Etiket: #Ukrayna

  • Fenerbahçe Ali İsmail ile kazandığı ruhu Putin ile kaybetti

    Sporun…

    Dili…

    Dini…

    Irkı…

    Olmaz…

    Almanı, İngilizi, Fransızı…

    Rumu, Ermenisi…

    Olmaz…

    Lazı, Çerkezi, Efesi, Dadaşı, Kürtü….

    Olmaz…

    Doğulusu, Batılısı, Kuzeylisi, Güneylisi…

    Olmaz…

    Alevisi ,Sünnisi, Yahudisi…

    Olmaz…

    Böyle ayrım yapanların…

    Sporda yeri olmaz…

    Spor…

    Kardeşliktir…

    Barıştır…

    Sevgidir…

    Dostluktur…

    Fair-play çerçevesi içinde…

    Rekabet etmektir…

    Spor…

    Ülkeler arasında dostluğun kurulmasında…

    Bir köprüdür…

    Olimpiyatların nedeni budur…

    Barışın en önemli gücüdür…

    9-19 Ağustos tarihleri arasında Konya’da İslam Oyunları yapılacak…

    Bu oyunlarda…

    Iranlı, Cezayirli bir sporcu…

    Oyunlar rekoru denemesi yaptığı zaman…

    O salonu ve stadı dolduranlar sevgilerini, desteklerini alkışlarıyla gösterip, arkasında olmalıdır…

    Sporun milleti…

    Dini yoktur…

    Sporun inancı vardır…

    Konya’da yapılacak İslam Oyunlarında Tunuslu bir bir atlet Türk sporcusu karşısında seyirciden tempo istiyorsa…

    Bu tempo gösterilmelidir…

    Spor ruhu…

    Spor aşkı varsa…

    Seyircilik görevini yerine getireceksin…

    Sen nasıl tuttuğun takımın ve ülkenin takımının kazanmasını istiyorsan…

    Karşı takımın ve ülkenin sporcusu da kazandığı zaman saygı gösterip, alkışlamak gerekir…

    Nasıl ki…

    Halterde cep herkülü unvanıyla yarışan rahmetli Naim Süleymanoğlu’nun rekorlarını Alman, Ermeni, Fransız, İngiliz, Belçikalı seyirciler gözyaşlarıyla alkışlıyorsa…

    Bu sporun ruhudur…

    Olaya bu açıdan baktığımızda…

    Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi 2. Ön eleme maçında Ukrayna’nın Dinamo Kiev maçında yediği ilk gol sonrası…

    Dinamo Kiev’li futbolcunun abartılı sevinci sonrası…

    Şükrü Saraçoğlu Stadında Fenerbahçeli taraftarların bir kısmının tribünlerden ”Vladimir Putin” tezahüratı sporun ruhuna aykırıdır…

    Rusya – Ukrayna savaşında…

    Rusya’nın, Ukrayna’nın egemenliğine saldırması sonucu…

    Siviller, çocuklar öldürüldü…

    Öldürülmeye de devam ediyor…

    Bu talimatı verenin…

    Putin olduğu bilindiği halde…

    Fenerbahçeli taraftarların Putin’e destek vermesi spor ahlakına karşıdır…

    Bu nedenle…

    Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) Fenerbahçe hakkında “Uygunsuz hareketler” nedeniyle soruşturma açtı…

    Sonuç ne olur…

    Fenerbahçe…

    Para cezası…

    Seyircisiz oynama…

    İki maç saha kapatma…

    Cezası alır…

    Bu cezalar bir anlamda unutulur…

    Ancak Fenerbahçe taraftarlarının Putin’e destek tezahüratı unutulmaz…

    Nasıl ki…

    Gezi davasında…

    Öldürülen…

    Ali İsmail Korkmaz için…

    Fenerbahçe tribünlerinin koro halinde söylediği…

    “Ali İsmail Korkmaz, Fenerbahçe Yıkılmaz”…

    Tezahüratının unutulmadığı gibi…

    İşte bu nedenle…

    Fenerbahçe…

    Ali İsmail ile kazandığı sevgiyi, kardeşliği, barışı…

    Putin ile kaybetti…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Tuhaf zamanların aptallıkları

    Rusya ile Ukrayna arasında çok kirli bir savaş sürüyor. Savaşın kiri, sadece milyonların karşı olduğu bir savaşa, milyonların sesini baskı ve otoriterlikle kısarak tek başına bir despotun karar vermesinden kaynaklanmıyor. Savaşın kiri, milyonlarca sivil insanı yerinden yurdundan etmesinden de kaynaklanmıyor. Savaşın kiri, bağımsız bir devletin 21. Yüzyılda göz göre göre işgal ediliyor olmasından da kaynaklanmıyor. Savaşın kiri, hiçbir tarafın haklılığını hiçbir ahlaki gerekçeyle savunamayacak kadar riyakâr olmasından kaynaklanıyor. Riyakârlık belki de ahlak yoksunluğunun en pespayesidir. Size namus satar riyakâr, kendisi namussuzluğun en korkuncunu yaparken tek bir yüz kası bile bu namussuzluğa dair işaret vermez. O kadar ustaca oynar namuslu rolünü namussuz. Savaş söz konusu olduğu zaman günümüzde insan bu riyakârlıkları gördükçe nerede nasıl konumlanacağını şaşırır. Bu şaşkınlığı üstünden atan her insanın duracağı en net yer “savaşa karşı” olma konumudur. Ancak savaşa karşı olmak insana tam güvenli, ahlaklı ve sağlam bir zemin sağlayabilir. Geri kalan bütün konumlar ve taraftarlıklar, her an varlığınızı kuşkulu, itibarınızı geçersiz ve ahlakınızı değersiz hale getirebilir. Zira savaş bir insanlık suçudur; daha ötesi varlık suçudur. İnsan dâhil tüm canlıların canına kasteder savaş ve zannedildiğinin ve iddia edildiğinin aksine hiçbir savaşın kazananı yoktur. Bütün savaşlar çoğu zaman bir tarafın Pirus zaferiyle sonuçlanır. Kentler bombalanır, milyonlarca insan ya ölür ya da yerinden yurdundan edilir, milyonlarca canlı hayatını kaybeder, çocuklar patlayan silah ve bombaların yarattığı travmalarla yaralı bir benlik edinerek yollarına devam ederler. Kazanılan hangi zafer bütün bu saydıklarımı telafi edebilir?

    KÜLTÜREL AMBARGOLAR APTALCA

    Rusya’nın Ukrayna’yı işgali için Batılı ülkelerin başlattığı ambargolar arasında dikkat çekici aptallıklar ön plana çıkıyor son zamanlarda. Tuhaf zamanların aptallıkları arasında tarihe geçecek nitelikte her birisi. Misal ünlü Rus besteci ve orkestra şefi Valery Gergiev Münich Filarmoni Orkestrası’ndaki görevinden Putin yanlısı olduğu ve savaşa karşı tavır almadığı için alınmış. Ayrıca Edinburg Uluslararası Festivali’nin onur kurulu başkanlığından da istifa etmek zorunda bırakılmış. Yanı sıra ünlü soprano Anna Netrebko Putin’i açıkça kınama talebini yerine getirmediği için New York Metropolitan Operası’nın kadrosundan çıkarılmış. İşgalin başladığı ilk günlerde başını ABD’nin çektiği NATO üyesi Batılı ülkelerin Rusya’ya yönelik uygulayacağı ambargolara dair pek çok opsiyondan bahsediliyordu. Milyarlarca dolar yatırımları bulunan Rus oligarklardan başlayarak, Putin’e destek verenlerin hayatlarını çekilmez hale getirmek ambargoların başında geliyordu. Elbette Batılı pek çok ülke doğalgaz ve enerji açısından Rusya’ya bağımlı olduğu için bu tür enerji talebi içeren ambargolara cesaret etmek siyasetçilerin girişebileceği risk değildi.

    SIRADAN İNSANIN ÖFKE VE KORKULARI ASIL HEDEFİNE YÖNELMİYOR

    Küresel kapitalizm, birbirinin her an muarızı olma potansiyeli olan ülkeler de dâhil her ülkeyi gemici düğümüyle birbirine bağlı hale getirmiş durumda. Bu nedenle, belki de Rusya gibi bir ülkenin bağımsız bir ülkeyi alenen işgal etmesine diğer ülkelerden anlamlı bir ambargo girişimi gerçekleşemiyor. Bu nedenle savaşın hukuku da günümüzde karnını doyurmak için fırından ekmek çalan birisinin acımasızca cezalandırılmasına benzer riyakârlıkta yürütülüyor. Bu riyakârlık, pandeminin de etkisiyle giderek azalan kaynakların adilce paylaşılmadığı bir dünyada savaşlardan pay kapma yarışıyla bu savaşları kendilerine benzemeyenlere karşı var olan önyargılarını pekiştirme eğilimini körüklüyor. Her iki eğilim, farklı sınıflardan geliyor olsa da, dünyada barış içinde yaşama arzusunu yok etmesi açısından benzer motivasyonlara sahip. Savaştan pay kapma yarışındaki, zenginliğine zenginlik katmak isterken, farklı var oluş biçimlerine ön yargılı olanlar, kendi varoluşuna ve bütün dünyaya karşı içlerinde taşıdıkları korku ve öfkeyle yüzleşmek yerine bu vesileyle korkularını ve öfkelerini yansıtacakları düşmanlar koyuyorlar karşılarına. Bu korkunun ve öfkenin kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı ezici rekabetten, neoliberal ekonomi politikalarının yol açtığı somut ve soyut şiddetten kaynaklandığını görmeyi engelleyen kesif bir toz duman mevcut günümüzde. Bu toz duman arasında insanlar savaşın asıl müsebbiplerine hesap sormak ve onları alaşağı etmek için harekete geçmek yerine, aptallıklarını ayan beyan ortaya koyacak yan yollara sapmayı seçiyorlar. Zira bu yan yollara saparak eskilerin deyimiyle “eşeğe kızıp semerini dövmek” pek çoğuna daha kolay geliyor.

    Bu yollardan iki örnek de İtalya’dan geldi. İtalya’da Milano-Bicocca Üniversitesi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini gerekçe göstererek Yazar Paolo Nori’nin vereceği Dostoyevski dersini programdan çıkarmış. Profesöre üniversite yönetimi bir mail atarak bildirmiş dersinin iptal edildiğini. Bunun üzerine bir video yayınlayarak durumu anlatan yazarın videosu İtalya’da gündem olmuş. Neyse ki aklıselim pek çok insan bunun bir aptallık olduğunu ifade ederek üniversite yönetimine tepki göstermiş ve üniversite yönetimi kararından vazgeçmiş.[1] Bir diğeri de, 2021 yılında Dostoyevski’nin 200. doğum yıldönümü şerefine Floransa’da açılışı yapılan Dostoyevski heykelinin yıkılması talebinde bulunulduğunu Belediye Başkanı Dario Nardella açıklaması. Talebin kim ya da kimlerden geldiğine dair bilgi vermeyen Başkan, bu talebi yerine getirmeyi kabul etmeyeceğini şu cümlelerle açıklamış: “Bu, bir diktatörün ve hükümetinin delice savaşı, bir halkın diğeriyle savaşı değil. Yüzlerce yıllık Rus kültürünü iptal etmek yerine Putin’i bir an önce durdurmaya odaklanalım.”[2]

    SEBEPSİZ ŞİDDET VE MEDENİYET ARASINDAK İLİŞKİ

    Bir işgali durdurmak için bir devlete Batılı devletlerin bazı birimlerinden gelen bu ambargo girişimleri benim aklıma Michael Haneke’nin Türkçeye “Ölümcül Oyunlar” adıyla çevrilen Funy Games[3] adlı filmini getiriyor. Filmde iki temiz yüzlü, iyi giyimli ve hatta beyaz eldivenler giymiş genç, karı koca ve bir çocuğu olan ailenin evine gelir ve ödünç yumurta ister. Bu yumurta isteme mevzusu bir süre sonra gençlerin aileye yönelik başlayan sebepsiz şiddetini gerekçelendiren bir seremoniye dönüşür. Bu seremoni sebepsiz, çaresiz bırakan ve bir türlü uygulayanına gereken cezanın verilemediği ve bu nedenle izleyicide alışıldık anlatıların yarattığı özdeşlik duygusunu sarsan bir finalin başlangıcıdır aslında. Bildiğimiz klasik anlatılar genellikle izleyiciye mağdurla simbiyotik bir konum önerir ve bu konum genellikle yine izleyicide mağdurun mutlaka kazanacağı beklentisi uyandırır. Ancak Haneke’nin bu filmi hem şiddetin sebepsizliği, hem de uygulanan şiddetin cezasız bırakılması açısından izleyende hayal kırıklığı uyandırır.

    “ASIL HEDEF UZAKTADIR, ONA GÜÇ YETMEZ, LAF ANLATILAMAZ”

    İstisnaları bir yana bırakırsak Batı uygarlığının bütün anlatılarında, diplomatik iddialarında, savaş gerekçelerinde genellikle medeniyet ve barbarlık karşıtlığı kurulur. Bu karşıtlığın bize önerdiği genel kabul şöyledir: Ölümle yaşam karşıtlığında baskı, şiddet, ırkçılık, faşizm ve ayrımcılık ölümü yani tanatosu temsil ediyorsa, yaşamı yani erosu da genellikle yaratıcı bir medeniyetin baskı ve zordan arındırılmış düzeni temsil eder.[4] Oysa bu medeniyetin düzeni tamamen şiddetten de baskıdan da arındırılmış değildir. Haneke Batının ya da Avrupalının bütün anlatı ve iddialarıyla sağladığı ve siyasal stratejilerine sinmiş olan askeri, kültürel ve etik üstünlüğünü haklı çıkarmak yerine Avrupalının trajedisini yazar, anlatır. Avrupalı İkinci Dünya Savaşına yol açan faşizmi hep esefle anımsar, ancak faşizmin mikro unsurları Avrupalının ufkundan tamamen uzaklaşmamıştır hiçbir zaman. Avrupalı dolaylı yönlerden sebep oldukları savaşlar nedeniyle uzak coğrafyalardan sınırlarına akın eden mültecilerin makbullerini seçer, toplumuna entegre etmeye çalışır. Her entegrasyon çabası gibi bu çaba da seçmeci, eklektik ve ayrımcıdır. Ukrayna’nın işgaliyle yollara düşen insanlara kapılar açılır, ama Suriye’den Türkiye’yi aşarak bir şekilde denize ulaşan makbul olmayan mülteciler denizin ortasında kaderleriyle baş başa bırakılabilir. Batılı “bu düşkünleşmiş medeniyetin hallerine karşı genellikle ya duyarsızdır, ya da bilmediği bir fanusun içinde derya misali yittiğinden insanlığın acınası hallerinden haberdar bile değildir.”[5] İşte bu nedenle ölmesine sükût edilecekler ve şirazesi kaçmış bir çığlıkla ses çıkarılacaklar diye ikiyüzlü kategoriler kurulur kafalarda. Şirazesi kaçmış çığlık, genellikle asıl hedefine yönelmez. Asıl hedef uzaktadır, ona güç yetmez, laf anlatılamaz. Tıpkı sahibinin koyduğu zammı protesto etmek için kasiyere bağıran “duyarlı” müşteri gibidir ortalama Batılı. Bu tipoloji her türlü felaketin hesabını asıl soracağı kişilere ulaşamayacağını bildiği için, karşısına ilk çıkandan bu hesabı sorar. Bizde de yok mudur? Doktorların yaşadıkları şiddetin nedeni de bu değil midir? İktidarın yaratıp cilalayarak pazarladığı çarpık sağlık sisteminin yol açtığı sorunların hesabını iktidara sormak yerine karşısına çıkan ilk kolay hedef olan doktorlara kesilir sorunların hesabı. Aslında günümüz tuhaflıklar çağının ortalama aptallıklarına örneklerdir bu tepkiler.

    BATI-AVRUPADA FAŞİZMİN HAYALETİ DOLAŞIYOR

    Fransız düşünür Roland Barthes “faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” der. Batılı ülkelerde ortaya çıkan Rusya’nın işgaline yönelik bu şirazesiz tepkiler, faşizmin Avrupalının, Batılının ufkundan asla tamamen kaybolmadığının, aksine en ufak krizli anda farklı yüzlerle temayüz etmeye hazır olduğunun ispatıdır. Kuşkusuz Rusya’nın Ukrayna’yı işgali haksız bir savaşın başlangıcıdır. Sahi haklı savaş var mıdır dünyada? Belki de tek haklı savaş yurt savunmasıdır. Yurt savunmasının dahi şaibeli hale geldiği bir savaşı yaşıyoruz günümüzde. Zira Batılı “medeni” ülkeler Ukrayna’nın haklı yurt savunmasını bile gölgede bırakacak stratejileriyle haksızı haklı konuma getiriyorlar.

    “SAMİMİ SORULAR DESPOTİZMLE MÜCADELENİN PANZEHRİDİR”

    Bu tuhaf zamanların yol açtığı öfke ve korkular hak eden hedeflere yönelmediği sürece, aptalca reaksiyonlar, dönemin despotlarının zeminini sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Emin olun bu dönemin despotlarının elindeki iletişim araçları da geniş kitlelere ulaşabiliyor. Misal Putin’in haksız işgaline haklı gerekçeler oluşturmak için Batıdan doğru gelen anlamsız ambargo girişimlerinin envanterinin tutulmadığını mı sanıyorsunuz?[6] Bu envanter, Putin ve benzeri despotların etrafına daha çok kitle toplamasına yarayacak propaganda malzemesi olarak kullanılmıyor mu? Tek bir farklı ve karşı sesin etrafında fısıldamasına dahi izin vermeyen despota bu tür aptalca reaksiyonlar “hani siz demokrattınız?” haklı sorusunu sorma hakkı vermiyor mu? Bu haklılık haksız ve aptalca bir savaşın inatla sürdürülmesi için despota daha fazla güç ve motivasyon vermiyor mu? Bu tür soruların samimiyetle yanıtlanmasına her toplumda ihtiyaç var. Bir zamanların akıl çağından aptallık çağına bodoslama daldığımız bu tuhaf zamanlarda, samimi sorular ve ilkeli ve tutarlı tepkiler ile örgütlü mücadele despotizmin panzehridir.


    [1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-60585189

    [2] https://penceretv.com/guncel/floransadaki-dostoyevski-heykelini-yikalim-175057h

    [3] https://www.imdb.com/title/tt0808279/

    [4] Nilgün Tutal Cheviron (2014), “Michael Haneke Üzerine”, Haneke Huzursuz Seyirler Diler (Ed. Nilgün Tutal Cheviron), İstanbul: Eks Libris Yayıncılık, s. 10.

    [5] A.g.e., s. 11.

    [6] https://tr.sputniknews.com/20220302/batidan-rusya-hamleleri-hedefte-tarih-edebiyat-spor-temel-hak-ve-ozgurlukler-var-1054365497.html

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Riya bütün çektiğimiz, riya kahır, riya zindan…

    Aslında bugün Erbakan ve eski, yeni 28 Şubat’ımız üzerine yazmayı planlamıştım.

    Ama son günlerde içeride ve dışarıda yaşananlar üzerine uzmanlar ve olmayanlarca yapılan çeşitli analizlere (yapılabilir, yapılmalıdır da) bakınca aklımda bir kelime bağıra çağıra öne çıktı: Riyakârlık.

    Elbette bililtizam riyakârlıklarla kaplı bir sisteme ve irili ufaklı taşıyıcılarına, yürütücülerine yazgılı olmayı dayatan her şey karşısında ufak bir dehşete de düşmüyor değilim.

    Riyakârlık, sistemi sevenler için vazgeçilmez; zira hem savaşta hem ekonomide hem ideolojide hem de gündelik hayatta oldukça işlevsel.

    Kapitalist sistem altında ekonominin, siyasetin birbirinden ayrılması yanılsamalı olabilir. Sistemin kendi işleyişi ve ideolojik örüntüler bağlamında her bir yapı birbiriyle ilişkili.

    Gerçekliği “politik”, “iktisadi” ya da “ideolojik” gibi ayrıştırmak aslında zor. Çünkü gerçeklik dediğimiz şey dinamik ve bu dinamizm içinde hangisi nerede başlıyor, diğeri nerede bitiyor kesin konuşmak mümkün olmayabilir ve hepsine dair var olan, gelişen sorunlar gerçekliğin geri kalanından bağımsız değil.

    Bunların ilişkisel olduğu bir süreç söz konusu.

    Riyakârlığı bu süreçte görünür kılmak ve günlerdir konuştuğumuz Rusya-Ukrayna krizini/savaşını da buradan okumak, krize/savaşa dair söylemlerde nasıl riyakâr olunduğunu görmek de oldukça mümkün.

    Yazının muhtevası açısından konuşulmaktan kaçınan ve aslında en temel riyakârlık olan bir durumu açıklamakla başlayalım. Bu garabetin nasıl başladığı, buralara nasıl geldiği…

    Ukrayna krizi, 2014’teki faşist “Maydan” darbesine dayanıyor; hatta “Turuncu Devrim”e kadar götürebilen de var. Burada mesele emperyalistler arasında olabilir ama 2014’ü görmemek veya gizlemek riyakârlığın ta kendisi.

    ABD’nin bu darbede parmağı olduğu biliniyor; Ukrayna egemenliğini, darbeyle ABD destekli kukla bir hükümete ve kol gezen neo-nazilere devretti.

    Ukrayna’daki yönetim, aldığı destekle de, 2014’ten bu yana Lugansk ve Donetsk’e saldırdı ve bu saldırılarda ABD silahları, neo-nazi milisler yer aldı; on binlerce kişinin öldüğü de ayrı bir gerçek.

    Söz konusu bölgelerdeki sosyalist yönelim de başka bir konu. Elbette Putin’in bunu desteklediği gibi bir şey çıkarılmamalı, elbette Rusya da sistemin bir parçası; ama faşist saldırılar karşısında Lugansk ve Donetsk bölgelerini desteklediği de unutulmamalı.

    Buna ne denir bilmiyorum, belki de “tarihin ironisi”…

    Dahası Putin açıklamalarında Sovyetlere, Lenin’e ve Stalin’e saldırırken de aslında “tarihin ironisi” devredeydi. İkinci Dünya Savaşına dair açıklamalarında da, Lugansk ve Donetsk bölgelerinin durumu açısından da bunu görebiliriz: Stalin’in faşizme karşı zaferine sahip çıkmak zorunda kaldığı gibi, Lugansk ve Donetsk bölgelerine de sahip çıkmak zorunda kaldı.

    Nihayetinde savaş 24 Şubat gecesi bir oldu bitti biçiminde ortaya çıkmadı. Putin, Ukrayna’da 2014’te gerçekleşen darbeyle başlayan bir sürecin sonunda yeni bir başlangıç yaptı ve aslında bugün yaşananlar reel sosyalizmin çözülüşünden bu yana 30 yıldır süren, ABD’nin ve NATO’nun emperyalist heveslerinin, genişleme çabasının bir sonucu.

    Gelelim bir başka riyakârlığa: NATO. Ülke liberalinin yazıp söylediklerine bakarsanız, sanırsınız ki NATO, sivil toplum kuruluşu veya gönüllü bir oluşum. Ülkeler NATO’ya nasıl üye olmuş, üyelik nasıl sürdürülmüş sanki hiç bilinmiyor…

    Her türlü komplo var, darbe var, işkence var, hapislerde çürüme var, baskı var, terör var, ölüm var, var da var…

    Sorsanız herkes Gladio anlatır, kontrgerilla anlatır; ama bunların NATO yayılmacılığının parçası olduğundan hiç bahsetmez.

    Ukrayna’da olan biteni Putin’e yıkmak en kolayı çünkü; ama biliyoruz ki gerçeğin kendisi riyakârlıkla örtüşüyor. NATO genişlemesini görmemek için NATO’cu olmak gerekir; eğer öyleyse de savaş karşıtı olamazsınız.

    Toplumu Rusya’ya düşman etmek için herkes NATO’nun arkasına dizilmiş. ABD’nin, Rusya’nın dibine nükleer silah yerleştirme uğraşı hiç görünmüyor, bu yolda Ukrayna ile olan ilişkisi hiç görünmüyor ve Rusya, savaşı tek başına çıkaran oluyor.

    Burada Putin yönetimi, NATO bloğunu tamamen karşısına almış bile olsa bir gerçeği de hatırlamalı; Rusya uluslararası kapitalist işleyişe karşı bir harekette bulunmuyor. Belki, bu işleyiş içindeki kendi yeriyle ilgili bir şeyler de elde ediyor. Ayrıca bahsettiğimiz gerçekler dışında, ideolojik olarak yaslandığı yer, oldukça gerici bir yer; imparatorluk güzellemesi yapmak. Böyle bir gönderme tek kutuplu olmakla, kuralsız, sınırsız ABD varlığıyla doğrudan ilişkili. Sosyalizme olan ihtiyaç kendini her seferinde yeniden gösteriyor.

    Diğer taraftan bir başka büyük riyakârlık sol/sosyalist kesimlere karşı gerçekleştiriliyor. Bakınız bir savaş var ve savaşın tarafları belli; emperyalist Batı/NATO bloğu, öbür tarafı Rus “irredantizmi” veya Putin.

    Ama gelin görün ki konu Sovyetler üzerinden veya anti-komünizm bağlamından konuşuluyor. Neden? Çünkü NATO…

    Tam da burada, ülkedeki her mevzu için malumat membaı, âlemi tenvir eden münevverleri(!); İslamcısından ülkücüsüne, işbirlikçisinden liberaline, özü NATO’cu, anti-komünist maya ile hamuru karılmış zevatın Türkiye soluna hiza verme şemsiyesi altında temerküz etmesini görüyoruz.

    NATO’cu propaganda, sol/sosyalist kesimi hedef alıyor; çünkü tüm dünyada sosyalistler/komünistler, tıpkı olması gerektiği gibi, sorumlunun NATO olduğunu anlatıyor, açığa çıkarıyor. Emperyalist hegemonyayı kurtuluş sayanlar ise sosyalistleri hedefe oturtuyor.

    Bir bakıyorsunuz solculara sürekli parmak sallayan, solculuk anlatan, ders veren birileri türüyor.

    Oysa solun yaşanan sürece dair mantıklı argümanlar geliştirmek gibi bir görevi de borcu da yok; zira yıllarca anlattı. Ayrıca, bu zamana kadar hangi solcu, sağcılık nasıl yapılmalı gibi bir söylem geliştirdi acaba? Nedir bu solcu olmayanların solculuk anlatma, solcu bile olmadan “tatlı su solcusu” belirleme hevesi? Bir de, solcular/sosyalistler sağcılığın hiçbir türevinden fikirleri hakkında icazet, yorum vs. beklemiyor, nedir bu aymazlığın sebebi?

    “Emperyal heveslerin kör kibri” gibi her katmana zuhur etmiş… Kimliğiniz, ideolojiniz kime, hangi ideolojiye hizmet ediyor önce bunun cevabı gerekiyor.

    Ama yine de hepsi savaş karşıtı.

    Emperyalizmi görmeden, NATO’yu gerçeklerle ilişkilendirmeden savaş karşıtı oluyorlar; velev ki oldular, bu da bir işe yaramıyor.

    Bu riyakârlığın önemli bir ayağı Lenin’e veya Sovyetlere saldırmak. Hem Putin hem NATO’cular hem de ne idüğü belirsiz bazı isimler savaşta ayrışıyor; ama Lenin’de ortaklaşıyor: “Lenin’in torunları” ve “Lenin’in Ukrayna’sı” kavramlarıyla birbirlerine saldırıyorlar.

    Gölgesi yetiyor, adı yetiyor Lenin’in, Sovyetlerin. Öyle bir hazımsızlık bunların ki.

    Putin’inden bizim zevata kadar Lenin nefretini (belki korkusunu) ve anti-komünist mayasını, ayrıştıkları yerde bile görmek, anlamak mümkün.

    Biz, Lenin’in şu sözlerinde durumu kavrayanlardanız: “Belli bir politikayı kimin doğrudan savunduğu önemli değildir; çünkü bugünkü soylu kapitalist sistemde bir para çantası herhangi bir görüşü savunması için bir dolu avukatı, yazarı, hatta meclis üyelerini, profesörleri, papazları ve benzerlerini kiralayabilir, satın alabilir veya bünyesine katabilir; burjuvazinin vicdanı veya onuru ticaret konusu yapmada beis görmediği bir ticaret çağında yaşıyoruz.”

    Burada birbirini besleyen çok yönlü riyakârlıklar da var. Bir tarafı “tarafsızlık”, “eşit mesafe” zırvası altında güç ilişkilerine, faşist ideolojilere yani yine aynı yere hizmet etme, liberal telaşlar… Diğer tarafı Batı sevdasının çoklu tezahürü. Bir başkası da katliam, savaş vs. ayırt ederek savaş karşıtı olmak. Topyekûn sağcılıkla ilgili bir dizi problem…

    Gördük ki bütün ülkemiz savaş karşıtıymış. Herkes “yurtta sulh, cihanda sulh” diyor; ama Suriye’de neredeydiniz diye sorsak, taşlanırız…

    Bombalar üzerine ad yazdıranlar, kutlama yapanlar için şimdi ne değişti?

    Veya kim söylüyor hangi halklara üzüleceğimizi, hangisinin başına ne geldiğini zerre düşünmeyeceğimizi? Bu riyakârlık muazzam bir ideolojik hegemonyanın işlemesi esasen.

    Öbür yandan iktidarlar, hükümetler ve onların sözcüleri de riyakârlığın önemli bir bileşeni. Macron, Putin’i “bizi imparatorluklar çağına geri götürmek” istiyor diye suçluyor ve bunu hiç utanmadan söylüyor, sanki Afrika’daki sömürgeciliği hala devam etmiyormuş gibi. Sonra bir bakıyorsunuz Polonya/Ukrayna sınırında (Medyka-Shehyni) Nijeryalı bir tıp öğrencisi sınırı geçme önceliğinin varlığını ve bunun siyahlarda olmadığını öğreniyor.

    Gelelim bizimkilere… Riyakârlığın dibini yaşayan bir iktidar envanterinde elbette cambazlık zor bulunan bir şey değil. Cumhurbaşkanı, önce NATO ve AB için ciddiyetsizlik vurgusu yaptı sonra Rusya’nın Avrupa Konseyi’nden ihracı için çekimser oy kullanıldı. Önce Boğazların Rus savaş gemilerine kapatıldığı haberi çıktı, sonra yalanlandı. Yine savaşa dair konuşulurken büyük bir ustalıkla mevzu bir şekilde Fettullah’a ve CHP’ye de bağlandı.

    Hatta Soylu işi “İstiklal Savaşı”na kadar getirdi. Bağcılar’da Bayburt’un düşman işgalinden kurtuluşunun 104. yıl dönümüne katıldı kendisi ve Batı’nın zulmünden bahsetti. Türkiye’nin Ukrayna gibi Batı’nın sözlerini dinlemediğini vurguladı. Sonra da o defteri İstiklal Savaşında kapattık dedi. Fena da olmadı kendi meşrebindeki yeni bir ek için… Ancak buradan mantıklı çıkacak tek şey “de get Bayburt” türküsü…

    Rejimin ideologlarına bakınca da böyle şeyler görmek mümkün. Yusuf Kaplan bir taraftan, Ebubekir Sofuoğlu diğer taraftan akıldan nasipsiz açıklamalarla şaşırtmadı. Kaplan, asıl hedefin Türkiye olduğu hususunda ısrarcı… Sofuoğlu ise tarih profesörü olmanın şanıyla ve haklı gururuyla Tolstoy’un, Petro’nun ölümünden 103 yıl sonra doğduğunu bilmiyor ve Tolstoy ve Dostoyevski üzerinden hem Rusya eleştirisi hem Türkiye eleştirisi yapıyor.

    Temel Karamollaoğlu ise asıl çıkışı yaptı: “21. yüzyılda Sovyetler Birliği’ni yeniden diriltme çabaları dünya barışı için çok ciddi bir tehdittir.” dedi. NATO’culuk damarlarında akan kan gibi…

    Emperyalist barbarlık ekseninde savaş ve milliyetçilik dünya üzerinde gölge… Bundan nasiplenenler, bunu nasibin kendisi haline getirenler; insanlığın, dünyanın, bütün canlıların düşmanları, İslamcılar, liberaller, ülkücüler; Perinçek’i, Cem Toker’i; Azeriler, Çeçenler, Batı demokrasisi, Azov taburları…Korkuyla, acıyla sınanan insanlar, ölümün gölgesinde çocuklar, bitmeyen ekonomik çıkarlar, hesaplaşmalar…

    Amerikalı tarihçi Sidney Lens, “The Forging of the American Empire”da, Birleşik Devletler çaresiz insanlardan topraklarını çalmış, onca ülkenin kendi iradelerini ve çıkarlarını umursamaksızın iradesini dayatmış, yüzlerce anlaşmayı ve uzlaşmayı ihlal etmiş, olabildiğince korkunç savaş suçları işlemiş, daha önce hiçbir insanın görmediği emperyalist bir imparatorluk kurmak için ordusunu adeta bir sopa, dolarını ise bir havuç gibi kullanmış, istedikleri lideri seçmelerini veya devrimle istemediklerini devirmelerini önlemek için onlarca ülkenin işçilerine acımasızca müdahale etmiştir” sözleriyle, karşımızda öyle “iyiliksever bir Amerika” olmadığını çok net biçimde ortaya koyarken, ABD ve onun koç başı NATO’nun, haliyle kapitalizmin çalışma prensiplerini de gözlerimizin önüne seriyor.

    Lens’in bu ifadeleri, kapitalist sistem için ABD ve NATO’nun savaşlar ve yıkımlarla yarattığı bu sistematik şiddet hegemonyasına maruz kalan yeryüzünün tüm ezilen halklarının aslında kurtuluş kılavuzunun ne olması gerektiğini de gösteriyor.

    Thomas Friedman ise New York Times’daki bir köşe yazısında şöyle diyordu: “piyasaların gizli eli, gizli yumruk olmadan asla işlemez.” Friedman’ın gizli yumruk metaforu dünya kapitalist sınıfının silahlı güçlerini, haliyle kapitalizmin savaş pratiğini işaret ediyordu. Anlamamız gereken şey de bugün için savaşın, primatologların ileri sürdüğü gibi “insanın karanlık yüzüne” değil, kapitalizme içkin olduğudur.

    Kapitalizmin üzerine inşa edildiği sınıfsal çıkar ortadan kaldırmadığı sürece savaşın ortadan kaldırılamayacağıdır.

    Yani aslında; savaş, “çelişkidir.”

    Lenin diyor ya “uyuşmazlıkları giderebiliriz, çelişkiler kalıcıdır” diye; işte bizim meselemiz çok net: “halklar savaşmasın, sınıflar uzlaşmasın”.

    Bu sebeple Ukrayna yönetimini, NATO’yu, Batı emperyalizmini, ABD’yi vs. savunmak mümkün değildir; ama bu Putin’in savunulup, savaş destekçiliği anlamına da gelmez.

    Putin de kapitalist sistemin bir bileşeni, oligarkların sevgilisidir; Zelenski ise faşist ve kukla yönetimiyle halkını ateşe atan, nazi artıklarıyla iş tutan, NATO yayılmasının önünü açan bir başka kapitalisttir.

    Burada mesele Rusya ile hesaplaşabilmek ise bunun adına bir halkın feda edilmesi tam da NATO’ya, ABD’ye uygun bir iştir.

    O yüzden “savaşa hayır” diyebilmenin de temeli başta NATO olmak üzere, bütünlüklü olarak emperyalizme ve aparatlarına karşı olmaktan geçiyor.

    Ahmed Arif’in şiiri ve Fikret Kızılok’un şarkısından mülhem yazı başlığını burada tekrarlayalım: Riya bütün çektiğimiz, riya kahır, riya zindan…

    Riyakârlığı bırakın.

    Lenin’e uzattığınız çatallı dillerinizi de dişlerinizin ardında tutun…

  • Ukrayna

    Emperyalizmin her zaman uyguladığı taktik…

    Önce gaz verirler, sırtını sıvazlarlar, “Arkanızdayız” derler… Sonra bir bakarsın tek başına kalakalmışsın…

    Senin gündemin farklıdır, onların gündemi farklıdır.

    Büyük laflar edersin, büyük paralar harcarsın, bir süre sonra ortaya çıkan sonuçtan şoke olursun…

    Suriye’de yaşananlar gibi…

    Bu satırların yazarı Suriye krizinde emperyal ülkelerin ortamı nasıl gerdiklerini, Suriye içindeki ayrılıkçıları nasıl cesaretlendirdiklerini, Türkiye’nin atlama tahtası olarak nasıl kullanıldığını ve Türkiye’nin bu propaganda seline nasıl kapıldığını yaşayarak gördü.

    Bugün kuzeyinde ABD’nin kucağında bir PKK-YGP oluşumu, güneyinde Rusya’nın kucağında bir Esad yönetimi ve Türkiye’ye kaçmak zorunda kalmış, yerinden yurdundan edilmiş milyonlarca Suriyeli…

    Ve bir de kara kara düşünen bir Türkiye…

    Dış politika derinlik ister, strateji ister, kültür ister, birikim ister en önemlisi dış politika düşünmek ister…

    Irak’ta da benzer bir senaryo uygulandı…

    1990 yılında Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal etmeden bir hafta önce, ABD’nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie ile yaptığı tartışmalı görüşmenin notları “Wikileaks” tarafından yayınlandı. Öyle kritik bir görüşme ki, Saddam’ın tankları Kuveyt sınırında bekliyor. Ha girdi ha girecek. ABD Büyükelçisi İşte böyle bir ortamda yapılan görüşme sırasında Saddam’a “Araplar arası işlerde taraf olmadıklarını” söylüyor. Yani ne haliniz varsa görün demeye getiriyor. Bir hafta sonra da Saddam, Kuveyt’i işgal ediyor.

    Sonuç üçe bölünmüş bir Irak…

    Finlandiya’nın unutulmaz devlet başkanlarından Urho Kekkonen, “Fin dış politikasının temel görevi, ulusumuzun varlığını Finlandiya’nın jeopolitik çevresine egemen olan çıkarlarla uzlaştırmaktır” demişti. Özünde bir ülkenin kendi jeopolitik çevresiyle, yani komşularıyla uyum içinde bir politika izlemesi gerektiğini vurguluyordu.

    Neden mi?

    Çünkü Finlandiya İkinci Dünya Savaşı sırasında güçlü sınır komşusu Rusya tarafından işgal edildi. Bu işgale karşı direnen Finlandiya büyük acılar çekti. Nüfusunun üçte birini Rusya’yla olan savaşında kaybetti. İkinci Dünya Savaşı bitince de Finlandiya’yı yönetenlerin en büyük önceliği her zaman komşuları Rusya’yla uzlaşmaya ve anlayışa dayalı bir dış politika izlemek oldu. Her zaman karşılıklı güven verdiler. Finlandiya istese bir noktadan sonra arkasına Batı’nın desteğini alarak Rusya’ya meydan da okuyabilirdi ama yapmadı. Rusya’yla iyi ilişkiler içinde olmanın kendi çıkarına olduğunu gördü.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sloganıyla aslında ne demek istedikleri bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Çünkü onlar tecrübeliydi, çünkü onlar büyük acılar çekmiş ve o acılardan büyük dersler çıkarmış tarih bilincine sahip bir kuşaktı. Komşularının iç işlerine müdahale edersen, hele hele emperyalistlerin oyunlarının bir parçası olursan bedelini ağır ödersin. Şu anda bizim ödediğimiz gibi.

    Ukrayna liderleri meydan okuma yerine barışçıl ve silahlardan arındırılmış bir dış politika izlemeyi tercih etselerdi; Rusya’yla güvene dayalı bir dış politikayı tercih edebilselerdi bugün durum farklı olabilirdi.

    (Yanlış anlaşılmasın Rusya’nın egemen bir ülkenin topraklarına yönelik saldırısını şiddetle kınıyorum. Tartışma konusu ya da yazının konusu kesinlikle bu değil.)

    Rusya’nın işgaliyle sonuçlanan son krizin başından itibaren sürece bakın, yine Ukrayna’ya yönelik, “Arkanızdayız, yanınızdayız” mesajları. Sonuç: Rusya’nın füzeleriyle parçalanan ve Rus tankları altında ezilen Ukrayna…

    Herkes kendi planın ve projesinin peşinde. Emperyalistler (Kapitalist veya Sosyalist fark etmiyor) silah fabrikalarında fazla mesai yaparak dolar istifliyor… Ukrayna ve Rusya üzerinden korku pompalanarak sınır ülkelerine daha fazla silah, daha fazla asker yığılıyor. Daha fazla askeri harcamanın önü açılıyor. Emperyalist Rusya ise kendi şarkısını söylüyor: “Kuşatmak istiyorlardı… Biz daha ölmedik… Sovyetler Birliği’nin çökmesi hataydı… Hatta Ukrayna diye bir devlet bile yoktu!…”

    Yani bir perdenin önünde oynanan bir oyun bir de perdenin arkasında bir hesap kitap işi var.

    Bu hesap-kitap işinden anlamayanlar için sonuç ne yazık ki pek de farklı olmuyor…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.