Yazar: Esat Aydın

  • AKP rejiminin ekokırım hali: ‘Külü vatandaşa, parası yandaşa’

    Yıllardır AKP rejiminin bin bir yüzüne mecbur bırakıldık. Sermayenin konumu da buradan ayrı değil, diyalektik bir ilişki içinde.

    Sünni tahakküm yaşamın her yanına sızıyor. AKP iktidarı, İslamcı tahakkümü bir yönüyle, bedenleri ve zihinleri kontrol altında tutarak icra ediyor. Bireyleri dinsel retorikle, ekonomik sömürüyle, yoksulluk kıskacıyla sıkıştırıyor. Bu düzeni, gericilikle birleştiriyor, sermayeyle kol kola bütüne yayıyor.

    Bugün neoliberalizmin ve 20 yıllık Erdoğan rejiminin bağımlı sınıfların bilincinde, iradesinde yarattığı yıkım, gericiliğin yükselişinin kanıtı olduğu gibi, tekrar tekrar üretilmesine ve normalleşmesine de neden oluyor. Devlet bizatihi ve bililtizam gericiliği yayıyor, dayatıyor, kapitalizmi buradan besliyor.

    Kapitalizmin iktidarda olması ve devamlılığını sürdürmesi adına yol açan bir rejim var ülkede. Lefebvre’nin “iktidar ritmi” dediği şeyle de epey uygun: “Sermayeye uygun olan ritim, üretimin (her şeyin üretimi: şeyler, insanlar, halklar vs.) ve yıkımın ritmidir (savaşlarla, ilerlemeyle, icatlar ve gaddar müdahaleler, spekülasyonla gelen yıkım). …” Ve çarpıcı bir cümleyle “sermaye […] kendi etrafında ne varsa dünya ölçeğinde öldürür. Sermaye inşa etmez. Üretir. Yükseltmez; çoğalır.” diyerek sermayenin “habis gücünü” de göstermeye çalışıyor.

    Yaşanan “yıkımlar” sermayenin egemen tarzıyla iç içe. Buraya kişilerin/iradelerin/bedenlerin yıkımını dâhil ettiğimiz gibi, kamusal/ toplumsal olanın ve doğanın yıkımını da eklemeliyiz. “Sermayeyle kol kola bütüne yayıyor” dediğim şey tam da bu ve onun habis gücünü görmek adına önemli bir kapı aralıyor.

    Ali Bulaç diyor ki: “İslamcılık belli bir tarihte ortaya çıkıp tarihe intikal eden siyasi ve ideolojik bir akım değildir; aksine her yeni durumda işleyen ve kendini üreten bir süreçtir” hem doğru hem yanlış. İslamcılık bir ideolojidir ve oldukça pragmatiktir. Bu sebeple de her yeni durumda işleyen ve kendini üreten bir süreçtir. Neoliberalizmle “muhteşem” bütünleşmesi bundandır.

    Yaşadığımız son 20 yılın, neoliberalizmin yeni bir hegemonya projesi etrafında kutsanması ve aynı zamanda AKP’nin devletleşmesi, devletin de partileşmesi şeklinde cereyan etti. Tanık olduğumuz şey 1980’lerle başlayan neoliberalleşme politikalarının uzantıları ve yıkıcılığı, bu düzen İslamcı ekonomi-politik müktesebatın bir parçası ve bu da AKP’nin unsurları…

    AKP’nin omurgasını İslamcı sermaye grupları, 15 Temmuz öncesi Gülencilerin bağlantıları, vakıf-dernek-cemaat ağı, elindeki belediyeler ve bugün “ Erdoğan’ın beşlisi” haline gelen sermaye grupları oluşturuyor. AKP’li yıllar sermaye birikim rejimi kendinden önceki neoliberal süreci devralmış olsa da, kendi politik ve ideolojik gündemiyle de kendine has müdahalelerle şekillendi. Büyüme motoru olarak inşaat seçildi, bir “lokomotif” işlevi yüklense de hem partinin hem ideolojilerinin ruhuna da fazlasıyla uygun bir tercih oldu. İnşaat odaklı büyüme, İslamcı sermayenin de iktidarıyla bütünleşti. Politik temsiliyetini AKP’de bulan veya artık Erdoğan rejimine mecbur olan büyük burjuvazi fraksiyonu haline gelen sermaye gruplarıyla karşı karşıyayız. Ve bu gruplar bugün ülkeyi talan ve yağma anlayışıyla peşkeş çekiyor, bozuyor, yıkıyor, mahvediyor… Dizginsiz bir anlayışla; her şey sermayeninmiş gibi dayatılıyor. İktidar ve sermaye bu dizginsizliğin paydaşı ve habis gücünü her fırsatta gösteriyor. Doğanın yıkımı buna çıplak bir örnek.

    Aşırı kâr hırsı yıkım ve yok oluş getiriyor. Memleket; eko-sistemden iklime, hayvan popülasyonuna kadar bir dizi şeyle sınanıyor. Ülkenin kuşların göç yoluna yapılan havaalanı var. 4300 tür bitkinin yer aldığı Zilan Vadisi’ni yok etmek gibi, koruma altındaki keçiler, ceylanlar için avcılık ihaleleri açmak gibi, İstanbul’a kanal yapmak gibi, Akkuyu Nükleer santrali gibi… çeşit çeşit yok ediş gerçeklikleri var. Yanan, yok edilen ormanlar, tarım arazileri; madenler, termik santraller, yükselen sıcaklıklar, nesli tükenen/tüketilen türler, su krizi…gündemi var.

    “Yeryüzünde insanın var olduğu zaman diliminde ilk defa bu kadar çok tür yok olma tehlikesi yaşıyor. Dünya, altıncı en büyük kitlesel yok oluş evresinde. Geçmiş yok oluşlardan farkı olarak bugünkü yok oluş insan marifetiyle meydana geliyor ve insanlık tarihinde tanık olmadığımız boyutlarda” böyle bir gerçeklik var.

    Dönüp Türkiye’ye baktığımızda da aynı şeyi görüyoruz; ülke karış karış yağma-talan politikalarının bir parçası haline gelmiş. Ormanlardan, ırmaklara, göllere, tarım arazilerinden, hayvanlara, tarihi doğal-kültürel varlıklara kadar her şeyi yok etmeye and içilmiş. Sanırsınız Yüzüklerin Efendisi, Sauron ve Saruman ortaklığı…

    Kaz Dağlarından Kuzey Ormanlarına, İkizdere’den İkizköy’e, Salda’dan Afşin’e, Hopa’dan Bodrum’a, Tokat’tan Yatağan’a, Antalya’ya, Rize’ye; Milas’tan Giresun’a, Ayvalık’tan Sivas’a, Manisa’ya, Bayramiç’e, Validebağ’a, Kocaeli’ne, Çine’ye… hem yabancı şirketlerin hem yerli sermayenin iktidar ortaklığıyla dört bir yandan yok ediş projeleri hayatımızın ve doğal yaşamın devamlılığının tam ortasında patlayan bombalar gibi.

    Bakın kaç gündür İkizköy’ün haliyle yüzleşiyoruz. Yılların zeytin ağaçları, devletin jandarması nezaretinde sermayeye feda ediliyor. Bir taraftan sermayenin habis yüzüyle karşılaşıyoruz, diğer taraftan Eagleton’ın “polis ve ordu gibi devlet aygıtlarının burjuva liberal egemenliği altında sahip olduğu görece belirgin özerklik, faşizm altında buharlaşır ve bu kurumların devletle gerçek bütünleşmesini ortaya çıkarır.” dediği bir gerçekle…

    YK Enerji yani Limak ve İçtaş ortaklığı, Yeniköy-Kemerköy termik santralleri işletmecileri –ki genellikle sadece Limak’ın adı veriliyor; buna özellikle dikkat edip, İçtaş’ın aradan sıyrılmasına müsaade edilmemeli– İkizköy Akbelen’de yaşamı yok etmeye çalışıyor. Sanki işlettikleri termik santrallerle yok etmiyorlarmış gibi… AKP’li yıllarda özelleştirilen Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan Termik Santralleri’nin bulundukları yerlere verdikleri zarar sadece orada kalmıyor; Datça’ya Girit’e hatta Mısır kıyılarına kadar ulaşabiliyor; ama sorsanız ilk cevap, bacalarda filtre olduğu; sanki koruyormuş gibi, sanki bütün olumsuzluklar filtre ile bitiyormuş gibi…

    Sadece Muğla’da elektrik üretiminde aktif santral sayısı 30’dan fazla; 22’sini kömür ve HES’ler oluşturuyor. Bölgede ayrıca 100’den fazla mermer ocağı ve 70’ten fazla fabrikası bulunuyor. En az 450 taş ocağı olduğu biliniyor. Bunların kurulması için de ormanlar ve yaşam alanları yok ediliyor. Kömür ocaklarının yarattığı en büyük tehditlerden biri yeraltı su kaynaklarını yok etmesi. Şu an Muğla-Milas’ta, sadece sondaj kuyuları yüzünden Karacahisar’da su kaynakları kayboldu. Milas-Çamköy de Yeniköy-Kemerköy Termik Santrallerine verilirse, Bodrum da dâhil bütün yöre önemli bir su kaynağını yitirmiş olacak.

    Ağaoğlu’na peşkeş çekilen Tuzla Sulak Alanı var. Bu kıyamet projesinin detaylarını Bahadır Özgür etraflıca yazdı. Korunması gereken özel bir bölge; ama Milas Belediyesinin nasıl bir acelesi varsa artık, ilk etaba ruhsat verebildi.

    Ekoloji Birliği Eş Sözcüsü ve Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Süheyla Doğan, diyor ki “TEMA tarafından hazırlanan raporlara göre Kazdağları’nın yüzde 80’i, Artvin’in yüzde 71’i, Muğla’nın yüzde 59’u, Erzincan-Tunceli’nin yüzde 52’si metalik madencilik için verilen arama ve işletme ruhsatları ve ihalelik maden alanları ile kaplanmış durumda. Bu oranlar çok yüksek… Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir madencilik anlayışının olduğunu düşünmüyorum. Korunmuş alanlar, su kaynakları, meralar, tarım alanları, ormanlar ciddi bir madencilik tehdidi altında. Çok uluslu ve yerli işbirlikçi şirketler ülkemizin yer altı kaynaklarını talan etmek için adeta yarışa girmiş durumda. Yürürlükteki maden yasasına göre de yapılan madenciliğin hiçbir kamu yararı yok. Kâr ve kazanç şirketlere, zarar ve risk ise halka… Her biri birer ekokırım projesi” ama bunları duyan yok.

    Türkiye’de son 11 yılda 19 bin 454 maden arama ruhsatı verildiği ortaya çıktı…

    Sadece Kaz Dağlarında 400 binden fazla ağaç katledildi. Anadolu’nun dört bir yanında işletilen maden ocakları ve siyanür tehlikesi var. 650’den fazla HES yapılmış, tarım alanlarını yok eden JES’ler kurulmuş durumda. Termik santraller ve tetiklediği iklim krizi, hastalıkların çoğalması ve yarattığı ekolojik yıkım ise ayrı bir boyut maalesef. Santraller yüzünden tarım, su kaynakları, ormanlar zarar görüyor, verim sürekli düşüyor. Afşin-Elbistan’a bakın; zehir saçıyor, ölüm getiriyor, bir kasabayı yok etti. Çelikler Holding’e satılan ve filtre sistemi kurulduğu söylenerek çalışma izni verilen Afşin-Elbistan Termik Santraline kimse dokunamıyor. “Külü vatandaşa, parası yandaşa” demişlerdi. Artan kanser vakaları, erken ölümler, düşük verim… Hayvanlar doğum bile yapamıyor.

    Giresun’a gidelim… Günlerce saklandı Nesko Madencilik A.Ş.’ye ait maden ocaklarında yaşanan durum. Giresun’a bağlı Şebinkarahisar ilçesinde Nesko Madenciliğin maden ocaklarında kullanılan siyanür atıklarının depolandığı flotasyon tesislerindeki havuzlar patladı ve atıklar tesisin çevresinde bulunan dereye karışıp, Kılıçkaya Barajı’na kadar ulaştı. Yaşanan felaketin boyutu çok büyük ama konuşulmadı bile. Aynı yerde 2018’de de benzeri bir felaket yaşanmış ve 8 milyon balık ölmüştü, yok olan birçok şeyle beraber…

    Manisa’da da durumlar farksız. Gördes’te Meta nikel madeninin atık havuzuna giden borunun patlaması sonucu atıklar sulara karışırken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri “13 gün içinde bakarız” yanıtını verdi. O kadar umurlarında değil ki bunun sadece kapitalizmle açıklanamayacağını çok iyi biliyor insan… Diğer taraftan Zorlu Holding’in Gördes ilçesindeki nikel madenine sülfirik asit taşıyan tankeri devriliyor ve 27 ton asit çevreye yayılıyor. Alaşehir’de bir de jeotermal kuyuda meydana gelen patlama ile 100 ton eriyik bölgede yayılıyor. Kimin umurunda? Ama sonuçlarını tahmin etmek zor değil.

    Biz bu yaz Antalya Belek Port Nature Luxury Resort Hotelin ve Orange County Resort Hotelin kullandığı kumsalda, yuva üzerine konulan ahşap yürüme bandının altında yaklaşık 62 yavru deniz kaplumbağasının sıkışarak öldüğünü de gördük; Cumhurbaşkanın “beyaz et” dediği canlıların yanarak öldüğünü de, Karadeniz’de tomruklar arasına sıkışmış ölü bedenleri de, müsilajla kaplı ölmüş bir denizi de…

    Bunlar karşısında bize sunulan şey hemen “yeşil ekonomi”, “Paris Antlaşması”, “Avrupa Yeşil Mutabakatı” gibi kapitalizmi sürdürmenin yollarını arayan seçenekler oluyor.

    Geçiniz!

    Ölümü yeşille karşılamaya hevesli kapitalistler; suyu idareli kullanın diye reklam yapıyor mesela… Yani mesele aslında yönetememekle, becerememekle ilgili değil. Bu felaketler aynı zamanda bir “yönetme” anlayışını da getiriyor: “Felaketler kapitalizmi”…

    Bu felaketler ve bu kapitalist anlayış Türkiye’de farklı alanlardaki çöküşün bilançosunu çok yönlü sunabiliyor; yaşanan krizleri gözler önüne seriyor. Diğer taraftan da sanki Türkiye’nin sermaye birikiminin özeti gibi: emek sömürüsü daima gasp, talan ve yağma ile birlikte çalışıyor…

    Marx ve Engels Komünist Manifesto’da, “Peki burjuvazi bu krizlerin üstesinden nasıl gelir” sorusunu; “Daha yaygın ve daha yıkıcı krizlerin yolunu açarak ve bu krizleri önlemenin yollarını tıkayarak.” diye cevaplıyor. Bu cevap Türkiye ve Erdoğan rejimi için de oldukça uygun. Aynı zamanda “felaketler kapitalizmi” ile de uyuşuyor. Çünkü bu neoliberalizmin her türlü felaketin önünü açan 30 yıllık hikâyesi aynı zamanda.

    Bir tarafıyla tüm yaşam için varlık ya da yokluk meselesine dönüşen bir süreç hâlihazırda zaten yaşanıyor ve bu biçimin getireceği en kötü şey insan soyunun tükenmesi de değil; mesele tükeniş sürecinin kendisi…

    Bizler yüzümüzü sosyalizme döndükçe yıkıma dayalı sistemi de iktidarları da yenebiliriz. Minareyle betona sıkışan hattan çıkmak, “yaratıcı yıkım” dedikleri o oksimoron durumdan kurtulmak bir seçenek değil, mecburiyet…

    Asla bitmeyecek bir şey hakkında konuşurken, son sözü İkizköylüler söylesin: “zeytinlerin dibi yeşil/ altında gahve pişir / limak sana bu zeytinleri yedirmeyeceğiz / aklını başına devşir”

  • Minare ve Yoksulluk Arasında

    Piyasa ve İslamcılık ikilisinin ülkeyi kasıp kavurduğu şu günlerde Marx’ın şu sözü rehber oluyor: “Hiç kuşku yok ki, her ülkenin proletaryası her şeyden önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak zorundadır.” Bu ifadenin bugünkü koşullar altında sadece proletaryayı hedeflemediğini; topyekûn bir halka seslenme gücüne sahip olduğunu düşünüyorum. Sadece halka, ezilen sınıflara ekonomik bir çağrı olmayıp, yönetici sınıfı da topun ağzına koyan bir sesleniş. Bu zeminden hareketle önceki yazılarımda ortaya koyduğum “Erdoğan’ın tek rakibi yoksulluktur” olan nihai saptama beni, sermaye ve iktidar bloğu karşısında, yoksulluğu mücadeleden ayrı kurmadan anlatmaya itiyor.

    AKP iktidarında ülkenin her yerinde makbuller ve diğerleri arasındaki eşitsizlik çok hızlı büyüdü ve büyüyor. Zenginler varlıklarına varlık katarken, fakirler daha da fakirleşiyor.

    Ve kapitalizmin makinesi zenginler için işliyor. Siyasal el birilerini zengin oldukları için zenginleştirirken, fakirleri fakir oldukları için fakirleştirmeye devam ettiriyor.

    Açlık, yoksulluk, her alanda yaşanan krizler, neoliberalizmin şiddeti, gerici zihniyetlerin vesayeti bütünlüklü olarak tepemizde dikiliyor, ensemizde boza pişiriyor. Her şeyin sınıfsal olduğu gerçekliğinin içi boşaltılmadan, somut olarak belirdiği bir dönem kastettiğim. Ancak bir yanıyla da Debord’un dediği “kapitalist üretim tarzının gerçek birliğinin dayandığı sınıf ayrımını gizleyen” türden bir süreç de aynı zamanda. Bunun birçok sebebi var; İslamcı ideoloji bir cephesini tutuyor ve her şey açık seçik ortadayken bile Erdoğan rejimi bunu yok sayacak bir politika yürütüyor. Bu demek değil ki işe yarıyor veya rasyonel bir zeminde ilerliyor; aksine akıl tutulması krizleri derinleştirip bir kesimin zenginliğine zenginlik katıyor.

    Dünya Eşitsizlik Veri Tabanına göre 2021’de Rusya’da en zengin yüzde10’luk kesimin toplam yıllık gelirden aldığı pay yüzde 46,4, ABD’de yüzde 45,5 ve dünya ortalaması ise yüzde 52,2… Türkiye’ye baktığımızda yüzde 54,5 gibi bir oran söz konusu. Bu bir yanıyla ülkenin hikâyesiyken, diğer yandan küresel ekonomi gerçekliği. Oligarşi dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hüküm sürüyor. Bugün, bir avuç multi milyarder için çalışan bir ekonomi var. Ve Türkiye’de de bu bir avuç multi milyarderin bir ucu Erdoğan rejiminin sahipleri. Kılıçdaroğlu da 22 Mart günü yaptığı grup toplantısındaki konuşmasında Türkiye’deki multi milyarderlere değindi ve “Beşli çetenin hamisi ve pazarlayıcısı Recep Tayyip Erdoğan’dır.” diye de ekledi.

    Raymond Williams’a kulak verdiğimizde bunu şöyle anlatır: “… sıklıkla üstü örtülen şey, ‘politika’nın doğrudan maddi üretimidir. Hâlbuki her yönetici sınıf maddi üretimin önemlice bir kısmını bir politik düzen tesis etmeye hasreder. Kapitalist bir piyasayı idame ettiren toplumsal ve politik düzen, tıpkı onu yaratmış olan toplumsal ve politik mücadeleler gibi, zorunlu olarak maddi bir üretimdir. Şatolardan saraylara, kiliselerden hapishanelere, fabrikalardan okullara, silahlardan güdümlü basına kadar: Her yönetici sınıf, yöntemleri değişse de daima maddi yollarla, bir toplumsal ve politik düzen üretir. Bunlar hiçbir zaman üstyapıya ait faaliyetler değildir. Görünürde kendi kendine idame eden bir üretim tarzının yürütülmesini sağlamak için şart olan zorunlu maddi üretimlerdir. Bu sürecin karmaşıklığı gelişmiş kapitalist toplumlarda bilhassa çarpıcıdır; böyle toplumlarda “üretim” ile “endüstri”yi, “savunma”nın, “asayiş”in, “refah”ın, “eğlence”nin ve “kamuoyu”nun benzer biçimde maddi nitelik taşıyan üretiminden yalıtmak tamamen abestir.”

    İktisadi olan ve politik olan ayrı iki alan gibi görünse de durum böyle değil. Baktığımızda ekonomik alanın siyasi alan arasındaki ayrımın bulanıklaşması yalnızca piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda gelişiyor. Buna kapitalist sistem altında diğer birçok alan da dâhil.

    Fakat yönetici sınıfın ülkemizdeki hâlet-i ruhiyesi apaçık sınıfsal olanı ve derin yoksulluğu somutlaştırıyor. Tarımdan sağlığa inşaattan gıdaya varıncaya kadar çok boyutlu bir kriz ortamı söz konusu… İşsizlikten, iş cinayetlerinden, ekonomik nedenli intiharlardan, çocuk işçilere, mültecilere uzanan bir hat üzerinden birbirine kökten bağlı bir sistem ve sistemi lehine yaşatmak için çırpınan bir rejim karşımızdaki.

    Tabi burada belli başlı isimler ve durumlar ön plana çıkabiliyor. Son günlerde bakan Nebati bunun için biçilmiş kaftan, her yerde boy gösteriyor. Bir fecaat olan cümleleri rejimin kimin için var olduğunu, yoksulluğu zerre önemsemediğini her fırsatta yüzümüze vuruyor. İki önemli örnek var son günlerde, bakan Nebati diyor ki “Müteahhitlerin gerçekten ne kadar zarar ettiklerine yönelik olarak bir çalışma yapıyoruz. Bütçe imkânları içerisinde kim zarar görüyorsa bunlara yönelik olarak elimizden gelen desteği veririz.” Yani Nebati demek istiyor ki devlet eliyle bütün riskleri, maliyeti, zararı işçiler ve halk arasında pay ediyoruz. Elbette kârı ve kazancı patronlara (kendileri dâhil buna) bırakıyoruz. Bakan hiçbir kuşkuya yer bırakmadan sistemi net olarak ortaya koyuyor.

    Diğer taraftan -damat Albayrak’ı da hatırlatan bir biçimde- Nebati diyor ki “Bekliyorlar ki dolar kuru 20-25-30 lira olacak. Bilerek yayıyorlar. Türk lirası en düşük durumda daha ineceği yer yok, vatandaş rahat olsun.” Burada gülmek ve ağlamak arasında bir gelgit yaşansa da acı gerçeğimiz çıplak olarak karşımızda duruyor.

    “Daha büyük yalanlara zemin hazırlayan bazı büyük yalanlar” Nebati ve gibilerinin bugünlerde söyledikleri; “kayıtsız itaatimizden kaynaklanan toplu sefaletimiz” gibi bir yerde olduğumuzu hatırlatıyor.

    Uluslararası ve ulusal sermayeye “güven veren” açıklamalarıyla, adeta bir tiranlık gibi işleyen finans-kapital gerçekliği, Nebati’nin kurduğu rahatlığın çok ötesinde. Bir örnekle görelim, 2021 verilerine göre 1 milyondan fazla kişiye tüketici kredisi ve 730 bin kişiye kredi kartı borçlarını zamanında ödeyemediği için icra takibi başlatılmış. Son beş yılda icra takibine alınan 4 milyondan fazla kişi var. Öyle ki her 100 aileden 17’si icralık olmuş.

    HİKAYE BURADA BİTMİYOR, AKSİNE BU DAHA BAŞLANGIÇ…

    Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, şubat ayında tüm kamunun faiz gideri, 10 milyon asgari ücretlinin maaşını geride bırakıyor: Ocak ayında 14 milyar 231 milyon 395 bin lira olan faiz giderlerinin toplamı, şubatta 43 milyar 669 milyon 438 bin TL’ye çıkmış. BirGün’ün haberine göre, bir çeşit İslami borçlanma aracı olan “Kira sertifikası gideri”nde de büyük artış olmuş: Ocakta 540 milyon lira iken; şubatta 3 milyar 100 lira gibi bir durum söz konusu.

    Dahası yalnızca Erdoğan tarafından kullanılan, hesabı sorulamayan “örtülü ödenek” olarak adlandırılan harcama kaleminin bir ayda 3 katına çıkarak, şubatta 169 milyon lira olması. Bitmeyen “müteahhitlik gideri”, çeşitli ödemeler vs. vs… Sadece BOTAŞ’a 14 milyar 660 milyon TL borç verilmiş…

    Bizim derin yoksulluğumuzun tek muhatabı işçiler ve tabi ki halkın kendisi.

    Büyük bir mesele olarak işsizlik hayatımızın ta içindeyken, diğer taraftan çocuk işçilerin artışı da başka bir tarafı oluşturuyor. Buna mülteci/göçmen işçiler ve mülteci/göçmen çocuk işçiler dâhil oluyor. Mesela soralım Gaziantep kimin omuzlarında yükseliyor?

    Bakanlık çocuk işçi sayısını bilmiyor; TÜİK’in 700 bin çocuk işçi verisi gerçeği yansıtmıyor ve bu verilere mülteci çocuklar dâhil edilmiyor. Türkiye’deki emekçilerin hangi ulustan olursa olsun ağır yoksulluk içerisinde yaşadıkları ayan beyan bir gerçek ve bu durumun da başka gerçeklerle beraber çocuk işçiliğine neden olduğunu dile getirmekte fayda var. Artan yoksulluk çocukları da vuruyor. İSİG Meclisi’nin verilerine göre AKP’li yıllarda en az 787 çocuk işçi hayatını kaybetmiş…

    Bakan Nebati, “Bu ülkede genç olmak o kadar tatlı ki” derken neyi kastettiği İŞKUR’un Adıyaman’da açtığı 19 kişilik temizlik kadrosuna 2 bin 170 üniversite mezunu gencin, sürekli işçi alımı kapsamında açılan 53 kişilik kontenjana 25 bin kişinin başvurduğu değil elbette; biliyoruz.

    Motorlu kuryeler, metal işçileri, maden işçileri, atık kâğıt işçileri, market/mağaza işçileri, depo işçileri… uzayıp giden bir liste ve hayatın merkezinde yer alan bu işçilerin vaziyetleri çok değil birkaç ay öncesine kadar her yana yayılan grev dalgasıyla kendini gösterdi. Sistemden CEO’lar çıkınca bir kayıp yaşanmıyor, mesele işçilerin çıkması; hayat felce uğruyor.

    Ve hâlihazırda ülkeyi krizlere sokanlar, 6 haneli maaşlar alanlar; çift hanelerde seyreden işsizlik oranından ve milyonlarca işsizden habersiz gibi davranıyor.

    “Tepedekilerin işveren rolünü yerine getirerek ekonomiye daha fazla katkıda bulunduğu gerekçesiyle eşitsizlik daima haklı gösterilmiştir; ancak 2008 ve 2009’a gelindiğinde görüldü ki bu adamlar ekonomiyi iflasın eşiğine getirip milyonlarca dolarla sıvıştılar.” Joseph Stiglitz’i haklı çıkaracak bir noktadalar. Bir sesli komutla harekete geçen bürokratlar, bakanlar, milletvekilleri ayrıcalıklarının peşindeyken yoksulluğun panzehiri olmuyorlar.

    Yoksulluğun boyutlarını haberlerde görmek mümkün, intiharlara varan sonuçlar doğuruyor. “Aç yatıp, aç kalkıyoruz”, “Bu eve yeşillik, sebze girmiyor. Çorba, makarna, bulgur yiyoruz” diyor insanlar; temel besin maddelerine rahatça ulaşan sadece burjuvazi.

    Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü Osman Uzun, ete yapılan zammı neden yaptıklarına ilişkin açıklamasında “Bizim fiyatlar çok düşüktü, piyasanın yüzde 66 daha altında bir fiyatımız vardı; çok uzun kuyruklar oluşuyordu. Bu nedenle biz fiyatı arttırdık.” diyor… Et ve Süt Kurumu Genel Müdürünün söyledikleri insanların yoksulluklarına indirilen darbeye ek olarak yaşamlarını sürdürebilme şanslarının da, onun gibi AKP’lilerin keyfine kalmış olduğunu gösteriyor.

    HER ŞEY SERMAYE İÇİN…

    Gıdada yaşanan krizin bir boyutu da tarımın bitirilişi. Türkiye’de çiftçinin, tarım topraklarının 3,4 milyon hektarını (Belçika yüzölçümünden fazla bir alan) ekemediği belirtiliyor. Ekememesinde çeşitli sebepler bir yana bir de müteahhitlik işleri devreye giriyor. Biliyorsunuz talan edilmedik tek bir alan kalmadı. Ama mevzumuz “beşli çete” olarak anılan müteahhitler olunca iktidar gerek onları kayırmada gerek ihale şartlarını istedikleri gibi uygulamada sıraya diziliyor. Cengiz, Limak, Kalyon, Kolin ve Makyol’un aldığı kamu ihalelerinin büyük bölümü, kapalı kapılar ardında adrese teslim olarak gerçekleştirildiği belirtiliyor.

    Bunun bir ayağı da doğanın yok edilişi; örneğin Kazdağları’nın kuzey yamacı Bayramiç Barajı mutlak koruma alanıyken MTA maden sondajı yapıyor. Su kaynaklarının mutlak koruma alanlarında madencilik faaliyeti yasak ama kamu yararı gözetilmiyor. Doğanın kalıcı olarak zarar göreceği madencilik faaliyetlerinden asla vazgeçilmiyor. Milas’ta Ağaoğlu işgale hazırlanıyor; ama olsun yaşam ölebilir yeter ki oligarklar alsın yürüsün. Çünkü sermaye için her şey…

    Açıkçası boğazımıza kadar krizler içerisindeyiz; yoksulluk ve açlık diz boyu, her yer yağmalanmış; İSİG Meclisi Dergisi’nin ikinci sayısının başlığı ise çok açıklayıcı: “Kapitalizm ile insanca yaşam kavgalıdır”…

    Her akşam bakraç içinde manda yoğurdu, Medine hurması, kestane balı ve yulaf ezmesi ile beslenen Erdoğan ise bu büyük yıkımı “küçük cihad” olarak adlandırıyor: “Vatandaşlarımızın en önemli sıkıntısının, sancısının, şikâyetinin hayat pahalılığı olmaya devam ettiğini biliyoruz. İster küresel emtia fiyatlarındaki artıştan ister içimizdeki bazı kesimlerin açgözlülüğünden kaynaklansın, hayat pahalılığının önüne geçmek, vatandaşımızı enflasyona ezdirmemek boynumuzun borcudur… Evet, hayat pahalılığı vardır ama insanların düne göre biraz daha az miktarda alabiliyor olsa da istedikleri her ürüne erişimin olduğu bir ülkede yaşıyoruz” dedi. Sizlerden, küçük cihadı bitirdiğinde büyük cihada başlamayı emreden medeniyet duruşu, ‘kim var’ denildiğinde sağına ve soluna bakmadan ‘ben varım’ diyebilecek dava adamı kararlığı istiyorum.”

    İslamcıların bitmeyen “dava adamlığı” ülkeyi bu hale getirdi.

    Marx, 18 Brumaire’de diyor ki: “Seçilen Ulusal Meclis, ulusla metafizik bir ilişki içindeyken, seçilen cumhurbaşkanı, kişisel bir ilişki içindedir. Ulusal Meclis, tek tek temsilcileriyle, ulusal ruhun çok yönlülüğünü gösterse bile, ulusal ruh cumhurbaşkanında cisimleşir.”

    Ve biz biliyoruz ki milyonları aç yatıran, çocukları haklarından alıkoyan, doğayı ve sahiplerini ölüme/yok oluşa yazgılayan bu sistemin payandaları, tüm bunları unutturan ideolojik bir üçkâğıdın da bilinen adresleri.

    Evet, anlattığım şey distopyaları andırıyor. “Yoksullar yoksul kalır, zenginler zenginleşirken” “hileli zarlarla” yaratılan bu yeni dönem zenginliğin ülkedeki distopik yoksulluğa etkileri üzerinde daha ısrarla düşünmeliyiz. AKP’nin fakir ve çaresiz bıraktıklarıyla nevzuhur varlıklılar ve kudretli yaptıklarını ayıran uçurumun gittikçe derinleşmesinden daha çok endişelenmeliyiz. AKP’nin yoksullar için durumu, hayatta kalmak için gerekenleri çok bulunur ama daha az ulaşılıra, bir “Squid Game”e dönüştürmesinden daha çok korkmalıyız. Ülkedeki “AKP makbulleri” ve “terk edilmiş muhtaçlar” arasında eşitsizlik uçurumunun derinleşiyor olması uykularımızı kaçırmalı.

    Bu distopya karşısında ise çözüm olarak ütopyaları işaretleyemeyiz. Fredric Jameson 1994 tarihli “Zamanın Tohumları” kitabında şöyle diyor: “Geç kapitalizmin çöküşü yerine doğanın ve dünyanın esaslıca parçalanışını hayal etmek bize daha kolay görünür…” Bu sebeple ütopya ile hayal kırıklığı denkleşebilir.

    Bizim ihtiyacımız olan şey ise apaçık ortada ve bilimsel bir yolla…

  • Devletin güncel durumu: Şahıs devletinin portresi

    Haftalardır yazdığım her şey siyasi ile ekonomik olanın ilişkisine dair. Kapitalizm ile devlet arasındaki karmaşık ilişkinin üzerine düşünmek, okumak, yazmak… Bazen soyuttan somuta, bazen somuttan soyuta ama hep daha karmaşık bir alana, daha bulanık bir zemine ilerliyor. Bir de Türkiye ise konuştuğumuz, her şey üç noktalı; bitmiyor.

    Ekonomik ve siyasi düzeni bir arada düşünmek ve bunların “yapısal eşleşmelerini” aramak, sorgulamak, somutlamak hem bugüne hem de gelecekte evrileceğimiz şeylere istinaden bir yol bulabilme umudu da aynı zamanda. Bu yüzden aynı temelden hareketle başka bir yazıyla ilerliyorum.

    Bob Jessop’un “devlet sisteminin kurumsal yapısıyla iktidar ilişkilerinin düzenlenişinin karıştırılmaması gerektiği” vurgusundan hareketle uluslararası siyasi sistemin ve onun hegemonyasının nasıl örgütlendiğinin, devlet sistemi ve iktidar ilişkileriyle olan çeşitli ilişki biçimlerinin; ülke içi hesaplaşmaları, ekonomik gerçeklikleri, iktidar ilişkilerini belirlemedeki etkisiyle bizim bugünlerde yaşadığımız sorunlar da aynı yere dayanıyor. Her yazıda ısrarla vurguladığım, nihai saptaması “Erdoğan’ın en önemli rakibi açlık ve yoksulluktur” ifadesi de bugünlerin gündemi olan seçim yasasının değiştirilme çabası da aynı yerden ilerliyor…

    Kadından, işçiden, 89 yaşında bir hekimden korkan “Cumhur”un iktidarı kaybetme korkusunun aklını ele geçirdiği bir evredeyiz. Cumhur İttifakı’nın son hamlesi yeni seçim yasası. Maddeleri üzerinde durmama gerek yok. Erdoğan rejimi şaşırtmadan, son hızla, İslamcılığın en belirgin haliyle kalelerini sağlamlaştırma niyetinde.

    28 Şubat deklerasyonun AKP’nin siyasal alternatifsizliğin miladı olduğunu düşündüren bir güvenle hareket eden muhalefet, MHP ve AKP’nin seçim yasası değişikliği teklifiyle karşılaştı.

    Sandık siyaseti kurgusu açısından baktığımızda, Millet İttifakı’nın süreci iktidar olma özgüveniyle okuması yanlış bir yaklaşım değil. Halka, AKP’den çok daha güçlü bir seçenek sunduklarının kanıtı olarak görüyorlar bunu.

    Oysa özellikle 2015 ve sonrası Türkiye siyasetinin bugünkü halinin kaynağı olan seçim pratiklerine baktığımızda, AKP’nin bu pratiklerinin benzerlerini yapmaya cüret edeceğinden kaçınmayacağını ve Bahçeli’nin tabiriyle “fiili durumu, yasal hale getirmekten” başka bir şey olmadığına kanaat getirebiliriz. Bir “devlet işi” daha yaratılıyor.

    Muhalefet; yeni teklifi AKP’nin iktidar kaybına bir barikat olarak görüyor. Millet İttifakı; Erdoğan’ın bu hamlesini, ittifakın halkalarını birbirinden koparmak, alternatif ortaklık zemini yaratarak ittifakı mümkünse dağıtmak; değilse yormak ve son ana kadar İslamcı seçmenin kafasını bulanıklaştırarak görünüşte seçimle iktidarda kalmayı sürdürme gayreti olarak okuyor. Bu mümkün ve doğru da; ama eksik…

    İktidarın eski pratikleri buna dair kehanete yer bırakmıyor; ama burada bizi ilgilendiren kısım, muhalefetin totalde buna vereceği reaksiyon.

    Sonucunu kestirdiği bir seçim dışında seçime girmek istemeyen iktidara karşı muhalefet; umutsuzluğu 2019’un çemberini genişleterek atacağı adımlarla yok edebilir. Muhalefetin özgüveni güzel; ama geleceği seçimle şekillendirecek anlamlı hamleleri de olmalı.

    Ama burada daha derin bir problem var; devlet ve iktidar ikilisinin iç içe bir hal aldığı gerçeği… Ve yeni teklif de bundan ayrı düşünülemez. Tıpkı Erdoğan’ın bakanlarının sözleriyle bunu ispat etmesi gibi; “siz yapın mevzuat arkadan gelir” veya “arkamızda Cumhurbaşkanımız var” ifadeleri gibi… Özellikle “arkamızda Cumhurbaşkanımız var” cümlesini bir “devlet tanımı” olarak okumak zor olmasa gerek.

    Genelde bütün bir sağın, ulusalcıların en övündüğü devlet geleneği sarsılıyor. Özal ve Demirel’den başlayıp, Ensar için aile bakanın “bir kere”sinden, Nebati’nin “aşarız”ına varıncaya kadar, devlet denilen şeyin artık bir çürük meyve kasasına dönmüş olduğunu görebiliyoruz.

    Kuşkusuz AKP iktidarı ile tarihin yoğun bir parçasını yaşıyoruz.

    Bu durum AKP’nin salt 20 yıllık iktidarının zamansal boyutu ile ilgili değil, gözümüzle gördüklerimizden çok, yaşattığı tahrifatla ilgili…

    İktidara geldikten bir süre sonra kendi devlet anlayışına geçişi, hükümet etme biçimi üzerinden yaşattığı zihinsel yoğunluktan söz ediyorum. Bu da devletin güncel durumunu veriyor: Erdoğan’ın “şahıs” devleti.

    Nicos Poulantzas, beş madde ile modern totalitarizmi/devletin temel özelliklerini tanımlıyor. İlk olarak yasamadan yürütmeye güç transferi ve yürütmede bu gücün biriktirilmesi özelliğini dile getiriyor. Bakınca yeni rejim -Erdoğan’ın şahıs devleti- bu özellik içinden hemen göze çarpıyor.

    İkinci özellik olarak devletin üç kuvveti – yasama, yürütme ve yargı – arasında hukuk düzeninde bir gerileme ile birlikte hızlandırılmış bir füzyon diyor. Burada 2010 ve sonrasından bugüne gelen süreç düşünülebilir;15 Temmuz ve OHAL ile ilerleyen süreç de zaten malum.

    Üçüncü özellik, siyasî partilerin temel siyasî temsil aracı ve hegemonya örgütlenmesinde öncü güçler olarak gerilemeleri durumu belirtiliyor. Bakınız “önce ittifakla mutlak iktidar, sonra yeni seçim yasasıyla iktidarda kal” mantığı işlesin istiyor.

    Dördüncü özellik, olarak devletin biçimsel örgütlenmesini çaprazlamasına kesen karmaşık ağların genişlemesi ve devletin faaliyetlerinde uygun hesap verme sorumluluğu ve şeffaflık olmaksızın kesin sonuca ulaştıran bir pay elde etmeleri dile getirilmiş. Burada, yargının sistematiğinin değişmesi, Sayıştay’ın denetim raporlarının niteliğinin her geçen yıl biraz daha azalması vb. örnekler akla geliyor.

    Son özellik olarak Poulantzas’ın, fizik güçlerin yayılması ve tanımlanmış suçların cezalandırılmasından çok muhtemel olaylara karşı yapılan polis baskınları ve gizli izleme faaliyetlerinde rollerinin giderek artması…vurgusu var. Belki de bu en tanıdık olandır. Zorun kullanımı, kadına, hekime, işçiye şiddet; herkesin terörist olarak yaftalanabileceği ihtimali veya hukuksuzluk içinde arkadan gelen mevzuatlar…

    Poulantzas’ın bu beş maddesi bize verili biçimimiz hakkında epey bilgi sunuyor. Erdoğan’ın popülist devletini, iktidardan devlete karşılıklı ilişkisini anlamak adına önemli vurgular içeriyor.

    Gelelim yeni seçim yasasına. Bu bağlamda temel bir soru beliriyor: “Kanunlar ne için çıkarılır?” Bunun cevabı elbette ülkede karşılaştıklarımız olamaz, olmamalı; ama cevabı devlet ve hegemonya ilişkisi bağlamında Gramsci veriyor. Gramsci, devleti hegemonya aygıtının bir parçası olarak görüyor ve sistemin devamlılığını sağlayan bir zemine yerleştiriyor. İşte bütün çabanın özeti burada.

    Biz; midelerine kuru ekmek giriyorlarsa aç değillerdir, diyen milletvekilleri gördük; bana ne, bana mı çalıştınız, oy vermeseydin, ben sizden oy mu istedim, diyen yöneticiler; dahası Nebati gibi, uluslararası sermayeye güven verdiğini sanan, ne bilmediğini bile bilmeyen cahil bakanlar…

    Nebati ve gibilerinin varlığı ya da konuşmaları liyakatsizliğin göstergesi gibi okunsa da esasında bizim mücadelesini verdiğimiz şeyin sadece bu kadrolar olmadığını bilmek gerekir.

    Nebati ya da gibilerin ağzından çıkana göre liyakatsizliklerini konuşmanın anlamı yok. Onun bunları söylemesi ya da varlığı; sisteme, sermayeye siyasal mekanizma olarak hizmeti ile ilgilidir. Sistemin işlemesi için gerekli iktisadi mekanizmayı kurmak göreviyle orda olduklarını bilmek gerekiyor.

    Kapitalizmin/ emperyalizmin bazen sermaye ihracının; bazen otoriter rejim teşekkülünün; bazen tıpkı şu an gibi, ülke/coğrafya pazarlarını tek elde tutmanın gayreti içinde olmak istemesini görmeliyiz. Siyasi ve iktisadi bağımlılık ilişkilerinin süreklilik içinde tutulmasını Nebati ve gibiler üzerinden okumalıyız.

    Kapitalizm tam bu sebeple belirsizlikle yoğrulmuş iktidarları sever. Hukuksuzluk ve kaosu nimet gibi sunan Nebati gibilerle yol yürür. Onun gibi bakmayan bürokratik durumu/ mevzuat engelini kaldıracağını vaat edenleri iktidara taşır ve tüm anlamsızlığına rağmen orada tutar.

    TÜSİAD’ın Nebati’yi sevmediğini düşünmek mümkün mü? Güler Sabancı, Berat Albayrak överken aklını mı kaçırmıştı? Hayır…

    Siyaset ve ekonomi ilişkisi bizde oldukça girift ve işler çığırından çıkıyor; çünkü bu girift ilişkinin iki yakası da büyük bir çöküş yaşıyor.

    Bu ülkenin en büyük sorunu yoksulluk. Yoksulluğu var eden sistemse, sürdüren de sistemin payandaları. Erdoğan’ın rejimi bunun en büyük müsebbibi; ayrıca iktidarının bu sorunu reddetmesi.

    “Biz sizin hizmetkârınız”dan başlayıp, “ilk hafta ücretsiz, ondan sonra 200 Liracık, her hizmetin de bir bedeli var” ile biten sözler 20 yıllık yönetim anlayışının özeti. 6 milyon hane yoksulluk sınırının, 11 milyon insan ise açlık sınırının altında. İşsizlik, güvencesizlik, yoksulluk, bitmek bilmeyen zamlar, açlık… Bu durum, pandemi halini aldı.

    Ve bir seçim yasası ile Erdoğan’ın tükenişine ikna olmuş gözüken muhalefete sormak lazım; Erdoğan’ı ve yarattığı garabeti, yoksulluğu, hukuksuzluğu nasıl düzelteceksiniz?

    Bakınca, sunulan bu yeni düzenleme muhalefet için sürpriz değil. Öyleyse, beklediğimiz şey, ayakları yere basan net bir karşı çıkış.

    Erdoğan’ın 17 Mart günü seçim yasasına dair yaptığı konuşmadan bazı noktalar çok enteresan: “… Sorsanız AK Parti’yi demokrat olmamakla, sadece kendi çıkarını düşünmekle suçlarlar. Ama gördüğünüz gibi biz seçim kanunundaki değişikliği çalışırken bile CHP’li milletvekillerinin yaşadığı sıkıntıları da dikkate aldık …Televizyonda paletli ambulanslarla hasta taşımasını izledik. Biz geldiğimizde ambulans var mıydı? Doğru dürüst ambulans yoktu” ve tabi ekonomik göndermelerle de konuşmayı sürdürüyor Erdoğan. Bu konuşmanın bütünlüğü bile bize Erdoğan’ın devlet portresini çıkardığı gibi, Poulantzas’ın modern totalitarizmini de yeniden hatırlatıyor.

    Peki, burada muhalefetten beklenen nedir diye düşününce cevap kesinlikle Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan sığınmacıları vatandaş yapıp oy mu kullandıracak?” sorusu olmuyor. Erdoğan’ın ve rejiminin hala ve ısrarla eski Türkiye’yi başka bir çağda gösterme çabalarını sürdürmesine bakınca; her ne pahasına, hangi yollarla, hukuksuzluklarla olursa olsun, “canı nasıl isterse” hükmüyle, cumhurbaşkanlığı forsuyla tüm devleti arkasına almasına, tüm yolları kendine bağlama arzusuna bakınca; bakanlarının niteliksizliğine, yarattıkları derin ekonomik, siyasi, hukuki krize bakınca daha kuvvetli bir geri dönüş bekleniyor.

    Erdoğan, yeni yasa teklifiyle tabela partilerinin önüne geçmeyi hedeflediklerini belirtiyor. AKP ve MHP’nin küçük siyasal partilerin ittifak omurgasından çözülüşünü hesaplayan bu kurnazlık küçük bir ayrıntı olarak görülemez. Bu kurnazlık ülkedeki demokratik yaşamın ve demokrasi idealinin toplulukları bir arada tutmaya ve bir arada hareket etmeye yönelten bakiyesini de sıfırlamaya yönelik.

    Erdoğan’ın siyasal parti ve siyasal sistemin işleyişini artık yerine getirmemek üzere kurduğu bu yeni teklif; kendi deyimiyle tabela partilerinin siyaseti manipüle etmesine engel olma değil, görece nitelikli bir siyaset mantığının muhalefet eliyle yeniden kurulacağı bir dönemi bitirmek, iktidarını sürekli kılmak amacını taşıyor; çünkü parti sisteminin zayıf olduğu yerde popülist rejiminin daha fazla güçleneceğini o da biliyor.

    Bu popülizm demokrasi, çoğulculuk söyleminden buraya geldi. Bursa milletvekili Hakan Çavuşoğlu AKP’nin alamet-i farikası olarak “ortak akla önem vermesi”dir diyor. Kimin ortak aklı acaba… Çoğunluk MHP üzerinden konuyu değerlendiriyor ancak devlet, parti devleti ve Erdoğan’ın meselesi MHP değil…

    Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, iki yıldır hazırlanan bu yasa teklifi için “Seçim yasa taslağı, darbenin seçimler yoluyla yapılması demek”tir diyor.

    Yani Eminağaoğlu’na göre demokrasi pek de bu ülkede anlaşıldığı şekilde veya iktidarın dayattığı biçimde bir şey değil. Jessop, demokratik kurumların yaratılmasının ardında demokratik pratiklere işaret ettiği kadar, bu tartışmaya bağlı öznelerin de oluşumunun gerekliliğinden bahsediyor. Muhalefet ya bu süreci var edecek ya da yeni seçim yasasıyla devam edecek.

    Bu sıralarda da A Haber, ayçiçek yağı yüklü geminin limana ulaşması “olayını” yerinde takip edip, “Son Durum” olarak izleyicileriyle paylaşıyor. Çünkü -A Haber ya da muhalefet, farkında olsa da olmasa da- bizim asıl gerçeğimiz bu.

    31 Ocak’taki “ Devletin Güncel Durumu” yazımı şu paragrafla bitirmiştim, bu yazı da öyle bitsin: “Aşina olunan bilinmez”. (https://www.medyaport.net/devletin-guncel-durumu-kilicdaroglu-nerede-duruyor-makale,33096.html) Yanılgılardan uzak durmak en iyisi. Erdoğan ve AKP “kutsallığını” yitirdi ancak mevcut halde hukuku, kanunları kendi fiili durumuyla istediği gibi eşleyen bir iktidar olarak yaşamaya devam ediyor. İlk geldikleri zamandan beri, iktidarları, onların verili devlet projesi, hem sistemin yapısal krizinin temsilcisi hem de güncel krizlerin adresi. Karşımızda duran “şimdikini” anlamak, dönüşüm için hala en önemli anahtar.

  • Riya bütün çektiğimiz: Vol 2

    Stavros Stavrides’in güzel bir ifadesi var “müşterek dünyalar çitlerden taşabilir” diye. Stavrides; ‘tahakkümün normalleştirme süreci aracılığıyla inşa ettiği toplumsal dünyalarda farklı grupların kendilerine yer bulabilecği’ kabulü ile söylüyor bunu.

    Aslında ne süreç böyle ilerliyor ne de gerçeklik. Kapitalizm, toplumsal yaşamın bütün yönlerini saran bir gerçeklik ve bu gerçekliğin sürdürülebilmesinde bu müştereklik çeşitli dışsal ve içsel algılar yaratıyor; tabi ideolojinin etkinliğini unutmadan.

    İdeoloji, “müşterek dünyalara” ve kapitalizmin derinlemesine işlediği toplumun her aşamasına sızar; sınıfsal ilişkilere, gündelik yaşama, kültürel hayata, ortak kimliklere, ortak alışkanlıklara… hepsinin oluşumu, dönüşümü, örgütlenmesi ideolojilerden bağımsız değil.

    Bugünlerde seyrettiğimiz savaş da faşist bir ideolojinin peşinde, o müşterek dünyaları yıkmanın, faşizmi kurumsallaştırmanın derdinde. Gözlerimizin önünde yeni bir faşizm dalgası yayılıyor ve buradaki büyük riyakârlığı görmemek için de kör olmak gerekiyor.

    İki hafta önce savaşa dair yapılan riyakârlıkları ele aldığım yazının ikinci parçası olarak düşünüyorum bu yazıyı. ( https://www.medyaport.net/riya-butun-cektigimiz-riya-kahir-riya-zindan-makale,33125.html ) Buradaki ana tema ise mültecilik, faşizm ve kapitalizm üçgeni. Yazıya toplum olmaktan ve toplum oluşturmaktan girişimin sebebi de bu. Sistemin topluma yaptığı şeyi görmek için şu günlerde yaşananlar ne yazık ki “iyi” bir örnek.

    Yazıyı sürdürürken bazı temel kabullerle ilerleyelim. Öncelikle savaş kötüdür; Ukrayna’da da olsa Suriye’de de olsa savaş çok kötüdür. Savaşı çıkaranlar değil, savaşla ilişiği olmayan insanlar, hayvanlar, doğa öder bedellerini. Bu sebeple Ukraynalı mülteci de mültecidir, Afganlı, Suriyeli mülteci de. “İyi” mülteci, “kötü” mülteci ayrımı yapamazsınız, yapmamalısınız. Unutmayalım savaşı çıkaranlar, çıkmasını sağlayanlar, sistemin yılmaz bekçileri; bedelini savaştığı topraklardaki canlılara ödettiği kadar, savaşmadığı topraktakilere de yükler. Bunu Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya olanlardan sonra hep birlikte gördük ve adres Batı olduğunda da görüyoruz. Daha da çok göreceğiz. Ancak gördüğümüz şey sadece bir trajedi olarak düşünülmemeli. Sosyalistler/ Marksistler savaşları sadece insani trajedi olarak ele almazlar. Her olguya gerçekliğin her yönünü ele alarak yaklaşırlar; yaratılan illüzyonu tek boyuttan irdelemezler ve temelinde savaşları çıkaran esas sebebin sınıflı toplum yapısı olduğunu bilirler. Bu yüzden temel hedef kapitalizmin kendisi olmak zorunda…

    Günlerdir Avrupa’nın faşizme olan özlemini izliyoruz. Evet, faşizm kapitalizmin has evladıdır. Kapitalizmin her krizinde, her çıkmazında imdadına faşizm yetişir.

    Faşizmle zaten ilkesel olarak hiçbir alıp veremediği olmayan bir Avrupa var bu kez karşımızda. Bugün deli saçmasına varan, gündelik yaşamda gündelik faşizmler üretmeye vardıran birtakım uygulamalarla ve diskurlarla karşı karşıyayız. Bu durum Avrupa’nın riyakârlığını ayan beyan gösterdiği gibi, böyle bir riyakârlığı saklama gereği duymadıklarını da gözler önüne serdi.

    Bütün Batı medyası ve Batılı ülkelerin yöneticileri Ukrayna’daki neo-nazilerin varlığını bililtizam ısrarla geçiştiriyor. Küçük, önemsiz bir ayrıntı gibi bahsediyor; öyle görünmesini istiyor. Hatta Hitler’de övecek yan bulanlar da ortaya çıkıyor. Bir neo-nazi tiradı izliyoruz. “Medeni” Batı’nın “civic values” sahibi Hitler’i varmış… bu korkunç manzarayı bir şeylerin arkasına saklama gereği de duymuyorlar. Batı’da oluşan histerik ortamın altında yatan açık faşist reaksiyonerlik veya yedekte tutulan ve tehlike anında salınan canavar gibi.

    TV kanallarında, gazetecilerin söylemlerinde, yöneticilerin demeçlerinde, Bulgaristan’dan İngiltere’ye dek mülteci ayrımı ve faşizm pratikleri iç içe gelişiyor. Burada ırkçı uygulamalar da hem Ruslara hem de mültecilere yönelik uygulanıyor.

    Yaşanılan bir dizi “manyaklık” –diyeceğim– var ortada. Manyaklık deyince herhangi bir ideolojiden uzak sanılmasın veya sisteme hizmet etmediği düşünülmesin; aksine gündelik faşizmler dediğim şeyin merkezi haline geldi bunlar. Örneğin TikTok ve Netflix Rusya’daki hizmetlerini askıya aldı. Facebook ve Twitter çeşitli erişim engelleri getiriyor. Facebook ve Instagram, Ruslara yönelik şiddet çağrılarına geçici olarak izin vereceğini açıkladı.

    NATO’nun/ABD’nin tercihleri söz konusu olunca suç da suç olmaktan çıkabiliyor. Bu konuya dair Reuters ve BBC haberlerine göre, “Vladimir Putin’e ölüm”, “Lukaşenko’ya ölüm” demek artık ihlal değil. Bu geçici kural değişimi, Ermenistan, Azerbaycan, Estonya, Gürcistan, Macaristan, Litvanya, Letonya, Polonya, Romanya, Slovakya ve Ukrayna’da geçerli olacak. Neden bu ülkeler? El-cevap; hepsi eski Sovyet ülkeleri… Sosyal medya platformlarının kapitalist sistemin, ABD’nin/NATO’nun ideolojik aygıtları gibi çalıştığı, işlev gördüğü açık…

    Diğer taraftan; Rus sporculara, sanatçılara, öğrencilere ayrımcılık ve ırkçılığın diz boyu olduğunu görüyorsunuz. Rus edebiyatına ve sanatına saldırılıyor. Rus kedisine, Rus köpeğine yasak getiriliyor. Rus pasaportlular için çeşitli işletmelerin “gelmesinler” mesajı yayılıyor, ilanlar veriliyor. Rusların hesaplarına konulan engeller yanında, Rus haber sitelerine de sansür uygulanıyor. Ruslara yönelik şiddet çağrılarına izin veriliyor. Yalan haberler dört bir yanda… Görünen şey basit aptallaşmalar değil; düpedüz faşizm yaşanıyor.

    Münih’te özel bir hastane, ‘belirsiz bir süre boyunca Rusya ve Belarus vatandaşlarını tedavi etmeyeceğini duyurdu. Sonra Almanya’da Rus okulunu kundaklama girişimi diye bir haber geldi. Neyse ki sadece hasar oluşmuş. Almanya savaş suçlusu olduğunu dahi unutabilir ancak biz unutmayalım o geçmişi, faşizmin beşiği/belleği ve ana kaynağı olduğu hallerini. Eco’nun “kök-faşizm” dediği musibetin ta kendisi olduğu günleri. Şimdiki ana arter olarak Ukrayna’nın seçildiğini, Doğu Avrupa’da “nazi voltranı”nın yıllardır beslendiğini; Ukrayna’da neo-naziliğin yerel bir olgudan ibaret olmadığını, NATO ekseninin ideolojik manivelası olduğunu…

    Yalan haber üretme işi de faşizmi besliyor. Ukrayna tarafından Rusya’nın hastane bombaladığı iddia ediliyor, görüntüler her yerde yayınlanıyor, ardından Rusya bununla ilgili kendi açıklamalarını yapıyor, yalan olduğu ortaya çıkıyor.

    Delilik hali her şeye sirayet ediyor. Bir bakıyorsunuz, Rusya’ya “tepki koyma” yarışında sahneyi Pink Floyd alıyor. 1987’den sonraki eserleri ve David Gilmour’un tüm solo kayıtları Rusya ve Beyaz Rusya’daki tüm dijital müzik sağlayıcılarından kaldırılıyor. Aklı başında sandığınız bazı ünlü isimler, durdukları yerden bir deliliğin paydaşı oluyor. Ancak bu ortak delilik hali, hem faşizme hem Avrupa’ya hem ABD’ye yarıyor.

    Tüm bunlarla Avrupalıların politik bilinçaltına, II. Dünya Savaşı öncesinde Yahudilerle ilgili ne ekilmiş ise bugün de Ruslarla ilgili yapılanlarda benzerlik bulmak mümkün. Dahası Sovyetler zamanı da işin içine dâhil edilmeye çalışılıyor. Her gün sıradan Ruslara karşı, hatta ölüsüne ve hayvanına karşı yeni bir yaptırım haberi geliyor. Dünya kamuoyu da bu korkunç günleri sadece izliyor.

    Bu işin başka bir yönü de mülteciler. Mülteci olmak elbette çok kötü ve hepimiz mülteci olabilecek bir noktadayız. Ama dünyada bazıları daha çok mülteci iken bazıları ölümü hak eden mülteci oluyor.

    Bakın İngiltere Prensi William: “Afrika ve Asya’da kan ve savaş görmek oldukça normal. Ama Avrupa’da değil. Böyle şeyler Avrupa’ya çok yabancı kavramlar. Ukrayna’ya giden gönüllülerin arkasındayız” diyebiliyor. Utanmadan, sıkılmadan, kibirle söylüyor. Afrika’dakiler ve Asya’dakiler ölebilir diyor. Avrupalı faşist riyakârlık, tam bir İngiliz riyakârlığı…

    Yıllarca kan kustu o topraklar, sömürgeliğin ve emperyalizmin uygulama merkezi oldular. Son yıllarda en iyi bildiğimiz yer oldu Suriye. 12 milyondan fazla Suriyeli mülteciye sebep oldular. Ama Ukraynalı mülteci; mavi gözlü, sarı saçlı ve Avrupalı…

    Batı’nın Afgan mülteciler, Suriyeliler, Kuzey Afrikalı mülteciler için ördüğü duvarlar, çektiği, dikenli teller, inşa ettiği toplama kampları; Ukraynalılar için düşünülmedi. Batı’nın bu konudaki ikiyüzlülüğüne değinmeden geçmemek gerekir bu savaşı konuşurken.

    Afrikalı, Asyalı mültecilere gereksiz insanlar muamelesi yapan Batı, Ukraynalılar için hazır bir ruh haliyle her türlü imkânı seferber edebiliyor. Afrikalı ve Asyalı mültecilere “lüzumsuz fazlalıklar” gözüyle bakanlar, yanlış hesaplanmış askeri girişimlerinin sonrasında Ortadoğu’yu derin bir çözümsüzlükle baş başa bırakıp, halklarını ucuz emek deposuna dönüştürürken Ukraynalılara içlerinden bir dünya inşa edebiliyorlar. Bu kötü mü? Değil elbette; ama Asyalılar ve Afrikalılar için nasırlaşan ahlakları, vicdani körlükleri, sınırlarda takılan çelmeleri var.

    Hatta görüyoruz Ukraynalılar –ne güzel ki– hayvanlarını da götürmeye çalışıyorlar. Görüntüler sık sık veriliyor sosyal medyada, haber kanallarında. Ancak düşünüyorum da Suriye’de hiç kedi, köpek yok muydu? Başka canlı yaşamı veya tarihi eserleri veya kültürel varlıkları…?

    Biliyorsunuzdur Ukraynalı bebekler için bir rehabilitasyon merkezi ayarlandı. Bu da çok iyi bir şey; ama Aylan bebeğin cansız bedeninin Bodrum’da sahile vurduğunu, Ege Denizi’nin bir mezarlık olduğunu anımsayınca tüm bunlar riyakârlığın dik alası gibi geliyor.

    Boğularak ölen çocuklar, açlıktan ölen çocuklar, donarak ölen çocuklar, yaşamak için savaş veren ama görünmeyen çocuklar…

    Yunan sınırında, Polonya sınırında, Belçika sınırında… donarak yok olanlar, ateş açılanlar, işkence görenler, açlıktan kırılanlar… kimdi bunlar? Yeryüzünün lanetlileri mi?

    Ukraynalılar için Michel Agier’in deyimiyle, “temiz sağlıklı ve görünür dünya” kurulurken, diğer yanda kalıntı “artıklar”ın karanlık, hastalıklı ve görünmez dünyası… Asyalı ve Kuzey Afrikalı mülteciler için “her türden istenmeyen nüfusu koymak için kullanılan” kamplar…

    Amerikan CBS kanalı, Kiev’i diğer savaş bölgelerinin aksine “nispeten medeni, nispeten Avrupalı” bir şehir olarak nitelendiriliyor. Yine Batı medyasında “Netflix seyreden orta sınıf Ukraynalıların farklı olduğu” yolunda yorumlar yapılıyor. “Burası on yıllardır kaosla yaşayan Irak veya Afganistan değil. Burası böyle şeyleri görmeyi hiç ummadığınız medeni Avrupalılara has bir kent.” diyen gazeteciler üşüşüyor. O kaosu var edenin Batı olduğu, kapitalizm olduğu gerçeğinden sanki bihaberler… düpedüz geri zekalılar mı; yoksa bu bir çeşit ideoloji mi? Gerçi ikisi de fark etmiyor; çünkü faşizm aptallaştırır…

    Macar kameraman Petra Laszlo’nun, 8 Eylül 2015’te kucağında çocuğu olan bir mülteciye çelme takışını hatırlayın… Başbakanının açıklamalarını… “Bütün teröristler göçmendir” dediğini…Orban’ın faşizmi bugün Avrupa’yı mayalıyor.

    Rus ordusu Ukrayna yerine Avrupa şehirlerini bombalasaydı durumun nasıl olacağına dair tuhaf videolar hazırlanıyor. Oysa Suriye’ye, Afganistan’a, Libya’ya… bombalar düşebilir. Hatta şehirleri, insanları, hayvanları, doğası haritadan silinebilir. Yeter ki Avrupalılar yaşasın!

    Avrupa milyonlarca Ukraynalıyı ağırlamaya hazırlanıyor; hazırlansın… AB ülkeleri, şimdiden bu kişilere geçici oturum, çalışma izni, sosyal yardımlar vs. planlıyor; planlasın… Bunlar kat’a bir eleştiri konusu değil. Mesele ikiyüzlü tavırlar, faşizmi yayma, onaylama… Mesele kapitalizm için katli vacipler belirlemeleri, mesele mülteci olmalarına sebep oldukları ülkelerin insanlarını ölüme yakıştırmaları… Avrupa’nın Ukraynalılar için kurdukları mülteci duyarlığı, onların Asyalı ve Kuzey Afrikalı mültecilerin on yıllardır göçünün sebebi olduklarından ve onları sınır boylarında, denizlerde ölüme terk etmelerinden duydukları nadim tövbekarlıklarından değil, Ukraynalıları kendilerinden, uygar dünyanın bir parçası olarak görmelerinin aymazlığı…

    Kendisini Avrupalı gören Bulgaristan Başbakanı Kiril Petkov Ukraynalı mültecileri “eğitimli, vasıflı ve akıllı” olarak niteliyor, “Burada alışık olduğumuz ve ne yapacağımızı bilmediğimiz geçmişi belirsiz insanların yer aldığı mülteci dalgası yok.” diyerek ülkesinin de, faşizmin de fikrini özetliyor.

    Ama durun. Ukraynalı mültecilere gösterdikleri hoşgörü de zaman zaman tıkanıyor, niye mi; çünkü faşistler, ırkçılar… Bakınız Ukrayna’daki yabancı öğrencilere, özellikle Afrika kökenli olanlara yaptıkları şeye. Beyaz ten, mavi göz, sarı saç istiyorlar. Sarışınlar sorgusuz alırken, diğerlerinden “evrak” talep ediyorlar. Trenlere, otobüslere binmeye çalıştıklarında “Afrikalılar binemez” diyorlar. Sınır kapılarında öncelik “beyazların” diyerek onları günlerce bekletiyorlar. “Renkli insanlar insin” diye sesleniyorlar. Sınır kapılarında “beyazlar” buraya “diğerleri” şuraya diyerek iki ayrı sıra yapıyorlar.

    Eric Hobsbawm “yabancı düşmanlığı ve ırkçılık, tedavi değil semptomdur” diyor. Faşizm “tedavi edilebilir” bir hastalık değildir, bilinçli bir tercihtir; ancak yapılan ırkçılığın, faşizmin ayak sesleri olduğunu, Hobsbawm’ın cümlesi üzerinden okuyabiliriz.

    Yani meselemiz çok açık. Teorik / kuramsal mülahazalar yetmez, yetmiyor da… Aklın ve yaşamın pratik düşmanlarıyla da savaşmalıyız.

    Görüyoruz ki Rosa haklı çıkıyor; “ya sosyalizm ya barbarlık.”

  • İkinci 28 Şubat: Önce sağa, sonra yine sağa; hep sağa…

    “Biz bugün burada fikrin, inancın, düşüncenin mücadelesini verenlerin ardından gidenlerle bu toplantıyı yaparken, bir diğer tarafta da başkaları başka türlü toplantılar yapıyorlar. Fakat bizler, siyaset kurumunun ne anlama geldiğini gösterdik ve göstermeye devam edeceğiz. … Milletimiz darbeye ve darbecilere alkış tutanları asla unutmamıştır.”

    Bu sözler Erdoğan’ın… Şule Yüksel Şenler Vakfı açılışında düzenlenen “Şule, 28 Şubat Özel Programı”nda dile geldi. Her bir kelimesi, toplantının yeri ve tarihine varana kadar her şey göndermeler ve simgesel değerlerle yüklü.

    Sağ siyasetin veya sağa çark edenlerin simgelere düştüğü/düşkünlüğü, şu günlerde ayan beyan ortada. Semboller içinde boğuluyoruz. Bağlamsız, temelsiz, tarihsel bir hikâyeye dönüşmüş; yöntemsiz, retoriğe dayalı, hegemonyayı yeniden tesis etmeye yönelik, iktidar olma/kalma savaşının parçası gibi sürüp giden sembolik çarpışmalar.

    Erdoğan’ın bu cümleleri üzerine İslamcılığın yakın tarihi anlatılır; o sembollerin ne olduğu sayfalarca yazılır; ama bugünkü yazıda gündemden sapmadan, bıkıp usandığımız, bitmeyen mağduriyetleri ve bunların son temsilcilerini anacağız. Bunu yaparken de yine Erdoğan’ın cümlelerinden yola çıkacağız.

    Öncelikle milletimiz darbelere ve darbecilere alkış tutanları büyük çoğunlukla unutmuş ki 12 Eylül cuntasının devamlılığını hala yok sayıyor; 12 Eylül cuntasını sevenleri iktidar yapmış, O millet, 12 Eylül’ün yanındaki AKP’yi alkışlamış, Fettullah’a kucak açmış. Sadece tek darbe hatırlıyor veya sadece o hatırlansın diye uğraşanların emellerine alet oluyor, o da 28 Şubat. 28 Şubat dışında bir hesaplaşma uğraşı içinde olmayanlar ise her fırsatta, kendilerine rakip her oluşuma darbe göndermesi yapıyor.

    AKP için başörtüsü ne ise 28 Şubat da o derece önemli bir mağduriyet zemini. Hiçbir şekilde geçmiyor, görülecek hesapları hiç bitmiyor. Durup durup özür istiyorlar, bugün yaratılmış açlığı, yoksulluğu hatırlatırsınız karşılığında “28 Şubat’ı yaşattılar bize” diyorlar. Ülke tarihinin biricik “postmodern darbesi” AKP ile şahikada.

    Tabi Erdoğan bu konuşmasında, sadece 28 Şubat günü olmasından değil, “bir diğer tarafta da başkaları başka türlü toplantılar yapıyorlar” cümlesiyle de darbe anıyor. Altı genel başkanın 28 Şubat’taki Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem toplantılarına ilişkin bir gönderme olarak da Erdoğan’ın cümleleri ışıldıyor.

    Öyle ki biz yine 28 Şubat konuşuyoruz.

    Simgesel anlamıyla ikinci kez bir siyasal dönemecimiz olan 28 Şubat’ı yazacaksak “dönemleri nasıl ayırdığımız ve nereye kopuşlar koyup, hangilerine karşı çıktığımız, şimdinin kuruluşunu belirleyen siyasal tercihleridir hep” diyen Jonathan Crary’yi hatırlayalım ve altı genel başkanın 28 Şubat’taki Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem toplantısına ve metnine gelen süreçte biraz geçmişi hatırlayalım.

    Bu işin bir ucu Erbakan’a, Milli Görüş “gömleği”ne dayanıyor. Geçmiş elbette uzun, o yüzden biz Erdoğan’ın sözleri üzerinden kabaca Erbakan’a ve 28 Şubat’a gidelim. Önce Milli Nizam Partisi kuruluyor ve ardından 1971 darbesi geliyor. Parti kapatılınca taşralı tüccarların, tarikatların ve İslamcıların sevgili hocası İsviçre’ye “hicret” ediyor. Sonra bakıyor kendileri adına bir tehlike yok ve 1972 sonlarında Milli Selamet Partisi’yle tekrar siyasi bir yapılanma kuruyor. “Milli Görüş” ideolojisiyle yola çıkan MSP, Ekim 1973 genel seçimlerinde İslamcılık vurgusu taşıyan bir parti olarak yüzde 11,8 oy alıyor. 70’li yıllar, MSP anti-komünizmin beşiği olarak da iş görüyor. Daha sonra I. ve II. Milliyetçi Cephe koalisyonlarında yer alıp, İskenderpaşa’nın postnişini Kotku’nun çizdiği sınırlar içinde siyaseti sürdürüyor. Derken ‘80 darbesi geliyor Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi olarak Milli Görüşçüler devamlılığı sürdürüyor ve tabi bir AKP çıkarıyor.

    “Ezilen Müslüman kitlelerin sesi” ve “mukaddesatçı Müslümanların partisi” olarak selamlanan MNP, MSP çizgisi 1980 darbesi sonrasında Refah’ta merkez sağdan ve Türkçülükten uzak, sistem dışında kalan/tutulan, sistemle bütünleşmek istemeyen ve parti aracılığıyla bütünleşen İslamcı kitlelerin, çoğu tarikatın/mezhebin/cemaatin yeri oluyor ve hatta bazı gruplar giderek Parti aracılığıyla politikleşiyor. Erbakan’ın siyasal serüveni 90’larda iktidar ortağı olmasıyla “anlı-şanlı” günler yaşıyor. Her fırsatta demokrasiye ve laikliğe saldırıyor; CHP’yi, solu, komünistleri her kötü şeyin müsebbibi olarak görüyor, sürekli hedefine oturtuyor. Bunu Erbakan’ın sözlerinde bulmak kolay: “Uçak sanayini engelleyen CHP’dir. … Otuza yakın milyarlık sanayi yatırımlarını engelleyen CHP’dir. Önemli faydalı yatırımları engelleyen CHP’dir…”

    Erbakan 90’ların karanlığını kutsayarak bir siyasi tatmin yaşatıyor. Ve sonra 28 Şubat geliyor.

    Biz biliyoruz ki AKP ve Erdoğan da çok sever CHP’yi hedef almayı ve başarısız addetmeyi; demokrasi, laiklik gibi noktalarda esip gürlemeyi. Erdoğan bir başka 28 Şubat’ta, 2014’te, Balıkesir’de yaptığı bir konuşmada aynen şu cümleleri kurarak hocasının rahle-i tedrisatından bi-noksan geçtiğini gösteriyor: “Ankara Büyükşehir belediyemizin inşa ettiği bir bulvarı hizmete açtık; kimlere rağmen o solculara rağmen, o ateistlere rağmen; bunlar ateist, bunlar terörist…”

    Geri dönelim, Fazilet yoluna devam ederken Kutan’ın açıklamaları akla geliyor, demokrasinin önemini vurguluyor, gerekliliğinden bahsediyor… Sonra bakıyorsunuz bugün Davutoğlu ve Babacan da demokrasiyi temel aldığını iddia eden bir mutabakata CHP ile imza atma yarışına giriyor… Önce parçala ve yok say, sonra her zerresine muhtaç kal. Burada muhtaçlık meselesi demokrasinin, laikliğin önemini vs. anlamaktan kaynaklı değil; Kutan için de öyle değildi; siyaset alanında, düzen içerisinde, iktidar bloğunda yer alabilme telaşı…

    Tüm bunlar içinde 28 Şubat bir simgeye dönüşüyor; 12 Eylül cuntasını silen ve ‘90’ların karanlığını görmezden gelen…

    2022’nin 28 Şubat’ı ise demokrasimizin yıpranmış/ yıpratılmış portresinin tebarüzü için belirlenmiş bu simgesel tarih. Mevcut sistemin bekasına çalışan iktidar ve ekürisinin karşısına parlamenter sistemin yeni (güçlendirilmiş) anlamıyla çıkmak için tüm bileşenlerin kendini sunabileceği de bir kerteriz noktası oluyor.

    Sağın vücut bulmuş hali gibi Millet İttifakı adıyla bir araya gelen 6 siyasi parti, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat metnini 28 Şubat’ta “Yarının Türkiye’si” sloganıyla açıklıyor. Alfabetik sırayla huzura çıkan siyasal partilerin yapacaklarını işaret eden deklerasyonu; iddia odur ki kendileri için de basit bir faz değişiminden ibaret değil.

    Altı partinin Türkiye kamuoyuna sunduğu, AKP iktidarının ve cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin “vefat ilanı” diye takdim ettiği 48 sayfalık metin, neredeyse 6 partinin dışındaki tüm ülke kamuoyunda, bu partilerin “ne okuduklarını keşfetme değil, oldukları şeyi reddetme”si biçiminde yorumlandı daha çok.

    Vaat ettiği büyük heyecanın kendi yankı odaları dışında görülmemesi, hissedilmemesi için de güçlü bir “sessizleştirme” çalışmasının yürütüldüğü de bir gerçek.

    Hiç şüphesiz bu açıklamanın dünyanın kilitlendiği bir savaş ortamında sunulmasının getireceği başarısız bir iletişimi kimse hesaba katmamış ya da 28 Şubat’ın hikmetinden fazlaca bir galeyan hali murad edilmiş.

    Ruh akrabalığı kurmak üzerine inşa edilmiş bu 28 Şubat ittifakı; tüm düşmanlaştırma eğilimlerine rağmen varlığını bir şekilde sürdürdü ve “büyük Türk sağı”nın mana ikliminde kök salmak için onun simgesel retoriklerine sarıldığı gerçeğiyle bir süredir karşımızda.

    Mutabakat metni ise Millet İttifakı’nın iktidar olması durumunda kapsamlı bir şekillenmeyi dile getiriyor. Metin birçok başlık içeriyor; yasama, yürütme, yargı ana gövde; güçlendirilmiş parlamentodan, cumhurbaşkanının bağımsızlığına, yargı bağımsızlığından demokrasiye, temel özgürlüklere, YÖK’ten OHAL’e, seçimlere, yasama dokunulmazlığına, kayyım uygulamasına son vermeye kadar… Burada AKP ve Erdoğan rejiminin ülkeyi getirdiği son durum düşünülünce insan tutunacak çok şey buluyor.

    Ama, kocaman bir ama… Eksikler de göze hemen çarpıyor veya eksik olarak nitelendirilemese de neden diye sorduran birçok nokta oluşuyor.

    Mevzuya darbelerle girdik öyle de devam edip şunu soralım; metnin temeli sayılan “demokrasi” neden 28 Şubat’a bağlandı ve 12 Eylül sadece YÖK ile hedef alındı? Bu denklemde 12 Eylül’ün devamlılığından bir rahatsızlık yok mu? Diğer taraftan “1921 Anayasası’nın nispeten kapsayıcılığının peşinden kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, sonraki anayasalarında daha dar kalıplara girmiştir” cümlesiyle hedeflenen nedir? Kurucu özellikler ve semboller ve tabi Mustafa Kemal bile anılmazken 1921 göndermesi tuhaf değil mi? Üstüne 1961 Anayasasını hedefe koyan tavır da ayrıca tuhaf. 1921 vurgusu üzerine Ali Duran Topuz yazdı ve önemli bir şeyi hatırlattı: 7 Haziran 2015 seçiminden sonraki “koalisyon görüşmesi”nde CHP’nin aynı anayasayı temel almayı önerdiğini ve Davutoğlu’nun buna sevindiğini. Simgesel retoriklere bu kadar sarılmak, zorlamanın ötesinde o iddia edilen kapsayıcılığı da boşa düşürebiliyor sanki.

    Ve aslında mutabakat bizim temel meselelerimizi ya es geçiyor ya da yanından dolanıyor. Her şeyden önce, her şeyden öte yoksulluk yok, yoksulluğa dair bir şey yok; üç hafta önce yazdığım yerdeyim: Erdoğan’ın en önemli rakibi –altı genel başkanın / “muhalefet koalisyonu” toplantısından sonra da– hala yoksulluk ve açlık.

    Zannediyoruz ki beş parti CHP’nin etrafında toplanıyor, hâlbuki CHP onlarla bütünleşiyor. Bu yüzden adlı adınca laiklik yok, Kürtler yok, İstanbul Sözleşmesi yok, LGBTİ’li bireyler zaten yok, Fetullahçılara dair tek cümle yok. Çevre mahkemeleri var, Paris İklim Antlaşması var; ama ülkeyi talan edenlere kamulaştırma yok. Ülkenin birikim rejimini fazlasıyla etkileyecek tarım yok. Dış politika yok, eğitim reformlarının ne olduğu yok…

    Dahası metinde iddia ettikleri ve hatta taahhüt ettikleri şeylerle de çelişmeye devam ediyorlar.

    Bakınız en başta şunu soralım Mutabakat metni nasıl ve kimler tarafından oluşturuldu? Partilerin belirlediği isimlerce…

    Bir başka nokta; Saadet Partisi’nin Erbakan için düzenlediği anma toplantısına HDP’nin TBMM Başkanvekili Nimetullah Erdoğmuş da davetli olduğu ve konuşma yapacağı için Akşener toplantıya katılmıyor.

    Hani metnin temeli “demokrasi, katılımcılık ve çoğulculuk” idi? 27 Şubat’ta başka, 28 Şubat’ta başka pozisyon alınabiliyor mu?

    CHP’nin önseçimi kaldırması, kadın kotasına uymaması ve 36 İYİ Parti milletvekili arasında sadece 2 kadın olması… Saadet Partisi’nin bu konudaki namı ise apayrı, ona girmiyorum bile…

    AKP’nin doğduğu 28 Şubat’tan Millet İttifakının 28 Şubat’ına gelinen süreçte Saadet Partisi’nin durduğu yeri anlamakta zorlananlar için buraya bir küçük not düşelim. Erbakan’ın “Davam” metninin “Yaradılış ve İnsan” bölümünde Milli Görüşün dayandığı kodları “9İ” formülasyonunda görmek mümkün. Erbakan 9İ sayarken “ittifak içinde olma”yı sayarak, Saadet’in Millet İttifakı içindeki yerini o zamanlardan işaret ediyor.

    Nihayetinde meşhur gömlek (Milli Görüş) meydana çıkıyor.

    Erbakan anmasında Kılıçdaroğlu’nun “Erbakan’ın hayatının, kendilerine nasıl bir gelecek kurmak zorunda olduklarını ve omuzlarındaki sorumluluğu göstermesi açısından da yol gösterici olduğunu, bu yol göstericiliğin en önemli işaretinin de ömrünü vakfettiği, kurucusu ve önderi olduğu siyasi hareketin “milli görüş” adını taşıması olduğunu” söylemesi de bunun ispatı.

    Saadet Partisi sosyal medya hesabında Erbakan’ın şu cümlelerini yayınladığında soru bütünüyle cevaplanmış oluyor: “Masaya oturulduğu zaman artık senin partinin programında şu var, benim partimin programında şu var… Bunlar söz konusu değildir!” yalnız Milli Görüş vardır… Tüm bunlar bize bir soru daha sorduruyor: Erdoğan rejiminden kurtulmanın ideolojik yol haritası “ılımlı Milli Görüş” mü?

    Kılıçdaroğlu sağı yapıtaşı olarak tercih etmiş ve soldan gelebilecek her şeye kapıyı kapatmış olabilir. Sağ seçmen temel hedef; ama yanılgı şu: Erbakan’la, 28 Şubat’la, sağ retorikle vs. İslamcıların oyunu alabileceğini sanmak. CHP seçmeni dönüşüyor ve AKP hegemonyası yeniden üretiliyor…

    Şimdi dönelim yine en başa. Biz biliyoruz ki 12 Eylül sürüyor, biliyoruz ki 28 Şubat AKP’nin gelişinin önünü açtı, 12 Eylül’ün devamlılığına giden yolu sağladı.12 Eylül’ün nihai hedefine giden yol AKP’den geçiyor. Altı genel başkanın masası ve Mutabakatı bizi AKP’den ve 12 Eylül’den kurtarmayı mı vaade diyor yoksa AKP’siz AKP yönetimine mi götürüyor?

    Peki 12 Eylül ile derdi olmayan masadaki sağcılar; geçmişlerini, yeni görüşlerinin üzerinde demokrasiyle ilişkilendirip uzlaştıracaklar mı? CHP; toplumun derin ayrımlarla bölündüğü, “tek adam, tek imza” ilkesiyle şekillenmiş ülkenin bu halini değiştirip, yönetim gücünü parlamentoda toplayarak, demokrasinin taç giyeceği 100 yaşında bir Cumhuriyet’te iktidara erişecek mi? Bekleyip göreceğiz.

  • Riya bütün çektiğimiz, riya kahır, riya zindan…

    Aslında bugün Erbakan ve eski, yeni 28 Şubat’ımız üzerine yazmayı planlamıştım.

    Ama son günlerde içeride ve dışarıda yaşananlar üzerine uzmanlar ve olmayanlarca yapılan çeşitli analizlere (yapılabilir, yapılmalıdır da) bakınca aklımda bir kelime bağıra çağıra öne çıktı: Riyakârlık.

    Elbette bililtizam riyakârlıklarla kaplı bir sisteme ve irili ufaklı taşıyıcılarına, yürütücülerine yazgılı olmayı dayatan her şey karşısında ufak bir dehşete de düşmüyor değilim.

    Riyakârlık, sistemi sevenler için vazgeçilmez; zira hem savaşta hem ekonomide hem ideolojide hem de gündelik hayatta oldukça işlevsel.

    Kapitalist sistem altında ekonominin, siyasetin birbirinden ayrılması yanılsamalı olabilir. Sistemin kendi işleyişi ve ideolojik örüntüler bağlamında her bir yapı birbiriyle ilişkili.

    Gerçekliği “politik”, “iktisadi” ya da “ideolojik” gibi ayrıştırmak aslında zor. Çünkü gerçeklik dediğimiz şey dinamik ve bu dinamizm içinde hangisi nerede başlıyor, diğeri nerede bitiyor kesin konuşmak mümkün olmayabilir ve hepsine dair var olan, gelişen sorunlar gerçekliğin geri kalanından bağımsız değil.

    Bunların ilişkisel olduğu bir süreç söz konusu.

    Riyakârlığı bu süreçte görünür kılmak ve günlerdir konuştuğumuz Rusya-Ukrayna krizini/savaşını da buradan okumak, krize/savaşa dair söylemlerde nasıl riyakâr olunduğunu görmek de oldukça mümkün.

    Yazının muhtevası açısından konuşulmaktan kaçınan ve aslında en temel riyakârlık olan bir durumu açıklamakla başlayalım. Bu garabetin nasıl başladığı, buralara nasıl geldiği…

    Ukrayna krizi, 2014’teki faşist “Maydan” darbesine dayanıyor; hatta “Turuncu Devrim”e kadar götürebilen de var. Burada mesele emperyalistler arasında olabilir ama 2014’ü görmemek veya gizlemek riyakârlığın ta kendisi.

    ABD’nin bu darbede parmağı olduğu biliniyor; Ukrayna egemenliğini, darbeyle ABD destekli kukla bir hükümete ve kol gezen neo-nazilere devretti.

    Ukrayna’daki yönetim, aldığı destekle de, 2014’ten bu yana Lugansk ve Donetsk’e saldırdı ve bu saldırılarda ABD silahları, neo-nazi milisler yer aldı; on binlerce kişinin öldüğü de ayrı bir gerçek.

    Söz konusu bölgelerdeki sosyalist yönelim de başka bir konu. Elbette Putin’in bunu desteklediği gibi bir şey çıkarılmamalı, elbette Rusya da sistemin bir parçası; ama faşist saldırılar karşısında Lugansk ve Donetsk bölgelerini desteklediği de unutulmamalı.

    Buna ne denir bilmiyorum, belki de “tarihin ironisi”…

    Dahası Putin açıklamalarında Sovyetlere, Lenin’e ve Stalin’e saldırırken de aslında “tarihin ironisi” devredeydi. İkinci Dünya Savaşına dair açıklamalarında da, Lugansk ve Donetsk bölgelerinin durumu açısından da bunu görebiliriz: Stalin’in faşizme karşı zaferine sahip çıkmak zorunda kaldığı gibi, Lugansk ve Donetsk bölgelerine de sahip çıkmak zorunda kaldı.

    Nihayetinde savaş 24 Şubat gecesi bir oldu bitti biçiminde ortaya çıkmadı. Putin, Ukrayna’da 2014’te gerçekleşen darbeyle başlayan bir sürecin sonunda yeni bir başlangıç yaptı ve aslında bugün yaşananlar reel sosyalizmin çözülüşünden bu yana 30 yıldır süren, ABD’nin ve NATO’nun emperyalist heveslerinin, genişleme çabasının bir sonucu.

    Gelelim bir başka riyakârlığa: NATO. Ülke liberalinin yazıp söylediklerine bakarsanız, sanırsınız ki NATO, sivil toplum kuruluşu veya gönüllü bir oluşum. Ülkeler NATO’ya nasıl üye olmuş, üyelik nasıl sürdürülmüş sanki hiç bilinmiyor…

    Her türlü komplo var, darbe var, işkence var, hapislerde çürüme var, baskı var, terör var, ölüm var, var da var…

    Sorsanız herkes Gladio anlatır, kontrgerilla anlatır; ama bunların NATO yayılmacılığının parçası olduğundan hiç bahsetmez.

    Ukrayna’da olan biteni Putin’e yıkmak en kolayı çünkü; ama biliyoruz ki gerçeğin kendisi riyakârlıkla örtüşüyor. NATO genişlemesini görmemek için NATO’cu olmak gerekir; eğer öyleyse de savaş karşıtı olamazsınız.

    Toplumu Rusya’ya düşman etmek için herkes NATO’nun arkasına dizilmiş. ABD’nin, Rusya’nın dibine nükleer silah yerleştirme uğraşı hiç görünmüyor, bu yolda Ukrayna ile olan ilişkisi hiç görünmüyor ve Rusya, savaşı tek başına çıkaran oluyor.

    Burada Putin yönetimi, NATO bloğunu tamamen karşısına almış bile olsa bir gerçeği de hatırlamalı; Rusya uluslararası kapitalist işleyişe karşı bir harekette bulunmuyor. Belki, bu işleyiş içindeki kendi yeriyle ilgili bir şeyler de elde ediyor. Ayrıca bahsettiğimiz gerçekler dışında, ideolojik olarak yaslandığı yer, oldukça gerici bir yer; imparatorluk güzellemesi yapmak. Böyle bir gönderme tek kutuplu olmakla, kuralsız, sınırsız ABD varlığıyla doğrudan ilişkili. Sosyalizme olan ihtiyaç kendini her seferinde yeniden gösteriyor.

    Diğer taraftan bir başka büyük riyakârlık sol/sosyalist kesimlere karşı gerçekleştiriliyor. Bakınız bir savaş var ve savaşın tarafları belli; emperyalist Batı/NATO bloğu, öbür tarafı Rus “irredantizmi” veya Putin.

    Ama gelin görün ki konu Sovyetler üzerinden veya anti-komünizm bağlamından konuşuluyor. Neden? Çünkü NATO…

    Tam da burada, ülkedeki her mevzu için malumat membaı, âlemi tenvir eden münevverleri(!); İslamcısından ülkücüsüne, işbirlikçisinden liberaline, özü NATO’cu, anti-komünist maya ile hamuru karılmış zevatın Türkiye soluna hiza verme şemsiyesi altında temerküz etmesini görüyoruz.

    NATO’cu propaganda, sol/sosyalist kesimi hedef alıyor; çünkü tüm dünyada sosyalistler/komünistler, tıpkı olması gerektiği gibi, sorumlunun NATO olduğunu anlatıyor, açığa çıkarıyor. Emperyalist hegemonyayı kurtuluş sayanlar ise sosyalistleri hedefe oturtuyor.

    Bir bakıyorsunuz solculara sürekli parmak sallayan, solculuk anlatan, ders veren birileri türüyor.

    Oysa solun yaşanan sürece dair mantıklı argümanlar geliştirmek gibi bir görevi de borcu da yok; zira yıllarca anlattı. Ayrıca, bu zamana kadar hangi solcu, sağcılık nasıl yapılmalı gibi bir söylem geliştirdi acaba? Nedir bu solcu olmayanların solculuk anlatma, solcu bile olmadan “tatlı su solcusu” belirleme hevesi? Bir de, solcular/sosyalistler sağcılığın hiçbir türevinden fikirleri hakkında icazet, yorum vs. beklemiyor, nedir bu aymazlığın sebebi?

    “Emperyal heveslerin kör kibri” gibi her katmana zuhur etmiş… Kimliğiniz, ideolojiniz kime, hangi ideolojiye hizmet ediyor önce bunun cevabı gerekiyor.

    Ama yine de hepsi savaş karşıtı.

    Emperyalizmi görmeden, NATO’yu gerçeklerle ilişkilendirmeden savaş karşıtı oluyorlar; velev ki oldular, bu da bir işe yaramıyor.

    Bu riyakârlığın önemli bir ayağı Lenin’e veya Sovyetlere saldırmak. Hem Putin hem NATO’cular hem de ne idüğü belirsiz bazı isimler savaşta ayrışıyor; ama Lenin’de ortaklaşıyor: “Lenin’in torunları” ve “Lenin’in Ukrayna’sı” kavramlarıyla birbirlerine saldırıyorlar.

    Gölgesi yetiyor, adı yetiyor Lenin’in, Sovyetlerin. Öyle bir hazımsızlık bunların ki.

    Putin’inden bizim zevata kadar Lenin nefretini (belki korkusunu) ve anti-komünist mayasını, ayrıştıkları yerde bile görmek, anlamak mümkün.

    Biz, Lenin’in şu sözlerinde durumu kavrayanlardanız: “Belli bir politikayı kimin doğrudan savunduğu önemli değildir; çünkü bugünkü soylu kapitalist sistemde bir para çantası herhangi bir görüşü savunması için bir dolu avukatı, yazarı, hatta meclis üyelerini, profesörleri, papazları ve benzerlerini kiralayabilir, satın alabilir veya bünyesine katabilir; burjuvazinin vicdanı veya onuru ticaret konusu yapmada beis görmediği bir ticaret çağında yaşıyoruz.”

    Burada birbirini besleyen çok yönlü riyakârlıklar da var. Bir tarafı “tarafsızlık”, “eşit mesafe” zırvası altında güç ilişkilerine, faşist ideolojilere yani yine aynı yere hizmet etme, liberal telaşlar… Diğer tarafı Batı sevdasının çoklu tezahürü. Bir başkası da katliam, savaş vs. ayırt ederek savaş karşıtı olmak. Topyekûn sağcılıkla ilgili bir dizi problem…

    Gördük ki bütün ülkemiz savaş karşıtıymış. Herkes “yurtta sulh, cihanda sulh” diyor; ama Suriye’de neredeydiniz diye sorsak, taşlanırız…

    Bombalar üzerine ad yazdıranlar, kutlama yapanlar için şimdi ne değişti?

    Veya kim söylüyor hangi halklara üzüleceğimizi, hangisinin başına ne geldiğini zerre düşünmeyeceğimizi? Bu riyakârlık muazzam bir ideolojik hegemonyanın işlemesi esasen.

    Öbür yandan iktidarlar, hükümetler ve onların sözcüleri de riyakârlığın önemli bir bileşeni. Macron, Putin’i “bizi imparatorluklar çağına geri götürmek” istiyor diye suçluyor ve bunu hiç utanmadan söylüyor, sanki Afrika’daki sömürgeciliği hala devam etmiyormuş gibi. Sonra bir bakıyorsunuz Polonya/Ukrayna sınırında (Medyka-Shehyni) Nijeryalı bir tıp öğrencisi sınırı geçme önceliğinin varlığını ve bunun siyahlarda olmadığını öğreniyor.

    Gelelim bizimkilere… Riyakârlığın dibini yaşayan bir iktidar envanterinde elbette cambazlık zor bulunan bir şey değil. Cumhurbaşkanı, önce NATO ve AB için ciddiyetsizlik vurgusu yaptı sonra Rusya’nın Avrupa Konseyi’nden ihracı için çekimser oy kullanıldı. Önce Boğazların Rus savaş gemilerine kapatıldığı haberi çıktı, sonra yalanlandı. Yine savaşa dair konuşulurken büyük bir ustalıkla mevzu bir şekilde Fettullah’a ve CHP’ye de bağlandı.

    Hatta Soylu işi “İstiklal Savaşı”na kadar getirdi. Bağcılar’da Bayburt’un düşman işgalinden kurtuluşunun 104. yıl dönümüne katıldı kendisi ve Batı’nın zulmünden bahsetti. Türkiye’nin Ukrayna gibi Batı’nın sözlerini dinlemediğini vurguladı. Sonra da o defteri İstiklal Savaşında kapattık dedi. Fena da olmadı kendi meşrebindeki yeni bir ek için… Ancak buradan mantıklı çıkacak tek şey “de get Bayburt” türküsü…

    Rejimin ideologlarına bakınca da böyle şeyler görmek mümkün. Yusuf Kaplan bir taraftan, Ebubekir Sofuoğlu diğer taraftan akıldan nasipsiz açıklamalarla şaşırtmadı. Kaplan, asıl hedefin Türkiye olduğu hususunda ısrarcı… Sofuoğlu ise tarih profesörü olmanın şanıyla ve haklı gururuyla Tolstoy’un, Petro’nun ölümünden 103 yıl sonra doğduğunu bilmiyor ve Tolstoy ve Dostoyevski üzerinden hem Rusya eleştirisi hem Türkiye eleştirisi yapıyor.

    Temel Karamollaoğlu ise asıl çıkışı yaptı: “21. yüzyılda Sovyetler Birliği’ni yeniden diriltme çabaları dünya barışı için çok ciddi bir tehdittir.” dedi. NATO’culuk damarlarında akan kan gibi…

    Emperyalist barbarlık ekseninde savaş ve milliyetçilik dünya üzerinde gölge… Bundan nasiplenenler, bunu nasibin kendisi haline getirenler; insanlığın, dünyanın, bütün canlıların düşmanları, İslamcılar, liberaller, ülkücüler; Perinçek’i, Cem Toker’i; Azeriler, Çeçenler, Batı demokrasisi, Azov taburları…Korkuyla, acıyla sınanan insanlar, ölümün gölgesinde çocuklar, bitmeyen ekonomik çıkarlar, hesaplaşmalar…

    Amerikalı tarihçi Sidney Lens, “The Forging of the American Empire”da, Birleşik Devletler çaresiz insanlardan topraklarını çalmış, onca ülkenin kendi iradelerini ve çıkarlarını umursamaksızın iradesini dayatmış, yüzlerce anlaşmayı ve uzlaşmayı ihlal etmiş, olabildiğince korkunç savaş suçları işlemiş, daha önce hiçbir insanın görmediği emperyalist bir imparatorluk kurmak için ordusunu adeta bir sopa, dolarını ise bir havuç gibi kullanmış, istedikleri lideri seçmelerini veya devrimle istemediklerini devirmelerini önlemek için onlarca ülkenin işçilerine acımasızca müdahale etmiştir” sözleriyle, karşımızda öyle “iyiliksever bir Amerika” olmadığını çok net biçimde ortaya koyarken, ABD ve onun koç başı NATO’nun, haliyle kapitalizmin çalışma prensiplerini de gözlerimizin önüne seriyor.

    Lens’in bu ifadeleri, kapitalist sistem için ABD ve NATO’nun savaşlar ve yıkımlarla yarattığı bu sistematik şiddet hegemonyasına maruz kalan yeryüzünün tüm ezilen halklarının aslında kurtuluş kılavuzunun ne olması gerektiğini de gösteriyor.

    Thomas Friedman ise New York Times’daki bir köşe yazısında şöyle diyordu: “piyasaların gizli eli, gizli yumruk olmadan asla işlemez.” Friedman’ın gizli yumruk metaforu dünya kapitalist sınıfının silahlı güçlerini, haliyle kapitalizmin savaş pratiğini işaret ediyordu. Anlamamız gereken şey de bugün için savaşın, primatologların ileri sürdüğü gibi “insanın karanlık yüzüne” değil, kapitalizme içkin olduğudur.

    Kapitalizmin üzerine inşa edildiği sınıfsal çıkar ortadan kaldırmadığı sürece savaşın ortadan kaldırılamayacağıdır.

    Yani aslında; savaş, “çelişkidir.”

    Lenin diyor ya “uyuşmazlıkları giderebiliriz, çelişkiler kalıcıdır” diye; işte bizim meselemiz çok net: “halklar savaşmasın, sınıflar uzlaşmasın”.

    Bu sebeple Ukrayna yönetimini, NATO’yu, Batı emperyalizmini, ABD’yi vs. savunmak mümkün değildir; ama bu Putin’in savunulup, savaş destekçiliği anlamına da gelmez.

    Putin de kapitalist sistemin bir bileşeni, oligarkların sevgilisidir; Zelenski ise faşist ve kukla yönetimiyle halkını ateşe atan, nazi artıklarıyla iş tutan, NATO yayılmasının önünü açan bir başka kapitalisttir.

    Burada mesele Rusya ile hesaplaşabilmek ise bunun adına bir halkın feda edilmesi tam da NATO’ya, ABD’ye uygun bir iştir.

    O yüzden “savaşa hayır” diyebilmenin de temeli başta NATO olmak üzere, bütünlüklü olarak emperyalizme ve aparatlarına karşı olmaktan geçiyor.

    Ahmed Arif’in şiiri ve Fikret Kızılok’un şarkısından mülhem yazı başlığını burada tekrarlayalım: Riya bütün çektiğimiz, riya kahır, riya zindan…

    Riyakârlığı bırakın.

    Lenin’e uzattığınız çatallı dillerinizi de dişlerinizin ardında tutun…

  • Erdoğan’ın en önemli rakibi açlık ve yoksulluk…

    İdeoloji, kapitalizmin derinlemesine işlediği toplumun her aşamasına sızar; sınıfsal ilişkiler, gündelik yaşam, kültürel hayat… hepsinin oluşumu, dönüşümü, örgütlenmesi ideolojilerden bağımsız değil.

    Ancak ideolojiler de krize girer. Hegemonya sarsılır. Politik güç dengeleri kaymaya başlar, belirli kırılmalar kendini gösterir.

    Üstelik hem iktidarıyla hem muhalefetiyle…

    Toplum için yıkıcı süreçlere yenileri ekleniyor ve kritik dönemeçler beliriyor. Hegemonya, ideoloji ve politik güç ilişkileri bağlamını dikkate almak bu sebepten dolayı da önemli. Ne tek başına ekonomiyi alabiliyoruz ne de siyasal öğeleri; çünkü ikisi arasındaki ilişki şu an bizim için oldukça belirleyici.

    İslamcılık söylem ve eylem düzeyinde hakim ideoloji. Muhalefet karşısına bir alternatifle çıkmaya çalışıyor veya çıktığını düşünüyor. Bu süreç başlangıçta sol/sosyalist çevre bazında gerekli desteği görmemiş olsa da bazı gerçekleri örtmemeli.

    Bu yeni hal ilk etapta AKP’nin yalpalamasına sebep olmuş görünüyor ve çeşit çeşit “saçmalama” biçimlerine dönüşüyor.

    Diğer taraftan laik bir ittifakın güçlenme ihtimali önemli.

    Tabi burada güçlenip güçlenemeyeceği belirsiz ve ittifak içerisinde yer alan İslamcılar ilk göze çarpan nokta olabilir.

    Böyle bir durumda Bennett’in sözlerini hatırlamak iyidir: “Eğer halkın bilinçliliği, büyük ölçüde yönetim yapısının tutumları belirleyen durumları nasıl etkilediğine bağlı ise, yönetimin halkın bilinçliliği ölçüsünde demokratik olabileceğini ileri sürmenin bir anlamı yoktur.”

    Zira 6 genel başkanın toplantısı ve 28 Şubat’ta açıklama yapacakları her ne ise ondan demokrasi beklemek de Millet İttifakı’nın da Kılıçdaroğlu’nun söylediği “demokrasi vaadini” ortaya koymasını beklemek de hakkımız…

    Buradan demokrasi mi, etkin bir siyasi liberalizm mi çıkacağını çok değil, bir haftaya göreceğiz.

    Ama asıl vaat edilen parlamenter sisteme dönüş gerçekleşecek, onu biliyoruz.

    İlk toplantıdan, yeni bir merkez sağ çizgisini var etme meselesi göze çarpıyor. Vardan yok etmenin mümkün olduğunu gördük de yoktan var etme gibi bir beklenti neredeyse imkânsız.

    Kurdukları stratejiden veya planlardan, solcu olarak umutlanmak çok da mümkün değil ama. Yeni bir ideolojik dönüşüm beliriyormuş gibi görünse de 2002 sonrası AKP ile demokrasinin gelmeyeceği nasıl açıktıysa; yuvarlak masadakilerin bir kısmının AKP’den olma, bir kısmının etkisinden sıyrılamayan partiler olduğu düşünüldüğünde, aynı şey Millet İttifakı’nın hegemonize etmeye çalıştığı yeni süreç için de geçerli olacaktır. Burada temayüz mücadelesi var, iktidarı parça parça elde etmeye çalışan bir hareketlenme var. Ama verili ideolojik alana bir “isyan borusu” yok.

    İsyan borusu, ancak ezilen, sömürülen, şiddete, haksızlığa, hukuksuzluğa uğrayan toplumsal kesimlerin siyasal özneye dönüşmesiyle oluşacak. Demokrasi de ancak buradan çıkacak.

    Evet, belki laik bir cephe olarak güçlensinler beklentisi var ama bu taktiksel bir beklenti; nihayetinde Millet İttifakı da piyasaya tabii ve masadakilerin çoğunluğunun sebeb-i hilkati olan ideolojik akıldan ayrılamaz.

    Egemen ideoloji dünyaya kendi gözünden baktırabilme uğraşı veriyor yıllardır, hegemonyası bizde İslamcılığa hizmet etti ve alternatif olarak beliren bu 6 genel başkanın çıkışı neye hizmet edecek?

    İlk göze çarpan Erdoğan rejimini restore etmek gibi…

    Jessop’un “Hegemonya, normal olarak, hegemonik sınıfın (ve fraksiyonların) kısa-vadeli çıkarlarının feda edilmesini ve projenin ardında seferber edilen diğer toplumsal güçlere tavizler verilmesini de kapsamaktadır” sözü belki bizim için yazının bu noktasında biraz zihin açıcı olur.

    AKP’nin söylemlerindeki yalpalamasını izlemek, ideolojik varoluşuna ve var olma mücadelesine ilişkin büyük bir sergi…

    Muhalefet karşısında ve aslında en önemlisi toplumsal çözülüş, yoksulluk, yoksunluk gibi bir dizi problem karşısında ne kadar etkili olduğuna dair önemli ispatlar taşıyor.

    AKP söylemi elbette üç beş tuhaf açıklamaya indirgenemez ama o tuhaf açıklamalar genele dair önemli fikirler sunuyor. Ekonomiden, siyasete, sosyolojik saptamalardan, tarihsel çöküşe giden bir hezeyan hali var şu an.

    Bakanı ayrı, bürokratı ayrı, milletvekili ayrı, yöneticisi ayrı, yandaş medyası ayrı bir kafa karışıklığı içinde.

    Kâh elektrik faturasıyla kâh işçi eylemleriyle, kâh dış politika acziyle kimi zaman acıklı, kimi zaman komik sayılabilecek şeyler; ama nihayetinde inandıkları şeyler üzerine söylemek istediklerinden sapıyorlar veya tükenişin somutlaşmasını yaşıyorlar.

    Bu durum uzun soluklu iktidarlara özgü genel bir durum mudur; yoksa siyasal İslam’ın neoliberalizmle bütünleşik ilkel bir sürümünü mü yaşıyoruz insan sormadan edemiyor…

    Yeliz ismiyle maruf Ahmet Hamdi Çamlı’dan Süleyman Soylu’nun açıklamalarından AKP iktidarı çatırdamaya başlarken, kendi yerine bir şey koymanın telaşında bile hissetmeyen; aksine en az onlar kadar tuhaf açıklamalara sahip Erdoğan’a; masa ayaklı grup toplantısında söyledikleriyle Bahçeli’nin eşlik ettiği “biz bunları hak edecek ne yaptık” dedirten siyasal dünyamızın yeni evresi neresi, çözme telaşına düşüyoruz…

    Siste kaybolmuş bir gemiyi andıran ülkenin kaderinde kayalıklara çarpıp parçalanmak mı var göreceğiz. Dahası mürettebattan ne yaptığını bilen birileri olduğu iddiasındaki 6 genel başkanın 28 Şubat’ı da ayrı merak konusu…

    Bu yeni hal gemideki olası bir egemenlik savaşı kuşkusuz…

    Ama tüm bunlar belirirken kaçamadığımız şey ideolojik ve ekonomik gerçekler. Bir taraftan diyor ki Erdoğan “Türkiye, vatandaşları can ve mal güvenliği endişesi taşımayan huzur özlemi ve gelecek kaygısıyla yanıp tutuşmayan bir ülkedir. İstihdamı ile insanların çalışacak iş sıkıntısı çekmediği bir ülkedir”; diğer taraftan “Aynı gemide olduğumuza, ülkenin kazancından hep birlikte istifade ettiğimize göre külfetine de beraberce katlanacağız”.

    Geçen hafta Bülent Turan kriz olduğunu kabul etmişti, bu hafta da Erdoğan tarafından kabul edildi, gemi batıyor…

    Ama telaş mı, kibir mi, karşı tarafı küçültmek mi veya sahip oldukları ideolojinin doğası mı anlamak güçleşiyor veya hepsi birbirine karışıyor.

    Binali Yıldırım artan elektrik faturalarının ardında kuraklık ve doğalgaz fiyatlarının etkili olduğunu söylüyor, Çamlı zamlarda CHP’yi işaretliyor, Soylu ise tartışmayı göğe çıkarıyor ve “biz kendimiz yapmıyoruz, biz inanıyoruz ki bize yaptıran Allah’tır’ı, üçleyerek söylüyor. Adeta ,“Münker ve nekir”e kafa tutuyorlar.

    Ama bu baş döndürücü tuhaflıklar, bu rejim ideologluğu gerçekliği saklayamaz. Ve halk “yine bizden kurtuluş murad ediyor” söylemi de bundan ayrı düşünülemez.

    6 genel başkanın toplantısına dair Erdoğan’ın açıklamaları sadece CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu hedefliyor veya başka bir konuda bütün okları Ekrem İmamoğlu’na döndürüyor. Bir yönüyle diğerlerini yok sayma, küçük görme tavrı diğer yönüyle söz konusu her iki CHP’li ismin rakip olma potansiyelini öne çıkıyor.

    Dönüşüm kaçınılmaz, “liderlik” değişimi yaşanacak.

    Kılıçdaroğlu’nun da şu an bir liderlik inşası içinde olduğu açık. Böyle bir inşaya dahil olma, toplantı tarihi olarak 28 Şubat seçimi, Bilkent Otel’in yer olarak belirlenişi, diğer beşi tarafından Kılıçdaroğlu’na bırakılan sağcılık ve sağın sembollerle bütünleşik siyasetinden yaratılan siyasi pozisyon vs… tipik simgesel iktidar hamleleri.

    Basit görünebilir ama sembollerin önemli noktası ideolojiye hizmet etmesi ve simgesel sistemlerin, tahakkümün ve sınıfsal eşitsizliklerin yeniden üretilmesi gibi toplumsal işlevleri yerine getirmesi. Toplumsal cinsiyet kodlarından, yeme içme alışkanlıklarına kadar yaşamsal pratikler ve tüm ideolojik yükleriyle birlikte bir anlamlandırma ve yeniden üretme çabası bu yolla kurulmaya çalışılıyor.

    Büyük bir ideolojik kuşatım kıskacında, karmaşık olgular silsilesinin şekillendiği bir dönemle yüz yüzeyiz…

    Türkiye toplumunun bir bunalım sırasında ideolojik olarak ne kadar bilinçli ve tutarlı olduğuna ilişkin tartışma, siyaset erbabının ve siyasi kutupların her zaman konusu olmuştur.

    Erdoğan iktidarının 20 yıl boyunca hükümet etme sorunlarıyla her karşılaştığı durumda özellikle -2015 sonrası dikkate alındığında- somut tek bir sonuca varılır.

    “Bayrak altında toplan” olarak ifade edilebilecek, işe yarayan bir durum sürekli yaratılmış ve tüm kriz anlarında kısa ya da uzun süreli bunalım süreçlerinde bazen zor da kullanılarak bir kamuoyu oluşturulmasında kararlı davranıldığı ortaya çıkmıştır.

    Bu durum onun popülaritesinin sürekli artmasa bile diri tutulmasına katkı sunmuş, bu da iktidarının sürekliliğinin önemli bir direngi noktasını oluşturmuştur.

    Ancak bu yıkılıyor, şu an işlemiyor.

    Artık açlık ve yoksulluk adeta distopik düzeyde ve duygusal/dini karşılıkla, imgelerle ötelenemiyor, toplum bu imgeleri yıkıyor. 6 genel başkan veya diğerleri Erdoğan karşısında rakip sayılabilir ancak asıl rakibi açlık ve yoksulluktur.

    Zaten Turgut Uyar, bunu dizelerinde bahsi geçen herkesten önce var etmişti:

    “gülü çiğdemi filan bırak

    sardunyayı karidesi filan bırak

    acıyı ve ölümleri bırak

    oy pusulalarını ve seçimleri bırak

    evet

    seçimleri özellikle bırak

    çünkü açlık çoğunluktadır.”

  • Erdoğan’ın yaratılmış gerçekliği mi Kılıçdaroğlu’nun yuvarlak masası mı?

    “İçinde yaşadığımız dünyayı nasıl kavradığımızı belirleyen üç şey vardır: dünyanın nasıl bir yer olduğu, bizim kim olduğumuz ve dünyayı nasıl incelediğimiz.” Bertell Ollman’ın bu cümlesini çok belirleyici bulurum; ihtiyacımız olan netliği bir çırpıda dile getirmiş gibidir.

    Bu cümleyle başlama nedenim, belirttiği o üç şey arasındaki diyalektik ilişki ve hem makro hem mikro alanlar üzerinden de düşünülebilmesi. Yani konu dönüp dolaşıp bir yerde Erdoğan rejimine gelecek.

    Burada bazı temel sorulara sürükleniyorum: Türkiye gibi ülkelerde hayli uzun sayılabilecek bir süre olan 20 yıllık AKP iktidarının ömrünü bu denli uzatan şey nedir? Ve bu süreç farklı dönemlermiş gibi ayrıştırılabilir mi / AKP dönemselleştirilebilir mi?

    Bu soruların cevabı hem tek seferde verilebilir hem de üzerine çok şey yazılabilir.

    Halkın siyasal konulara ilişkin fikirlerinin nasıl oluştuğu ya da ne şekilde değiştiğine cevap aramanın yolunun, kitlelerin siyasete ilişkin pozisyonlarının kitle iletişimi açısından çözümlemekten geçtiğini düşünüyorum.

    Çünkü iletişim aygıtını kim kontrol ederse, kamuoyunun ne şekilde oluşacağını o belirler. Bu durum bizi Alman İdeolojisi’ndeki şu ifade ile buluşturur: “Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretim araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.”

    Bu gerçek; kamuoyu oluşturmanın da oluşturmaya ihtiyaç duymamanın da iktidarın karakterini muhalif olduğunu vurgulayanlar üzerine nüfuz ettirmenin de benzeşmenin de ayrışmanın da en etkili yöntemi.

    Bu azap yoluna dönen 20 yıllık süreçte maruz kaldığımız bir durum ve bu, bazı “değişmezler” taşıyor.

    Rejimin propaganda aygıtlarının bazı parçaları; yaratılan illüzyonun ve yaratılan gerçekliğin iç içe geçişi.

    Bu durum Erdoğan rejiminin iletişim biçimi yani siyasal dili ve siyasal iletişimi. Tam olarak pazar koşullarına tabi olan, popülizmden bir hayli beslenen, teknik olarak başarısız ve kuramsal, felsefi, tarihsel birikimlerden uzak, yetersiz bir iletişim biçimi.

    Burada iletişime araçsal bir bakış hâkim; önemli olan iktidarın inşası ve korunması. Kitleler de bu bağlamda dâhil olsun isteniyor. Le Bon’un “kitlelerin kudreti”, rejimin yarattığı “prodüksiyon” ile anlamını buluyor. Kendi kendine bir kudret var ediliyor. Aracı olan bir ideolojiye ihtiyaç kalmamış gibi doğrudan nüfuz ediyor.

    Algı önemli bir yer ediniyor, vasatın altında birçok şeye imza atılıyor. Videolar, fotoğraflar, yayılan haberler vs bundan nasibini fazlasıyla alıyor. Her şey kötü bir prodüksiyon gibi ama işe de fazlasıyla yarıyor.

    Zamlardan etkilenmediklerine halkı ikna etmeye çalışan Konyalılar, yaşanılan kötü şeylerin sebebi olarak CHP’yi adres gösterenler, pandemi süreci boyunca yaşadıklarımız, yerli aşı çalışmaları, göz fetişi bakandan ekonomiye dair inciler, her şeyi Batı ile kıyas etmeler, önceki yıllarda köprüde intihar girişimlerinin birinde Erdoğan’ın bir diğerinde Binali Yıldırım’ın denk gelişleri, Soylu’nun namaz kıldığı o meşhur görüntüler, sahneye çıkarılan çocuklar; dağın taşın satılması, yıkılması, mahvolması, yanması karşısında sergilenenler; 17-25 Aralık operasyonları ve 15 Temmuz… Böylece uzayıp gidiyor.

    Basit videolar da aynı mantıkla kuruluyor, büyük hesaplar da.

    Tam bu an “gizemli olan dünyanın nasıl var olduğu değil, onun var olmasıdır” denen yerdeyiz.

    Üstelik toplumsal bir uzlaşma yok, toplumsal bir sefalet var; açlık ve yokluk var.

    Bıkmış, yılmış, yorulmuş bir halk var hatta doğasıyla hayvanıyla bir bütün var.

    Bir de bu toplumun karşısında iktidarla birlikte, ana muhalefeti ve irili ufaklı diğer sağ/ sol partiler var.

    Habermas’ın iletişimsel eylem modelindeki gibi sistemin amaca ulaşmak için bir araç olmaktan çıkarak kendi içinde bir amaca dönüşmesi, Erdoğan rejiminin siyasal iletişiminde önemli bir mefhum. Sadece iktidar ve şürekâsını kapsamıyor; gördüğümüz üzere muhalefete de sirayet ediyor. Ve tabi kitlelere de…

    Ülke, siyasetçi açısından oldukça mümbit.

    Bunu geçtiğimiz gün 6 genel başkanın buluştuğu yuvarlak masa sakinlerinden de kolayca çıkarabiliriz.

    [İçinden AKP iktidarını çıkarmış Saadet, bu iktidarın son dönemde mızrak ucu olan MHP’den çıkmış İyi Parti ve AKP’nin içinden çıkmış Deva ve Gelecek; son olarak içinden Süleyman Soylu filizlenmiş Demokrat Parti’nin nev zuhur hali… Kurucusu da Mehmet Ağar’dı…]

    İktidarı ve muhalefeti ile neredeyse tüm siyaset erbabı, bu alanın tüm inceliklerine vakıftır. Yanındakinin ya da karşısındakinin söyleminin çoğunluğunun farkındadır.

    Fakat onları birbirinden, kitle psikolojisi bilgileri ile siyasal alana hükmetme becerileri, olaylara ilişkin deneyimlerini bütünleştirme melekeleri ayırıyor.

    Son 20 yılın hükümet etme mahareti ile benzerlerinden bir boy öne çıkmış AKP cenahı siyasetçileri, siyasal olayları mecrasının dışında tutma kabiliyeti ile işin erbabı(!) olduklarını gösterdi kuşkusuz.

    Kitlelerini yönlendirmede onların psikolojisini yönetmenin önemli olduğunu öğrendiler. 20 yıllık iktidarlarının çok büyük bir kısmında siyasal olayların iktidarlarının mukim alanındaki kitlelerine nasıl sunulduğuna ve bunun kitlerinin siyasete ilişkin düşüncelerini nasıl etkilediği konusunda büyük ölçüde bilinç kazandılar.

    Bu bilinçle her kırılma noktasından nasıl çıktıklarını, bu psikolojiyi yönetmenin geçen yazımda bahsettiğim “rejimin mukavemetine” nasıl yaradığını defaatle test etme şansı buldular.

    Buna engel olmak isteyenler elbet oldu ve hala var. Ancak bunu başarabilecek olanlar kitlelerden daha acı bir noktadalar…

    Gelelim “ve bu süreç farklı dönemlermiş gibi ayrıştırılabilir mi / AKP dönemselleştirilebilir mi?” sorusuna. Aslında yukarıda sözünü ettiğim her şey bu soruya da belli ölçülerde cevap veriyor. Ama yazı gereği soruya siyasal iletişim biçimi üzerinden nokta koyalım.

    Kötü prodüksiyonu sonlandırma hedefiyle CHP’nin hayli uzun süredir ve hayli hevesli şekilde başını çektiği bir yeni siyasal paradigma üzerinden çeşitli İslamcıların ve ülkücülerin 12 Şubat akşamı bir araya geldiğine şahit olduk; yol haritasına ilişkin detayları da manidar zamana, 28 Şubat’a tarih verdiler.

    Çünkü bu ülkenin tek ve en önemli mağdurları İslamcılardır. O kadar ki İslamcı yazar Bedri Gencer 11 Eylül saldırıları için “küresel çapta 28 Şubat” demişti.

    O yüzden 28 Şubat seçimi isabetli olmuş.

    Cumartesi akşamı verilen fotoğraftan ne bekliyoruz: “Faşizme karşı birleşmeyenler, faşizmin zindanlarında buluşurlar.” mı?

    Ya da bu ülkedeki ülkücüler ve İslamcılar dışında kalanlar temsil edilmeyi de eşit yurttaş olmayı da beklemiyor mu?

    Ya da; seçmen kitlesi, oylarının toplamı HDP kadar bile olmayan birtakım ülkücü ve İslamcı replikasını o masada görmeyi daha mı çok seviyor?

    Fatih Yaşlı’nın tabiriyle “Akp’siz Akp rejimini” yaşatma uğraşı veya yeni bir “Türk-İslam sentezi” fantezisi belki de bu siyasal paradigmanın “tuttuğuna” dair bir inanç galiba o fotoğrafa sinen.

    Ancak yazıyı böyle bitirmek de benim içime sinmiyor.

    28 Şubat ile ne murad ediliyor göreceğiz; ancak benim ilk gördüğüm sözünü ettiğim yeni bir “Türk-İslam sentezi” çıkabilir buradan. Bunu kurarken, siyasal iletişim anlamında, içini nelerle dolduruyorlar ve bu Erdoğan rejiminin bu alanda kurduğu hegemonyayı yıkabilecek mi veya bir cevap olabilecek mi? Yoksa aynı dili sürdürecekler mi? Kemal Kılıçdaroğlu’nun videoları farklı bir noktada duruyor olabilir; zira yeni bir yerden öznelere sesleniyor. Saadet Partisi’nin zaman zaman ortaya çıkan yaratıcı çalışmaları başka bir dil gibi görünebilir. Akşener’in ise en yaratıcı olduğu iletişim biçimi esnaf gezileriydi. Bunların toplamı bir şey eder mi veya ne eder göreceğiz.

    Toplantı karşılığını çeşitli isimler arasında hemen buldu. Eren Erdem’in 6 genel başkanın fotoğrafı karşısında “Saray’ın kâbusu” sözleri aslında Erdoğan rejiminin siyasal iletişim biçiminin muhalefete de nüfuz ettiğinin bir göstergesi.

    Ya bu dili sürdürecekler ya da yeni bir politik iletişim biçimi geliştirecekler.

    Erdoğan ruhu diye bir şey var, buna muhalefet de fazlasıyla aşina. Le Bon’un şu cümleleri o ruhu açıklıyor: “…bireylerin bilinçli faaliyetinin yerine geçen kitlelerin bilinçsiz eylemi, içinde bulunduğumuz çağın alamet-i farikalarından biridir. … İnsanlar; fikirler, duygular ve adetler tarafından yönetilir; bunlar bizim içimizdedir. Kurumlar ve yasalar ise bizim ruhumuzun bir yansıması, onun gereksinimlerinin bir ifadesidir. Bu ruhtan ileri gelen kurumlar ve yasalar onu değiştirmeye muktedir değildir. … Kuşkusuz, kitleler hiçbir zaman bilinçle hareket etmezler ama tam da bu bilinçdışılık onların kudretinin sırlarından biridir.”

    Kitlelere yönelik bu bakış açısı bu toplantıda da sürüyor.

    Bu ruha teslim olmanın kitleler tarafında bir karşılığı olduğu inancının artık işe yaramayacağı kanaatindeyim.

    Kürtler ilk elden “HDP’yle müzakere yürütmeyi planına koymayan bir anlayışın Türkiye’ye nasıl bir gelecek vadettiğini de açıklaması gerekiyor.” diye karşılık verdi bu toplantıya.

    Ama masaya Madımak’ı, Suruç’u, Roboski’yi, Ali İsmail’i, Berkin’i, Ethem’i, 10 Ekim’i; açlıklarını, yoksulluklarını, işçiyi, emekçiyi, çiftçiyi soracaklar da sırada…

    Kılıçdaroğlu’nun Fikret Bila’ya yaptığı açıklamalardan sorularına cevap bekleyen herkesin mutmain olacağı vurgusu vardı.

    Bakalım, bu 28 Şubat neyi çözecek, neyi çözemeyecek…

    Bakalım, o masa bu toplumun ne kadarı için temsilci ne kadarı için değil…

    Bakalım, halkın kaderi Erdoğan’ın yaratılmış gerçekliğinde mi, Kılıçdaroğlu’nun yuvarlak masasında mı; yoksa kitlelerin ruhunda mı mayalanıyor?

  • Afyonlu rüyalar: İktidar ideolojisiyle kaynaşma hali

    Erdoğan rejimi kendini ikili bir karakter üzerinden var ediyor ve bu pratikte de karşılığını bulan bir gerçek. Bütün konuşmalarında, bütün icraatlerinde, sistemi var eden/yürüten koşulları sürdürmeye yönelik tüm uygulamalarında, o ikili yapı göze hemen çarpıyor.

    Bazıları adeta kurumsallaşmış ideolojik pratikler gibi işliyor. Bazı gözlere bir “lütuf iktidarı” gibi görünmesi de bundan. Erdoğan’ın “lütuf stratejisi“ rejimin mukavemetinin alamet-i farikası… Sanki Erdoğan’ın lütfu üzerine kurulu, sanki Erdoğan kutsal. Resmen taşıyıcı kolonlardan biri halini aldı. “Erdoğan iyi ama etrafı kötü” ezberi de buradan yürüyor; çünkü hiçbir negatif yönelimle muhatap değil. Daha doğrusu, sorumlusu o olarak görülmüyor. O hizmet gibi görünen kısmı veriyor, yükü başkasına, dahası topluma kalıyor.

    Açık açık “elektrik sayemde geldi” diyebiliyor ve bu “gerçek oluyor”; ama Isparta’nın günlerdir elektriksiz olmasına dair ondan bir şey duyamazsınız. Elektrik zammını o konuşmaz ama kilovat artışını “lütuf” gibi ondan dinlersiniz. İnsanlar yoksullukla terbiye olurken o sefaletle ilgilenmez, marketleri cezalandırmadan bahseder. Gelen zamların hayatı felç etmesiyle muhatap olmaz ama asgari ücret artışını o duyurur veya 165 milyar TL’lik sübvansiyonu çıkar o anlatır. Sınır ötesi operasyonların gerekliliğini/haklılığını anlatır ama şehit askerleri ondan duyamazsınız. Aşının ücretsiz olduğunu her fırsatta vurgular ama verilen kayıplara o karışmaz. Bakanları ondan izinsiz konuşmaz veya partisinin vekilleri, üyeleri ondan kutsalları olarak bahseder.

    Bu örnekler çoğalır gider. Mesele, bu sistemin bir karşılık buluyor olması…

    Afyonlu rüyalar…

    Ve bizatihi bu rüyalar, bu ikili karakter rejimini yaşatıyor; yaşanan, alışılmış, toplumsal pratik olarak ideolojinin ifadesi oluyor; hegemonya tesisinde iş görüyor, temel ideolojik işlevlerden biri olarak çalıştırılıyor.

    Takiyeye yarıyor, himmete yarıyor, sürekli mazlum/mağdur olmaya yarıyor, efendi kibrine yarıyor, kutsallaşmak/ kutsallaştırılmak ideolojisinin işlemesine yarıyor, dahası rejimin mukavemetine yarıyor.

    Lafı doğrudan söylemek önemli: maruz kaldığımız şey Erdoğan’ın “lütuf stratejisinin” ete kemiğe bürünmüş hali.

    Burada ideolojik olguların karmaşık ve çelişik karakter taşıyabileceğini hatırlamak gerek. Verili ideolojik güçler yanında, özgül ideolojik biçimler de bulunur. Söz konusu ikili karakter buradan okunabilir ve bu ikili yapının temel taşı dindir; din de ön ideolojik bir yeri kaplıyor.

    Birkaç gün önce şahit olduğumuz durum da buna örnek, Oya Ersoy’un konuşması. Oya Ersoy kendince haklıdır ve tartışılacak nokta Oya Ersoy’un cümleleri de değildir. Burada İslamcı olmanın refleksiyle veya “dayanılmaz hafifliğiyle” tepki gösteren, “incinen” bazı isimler var; Ahmet Davutoğlu, Hüda Kaya, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Cihangir İslam gibi…

    Bu isimlerin, özellikle HDP vekillerinin ‘90’lardan bu yana İslamcılığın kalelerinden oldukları gerçeği bir yana, Erdoğan ideolojisinin HDP içine de nüfuz ettiği gerçeği bir yana… Verdikleri tepkiler sadece İslamcı olmalarından değil; rejimin ideolojik biçimleriyle hemhal olmalarından.

    Gramsci, Hapishane Defterleri’nde şöyle diyor “Neden inanç birliğine ‘din’ deniliyor da ‘ideoloji’, daha açıkçası ‘politika’ denilmiyor?” Erdoğan rejimi bunun önemli örneği; ikili karakteri de buradan kökleniyor. Yaptığı her şeyi kutsanmış gösterme ve bunu sadece temsil ettiğine değil, muhalefete de yedirme… İşte ideoloji tepeden aşağıya doğru böyle toplumsallaşıyor ve yerleşiyor.

    Rejim krizlerle kuşandı ve toplumu da sardı. Bu hegemonya krizini de gözler önüne seriyor. Bu kriz/krizler “kutsanmış değerler ve kutsallık içermeyenler” arasında bölünmelerle baş gösteriyor. Tıpkı taşıdığı o ikili karakter gibi. Bu da bizi bir başka noktayla buluşturuyor, “lütfunu” kutsayan tarikatlarla/cemaatlerle, pratiğinin devamını isteyen egemen sermayeyle işbirliği. Mesele değişmiyor, söz konusu sermaye hâkimiyetlerini ideolojik olarak yeniden üretme yani “ideolojik olanın bütününü işgal etme ve antidemokratik olarak burjuva güç bloğuna dönüştürme” çabası.

    Muhalefet ise burada karşıt bir noktadan konumlanıyor gözükse de ikili karaktere teslim olmuş vaziyette. Zira sürekli “endişeli muhafazakâr” kovalayan, sürekli uyduruk mağduriyetlerle var olanları gözeten ve sadece sandığa kilitli bir muhalefet bu “kutsal” işlevi içselleştirmiş görünüyor.

    Örneğin dövize endeksli mevduat hamlesinin hemen ardından laik/sol cenahtaki insanlar arasında “bunun aslında nasa aykırı olduğunu” anlatmak için bir çaba sürüp gitti. Bu sözcüğün anlamını belki o zaman öğrenen veya gündelik yaşamında bir kez bile kullanmayan insanlardan söz ediyoruz. Söz konusu sözcükler/dinsel söylemler kim içindi, kendi tabanı mıydı hedef? Üstelik mevzunun dinsellikle uzaktan yakından ilgisi yokken böyle bir dinselleştirme kimi hedefliyordu? Yarattığı sapma çok iyi işledi, hala da işliyor. Asıl mesele hegemonyanın da böyle kuruluyor olması: sınırlarını kendi çiziyor, karşısındakini kendi içerisinden konuşturuyor, ideolojisine bu şekilde tabi kılıyor.

    Nihayetinde iktidar denen şeyin sınırları yok; sınırları belirleyen bütün mekanizmalar da işlemez hale getirildi. Bu yarattıkları rejimin hem sonucu hem de sebebi… Muhalefetin de bu değirmene su taşıdığı başka bir gerçek.

    Ana noktaya geri dönersek muhalefet boyutunun yanında; endişeli dedikleri aslında ayrıcalıklı olan kesimler de söz konusu ikili karakteri besliyor, büyütüyor. Tarikatlar ve cemaatler, ticari faaliyetleri ve ekonomik ağları ile var. 1980’lerden bu yana neoliberalizmle yaşanan bütünleşme 2000 sonrası hem onların eliyle hem AKP ağıyla İslamcıları pasifize edip, direnci kırdı. Geçen yazımda da söz ettiğim massetme siyaseti tam da burada işe yaradı. Bu durum ikili yapıyı kurdu. Yıllarca “laik sermaye İslami sermayeyi dışladı” feveranları karşılık buldu. Burada bir yönüyle cumhuriyetle bitmeyen hesaplaşması, diğer yönüyle sınıfsal karakteri/sınıfsal hesapları hala o ikili yapının ana noktalarını oluşturur. Hatırlayalım, AKP iktidara getirilirken üç büyük sermaye yapısının desteğini aldı: TÜSİAD, yeşil sermaye/MÜSİAD ve küresel sermaye. Yani yaratılmak istenen kahraman çok somut ve sınıfsal olarak var oldu, hala da oradan varlığını sürdürüyor.

    Ama “Lütuf Rejimi” sorunsuz değil, hegemonya krizde, çöküşte…

    Gramsci’nin ifadesiyle “… hegemonya siyasidir fakat her şeyden önce iktisadidir.” Yarattıkları yoksunluk ve yoksulluk o ikili yapıyı ezip geçecek. “Temsil edilenler ile temsilciler” arasındaki çatışma bütün alanlara bu yüzden yayılıyor.

    Son günlerde tanıklık ettiğimiz işçi eylemleri bunun örneği. Dün Erdoğan bu kitlelerden elbette oy alıyordu ama bugün bu kitleler dönüşüm yaşıyor ve sebebi muhalefet değil. Sebebi sandık da değil. Böyle dönüşümler bir anda gelmiyor, sınıf kendini buluyor ve önemli sebeplerinden biri Erdoğan rejimiyle yüzleşmesi, birebir yıllardır muhatabı olması, tanıması… Yıllardır sosyalistlerin Erdoğan rejiminin sınıfsal boyutunu gösterme çabası bu denli karşılık bulamamıştı kanaatimce.

    Ama muhalefet güçlendirilmiş parlamenter sistem vaadi ve çeşitli söylemlerin ötesine henüz geçmedi/geçemedi. Halbuki asıl ilgilenmesi gerektiği kitle tam da bugünkü dalgalanmayı yaratanlar veya yoksullukla, zorlukla yaşayanlar.

    Ama asıl vurgulamak istediğim muhalefetin verili rejime tutunmuş olması. Öyle ki işçilerin yarattığı dalgalanmadan bile uzak duruyor.

    Açlıkla, yoksunlukla, yoksullukla, faturalarla, sağlıkla, eğitimle, adaletle veya laiklikle derdi olan, bunları muhatap alan bir muhalefete ihtiyaç var. Gerisi iktidarla ve ideolojisiyle kaynaşma hali…

    Adorno diyor ya “Sahtekâr avukatın hilesi, şişirilerek kahramanca bir kararlılığa dönüştürülmüştür.”

    Ama kaçış yok. Afyonlu rüyalar sona erecek…

  • Devletin Güncel Durumu: Kılıçdaroğlu nerede duruyor?

    Türkiye’nin uzun yıllara yayılan art zamanlı; ama son birkaç yıldır senkronik yaşadığı siyasi ve iktisadi kriz, artık oldukça şiddetli hissediliyor.

    Elbette bu krizlere ideolojik krizler de ekleniyor. Nihayetinde iktisadi, siyasi ve ideolojik krizler sistemden bağımsız yaşanmıyor.

    Sabit olan koşulu unutmadan, bunlar kapitalizmin yapısal krizinin bir uzantısı olmakla birlikte, kapitalizm içerisinde gelişen diğer kriz veya krizlerin de sonuçları.

    Bu açıdan baktığımızda iktidarın hegemonya krizi hemen göze çarpıyor.

    Dahası gördüğümüz şey tam olarak tarihsel bloğun çöküşüdür. Şekilsiz bir hal alan bu yapı, sadece egemen sınıfa cevap verme uğraşındadır.

    Burada devletin güncel durumunun ne olduğu ise basit görünen ama hayli karmaşık bir sorudur. Bir de bu soruyu cevaplamaya çalışırken rotayı ana muhalefete kırmak meseleyi biraz daha çetrefilli hale getirmeye sebep olacak; ancak tam olarak uğraşım, bu çetrefil üzerine düşünmek.

    Lenin’den hareketle söylersek devlet sorununun bu denli karmaşık, çetrefil bir hale getirilmesinin nedeni, bunun egemen sınıfların çıkarlarını başka bütün sorunlardan daha fazla ilgilendiren bir sorun olmasıdır. Devlet öğretisi, toplumsal ayrıcalıkları, sömürüyü, kapitalizmin varlığını haklı çıkarmaya yarar.

    Bizler CHP’nin devletle olan ilişkisini, CHP’nin kendisinin devleti tanımlama biçimi üzerinden okumuyoruz.

    Halbuki bu oldukça yanıltıcıdır. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana CHP, iktidarda olsun ya da olmasın kendini devlet bağlamında başka bir ilişki üzerinden var eder. Burada olumsuz bir ilişki örneği yok; aksine devlet projeleri her sınıfa/ fraksiyona göre değişebilir ve CHP’ninki de bu minvalde okunabilir.

    Hatta son zamanlarda yapılan bütün çıkışlar buna işaret ediyor.

    Ana muhalefet sadece iktidar için yarışmıyor, aynı zamanda kendi devlet projesini de gündeme getiriyor. İktidar kanalındaki devlet bürokrasisine bazı araçlarla “gözdağı” veriyor.

    Kanaatimce 26 Ocak günü CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun videolu açıklamaları, videonun içeriği, sembolik özellikleri de dikkate alındığında söz konusu bu “gözdağının” içi dolduruluyor.

    Aslında süreç yeni değil, kısacık bir dönemle ilişkilendirilmesi durumu yanlış değerlendirmeye sebep olabilir. Merkez Bankası, TÜİK ve MEB’e gidişler, bürokratlara “verilen süreler” geriye dönük bir var oluş tercihinin sadece son tezahürü olduğu kanaatindeyim.

    Burada mesele kendini daha güçlü hisseden, sağ ideolojilerle ilişkisi daha yoğunlaşmış, sermaye arasındaki çatışmada başka bir yolu temsil eden bir CHP’nin varlığı…

    Yağan kar birçok şeye sebep oldu. İmamoğlu’nun devletin olanaklarıyla izleniyor olması, bunun servis edilmesi ve ifşa/linç kültürünün parçası haline getirilmesi devlet krizini ve devlet projelerini hatırlatıyor.

    Devamında gelen 26 Ocak’taki Kılıçdaroğlu’nun videosu, İmamoğlu’nun açıklamaları, ardından Erdoğan’ın açtığı dava, Kılıçdaroğlu’nun tekrar eden konuşmaları (yazı kaleme alındığında Kılıçdaroğlu’nun yeni videosunun yeni hedefi “parti trolleriydi”) vs. devlet krizinden ve devlet projelerinden ayrı düşünülemez. “Sahiplik” ya da “hep buradayım” arasındaki bir gelgitten ötesi var burada.

    Söz konusu video için Kılıçdaroğlu halka seslenmeyi hedefliyor gibi bir yaklaşım içerisinde olsa da mevzunun halkla veya belge diye açıkladıklarıyla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Keza o da tekrara düşmeyeceğini ifade ediyor.

    Dahası devlet vurgusunun çok sık yapılması, devleti “şahsın” zapturapt altına aldığını vurgulaması, her noktada “devletin bürokratları” demesi bir tarafıyla söz konusu bürokratlarla veya devlet içindeki kişilerle/sınıflarla “uzlaşma” çağrısı gibi görünse de aslında kendi devlet projesini masaya sürmesiyle de bağlantılı.

    Ancak burada gerçek bir uzlaşma vaadi zaten olamaz, uzlaşabilir algısı yaratmak daha önemli gözüküyor.

    Çünkü biliyoruz ki uzlaşma mümkün olsa devlete gerek olmaz.

    Devlet nedir, devlet projeleri neyi belirtir, belki de biraz bunların içerisine girmek gerek. Önce devlet aygıtı ile devlet iktidarı arasındaki farkı görmek iyi olabilir.

    Devlet iktidarı en dar biçimiyle sınıfsal temsillerle daha ilgiliyken, devlet aygıtı, yine en dar biçimde, geniş bir açıdan sistemle daha ilişkilidir. Her ikisi de ekonomik, ideolojik ve hegemonik süreçlerin işleyişine dairdir.

    Engels tanımlamasıyla “devlet, … toplumun kendi kendisiyle çözümsüz bir çelişkiye düşmüşlüğünün, ortadan kaldıramayacağı giderilemez karşıtlıklara bölünmüşlüğünün kabulüdür.”

    Devlet sürekli bir olmayış ve sürekli bir oluşum halidir. Pür, saf bir yapı değil; melez ve çatışmalı bir formdur. Her şey “yolunda” bile olsa yerleşmiş, somut bir birlik mümkün değildir.

    Bob Jessop’ın “Devlet Teorisi” kitabından yola çıkarsak eğer, farklı sınıf fraksiyonlarının ve bunların siyasi temsilcilerinin çıkarları ve talepleri rekabete yol açıyor ve sınıfların kendine özgü ‘devlet projesi’ oluşuyor; hakim olan proje, ki hakim sınıfın hakim fraksiyonu ile ilgilidir, baskın hale gelir ve devlet iktidarlığı ile somutlaşır. Burada ekonomik sermayeye en çok sahip olanın yanında; diğer sermaye biçimlerinin hangisinin hakim olduğu hem konjonktürle hem de ülkedeki hakim ideolojiyle yakından ilgilidir. Bu işleyiş birçok devlet projesi oluşturulmasının mümkün olduğunu da gösterir.

    Örneğin dayanaklı devlet projeleri anayasal düzleme, kurumsallaşmaya ihtiyaç duyarlar. Burada temel nokta aslında temsilden fazlasıdır.

    Sadece Jessop bağlamında değil Marx’ta, Engels’te, Lenin’de, Poulantzas’ta da devlete dair bu işleyişin izini sürmek mümkündür ve bugünü anlamlandırmak için gereklidir de.

    Erdoğan ve AKP 2002’den beri süren iktidarında bu projeden ayrıksı hareket etmemiştir. Öncelikle, kendilerine özgü olan her şeyin yanında, uluslararası bağlamdan ayrı bir ilerleme yoktur. Yani dünyada neoliberalizmin varlığı ve aşırı sağın güçlenişi Türkiye’de de kendi ve partisiyle somutlaşmıştır.

    Diğer taraftan, buna Cihan Tuğal’ın vurguladığı şekliyle “massetme siyaseti” de diyebiliriz, iktidar olma yolunda ve oldukları süre boyunca ideolojik ve siyasi açıdan bazı farklılıklara rağmen çeşitli kişi ve kurumlarla işbirliği halinde olmak, zaman zaman yan yana, zaman zaman onların üstü konumunda, bazen de tasfiyelerini sağlayarak devlet projelerini yürütmektedirler. Yani karşımızda duran “güç” şahsın “kutsallığı” değil, sınıfsal boyutudur ve bunu gökten yere çekip, başka bir proje ile karşılık verme yolunda ana muhalefet belirir.

    Tekrar videoya, Kılıçdaroğlu ve CHP’ye dönersek; siyaset etme maharetine sahip olduklarının, devlet iktidarına aday olduklarının ve kendi devlet projelerinin şimdiki projenin içinde olduğu krizi çözebilecek tek güç olduğunun beş dakikalık örneğiydi.

    Her şeyi seçime indirgeyen CHP yaklaşımı, önümüzdeki süreçte sivil toplum, siyasal toplum ve devlet denklemini nasıl kuracak göreceğiz. Ancak sistemden ve getirdiği ideolojik dönüşümlerden ayrıksı olamayacağının da altını çizmekte yarar var.

    Lenin, devlete ilişkin sorunun farklı sosyal sınıflar arasındaki bir meseleye dair olduğunu ve devlete dair bakışın da birbiriyle çarpışan görüşlere yansıdığını belirtir. Bizim şahit olduğumuz şey tam olarak budur.

    “Aşina olunan bilinmez” vurgusunu hatırlayarak, yanılgılardan uzak durmak en iyisi. Erdoğan ve AKP “kutsallığını” yitirdi; ilk geldikleri zamandan beri, iktidarları, onların verili devlet projesi, hem sistemin yapısal krizinin temsilcisi hem de güncel krizlerin adresi.

    Karşımızda duran “şimdikini” anlamak, dönüşüm için en önemli anahtar.