Aslında bugün Erbakan ve eski, yeni 28 Şubat’ımız üzerine yazmayı planlamıştım.
Ama son günlerde içeride ve dışarıda yaşananlar üzerine uzmanlar ve olmayanlarca yapılan çeşitli analizlere (yapılabilir, yapılmalıdır da) bakınca aklımda bir kelime bağıra çağıra öne çıktı: Riyakârlık.
Elbette bililtizam riyakârlıklarla kaplı bir sisteme ve irili ufaklı taşıyıcılarına, yürütücülerine yazgılı olmayı dayatan her şey karşısında ufak bir dehşete de düşmüyor değilim.
Riyakârlık, sistemi sevenler için vazgeçilmez; zira hem savaşta hem ekonomide hem ideolojide hem de gündelik hayatta oldukça işlevsel.
Kapitalist sistem altında ekonominin, siyasetin birbirinden ayrılması yanılsamalı olabilir. Sistemin kendi işleyişi ve ideolojik örüntüler bağlamında her bir yapı birbiriyle ilişkili.
Gerçekliği “politik”, “iktisadi” ya da “ideolojik” gibi ayrıştırmak aslında zor. Çünkü gerçeklik dediğimiz şey dinamik ve bu dinamizm içinde hangisi nerede başlıyor, diğeri nerede bitiyor kesin konuşmak mümkün olmayabilir ve hepsine dair var olan, gelişen sorunlar gerçekliğin geri kalanından bağımsız değil.
Bunların ilişkisel olduğu bir süreç söz konusu.
Riyakârlığı bu süreçte görünür kılmak ve günlerdir konuştuğumuz Rusya-Ukrayna krizini/savaşını da buradan okumak, krize/savaşa dair söylemlerde nasıl riyakâr olunduğunu görmek de oldukça mümkün.
Yazının muhtevası açısından konuşulmaktan kaçınan ve aslında en temel riyakârlık olan bir durumu açıklamakla başlayalım. Bu garabetin nasıl başladığı, buralara nasıl geldiği…
Ukrayna krizi, 2014’teki faşist “Maydan” darbesine dayanıyor; hatta “Turuncu Devrim”e kadar götürebilen de var. Burada mesele emperyalistler arasında olabilir ama 2014’ü görmemek veya gizlemek riyakârlığın ta kendisi.
ABD’nin bu darbede parmağı olduğu biliniyor; Ukrayna egemenliğini, darbeyle ABD destekli kukla bir hükümete ve kol gezen neo-nazilere devretti.
Ukrayna’daki yönetim, aldığı destekle de, 2014’ten bu yana Lugansk ve Donetsk’e saldırdı ve bu saldırılarda ABD silahları, neo-nazi milisler yer aldı; on binlerce kişinin öldüğü de ayrı bir gerçek.
Söz konusu bölgelerdeki sosyalist yönelim de başka bir konu. Elbette Putin’in bunu desteklediği gibi bir şey çıkarılmamalı, elbette Rusya da sistemin bir parçası; ama faşist saldırılar karşısında Lugansk ve Donetsk bölgelerini desteklediği de unutulmamalı.
Buna ne denir bilmiyorum, belki de “tarihin ironisi”…
Dahası Putin açıklamalarında Sovyetlere, Lenin’e ve Stalin’e saldırırken de aslında “tarihin ironisi” devredeydi. İkinci Dünya Savaşına dair açıklamalarında da, Lugansk ve Donetsk bölgelerinin durumu açısından da bunu görebiliriz: Stalin’in faşizme karşı zaferine sahip çıkmak zorunda kaldığı gibi, Lugansk ve Donetsk bölgelerine de sahip çıkmak zorunda kaldı.
Nihayetinde savaş 24 Şubat gecesi bir oldu bitti biçiminde ortaya çıkmadı. Putin, Ukrayna’da 2014’te gerçekleşen darbeyle başlayan bir sürecin sonunda yeni bir başlangıç yaptı ve aslında bugün yaşananlar reel sosyalizmin çözülüşünden bu yana 30 yıldır süren, ABD’nin ve NATO’nun emperyalist heveslerinin, genişleme çabasının bir sonucu.
Gelelim bir başka riyakârlığa: NATO. Ülke liberalinin yazıp söylediklerine bakarsanız, sanırsınız ki NATO, sivil toplum kuruluşu veya gönüllü bir oluşum. Ülkeler NATO’ya nasıl üye olmuş, üyelik nasıl sürdürülmüş sanki hiç bilinmiyor…
Her türlü komplo var, darbe var, işkence var, hapislerde çürüme var, baskı var, terör var, ölüm var, var da var…
Sorsanız herkes Gladio anlatır, kontrgerilla anlatır; ama bunların NATO yayılmacılığının parçası olduğundan hiç bahsetmez.
Ukrayna’da olan biteni Putin’e yıkmak en kolayı çünkü; ama biliyoruz ki gerçeğin kendisi riyakârlıkla örtüşüyor. NATO genişlemesini görmemek için NATO’cu olmak gerekir; eğer öyleyse de savaş karşıtı olamazsınız.
Toplumu Rusya’ya düşman etmek için herkes NATO’nun arkasına dizilmiş. ABD’nin, Rusya’nın dibine nükleer silah yerleştirme uğraşı hiç görünmüyor, bu yolda Ukrayna ile olan ilişkisi hiç görünmüyor ve Rusya, savaşı tek başına çıkaran oluyor.
Burada Putin yönetimi, NATO bloğunu tamamen karşısına almış bile olsa bir gerçeği de hatırlamalı; Rusya uluslararası kapitalist işleyişe karşı bir harekette bulunmuyor. Belki, bu işleyiş içindeki kendi yeriyle ilgili bir şeyler de elde ediyor. Ayrıca bahsettiğimiz gerçekler dışında, ideolojik olarak yaslandığı yer, oldukça gerici bir yer; imparatorluk güzellemesi yapmak. Böyle bir gönderme tek kutuplu olmakla, kuralsız, sınırsız ABD varlığıyla doğrudan ilişkili. Sosyalizme olan ihtiyaç kendini her seferinde yeniden gösteriyor.
Diğer taraftan bir başka büyük riyakârlık sol/sosyalist kesimlere karşı gerçekleştiriliyor. Bakınız bir savaş var ve savaşın tarafları belli; emperyalist Batı/NATO bloğu, öbür tarafı Rus “irredantizmi” veya Putin.
Ama gelin görün ki konu Sovyetler üzerinden veya anti-komünizm bağlamından konuşuluyor. Neden? Çünkü NATO…
Tam da burada, ülkedeki her mevzu için malumat membaı, âlemi tenvir eden münevverleri(!); İslamcısından ülkücüsüne, işbirlikçisinden liberaline, özü NATO’cu, anti-komünist maya ile hamuru karılmış zevatın Türkiye soluna hiza verme şemsiyesi altında temerküz etmesini görüyoruz.
NATO’cu propaganda, sol/sosyalist kesimi hedef alıyor; çünkü tüm dünyada sosyalistler/komünistler, tıpkı olması gerektiği gibi, sorumlunun NATO olduğunu anlatıyor, açığa çıkarıyor. Emperyalist hegemonyayı kurtuluş sayanlar ise sosyalistleri hedefe oturtuyor.
Bir bakıyorsunuz solculara sürekli parmak sallayan, solculuk anlatan, ders veren birileri türüyor.
Oysa solun yaşanan sürece dair mantıklı argümanlar geliştirmek gibi bir görevi de borcu da yok; zira yıllarca anlattı. Ayrıca, bu zamana kadar hangi solcu, sağcılık nasıl yapılmalı gibi bir söylem geliştirdi acaba? Nedir bu solcu olmayanların solculuk anlatma, solcu bile olmadan “tatlı su solcusu” belirleme hevesi? Bir de, solcular/sosyalistler sağcılığın hiçbir türevinden fikirleri hakkında icazet, yorum vs. beklemiyor, nedir bu aymazlığın sebebi?
“Emperyal heveslerin kör kibri” gibi her katmana zuhur etmiş… Kimliğiniz, ideolojiniz kime, hangi ideolojiye hizmet ediyor önce bunun cevabı gerekiyor.
Ama yine de hepsi savaş karşıtı.
Emperyalizmi görmeden, NATO’yu gerçeklerle ilişkilendirmeden savaş karşıtı oluyorlar; velev ki oldular, bu da bir işe yaramıyor.
Bu riyakârlığın önemli bir ayağı Lenin’e veya Sovyetlere saldırmak. Hem Putin hem NATO’cular hem de ne idüğü belirsiz bazı isimler savaşta ayrışıyor; ama Lenin’de ortaklaşıyor: “Lenin’in torunları” ve “Lenin’in Ukrayna’sı” kavramlarıyla birbirlerine saldırıyorlar.
Gölgesi yetiyor, adı yetiyor Lenin’in, Sovyetlerin. Öyle bir hazımsızlık bunların ki.
Putin’inden bizim zevata kadar Lenin nefretini (belki korkusunu) ve anti-komünist mayasını, ayrıştıkları yerde bile görmek, anlamak mümkün.
Biz, Lenin’in şu sözlerinde durumu kavrayanlardanız: “Belli bir politikayı kimin doğrudan savunduğu önemli değildir; çünkü bugünkü soylu kapitalist sistemde bir para çantası herhangi bir görüşü savunması için bir dolu avukatı, yazarı, hatta meclis üyelerini, profesörleri, papazları ve benzerlerini kiralayabilir, satın alabilir veya bünyesine katabilir; burjuvazinin vicdanı veya onuru ticaret konusu yapmada beis görmediği bir ticaret çağında yaşıyoruz.”
Burada birbirini besleyen çok yönlü riyakârlıklar da var. Bir tarafı “tarafsızlık”, “eşit mesafe” zırvası altında güç ilişkilerine, faşist ideolojilere yani yine aynı yere hizmet etme, liberal telaşlar… Diğer tarafı Batı sevdasının çoklu tezahürü. Bir başkası da katliam, savaş vs. ayırt ederek savaş karşıtı olmak. Topyekûn sağcılıkla ilgili bir dizi problem…
Gördük ki bütün ülkemiz savaş karşıtıymış. Herkes “yurtta sulh, cihanda sulh” diyor; ama Suriye’de neredeydiniz diye sorsak, taşlanırız…
Bombalar üzerine ad yazdıranlar, kutlama yapanlar için şimdi ne değişti?
Veya kim söylüyor hangi halklara üzüleceğimizi, hangisinin başına ne geldiğini zerre düşünmeyeceğimizi? Bu riyakârlık muazzam bir ideolojik hegemonyanın işlemesi esasen.
Öbür yandan iktidarlar, hükümetler ve onların sözcüleri de riyakârlığın önemli bir bileşeni. Macron, Putin’i “bizi imparatorluklar çağına geri götürmek” istiyor diye suçluyor ve bunu hiç utanmadan söylüyor, sanki Afrika’daki sömürgeciliği hala devam etmiyormuş gibi. Sonra bir bakıyorsunuz Polonya/Ukrayna sınırında (Medyka-Shehyni) Nijeryalı bir tıp öğrencisi sınırı geçme önceliğinin varlığını ve bunun siyahlarda olmadığını öğreniyor.
Gelelim bizimkilere… Riyakârlığın dibini yaşayan bir iktidar envanterinde elbette cambazlık zor bulunan bir şey değil. Cumhurbaşkanı, önce NATO ve AB için ciddiyetsizlik vurgusu yaptı sonra Rusya’nın Avrupa Konseyi’nden ihracı için çekimser oy kullanıldı. Önce Boğazların Rus savaş gemilerine kapatıldığı haberi çıktı, sonra yalanlandı. Yine savaşa dair konuşulurken büyük bir ustalıkla mevzu bir şekilde Fettullah’a ve CHP’ye de bağlandı.
Hatta Soylu işi “İstiklal Savaşı”na kadar getirdi. Bağcılar’da Bayburt’un düşman işgalinden kurtuluşunun 104. yıl dönümüne katıldı kendisi ve Batı’nın zulmünden bahsetti. Türkiye’nin Ukrayna gibi Batı’nın sözlerini dinlemediğini vurguladı. Sonra da o defteri İstiklal Savaşında kapattık dedi. Fena da olmadı kendi meşrebindeki yeni bir ek için… Ancak buradan mantıklı çıkacak tek şey “de get Bayburt” türküsü…
Rejimin ideologlarına bakınca da böyle şeyler görmek mümkün. Yusuf Kaplan bir taraftan, Ebubekir Sofuoğlu diğer taraftan akıldan nasipsiz açıklamalarla şaşırtmadı. Kaplan, asıl hedefin Türkiye olduğu hususunda ısrarcı… Sofuoğlu ise tarih profesörü olmanın şanıyla ve haklı gururuyla Tolstoy’un, Petro’nun ölümünden 103 yıl sonra doğduğunu bilmiyor ve Tolstoy ve Dostoyevski üzerinden hem Rusya eleştirisi hem Türkiye eleştirisi yapıyor.
Temel Karamollaoğlu ise asıl çıkışı yaptı: “21. yüzyılda Sovyetler Birliği’ni yeniden diriltme çabaları dünya barışı için çok ciddi bir tehdittir.” dedi. NATO’culuk damarlarında akan kan gibi…
Emperyalist barbarlık ekseninde savaş ve milliyetçilik dünya üzerinde gölge… Bundan nasiplenenler, bunu nasibin kendisi haline getirenler; insanlığın, dünyanın, bütün canlıların düşmanları, İslamcılar, liberaller, ülkücüler; Perinçek’i, Cem Toker’i; Azeriler, Çeçenler, Batı demokrasisi, Azov taburları…Korkuyla, acıyla sınanan insanlar, ölümün gölgesinde çocuklar, bitmeyen ekonomik çıkarlar, hesaplaşmalar…
Amerikalı tarihçi Sidney Lens, “The Forging of the American Empire”da, Birleşik Devletler çaresiz insanlardan topraklarını çalmış, onca ülkenin kendi iradelerini ve çıkarlarını umursamaksızın iradesini dayatmış, yüzlerce anlaşmayı ve uzlaşmayı ihlal etmiş, olabildiğince korkunç savaş suçları işlemiş, daha önce hiçbir insanın görmediği emperyalist bir imparatorluk kurmak için ordusunu adeta bir sopa, dolarını ise bir havuç gibi kullanmış, istedikleri lideri seçmelerini veya devrimle istemediklerini devirmelerini önlemek için onlarca ülkenin işçilerine acımasızca müdahale etmiştir” sözleriyle, karşımızda öyle “iyiliksever bir Amerika” olmadığını çok net biçimde ortaya koyarken, ABD ve onun koç başı NATO’nun, haliyle kapitalizmin çalışma prensiplerini de gözlerimizin önüne seriyor.
Lens’in bu ifadeleri, kapitalist sistem için ABD ve NATO’nun savaşlar ve yıkımlarla yarattığı bu sistematik şiddet hegemonyasına maruz kalan yeryüzünün tüm ezilen halklarının aslında kurtuluş kılavuzunun ne olması gerektiğini de gösteriyor.
Thomas Friedman ise New York Times’daki bir köşe yazısında şöyle diyordu: “piyasaların gizli eli, gizli yumruk olmadan asla işlemez.” Friedman’ın gizli yumruk metaforu dünya kapitalist sınıfının silahlı güçlerini, haliyle kapitalizmin savaş pratiğini işaret ediyordu. Anlamamız gereken şey de bugün için savaşın, primatologların ileri sürdüğü gibi “insanın karanlık yüzüne” değil, kapitalizme içkin olduğudur.
Kapitalizmin üzerine inşa edildiği sınıfsal çıkar ortadan kaldırmadığı sürece savaşın ortadan kaldırılamayacağıdır.
Yani aslında; savaş, “çelişkidir.”
Lenin diyor ya “uyuşmazlıkları giderebiliriz, çelişkiler kalıcıdır” diye; işte bizim meselemiz çok net: “halklar savaşmasın, sınıflar uzlaşmasın”.
Bu sebeple Ukrayna yönetimini, NATO’yu, Batı emperyalizmini, ABD’yi vs. savunmak mümkün değildir; ama bu Putin’in savunulup, savaş destekçiliği anlamına da gelmez.
Putin de kapitalist sistemin bir bileşeni, oligarkların sevgilisidir; Zelenski ise faşist ve kukla yönetimiyle halkını ateşe atan, nazi artıklarıyla iş tutan, NATO yayılmasının önünü açan bir başka kapitalisttir.
Burada mesele Rusya ile hesaplaşabilmek ise bunun adına bir halkın feda edilmesi tam da NATO’ya, ABD’ye uygun bir iştir.
O yüzden “savaşa hayır” diyebilmenin de temeli başta NATO olmak üzere, bütünlüklü olarak emperyalizme ve aparatlarına karşı olmaktan geçiyor.
Ahmed Arif’in şiiri ve Fikret Kızılok’un şarkısından mülhem yazı başlığını burada tekrarlayalım: Riya bütün çektiğimiz, riya kahır, riya zindan…
Riyakârlığı bırakın.
Lenin’e uzattığınız çatallı dillerinizi de dişlerinizin ardında tutun…
Bir yanıt yazın