Etiket: #savaş

  • Şakanın şiddeti, ironinin sağduyusu!

    Şaka, bir tür gerçeğin eğlenceli bir şekilde dışavurumudur Freud’a göre.[1] İnsanın bilinçdışında gizli olan söylemek istediği gerçekler, gündelik hayatın hayhuyu içinde şakayla ya da dil sürçmesiyle açığa çıkar. Aslında gerçeğin dile getirilmesine cesaretiniz yoksa, gerçeği dile getirdiğiniz zaman birilerinin bam teline basacağınızı ya da hiç değilse hakkında şaka yaptığınız kişiyi kıracağınızı düşünüyorsanız, dile getireceğiniz gerçeği abartılı ve ironi yaparak ya da mavraya vurarak dile getirirsiniz. Bu, insanlığın en eski alışkanlıklarından birisidir. Ancak yaptığınız şaka her zaman hoş karşılanmaz ya da şakayı abarttığınız zaman gerçeğin şakanın altında gizlenme ihtimali ortadan kalkar ve apaçık bir hal alır. Elbette gerçeğe tahammülü olmayan muhatabınızın hışmına uğrama ihtimaliniz yüksektir bu durumda. Muhatabınızın hışmının ölçüsü sahip olduğu güce, toplumda kapladığı özgül ağırlığa ve tabi ki kişiliğini oluşturan tevazu, olgunluk ya da hamlığa göre değişebilir. Bir siyasetçi, egosu şişkin/kırılgan olma durumuna göre kendisiyle ilgili yapılan şakayı ya olgunlukla ya da kopkoyu bir öfkeyle karşılayabilir. Bu öfke, çoğu zaman siyasetçinin gözünü kör, algısını dumur eder. İşte o an şakanın altında yatan gerçeklik tüm berraklığıyla daha bir ortaya çıkar. Ancak şakanın altındaki gerçeği ortaya çıkaran bu öfke aynı zamanda korkuya da yol açar. Korkunun hâkim olduğu ortamlarda şakayla ciddiyet arasındaki sınır aşılır, her şaka gerçeğin üstünü örten bir perde olmak yerine gerçekliği çarpıtan bir silaha dönüşür. Tam da bu nedenle bütün otoriter yöneticiler kendilerini eleştirmek için kullanılan şakayı bumerang gibi toplumun gerçeklikle kurduğu ilişkiyi berhava eden silaha dönüştürür. Bir kere toplumun gerçeklikle kurduğu ilişki koparsa, şaka bir direniş aracı olmaktan çıkıp muktedirin tahakküm araçlarından birisine dönüşür.

    “PARODİ ABARTILDIĞI ZAMAN OTORİTERLEŞİR, OTORİTE ABARTILDIĞI ZAMAN PARODİLEŞİR”

    Ne var ki muktedirin şakayı tahakküm aracı olarak kullanmasının da bir sınırı vardır. Bu sınırın nerede başlayıp nerede bittiğini gücünün debdebesinden gözü hiçbir şey görmez hale gelen muktedir, korkuyu ve korkunun yarattığı şiddeti toplumu denetlemenin yegâne unsuru olarak kullanmaya başlar. Bu koşullar altında şakanın dozu arttıkça şiddetle bağlantısı yoğunlaşır, şiddetin dozu arttıkça şakaya dönüşür. Ya da şöyle diyelim, parodi abartıldığı zaman otoriterleşir, otorite abartıldığı zaman parodileşir. Her türlü duygu, davranış abartıldığı zaman zıddına dönüşmez mi gerçekten de? Bir şeyi ya da birisini çok sevdiğiniz zaman o sevginin nefrete dönüşmesi an meselesi değil midir? En büyük aşklar nefretle başlamaz mı? Benim aklıma bu noktada Kazancakis’in Zorba romanındaki karakterin “çilek zaafıyla” nasıl başa çıktığı gelir. Çileğe olan zaafından kurtulmak için komşunun bahçesine dalıp midesi altüst olana kadar çilek yediğini ve sonunda bu zaaftan kurtulduğunu anımsar Zorba. İşte toplumlar da biraz böyledir. Korku ve şiddetin abartıldığı noktada denetim bir anlamda imkânsız hale gelir. Kültürümüzde yaramazlığı şiddetle bastırılmaya çalışılan ama şiddet uygulandıkça yaramazlığı artan çocuk ya da ergenler için kullanılan “dayak arsızı” deyimi vardır. Bu deyimi pekâlâ toplumlar için de kullanmak mümkündür. Baskının ve şiddetin yoğunlaştığı her yerde direnişin tohumları atılır. Bu tohumların hangi koşullar altında nasıl büyüyüp serpileceğini kestirmek çoğu zaman mümkün olmaz. Mümkün olsaydı diktatörler olağandışı yollarla devrilmezlerdi muhtemelen.

    KUTUPLAŞMANIN KAYNAĞI SİYASETSİZ SİYASET

    Günümüz modern toplumlarını kutuplaştıran siyasetsiz siyaset, demokratik müzakereyi anlamsız hale getiriyor. Bu anlamsızlık ortamı aynı zamanda muhafazakâr popülist liderlerin sürekli kendini yenileyebilen enerji kaynağına dönüşebiliyor. Bu noktada şaka ve ironinin bu siyasetsiz siyasal stratejiyi nasıl beslediğine gelelim. Bunun için öncelikle tarihin en bilinen ironi ustalarından Sokrates için yapılan iki farklı değerlendirmeden bahsedeceğim. Birincisi Viladimir Jankelevitch’e ait: “Sokrates, uçarı kentin nazarında bir tür kanlı canlı vicdan azabıdır; kenti yatıştırır ama aynı zamanda tedirgin eder, tam bir oyunbozandır. İnsanlar onunla temasa geçer geçmez sahte apaçıklıkların sağladığı aldatıcı güveni yitirir, zira Sokrates’e bir kez kulak verildi mi, eski kesinliklerin yarattığı uykuyu sürdürmeye artık imkân yoktur: Bilinçsizlik, iç huzuru ve mutluluk sona ermiştir.”[2] Bir diğer değerlendirme ise Jacques Ranciere’den: “‘Cahil’ Sokrates, kendini mahkemenin hatiplerinden üstün gördü, onların sanatını öğrenmeye üşendi, dünyanın akıldışılığına rıza gösterdi. Peki, niye böyle davrandı? Laios, Oedipus ve bütün trajedi kahramanları hangi nedenle kaybettiyse yine o nedenle: Delphi kâhinine inandı. Tanrının onu seçtiğini, ona kişisel bir mesaj gönderdiğini düşündü. Üstün varlıkların deliliğini paylaştı: dehaya duyulan inancı. Tanrının ilhamına erişen bir varlık Anytos’ların konuşmalarını, söylemlerini öğrenmez, bunları tekrarlamaz, ihtiyacı oldu mu sanatlarını benimsemeye çalışmaz. Bunun için de Anytos’lar toplumsal düzenin efendisi olur.”[3] Günümüzde neden Anytos’ların toplumun efendisi olduğunu anlamak için bu iki farklı değerlendirmeye de kulak vermek gerekir. Günümüzün iyiden iyiye akıldışılığı temel düstur haline getirmiş toplumlarında ironi de şaka da bu akıldışılığı besleyen ve aklıselim diyaloğu imkânsız hale getiren silahlar haline gelmiş görünüyor. Ranciere, toplumsal akıldışılığın bir savaş olduğunu ve karşımıza iki kılıkta çıkabildiğini anımsatır: meydan savaşı ve mahkeme. Toplumlar, halklar, devletler her zaman akıldışı olabilir. Ancak Ranciere’ye göre “birey olarak akıllarını kullanacak ve yurttaş olarak akıldışına çıkma sanatını akla mümkün olan en uygun biçimde bulmayı başaracak insanların sayısını arttırmak” mümkündür.[4]

    ŞAKA KİTLELERİN AKILDIŞILIĞA SAPMASININ SEBEBİ OLABİLİR Mİ?

    Şimdi tekrar şakanın aşırısı ile ciddiyetin abartılısı arasındaki ilişkiyle nasıl başa çıkılabileceği meselesine gelelim. Toplumlar, devletler, halklar her zaman akıldışına sapabilir. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Toplumları akıldışına saptırmak için onların refahını, konforunu, geleceğini tehlikeye atan krizler serisi yeter. Kıtlık, susuzluk, salgın hastalık, ekonomik istikrarsızlık, adaletsizlik, eşitsizlik, gelir uçurumu bu krizler serisine verilebilecek en çarpıcı örneklerdir. Böyle anlarda sapılan akıldışılıkla toplumların baş etme yöntemleri farklılaşabilir. Kimisi isyan eder, kimisi tevekkülle liderine sarılır. İsyan Ranciere’nin de işaret ettiği gibi bir nevi meydan savaşıdır ve bütün meydan savaşları gibi yıkıcı etkisi yüksektir. Tevekkülle liderin etrafında kenetlenmek, belki de akıldışılığın en çaresiz halidir. Türkiye’nin içine düştüğü açmazla ilgili olarak hala sokak röportajlarında durumdan şikâyet edenlerin şikâyete konu olan durumun asıl müsebbiplerine değil de muhalefete kızıyor olmalarına şaşırmamak gerekir. Bu durumu akıldışı olarak değerlendirip ironiyle yanıt vermek ya da değerlendirmenin, çaresizlik içinde etrafında kenetlenilen lidere her zaman can suyu verdiğini akıldan çıkarmamalıyız. Hele de günümüzün sosyal ağlarında dolaşıma sokulan bu akıldışı çaresizliklere yöneltilen şaka-ironi yollu değerlendirmeler, kutuplaşmayı daha da derinleştirerek akıldışılığı daha da arttırıyor olabilir.

    ŞAKA YERİNE LİDERİ ISRARLA CİDDİYETE DAVET ETMEK

    Liderin ciddiyetle verdiği akıldışı ve toplumsal gerçekliklerden uzak tavsiyeleri, hedef göstermeleri, siyasi kararları da abartılı şakalar olarak değerlendirmek gerekir. Şaka abartıldığı zaman şiddete dönüşür. Şiddet abartıldığı zaman şaka haline gelir. Abartılı şaka ya da ironi toplumları da gerçeklikten ve akıldan uzaklaştırmıyor mu? Bu durumda gerçeklikten kopmuş bir muktedirin ciddiyetle yaptığı şakalarla başa çıkmanın yolu onun etrafında kenetlenen kitleleri “akılsızlıkla” suçlayan ve onların davranışlarındaki ve savlarındaki tutarsızlıkları ortaya çıkarmaya çalışmak değil, inatla lideri ciddiyete davet etmektir. Çünkü muktediri besleyen akıldışı kitlelerin şakayla ciddi arasındaki ayrımı yapmaktan giderek uzaklaşan çaresizliğidir. Bu çaresizliği ironiyle, şakayla ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bilakis her sarkastik şaka, bu kitlelerin akıldışılığa daha çok saplanmasına yol açmaktadır. Zira böylesine kutuplaşmış toplumlarda kitleleri her akla ve mantığa davet, onların aklı reddine yol açar. Şaka normal koşullarda bir direniş aracıdır. Ancak şakayla ciddi arasındaki sınırın flulaştığı zamanlarda şaka, ciddiyetle yürütülmesi gereken demokratik müzakerenin düşmanı haline gelebilir. Toplumlara, sorumlu kişilere, karar verici konumundakilere gerçeği anlatabilmeyi imkânsız hale getiren aşılmaz bir duvar haline de gelebilir.

    [1] Sigmund Freud (2003), Günlük Hayatın Psikopatolojisi, (Çev. Şemsa Yeğin), İstanbul: Payel Yayınları.

    [2] Viladimir Jankelevitch (2020), İroni, (Çev. Yunus Çetin), İstanbul: Metis Yayınları, s. 16.

    [3] Jacques Ranciere (2015), Cahil Hoca: Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders, (Çev. Savaş Kılıç), İstanbul: Metis Yayınları, s. 97.

    [4] A.g.e., s. 93-100.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Tuhaf zamanların aptallıkları

    Rusya ile Ukrayna arasında çok kirli bir savaş sürüyor. Savaşın kiri, sadece milyonların karşı olduğu bir savaşa, milyonların sesini baskı ve otoriterlikle kısarak tek başına bir despotun karar vermesinden kaynaklanmıyor. Savaşın kiri, milyonlarca sivil insanı yerinden yurdundan etmesinden de kaynaklanmıyor. Savaşın kiri, bağımsız bir devletin 21. Yüzyılda göz göre göre işgal ediliyor olmasından da kaynaklanmıyor. Savaşın kiri, hiçbir tarafın haklılığını hiçbir ahlaki gerekçeyle savunamayacak kadar riyakâr olmasından kaynaklanıyor. Riyakârlık belki de ahlak yoksunluğunun en pespayesidir. Size namus satar riyakâr, kendisi namussuzluğun en korkuncunu yaparken tek bir yüz kası bile bu namussuzluğa dair işaret vermez. O kadar ustaca oynar namuslu rolünü namussuz. Savaş söz konusu olduğu zaman günümüzde insan bu riyakârlıkları gördükçe nerede nasıl konumlanacağını şaşırır. Bu şaşkınlığı üstünden atan her insanın duracağı en net yer “savaşa karşı” olma konumudur. Ancak savaşa karşı olmak insana tam güvenli, ahlaklı ve sağlam bir zemin sağlayabilir. Geri kalan bütün konumlar ve taraftarlıklar, her an varlığınızı kuşkulu, itibarınızı geçersiz ve ahlakınızı değersiz hale getirebilir. Zira savaş bir insanlık suçudur; daha ötesi varlık suçudur. İnsan dâhil tüm canlıların canına kasteder savaş ve zannedildiğinin ve iddia edildiğinin aksine hiçbir savaşın kazananı yoktur. Bütün savaşlar çoğu zaman bir tarafın Pirus zaferiyle sonuçlanır. Kentler bombalanır, milyonlarca insan ya ölür ya da yerinden yurdundan edilir, milyonlarca canlı hayatını kaybeder, çocuklar patlayan silah ve bombaların yarattığı travmalarla yaralı bir benlik edinerek yollarına devam ederler. Kazanılan hangi zafer bütün bu saydıklarımı telafi edebilir?

    KÜLTÜREL AMBARGOLAR APTALCA

    Rusya’nın Ukrayna’yı işgali için Batılı ülkelerin başlattığı ambargolar arasında dikkat çekici aptallıklar ön plana çıkıyor son zamanlarda. Tuhaf zamanların aptallıkları arasında tarihe geçecek nitelikte her birisi. Misal ünlü Rus besteci ve orkestra şefi Valery Gergiev Münich Filarmoni Orkestrası’ndaki görevinden Putin yanlısı olduğu ve savaşa karşı tavır almadığı için alınmış. Ayrıca Edinburg Uluslararası Festivali’nin onur kurulu başkanlığından da istifa etmek zorunda bırakılmış. Yanı sıra ünlü soprano Anna Netrebko Putin’i açıkça kınama talebini yerine getirmediği için New York Metropolitan Operası’nın kadrosundan çıkarılmış. İşgalin başladığı ilk günlerde başını ABD’nin çektiği NATO üyesi Batılı ülkelerin Rusya’ya yönelik uygulayacağı ambargolara dair pek çok opsiyondan bahsediliyordu. Milyarlarca dolar yatırımları bulunan Rus oligarklardan başlayarak, Putin’e destek verenlerin hayatlarını çekilmez hale getirmek ambargoların başında geliyordu. Elbette Batılı pek çok ülke doğalgaz ve enerji açısından Rusya’ya bağımlı olduğu için bu tür enerji talebi içeren ambargolara cesaret etmek siyasetçilerin girişebileceği risk değildi.

    SIRADAN İNSANIN ÖFKE VE KORKULARI ASIL HEDEFİNE YÖNELMİYOR

    Küresel kapitalizm, birbirinin her an muarızı olma potansiyeli olan ülkeler de dâhil her ülkeyi gemici düğümüyle birbirine bağlı hale getirmiş durumda. Bu nedenle, belki de Rusya gibi bir ülkenin bağımsız bir ülkeyi alenen işgal etmesine diğer ülkelerden anlamlı bir ambargo girişimi gerçekleşemiyor. Bu nedenle savaşın hukuku da günümüzde karnını doyurmak için fırından ekmek çalan birisinin acımasızca cezalandırılmasına benzer riyakârlıkta yürütülüyor. Bu riyakârlık, pandeminin de etkisiyle giderek azalan kaynakların adilce paylaşılmadığı bir dünyada savaşlardan pay kapma yarışıyla bu savaşları kendilerine benzemeyenlere karşı var olan önyargılarını pekiştirme eğilimini körüklüyor. Her iki eğilim, farklı sınıflardan geliyor olsa da, dünyada barış içinde yaşama arzusunu yok etmesi açısından benzer motivasyonlara sahip. Savaştan pay kapma yarışındaki, zenginliğine zenginlik katmak isterken, farklı var oluş biçimlerine ön yargılı olanlar, kendi varoluşuna ve bütün dünyaya karşı içlerinde taşıdıkları korku ve öfkeyle yüzleşmek yerine bu vesileyle korkularını ve öfkelerini yansıtacakları düşmanlar koyuyorlar karşılarına. Bu korkunun ve öfkenin kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı ezici rekabetten, neoliberal ekonomi politikalarının yol açtığı somut ve soyut şiddetten kaynaklandığını görmeyi engelleyen kesif bir toz duman mevcut günümüzde. Bu toz duman arasında insanlar savaşın asıl müsebbiplerine hesap sormak ve onları alaşağı etmek için harekete geçmek yerine, aptallıklarını ayan beyan ortaya koyacak yan yollara sapmayı seçiyorlar. Zira bu yan yollara saparak eskilerin deyimiyle “eşeğe kızıp semerini dövmek” pek çoğuna daha kolay geliyor.

    Bu yollardan iki örnek de İtalya’dan geldi. İtalya’da Milano-Bicocca Üniversitesi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini gerekçe göstererek Yazar Paolo Nori’nin vereceği Dostoyevski dersini programdan çıkarmış. Profesöre üniversite yönetimi bir mail atarak bildirmiş dersinin iptal edildiğini. Bunun üzerine bir video yayınlayarak durumu anlatan yazarın videosu İtalya’da gündem olmuş. Neyse ki aklıselim pek çok insan bunun bir aptallık olduğunu ifade ederek üniversite yönetimine tepki göstermiş ve üniversite yönetimi kararından vazgeçmiş.[1] Bir diğeri de, 2021 yılında Dostoyevski’nin 200. doğum yıldönümü şerefine Floransa’da açılışı yapılan Dostoyevski heykelinin yıkılması talebinde bulunulduğunu Belediye Başkanı Dario Nardella açıklaması. Talebin kim ya da kimlerden geldiğine dair bilgi vermeyen Başkan, bu talebi yerine getirmeyi kabul etmeyeceğini şu cümlelerle açıklamış: “Bu, bir diktatörün ve hükümetinin delice savaşı, bir halkın diğeriyle savaşı değil. Yüzlerce yıllık Rus kültürünü iptal etmek yerine Putin’i bir an önce durdurmaya odaklanalım.”[2]

    SEBEPSİZ ŞİDDET VE MEDENİYET ARASINDAK İLİŞKİ

    Bir işgali durdurmak için bir devlete Batılı devletlerin bazı birimlerinden gelen bu ambargo girişimleri benim aklıma Michael Haneke’nin Türkçeye “Ölümcül Oyunlar” adıyla çevrilen Funy Games[3] adlı filmini getiriyor. Filmde iki temiz yüzlü, iyi giyimli ve hatta beyaz eldivenler giymiş genç, karı koca ve bir çocuğu olan ailenin evine gelir ve ödünç yumurta ister. Bu yumurta isteme mevzusu bir süre sonra gençlerin aileye yönelik başlayan sebepsiz şiddetini gerekçelendiren bir seremoniye dönüşür. Bu seremoni sebepsiz, çaresiz bırakan ve bir türlü uygulayanına gereken cezanın verilemediği ve bu nedenle izleyicide alışıldık anlatıların yarattığı özdeşlik duygusunu sarsan bir finalin başlangıcıdır aslında. Bildiğimiz klasik anlatılar genellikle izleyiciye mağdurla simbiyotik bir konum önerir ve bu konum genellikle yine izleyicide mağdurun mutlaka kazanacağı beklentisi uyandırır. Ancak Haneke’nin bu filmi hem şiddetin sebepsizliği, hem de uygulanan şiddetin cezasız bırakılması açısından izleyende hayal kırıklığı uyandırır.

    “ASIL HEDEF UZAKTADIR, ONA GÜÇ YETMEZ, LAF ANLATILAMAZ”

    İstisnaları bir yana bırakırsak Batı uygarlığının bütün anlatılarında, diplomatik iddialarında, savaş gerekçelerinde genellikle medeniyet ve barbarlık karşıtlığı kurulur. Bu karşıtlığın bize önerdiği genel kabul şöyledir: Ölümle yaşam karşıtlığında baskı, şiddet, ırkçılık, faşizm ve ayrımcılık ölümü yani tanatosu temsil ediyorsa, yaşamı yani erosu da genellikle yaratıcı bir medeniyetin baskı ve zordan arındırılmış düzeni temsil eder.[4] Oysa bu medeniyetin düzeni tamamen şiddetten de baskıdan da arındırılmış değildir. Haneke Batının ya da Avrupalının bütün anlatı ve iddialarıyla sağladığı ve siyasal stratejilerine sinmiş olan askeri, kültürel ve etik üstünlüğünü haklı çıkarmak yerine Avrupalının trajedisini yazar, anlatır. Avrupalı İkinci Dünya Savaşına yol açan faşizmi hep esefle anımsar, ancak faşizmin mikro unsurları Avrupalının ufkundan tamamen uzaklaşmamıştır hiçbir zaman. Avrupalı dolaylı yönlerden sebep oldukları savaşlar nedeniyle uzak coğrafyalardan sınırlarına akın eden mültecilerin makbullerini seçer, toplumuna entegre etmeye çalışır. Her entegrasyon çabası gibi bu çaba da seçmeci, eklektik ve ayrımcıdır. Ukrayna’nın işgaliyle yollara düşen insanlara kapılar açılır, ama Suriye’den Türkiye’yi aşarak bir şekilde denize ulaşan makbul olmayan mülteciler denizin ortasında kaderleriyle baş başa bırakılabilir. Batılı “bu düşkünleşmiş medeniyetin hallerine karşı genellikle ya duyarsızdır, ya da bilmediği bir fanusun içinde derya misali yittiğinden insanlığın acınası hallerinden haberdar bile değildir.”[5] İşte bu nedenle ölmesine sükût edilecekler ve şirazesi kaçmış bir çığlıkla ses çıkarılacaklar diye ikiyüzlü kategoriler kurulur kafalarda. Şirazesi kaçmış çığlık, genellikle asıl hedefine yönelmez. Asıl hedef uzaktadır, ona güç yetmez, laf anlatılamaz. Tıpkı sahibinin koyduğu zammı protesto etmek için kasiyere bağıran “duyarlı” müşteri gibidir ortalama Batılı. Bu tipoloji her türlü felaketin hesabını asıl soracağı kişilere ulaşamayacağını bildiği için, karşısına ilk çıkandan bu hesabı sorar. Bizde de yok mudur? Doktorların yaşadıkları şiddetin nedeni de bu değil midir? İktidarın yaratıp cilalayarak pazarladığı çarpık sağlık sisteminin yol açtığı sorunların hesabını iktidara sormak yerine karşısına çıkan ilk kolay hedef olan doktorlara kesilir sorunların hesabı. Aslında günümüz tuhaflıklar çağının ortalama aptallıklarına örneklerdir bu tepkiler.

    BATI-AVRUPADA FAŞİZMİN HAYALETİ DOLAŞIYOR

    Fransız düşünür Roland Barthes “faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” der. Batılı ülkelerde ortaya çıkan Rusya’nın işgaline yönelik bu şirazesiz tepkiler, faşizmin Avrupalının, Batılının ufkundan asla tamamen kaybolmadığının, aksine en ufak krizli anda farklı yüzlerle temayüz etmeye hazır olduğunun ispatıdır. Kuşkusuz Rusya’nın Ukrayna’yı işgali haksız bir savaşın başlangıcıdır. Sahi haklı savaş var mıdır dünyada? Belki de tek haklı savaş yurt savunmasıdır. Yurt savunmasının dahi şaibeli hale geldiği bir savaşı yaşıyoruz günümüzde. Zira Batılı “medeni” ülkeler Ukrayna’nın haklı yurt savunmasını bile gölgede bırakacak stratejileriyle haksızı haklı konuma getiriyorlar.

    “SAMİMİ SORULAR DESPOTİZMLE MÜCADELENİN PANZEHRİDİR”

    Bu tuhaf zamanların yol açtığı öfke ve korkular hak eden hedeflere yönelmediği sürece, aptalca reaksiyonlar, dönemin despotlarının zeminini sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Emin olun bu dönemin despotlarının elindeki iletişim araçları da geniş kitlelere ulaşabiliyor. Misal Putin’in haksız işgaline haklı gerekçeler oluşturmak için Batıdan doğru gelen anlamsız ambargo girişimlerinin envanterinin tutulmadığını mı sanıyorsunuz?[6] Bu envanter, Putin ve benzeri despotların etrafına daha çok kitle toplamasına yarayacak propaganda malzemesi olarak kullanılmıyor mu? Tek bir farklı ve karşı sesin etrafında fısıldamasına dahi izin vermeyen despota bu tür aptalca reaksiyonlar “hani siz demokrattınız?” haklı sorusunu sorma hakkı vermiyor mu? Bu haklılık haksız ve aptalca bir savaşın inatla sürdürülmesi için despota daha fazla güç ve motivasyon vermiyor mu? Bu tür soruların samimiyetle yanıtlanmasına her toplumda ihtiyaç var. Bir zamanların akıl çağından aptallık çağına bodoslama daldığımız bu tuhaf zamanlarda, samimi sorular ve ilkeli ve tutarlı tepkiler ile örgütlü mücadele despotizmin panzehridir.


    [1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-60585189

    [2] https://penceretv.com/guncel/floransadaki-dostoyevski-heykelini-yikalim-175057h

    [3] https://www.imdb.com/title/tt0808279/

    [4] Nilgün Tutal Cheviron (2014), “Michael Haneke Üzerine”, Haneke Huzursuz Seyirler Diler (Ed. Nilgün Tutal Cheviron), İstanbul: Eks Libris Yayıncılık, s. 10.

    [5] A.g.e., s. 11.

    [6] https://tr.sputniknews.com/20220302/batidan-rusya-hamleleri-hedefte-tarih-edebiyat-spor-temel-hak-ve-ozgurlukler-var-1054365497.html

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Bir cinnetin ortasındayız

    İçinde bulunduğumuz çağ, insanlığın en acılı yüzyılı olma yolunda…

    Açlık, yoksulluk, pandemi, iklim krizi derken, savaş ve yer küreyi yok edecek nükleer tehdit altında…

    Dünya, bir cinnetin ortasında…

    20 Yüzyılda yaşanan 1 ve 2. Dünya savaşları yerini “soğuk savaşa bıraktı…

    Ama, adı ne olursa olsun, her savaş, yıkım ve ölümdür…

    Soğuk savaşlar; topyekun yalanlarla, topyekun hukuksuzlukla, vicdanları yozlaştırıp, insanlığı çürüterek değerleri yok ediyor…

    Daha acısı, yitirilen değerlerin yerini dolduramıyor…

    Pandemi ile daha da sertleşen dünya koşulları, mutluluğu unutan sadece yaşamaya çalışan insanlar oluştururken…

    Dünya siyaseti insanlığın yaşadığı trajedileri görmemekte ısrar ediyor…

    Kişisel çıkarlar ve yüksek güç uğruna atılan adımlar, yapılan yaptırımlarla dünya, tam bir hukuksuzluk çölüne dönüşüyor…

    On yıllardır Ortadoğu ve halklarına yapılan kışkırtmalı, çatışmalı müdahaleler ama’lı cümlelerle makulleştirilirken…

    Batı’da yaşandığında, Avrupa’da olacak şey değil ile ifade ediliyor…

    Oysa, insanların ölüm pahasına, demokratik bir ülkede yaşamayı istemeleri de insan haklarıdır.

    Halklar kurban verilerek iki yüzlü politikalar büyüdükçe büyüyor…

    Oynanmaması gereken tek terazi “Adalet” iken dengesiyle oynadıkça bozuluyor…

    Hukuk bozuldukça insan bozuluyor…

    İnsan bozuldukça evrensel değerler çürüyor…

    Çürüme; toplumların dinamiklerini değiştiriyor…

    Sonunda gelinen nokta çaresizlik ve çokça öfke oluyor…

    İnsanlar cinnetin eşiğinde dolanıyor…

    Herkesin hakkı ve özlemi olan Barış’a istek bile suç sayılıyor…

    Her ne kadar; bilinçli demokratik protestolarla,

    duyurulmayan isyanların taştığı; sanatla, edebiyatla tepkiler verilse de yetmiyor…

    Bir yanda; hak, adalet, eşitlik, özgürlük, barış, hukuk, demokrasi diyorlar.,.

    Öte yandan finansal krizlerin etkilerini, barışmakla değil, beslendikleri damar olan savaşlarla aşmaya çalışıyorlar…

    Savaşla insanlığa yarar sağlanmaz. Sağlıklı sonuç alınmaz…

    Dünya ülkeleri ve insanlık için tek çözüm demokrasinin gelişmesi, bunun için de insanların önündeki engelleri kaldıracak meşru yollara geçilmesi…

    Ancak; demokrat görünmekle, demokrat olabilmek apayrı…

    Bu yüzyılın en büyük sorunu, tüm dünyada hukuksuzluk girdabı ve vicdanla ilgili kolektif bir yozlaşma…

    İşte bu nokta da bir soru da kendimize…

    Hani, her fırsatta; hak, hukuk, eşitlik deyip, kadın, insan hakları, demokrasi gibi şatafatlı sözleri dilimizden eksik etmeyen, iddialı duyarlar kasan, kendimize…

    Soruyorum…

    Bizler; ülkeleri, halkları ayırmaksızın, birine istediğimizi diğer halka da isteyerek…

    Barış için, topyekûn “Savaşa Hayır”

    Tüm Uluslar topyekûn “EVRENSEL HUKUK” hemen şimdi diyebiliyor muyuz?

    Demeliyiz…

    Zira; Ulusların; halkları ve yaşamı yıkan, siyasi politikaları ve uygulamaları karşısında, rehberi hukuk olmayan bir dünyada, yaptığımız ve yapmaya çalıştığımız her şey altı boş bir kovayı doldurmaya benziyor…

    Yine ulusların; güçlüden yana değil, hukukun üstünlüğüne inanan, hukuk temsilcileriyle: din, dil, kimlik, bölge ayrıt etmeksizin tüm farklılıkların kabul göreceği şekilde oluşturulacak evrensel hukuk ilkelerinin..

    İyileştirici yanı olduğuna inanıyorum…

    Kişisel; hak ve özgürlüklere saygılı, adaletin her boyutuyla işlediği, toplumsal ve siyasal bir kültüre erişmek için “hukuk” ve “hukukun üstünlüğü”nden başka seçenek de yok gibi gözüküyor…

    Zira; sistemleri değil, yaşamı önceleyerek insanı korumak “Hukuk” un temel kodlarıdır…

    Dünya için tek çözüm demokrasi…

    Demokrasi için acilen hukuka geçilmesi…

    Yoksa, yaşamın devam edeceği yer bir cinnetin ortası…

  • 8 Mart Kadınlar Günü ve kadın sporcular

    8 Mart…

    Dünya Kadınlar Günü…

    Uluslararası Sosyalist Kadınlar toplantısı Almanya Sosyal Demokrat Partisi liderlerinden Clara Zetkin’in 8 Mart 1857 tarihinde tekstil fabrikasındaki yangında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart Dünya Kadınlar Günü önerisi kabul edildi ve günümüzde kutlanmaya devam ediyor…

    Ne yazık ki günümüzde…

    Kadına şiddet devam ediyor…

    İstanbul Sözleşmesi kaldırılıyor…

    Kadınlar her alanda direniş gösteriyor ve haykırışlarını sürdürüyor…

    Bazı gerici ve çağdışı çevreler kadınların spor yapmalarına karşı çıkıyor…

    Güreş…

    Hentbol…

    Voleybol…

    Basketbol…

    Yüzme…

    Atletizm…

    Gibi branşlarda mayo giyen kadın sporcularımızı yerden yere vuruyorlar…

    Onlar istiyorlar ki kadınlar hiçbir alanda söz sahibi olmasın…

    Spor evrenseldir…

    Kurallarına uymak zorundasın…

    Sporda cinsiyet farkı gözetilemez…

    Çağdaş kıyafetlerle yarışmalara katılmalarına elbette rahatsız olan çevre tepki gösterecektir…

    Hatta bu sporların yasaklanmasına kadar gidecek cahilce, görüş bile ileri sürdüler…

    Spor hayatın önemli bir parçasıdır…

    Toplumlar üzerinde de büyük etkisi vardır…

    Sporun bütün boyutlarıyla ele alındığında gerek ulusalar, gerekse uluslararası toplumsal alanda birleştirici ve bütünleştirici bir etkisi vardır…

    Sporcular, özellikle kadın sporcular büyük rol modeldir…

    Onların başarısı ve söylemleri büyük kitleleri etkiler…

    Bu nedenle…

    Emperyalist güçler silah tüccarlarına hizmet etmek için her dönemde soğuk savaş rüzgarları estirir…

    Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı…

    ABD ve NATO’nun tepkileri…

    Bir soğuk savaş rüzgarının estirilmesinden başka bir şey değildir…

    Üçüncü Dünya Savaşı hiçbir zaman çıkmaz…

    Emperyalist güçler ve silah tüccarlarının işine gelmez…

    Yine de soğuk savaşta…

    Satılan silahlarla…

    Masum insanlar…

    Kadınlar…

    Çocuklar öldürülüyor…

    Ukraynalı bir anneninsığınakta doğum yaptığını düşünün…

    Bu anne yarın çocuğuna nasıl doğduğunu anlattığında…

    Savaşın nelere yol açtığını öğrenecek…

    İşte bu nedenle…

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde…

    Sporcular da…

    Savaşa haykırışlarını dile getirmeli…

    Etkinliklere katılıp, “Savaş değil, barış istiyoruz” sloganlarını atmalı…

    Çünkü…

    İnsanlığın savaşa değil…

    Barışa ihtiyacı var…

    Bu barış güvercinlerini de uçuracak kadın ve kadın sporcular olmalıdır…

    Bu barış güvercinleri…

    Havada uçuşup halklara sevgiyi, kardeşliği götürsün…

    Ormanlar üzerinde uçuşup…

    Ağaçlara, kuşlara barışı fısıldasın…

    Hep birlikte…

    8 Mart Kadınlar Gününde…

    Haydi kadın sporcular…

    Sahalarda ve alanlarda olun…

    Barış Türküleri söyleyin…

  • Amasız fakatsız savaşa hayır!

    Hangi yıl olduğunu net hatırlamıyorum. Derslerde hakarete varmadığı sürece her şeyi konuşabildiğimiz, biri kalkıp CİMER’e şikâyet eder mi, hakkımızda bir soruşturma başlatılır mı diye kaygılanmadan nispeten özgürce tartışabildiğimiz günlerdi sanırım. Haberi Okumak adıyla verdiğim derslerden birisinde konu başlığımız militarizm ve milliyetçilikti. Bu derste şimdi seküler cenahın ağzının içine baktığı, Atatürk güzellemeleriyle AKP muhalifi geniş kitleleri kendine meftun eden Yılmaz Özdil’in bir zamanların Uzan Grubuna ait Star gazetesinde İngiltere’nin Leeds United takımı seyircileri ve seyirciler üzerinden tüm İngiltere için attığı “DİNGİLTERE” başlığını da milliyetçilik ve militarizm başlıklı bu hafta da örnek olarak inceliyorduk. Ama asıl anlatacağım şey başka. Bu konuyu anlatırken bu örneği vermeden geçemedim. Bu ders için okuduğumuz makalelerden birisinden örnekler vererek esas olanın ilkesel olarak “anti militarist” olmak olduğunu anlatıyordum ve şöyle bir örnek veriyordum makaleden yola çıkarak: Misal her koşulda haberde savaşta hayatını kaybedenler için “şehit” ifadesini kullanırsanız militarist bir dili dolaşıma sokmuş olursunuz. Elbette Türkiye gibi her türlü anlamsız, yersiz, gereksiz ve ihmale dayalı ölümü kabullendirmek için bin türlü “şehit” icat edilen bir ülkede böyle bir tavrı benimsemek ve içselleştirmek bir hayli zordur. Savaş şehidinin yanı sıra, devrim şehidi, eğitim şehidi, deprem şehidi, maden şehidi. Daha ne tür şehitler icat edilmiştir kim bilir şu fani dünyada. Yakında inşaatta iş güvenliği sağlanmadığı için ölen/öldürülen inşaat işçilerine de inşaat şehidi denilirse şaşmamak lazım, belki de çoktan icat edilmiştir de benim haberim yoktur. Neyse mevzudan sürekli sapmaya meylim var. Ama bu defa ipin ucunu sağlam tutmaya çalışıyorum.

    MİLİTARİST BAKIŞTAN KURTULDUĞUMUZDA BARIŞ DA OLUR

    Derste anlattığım makalede, Türkiye ana akım basınıyla Kürt basını karşılaştırılıyordu. Savaş ya da çatışmalarda ölenleri adlandırma ve ölümü meşrulaştırma ve tabi ki kutsallaştırma açısından her iki “düşman” cenahın da birbirinden farkı olmadığını olgusal verilerle anlatıyordu makale. Nihayetinde bahse konu olan bilimsel bir makaleydi ve yazarı tek tek gazeteleri taramış, gazetelerde yer alan çatışmalarda ölenlerle ilgili haberleri detaylı bir nitel analize tabi tutmuş ve vardığı sonuç şu olmuş: Kürt basını ile Türkiye ana akım basını arasında militarizmi yeniden üretme açısından çok büyük bir fark yoktur. Birisi Türkiye Cumhuriyeti ordusunun şehit olarak adlandırdığı askerdir, diğeri ise “Kürt kurtuluş hareketinin militanının şehididir”. Bu kadar net bir saptama karşısında elbette sınıftan etnik kökeni Kürt olanlardan da Türk olanlardan da itirazlar hızla yükseldi. Türk kökenli olanlar, “savaşta ölen askerlerimize elbette şehit diyeceğiz, başka ne diyebiliriz ki?” diyerek, Kürt kökenli olanlar da “T.C. askeri ile bağımsızlık ve varlık yokluk mücadelesi veren bir milletin askerini nasıl aynı kefeye koyarsınız, Kürt halkı mağdurdur ve mağdur milliyetçiliği ile egemen devletin milliyetçiliğini aynı kategoride değerlendirmek mümkün değildir” diyerek itiraz etti. İtirazları serinkanlılıkla dinleyerek, her iki tarafı da ikna etmeye çabalayan yanıtlar vermeye çalıştığımı anımsıyorum. Ancak her iki tarafın da ikna olmak gibi bir niyetinin olmadığı ortadaydı. Elbette her iki taraf da ikna olmadı ve hala ülkede bir barış tesis edilebilmiş değil; barış olsun diyen benim gibi “naif” yurttaşlar, barış istemenin bedelini hala ödemeye devam ediyor; üstelik de Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından “Kandil’den talimat almakla” suçlanarak. Ne tuhaf bir çelişki değil mi?

    Asıl söylemek istediklerime nihayet geliyorum. Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşı militarizme, savaş ve çatışmayı körükleyen bir üsluba, herhangi bir tarafın haklılığına yüzde yüz inanmış bir tavra düşmeden nasıl haberleştirebiliriz sorusuna yanıt bulmaya çalışacağım. Zira garip, kaotik ve çatışmalı zamanlarda insanlar en çok gerçeğe ve serinkanlı hikâye anlatıcılarına ihtiyaç duyarlar. Gazetecilik, esasen savaş zamanlarında gelişmiştir, etik değerlerini savaş zamanlarındaki gerçek bilgiye olan ihtiyaç üzerinden oluşturmuştur. Zira savaş bir yandan insanları birbirine düşman ederken, diğer yandan büyük bir dayanışma duygusunu da geliştirir. Savaşan ve savaştıran kişiler kadar, savaşın neye mal olacağını bilen ve anlatan insanlar da çıkar böyle zamanlarda. Savaşı çıkaranlar ve ne pahasına olursa olsun sürdürmekte ısrar edenler tarihte nefretle, savaşı bitirmek için çaba sarf eden bu tür insanlar ise minnetle anımsanır.

    İLİŞTİRİLMİŞ VE UYGUN ADIM GAZETECİLERİN İŞİ PROPAGANDADIR

    Bu nedenle savaş alanından haber vermek önemlidir, ancak iliştirilmiş, uygun adım gazeteciler genellikle gerçeğin değil belli bir tarafın propagandasını yapmakla görevlidirler ve bu tipler genellikle savaşı bir “horoz dövüşü” gibi anlatırlar. Ancak bunun tam tersini yapmak da mümkündür, yapmaya çalışmış olanlar da olmuştur gazetecilik tarihinde. Benim en iyi bildiğim isimlerden birisi misal Coşkun Aral’dır. Çatışmanın ortasında gözünü kırpmadan haberini yapmak yerine, yaralı bir insanı kurtarmayı seçebilmiştir. Bu tercihte bulunabilmek her gazetecinin harcı değildir. Zira geleneksel ticari yayıncılıkta ağır rekabet koşulları hâkimdir ve bu ticari yayıncılığın dayattığı normlar sizi ne pahasına olursa olsun mesleğe sadakate zorlar. Ne var ki her sadakat, etik davranmayı garantilemez. Ama Coşkun Aral’ınkine benzer bir tercih aynı zamanda anlattığınız hikâyeye de yön verir. Asıl olan anlatılan hikâyeyi savaşta zirveye ulaşan güç ilişkilerinden mümkün olduğu kadar arındırarak, insan hikâyeleri ile çerçeveleyebilmektir. İnsan hikâyelerine odaklandığınız zaman sürdürülen savaşın hiçbir koşulda kazananının olmadığını görürsünüz. O zaman da asıl odağınız, savaşı kimin başlattığı, kimin haklı kimin haksız olduğu, ilk taşı kimin attığı gibi sorular ve sorun alanları olmaz, bu savaşın nasıl bitirileceği gibi sorular olur.

    BİR GAZETECİ SAVAŞI BİTİREBİLİR Mİ?

    Lütfen, “bir gazetecinin yaptığı haberden ne çıkar?” demeyin. Savaşı da çıkaran bir kişi değil midir? Ya da birden fazla kişi. Bugün Rusya’da binlerce, milyonlarca savaşa karşı olan insanın sesini bir tek kişinin sesi bastırmıyor mu? Bu sesi, medyadaki haberci görünümlü propagandacılar çoğaltmıyor mu? Çoğaltılan bu ses, sürekli “ama onlar!” diyerek milyonlarca insanı yerinden yurdundan eden, binlerce insanın yaşamına mal olan, pek çoğumuzun belki haber değeri bile taşıdığına kani olmaktan uzak olduğu belki de milyonlarca canlıyı yok eden bir savaşı sürdürmekte ısrar etmiyor mu? Sahi, bize ulaştırılan savaş haberlerinin içinde kaçınız bombalanan alanlarda yok edilen canlılarla ilgili bir bilgi kırıntısına ulaşabiliyor? Savaşın ceremesini sadece konuşabilen canlılar mı çekiyor sahiden? Misal Ankara’yı bir devlet bombalasa sokaklarda dolaşan kedi ve köpekler başta olmak üzere pek çok hayvanın yok olduğuna kaç kişi üzülmeye fırsat bulacak. Savaşın bedeli konusunda dahi antropomorfik at gözlüklerinden kaçımız kurtulabiliyoruz? Sorulacak soru çok. Verilecek yanıtlarda samimiyete sığınabilecek kişi sayısı çok sınırlı sanırım.

    TERCİHİMİZ BARIŞTAN YANA OLMALI

    Ben uluslararası ilişkiler uzmanı değilim. Ne NATO’cu, ne Rusya’cı, ne de Avrasyacıyım. Ancak Rusya lideri Putin’in geniş halk kitlelerini yoksullaştırma pahasına, koltuğunu korumaya kararlı, dar bir oligark kesimin desteklediği bir diktatör olduğunu biliyorum. NATO’nun yıllardır “demokrasi götürüyorum” bahanesiyle onlarca ülkenin iç işlerine burnunu sokarak, önayak olduğu askeri darbelerle milyonlarca masum insanın ölümüne yol açan ABD’nin jandarması olduğunu da biliyorum. Türkiye’deki kutuplaşmış politik iklimin yarattığı toksik bilgi yığınının içinde, bazı çevrelerin birbirini “NATO’cumusun, Rusyacı mı?” diyerek tercihe zorladığını görüyorum. Eğer bir tercihte bulunacaksak barıştan yana tercihte bulunmalıyız. Hele ki kamusal bir iş yapan gazetecilerin, çatışmayı körükleyen, ölümü fetişleştiren, savaşı çıkaran bir avuç koltuk sevdalısı siyasal elit ile kan emici silah tüccarlarının varlıklarını meşrulaştıran bir tavra tamah etmek yerine, savaşın asıl mağdurlarının seslerine kulak vermeleri gerekiyor. “Gazetecinin gücü sınırlı, çalıştıkları kurumlar böyle bir haberciliğe izin vermez” demeyin. Tekrar ederek söyleyeyim. Savaş koşulları elbette çetindir. Ancak bu tür çatışma dönemleri aynı zamanda halkın sesine kulak veren hikâye anlatıcılarını da ortaya çıkarabilir. Siz yeter ki, militarist ideolojiyi değil de barışın sesini kendinize kılavuz olarak seçin. Gerisi kendiliğinden gelecektir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Emperyalizmin yüzü ve spor

    Emperyalizm yine yüzünü gösterdi…

    İki süper güç ABD ve Rusya yine karşı karşıya geldi…

    Soğuk savaş rüzgarları esmeye başladı…

    Silah tüccarlarının iştahı kabardı..

    Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi kabul edilemez…

    Dünyanın savaşa değil, barışa ihtiyacı var…

    Rusya’nın Ukrayna’nın NATO ülkesi olacağını, bu da kendi güvenliğini tehlikeyi sokacağını bahane edip saldırması, buna karşın NATO’nun askeri yanıt vermemesi de düşündürücüdür… Yıllar öncesinde şöyle haykırmıştık…

    Ne Amerika…

    Ne Rusya…

    Bağımsız Türkiye…

    Suçlu bu sloganı haykıranlar oldu…

    Çok bedel ödendi…

    Gelinen nokta bu…

    Şu bir gerçek ki Üçüncü Dünya Savaşı çıkmaz…

    Soğuk savaş rüzgarları estirilir…

    Silahlar satılır…

    Bu silahlara hedef olan masum insanlar ölür…

    Soğuk savaşın spora etkisi mutlaka olacaktır…

    İki süper gücün yarış içerisinde olduğu ve propaganda aracı olarak kullandığı alanlardan biri de spor…

    Her branşta birbirlerine üstünlük kurmak için kıyasıya yarış içerisinde oldular…

    Özellikle olimpiyatlarda sporcularını özel teşvikle hazırladılar…

    Zaman zaman da olimpiyat felsefesine ters düştüler…

    Olimpiyat oyunlarına politika karıştı…

    1952 Helsinki Olimpiyatları’na davet edilen Rusya diğer Doğu Bloğu ülkeleriyle ayrı bir olimpiyat köyü kurdu…

    Batıdan gelen sporcularla aynı yerde kalmadılar…

    Böylece soğuk savaş ilk kez Helsinki olimpiyatlarına yansımış oldu….

    Şimdi…

    UEFA, 28 Mayıs 2022 tarihinde Petersburg’da oynanacak finali alıp, Paris’te oynanmasına karar verdi…

    Rusya’ya olan bir tepkiydi…

    Bir tepki de Euroleague’den geldi…

    Rusya’da oynaması planlanan tüm karşılaşmaların geçici olarak Rusya dışında oynanmasını kararlaştırdı…

    Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) de harekete geçti…

    Uluslararası federasyonlara çağrı yaparak…

    Rusya ve Belarus’taki spor organizasyonlarının iptal edilmesini istedi…

    Şimdi gözler uluslararası federasyonlarda…

    Nasıl bir tepki gösterip, karar alacakları önümüzdeki günlerde netlik kazanacak…

    Sporda dil, din, renk, cinsiyet ayrımı yoktur…

    Spor sevgi, kardeşlik, barıştır…

    Ne yazık ki…

    Kardeşliğe, sevgiye, barışa…

    Silah tüccarlarının çıkarı için masum insanlara kadın-erkek, çocuk, yaşlı demeden bombalar füzeler, kurşunlar atılıyor, sıkılıyor…

    Savaşa hayır…

    Barışa evet…

    Bu sloganı hep birlikte haykıralım…

    Dünya halkları savaş değil, barış istiyor…

    Sporda savaş rüzgarı değil madalyalar, rekor rüzgarları esmeli…

    Bunun içinde barıştan, sevgiden yana olan sporcular da savaşa hayır seslerini yükseltmeli…

  • Ukrayna

    Emperyalizmin her zaman uyguladığı taktik…

    Önce gaz verirler, sırtını sıvazlarlar, “Arkanızdayız” derler… Sonra bir bakarsın tek başına kalakalmışsın…

    Senin gündemin farklıdır, onların gündemi farklıdır.

    Büyük laflar edersin, büyük paralar harcarsın, bir süre sonra ortaya çıkan sonuçtan şoke olursun…

    Suriye’de yaşananlar gibi…

    Bu satırların yazarı Suriye krizinde emperyal ülkelerin ortamı nasıl gerdiklerini, Suriye içindeki ayrılıkçıları nasıl cesaretlendirdiklerini, Türkiye’nin atlama tahtası olarak nasıl kullanıldığını ve Türkiye’nin bu propaganda seline nasıl kapıldığını yaşayarak gördü.

    Bugün kuzeyinde ABD’nin kucağında bir PKK-YGP oluşumu, güneyinde Rusya’nın kucağında bir Esad yönetimi ve Türkiye’ye kaçmak zorunda kalmış, yerinden yurdundan edilmiş milyonlarca Suriyeli…

    Ve bir de kara kara düşünen bir Türkiye…

    Dış politika derinlik ister, strateji ister, kültür ister, birikim ister en önemlisi dış politika düşünmek ister…

    Irak’ta da benzer bir senaryo uygulandı…

    1990 yılında Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal etmeden bir hafta önce, ABD’nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie ile yaptığı tartışmalı görüşmenin notları “Wikileaks” tarafından yayınlandı. Öyle kritik bir görüşme ki, Saddam’ın tankları Kuveyt sınırında bekliyor. Ha girdi ha girecek. ABD Büyükelçisi İşte böyle bir ortamda yapılan görüşme sırasında Saddam’a “Araplar arası işlerde taraf olmadıklarını” söylüyor. Yani ne haliniz varsa görün demeye getiriyor. Bir hafta sonra da Saddam, Kuveyt’i işgal ediyor.

    Sonuç üçe bölünmüş bir Irak…

    Finlandiya’nın unutulmaz devlet başkanlarından Urho Kekkonen, “Fin dış politikasının temel görevi, ulusumuzun varlığını Finlandiya’nın jeopolitik çevresine egemen olan çıkarlarla uzlaştırmaktır” demişti. Özünde bir ülkenin kendi jeopolitik çevresiyle, yani komşularıyla uyum içinde bir politika izlemesi gerektiğini vurguluyordu.

    Neden mi?

    Çünkü Finlandiya İkinci Dünya Savaşı sırasında güçlü sınır komşusu Rusya tarafından işgal edildi. Bu işgale karşı direnen Finlandiya büyük acılar çekti. Nüfusunun üçte birini Rusya’yla olan savaşında kaybetti. İkinci Dünya Savaşı bitince de Finlandiya’yı yönetenlerin en büyük önceliği her zaman komşuları Rusya’yla uzlaşmaya ve anlayışa dayalı bir dış politika izlemek oldu. Her zaman karşılıklı güven verdiler. Finlandiya istese bir noktadan sonra arkasına Batı’nın desteğini alarak Rusya’ya meydan da okuyabilirdi ama yapmadı. Rusya’yla iyi ilişkiler içinde olmanın kendi çıkarına olduğunu gördü.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sloganıyla aslında ne demek istedikleri bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Çünkü onlar tecrübeliydi, çünkü onlar büyük acılar çekmiş ve o acılardan büyük dersler çıkarmış tarih bilincine sahip bir kuşaktı. Komşularının iç işlerine müdahale edersen, hele hele emperyalistlerin oyunlarının bir parçası olursan bedelini ağır ödersin. Şu anda bizim ödediğimiz gibi.

    Ukrayna liderleri meydan okuma yerine barışçıl ve silahlardan arındırılmış bir dış politika izlemeyi tercih etselerdi; Rusya’yla güvene dayalı bir dış politikayı tercih edebilselerdi bugün durum farklı olabilirdi.

    (Yanlış anlaşılmasın Rusya’nın egemen bir ülkenin topraklarına yönelik saldırısını şiddetle kınıyorum. Tartışma konusu ya da yazının konusu kesinlikle bu değil.)

    Rusya’nın işgaliyle sonuçlanan son krizin başından itibaren sürece bakın, yine Ukrayna’ya yönelik, “Arkanızdayız, yanınızdayız” mesajları. Sonuç: Rusya’nın füzeleriyle parçalanan ve Rus tankları altında ezilen Ukrayna…

    Herkes kendi planın ve projesinin peşinde. Emperyalistler (Kapitalist veya Sosyalist fark etmiyor) silah fabrikalarında fazla mesai yaparak dolar istifliyor… Ukrayna ve Rusya üzerinden korku pompalanarak sınır ülkelerine daha fazla silah, daha fazla asker yığılıyor. Daha fazla askeri harcamanın önü açılıyor. Emperyalist Rusya ise kendi şarkısını söylüyor: “Kuşatmak istiyorlardı… Biz daha ölmedik… Sovyetler Birliği’nin çökmesi hataydı… Hatta Ukrayna diye bir devlet bile yoktu!…”

    Yani bir perdenin önünde oynanan bir oyun bir de perdenin arkasında bir hesap kitap işi var.

    Bu hesap-kitap işinden anlamayanlar için sonuç ne yazık ki pek de farklı olmuyor…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.