: “Duyanların yanlış anladığı bir doğrudan daha kötü bir yalan yoktur.”

    Süreç malumunuz, önümüzde; CHP veya Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu artık, ya “eliyle ettiğini boynuyla çekecek” ve çektirecek ya da bu gidişe ana muhalefet olduğunu hatırlayarak, verili iktidara ve yarattığı garabete bir son vermenin kapılarını aralayacak.

  • Sağcılık her kötülüğün babasıdır

    AKP’nin 20 yıllık envai yıkıcılığının son dönemde yarattığı kamu kaygılarının odak noktasını bir süredir göçmenler oluşturuyor.

    Göçmenler/ mülteciler; iktidarıyla, muhalefetiyle, toplumun önemli bir kesimiyle ortak payda haline gelmiş bir sorun olarak karşımızda duruyor.

    Göçmenler/ mülteciler söz konusu olunca işsizlik, yoksulluk, adaletsizlik pençesindeki ülke halkı maniple ediliyor.

    Göçmenlerin/ mültecilerin çok büyük bir çoğunluğunun hem sömürülmesi hem aşağılanması; ülkede gittikçe daha çok insanın iş bulma, geçinme, barınma gibi meselelerde güçlük çekmesi, yaşam standartlarındaki çarpıcı düşüşü çoğunluğun “haysiyetli” öfkesi olarak gösteriliyor. Halkın öfke cephesinde saflar göçmenlere karşı sıkılaştırılıyor. Yetersizlik ve eşitsizlik duygusu öfkeye dönüştürülüyor ve bir halk kendi sonuna koşuyor.

    Bir grup insan beklentisinin, bir grup insan yaşam tarzının yok edilmesinin öfkesini yaşıyor. Kimi ise düz faşist, Ümit Özdağ gibi… O bunun planlı bir işgal olduğunu söylediğinde tutacağını biliyor. O yüzden göçmenler çok rahat hedef tahtasına konabiliyor.

    Toplumsal refahın önündeki en büyük engel olarak iktidar politikalarındaki bilinçli kötülük tercihini gizleyen Özdağ gibi ırkçılar; ülkenin bu halinden Suriyeliler başta olmak üzere tüm göçmenleri sorumlu tutuyor.

    Özdağ gibilerin ırkçı konuşmalarıyla öfke büyütülüyor. Toplumsal ihtilafların derinleştiği, patlamaya hazır ruh haline dönüşen bu durum; gazete haberlerinden/ başlıklarından, Twitter ve Facebook gibi sosyal medya mecralarından pompalanan ırkçılıkla, işgal/istila histerisine dönüşüyor.

    Irkçı kanaat oluşturucular büyük toplumsal kırılmalara neden olacak yeni şokları, iktidarla aynı bilinçli kötülük tercihi ile yaratıyor. Yanıltılan halk kesimleri ise bu kötülüğe el veriyor.

    Yoksulluğun ve toplumsal yaşam tarzının dönüşümü ile oluşan huzursuzluk ve çatışmaların nedeni, iktidarın tercihleri ve onunla aynı gene sahip sermaye fraksiyonlarının ucuz emek üzerinden gözü dönmüş kâr bağımlılığı politikalarına bağlanmak yerine; faşizmin ve liberalizmin suç ortaklığında savaşlarla ülkeleri birer ölüm sahasına çevrilmiş, baş belası gibi gösterilen göçmenler olarak sunuluyor.

    Kuşkusuz bu hal, bu topraklarda yaşayan halkın tercihi veya eseri değildi; yoksulluk ve adaletsizlikle gelinen noktada artık onun kontrolünde de değil.

    Korkularını tetikleyen bu iki duruma eşlik eden şey, hem iktidar hem de muhalefetin tutumundaki belirsizlik.

    Ülkenin güneydoğusu başta olmak üzere birçok yerinde göçmenler üzerinden ortaya çıkan “miksofili” hali; iktidarının bu evresindeki AKP’nin sorundan kendisini yalıtacak söylemi ve seçim sath-ı mailine girmiş ülkenin muhalefetiyle daha ürkütücü bir yere evrilmeye de müsait.

    Buradan nasıl çıkılır tartışılır; ancak çıkılmak zorunda olduğu bir gerçek.

    Neoliberal saldırganlığın bir ayağı bitmeyen savaşlar, harap olan yaşamlar. Etkisi, faşizmin yükselişine hem sebep hem buluşma… Bu iki odak; Özdağ gibi ırkçılarla, İslamcı iktidarla, tercihsiz ve ikiyüzlü muhalefetle birleşince korkunç bir noktaya geliyor. En nihayetinde korkularına esir, öfke içinde, maniple edilmiş bir halkla buluşuyor.

    Ancak burada belirtmek isterim ki, halk pasif bir alanda değil; yani isterse meselenin içeriğini görebilecek materyale ve zihinsel araçlara sahip. Bu sebeple çok da masum bir yerde durmuyor. “Kürtlere razıyız” diyen bir akıl yürütme biçiminden bahsediyorum… Fakat aynı zamanda, yaşadığı derin yoksulluk, modernleşme projesinin ölüşü, İslamcılara ve İŞİD gibi teröre maruz kalışı göçmenlere düşmanlaşmasının önünü açıyor. Bunu fırsat bilen Özdağ gibi siyasi odaklar da durumdan çeşitli biçimlerde faydalanıyor.

    İki yönlü bir mesele; bir tarafı ekonomik, iş gücü piyasasında mültecilerin kapladığı alan, diğer tarafı sosyal entegrasyonun gerçekleşememesi. Ülkede 112 farklı uyruktan göçmen olduğu söyleniyor. Gazeteci Ruşen Takva diyor ki: Türkiye’de 10 milyona yakın mülteci var.

    Resmî rakama göre 4 milyon, gerçek rakama göre kayıtsız 10 milyon.

    İran topraklarında Türkiye’ye geçmek için bekleyen yüz binler var.İran her gün 2 bin göçmenin Türkiye’ye girdiğini belirtti. Van en önemli kapı.

    Ülkede göçmenlerin iş alanı kabaca şöyle:

    Ağır taşımacılıkta Afrikalılar.

    Çobanlıkta Afganlar.

    Geri dönüşümde Pakistanlılar.

    Tekstil ve tarımda Suriyeliler.

    Yaşlı, çocuk, hasta bakımı Türki cumhuriyetlerde.

    Ukraynalılar liman sektöründe. Liste böyle uzayıp gidiyor.

    Bu iki yönün garabete dönüşmesinde iktidarın politikaları yatıyor. Mehmet Özhaseki gibiler çıkıp akıllarındaki gerçeği yumurtluyor: “Sığınmacılar giderse çoğu şehrin ekonomisi çöker.” Şimdi bu gerçek karşısında iktidar nereye, nasıl evrilecek? Göçmenlerin varlığı aynı zamanda, iktidarlarının devamlılığının hem ideolojik hem de ekonomik ana kaynakları arasında. Siyasal İslamcılığın her delikten geçen kıvraklığı, açgözlü hali ve göçmenler üzerinden yandaşlara, İslamcı derneklere/vakıflara yarattığı ekonomik getiriden pek de vazgeçilmesi mümkün görünmüyor. Ayrıca bazı İslamcı çevreler –Özgür Der, Fetih Vakfı, Haksöz gibi– kardeşlik söylemini büyütüyor. Hatta Haksöz Haber, Özdağ’ı açık bir biçimde eleştiriyor. Yasin Aktay Yeni Şafak’ta göçmenlerle ilgili krizi kabul ediyor; ancak geri gönderme gibi bir mefhumun olmadığını da dile getiriyor. Burada İslamcıların kendi hesapları, çıkarları olduğu gerçek…

    Peki, muhalefet nerede duruyor? Söylemleri nereden temelleniyor? Ekonomik bakışı farklı bir yerde mi? Kılıçdaroğlu’nun neoliberalizm çıkışı buna mı delalet? Mültecileri rahatça bu alandan çıkarıp, gönderebilirler mi? Ülke ekonomisi bu vaziyette iken göçmenleri iş gücü piyasasından çekmek, verili halkı dâhil etmek sorunu hafifletecek bir görüntü veriyor olabilir. Yani mesele ekonomiden ayrılamaz. Ve göçmenlere geliştirilen nefret söylemlerinin, ötekileştirmenin altında da emek süreçleri yatıyor.

    Göçmenlerin yaşadıkları trajedilere dünya şahit ve yetmezmiş gibi kapitalizmin yedek ordusu durumuna getirildiler. Bunun çok fazla parçası bulunuyor; ikametgâh almaları, oturum izinleri bile metalaşıyor. Böyle bir noktada ülkenin verili burjuvazisi ve proletaryası için başka bir süreç başlıyor. Yönetici sınıf ve kapitalistler için sınır ötesinde bir savaşa, çatışmaya dâhil olmak kendi ülkelerindeki sınıf farkını derinleştirirken, gittikleri ülkelerin sermaye birikim rejimini de dönüştürüyor. Geldikleri ülkenin proletaryasının prekaryalaşması yolunda önemli bir etken oluyor, emek gücünün maliyetlerini aşağı çekiyor. Yani kapitalizm için çok fonksiyonlu… Neoliberalizm ve onun hiçbir politikası göçmen sorununu çözemeyeceği gibi; göçmen-mülteci krizlerini fırsata çeviren stratejilerle göbekten bağlı.

    Açık ve net göçmenler sınıfsal bir sömürü alanı. Ve ne yazık ki ülkemizde bütün sınıfları ortak kesen gibi birleştiriyor: Geri gitsinler.

    Kolektif şiddet vakaları yaşanıyor; nefret söylemini aşalı çok oldu… İzmir’de gencecik üç Suriyeli işçi, uyurken yakılarak katledildi. İskenderun’da iki Suriyeli çocuk dövülerek öldürüldü. Konya’da bıçaklanarak öldürülen Suriyeli çocuk Vail el-Mansur daha 14 yaşındaydı. 18 yaşındaki tekstil işçisi Suriyeli Ali el Hemdan Adana’da polis tarafından öldürüldü, yazın Ankara Altındağ’da olanlar unutuldu mu? Yürütülen parça parça ölümler hâlihazırda sürerken; önümüzdeki süreçte ya birileri yeni bir 6-7 Eylül, yeni bir tehcir hesaplıyorsa…?

    Mağdur olan kriminalize ediliyor. Zafer Partisi de tam buradan örgütleniyor. Ümit Özdağ inanılmaz şeyleri, kendince anlatıp, müthiş bir manipülasyona imza atıyor.

    Önce mülksüzleştirilip, sonra köle emeği gibi kullanılan; dayatılan bir gerçekle ve savaşla karşılaşan, sefalet koşullarına tabi bu insanları hedefe koyup, hem iktidarın sorumluluğunu, işin gerçeğini gizliyor hem faşist fikirlerine yeni bir geniş cephe oluşturuyor.

    Bakın hem Özdağ’ın yaptığı hem de toplumda yaygınlaşan fikir güvenlik kelimesinde ortaklaşıyor. Tecavüz, cinayet ve terör üçlüsü; ekonomik saikler yanında çok ciddi bir mesele olarak büyüyor. Özdağ, Ruşen Çakır’la yaptığı konuşmada kendisini arayan Ermeni, Kürt fark etmeksizin göçmenlerle ilgili şikâyetlerinde “yardımcı” oluyoruz diyor. Hangi sıfatla? Nasıl bir yardım?

    Göçmenlere karşı Özdağ gibi ırkçıların eliyle büyütülen öfke eşitsizliğin her geçen gün arttığı ülke sokaklarında kol geziyor. Öfkenin hedefinde koyu tenliler, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, güçsüzler olacak. Özdağ’ın Suriyeli kuyumcu dükkânındaki ya da Ruşen Çakır’a konuşmasındaki küstahlık; milyonlarca insanı vatanlarından edip geleceksizleştirenlere değil, nesneleştirilen mültecilere… Ortalama bir ırkçıdan beklenecek bir tutumla kendine ortak arıyor. 24 Nisan’da Talat Paşa paylaşıp minnettarlık bildirmesi de ondan…

    Peki şimdi Özdağ ve onunla benzer görüşleri paylaşanları veya göçmenlere karşı tepkili olanları ırkçı deyip, bir çırpıda atacak mıyız? Burada asıl iş sol/sosyalist kitlelere düşüyor; ancak büyük bir çoğunluğu “solculuğuna halel gelmesinden” endişeyle tecavüz, cinayet gibi dile getirilen, yalan veya gerçek ortaya salınan kısımlarla ilgilenmiyor. Sosyal entegrasyon on yılda hiç sağlanamadığı gibi, git gide de karşılıklı olarak korkunç şeylerin yaşanabilmesinin de önünü açtı; emek süreçlerinden ayrı düşünmediğimiz ancak toplum içinde başka yargıların da kök saldığı bir süreç yaşanıyor.

    Bir Afgan’ın tecavüz suçunu işlemesi mülteciliğinden veya Afganlığından değil; ancak hâlihazırda yıkımının suçlusundan hesap soramayan/sormayan bir toplum için inanılmaz bir hedeftir. Sorgulaması gereken noktaları es geçebilir; kendi ülkesinde olan tecavüz vakalarını es geçebilir ama onu geçmez. Ve kadınlar başta olmak üzere korku iklimi yaygınlaştırılır. Özdağ gibiler, nasıl bir destek aldıkları belirsiz de olsa, dilediği çıkışı yapar; ben halk adına konuşuyorum da der.

    Vaziyetler ortadayken, mültecilerin de toplumun da İslamcı tahakkümden çıkması şart, emekçilerin bu konuya el atması şart.

    Hayat göçmenler için zaten fazlasıyla zor; tüm dünyada karşılaştıkları muamele belli, ne kadar göçmen can verdi, bile bile ölüme itildi, sınırlarda neler yaşadılar; ölümün, şiddetin her türlüsüyle karşılaştılar; çocuklar ayrı, kadınlar ayrı ayrı kötülüklere maruz kaldı…

    İşin acı tarafı göçmenlerin de ayrıştırılması, genellikle kötü muamelenin reva görüldüğü veya “homo sacer” gibi işaretlenenler belli. Ukrayna- Rusya savaşı bize bunu da gösterdi, Avrupa’nın ikiyüzlülüğünü tekrar tekrar ortaya serdi. İngiltere ve Ruanda arasındaki yeni anlaşma da gördük bunu. Türkiye’de mültecilerin nasıl bir koz haline geldiğini de herkes biliyor.

    AKP iktidarı buna ayıla bayıla yanaşmıştı. Şimdi işler tersine dönüyor; çünkü iktidar kalmasının önünde bir engele de dönüşmeye başladı. Göçmenleri; “ensar” olarak göstermek, toplumun laik-modern dünyasını İslamcı dönüşüme tabi kılmak, en önemlisi de ekonomik çok yönlü getirisi göçmenleri mümbit bir alan yapıyordu.

    Gelinen nokta ise “Suriyeli kardeşlerimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz” söylemi… Çünkü iktidar için de muhalefet için de önemli bir oy deposu göçmenler. “Ensar nedir bilenler”in iktidarı sürdürme hevesinde gözden nasıl çıkarılır hala bir muamma…

    Türkiye’nin göçe ilişkin uygulamalarını belirleyen temel mevzuat, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu. Kanunda “Bu Kanun kapsamındaki hiç kimse, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulacağı veya ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatının veya hürriyetinin tehdit altında bulunacağı bir yere gönderilemez,” şeklinde “Geri Gönderme Yasağı” temel alınıyor. Dahası BM kapsamında düzenlenmiş olan Mülteciler Sözleşmesi de aynı yerden konuşuyor. Fakat hukuk kimse için bir anlam teşkil etmiyor; ne Türkiye’de ne de ABD ve Batı’da…

    Faşizm devlet desteğiyle her yanda salınıyor. Karşılıklı ölüm kutsanıyor; yeter ki kapitalizm yaşasın.

    Göçmenler yalnız, göçmenler hedefte, faşist politikaların bugünkü programını oluşturuyor. Ölüm onlara yazgılı; bir katliama dönüşebilecek kapılar aralanıyor ve dünya umursamıyor. Burada gerçekleşebilecek herhangi bir ölümü/şiddeti umursamayacaklar; hepimiz biliyoruz. Bu da en çok sağcıları mutlu ediyor.

    Sokaklarda büyütülen öfkeyi iktidara, sermayeye, kâr hırsına ya da bizzat Özdağ ve türevlerinin ırkçılığına ve köktendincilere yönelmiyor. Bugün sosyalistlerin önündeki ödev göçmenleri bu öfkeden uzak tutacak siyaseti üretmek.

    Biz asıl gerçeğimizle bitirelim. “Ayağa kalkın/ uykudan aslanlar gibi/ yenilmez kalabalıklar halinde/… Siz çoksunuz – onlar az!” diyen Percey Shelley şiirinin ilham kaynağıyla…

    “Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!”

  • İttifaklar, olasılıklar, hidralar

    “Bu seçim ülkenin son şansı olabilir. Son demokrasi nefesi olabilir. Hata yapma şansımız yok. Partilerin dar parti çıkarlarından kendisini soyutlaması lazım. Cumhurbaşkanı adayı olabileceğini düşünen insanların kendi şahsi ihtiraslarından arınıp bu ülke meselesi deyip yapıcı olması lazım. Kolay yönetilecek bir süreç olmayacak…” Ali Babacan, Murat Sabuncu’ya konuştuğunda söylüyordu bunları. Aynı programda “Altılı masanın üzerinde uzlaştığı cumhurbaşkanı aday kriteri şöyle: Kapsayıcı, kucaklayıcı ve demokrasiye gönül vermiş olmalı. Bunun dışında bir kriter konuşmadık” bu sözlerini de söyledi.

    İslamcılar ne zaman dışarıda kalsalar hep aynı yere sığınırlar: kapsayıcı, kucaklayıcı ve demokrasiye gönül vermiş. Bundandır ki aynı konuşmasında Gezi Direnişine değiniyor ve “Başbakan olan Erdoğan Gezi’de gözünü kararttı, durduramadık. İçeride ciddi mücadele verdik. Bakan olarak ne söylemişim kayıtlarda. Sadece ben değil bakanların neredeyse tamamı durduramadık. (kendi gibi sonradan muhalifleri de aklıyor) Erdoğan değişik bir psikolojiye girdi” diyor. Evet öldürülen o genç insanlardan, ailelerinden, sevenlerinden utanmak yerine Erdoğan’a muhalefet ettiğine delil olarak bu sözleri sarf ediyor. Çünkü meselemiz “kapsayıcılık ve demokrasi”.

    Günümüzde demokrasi gibi içeriği kirlenmiş, çürütülmüş ne kadar kavram var bilemiyorum ama kapitalizme teşne olanların demokrasiyi de istediği düzeyde kullandıklarını biliyorum. Bu haliyle de insan, demokrasiyi “ayaktakımının iktidarı” olarak gören Platon’u hatırlıyor. Onun ayaktakımından kastı alt sınıflar, mülksüzler ve onların yönetimde olma veya temsil edilme biçimi… Ancak kapitalizmin yarattığı garabet demokrasiyi sadece bir görüntüye ve oy vermeye hapsetmiştir. Hatta 1972 Hisar Dergisinde Cemil Meriç Voltaire’den örnek verip “Katıksız demokrasi, ayaktakımının despotizmidir” cümlesini o yüzden yazının burasına koymak gerekiyor. Ve memlekette “eşitlerin eşitliğinin” hüküm sürdüğü ortamda demokrasi gerçekten de ayaktakımının iktidarına dönüşmüştür. Burada temel mesele “ayaktakımı”nın anlamının en az demokrasi kavramı kadar dönüşüm yaşadığıdır kuşkusuz.

    Şimdi bu görüntüde, Yunan mitolojisindeki Hidra’yı andıran bazı İslamcıların kapsayıcılık takıntısı da devreye giriyor. Ama bu söylem 6’lı İttifakın her birinde var. Karamollaoğlu yeni söylemler geliştirirken de kapsayıcı olma düsturundan kopmuyor. Kılıçdaroğlu da Karamollaoğlu’nun yeni ittifak gündemi için “Anladığım kadarıyla ittifaktan ayrılmak değil ittifak içinde ittifak oluşturmak. Bir düşüncedir tabii saygı duyacağız, her düşünceye olduğu gibi” diyerek bu söyleme sarılıyor. Bu problemli yaklaşıma Terry Eagleton’ın müthiş bir yorumu var: “farklı bakış açılarına sırf farklı oldukları için değer verilmemelidir. Eğer travestilerin timsahlara atılması gerektiğini düşünenler, görüşlerine şiddetle karşı çıkıldığında kendilerini “istismar edilmiş” (anahtar bir postmodern terim) hissediyorlarsa, bırakın öyle hissetsinler. Bir fikre sadece birinin fikri diye saygı duyulmamalıdır. … dışlayıcılıkta ilkesel olarak yanlış bir şey yoktur.”

    Evet kapsayıcılık, çeşitlilik, farklılık gibi söylemler değerli kazanımlar da sunmuş olabilir ama daha ziyade sınıfsal ayrımı örtme marifetiyle donatılmışlardır. “Kapsayıcılık kültü maddi farkları gizlemeye yardımcı olur. İnsanın istediği gibi giyinme, tapınma ya da sevişme hakkına saygı duyulurken; düzgün bir maaş alma hakkı reddedilmektedir.” Ve bildiğimiz üzere bizim memlekette hepsi reddedilmektedir.

    Bu sebeple dışlayıcılık da siyasi bir program olabilir, varmış gibi yapılan ama olmayan sürekli yönsüzlük bir siyaset değildir. Ve bu yönsüzlük içinde belirli bir dışlama programı bir yön tayin edebilir. Ama yapılan şey iktidar aracı olan şeyleri iktidar olabilmek için sürdürme eğilimi… Hâlbuki o araçlar iktidara direnme biçimine dönüşebilecekken…

    Yönünü bulmaya çalışan Millet İttifakı yeni seçim yasasıyla sarsıntıya girdi, yeni hesaplar yapılmaya başlandı ve uyumlu hale gelme süreci başladı. İşte problemli kısım burası, sürekli bir uyma hali devrede; itiraz etmeden gelen her şeye boyun eğmek; her şeyi sandığa yedeklemek. Kılıçdaroğlu’nun “İktidar kendi koltuğunu korumak için seçim kanununda bazı değişiklikler yaptı. Ne yaparsa yapsın aslında bizim için hiç önemli değil. Şimdi çıkan kanuna göre bizim yeniden oturup bir strateji belirlememiz lazım” sözleri gibi.

    David Hume diyor ki “yalnızca zaman [hükümdarların] hakkını sağlamlaştırır. … ve insanların zihinlerine yavaş yavaş işleyerek onları her türlü otoriteyle barıştırır, her türlü otoritenin adil ve makul görünmesine sebep olur”; bu topluma da, o altılı İttifaka da olan bu. Yasaya itirazları kısık sesle; git gide her yere sızan AKP rejimi, devletleşmiş bir iktidar karşısındaki halleri, adaletsiz-eşitsiz bir yarışa girerkenki bu kabul edilmiş vaziyetleri yaşanacak başarısızlığın gelişi gibi.

    Bu seçim kanunu ile var olan adaletsizlik, eşitsizlik daha da derinleştiriliyor. Teklif edilen hali ile demokratik bir seçimin gerçekleşmeyeceği, eşit siyasi mücadelelerin imkânsız hale geleceği, kamu kaynaklarının kullanımında suiistimalin artacağı ayan beyan… Aslında tamamen kaldırılması gereken barajın inmiş olması bir illüzyon; il bazında fiilen daha yüksek oranlı barajlar oluşmuş vaziyette. Azınlığın varlığına da, çoğulculuk yerine çoğunluğun dayatıldığı, tam da Erdoğan rejimini sağlamlaştıran bir sistem geliyor. Böylece çok sayıda parti meclisten dışlansın isteniyor.

    E tabi bunun akabinde Millet İttifakı da hesap yapıyor. En net girişim Karamollaoğlu’ndan geldi; ittifak içinde ittifak hesapları başladı. Karamollaoğlu, AKP’den kopan %15’lik bir kitleyi hedefine koyarak “Eski sistemde, ittifak eden partiler önce tek oymuş gibi ittifaklar arasında bölünüyor sonra milletvekilleri çıkıyor ve milletvekilleri kendi aralarında pay ediliyordu. Şimdi o avantaj kalktı. Yeni yollar aramak icabet eder. Seçim kanunuyla şartlar değişti. 3. ittifak olabilir” diyerek bu halin adını da koydu. Gerçi Gültekin Uysal’ın Deva ve Gelecek’i dışarıda bırakan açıklamasının ardından, Karamollaoğlu’nun 6’lı İttifak’tan bir ittifak çıkabilir vurgusu birbirinden bağımsız değil.

    Karamollaoğlu’nun 3. İttifak’tan kastı Deva’lı, Gelecek’li, Saadet’li bir üçlü. Öte yandan Uysal’ın çıkışı da Demokrat Partililerin de İyi Parti ve CHP listesine yedeklenmesinin de önünü açıyor. Karamollaoğlu’nun sözleri Uysal’ın çıkışına karşılık da söylenmiş olabilir, kendi muradı da…

    %7’ye düşmüş bir seçim barajı Milet’in motivasyonunu ittifak açısından bozmuş gibi okunsa da İttifak’taki İslamcı organizasyon için daha cüretli davranmanın önünü açtığını da düşünüyorum. Peki Erdoğan bunu düşünmemiş olabilir mi, hiç sanmıyorum.

    Diğer taraftan Karamollaoğlu çeşit çeşit söylemlerde bulunup ahvalini de ortaya koyuyor. Birkaçını paylaşmak isterim; mesela AKP’yi övüyor –ki çok normal, onlar aynı evin çocuğu– Ayasofya’ya değiniyor. Başörtüsü meselesinin yanında AKP, Ayasofya meselesini de görmüş ve çözmüş. Bunca sorun, sorun değil; İslamcının sorunu hiç değil… Saadet’in “dönüşü” muhteşem olabilir.

    Yine benzer noktadan bir çıkışı var: “Şunu ifade edelim toplum da bilsin, bizim özellikle inançlı kesim, manevi değerlerine önem veren kesimin kazanımlarından 1 milim bile taviz vermeyiz, verdirtmeyiz. Böyle bir ittifakın içinde de bulunmayız. Bu konuda kazanımlarımızdan taviz verilmeyeceğine inanarak birlikteliği yürüttük.” Devamlılık esastır… Diğer taraftan çok problemli bir şeyi daha dile getiriyor “Güçlendirilmiş parlamenter sistem ifadesi, geçmişte normalde parlamenter sistemle karşılaşılan hükümet düşünce uzun zaman boşluk doğabiliyordu. Şimdi onu ortadan kaldıracak yeni formül ortaya kondu. Bu değişiklik yapılırsa Türkiye hükümetsiz kalmayacak” hangi geçmiş diye sormadan edemiyorum… Ama Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adayı olup, olmayacağı konusundaki yorumuna da katılıyorum; Erdoğan kaybedeceğini anlarsa girmez o seçime diyor “Kendisi kaybetmiş olmayacak, başka aday kaybedecek”. Tabi burada aynı yerden kalkış yapmıyor olabiliriz. Tüm bunların yanında bir konuşmasında “komünist Rusya” demesi de ne olduklarını hep hatırlatmak/hatırlamak adına iyidir.

    Acıları silme eğilimi veya örtme/ yokmuş gibi davranma eğilimi tehlikeli. Kapsayıcı dilleri, söylemleri bunu da kapsıyor ne yazık ki. “Etkili iktidar kolektif hafıza kaybına dayanır; suçlara eski dostlarımızmış gibi alışırız” sözlerine kulak vermek gerek…

    Sadece Cumhur ve Millet İttifakları varmış gibi yapmak tam da sistemin istediği şey. Solcuların sürek avı yaptığını ileri süren Yıldıray Oğur gibiler “Peki neden altılı masa iktidar çevrelerini telaşlandırmış gözükürken, bazı muhalifleri pek heyecanlandıramıyor? Heyecanın düşük olmasının bazı pratik nedenleri var” açıklamalarında bile AKP’ye övgü düzedursun, asıl nedeni hep es geçiyor. Hidralar meseleyi kimlik siyasetine bağladığı için hedefleri hep solcular.

    Burada o çok meşhur ifade devreye giriyor: Kürtler ve HDP bu denklemin neresinde?

    HDP HERKESİN AKLINDA; AMA KİMSE HDP’NİN YANINDA DEĞİL…

    Çok açık ki denklemin bir ucu Karamollaoğlu’na dayanırken, diğer ucu HDP’ye uzanıyor. Cumhurbaşkanı Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Mesrur Barzani ile görüşüyor; Nihal Bengisu Karaca gibiler Kürtler üzerine yazıp, çeşitlilik övüyor. Evet, herkes farkında Kürtlerin ve HDP’nin kilit parti olduğunun. Zira Mithat Sancar da “Hedefimiz % 15. Kibir yapmıyoruz ama anahtar parti olduğumuzun farkındayız” diye belirtiyor. Üstelik, onlar Millet İttifakını da göz ardı etmiyorlar.

    Ama yeni seçim yasası meşum denklemi bozacak; çünkü bir anlamda bu yeni seçim yasası partileri ayrı ayrı seçime girmeye zorluyor ve bu ipi diğerlerinden daha iyi göğüsleyen tek muhalefet HDP.

    HDP’nin de bazı partilerin desteğini alarak seçime gireceği neredeyse kesin. Haziran seçimlerinde olduğu gibi bazı parti liderlerine listelerinde yer açacaklar; sol-sosyalist bir cephe ile seçime girme çabasının sürdüğü de malum. Burada bütün eleştiriler yapılabilir, yapılmalıdır da ancak gerçekleri göz ardı etmeden. HDP’nin etrafında oluşacak bir üçüncü blok/ittifak önemli bir güce de sahip olacak. Sadece sandık üzerinden bakınca bile yedi milyon gibi bir oy oranı mevcut. İçeride olmasına rağmen Selahattin Demirtaş’ın etkisi de sürüyor. Burada önemli olan işçileri, gençleri, yoksulları dâhil edebilme. Ve kadınlar ile LGBTİ+ bireylere yönelik tek “kapsayıcı” davranış HDP’nin de olduğu cephede gibi duruyor.

    Bugün bazı seçmen grupları da, İttifaklar da kendilerini tüm topluma dayatma peşinde. Tek seçenek olduklarını düşünen kimileri kol geziyor. Bütün umutsuzluğunu, siyasetsizliğini, basiretsizliğini dayatan seçmen de siyaset de kendini zorunlu görüyor.

    Ama hafıza iyidir, hatırlayınız; “bu ülkede onların kazanması çok zor”culara da hatırlatınız. Ayrıca şu yaşadıklarımız kolay mı? Uygarlığın tek bir atası var o da emek; onu göz ardı eden göz ardı edilmelidir, unutmayınız.

  • ‘Tek patlıcan, tek bayrak, tek adam’

    Yeni DEVA’lı eskinin AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün’ün, 6 Ocak 2009’da Habertürk’teki “Türkiye’nin Nabzı” programında, iktidarın yaptığı yardımların oy olarak geri dönüp dönmediğinin sorusu üzerine verdiği yanıt hala aklımda: “Ne yapsalardı yani, hem kömür alıp hem de beddua mı etselerdi?” Memleketi getirdikleri bugünkü duruma bakınca insanın “keşke etselerdi” diyesi gelmiyor değil…

    Bugünlerde tüm ülkenin insanıyla, ağacıyla, hayvanıyla taşıyla toprağıyla yaşadığı çoklu krizlerin temel birkaç yönlü sebebi var. Bu krizler karşısında insanlar artık o kömürü alır ama bedduasını da eder. Ancak sanılmasın ki beddua ediyor olması AKP’ye veya direkt Erdoğan’ın şahsına oy vermeyeceği anlamına gelmiyor. Yapılan anketler, yaşanan çıkmazlar, liberal goygoylar başka fikirlere savursa da durumlar böyle gelişmeme ihtimaline gebe.

    Gramsci’nin “çelişkili bilinçlilik” olarak adlandırdığı bir durumu yaşıyoruz sanki.

    AKP neoliberalizme şahlanma yaşattı; özelleştirmeler, piyasalaştırma, esnekleştirme, güvencesizleştirme, serbestleştirme… AKP, hâkim sınıfların sermayesine sermaye kattı; ama bağımlı sınıfların sefaletine de sefalet… Sefalete, yoksulluğa, açlığa rağmen -türlü dalavere dönse de- katıldığı her seçimden de galip çıktı. Bu aradaki çelişki bir sorunsal olarak hala karşımızda.

    Richard Sennett diyor ya “genellikle, özgürlüklerini ellerinden alan karizmatik bir lidere sadakatle bağlandıklarında olduğu gibi, insanları kendi çıkarlarına karşı birleştirmesi durumu” geçerli mi acaba? Ama dediğim gibi çelişkili bilinçlilik hali tam burada işliyor.

    Zizek’e de kulak verelim: “Egemen ideolojinin işleyebilmesi için, sömürülen çoğunluğun, içinde kendi sahici özlemlerini görebileceği bir dizi özelliği de bünyesinde barındırması gerekir. Başka bir deyişle, her hegemonik evrensellik en azından iki tikel içeriği, yani hem sahici popüler içeriği hem de onun tahakküm ve sömürü ilişkileri tarafından çarpıtılmış bir biçimini bünyesinde barındırmak zorundadır.” Neoliberalizmin hayata sızması da böyle oluyor; yarattığı acımasız biçimsizliği, popülizmi “ortak duyu” olarak pazarlıyor. Zira pazarlayamayacağı herhangi bir şey yok…

    Bu durum uluslararası alandan bağımsız değil. Sonuçta söz konusu olan kapitalizm ve birbirini beslemeye doymayan sağcılık. Sermayenin her türlü hegemonyasını sağlamlaştırma peşinde ve bunun için çeşit çeşit dil üretiyor. Yeni hegemonik diller kurarken veya hegemonyasını yeniden üretirken emperyalist hedeflerini ve heveslerini Türkiye gibi ülkelerde yerlileştirme projelerine de dönüştürüyor. Bu, hegemonya krizlerine cevap olabileceği gibi, kapitalizmin krizlerine de seçenek olabiliyor.

    Bu veriler ışığında bakınca dünyanın sürekli yoksullaşması ile sürekli sağcılaşması arasındaki bağı görmek mümkün. Çünkü dayatılan gerçeklik dağıtılan kömürle de ilgili; dahası onda saklı.

    Artan sağcılığın, otoriterleşmenin, büyüyen faşizmin ve yoksulluğun hala iktidar gruplarına yarıyor olmasının bu arka planına ek olarak önemli bir kaynak da muhalefet gruplarının ne yaptığıyla bağlantılı. Ülkemizde de yaratılan yıkımdan çıkmak için yaratılan yıkımın dili kullanılıyor. Bu, bu dilin toplumda da daha çok kabul görmesine yol açıyor. Normalleşiyor. İslamcıların, milliyetçilerin birbirine yedeklendiği bir kısır döngüyü tekrar inşa ediyor. Buna popülizmin, liderlik/tek adamlık heveslerinin, kendini demokrat/kapsayıcı olarak sunan irili ufaklı sağcı muhalefet partilerinin etkisi de bir hayli. Ve bu tamamen sağa çekmiş muhalefetin sessiz, amorf, tekrardan ibaret, sandığa tabi, geçersiz tutumu bizi nereye vardıracak?

    Günlerdir Macaristan dinliyor ve okuyor olmamız belki bir işe yarar.

    Orban ile Erdoğan arasında kurulan benzerlik yabana atılmamalı. Çünkü bu ülkeler özelinde bir durum olmanın yanında sistemle bağlantılı, büyüyen faşizmle, otoriterleşmeyle de ilgili bir süreç. Orban’ın partisi Fidesz’in seçim propagandası için muhalefetten 8 kat fazla para harcamış olması bile bize hem geçmişi hem yeni seçim yasasını hem yaşanabilecek ihtimalleri hatırlatmalı.

    Öncelikle merkez sağ geleneği bu kadar yerleşmişken, liderlik sevdasının da ne denli etkin olduğunu görmek gerek. Memleketin bugünkü siyaset hali, partileri değil daha çok genel başkanları büyütmek üzerine kurulu. Türk seçmeninin ezeli lider hayranlığı sendromunu büyüttü. Ülkücülük ve İslamcılık gibi ana akım sağcılıkta birinci belirleyici olan liderlik yeni dönem popülist dalgayla iyice kitleselleşip çizgisini kalınlaştırdı. 1950’lerden beri bunu okumak zor değil; Özal’la belirginleşen süreç bugün şahikada. Birçoğumuza anlamsız gelen hareketin ardında da bu isteği okumak mümkün: bakınız İmamoğlu Alpaslan Türkeş’i anıyor, bakınız Kılıçdaroğlu Ozan Arif’i anarken onu Pir Sultan ile bir görebiliyor, bakınız Akşener nasıl büyüyor…

    Burada gördükleri gerçek; Türkiye’de sağ partilerin, kendi ürettikleri arzuları, yarattıkları gerçekleri veya sermaye ilişkilerini yönlendirerek kendi iktidarını yeniden üretmeleri ve kitlelerin rızasını da sağlamaları. Liderleri ise bu yolla yaşadıkları dönemin ruhunu kişiliklerinde resmen tecessüm ettiriyor ve hatta arttık liberal kanat muhalefet liderleri de bu yolda yürüyor.

    Erdoğan’a baktığımızda toplumun belli sabit karakterlerini kendinde birleştirdiğini görürüz; baba gibi, hami bir kabadayı gibi, ağabey gibi, ağlayabilen duygusal biri gibi vs. Kitleler ona bakınca arzularının ve korkularının buluştuğunu görürler. Ama bunlar dış etkenler. Ana mesele 2001 krizidir, 2008 krizidir, sermaye ilişkileriyle bütünleşmesi, devletleşmesidir, despotik emek rejimidir, sol düşmanlığıdır, dincilik ve milliyetçilik zehridir, yerleşen faşizmdir.

    MACARİSTAS’A BAKIP NE GÖRMELİ?

    “Faşizmin bileşenleri çoktur: ekonomik ve politik kriz, proleter yenilgi, sosyal demokrasinin başarısızlığı, devrimci liderliğin yokluğu veya iktidarsızlıktır.” Bu eksiklikler lider tercihini veya parti tercihini değiştirecek güce sahipken; aksi bir yöne kartopu misali büyümeye dönüşüyor.

    2 Nisan’da Macaristan’da yapılan seçimlerde Viktor Orbán ve seçim koalisyonunun, muhalefetin kurduğu “6’lı ittifak”a 18 puan fark atarak yüzde 53’le parlamentoda mutlak çoğunluğu elde ettiğini gördük. Macaristan küresel finansal kriz sonrası yükselen yeni otoriter dalganın veya faşizmin önemli bileşenlerinden biri. Macaristan’a bakınca yenilen ittifakı görüp sadece Türkiye’deki ittifak üzerinden okumak ve hatta öncesinde o ittifakı Türkiye’deki muhalefete model sunmak liberal bir alışkanlık. Meseleyi sadece seçilen lidere indirgemek de büyük ölçüde hatalı. Evet seçilecek kişi önem taşıyor ama sağcılığı, faşizmi büyüten olguları es geçiyor. Neoliberalizmin içinde olduğu krizi ve büyüttüğü milliyetçi-muhafazakâr sağı ve onun iktidar projesini görmezden gelemeyiz. Türkiye, Macaristan, Polonya gibi ülkelerin temel benzerliği burada; liderleri de bu sebeple benzeşiyor, muhalefetleri de.

    Çünkü muhalefetin sunduğu da farklı olmuyor.

    Evet, Macaristan’daki isim de ortağı da bize benziyor ama muhalefet de benziyor; Orban’a karşı sahici bir ekonomik alternatif sunulmuş mu, neoliberal politikalara karşı durulmuş mu, yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik, büyüyen açlık-işsizlik gündeme alınmış mı? Yoksa boş demokrasi söylemleriyle, olağanı kamufle etme çabasıyla yola mı düşülmüş? Macaristan’da İttifakın lideri Marki-Zay diyor ki “Yenilgimiz ülkedeki demokrasi eksikliğinin sonucudur” o zaman önce onun için mücadele etmek gerekmiyor mu? Eagleton’ın dediği gibi “faşizmin burjuva demokrasi görüntüsünün çok uzakta olmadığını hatırlatmak” gerek…

    Erdoğan ve Orban, güçlü, “milletin çıkarlarını” bilen ve koruyan, alternatifi olmayan, tek adam portresiyle benzeşiyorlar. Hatta geçmişe vurguları, özlemleri, demagojileri, hasletleri vs. de benzeşiyor. Çünkü bunlar otoriter-sağ figürler. Ve bunlar faşizmi ihya ederler.

    Eğer Türkiye’deki muhalefet rejimin dinci, milliyetçi dilini sürdürmeye devam ederse; neoliberal yıkıma make up’tan fazlasını öneremezse rejimin destekçilerinin sadakatine şaşmamalıdır.

    Biliyoruz ki, Hitler Alman kapitalizminin bir ürünüydü; Orban ve Erdoğan da bundan ayrı değil. Günümüzün sorunu da Erdoğan’ın en büyük rakibi ve düşmanı da hala yoksulluktur.

    YolTv’nin pazarda yaptığı bir röportajda bir teyze diyor ki “Tek patlıcan, tek bayrak, tek adam; her şeyi tek tek alıyoruz”.