Şaka, bir tür gerçeğin eğlenceli bir şekilde dışavurumudur Freud’a göre.[1] İnsanın bilinçdışında gizli olan söylemek istediği gerçekler, gündelik hayatın hayhuyu içinde şakayla ya da dil sürçmesiyle açığa çıkar. Aslında gerçeğin dile getirilmesine cesaretiniz yoksa, gerçeği dile getirdiğiniz zaman birilerinin bam teline basacağınızı ya da hiç değilse hakkında şaka yaptığınız kişiyi kıracağınızı düşünüyorsanız, dile getireceğiniz gerçeği abartılı ve ironi yaparak ya da mavraya vurarak dile getirirsiniz. Bu, insanlığın en eski alışkanlıklarından birisidir. Ancak yaptığınız şaka her zaman hoş karşılanmaz ya da şakayı abarttığınız zaman gerçeğin şakanın altında gizlenme ihtimali ortadan kalkar ve apaçık bir hal alır. Elbette gerçeğe tahammülü olmayan muhatabınızın hışmına uğrama ihtimaliniz yüksektir bu durumda. Muhatabınızın hışmının ölçüsü sahip olduğu güce, toplumda kapladığı özgül ağırlığa ve tabi ki kişiliğini oluşturan tevazu, olgunluk ya da hamlığa göre değişebilir. Bir siyasetçi, egosu şişkin/kırılgan olma durumuna göre kendisiyle ilgili yapılan şakayı ya olgunlukla ya da kopkoyu bir öfkeyle karşılayabilir. Bu öfke, çoğu zaman siyasetçinin gözünü kör, algısını dumur eder. İşte o an şakanın altında yatan gerçeklik tüm berraklığıyla daha bir ortaya çıkar. Ancak şakanın altındaki gerçeği ortaya çıkaran bu öfke aynı zamanda korkuya da yol açar. Korkunun hâkim olduğu ortamlarda şakayla ciddiyet arasındaki sınır aşılır, her şaka gerçeğin üstünü örten bir perde olmak yerine gerçekliği çarpıtan bir silaha dönüşür. Tam da bu nedenle bütün otoriter yöneticiler kendilerini eleştirmek için kullanılan şakayı bumerang gibi toplumun gerçeklikle kurduğu ilişkiyi berhava eden silaha dönüştürür. Bir kere toplumun gerçeklikle kurduğu ilişki koparsa, şaka bir direniş aracı olmaktan çıkıp muktedirin tahakküm araçlarından birisine dönüşür.
“PARODİ ABARTILDIĞI ZAMAN OTORİTERLEŞİR, OTORİTE ABARTILDIĞI ZAMAN PARODİLEŞİR”
Ne var ki muktedirin şakayı tahakküm aracı olarak kullanmasının da bir sınırı vardır. Bu sınırın nerede başlayıp nerede bittiğini gücünün debdebesinden gözü hiçbir şey görmez hale gelen muktedir, korkuyu ve korkunun yarattığı şiddeti toplumu denetlemenin yegâne unsuru olarak kullanmaya başlar. Bu koşullar altında şakanın dozu arttıkça şiddetle bağlantısı yoğunlaşır, şiddetin dozu arttıkça şakaya dönüşür. Ya da şöyle diyelim, parodi abartıldığı zaman otoriterleşir, otorite abartıldığı zaman parodileşir. Her türlü duygu, davranış abartıldığı zaman zıddına dönüşmez mi gerçekten de? Bir şeyi ya da birisini çok sevdiğiniz zaman o sevginin nefrete dönüşmesi an meselesi değil midir? En büyük aşklar nefretle başlamaz mı? Benim aklıma bu noktada Kazancakis’in Zorba romanındaki karakterin “çilek zaafıyla” nasıl başa çıktığı gelir. Çileğe olan zaafından kurtulmak için komşunun bahçesine dalıp midesi altüst olana kadar çilek yediğini ve sonunda bu zaaftan kurtulduğunu anımsar Zorba. İşte toplumlar da biraz böyledir. Korku ve şiddetin abartıldığı noktada denetim bir anlamda imkânsız hale gelir. Kültürümüzde yaramazlığı şiddetle bastırılmaya çalışılan ama şiddet uygulandıkça yaramazlığı artan çocuk ya da ergenler için kullanılan “dayak arsızı” deyimi vardır. Bu deyimi pekâlâ toplumlar için de kullanmak mümkündür. Baskının ve şiddetin yoğunlaştığı her yerde direnişin tohumları atılır. Bu tohumların hangi koşullar altında nasıl büyüyüp serpileceğini kestirmek çoğu zaman mümkün olmaz. Mümkün olsaydı diktatörler olağandışı yollarla devrilmezlerdi muhtemelen.
KUTUPLAŞMANIN KAYNAĞI SİYASETSİZ SİYASET
Günümüz modern toplumlarını kutuplaştıran siyasetsiz siyaset, demokratik müzakereyi anlamsız hale getiriyor. Bu anlamsızlık ortamı aynı zamanda muhafazakâr popülist liderlerin sürekli kendini yenileyebilen enerji kaynağına dönüşebiliyor. Bu noktada şaka ve ironinin bu siyasetsiz siyasal stratejiyi nasıl beslediğine gelelim. Bunun için öncelikle tarihin en bilinen ironi ustalarından Sokrates için yapılan iki farklı değerlendirmeden bahsedeceğim. Birincisi Viladimir Jankelevitch’e ait: “Sokrates, uçarı kentin nazarında bir tür kanlı canlı vicdan azabıdır; kenti yatıştırır ama aynı zamanda tedirgin eder, tam bir oyunbozandır. İnsanlar onunla temasa geçer geçmez sahte apaçıklıkların sağladığı aldatıcı güveni yitirir, zira Sokrates’e bir kez kulak verildi mi, eski kesinliklerin yarattığı uykuyu sürdürmeye artık imkân yoktur: Bilinçsizlik, iç huzuru ve mutluluk sona ermiştir.”[2] Bir diğer değerlendirme ise Jacques Ranciere’den: “‘Cahil’ Sokrates, kendini mahkemenin hatiplerinden üstün gördü, onların sanatını öğrenmeye üşendi, dünyanın akıldışılığına rıza gösterdi. Peki, niye böyle davrandı? Laios, Oedipus ve bütün trajedi kahramanları hangi nedenle kaybettiyse yine o nedenle: Delphi kâhinine inandı. Tanrının onu seçtiğini, ona kişisel bir mesaj gönderdiğini düşündü. Üstün varlıkların deliliğini paylaştı: dehaya duyulan inancı. Tanrının ilhamına erişen bir varlık Anytos’ların konuşmalarını, söylemlerini öğrenmez, bunları tekrarlamaz, ihtiyacı oldu mu sanatlarını benimsemeye çalışmaz. Bunun için de Anytos’lar toplumsal düzenin efendisi olur.”[3] Günümüzde neden Anytos’ların toplumun efendisi olduğunu anlamak için bu iki farklı değerlendirmeye de kulak vermek gerekir. Günümüzün iyiden iyiye akıldışılığı temel düstur haline getirmiş toplumlarında ironi de şaka da bu akıldışılığı besleyen ve aklıselim diyaloğu imkânsız hale getiren silahlar haline gelmiş görünüyor. Ranciere, toplumsal akıldışılığın bir savaş olduğunu ve karşımıza iki kılıkta çıkabildiğini anımsatır: meydan savaşı ve mahkeme. Toplumlar, halklar, devletler her zaman akıldışı olabilir. Ancak Ranciere’ye göre “birey olarak akıllarını kullanacak ve yurttaş olarak akıldışına çıkma sanatını akla mümkün olan en uygun biçimde bulmayı başaracak insanların sayısını arttırmak” mümkündür.[4]
ŞAKA KİTLELERİN AKILDIŞILIĞA SAPMASININ SEBEBİ OLABİLİR Mİ?
Şimdi tekrar şakanın aşırısı ile ciddiyetin abartılısı arasındaki ilişkiyle nasıl başa çıkılabileceği meselesine gelelim. Toplumlar, devletler, halklar her zaman akıldışına sapabilir. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Toplumları akıldışına saptırmak için onların refahını, konforunu, geleceğini tehlikeye atan krizler serisi yeter. Kıtlık, susuzluk, salgın hastalık, ekonomik istikrarsızlık, adaletsizlik, eşitsizlik, gelir uçurumu bu krizler serisine verilebilecek en çarpıcı örneklerdir. Böyle anlarda sapılan akıldışılıkla toplumların baş etme yöntemleri farklılaşabilir. Kimisi isyan eder, kimisi tevekkülle liderine sarılır. İsyan Ranciere’nin de işaret ettiği gibi bir nevi meydan savaşıdır ve bütün meydan savaşları gibi yıkıcı etkisi yüksektir. Tevekkülle liderin etrafında kenetlenmek, belki de akıldışılığın en çaresiz halidir. Türkiye’nin içine düştüğü açmazla ilgili olarak hala sokak röportajlarında durumdan şikâyet edenlerin şikâyete konu olan durumun asıl müsebbiplerine değil de muhalefete kızıyor olmalarına şaşırmamak gerekir. Bu durumu akıldışı olarak değerlendirip ironiyle yanıt vermek ya da değerlendirmenin, çaresizlik içinde etrafında kenetlenilen lidere her zaman can suyu verdiğini akıldan çıkarmamalıyız. Hele de günümüzün sosyal ağlarında dolaşıma sokulan bu akıldışı çaresizliklere yöneltilen şaka-ironi yollu değerlendirmeler, kutuplaşmayı daha da derinleştirerek akıldışılığı daha da arttırıyor olabilir.
ŞAKA YERİNE LİDERİ ISRARLA CİDDİYETE DAVET ETMEK
Liderin ciddiyetle verdiği akıldışı ve toplumsal gerçekliklerden uzak tavsiyeleri, hedef göstermeleri, siyasi kararları da abartılı şakalar olarak değerlendirmek gerekir. Şaka abartıldığı zaman şiddete dönüşür. Şiddet abartıldığı zaman şaka haline gelir. Abartılı şaka ya da ironi toplumları da gerçeklikten ve akıldan uzaklaştırmıyor mu? Bu durumda gerçeklikten kopmuş bir muktedirin ciddiyetle yaptığı şakalarla başa çıkmanın yolu onun etrafında kenetlenen kitleleri “akılsızlıkla” suçlayan ve onların davranışlarındaki ve savlarındaki tutarsızlıkları ortaya çıkarmaya çalışmak değil, inatla lideri ciddiyete davet etmektir. Çünkü muktediri besleyen akıldışı kitlelerin şakayla ciddi arasındaki ayrımı yapmaktan giderek uzaklaşan çaresizliğidir. Bu çaresizliği ironiyle, şakayla ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bilakis her sarkastik şaka, bu kitlelerin akıldışılığa daha çok saplanmasına yol açmaktadır. Zira böylesine kutuplaşmış toplumlarda kitleleri her akla ve mantığa davet, onların aklı reddine yol açar. Şaka normal koşullarda bir direniş aracıdır. Ancak şakayla ciddi arasındaki sınırın flulaştığı zamanlarda şaka, ciddiyetle yürütülmesi gereken demokratik müzakerenin düşmanı haline gelebilir. Toplumlara, sorumlu kişilere, karar verici konumundakilere gerçeği anlatabilmeyi imkânsız hale getiren aşılmaz bir duvar haline de gelebilir.
[1] Sigmund Freud (2003), Günlük Hayatın Psikopatolojisi, (Çev. Şemsa Yeğin), İstanbul: Payel Yayınları.
[2] Viladimir Jankelevitch (2020), İroni, (Çev. Yunus Çetin), İstanbul: Metis Yayınları, s. 16.
[3] Jacques Ranciere (2015), Cahil Hoca: Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders, (Çev. Savaş Kılıç), İstanbul: Metis Yayınları, s. 97.
[4] A.g.e., s. 93-100.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.