Rusya ile Ukrayna arasında çok kirli bir savaş sürüyor. Savaşın kiri, sadece milyonların karşı olduğu bir savaşa, milyonların sesini baskı ve otoriterlikle kısarak tek başına bir despotun karar vermesinden kaynaklanmıyor. Savaşın kiri, milyonlarca sivil insanı yerinden yurdundan etmesinden de kaynaklanmıyor. Savaşın kiri, bağımsız bir devletin 21. Yüzyılda göz göre göre işgal ediliyor olmasından da kaynaklanmıyor. Savaşın kiri, hiçbir tarafın haklılığını hiçbir ahlaki gerekçeyle savunamayacak kadar riyakâr olmasından kaynaklanıyor. Riyakârlık belki de ahlak yoksunluğunun en pespayesidir. Size namus satar riyakâr, kendisi namussuzluğun en korkuncunu yaparken tek bir yüz kası bile bu namussuzluğa dair işaret vermez. O kadar ustaca oynar namuslu rolünü namussuz. Savaş söz konusu olduğu zaman günümüzde insan bu riyakârlıkları gördükçe nerede nasıl konumlanacağını şaşırır. Bu şaşkınlığı üstünden atan her insanın duracağı en net yer “savaşa karşı” olma konumudur. Ancak savaşa karşı olmak insana tam güvenli, ahlaklı ve sağlam bir zemin sağlayabilir. Geri kalan bütün konumlar ve taraftarlıklar, her an varlığınızı kuşkulu, itibarınızı geçersiz ve ahlakınızı değersiz hale getirebilir. Zira savaş bir insanlık suçudur; daha ötesi varlık suçudur. İnsan dâhil tüm canlıların canına kasteder savaş ve zannedildiğinin ve iddia edildiğinin aksine hiçbir savaşın kazananı yoktur. Bütün savaşlar çoğu zaman bir tarafın Pirus zaferiyle sonuçlanır. Kentler bombalanır, milyonlarca insan ya ölür ya da yerinden yurdundan edilir, milyonlarca canlı hayatını kaybeder, çocuklar patlayan silah ve bombaların yarattığı travmalarla yaralı bir benlik edinerek yollarına devam ederler. Kazanılan hangi zafer bütün bu saydıklarımı telafi edebilir?
KÜLTÜREL AMBARGOLAR APTALCA
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali için Batılı ülkelerin başlattığı ambargolar arasında dikkat çekici aptallıklar ön plana çıkıyor son zamanlarda. Tuhaf zamanların aptallıkları arasında tarihe geçecek nitelikte her birisi. Misal ünlü Rus besteci ve orkestra şefi Valery Gergiev Münich Filarmoni Orkestrası’ndaki görevinden Putin yanlısı olduğu ve savaşa karşı tavır almadığı için alınmış. Ayrıca Edinburg Uluslararası Festivali’nin onur kurulu başkanlığından da istifa etmek zorunda bırakılmış. Yanı sıra ünlü soprano Anna Netrebko Putin’i açıkça kınama talebini yerine getirmediği için New York Metropolitan Operası’nın kadrosundan çıkarılmış. İşgalin başladığı ilk günlerde başını ABD’nin çektiği NATO üyesi Batılı ülkelerin Rusya’ya yönelik uygulayacağı ambargolara dair pek çok opsiyondan bahsediliyordu. Milyarlarca dolar yatırımları bulunan Rus oligarklardan başlayarak, Putin’e destek verenlerin hayatlarını çekilmez hale getirmek ambargoların başında geliyordu. Elbette Batılı pek çok ülke doğalgaz ve enerji açısından Rusya’ya bağımlı olduğu için bu tür enerji talebi içeren ambargolara cesaret etmek siyasetçilerin girişebileceği risk değildi.
SIRADAN İNSANIN ÖFKE VE KORKULARI ASIL HEDEFİNE YÖNELMİYOR
Küresel kapitalizm, birbirinin her an muarızı olma potansiyeli olan ülkeler de dâhil her ülkeyi gemici düğümüyle birbirine bağlı hale getirmiş durumda. Bu nedenle, belki de Rusya gibi bir ülkenin bağımsız bir ülkeyi alenen işgal etmesine diğer ülkelerden anlamlı bir ambargo girişimi gerçekleşemiyor. Bu nedenle savaşın hukuku da günümüzde karnını doyurmak için fırından ekmek çalan birisinin acımasızca cezalandırılmasına benzer riyakârlıkta yürütülüyor. Bu riyakârlık, pandeminin de etkisiyle giderek azalan kaynakların adilce paylaşılmadığı bir dünyada savaşlardan pay kapma yarışıyla bu savaşları kendilerine benzemeyenlere karşı var olan önyargılarını pekiştirme eğilimini körüklüyor. Her iki eğilim, farklı sınıflardan geliyor olsa da, dünyada barış içinde yaşama arzusunu yok etmesi açısından benzer motivasyonlara sahip. Savaştan pay kapma yarışındaki, zenginliğine zenginlik katmak isterken, farklı var oluş biçimlerine ön yargılı olanlar, kendi varoluşuna ve bütün dünyaya karşı içlerinde taşıdıkları korku ve öfkeyle yüzleşmek yerine bu vesileyle korkularını ve öfkelerini yansıtacakları düşmanlar koyuyorlar karşılarına. Bu korkunun ve öfkenin kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı ezici rekabetten, neoliberal ekonomi politikalarının yol açtığı somut ve soyut şiddetten kaynaklandığını görmeyi engelleyen kesif bir toz duman mevcut günümüzde. Bu toz duman arasında insanlar savaşın asıl müsebbiplerine hesap sormak ve onları alaşağı etmek için harekete geçmek yerine, aptallıklarını ayan beyan ortaya koyacak yan yollara sapmayı seçiyorlar. Zira bu yan yollara saparak eskilerin deyimiyle “eşeğe kızıp semerini dövmek” pek çoğuna daha kolay geliyor.
Bu yollardan iki örnek de İtalya’dan geldi. İtalya’da Milano-Bicocca Üniversitesi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini gerekçe göstererek Yazar Paolo Nori’nin vereceği Dostoyevski dersini programdan çıkarmış. Profesöre üniversite yönetimi bir mail atarak bildirmiş dersinin iptal edildiğini. Bunun üzerine bir video yayınlayarak durumu anlatan yazarın videosu İtalya’da gündem olmuş. Neyse ki aklıselim pek çok insan bunun bir aptallık olduğunu ifade ederek üniversite yönetimine tepki göstermiş ve üniversite yönetimi kararından vazgeçmiş.[1] Bir diğeri de, 2021 yılında Dostoyevski’nin 200. doğum yıldönümü şerefine Floransa’da açılışı yapılan Dostoyevski heykelinin yıkılması talebinde bulunulduğunu Belediye Başkanı Dario Nardella açıklaması. Talebin kim ya da kimlerden geldiğine dair bilgi vermeyen Başkan, bu talebi yerine getirmeyi kabul etmeyeceğini şu cümlelerle açıklamış: “Bu, bir diktatörün ve hükümetinin delice savaşı, bir halkın diğeriyle savaşı değil. Yüzlerce yıllık Rus kültürünü iptal etmek yerine Putin’i bir an önce durdurmaya odaklanalım.”[2]
SEBEPSİZ ŞİDDET VE MEDENİYET ARASINDAK İLİŞKİ
Bir işgali durdurmak için bir devlete Batılı devletlerin bazı birimlerinden gelen bu ambargo girişimleri benim aklıma Michael Haneke’nin Türkçeye “Ölümcül Oyunlar” adıyla çevrilen Funy Games[3] adlı filmini getiriyor. Filmde iki temiz yüzlü, iyi giyimli ve hatta beyaz eldivenler giymiş genç, karı koca ve bir çocuğu olan ailenin evine gelir ve ödünç yumurta ister. Bu yumurta isteme mevzusu bir süre sonra gençlerin aileye yönelik başlayan sebepsiz şiddetini gerekçelendiren bir seremoniye dönüşür. Bu seremoni sebepsiz, çaresiz bırakan ve bir türlü uygulayanına gereken cezanın verilemediği ve bu nedenle izleyicide alışıldık anlatıların yarattığı özdeşlik duygusunu sarsan bir finalin başlangıcıdır aslında. Bildiğimiz klasik anlatılar genellikle izleyiciye mağdurla simbiyotik bir konum önerir ve bu konum genellikle yine izleyicide mağdurun mutlaka kazanacağı beklentisi uyandırır. Ancak Haneke’nin bu filmi hem şiddetin sebepsizliği, hem de uygulanan şiddetin cezasız bırakılması açısından izleyende hayal kırıklığı uyandırır.
“ASIL HEDEF UZAKTADIR, ONA GÜÇ YETMEZ, LAF ANLATILAMAZ”
İstisnaları bir yana bırakırsak Batı uygarlığının bütün anlatılarında, diplomatik iddialarında, savaş gerekçelerinde genellikle medeniyet ve barbarlık karşıtlığı kurulur. Bu karşıtlığın bize önerdiği genel kabul şöyledir: Ölümle yaşam karşıtlığında baskı, şiddet, ırkçılık, faşizm ve ayrımcılık ölümü yani tanatosu temsil ediyorsa, yaşamı yani erosu da genellikle yaratıcı bir medeniyetin baskı ve zordan arındırılmış düzeni temsil eder.[4] Oysa bu medeniyetin düzeni tamamen şiddetten de baskıdan da arındırılmış değildir. Haneke Batının ya da Avrupalının bütün anlatı ve iddialarıyla sağladığı ve siyasal stratejilerine sinmiş olan askeri, kültürel ve etik üstünlüğünü haklı çıkarmak yerine Avrupalının trajedisini yazar, anlatır. Avrupalı İkinci Dünya Savaşına yol açan faşizmi hep esefle anımsar, ancak faşizmin mikro unsurları Avrupalının ufkundan tamamen uzaklaşmamıştır hiçbir zaman. Avrupalı dolaylı yönlerden sebep oldukları savaşlar nedeniyle uzak coğrafyalardan sınırlarına akın eden mültecilerin makbullerini seçer, toplumuna entegre etmeye çalışır. Her entegrasyon çabası gibi bu çaba da seçmeci, eklektik ve ayrımcıdır. Ukrayna’nın işgaliyle yollara düşen insanlara kapılar açılır, ama Suriye’den Türkiye’yi aşarak bir şekilde denize ulaşan makbul olmayan mülteciler denizin ortasında kaderleriyle baş başa bırakılabilir. Batılı “bu düşkünleşmiş medeniyetin hallerine karşı genellikle ya duyarsızdır, ya da bilmediği bir fanusun içinde derya misali yittiğinden insanlığın acınası hallerinden haberdar bile değildir.”[5] İşte bu nedenle ölmesine sükût edilecekler ve şirazesi kaçmış bir çığlıkla ses çıkarılacaklar diye ikiyüzlü kategoriler kurulur kafalarda. Şirazesi kaçmış çığlık, genellikle asıl hedefine yönelmez. Asıl hedef uzaktadır, ona güç yetmez, laf anlatılamaz. Tıpkı sahibinin koyduğu zammı protesto etmek için kasiyere bağıran “duyarlı” müşteri gibidir ortalama Batılı. Bu tipoloji her türlü felaketin hesabını asıl soracağı kişilere ulaşamayacağını bildiği için, karşısına ilk çıkandan bu hesabı sorar. Bizde de yok mudur? Doktorların yaşadıkları şiddetin nedeni de bu değil midir? İktidarın yaratıp cilalayarak pazarladığı çarpık sağlık sisteminin yol açtığı sorunların hesabını iktidara sormak yerine karşısına çıkan ilk kolay hedef olan doktorlara kesilir sorunların hesabı. Aslında günümüz tuhaflıklar çağının ortalama aptallıklarına örneklerdir bu tepkiler.
BATI-AVRUPADA FAŞİZMİN HAYALETİ DOLAŞIYOR
Fransız düşünür Roland Barthes “faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” der. Batılı ülkelerde ortaya çıkan Rusya’nın işgaline yönelik bu şirazesiz tepkiler, faşizmin Avrupalının, Batılının ufkundan asla tamamen kaybolmadığının, aksine en ufak krizli anda farklı yüzlerle temayüz etmeye hazır olduğunun ispatıdır. Kuşkusuz Rusya’nın Ukrayna’yı işgali haksız bir savaşın başlangıcıdır. Sahi haklı savaş var mıdır dünyada? Belki de tek haklı savaş yurt savunmasıdır. Yurt savunmasının dahi şaibeli hale geldiği bir savaşı yaşıyoruz günümüzde. Zira Batılı “medeni” ülkeler Ukrayna’nın haklı yurt savunmasını bile gölgede bırakacak stratejileriyle haksızı haklı konuma getiriyorlar.
“SAMİMİ SORULAR DESPOTİZMLE MÜCADELENİN PANZEHRİDİR”
Bu tuhaf zamanların yol açtığı öfke ve korkular hak eden hedeflere yönelmediği sürece, aptalca reaksiyonlar, dönemin despotlarının zeminini sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Emin olun bu dönemin despotlarının elindeki iletişim araçları da geniş kitlelere ulaşabiliyor. Misal Putin’in haksız işgaline haklı gerekçeler oluşturmak için Batıdan doğru gelen anlamsız ambargo girişimlerinin envanterinin tutulmadığını mı sanıyorsunuz?[6] Bu envanter, Putin ve benzeri despotların etrafına daha çok kitle toplamasına yarayacak propaganda malzemesi olarak kullanılmıyor mu? Tek bir farklı ve karşı sesin etrafında fısıldamasına dahi izin vermeyen despota bu tür aptalca reaksiyonlar “hani siz demokrattınız?” haklı sorusunu sorma hakkı vermiyor mu? Bu haklılık haksız ve aptalca bir savaşın inatla sürdürülmesi için despota daha fazla güç ve motivasyon vermiyor mu? Bu tür soruların samimiyetle yanıtlanmasına her toplumda ihtiyaç var. Bir zamanların akıl çağından aptallık çağına bodoslama daldığımız bu tuhaf zamanlarda, samimi sorular ve ilkeli ve tutarlı tepkiler ile örgütlü mücadele despotizmin panzehridir.
[1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-60585189
[2] https://penceretv.com/guncel/floransadaki-dostoyevski-heykelini-yikalim-175057h
[3] https://www.imdb.com/title/tt0808279/
[4] Nilgün Tutal Cheviron (2014), “Michael Haneke Üzerine”, Haneke Huzursuz Seyirler Diler (Ed. Nilgün Tutal Cheviron), İstanbul: Eks Libris Yayıncılık, s. 10.
[5] A.g.e., s. 11.
[6] https://tr.sputniknews.com/20220302/batidan-rusya-hamleleri-hedefte-tarih-edebiyat-spor-temel-hak-ve-ozgurlukler-var-1054365497.html
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Bir yanıt yazın