Etiket: #AKP

  • Travma mı, Dinci Siyasetin Adımları mı?

    Bir süre önce bir kimse internette bana hakaret etti, ağırıma gitti; dava açmak istedim, avukatım, failin en fazla 1000 TL (bin TL) para cezasına çarptırılacağını söyleyerek, zahmete değmeyeceği konusunda beni ikna etti. Vaz geçtim. Devlet üniversitesinde 30 küsur yıl hocalık yapmış bir insan olarak, kamu görevlisi değil miydim?

    Kamu görevlileri -daha doğrusu aralarındaki bazı muteber kişiler – ne zamandan beri, kimi antidemokratik ülkelerde örneğin ruhban sınıfına tanınan ayrıcalıklarla alenen donatıldılar, yurdumuzda?

    Biz yurttaşların yasa önünde eşitliği ne zamandan beri hayattan filen ve alenen silindi?

    Tarihe geçecek ‘’İmamoğlu davası’’, aklı dumura uğramamış kimseyi ikna edemedi ve kamu vicdanını yaraladı. Ne olmuştu? Bir sayın bakan, sayın İmamoğlu’na ‘’ahmak’’ demiş, İmamoğlu da cevaben soruyu yankılamış, ‘’Sensin ahmak’’ mealinde bir şeyler söylemiş. Ortada gezinen ‘’ahmak’’ lakırdısının Yüksek Seçim Kurulu’nun çok sayın üyelerini kastettiği sonucuna varan Sayın Mahkeme, İmamoğlu’na hapis cezası ve yetmedi, siyasetten men cezası vermiş; Türk Dil Kurumu sözlüğü ‘’ahmak’’ lafını hakaret olarak bile saymazken, Sayın mahkeme o kadar telaş etmiş ki, cezayı, ceza yasamızın bir maddesinin mevcut olmayan şıkkına göre vermiş. Yani, eğitim kurumlarında geçerli olan deyimle ‘’maddi hata’’ yapmış, Sayın Mahkeme.

    Bildiğim kadarıyla, tıpla ilgili mesleklerde benzer bir hata yapılırsa, öncelikle mesleğin ‘’Etik Kurulları’’ derhal müdahale eder. Sırf cehaletimden soruyorum, hukuk mesleklerinde eşdeğer ‘’etik kurullar’’ yok mudur? Var ise, onlar, ne iş görürler?

    Bu dava yurttaşlarda çeşitli tepkilere sebep oldu. Durum o kadar garipti ki, herkes kendince bir açıklama getirmenin peşine düştü. Açıklamalardan bir tanesi de, olup bitenin vaktiyle sayın CB’nin (Cumhur Başkanımız) , CB olmazdan hayli zaman önce almış olduğu haksız ‘’hapis ve siyasetten men cezasının’’ rövanşı olduğu yolundaydı. Elimizde her hangi bir delil yokken, Sayın CB’nin sayın mahkemeyi etkilediğini düşünemeyiz; Sayın Mahkeme kendiliğinden böyle bir işe soyunmuş da diyemeyiz. Dolayısıyla olup biteni Sayın CB’nin travmasına bağlamak hepten ve sadece tahmin üzerine geliştirilmiş bir açıklama oluyor.

    Şimdi anımsayalım, Sayın CB, CB olmazdan aşağı yukarı çeyrek yüzyıl önce bir manzume okumuştu. Önce büyük şairimiz Mehmet Akif’e ait olduğu söylenen, ama Mehmet Akif külliyatında izine rastlanmayınca, başka kişilere atfedilen bu manzumede Müslümanlığın kutsal mekanı camilerin mimari özellikleri kimi silahlara benzetiliyordu ve galiba inananlar askere çağrılıyordu. Askerlerin kiminle vuruşacağı söylenmiyordu. ‘’Ahmak’’ sözcüğüyle siyasetten men ve hapislik arasında hiçbir bağlantı kuramayan benim zavallı aklım, o zaman da daha önceki yıllardaki pek çok seferde olduğu gibi, ortada eylem yokken, ağzından çıkan bir söz için bu ağzın sahibinin hapse konulmasını kabul edememişti. Tıpkı, yakın zamanda ağzından İmam Hatip öğrencileri için kötü bir söz kaçırmış bir ses sanatçısının bu sözüyle, söz yüzünden başına gelenler arasında da gerçek bir bağlantı bulamayışım gibi.

    Bazen gerçekten, gerçek hayatta mı yaşıyorum, yoksa bir Kafka romanında mı, diye soruyorum kendime. Yalnız sayın CB’nin okuduğu manzumenin kimi hassas kulaklarca halkın bir kısmını diğerleri aleyhine kışkırtmak olarak işitilebileceğini de unutmayalım. Çünkü müminler kime karşı savaşacaklardı? Bu önemli husus manzumede muğlak bırakılmıştı, dolayısıyla manzumeyi işiten ya da okuyanlar, yanlış anlamlar çıkartabilirlerdi. Elbette Sayın CB ne o tarihte ne şimdi, kardeşi kardeşe düşürmeyi asla istemez, sadece maksadını aşan bir söz kaza ile çıkmıştı ağzından. O tarihteki kuşkucu mahkeme Sayın CB’yi gene o tarihte yürürlükte olan bir yasanın yürürlükte olan bir maddesine göre mahkum etmişti; yani kararda ‘’maddi hata’’ yoktu, yanlış anımsamıyorsam. Her ne olursa olsun, karar yanlıştı, dayandığı yasa, ifade özgürlüğüne karşıydı ve bütün haksız yasalar ve yanlış adli hükümler gibi amaçladığı sonuçların tam tersini doğurdu.

    Peki, mahkemenin bu tutumuna karşı Türkiye ne yaptı? Türkiye bu haksızlığın giderilmesi için, hiçbir siyasi mahkeme kararında göstermediği bir biçimde, elini kana bulamış gençler asılırken dahi kapılmadığı bir aceleyle bu yanlıştan dönülmesi için seferber oldu. Dönemin CHP’si, adil olmayan siyasal mahkeme kararlarıyla tıka basa dolu yakın tarihimizde hiçbir karara göstermediği duyarlıkla, emek ve çaba sarf ederek Sayın CB’nin önünü açtı. Sayın CB belki başlangıçta kendini mağdur hissetmiştir, belki de bunu yolunun geçici bir arızası olarak görmüştür, siyaset insanlarının sinirleri dayanıklı olur. Ülkenin çabası karşısında teşekkür duymuş mudur? Her halde duymamıştır ki, yolunu açanlar ve onu destekleyenlerin büyük kısmı zaman içinde geçici değil, gerçek mağdurlara dönüşmüşlerdir.

    AKP iktidarının bizzat çeşitli üyelerinin beyanlarından da anlaşılacağı üzere, hayata bakış açısı, İslam dininin sert bir yorumuna dayanmaktadır. Demokrasi tramvayına istediği durakta binip istediği durakta ineceğini açıkça beyan etmiş, ve bu görüşü asla tekzip etmemiş ya da bu görüşten döndüğünü ilan etmemiş bir iktidar var karşımızda; bu iktidar Sayın CB’den ibaret değil, kurumlarıyla var olan bir iktidar. Öyleyse olup bitenleri dinci siyasetin icraatı olarak değerlendirmek akla en uygun tutum iken, Amerikan sinemasının beylik filmlerinde olduğu gibi her şeyi tek bir şahsın duygularına ve eylemlerine atfetmek niye? Bu açıklamaların İmamoğlu haksızlığını romantikleştirdiği görülemiyor mu? En azından ekran ekran gezen muhalif milletvekillerinde ve diğer sayın muhalif beylerde bu idrakin bulunması beklenir. Öyle anlaşılıyor ki, yok! Her biri amatör psikiyatristliğe heveslenen bu beylere karşı, izninizle ben de amatör psikiyatrist kesileyim ve diyeyim ki, beyler, siz Freud’u yanlış anlamışsınız. Dönüp bir daha okuyun. Onun bahsettiği travma çocukluk travmalarıdır. Çocuğu derinden yaralayan, bilinç altına itilmiş, unutuşa terk edilmiş, ama yetişkinlikte bireyi asla rahat koymayan, kişiliğini bozan, onu bilinçdışı rövanşlara iten travmalar, çocukluk travmalarıdır; kırk küsur yaşında geçirilenler değil. Sözüm ona muhalif Beyler, ‘’Gezi’’ dolayısıyla ve diğer sebeplerle şu anda hala hapiste bulunan insanlarımıza, haksız suçlamaları onurlarına yediremeyip canına kıymış, ya da cezaevlerinde kahrından ölmüş insanlarımıza, ne suç işledikleri dahi kendilerine söylenmeden KHK ile işsizlik kuyusuna itilmiş aydınlarımıza ayıp olmuyor mu?

  • ‘Buray’ ve Recep İvedik’ talana karşı

    Kim tutar köklerimi? Sarıp besler toprak gibi

    Kim verir sana nefes? Dalındaki yaprak gibi

    Çöle döner yurdum, ziyan olur yarınlarım,

    Hiç korkun yok mu?

    Kuş sesiyle uyanırken kıyamet sirenleri

    Çöp, atık, beton her yerde karbon ayak izleri

    Sekiz milyar insan virüs gibi yer dünyayı

    Dur diyen yok mu?

    Sen uyurken buzdağından bir parça daha koptu

    Ağaçların kömür oldu, kâğıt oldu, kibrit oldu

    Nehirlerin zehir oldu, balinalar kıyıya vurdu

    Kıyamet koptu, haberin yok mu?

    Sen uyurken Kazdağı’nda bir maden daha kurdu

    Gökyüzünde duman oldu, çamur oldu, delik oldu

    Kan kustu yağmur oldu, dev dalgalar kıyıya vurdu

    Kıyamet koptu, haberin yok mu?

    Yarının bitiyor, hiç korkun yok mu?

    Ünlü şarkıcı Buray’ın TEMA’ya armağan ettiği son şarkısı “YOK MU” nun dizeleri bu sözler…

    Türkiye, etkisini ve yıkımını giderek artıran yağma-talan madenciliğinin hedefinde bir ülke artık. Sayıları on binleri bulan ruhsatlar, ihaleler ve kamulaştırmalar. Milletin dağları, ormanları, yaylaları-meraları, su kaynakları meta olarak görülüp satılığa çıkarılmış durumda. Dünyadaki en vahşi sömürge madenciliği, bu ülkenin güzel insanlarına ekonomik krizden çıkış yolu olarak dayatılıyor. Afrika’da, Güney Amerika’da, Uzak Doğu’da ne yaptılarsa aynısını ve fazlasını bugün Türkiye’de yapıyorlar.

    Çünkü ucuz ülke, çünkü bu ülkeyi yönetenler ülkenin her karışını maden yağmasına açmış durumda.

    Altın madenciliği, nikel madenciliği, gümüş madenciliği, mermer madenciliği, kömür madenciliği denilerek doğal ortama çok büyük zararlar veriliyor. Yapılan bir madencilik değil yağma-talan sistemidir.

    Yüz binlerce ağaç bir çırpıda kesiliyor. Yüzbinlerce ton dinamit kullanılıyor. Dağlar param parça edilip, çok değerli su kaynakları zehirleniyor. Siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları taşın-toprağın üzerine boca ediliyor.

    Birileri Türkiye’yi ucuz bir sömürü ülkesi olarak görüyor. Bu ülkeyi yönetenler de Türkiye’nin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını uluslararası kartellere ve yerli işbirlikçilerine sınırsızca açmış durumda. Bir an önce bu sömürge madenciliğini, vahşi madenciliği durdurmak zorundayız. Yoksa tarım yapacak toprak, içecek su ve nefes alacak bir havamız kalmayacak.

    Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ü, Kazdağları’nın yüzde 79’u, Kütahya’nın yüzde 92’si maden bölgesi ilan edildi. Birileri Türkiye’nin su kaynaklarının yüzde 40’ının kaynağı olan Murat Dağı’nı parçalamak için planlar yapmakta, bu ülkeyi yönetenler de bunu izin vermektedir.

    Türkiye’nin çok tehlikeli bir yol ayrımında. Türkiye’nin dağları, ormanları, yaylaları, meraları ve su kaynakları ‘meta’ olarak görülüp satılığa çıkarılmış durumda. Bunu da millete iş-istihdam-ekonomi diye pazarlıyorlar. Onların iş dediği, milletin köylerinin yıkılması; onların istihdam dediği, içindeki milyonlarca canlıyla birlikte bir çırpıda yüz binlerce ağacın kesilmesi; onların ekonomi dediği, bu ülkenin can damarı olan yaylaların, meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bunun adı ekonomi değil olsa olsa ekokırım olabilir.

    Vazgeçmediler, vazgeçmeyecekler… Paraları var, medya güçleri var, ülkeyi yönetenleri de arkalarına almışlar…

    Daha dün, 10 Aralık gece yarısı yine Meclis’e bir kanun teklifi sevk ettiler. Daha önce Enerji Bakanlığı’ndan yönetmelik çıkartarak zeytinlikleri yağmalamak istemişler ama Danıştay “DUR” demişti. Danıştay’ın bu kararına rağmen hazırladıkları kanun teklifiyle yine Meclis’in kapısına dayandılar. Milletin Meclisi’nden çıkaracakları kanunla, milletin zeytinliklerini ve ormanlarını talan etmek için harekete geçtiler. 20 yılda 10 kez delmeye çalıştıkları zeytin kanununu, bir kez daha delmek için harekete geçtiler.

    Onları artık tek bir güç durdurabilir. Halkın gücü. Bugün Türkiye’nin dört bir köşesinde vatandaşlar, köylüler, çiftçiler zeytinliklerine, fındık bahçelerine, ormanlarına, yaylalarına-meralarına sahip çıkmak için harekete geçti ve geçmek zorunda.

    İşte bu noktada RECEP İVEDİK-7, doğa ve ülke talanına karşı mücadelede önemli bir film olarak dikkat çekiyor. Recep İvedik bu kez doğanın ve köylerin yağmalanmasına karşı mücadele veriyor. Muhtarların nasıl satın alındığını, köylülerin nasıl kandırıldığını; kadınların toprağına, köyüne nasıl sahip çıkabildiğini anlatıyor. Yağmacıların-talancıların karşısına cesur avukatlarla birlikte dikilmedikçe onları durdurmanın zor olduğunu anlatıyor.

    TEŞEKKÜRLER BURAY…

    TEŞEKKÜRLER ŞAHAN GÖKBAKAR…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • 3 Aralık Dünya Engelliler Günü Kutlanabilir mi?

    Merhaba,

    Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1981-1991 yılları arasını “Dünya Engelliler On Yılı”; bu on yıl içerisinde 10-16 Mayıs tarihleri arasındaki süreyi “Sakatlar Haftası” olarak ilan etmiş; on yıllık bir eylem planı hazırlamıştı. Bu on yıl içerisinde devletler sakatlık konusunu gündemlerine alacaklar; farkındalık çalışmaları yapacaklar; yasal mevzuatlarında engelliler için düzenlemelere yer vereceklerdi.

    Bu eylem planı, alanda önemli bir canlanma meydana getirdi. Ülkelerin kamuoylarında ve siyaset kurumlarında sakatlık sorununun niteliği ve boyutlarına ilişkin bir farkındalık oluştu. Birçok ülke kapsamlı mevzuat çalışmaları yaptı. Anglosakson ülkelerinde engelliliğe dayalı ayrımcılık karşıtı yasalar yürürlüğe girerken Kıta Avrupası ülkeleri, çeşitli yasalarda değişiklikler gerçekleştirdi ve engellilere ilişkin özel yasaları yürürlüğe koydu.

    Türkiye işe, 1981 yılında Sakatlar Milli Koordinasyon Kurulu’nu oluşturarak başladı. Belli başlı devlet kuruluşlarının temsilcilerinden meydana gelen Koordinasyon Kurulu’nda, tek bir sivil toplum temsilcisi bile yoktu. Devlet, her konuda olduğu gibi, “bu sorunu sadece ben bilirim” diyordu. Çalışmalarını, dönemin Çalışma Bakanı Sn. Mustafa Kalemli’nin başkanlığında yürüten koordinasyon Kurulu, arada bir toplanıp dağılmanın dışında ciddi hiçbir iş yapmadı. Hatta, daha önce sakatlar gelir vergisinden bütünüyle bağışık iken, onları kademeli olarak vergiye tabi tutan ve bunu sakatlara yeni bir hak veriliyormuş gibi kamuoyuna sunan 12 Eylül cuntasının bu tutumuna bile karşı koyamadı. Özetle Sakatlar Milli Koordinasyon Kurulu ölü doğmuştu.

    İmdada yine sivil toplum yetişti. H.Ü. Sosyal Hizmetler Akademisi, TÜRK-İŞ ve Türkiye Sakatlar Derneği işbirliğiyle 1981 yılı Şubat ayında Ankara’da üç gün süren bir sempozyum gerçekleştirildi. Bu sempozyumda sakatlık sorununun toplumsal niteliğine vurgu yapılırken, sorunun çeşitli boyutları tartışıldı; sağlık, çalışma, eğitim ve sosyal güvenlik gibi sorunlara ilişkin bir dizi çözüm önerisi kabul edildi. Tarihin cilvesine bakın ki, Sempozyumun açılışında konuşma yapan dönemin Sağlık Bakanı, sakatlığın bir mukadderat olduğunu söyledi.

    Dünya Sakatlar On Yılı 1991 yılında sona ererken, Türkiye Sakatlar için bir arpa boyu yol kat etmemişti. BM Genel Kurulu, Sakatlar Haftasını kaldırarak 3 Aralık gününü “Dünya Sakatlar Günü” olarak ilan etti. Ama Türkiyeli engelli örgütleri, sakatlık sorununu kamuoyuna ve siyaset kurumuna mal etmek için hem 10-16 Mayıs arasındaki Sakatlar Haftasını, hem de 3 Aralık Dünya Sakatlar Gününü değerlendirdiler. Altı Nokta Körler Derneği öncülüğünde oluşturulan Demokratik Kör Dernekleri Birliği, 9 Mayıs 1991 günü 400 kişilik bir kalabalıkla TBMM’ye bir çıkarma yaptı. Gurup salonlarını dolaşarak, hazırlamış oldu demokratik, kapsamlı ve bütünlüklü “Özürlüler Yasa Taslağı”nı siyasi parti yöneticilerine elden teslim etti. Kürsülerden yüksek sesle taleplerini dile getirdi. Bu eylem engelli hakları mücadelesinde bir milattır. Zira ilk kez o yıl 15 Ekim Günü yapılan genel seçimlerde siyasi partiler, engelliler için programlar yayınlamaya, taahhütlerde bulunmaya ve engelli milletvekili adayı göstermeye başladılar

    Daha sonraki yıllarda demokratik hak arama mücadelesi devam etti. Onlarca kitlesel basın açıklaması, oturma eylemleri, Anıtkabir’den Başbakanlığa yürüyüşler, açlık grevleri, imza kampanyaları gerçekleştirildi. Ta ki, 2005 yılı Temmuz ayına dek. 2 Temmuz 2005 tarihinde 5378 sayılı Engelliler Kanunu, alandaki sivil toplum örgütlerinin baskısıyla TBMM’deki siyasal partilerin oybirliğiyle kabul edildi.

    2013 yılına kadar engelli haklarında bazı ilerlemeler meydana geldi. Engelli aylıklarında artışlar oldu. Evde bakım hizmetinin kapsamı genişledi. Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri’nin ve öğrencilerinin sayısı hızla arttı. Körlerin, kâbusa dönen iki tanık uygulaması önemli oranda çözümlendi.

    Fakat, 2013 yılından itibaren bir duraklama ve daha sonra bir gerileme dönemine tanık oluyoruz. Ak- Parti hükümetleri, engelli haklarından sosyal yardım nitelikte olanlarına ilgi duydu. Hak anlayışının yerini, engellileri merhamet nesnesi olarak gören bir zihniyet egemen oldu. Engelli aylıklarının ve evde bakım ücretlerinin ödenmesinde, engellinin kendi fiili geliri yerine, “hane içinde fert başına düşen gelir” kriterine dönülerek pek çok engellinin aylıkları ve ücretleri kesildi. Noterler iki tanık uygulamasına geri döndü. Erişilebilirlikle ilgili yasaların uygulaması, üçer dörder yıl ertelenerek işlevsizleştirildi. Devlet yetkililerinin ağzından engellileri küçümseyen ve dışlayan sözlere sıkça rastlanır oldu. Giderek Ak-Parti, engellilik sorununu hemen hemen bütünüyle gündeminden çıkardı.

    En son TBMM Komisyon görüşmelerinde benimsenen 2023 yılı bütçe teklifinde engellilere ayrılan payın düşüklüğü dikkat çekiyor. Bu yılın Aralık ayında TBMM Genel Kurulunda karara bağlanarak 1 Ocak 2023 itibarıyla yürürlüğe girecek olan bütçe teklifinde 2022 yılı bütçesinde % 1,2 düzeyinde olan Engellilerin Toplumsal Hayata Katılımı ve Özel Eğitim Programına ayrılan payın, 2023 ve 2024 bütçelerinde artmaksızın aynı kalması, 2025 bütçesinde ise, % 1,3’e çıkarılması öngörülüyor. 2023 yılında 4 milyar 808 milyon TL’nin üzerindeki toplam bütçenin ancak 58 milyara yıkının engelliler kullanılması teklif ediliyor. Oysa engelli nüfusun toplam nüfusun % 10’undan fazla olduğu biliniyor. Bu yaklaşım, açıkça engellilere yönelik negatif bir ayrımcılık yapıldığı anlamına geliyor.

    Öte yandan bütçe teklifine göre 2025 yılı sonuna kadar sadece 4350 engellinin kamu personeli olarak atanması öngörülüyor. Oysa iş bekleyen yüzbinlerce işsiz engelli var.

    Kamu bütçesi, kamudan elde edilen kaynakların nüfusu oluşturan toplum kesimlerine göre dağılımını gösteren bir ayna niteliğindedir. Bu durumda 2023 yılı bütçesinin nüfusa oranı % 10’un üzerinde olduğu kabul edilen engellilere hak ettikleri payı vermediği anlaşılıyor. 2023 yılı bütçesini, bir başka yazımda engelliler açısından ayrıntılarıyla ele alacağım.

    Bu tablo karşısında şimdi soruyorum:3 Aralık Dünya Engelliler Günü ülkemiz engellileri tarafından kutlanabilir mi? Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Adaletsiz kalkınma: Fakruzaruret içinde gönüllü kulluk

    2002’den bu yana AKP’nin vaad ettiği demokrasi ve refah ilk kez bu kadar gayri ciddi bulunuyor. Teorisine de pratiğine de inanılmıyor. AKP seçmeni de kendisini nasıl bir geleceğin beklediğini ilk kez tahayyül edemiyor.

    Ülkede otoriterliğin yükselişi önlenemiyor, otoriter şiddetin etkisi altındaki ruh haliyle gelecek şekillendirilmeye çalışılıyor.

    Halk, önceleri kağıt üzerinde de olsa varlığına tanıklık ettiği haklar ve özgürlüklere bu kez mutlak güçle pervasızlaşanların dilinde bile rastlayamıyor.

    Bir şarkıcının saatler içinde önce hedefe sonra cezaevine konmasının altındaki motivasyonu çözmeye çalışırken bir diktatör namzetiyle yüzleştiğini düşünüyor.

    Daha çok öfke üretildiğine tanıklık edeceği günlerin sonunda bir tercihe gideceğini biliyor; ama tercihin sonucunda daha büyük bir öfkenin muhatabı olup olmayacağını kestiremiyor.

    Ama alamet-i farikası tek adamlık otoriteryenizmi olan rejimin rıza üretemediğinde, 20 yılın sonunda yaşadıklarındaki; “kitlesel hipnozu”, “kör itaati”, “mutlak teslimiyeti”, “saplantılı inancı”, “patetik riyakarlık” haliyle razı oluşundaki payını da içten içe biliyor.

    Mısırlı Ala El-Esvani; “Diktatörlük Sendromu” adlı kitabında, Etienne de La Boetie’nin “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”ini referans alarak; “bir halk özgürlüğünü kendi rızasıyla ya da zorla bir bireyin iradesine teslim ettiğinde o birey diktatöre dönüşür.” diyor. Mısır’da da sınırsız güç ve kalıcı iktidar hedefleyen diktatörlerin yolunu açan halkın, La Boetie’yi 450 yıl sonra bile doğruladığını gösteren kitap, bize de bir şeyleri işaret ediyor.

    Önce iktidar, ardından muktedir olmuş birileri için 20 yıl, bizim gibi ülkelerde de “diktatörlük sendromu”nun görülmesi için yeterli bir süre.

    Tüm ideolojik aygıtların üzerinde test edildiği, idolleştirilmiş liderin büyüsüne kapılmış halde yaşayan,; “Liderliğin yaptığı her şey doğru ve bundan sonra yapacakları da doğru olacak” ifadelerine eş bir inançla şekillendirilmiş, üzerinde mutlak bir denetim kurulmuş, her biri birer “Truman Burbank” olarak düşünülmüş, otoriteryenizm fikrine de alıştırılmış ve bunu kabul etmeye razı bir kitle ile işler daha da kolaylaşabilir.

    Otoriter rejimin uzun süre iktidarda kalmasının temel sorumlusu El-Esvani’ye göre yaratılan “makbul vatandaş”…

    Erdoğan iktidarının da karşısında konumlanan herkesi havale ettiğini söylediği “millet” de işte bu makbul vatandaştan mürekkep.

    El-Esvani’nin kitabında söz ettiği “makbul vatandaş”, ona göre; aslında aynı zamanda çaresizlik ve korku içinde, adaletin imkansızlığı konusunda çaresiz ve yukarıda değindiğim üzere, adaleti gerçekleştirme çabalarının sonuçlarından da korkuyor.

    Yine kitapta geçtiği üzere bu birey tipi Etienne de La Boetie tarafından sarsılmaz ve kronik itaati ile tanımlanıyor.

    Hükümet etme haliyle etkisini her kesimde hissettiren 20 yılın sonundaki iktidarın ülkeye yaşattığı ağır iktisadi ve siyasi krize, keskin yoksulluğa, yolsuzluk ve rüşvet ağı ile ayyuka çıkmış derin ahlaki çöküşe, tüm kurumlarının çürümüşlüğüne rağmen; hala iktidarını koruyabilmesini ya da kitlesel varlığını ileriye taşıma umudunu yaşatmasını anlamak için La Boetie’nin; halkın “erkini yalnızca onların kendisine verdikleri güçten alanlara katlanabilmelerinin” bir tercih olarak ortaya koymasını görüyoruz her iki kitapta da.

    La Boeti’nin: “Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki olmayacaktı, eğer ona karşı koymak yerine onun verdiği acıyı sevmemiş olsalardı tiranın onlara en ufak bir kötülük yapma olanağı olmayacaktı.” ifadesiyle de bugünkü rejimle kaderini birleştirenlerin akıl iklimini yorumlayabiliriz.

    Tek bir kişiye katlanan insanların bunu ona karşı çıkmak istememeleriyle açıklayan, kendilerini bunu yapmaktan alıkoyduklarını düşünen La Boetie bu savlarında yalnız değil, siyasal iktidarın var olabilmesinin, iktidarın kendisine gerekli olan boyun eğme arzusunu yaratmasına bağlı olduğu fikri, antropolog Pierre Clastres’da da var.

    Tek adamın milyonlara hükmetmesinin rıza göstermeyle ilgisini anlamlandırırken La Boetie “gönüllü kulluk” olgusunu insan doğasının yozlaşmasına bağlıyor. Feodal dönemdeki bu temellendirme bize Erdoğan rejiminin doğasını anlamak için yeterli gelmeyecek kuşkusuz. El-Esvani’nin Mısır tecrübesini anlattığı kitabından yola çıkarak bizdeki durumu nasıl yorumlamak gerekir fikri üzerine düşünelim istiyorum.

    Her iki kitabın da kendi temellendirmeleri üzerinden bizdeki otoriter iktidarın oluşumundaki nedenleri; rıza gösteren makbul vatandaşlar, din, korkaklık, insanların zenginlik elde etme arzusu ile siyasal iktidara bağlanması düşünülmeyecek kadar mantık dışı görünmüyor; ama monarşi koşullarında değiliz ya da Nasır’ın, Mübarek’in Mısır’ında…

    Reinhard Kühnl; milyonlarca insanın toplumsal çıkarlarına açıkça aykırı politikaları olan bir hareketin veya partinin etrafında toplanmalarını izaha muhtaç bulur. Bu izahatı da muhalefetin yokluğunu da yazının ileriki bölümlerinde açacağım; ama yukarıdaki temellendirmelere ek olarak söylenmesi gereken bir şey de, bizdeki “iktidarın en çıplak görünümünün de baskı ve şiddet” olması…Başlangıçta rıza üretmede hiçbir sorun yaşamayan iktidarın giderek rıza üretememesi ve çubuğu zora başvurmaya kırması…

    Ancak siyasal iktidarın gücünü mutlaklaştırması, “gönüllü kulluğun” oluşmasında tek başına şiddet de yeterli olmaz. Zorun gücüyle insanların durumlarını benimsemelerini sağlamak için iktidar, bir “inançlar sistemi de yaratarak kişilerin iktidar ilişkilerini kendisinin saptadığı yönde algılamalarını” da sağlamak durumunda. AKP bizde 20 yılın sonunda temelsiz bir değerler algısı, vulgar bir dünya görüşü aşıladığı bir kitle yaratarak ideolojik işlevi yerine getiren bir konum da kazandı.

    Toplumu yönetenler- yönetilenler biçimindeki bölme organizasyonundan başka, kullandığı tek yönlü dille, tehditler ve korkutmalarla kendisi gibi düşünmeyenlerin itaatini sağlamayı kısmen de olsa başarmış durumda.

    Bir şarkıcının ceza hukukunun hiçbir şekilde muhatabı olmaması gereken sözlerini cezalandırmakla kalmayıp, kendisine destek açıklamalarının “amalar” ile başlaması, “söyleme mecburiyetiyle” yapılmasını, iktidar olgusuna içkin şiddetin başka bir karşılığı olarak görebiliriz.

    AKP iktidarının 20 yılın sonunda başardığı en önemli şeylerden biri, yaslandığı ideolojisini -iktidarının doğallığı üzerinden- genel dünya görüşü, bir yaşam tarzı biçiminde dayatarak daha sonraki evrelerinde bu ideolojik temel üzerine inşaa ettiği otoriteryen düzenini tüm topluma benimsetip, onaylatmak oldu.

    CHP’li Özgür Özel’in Gülşen’in sözlerine ilişkin: “İmam hatipler, CHP döneminde kurulmuş… Maksadını aşmış bir espri. Çok rahatsız edici şekilde insanların kalbini kırdı. Biz de takip edeceğiz” demesi Erdoğan’nın ideolojisinin başarısı.

    Hoş, kendisinin Şenyaşar ailesinin üç ferdinin AKP’lilerce katledilmesinin ardından AKP’lilere “acil” başsağlığı dilediği tweetini hatırlayınca Gülşen’e hapsi reva gören rejim yargısına cevabın Fenerbahçe tribünlerinden “ becerebilirsen zapt et hadi” tezahüratıyla gelmesine de şaşırmamak gerek.

    Gülşen mevzusu da gösterdi ki bundan sonra yapılacak her yanlışa cılız da olsa gelecek tüm itirazların AKP’nin ideolojik söylem süzgecinden geçirilmesi zorunluğu belirecek, kültürel hegemonyanın iktidarına “derin bir sadakatle” bağlı “makbullerin” dışında, siyasal- toplumsal içtihatların diğer bireylerce ve kurumlar tarafından bir konsensüs yaratılmış biçimde işlemesi de sağlanmış olacaktır.

    AKP rejiminin bu “resmi ideolojisinin” “yarattığı kültürel koşullandırma” insanların özgür düşüncelerinin ürünleri olarak sunulup meşrulaştırıldığında ise halkın, iktidarın hükmü altına tümüyle girme evresi de tamamlanmış olacaktır.

    AKP iktidarı, bu haliyle sadece düşünce ve ifade özgürlüğünü yok etmekle yetinmediği gibi hakikati de eğip bükerek bir kez daha “faşizmin susma değil, söyleme mecburiyeti” olduğu korkunç gerçeğini bize özgürlük olarak satacaktır.

    Gramsci; “politikada yanılgı devletin temel olarak diktatörlük+ hegemonya anlamıyla doğru bir şekilde kavranmamasından kaynaklanır” derken politik toplumla sivil toplum toplamının “baskının zırhlı hegemonyası” biçiminde temerküz halini de devlet olarak açıklıyordu.

    Bugün gelinen noktada kültürel hegemonyanın oluştuğuna delil olarak yukardakiler verilebilir mi? Siyasal hegemonyanın oluştuğuna dair kuşku yaşanıyor mu?

    Bir parti devleti olarak AKP’nin mutlak güçle bezenmiş iktidarının siyasal aygıtı elde tutmasının dışında kültürel koşullandırmaya da hakim haliyle hegemonya işlevinin yerine geldiğini düşünebilir miyiz?

    Bugün toplumun çok büyük bir kısmının maruz kaldığı siyasal ideolojik düzey, iktidarın baskı ve fiziksel şiddete başvurması, hegemonyanın tahkimi, kurulan tahakküm ile bunun zorla kabul ettirilmesinin kaideye dönüşmesi, iktidarın şiddet kullanımını meşru kılmasıyla büyük bir toplumsal kesimin üzerinde uygulanan baskıyı onaylatıp, yaşamın ayrılmaz bir parçasına dönüştürmesi “diktatörlük sendromunun” semptomları mı?

    Bir şarkıcın ceza kanuna muhatap olmaması gerektiği halde cezalandırılan sözünü savunamayan, dahası cezalandırılmayı eleştirirken bile “amalı” cümle kuran muhalefetin varlığı da AKP iktidarın ideolojik başarısıyla ve yaratılan ortamla mı ilgili ?

    İktidarın kurduğu hegemonyayla, halkın düşünce-davranış kalıplarını biçimlendirmesi, üstündeki baskıyı katmerlemesi, tüm çürümüşlüğüne rağmen varlığını koruyarak umudunu sürdürmesi de yine aynı muhalefet ile ilgilidir.

    Burada Poulantzas’ı hatırlarız: “ezilen sınıflar hükmetme sistemine karşı olan ayaklanmalarını bile genellikle hakim meşruluğunun çerçevesi içinden yaşarlar.”

    El-Esvani diktatörlük sendromunda dinin işlevselliğinden de söz ediyor. Müslüman halkların otoriter iktidarlarının dini bir çeşit zırh olarak öne çıkarmalarını Le Boetie’yi hatırlatan bir vurguyla o da işliyor. Kutsiyet atfetmenin “tanrısallık örneğinden” o da haberdar ediyor. Bizler de Erdoğan’a atfedilen “cihan halifeliği”, “ümmetin lideri” sıfatlarının bizdeki tezahürlerine, tarikat ve cemaatlerin türlü cambazlıklarına, Diyanet’in deveye hendek atlatan fetvalarına şahitlik etmiştik. Detaya gerek yok. Şarkıcının muhatap olduğu hukuk ve dil de muhalefetin buna mahkumiyeti de birbirini ve dinin işlevselliğini bütünlüyor.

    Erdoğan iktidarının önemli başka bir hamlesi de siyasal – kültürel egemenliğine tehdit olarak gördüğü tüm kurumların, yapıların yok edilmesiydi. Yerine koyduklarının da kendisi için en iyisi olduğuna koşulsuz inanmış hayranlardan oluşmuş bir yandaş kitle oluşturarak rejimini dayandırdığı “devleti” de kendisinin merkezileştirildiği biatlı bir bürokrasiyle şekillendirmekti.

    Böylece tüm ülkeyi baba mülkü gibi görüp kendini de tüm halkın yazgısı üzerinde karar verici sayacaktı, yaptığı her şeyi kendi siyasi ikbaline göre şekillendirecek ve hükümet etme biçimini sürdürülebilir kılacaktı.

    Kendi çeperini genişletip derinleştirecek, servet transferiyle semirtecek ve Aristoteles’’ten ilhamla söylersek, ülkeye “hanesi”, o da hanenin “efendisi”ymiş gibi hükmederek iktidarını sürdürecekti.

    Öyle ya; nihayetinde bütün memleket kendisi ve ailesinin kazancı ve sonsuz iktidarı için var…

    Monarşinin sınırında yönettiği ülkede bir grup iktidar sahibiyle sınırsız zenginlik ve debdebe içindeki “itibarlı” yaşamları, ne demokrasiyle ne de anayasa ve yasayla frenlenemeyince de “diktatörlük sendromu” oluştu.

    Son sözler…La Boetie gücün saadet zincirini; “…inanmak istenmez; fakat gerçektir: Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle, gerek tiranın çağırmasıyla ona yaklaşmış ve ortağı olmuşlardır. Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları altı yüz kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorlarsa, bu altı yüz kişi de altı kişiye aynı biçimde davranır. Bu altı yüz kişi, buyrukları altında altı bin kişiyi tutar… Bunlardan sonra gelenler çok daha fazla kalabalıktır.” sözleriyle açıklıyor.

    Kulağa çok mu tanıdık geliyor? Son dönemin gözde ifşalarına konu olan, “elemanlar”, danışmanlar, vekiller ve bürokratları mı hatırladınız? Tüm ülke fakruzaruret halinde yaşarken rüşvet ağları, milyon dolarlar, lüks yaşamlar, sınırsız servet transferi içinizi mi burkuyor?

    Adaletsiz kalkınmanın olağandışı sömürü döneminde yüzde 7,5’lik büyümede sınıflar arası gelir dağılımında sermaye bloku payını artırırken geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 olan ücretli emeğin payı 2022’de yüzde 25.4’le düşmeye devam ederken ne düşünüyorsunuz?

    La Boetie “ Tirana karşı koymak, onunla savaşmak gerekmez bile. Ülke ona kulluk etmemeye karar versin bir kere tiran kendiliğinden yok olup gider“ diyor “Söylev”de. Bu cümle yazının birinci bölümünün sonu ikinci bölümünün başı olsun.

  • Alevi’nin yarası muktedirin havucu

    “Hararet nardadır, sacda değildir

    Keramet baştadır, taçta değildir

    Her ne arar isen kendinde ara

    Kudüs’te, Mekke’de hacda değildir”

    Hacı Bektaş’ı Veli

    Bir hayal edin; seküler bir cumhurbaşkanısınız ya da başkansınız. Ya da ne bileyim kadiri mutlak bir tek adamsınız. Bütün tarikatları, cemaatleri dize getirmeyi kafaya takmışsınız. Dini yasaklamaya, bütün kutsal değerleri toplumun kültürel evreninden silmeye kararlısınız. Buna benzer bir manzaranın Fransız Devrimi sırasında Jakobenlerin iktidarı döneminde hüküm sürdüğünü birazcık tarih okuyanlar bilirler. Özellikle de Jakobenlerin efsane lideri Maximilien Robespierre, bütün kiliseleri kapattırıp, Hristiyanlığın özellikle Katolik kolu olmak üzere bütün kollarını yasaklayıp yerine “Kutsal Varlık Kültü” kuruyor. Kuşkusuz bunu oluşturmasında Voltaire’in “Tanrı yoktur, ama gerekirse tanrıyı yaratıp insanlara sunmak gerekir, çünkü tanrı vicdansızların vicdanıdır” minvalindeki sözü etkili oluyor. Neyse mevzumuzun odağı Jakobenler değil tabi ki.

    “MİSAFİR UMDUĞUNU DEĞİL BULDUĞUNU YER”

    Şimdi hayalimize devam edelim: Yaklaşık bir yıl sonra artık seçimli demokrasiyi bir formaliteden ibaret görmeye başlamış olmanıza rağmen bir seçime gireceksiniz. Bu seçimde başarısız olacağınızı aşağı yukarı tahmin ediyor olmanıza rağmen kadiri mutlak konumunuza güvenerek bütün dini cemaatlere rutin ziyaretler yaparak toplumsal rızayı diri tutmaya karar vermişsiniz. Çünkü toplumun geneli yoksullukla boğuşuyor olmasına rağmen, bu yoksulluğa yol açan bütün kararlarınızdan yüzde yüz eminsiniz ve burnunuzdan kıl aldırmıyorsunuz; yani kararlarınız yanlış olsa da ona herkesin mutlak bir şekilde itaat etmesini istiyorsunuz. Ziyarete gittiğiniz cemaatlerin kendi ritüelleri, var oluş biçimleri, giyim kuşam tercihleri filan var. Bütün bu unsurlar inançlarının birer göstergesi ve gerekli koşulları. Misal İsmail Ağa Cemaatine onların gönlünü hoş etmek ya da gönül rızalarını almak için ziyarete gideceksiniz ve ziyaret sırasında diyorsunuz ki “benim karşıma sakallarınızı keserek, takım elbise giyerek ve bir masa etrafında nizami bir şekilde dizilerek çıkacaksınız. Ben sizi ziyarete ancak bu koşulla gelirim. Sonuçta siz ziyarete gidiyorsunuz ve gittiğiniz mekânın gereklerine göre değil de kendi gereklerinizi dayatarak hareket ediyorsunuz. Öyle ya ziyaret bir nevi misafirliktir ve bir ziyarette ziyaret edenin değil ziyaret edilenin koşulları esastır. Siz bir eve ziyarete gittiğiniz zaman, “ben minderde oturamam, geldiğimde bana sedir kuracaksınız ya da kenarları altın varaklı koltuk hazırlayacaksınız, ben ancak bu koşulla ziyarete gelirim” diyemezsiniz. Ancak ziyaret edilen kişi sizin hassasiyetinizi göz önünde bulundurarak ki bu hassasiyet genellikle sağlıkla ilgili ise kabul edilebilir, size özel koşullar ayarlayabilir. Aksi bir durum yoksa atasözlerine bile geçmiştir; “misafir umduğunu değil bulduğunu yer”.

    ALEVİLER TÜRK-SÜNNİ İSLAM ANLAYIŞININ YERLİ DÜŞMAN KARDEŞİ

    Ülkemizin tek adamının, her şeyin en iyisini bileninin, hikmetinden sual olunmazının, sözünün üstüne söz konulmazının son yaptığı Hüseyin Gazi Cemevi ziyaretindeki manzarayı bir de bu gözle okumak gerekiyor sanırım. Aleviler, Osmanlı’dan Cumhuriyete tevarüs eden Türk-Sünni İslam anlayışının başlıca yerli düşman kardeşi olarak Anadolu coğrafyasında yüzyıllardan beri bin bir türlü yarayla günümüze kadar gelmiş bir topluluk. Cumhuriyetin kuruluşuyla hâkim kılınmaya çalışılan laiklik anlayışının görece korunmasına sığınarak devlet zihniyetinin derinlerine kadar işlemiş Türk-Sünni anlayışının dayattığı asimilasyona direnmeye çalışan bir topluluk olarak mevcut devleti sahiplendiler ve sahiplenmeye devam ediyorlar.

    “ALEVİLER ÜLKENİN SİGORTASI MI?”

    Türk-Sünni devletin devletlileri Alevileri işlerine geldiği zaman Sünni-Alevi çatışmasının payandası olarak araçsallaştırarak hikmetinden sual olunmaz, kadiri mutlak devletin hâkimiyetini tahkim etmeye çalıştı. Maraş, Çorum, Gazi Mahallesi, Sivas’taki gibi katliamlar, bu hâkimiyetin tahkim edilmesi çabası için araç olarak kullanılan en bilinen olaylardır. Devletin görece yüzeyindeki devletlilerin bazıları ise, çoğu zaman Alevileri ülkenin sigortası olarak gördüler. Zira, onlar Sünni İslam’ın sekter yönleri ve modern dünyaya uyum sağlamadaki güçlüklerini törpüleyen ve nötralize eden bir topluluktu. Onlara atfedilen hümanist düşünce ve yaşam biçimi, Cumhuriyetin idealize ettiği muasır medeniyete de uyumluydu. Bu bakışın yarattığı nispi özgüven Alevilerin yurttaşlık bağıyla bağlı oldukları ama bir türlü Anayasal eşit yurttaşlığın gerektirdiği haklara kavuşamama halini kabul edilebilir kıldı. Yani Alevilerin bu kadar yıllık yaşadıkları ayrımcılığın kabul edilebilmesinin belki de en temel nedeni, içselleştirdikleri konjonktürel “makbul yurttaşlık” konumuydu. Alevilerin Anadolu coğrafyasında konsolide bir mezhepsel grup olarak hareket edememe ve siyasal süreçlere etkin bir şekilde müdahil olamama nedeninin de bu konjonktürel makbul yurttaşlık konumunu her daim gündemde tutma arzuları oldu. Bu arzu, Alevilerin yüz yıllardan bu yana kanayan kimlik yarasını belki de bir nevi sarma yöntemiydi. Yara, bir yandan sürekli kanarken, diğer yandan palyatif yöntemlerle sarılmaya çalışıldı. Alevilerin bu palyatif yöntemlere tevessül ve tenezzül etmesinin en önemli nedeni belki de kimliğin temel bileşeninin bu yara olmasıdır. Bazı insanlar, kavga sırasında aldığı yarayı iyileştirmek istemez. Zira o yara o kavgayı ve o kavga sırasında ortaya çıkan azim ve kararlılığı anımsatır. Bu patolojik anımsama, bir süre sonra o kişinin karakterinin temel bileşeni olur. Alevilerin yüz yıllardan beri taşıdığı yara da bir nevi Alevi kimliğinin karakteristik unsuru olmuş ve bu yara olmaksızın varlığını meşrulaştıramaz hale gelmiştir.

    “KİMLİK BİR YARADIR”

    Kimlik temelde bir yaradır; yoksulluğun, aşağılanmanın, yadırganmanın, ayrımcılığın, dışlanmışlığın, savaşların, çatışmaların açtığı yara. Bu yaranın derinliği yaşanan çatışmaların şiddetine göre şekillenir. Çatışmalar sürdükçe yara kanamaya devam eder. Siyaset artık günümüzde bu yarayı kanatacak söylemler üretmek ya da yaraya tuz basacak hareketler şeklinde ortaya çıkmaya başladı. Çoğu sağ popülist lider varlığını sürdürmek için bu yaraları kanatarak siyaset yapıyor. Muarızlarını da bu yaraları taze tutacak şekilde siyaset yapmaya zorluyor. Bugün sağ ya da sol neredeyse hiçbir siyasetçi muhafazakâr popülist liderlerin bu yaraların içine parmağını sokarak yarayı genişletmek ve derinleştirmek şeklinde yürüttüğü stratejiye kayıtsız kalamıyor. Ülkemizin başındaki tek adam, ülkeyi içine düşürdüğü çıkmazdan çıkarma konusunda toplumun hiçbir kesimine herhangi bir umut veremediği için, uzun zamandır bütün yaraları itinayla eşelemekten başka bir şey yapamamaya başladı. Kürt kimliğinin yarası eşelendi eşelendi artık dibine ulaşıldı. Muhtemelen seçim zamanına kadar eşelenmeye devam edilecek. Haklarına duyarlı kadınların yaraları her daim taze tutulmaya devam ediliyor ki, muktedirin bendesi erkekler bu konunun en mahir aktörleri arasında. Ülkenin başındaki tek adam, muktedir konumu kuşkulu hale geldikçe, kendisi de yeni yaralar/kimlikler icat etmeye devam ediyor: Doktorlar, gençler, çevreciler, avukatlar, mühendisler ve daha niceleri. Bu saydığımız özneler aslında bir kimlik olacak denli köklü bir geçmişe ve kolektif irade gösterme konusunda o kadar güçlü bir töze sahip olmasalar da, tek adam her biri için bir hikâye ve tarih uyduruyor ve karşısına savaşılacak aktörler yaratıyor. Bu aktörlerin her birisinin dışlanmışlıktan, yoksunluktan, aşağılanmadan mütevellit yaraları var. İşte tek adamın her hamlesi bu yaraları kanatmak üzerine kurulu. Belli ki bu yaraları kanatmaya devam edecek.

    BİR YANDA YARALARI KANATAN BİR YANDA YARALARI SARAN

    Diğer tarafta, tek adamın elinden rehin aldığı ülkeyi kurtarmak için ülkeyi ve toplumu parçalara bölünmüş halinden uzaklaştırmaya çalışan tarihsel bir blok oluşmuş durumda. Bu tarihsel blokun temel aktörlerinden birisi olan CHP Genel Başkanının helalleşme hamlelerinin, yaraları sarmaya yönelik olduğunu görüyoruz. Bir yanda yaraları kanatıp genişleterek toplumu birbirine düşüren ve bir anlamda toplumun birliğini ve geleceğini tehdit eden bir tek adam, diğer tarafta toplumun tüm yaralarını sarmaya kararlı ve parçalanmış bir toplumu yeniden birlik haline getirmek isteyen bir blok var.

    ANAYASAL EŞİT YURTTAŞLIK TALEBİNDE ISRARCI OLMAK

    Yıllardan beri varlığını kimliğine yüklediği yaşamsal anlamla sürdüren Alevilere AKP iktidarının açılım dönemlerinde de bir yaklaşım oldu. AKP, kuşkusuz bu ilk açılım dönemlerinde sadece Alevilere yönelik değil, toplumun çoğu dışlanmış kimliklerine yönelik açılım hamleleri gerçekleştirdi. AKP’nin şimdi geldiği noktaya bakılırsa bütün bu hamlelerin, yani farklı kimliklere yönelik açılımlarının söz konusu bu kimliklerin kanayan yaralarını sarmak değil, bu yaraları kanatıp tazelemek olduğu anlaşılıyor. AKP iktidarı, özellikle neoliberal politikalara dayanan emek örgütlenmesinin gücünü tümden kırmak, sermayeye yönelik bütün politikalarına toplumsal rıza kazanmak için, başta tevekkülü esas alan Siyasal İslamcılığı mütedeyyinlik adı altında konsolide etti. Bu hamlesine eklediği bu açılımlar sayesinde, kimlikler üzerinden sürecek bir siyaseti teşvik etti. Bunu teşvik ederken, bir yandan kimliklere özgürlük vaadiyle toplumun yerleşik dayanışma kültürünü bu kimliklerin yaralarını sarıyormuş gibi yapıp kanatarak yok etti. AKP’nin bütün açılım hamlelerinin bir “havuç-sopa” ilişkisi şeklinde ilerlediğini en net şekilde göstereni Aleviler için olandır. Alevilerin devletle olan çifte duygulu ilişkisi ise bu havuç-sopa ilişkisinin sürekli tekrar edilebilmesinin en önemli nedenidir. Yıllar önceki açılım hamlelerinde ortaya çıkan bu ilişkinin bugün “kör gözün parmak” şekilde tekrar ediyor olması da bu tekrarlardan bir başkasıdır. Ancak bunun tekrar etmemesi için, Alevilerin bu tür havuçlara tevessül etmek yerine, anayasal eşit yurttaşlık talebinin tüm gerekliliklerini ısrarla talep etmeleri ve bir parçası oldukları devletin “Sünni-Türk” bir zihniyete sahip olduğunu akıllarından çıkarmamaları gerekir. Anayasal eşit yurttaşlık talebinin en önemli garantisi ise laiklik ilkesidir. Alevilerin bu tür tek adamların uzattığı havuçlara tevessül etmeleri, bir yandan topluluk onurunu zedelerken diğer yandan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin en temel garantisi olan laiklik ilkesini aşındırmaktadır. Alevilerin ve tabi ki diğer inanç gruplarının onurlu varlığını sürdürebilmeleri için bu tür pragmatist hamlelere yine pragmaya dayalı reaksiyonlarla karşılık vermek yerine ilkesel davranarak laiklik ilkesine ne pahasına olursa olsun sahip çıkmaları gerekir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • AKP çıkar mı, çıkmaz mı?

    14 Ağustos 2001’de kurulan ve 21.yılını kutlayan AKP o dönemde yeni bir umut olarak doğmuştu. 21 yıllık süreçte Türkiye’nin kaderini değiştiren önemli değişikliklere imza atarak ve oylarını arttırarak yoluna devam etti.

    21 yıllık süreçte 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi, Recep Tayyip Erdoğan’ın milletvekilliği, Avrupa Birliği uyum süreciyle ilgili gelişmeler, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması, AKP’ye kapatma davası açılması “odak olma” nedeniyle Hazine yardımının kesilmesi, Ergenekon ve Balyoz davaları, 2011’de AKP’ye verilen halk desteğinde zirveye ulaşılması, her 2 kişiden birisinin AKP’ye oy verdiği bir sürece girilmesi, çözüm süreci, 2015 seçimlerinin ardından Suriye Savaşı, Gezi Parkı, Fetö paralel devlet yapılanması, ses kayıtlarının sızdırılması, ardından Erdoğan’ın yüzde 57.8 gibi bir oy oranıyla cumhurbaşkanı olması, Kasım 2015 seçimlerinde oylarını yükseltmesi, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun istifa etmesi, kongrede Binali Yıldırım’ın Genel Başkan olması, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, 6 Nisan 2017’deki sistem değişikliği, yetkilerin başkan olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’da toplanması, yapılan yerel seçimlerde İstanbul, Ankara ve İzmir Büyükşehir belediyelerinde AKP’nin yenilgiye uğraması, 2018’den itibaren içine girilen ekonomik kriz gibi başat olaylara tanık oluyoruz.

    Salgın, ekonomik kriz ve 20 yılın yıpranmışlığının ardından bugün AKP’nin oy kaybettiğinden söz ediliyor. Peki, yapılacak erken ya da zamanındaki bir seçimde AKP iktidarı gerçekten kaybedecek mi? Bu sorunun cevabı için şöyle bir geçmişe bakmak gerekiyor;

    AKP, 2002’de yüzde 26.1 oyla tek başına iktidar oldu. 2015’te yüzde 34.1 oy aldı, tek başına iktidar olamayınca Kasım seçimleri oldu ve oyunu kısa sürede 42.4’e yükselterek tek başına iktidar oldu. 6 aylık süreçte bunu sağladı üstelik. 2018 seçimlerinde ise yüzde 36.5 oy aldı ve yüzde 9,7’lik oyu olan MHP’yle yoluna devam etti.

    AKP, yine yeni bir oy kaybı süreci içinde bulunuyor. Peki erken bir seçim ya da zamanında yapılacak bir seçimde sonuçları hangi dengeler etkileyecek?

    İlki, AKP’nin artık kendi sermaye sınıfı bulunuyor. Bu dönemler içinde orta ve alt kesimlere sermaye aktarımıyla yeni bir yandaş sermaye ve İslam burjuvazisi yaratıldı. Bu sınıf, AKP’yi her şartta desteklemeye devam edecek.

    İkincisi, toplumdaki kutuplaşma başkanlık sistemiyle birlikte daha da arttırıldı. Bu kutuplaşma ise ana partilerin seçmen kitlesi ve omurgasında her zaman kenetlenmeyi sağlayan bir gerçek. İnanç ve muhafazakar ideolojileri nedeniyle her ne olursa olsun AKP ve MHP’yi desteklemeye devam eden seçmen kitlesi, bu partileri rahatlatan en önemli özellik. Parti ne yaparsa yapsın oyunu vermeye devam ediyor.

    Üçüncüsü, toplumda sosyolojik ve demografik olarak meydana gelen değişim, kırsaldan metropollere yaşanan göç gibi unsurlar, bu kesimin yeni ihtiyaç ve beklentileri, artan yoksullaşma ve yoksul kesimin iktidara olan bağımlılığının da artarak devam ettiği bir süreç. Bu durum da iktidarı rahatlatıyor.

    Dördüncüsünü ise partinin omurgasının RP’nin örgütlü yapısı üzerine kurulması, sağcılar kadar tarikatlar ve milliyetçilerin bir kısmı tarafından da desteklenmesi oluşturuyor.

    AKP’nin içinde ise zaman zaman gün yüzüne çıkan, zaman zaman da içten içe devam eden Erdoğan sonrasına ilişkin hesapların da eklendiği hesaplaşma yanında, her iktidarın etrafının sarmalanarak yanlışlara karşı “kör” olunan katı bir yapı sarmalamış bulunuyor. Partinin yönetim kadrolarındaki erimeye Başkanlık Sistemi nedeniyle yaşanan sorunlar, ekonomik krizin vatandaşa yansıyan olumsuz etkileri de eklenerek AKP’nin elini güçsüz hale getiriyor.

    AKP oy kaybediyor ancak anketlerde bu kaybedilen oy oranının büyük oranda yansıdığı bir parti görünmüyor. Bazı anketlerde CHP’nin oylarında, bazılarında İyi Parti’nin oylarında artış gözleniyor. Bazı anketlerde ise CHP’nin oylarında dalgalanma da görülmüyor. Yani seçmenin büyük kısmı sessiz, kararsız ya da sandığa gitmeme eğiliminde. AKP, şimdi bu durumu kendi lehine çevirerek yeniden iktidar olmanın hesaplarını yapıyor.

    Muhalefetin ise AKP’nin yaptığı bu aritmatik hesabına karşılık iyi bir hamle yapması gerekiyor.

  • Retorikten Mugalataya AKP Pratikleri

    “Hayaldi, gerçek oldu, Türkiye hazır, hedef 2023”

    Bu söz AKP’nin 2011 seçim beyannamesinden.

    Kimse bu cümleyi duyduğunda her şeyin100 yıllık cumhuriyet için tarihteki en kötü noktaya gideceğini düşünmemişti; ama işte, hayaldi gerçek oldu…

    Orwell, 1984 adlı romanında şöyle yazmış: “Parti size gözünüzün gördüğünü ve kulağınızın duyduğunu inkar etmenizi söyledi. Bu onların son ve en önemli emriydi.”

    Erdoğancılığı bu sözle analiz edebiliriz.

    Öyle ki gerek Erdoğan gerekse yandaşları; Türk siyasi hayatında kendilerine kadarki tüm iktidarları aşacak bir siyasi yalanlar külliyatı oluşturdular; “Erdoğancılık” için “karşıt hakikatler” üreterek bugüne geldiler.

    Erdoğancılığın siyasi form olarak geldiği yer, popülist bir örnek olarak siyasal tarihte yer bulması.

    Yalın Alpay böylesi durumları “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatin ısrarla ve körü körüne kitleler tarafından ölümüne savunulması” olarak yorumluyor.

    Sanırım 20 yılın sonunda tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik olarak gelinen noktayı bir kesim için; Boudrillard’ın “simülakrum” evrenine benzetebiliriz.

    RETORİKLER VE MUGALATA

    Erdoğan’ın “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatler evrenine” ait temel ipuçlarını 2002 seçim beyannamesinde görmek mümkün; en bariz paragrafı: “PARTİMİZ, Temel hak ve özgürlükleri ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, özellikle Kopenhag Kriterlerinde belirtilen seviyeye yükseltmek için Anayasa ve yasalarda gerekli değişikliği yapacaktır.

    Temel hak ve özgürlüklerin, sadece anayasal ve yasal güvenceye alınması ile yetinmeyip, fiilen uygulanması ve siyasal kültürümüzün yerleşik bir boyutu olarak güçlenmesi yönünde çaba sarf edecektir. Yaşama ve mülkiyet hakkını, düşünce, ifade, inanç, teşebbüs ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan hükümler, evrensel hukuk ve özgürlük anlayışı dikkate alınarak yeniden düzenleyecektir.”

    Bu paragrafı okuduktan sonra, geçtim iyileştirmeyi eskisi gibi ne kaldı diye soruyor insan.

    AKP ve Erdoğan, 2002’de elini korkak alıştırmış olacak ki 2007’de şaha kalkıyor; işte birkaçı: “Üniversiteler, her çeşit düşüncenin demokratik bir ortamda, hoşgörü içinde öğretilip tartışıldığı, yasakların ve sınırlamaların olmadığı özgür bir foruma dönüştürülecektir.”( bugün Boğaziçi Akademisyenleri nöbetinin 547. Günü…)

    “…kadınları ilgilendiren yasal ve idari düzenlemeler yapılırken bu örgütlerle işbirliği yapacaktır.” ( bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıktılar)

    “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu Tasarısı Taslağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygun olarak hazırlanmış olup, önümüzdeki yasama döneminde öncelikle kanunlaştırılacaktır. ( sadece Onur Ayı etkinliklerine, yürüyüşlerine saldırıları, gözaltıları, yasakları düşünürseniz başka söze gerek kalmıyor)

    “Partimiz hukuku, korkutmanın ve cezalandırmanın değil, adaleti sağlamanın aracı olarak görmektedir. Amacımız toplumumuzu suçun azaldığı, korkunun olmadığı bir barış toplumu haline getirmektir.” (Gezi, Demirtaş, Kavala, Kaftancıoğlu, Çubuk davaları güncel olanlar…)

    “Özgürlük adına güvenliği feda etmek anarşi ve kaosa, güvenlik adına özgürlüğü feda etmek ise otokratik ve diktatoryal rejimlere yol açar. Ülkemiz ve halkımız için bu iki temel ilkeyi birlikte hayata geçirmek önümüzdeki dönemin en temel hedefini oluşturmaya devam edecektir.” ( uzaklara gitmeyin; 2015’ten günümüze kısa bir “AKP ile özgürlükler tarihini” gözlerinizin önünden geçirin lütfen)

    “2013 yılında; Kişi başına geliri 10.000 doları (satın alma gücü paritesine göre 15.000 doları) geçmiş, Milli Geliri 800 milyar dolara ulaşmış, Enflasyonu ‘düşük tek haneye’ indirmiş, İşsizlik oranını daha da düşürmüş, İhracatı 200 milyar doları aşmış, Turizm geliri 40 milyar dolara yaklaşmış, daha güçlü ve müreffeh bir Türkiye hedefliyoruz. 2023 yılında satın alma paritesine göre milli hasıla büyüklüğü bakımından ülkemizin dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer alması ana hedefimizdir”( TÜİK ve Merkez Bankası + Berat Albayrak ve Nebati ‘yi olumlu bir cümlede kullanmak için neler vermezdik.)

    2011 beyannamesini Sedat Bozkurt’un yukarıdaki örnekleri de aldığım, bu yazıyı yazmama da vesile olan 26 Haziran’daki “ Aldatıcı Reklam: AKP Seçim Beyannameleri” adlı yazısından tek cümle ile geçeceğim izninizle: “2023 hedeflerinde 2011 beyannamesine göre kişi başı gelir 25 bin, büyüklük 2 trilyon dolar olarak yer alıyor.”

    2015’te en büyük yalan özelde Kürtlere genelde barış umudu taşıyan, huzur ve refah arayan herkese: “Çözüm Süreci, insan onurunu merkeze alan AK Parti’nin insani kalkınma ve 2023 hedeflerine ulaşmasının önemli dinamiklerinden birisidir. Çözüm süreci, Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere, tüm ülkemiz için aynı zamanda bir refah sürecidir. Çözüm Süreci, milletimizin ve devletimizin ayaklarına pranga vurmak isteyenlerin, maliyet ödetmek isteyenlerin, oyunlarını bozma hamlesidir. Çözüm Süreci, adaletin tesisi, kalkınmanın devamlılığı için hayata geçirilen insan hakları ve demokrasi odaklı yerli bir girişimdir. AK Parti olarak, 7 Haziran’dan sonra da ülkede birlik ve kardeşliği tesis etmeyi amaçlayan ve dönemsel bir mesele olarak bakmadığımız Çözüm Sürecini kararlılıkla sürdüreceğiz.”

    Kuşkusuz en özel yalanlarını en sona sakladılar. İşte 2018:

    “Yeni dönemde Meclis daha itibarlı, Hükümet daha güçlü, bağımsız ve tarafsız yargı daha etkin olacaktır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemiyle birlikte yürütme erkinin kendi içerisindeki fonksiyonları derli toplu ve etkili bir nitelik kazanırken, kuvvetler ayrılığı prensibi daha sağlıklı bir şekilde uygulanma zemini bulacaktır. Yürütmenin daha bütüncül bir yapıyla daha hızlı ve kaliteli hizmet vermesine dayalı yeni yönetim modelinde güçlü bir Meclis yasama faaliyetlerini daha iyi yaparak yürütme üzerindeki sorumluluklarını yerine getirirken, bağımsız ve tarafsız yargı vatandaşlarımızın adil ve etkin bir şekilde adalet hizmeti alabilmesinin hukuki zeminini oluşturacaktır”

    Şu cümleleri okuduktan sonra kendinizi nasıl hissediyorsunuz? “AK Parti, enflasyonla mücadelede çok başarılı bir sicile sahiptir. Uygulayacağımız kararlı politikalar ile enflasyonu yeniden tek haneye indireceğiz.” Bu da 2018’den…

    Binali Yıldırım Dünya Ormancılık Günü’nde 4 milyar ağaç diktik dedi ve ekledi: “İnanmayan gitsin saysın.”

    İşte AKP’nin kerameti böylesi nice cümlelerde saklıydı. Güç oldu, geç anladık çoğumuz.

    YALAN MI, İDEOLOJİK HAT MI?

    Erdoğan ve inananlarının ülkenin anayasası ve uluslararası hukukla sıklıkla ters düşmesi, temsil ettiği siyasal otoriter uç, çarpıtılmış şanlı geçmişin tekerrür edeceğine dair uydurma gelecek tahayyülü Erdoğan’ın varacağı noktayı işaret ediyor.

    Bugün hem Erdoğan’a hem de onun yalan söylemekten imtina etmeyen ekibi ve yandaşlarının yaptıklarına alaycı, küçümseyici, hafife alan açıklamalar getirmek; ilerideki tutumlarına dair hoşumuza gitmeyecek, bugün dillendirmekten çekindiğimiz şeyle yüzleşmekten bizi korumayacaktır.

    Reddettiğimiz şey, kendi hakikatimiz, kendi kaderimiz biraz da…

    Erdoğan’la mücadele, onun siyasi gündemini doğru okumaktan geçiyor.

    Ülkenin geleceği için gerçekçi ve sağlıklı politikalar geliştirmek, onu seçimde yenmek için önemli.

    Yalan; Erdoğan ve yandaşlarının sığındıkları bir şey değil, neredeyse kutsallığında tereddüt edilmeyen (“artık liderin söylediği her şey bu kitle için hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeye gerek kalmadan sarsılmaz birer hakikate dönüşüyor.” diye açıklıyor Yalın Alpay bu durumu) liderin etrafında üretilmiş “karşı hakikatin” bir siyasi gelenek olarak inşa edilmiş ve bize gelecek olarak dayatılacak olması.

    Erdoğan’ın varlığı yandaşlarında -abartılı gelebilir- dinin esaslarından birine dönüştüğünü bile göremedik. Gördüğümüzde de bir grubun hezeyanları olarak yorumladık.

    Başbakanlığın Davutoğlu’na Allah tarafından verildiğini tebliğ edenlerde, Binali Yıldırım’a oy vermeyenleri “dindar olmamak, haram-helal bilmemekle suçlayanlarda, CHP seçmenini “fetva alanına girmiyor” diye tekfir edip, HDP için “Allah partilerini ilhak eylesin. Rey verenlerin bütün ellerini iptal eylesin, kurutsun” diyenlerde Erdoğan’ı bugüne taşıyan motivasyonu görmedik.

    Uzatılabilir örneklerle; ama gerek yok, bunlar yeter…

    Federico Finchelstein, “En büyük faşist yalan, diktatörlüğün demokrasinin en hakiki biçimi olduğu fikriydi.” der ve sürdürür:

    “Diğer faşist yalanlarda olduğu gibi bunda da uydurulmuş hakikat ampirik gerçekliğin yerini aldı.

    Gerçeklik perspektifinden bakıldığında bu tür bir ideolojinin mahsulü asla doğru olamazdı.

    Bu en basit ifadeyle yanlıştı; ancak faşistler yalanlarının daha derin hakikatlerin kanıtları olduğuna inanıyorlardı.

    Gerçek delilleri reddediyorlar ve bu delillerin yerine liderlerine ve savundukları totaliter ideolojiye duydukları derin ve neredeyse dinsel bir inancı koyuyorlardı.

    Lider ve ideoloji onlar için mutlak hakikatin kanıtıydı.

    Faşistler yalanları konusunda sinik değildi; onlar gerçekten inanmak istediler ve inandılar.”

    Farkında olmadığımız ya da hafife aldığımız şey; Erdoğan ve yandaşlarının yalanlar üzerinden bize ulaştırdıkları mesajlarının içeriklerine bizim çoğu zaman ideolojik bağlamıyla bakmadığımız gerçeği.

    Biz, onların bir siyaset tarzı olarak yalanı benimsediğini düşünüyoruz ve bunu da kolay alt edilebilir, gülünç durumlar olarak yorumluyoruz. Oysa yoğunlaşmak gereken yer, bu politikalarının getireceği yıkıcı sonuçlar.

    Mitomaniye vardığını düşündüğümüz bu anormal halin faşizme giden siyasi /ideolojik yol ile açıklanıyor olmasını çoğumuz görmüyoruz.

    Erdoğan gibi liderlerin hep bir ajandaya sahip olduğu tarihsel gerçeği ve bunlara karşı etkili bir muhalefet geliştirmenin farkında mıyız, emin değilim.

    Erdoğan‘ın aleyhine olan yargı kararlarını tanımaması, lehine olanı adaletin tecellisi olarak yorumlaması; cumhur ittifakı dışındaki diğer tüm muhalefeti terörle ilişkilendirmesi, hakaretleri bize yakın gelecekte yaşayabileceğimiz bir şeyler hakkında ip uçları veriyor.

    Bu ipuçları; Erdoğan’ın popülist siyasetinde “rasyonelliğin, duygulara; çeşitliliğin, tek sesliliğe; özgürlüğün, otokrasiye sürüklendiğini” gösteriyor.

    “Kontrolü kaybetti, gideceğini gördüğü için öfkeleniyor, az kaldı, geliyor gelmekte olan”a benzer şeyler söyleyip, bütün bunlardaki ideolojik hattın altında yatan faşist hakikati görmeyen rehavete ermiş muhaliflik, popülist bir liderin evrileceği yeri de doğru teşhis edemez.

    Henüz yaftalanmayanlarımız; çok yakın bir gelecekte “halk düşmanı, vatan haini, terörist, işbirlikçi, bölücü, ajan, casus, dış mihrakların uşağı ve seçkinci” gibi sıfatlarla yaftalanabiliriz.

    Erdoğan’la Putin’i, Bolsonaro’yu, Orban’ı bugün ortaklaştıran “yalanları ve hakikatler” evreni, siyasetin bu olağan dışı halinde kafası biraz karışacak muhalefetle, onu tarihte kaldığını düşündüğümüz diktatörlük evreniyle de ortaklaştırabilir.

    Erdoğan’ın iktidarı için “muhafazakar demokrat” dediğimiz günlerden bugüne geldik, unutmayalım.

    Yine Finchelstein’dan hatırlayalım; “Hitler’i acınası, dürtüsel hareket eden bir şarlatan olarak siyasi denklemden çıkaranlar”, Hitler “yeni gerçeklikler yarattıkça dünyayı da gittikçe söylediği yalanlara benzettiğinde” ağır bedeller ödemek durumumda kalacaklarını çok geç fark ettiler.

    DEMİRTAŞ YANILIYOR

    Yeri gelmişken yazının burasında Selahattin Demirtaş’ın son yazısı üzerinden seçimlerin yapılmayacağı ya da Erdoğan’ın kazanamayacağı bir seçime girmeyeceği, aday olmayacağı düşüncesini de anlamsız buluyorum. Zira buraya kadar anlattıklarımızla bu durum çelişirdi.

    Erdoğan gibi popülizmin zirvesini yaşayan bir lider için seçimler, kendisine atfedilen tüm üstünlüğü pekiştirdiği için vazgeçilmez.

    Çünkü seçimler onun ekonomi, siyaset, kültür, sosyal bilimler, tarih vs düzlemde ortaya attığı bilgisinin teyidi ve meşruiyet zemini için çok önemli. Onu var eden şey seçimler oldu.

    Seçimden kaçmak taşıyabileceği bir yük değil. Popülist siyasetinin “son büyük savaşı olarak tahayyül ettiği karşılaşmadan” kaçmayacaktır.

    Erdoğan; seçimlerle tek gerçek temsilcisi olduğuna inandığı, ona gücünü bahşeden milletine sığındı hep.

    Hukuk tanımazlığının da, küfrünün de meşruiyetini seçimlerle temsilcisi olduğunu söylediği millete dayandırdı.

    Popülist hükümranlığının onayını milletinden seçimlerle aldı.

    Erdoğan ve etrafındakiler söylediklerinin yalan olduğunu bilse dahi 20 yıllık iktidarında imal ettiği kitlesi; Erdoğan’ın söylediklerinde kendi inançlarını, savlarını ve hayallerini gördüğü için liderlerinin sürekli tutarsızlıklarını; boşa çıkmış iç siyaset, nerdeyse gün aşırı değişen dış siyaset ve başarısız, temelsiz ekonomi yönetimi konusunda söylediklerini yalan olarak algılamıyor.

    Küçümsediğim için söylemiyorum ama; hakikatlerle değil duygusal algılarla imal edilmiş bir evrende yaşatılan bir kitle; “siyasi kararlarını akıl yürütme ile değil duygusal dolayımları aracılığıyla verdiği için” retorikten safsataya uzanan AKP’nin iktidar pratiğini yaşıyoruz.

    “Hakikatin önemsizleşmesi döneminde hiçbir konuda terazisi şaşmayan bu bilge kitlenin iradesi her şeyin üzerinde tutulur ve siyaseten yapılan her şey bu bilge kitle aracılığıyla meşrulaştırılır” ya, hep öyle yaptı Erdoğan.

    Kuşkusuz bu meşruiyet süreci de bir anda olmadı.

    Yukarıda sözünü ettiğimiz seçim beyannameleri arasındaki süreçte toplumdaki rasyoneli irrasyonele dönüştürmek için epey zamanı oldu Erdoğan ve partisinin.

    Keyes’in tabiriyle “yalanlara alışan kitleler artık siyasilerin yalan söylemesini umursamayan” bir noktaya geldiler, getirildiler.

    Geçen yazımda değinmiştim: “Eğer insanlara devamlı olarak yalan söylenirse bu, insanların söz konusu yalanlara günün birinde inanmalarını sağlamaz; aksine artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması sonucunu doğurur” diyordu Hannah Arendt.

    İşte Erdoğan da 20 yılda sadece yalandan mamül kendi karşıt hakikatini kurmadı; esas amacı olan “kitlelerde hakikate karşı güvensizlik yaratmak ve mümkünse ortak paydada birleşilebilecek bir hakikatin olmadığı kanaatini yerleştirmeyi” başardı.

    20 yılda “kendi kanaatlerini besleyen “gerçek halk” ve AKP arasında bir bütünleşme inşa edildi.

    Erdoğan her seferinde faşizmden farkını, iktidarını meşrulaştırma kaynağı olarak gördüğü “gerçek halk”a başvurarak oluşturdu.

    Öyle ya, ona faşist diyemiyorsak seçime izin verdiği için…

    Seçim Erdoğan’ın yaratılmış hakikatinde hala başat rol…

    Ondan vazgeçeceği zamanlarda değiliz henüz.

    Ama yalanın siyasi norm halini aldığı, Fatih Yaşlı’nın tabiriyle “ne söylüyorlarsa tersini yaptıkları, ne yapıyorlarsa tersini söyledikleri”, hakikatin önemsizleştiği “pre-faşizm” dönemindeyiz.

  • Kuru sulu fanteziler

    Sen bu dünyanın sırlarına eremezsin;

    Erenlerin dilini de söktüremezsin;

    İyisi mi iç şarabı, cennet et bu dünyayı;

    Öbür cennete ya girer ya giremezsin.

    Hayyam

    “Ne kadar büyük yalanı ne kadar sık söylersen o kadar iyidir” gibi bir söz genellikle Nasyonal Sosyalistlerin Propaganda Bakanı Goebbels’e atfedilir. Bu söz ya da ifade bir anlamda Nazizm’in propaganda mottosu olarak anlatılır. Ancak durum gerçekten böyle midir? Nasyonal Sosyalistler, gerçekten de yalanı bir propaganda aracı olarak gördüklerini açıkça kabul etmişler midir? Ya da şöyle diyelim: Goebbels acaba hayatının hiçbir döneminde halkı kandırmak için yalanlar söylediğini kabul ya da itiraf etmiş midir? Bu galatı meşhur haline gelmiş söz gerçekten de Goebbels’e ya da Nazilere mi aittir? Hiç sanmıyorum. Federico Finchelstein, ölümünden yıllar sonra bulunan Goebbels’in günlüklerinde “propagandanın özünün basitlik ve tekrar” olduğunu yazdığını, ancak kesinlikle ve hiçbir yerde halka yalan söylediğini itiraf anlamına gelecek bir ifadeye rastlanmadığını hatırlatır. Kendisi için yalandan bir suikast tezgâhlayıp, bu tezgâhı dahi günlüklerine bu olay sanki gerçekten olmuş gibi yazdığına özellikle dikkat çeker Finchelstein.[1]

    BÜLENT ARINÇ SUİKAST GİRİŞİMİNİN YALAN OLDUĞUNU BİR GÜN İTİRAF EDER Mİ?

    Buna benzer bir olay Türkiye’de Bülent Arınç vesilesiyle yaşanmadı mı? Daha sonra yalan olduğu ortaya çıkan Bülent Arınç’a suikast girişimi vesile edilerek Türkiye tarihine kumpas davaları olarak geçen davalara temel oluşturacak şekilde ordunun kozmik odası olarak nitelenen yere girilmedi mi? Şimdi sorsanız Bülent Arınç’a acaba bu suikast girişimi iddiasının yalan olduğunu kabul eder mi? Ya da bir gün Arınç anılarını yazsa, bu olayı acaba nasıl anımsar ve yazardı? Büyük ihtimalle bu olayın yalan olduğunu itiraf etmek şöyle dursun, büyük bir suikast girişiminden nasıl kurtulduğuna dair kahramanlık hikâyesi uyduracaktır. Anımsama böyle bir şey büyük ihtimalle. Yaşadığı ve deneyimlediği olayları özeleştiri süzgecinden geçirerek anlatabilmek büyük meziyet ve bu meziyete sanırım çok az insan sahip. Neyse mevzumuz anımsama ya da otobiyografi değil tabi ki.

    FAŞİSTLER HAKİKAT VE PROPAGANDA ARASINDA HİÇBİR ÇELİŞKİ GÖRMEZLER

    Mevzumuz faşist ya da otoriter yönetimlerin bize yalan görünen hakikatleri. Evet, sahiden de hakikat. Finchelstein’a tekrar kulak verelim: “Goebbels gibi faşistler için bilgi inanç meselesiydi, özellikle de lider mitine duyulan derin bir inanç meselesi. Gerçeklerin icadı ya da manipülasyonu faşizmin çok önemli bir boyutuydu. Ancak bir o kadar önemli olan, aşkın gerçeklere duyulan inançtı. Faşistler, hakikat ve propaganda arasında hiçbir çelişki görmüyorlardı.”[2] Eğer propaganda ile hakikat arasında böylesine çelişkisiz bir eşleşme olmasaydı, o kadar büyük bir kitleyi dünyanın efendisi olma hayaliyle kitlesel bir kıyıma nasıl razı edebilirsiniz? Ancak söylenen yalanlar, kitleyi çelik çekirdek haline getirecek kadar güçlü bir hakikat ambalajıyla sunulabildiği zaman böylesine büyük yalanlar söylenebiliyor. Aslında burada hakikatten ziyade bir hakikat rejiminden bahsediyoruz. Hakikat rejimi aynı zamanda biteviye yıllar boyunca söylene söylene bir yaşam biçimine, bir dünya görüşüne ve bir zihniyete dönüşüyor.

    AKP’NİN KURDUĞU HAKİKAT REJİMİ YALAN VE DESİSELERLE HAYAT BULUYOR

    Türkiye özelinde baktığımız zaman, bugün söylenmesinin üzerinden dokuz yıl geçmiş bir “camide bira içtiler” yalanı hala fütursuzca bir Cumhurbaşkanı tarafından söylenebiliyor ve bu yalana dayanarak halkın bir kısmına ağza mahalle kavgasında dahi alınsa mahkemelik olunacak ifadelerle hakaret edilebiliyorsa, bu bir yalan değil, bir dünya görüşünün, bir hayat anlayışının dışa vurumu olarak okunmalıdır. Öyle görünüyor ki bu hayat anlayışının kurduğu ve toplumun genelinin inanmadığı hakikat rejimi, sadece ve sadece yalan ve desiselerle hayat bulabiliyor. Ancak böyle olması bunun belli bir kitlenin inandığı hakikat olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İşte tam da bu nedenle AKP rejimi, rejimin aveneleri ve rejimin lideri hiçbir zaman söylenen yalanların yalan olduğunu kabul etmedi, etmiyor. Zira karşımızda alenen söylenen yalanlar, temelde bilgiye değil inanca dayanan bir hakikat rejiminin yapı taşları. Söylenenlerin yalan olduğu kabul edildiği anda bu hakikat rejiminin büyüsü bozulacak ve derme çatma fikir ve yalan kırıntılarından oluşturulmuş bir dünya görüşü buhar olup uçacak. Ondan sonra etrafına topladığın kitleyi topla toplayabilirsen. İşte tam da bu nedenle, ne AKP lideri ne de ona inananlar ve güvenenler, asla halka yalan söylediğini kabul etmeyecektir; hele ki özeleştiri bu hakikat rejiminin kurucuları ve inananlarının geleneğinde yoktur.

    FAŞİSTLERİN HAKİKAT TASARIMI AMPİRİK DOĞRULAMAYA İHTİYAÇ DUYMAZ

    Finchelstein, dünyadaki tüm faşistlerin kutsal olandan beslenen bir hakikat tasarımına inandıklarına dikkat çekiyor. Bu hakikat tasarımı, ampirik bir doğrulamayı gerektirmez; ilahi adalet fikriyle örtüşür, yasalar ise talidir. [3] Böylesi bir adalet anlayışı ebedi hakikat kavramından destek alır. Faşistlerin bir nevi mesihsel din yorumu düşmandan beslenir, hakikat karşısında olan ve bu yüzden de ezilmesi gereken bir düşmandan…

    Türkiye’de bugün kurulmuş olan rejimin ideolojik formasyonu, farklı farklı cemaatlerin ve tarikatların ortaklaştığı ebedi hakikat mitinden oluşur. Bu hakikat mitini besleyen bütün meseller, anekdotlar ve hikâyeler bir yandan bir zamanların altın nesline ya da asrısaadete referans verirken diğer yandan dinin hüküm sürmesini engelleyen, ülkeyi ve toplumu “gâvurlaştıran” dönem ve kişilere işaret eder. Asrısaadet özlemle, asrısaadeti engelleyenler hep nefretle anılır. Bu mitik kurgunun hiçbir zaman ampirik verilerle doğrulanmasına ihtiyaç duyulmaz. Adı üstünde mit denilen şey doğruluğu yanlışlığı tartışılabilir değil inanılan bir şeydir. AKP iktidara geldiğinde bu tür mitlerle yıllardan beri hayat görüşü şekillenmiş, yalan ya da yanlış olduğuna bakmaksızın kendisine anlatılan bu tür hikâyelerle kendine bir yaşam düsturu edinmiş hazır bir kemik kitleye sahipti. Bu kitle, yıllardan beri, cemaatlerin ve tarikatların anlattıkları yalan yapıtaşlarından oluşmuş hakikat rejiminin içindeki özneler olarak tanımlıydılar. Bu tanımlı özneler için, asrısaadeti tesis edecek lider nihayet gelmiş ve bu liderin etrafında kenetlenmek dini bir görevdi. Bugün AKP Liderinin anlattıklarını yıllardan beri cemaat liderlerinin anlattıklarından ve anlatmaya daha fütursuzca devam ettiklerinden ayrı düşünemezsiniz. Hatta ve hatta anlatılanların içeriğini bir yana bırakın sarkastik ve sinik üsluplar bile birebir aynıdır. “Sapkınlar, sapıklar, sürtükler, soysuzlar, ayyaşlar, kuru-sulu her türlü kafa yapıcı maddenin müptelaları” gibi ifadeleri aynı sarkastik üslupla herhangi bir cemaat liderinden de duymanız mümkündür. Cüppeli Ahmet Hocayı dinlediğiniz zaman, anlattığı en eğlenceli ve esprili mesel dahi, ilk başta sizi güldürse bile, derin anlamına erdiğiniz anda, bağrınıza diken olup saplanır. İşte bu muarızlarına diken olup saplanan her mesel, bizim için yalan ancak, lidere koşulsuz sadakat duyanlar için hakikatin ta kendisidir.

    YALANLARDAN OLUŞAN HER HAKİKAT REJİMİ BİR YAMALI BOHÇADIR

    Bir yanda açlık kol gezerken diğer yanda uzaya Türk vatandaşı gönderilmek üzere hazırlık yapıldığının bu denli fütursuzca anlatılabilmesinin nedeni, hala bu yalanlar ve mitlerden örülü hakikat rejiminin hüküm sürdüğüne inanılmasıdır. Ancak yalanlardan örülü her hakikat rejimi en nihayetinde bir yamalı bohçadır. Uzun zamandır yamalı bohçanın yalanlardan oluşan iplikleri, tel tel çözülmeye başlamıştır. Çözülen her telin orasından burasından sehven de olsa itiraflar sızmaktadır. İşte bu nedenledir ki, AKP Lideri, bir yandan “kuru ve suluya” yaptıkları zamların bir anlamda toplumun “sapkın kesimlerine” verdiği ceza olduğunu, diğer yandan da halkın aç ve sefil hale geldiğini ağzından kaçırabilmektedir. Bu nedenle AKP’nin diğer ürünler bir yana “kuru ve suluya” getirdiği insafsız zamların da, dezenformasyon yasasının da, “camide bira içtiler” yalanının da aynı şeye hizmet ettiğini düşünmek gerekir. Yalanlardan oluşan “hakikat rejimi”nin ve bu rejimin üzerine bina edilen iktidar koltuğunun da son demleridir artık. Lider bu son demlerini kendi mitik gücüne inanan kitleleri tatmin etmeye çalışarak, onları yıllardan beri yarattığı iç ve dış düşmanlardan intikam aldığına inandırma gayretiyle uzatmaya çalışmaktadır. Ancak bu beyhude bir çabadır. Ne Dezenformasyon Yasasıyla kuracağı cendere ne de intikam hayalleri geniş kitleleri, yalanlardan oluşan hakikat rejimine bağlayabilir artık.

    [1] Federico Finchelstein (2021), Faşist Yalanların Kısa Tarihi, (Çev. Zeynep Şarlak), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 32.

    [2] A.g.e., s. 22-23.

    [3] A.g.e., s. 57.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • AKP rejiminin ekokırım hali: ‘Külü vatandaşa, parası yandaşa’

    Yıllardır AKP rejiminin bin bir yüzüne mecbur bırakıldık. Sermayenin konumu da buradan ayrı değil, diyalektik bir ilişki içinde.

    Sünni tahakküm yaşamın her yanına sızıyor. AKP iktidarı, İslamcı tahakkümü bir yönüyle, bedenleri ve zihinleri kontrol altında tutarak icra ediyor. Bireyleri dinsel retorikle, ekonomik sömürüyle, yoksulluk kıskacıyla sıkıştırıyor. Bu düzeni, gericilikle birleştiriyor, sermayeyle kol kola bütüne yayıyor.

    Bugün neoliberalizmin ve 20 yıllık Erdoğan rejiminin bağımlı sınıfların bilincinde, iradesinde yarattığı yıkım, gericiliğin yükselişinin kanıtı olduğu gibi, tekrar tekrar üretilmesine ve normalleşmesine de neden oluyor. Devlet bizatihi ve bililtizam gericiliği yayıyor, dayatıyor, kapitalizmi buradan besliyor.

    Kapitalizmin iktidarda olması ve devamlılığını sürdürmesi adına yol açan bir rejim var ülkede. Lefebvre’nin “iktidar ritmi” dediği şeyle de epey uygun: “Sermayeye uygun olan ritim, üretimin (her şeyin üretimi: şeyler, insanlar, halklar vs.) ve yıkımın ritmidir (savaşlarla, ilerlemeyle, icatlar ve gaddar müdahaleler, spekülasyonla gelen yıkım). …” Ve çarpıcı bir cümleyle “sermaye […] kendi etrafında ne varsa dünya ölçeğinde öldürür. Sermaye inşa etmez. Üretir. Yükseltmez; çoğalır.” diyerek sermayenin “habis gücünü” de göstermeye çalışıyor.

    Yaşanan “yıkımlar” sermayenin egemen tarzıyla iç içe. Buraya kişilerin/iradelerin/bedenlerin yıkımını dâhil ettiğimiz gibi, kamusal/ toplumsal olanın ve doğanın yıkımını da eklemeliyiz. “Sermayeyle kol kola bütüne yayıyor” dediğim şey tam da bu ve onun habis gücünü görmek adına önemli bir kapı aralıyor.

    Ali Bulaç diyor ki: “İslamcılık belli bir tarihte ortaya çıkıp tarihe intikal eden siyasi ve ideolojik bir akım değildir; aksine her yeni durumda işleyen ve kendini üreten bir süreçtir” hem doğru hem yanlış. İslamcılık bir ideolojidir ve oldukça pragmatiktir. Bu sebeple de her yeni durumda işleyen ve kendini üreten bir süreçtir. Neoliberalizmle “muhteşem” bütünleşmesi bundandır.

    Yaşadığımız son 20 yılın, neoliberalizmin yeni bir hegemonya projesi etrafında kutsanması ve aynı zamanda AKP’nin devletleşmesi, devletin de partileşmesi şeklinde cereyan etti. Tanık olduğumuz şey 1980’lerle başlayan neoliberalleşme politikalarının uzantıları ve yıkıcılığı, bu düzen İslamcı ekonomi-politik müktesebatın bir parçası ve bu da AKP’nin unsurları…

    AKP’nin omurgasını İslamcı sermaye grupları, 15 Temmuz öncesi Gülencilerin bağlantıları, vakıf-dernek-cemaat ağı, elindeki belediyeler ve bugün “ Erdoğan’ın beşlisi” haline gelen sermaye grupları oluşturuyor. AKP’li yıllar sermaye birikim rejimi kendinden önceki neoliberal süreci devralmış olsa da, kendi politik ve ideolojik gündemiyle de kendine has müdahalelerle şekillendi. Büyüme motoru olarak inşaat seçildi, bir “lokomotif” işlevi yüklense de hem partinin hem ideolojilerinin ruhuna da fazlasıyla uygun bir tercih oldu. İnşaat odaklı büyüme, İslamcı sermayenin de iktidarıyla bütünleşti. Politik temsiliyetini AKP’de bulan veya artık Erdoğan rejimine mecbur olan büyük burjuvazi fraksiyonu haline gelen sermaye gruplarıyla karşı karşıyayız. Ve bu gruplar bugün ülkeyi talan ve yağma anlayışıyla peşkeş çekiyor, bozuyor, yıkıyor, mahvediyor… Dizginsiz bir anlayışla; her şey sermayeninmiş gibi dayatılıyor. İktidar ve sermaye bu dizginsizliğin paydaşı ve habis gücünü her fırsatta gösteriyor. Doğanın yıkımı buna çıplak bir örnek.

    Aşırı kâr hırsı yıkım ve yok oluş getiriyor. Memleket; eko-sistemden iklime, hayvan popülasyonuna kadar bir dizi şeyle sınanıyor. Ülkenin kuşların göç yoluna yapılan havaalanı var. 4300 tür bitkinin yer aldığı Zilan Vadisi’ni yok etmek gibi, koruma altındaki keçiler, ceylanlar için avcılık ihaleleri açmak gibi, İstanbul’a kanal yapmak gibi, Akkuyu Nükleer santrali gibi… çeşit çeşit yok ediş gerçeklikleri var. Yanan, yok edilen ormanlar, tarım arazileri; madenler, termik santraller, yükselen sıcaklıklar, nesli tükenen/tüketilen türler, su krizi…gündemi var.

    “Yeryüzünde insanın var olduğu zaman diliminde ilk defa bu kadar çok tür yok olma tehlikesi yaşıyor. Dünya, altıncı en büyük kitlesel yok oluş evresinde. Geçmiş yok oluşlardan farkı olarak bugünkü yok oluş insan marifetiyle meydana geliyor ve insanlık tarihinde tanık olmadığımız boyutlarda” böyle bir gerçeklik var.

    Dönüp Türkiye’ye baktığımızda da aynı şeyi görüyoruz; ülke karış karış yağma-talan politikalarının bir parçası haline gelmiş. Ormanlardan, ırmaklara, göllere, tarım arazilerinden, hayvanlara, tarihi doğal-kültürel varlıklara kadar her şeyi yok etmeye and içilmiş. Sanırsınız Yüzüklerin Efendisi, Sauron ve Saruman ortaklığı…

    Kaz Dağlarından Kuzey Ormanlarına, İkizdere’den İkizköy’e, Salda’dan Afşin’e, Hopa’dan Bodrum’a, Tokat’tan Yatağan’a, Antalya’ya, Rize’ye; Milas’tan Giresun’a, Ayvalık’tan Sivas’a, Manisa’ya, Bayramiç’e, Validebağ’a, Kocaeli’ne, Çine’ye… hem yabancı şirketlerin hem yerli sermayenin iktidar ortaklığıyla dört bir yandan yok ediş projeleri hayatımızın ve doğal yaşamın devamlılığının tam ortasında patlayan bombalar gibi.

    Bakın kaç gündür İkizköy’ün haliyle yüzleşiyoruz. Yılların zeytin ağaçları, devletin jandarması nezaretinde sermayeye feda ediliyor. Bir taraftan sermayenin habis yüzüyle karşılaşıyoruz, diğer taraftan Eagleton’ın “polis ve ordu gibi devlet aygıtlarının burjuva liberal egemenliği altında sahip olduğu görece belirgin özerklik, faşizm altında buharlaşır ve bu kurumların devletle gerçek bütünleşmesini ortaya çıkarır.” dediği bir gerçekle…

    YK Enerji yani Limak ve İçtaş ortaklığı, Yeniköy-Kemerköy termik santralleri işletmecileri –ki genellikle sadece Limak’ın adı veriliyor; buna özellikle dikkat edip, İçtaş’ın aradan sıyrılmasına müsaade edilmemeli– İkizköy Akbelen’de yaşamı yok etmeye çalışıyor. Sanki işlettikleri termik santrallerle yok etmiyorlarmış gibi… AKP’li yıllarda özelleştirilen Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan Termik Santralleri’nin bulundukları yerlere verdikleri zarar sadece orada kalmıyor; Datça’ya Girit’e hatta Mısır kıyılarına kadar ulaşabiliyor; ama sorsanız ilk cevap, bacalarda filtre olduğu; sanki koruyormuş gibi, sanki bütün olumsuzluklar filtre ile bitiyormuş gibi…

    Sadece Muğla’da elektrik üretiminde aktif santral sayısı 30’dan fazla; 22’sini kömür ve HES’ler oluşturuyor. Bölgede ayrıca 100’den fazla mermer ocağı ve 70’ten fazla fabrikası bulunuyor. En az 450 taş ocağı olduğu biliniyor. Bunların kurulması için de ormanlar ve yaşam alanları yok ediliyor. Kömür ocaklarının yarattığı en büyük tehditlerden biri yeraltı su kaynaklarını yok etmesi. Şu an Muğla-Milas’ta, sadece sondaj kuyuları yüzünden Karacahisar’da su kaynakları kayboldu. Milas-Çamköy de Yeniköy-Kemerköy Termik Santrallerine verilirse, Bodrum da dâhil bütün yöre önemli bir su kaynağını yitirmiş olacak.

    Ağaoğlu’na peşkeş çekilen Tuzla Sulak Alanı var. Bu kıyamet projesinin detaylarını Bahadır Özgür etraflıca yazdı. Korunması gereken özel bir bölge; ama Milas Belediyesinin nasıl bir acelesi varsa artık, ilk etaba ruhsat verebildi.

    Ekoloji Birliği Eş Sözcüsü ve Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Süheyla Doğan, diyor ki “TEMA tarafından hazırlanan raporlara göre Kazdağları’nın yüzde 80’i, Artvin’in yüzde 71’i, Muğla’nın yüzde 59’u, Erzincan-Tunceli’nin yüzde 52’si metalik madencilik için verilen arama ve işletme ruhsatları ve ihalelik maden alanları ile kaplanmış durumda. Bu oranlar çok yüksek… Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir madencilik anlayışının olduğunu düşünmüyorum. Korunmuş alanlar, su kaynakları, meralar, tarım alanları, ormanlar ciddi bir madencilik tehdidi altında. Çok uluslu ve yerli işbirlikçi şirketler ülkemizin yer altı kaynaklarını talan etmek için adeta yarışa girmiş durumda. Yürürlükteki maden yasasına göre de yapılan madenciliğin hiçbir kamu yararı yok. Kâr ve kazanç şirketlere, zarar ve risk ise halka… Her biri birer ekokırım projesi” ama bunları duyan yok.

    Türkiye’de son 11 yılda 19 bin 454 maden arama ruhsatı verildiği ortaya çıktı…

    Sadece Kaz Dağlarında 400 binden fazla ağaç katledildi. Anadolu’nun dört bir yanında işletilen maden ocakları ve siyanür tehlikesi var. 650’den fazla HES yapılmış, tarım alanlarını yok eden JES’ler kurulmuş durumda. Termik santraller ve tetiklediği iklim krizi, hastalıkların çoğalması ve yarattığı ekolojik yıkım ise ayrı bir boyut maalesef. Santraller yüzünden tarım, su kaynakları, ormanlar zarar görüyor, verim sürekli düşüyor. Afşin-Elbistan’a bakın; zehir saçıyor, ölüm getiriyor, bir kasabayı yok etti. Çelikler Holding’e satılan ve filtre sistemi kurulduğu söylenerek çalışma izni verilen Afşin-Elbistan Termik Santraline kimse dokunamıyor. “Külü vatandaşa, parası yandaşa” demişlerdi. Artan kanser vakaları, erken ölümler, düşük verim… Hayvanlar doğum bile yapamıyor.

    Giresun’a gidelim… Günlerce saklandı Nesko Madencilik A.Ş.’ye ait maden ocaklarında yaşanan durum. Giresun’a bağlı Şebinkarahisar ilçesinde Nesko Madenciliğin maden ocaklarında kullanılan siyanür atıklarının depolandığı flotasyon tesislerindeki havuzlar patladı ve atıklar tesisin çevresinde bulunan dereye karışıp, Kılıçkaya Barajı’na kadar ulaştı. Yaşanan felaketin boyutu çok büyük ama konuşulmadı bile. Aynı yerde 2018’de de benzeri bir felaket yaşanmış ve 8 milyon balık ölmüştü, yok olan birçok şeyle beraber…

    Manisa’da da durumlar farksız. Gördes’te Meta nikel madeninin atık havuzuna giden borunun patlaması sonucu atıklar sulara karışırken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri “13 gün içinde bakarız” yanıtını verdi. O kadar umurlarında değil ki bunun sadece kapitalizmle açıklanamayacağını çok iyi biliyor insan… Diğer taraftan Zorlu Holding’in Gördes ilçesindeki nikel madenine sülfirik asit taşıyan tankeri devriliyor ve 27 ton asit çevreye yayılıyor. Alaşehir’de bir de jeotermal kuyuda meydana gelen patlama ile 100 ton eriyik bölgede yayılıyor. Kimin umurunda? Ama sonuçlarını tahmin etmek zor değil.

    Biz bu yaz Antalya Belek Port Nature Luxury Resort Hotelin ve Orange County Resort Hotelin kullandığı kumsalda, yuva üzerine konulan ahşap yürüme bandının altında yaklaşık 62 yavru deniz kaplumbağasının sıkışarak öldüğünü de gördük; Cumhurbaşkanın “beyaz et” dediği canlıların yanarak öldüğünü de, Karadeniz’de tomruklar arasına sıkışmış ölü bedenleri de, müsilajla kaplı ölmüş bir denizi de…

    Bunlar karşısında bize sunulan şey hemen “yeşil ekonomi”, “Paris Antlaşması”, “Avrupa Yeşil Mutabakatı” gibi kapitalizmi sürdürmenin yollarını arayan seçenekler oluyor.

    Geçiniz!

    Ölümü yeşille karşılamaya hevesli kapitalistler; suyu idareli kullanın diye reklam yapıyor mesela… Yani mesele aslında yönetememekle, becerememekle ilgili değil. Bu felaketler aynı zamanda bir “yönetme” anlayışını da getiriyor: “Felaketler kapitalizmi”…

    Bu felaketler ve bu kapitalist anlayış Türkiye’de farklı alanlardaki çöküşün bilançosunu çok yönlü sunabiliyor; yaşanan krizleri gözler önüne seriyor. Diğer taraftan da sanki Türkiye’nin sermaye birikiminin özeti gibi: emek sömürüsü daima gasp, talan ve yağma ile birlikte çalışıyor…

    Marx ve Engels Komünist Manifesto’da, “Peki burjuvazi bu krizlerin üstesinden nasıl gelir” sorusunu; “Daha yaygın ve daha yıkıcı krizlerin yolunu açarak ve bu krizleri önlemenin yollarını tıkayarak.” diye cevaplıyor. Bu cevap Türkiye ve Erdoğan rejimi için de oldukça uygun. Aynı zamanda “felaketler kapitalizmi” ile de uyuşuyor. Çünkü bu neoliberalizmin her türlü felaketin önünü açan 30 yıllık hikâyesi aynı zamanda.

    Bir tarafıyla tüm yaşam için varlık ya da yokluk meselesine dönüşen bir süreç hâlihazırda zaten yaşanıyor ve bu biçimin getireceği en kötü şey insan soyunun tükenmesi de değil; mesele tükeniş sürecinin kendisi…

    Bizler yüzümüzü sosyalizme döndükçe yıkıma dayalı sistemi de iktidarları da yenebiliriz. Minareyle betona sıkışan hattan çıkmak, “yaratıcı yıkım” dedikleri o oksimoron durumdan kurtulmak bir seçenek değil, mecburiyet…

    Asla bitmeyecek bir şey hakkında konuşurken, son sözü İkizköylüler söylesin: “zeytinlerin dibi yeşil/ altında gahve pişir / limak sana bu zeytinleri yedirmeyeceğiz / aklını başına devşir”

  • İkinci 28 Şubat: Önce sağa, sonra yine sağa; hep sağa…

    “Biz bugün burada fikrin, inancın, düşüncenin mücadelesini verenlerin ardından gidenlerle bu toplantıyı yaparken, bir diğer tarafta da başkaları başka türlü toplantılar yapıyorlar. Fakat bizler, siyaset kurumunun ne anlama geldiğini gösterdik ve göstermeye devam edeceğiz. … Milletimiz darbeye ve darbecilere alkış tutanları asla unutmamıştır.”

    Bu sözler Erdoğan’ın… Şule Yüksel Şenler Vakfı açılışında düzenlenen “Şule, 28 Şubat Özel Programı”nda dile geldi. Her bir kelimesi, toplantının yeri ve tarihine varana kadar her şey göndermeler ve simgesel değerlerle yüklü.

    Sağ siyasetin veya sağa çark edenlerin simgelere düştüğü/düşkünlüğü, şu günlerde ayan beyan ortada. Semboller içinde boğuluyoruz. Bağlamsız, temelsiz, tarihsel bir hikâyeye dönüşmüş; yöntemsiz, retoriğe dayalı, hegemonyayı yeniden tesis etmeye yönelik, iktidar olma/kalma savaşının parçası gibi sürüp giden sembolik çarpışmalar.

    Erdoğan’ın bu cümleleri üzerine İslamcılığın yakın tarihi anlatılır; o sembollerin ne olduğu sayfalarca yazılır; ama bugünkü yazıda gündemden sapmadan, bıkıp usandığımız, bitmeyen mağduriyetleri ve bunların son temsilcilerini anacağız. Bunu yaparken de yine Erdoğan’ın cümlelerinden yola çıkacağız.

    Öncelikle milletimiz darbelere ve darbecilere alkış tutanları büyük çoğunlukla unutmuş ki 12 Eylül cuntasının devamlılığını hala yok sayıyor; 12 Eylül cuntasını sevenleri iktidar yapmış, O millet, 12 Eylül’ün yanındaki AKP’yi alkışlamış, Fettullah’a kucak açmış. Sadece tek darbe hatırlıyor veya sadece o hatırlansın diye uğraşanların emellerine alet oluyor, o da 28 Şubat. 28 Şubat dışında bir hesaplaşma uğraşı içinde olmayanlar ise her fırsatta, kendilerine rakip her oluşuma darbe göndermesi yapıyor.

    AKP için başörtüsü ne ise 28 Şubat da o derece önemli bir mağduriyet zemini. Hiçbir şekilde geçmiyor, görülecek hesapları hiç bitmiyor. Durup durup özür istiyorlar, bugün yaratılmış açlığı, yoksulluğu hatırlatırsınız karşılığında “28 Şubat’ı yaşattılar bize” diyorlar. Ülke tarihinin biricik “postmodern darbesi” AKP ile şahikada.

    Tabi Erdoğan bu konuşmasında, sadece 28 Şubat günü olmasından değil, “bir diğer tarafta da başkaları başka türlü toplantılar yapıyorlar” cümlesiyle de darbe anıyor. Altı genel başkanın 28 Şubat’taki Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem toplantılarına ilişkin bir gönderme olarak da Erdoğan’ın cümleleri ışıldıyor.

    Öyle ki biz yine 28 Şubat konuşuyoruz.

    Simgesel anlamıyla ikinci kez bir siyasal dönemecimiz olan 28 Şubat’ı yazacaksak “dönemleri nasıl ayırdığımız ve nereye kopuşlar koyup, hangilerine karşı çıktığımız, şimdinin kuruluşunu belirleyen siyasal tercihleridir hep” diyen Jonathan Crary’yi hatırlayalım ve altı genel başkanın 28 Şubat’taki Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem toplantısına ve metnine gelen süreçte biraz geçmişi hatırlayalım.

    Bu işin bir ucu Erbakan’a, Milli Görüş “gömleği”ne dayanıyor. Geçmiş elbette uzun, o yüzden biz Erdoğan’ın sözleri üzerinden kabaca Erbakan’a ve 28 Şubat’a gidelim. Önce Milli Nizam Partisi kuruluyor ve ardından 1971 darbesi geliyor. Parti kapatılınca taşralı tüccarların, tarikatların ve İslamcıların sevgili hocası İsviçre’ye “hicret” ediyor. Sonra bakıyor kendileri adına bir tehlike yok ve 1972 sonlarında Milli Selamet Partisi’yle tekrar siyasi bir yapılanma kuruyor. “Milli Görüş” ideolojisiyle yola çıkan MSP, Ekim 1973 genel seçimlerinde İslamcılık vurgusu taşıyan bir parti olarak yüzde 11,8 oy alıyor. 70’li yıllar, MSP anti-komünizmin beşiği olarak da iş görüyor. Daha sonra I. ve II. Milliyetçi Cephe koalisyonlarında yer alıp, İskenderpaşa’nın postnişini Kotku’nun çizdiği sınırlar içinde siyaseti sürdürüyor. Derken ‘80 darbesi geliyor Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi olarak Milli Görüşçüler devamlılığı sürdürüyor ve tabi bir AKP çıkarıyor.

    “Ezilen Müslüman kitlelerin sesi” ve “mukaddesatçı Müslümanların partisi” olarak selamlanan MNP, MSP çizgisi 1980 darbesi sonrasında Refah’ta merkez sağdan ve Türkçülükten uzak, sistem dışında kalan/tutulan, sistemle bütünleşmek istemeyen ve parti aracılığıyla bütünleşen İslamcı kitlelerin, çoğu tarikatın/mezhebin/cemaatin yeri oluyor ve hatta bazı gruplar giderek Parti aracılığıyla politikleşiyor. Erbakan’ın siyasal serüveni 90’larda iktidar ortağı olmasıyla “anlı-şanlı” günler yaşıyor. Her fırsatta demokrasiye ve laikliğe saldırıyor; CHP’yi, solu, komünistleri her kötü şeyin müsebbibi olarak görüyor, sürekli hedefine oturtuyor. Bunu Erbakan’ın sözlerinde bulmak kolay: “Uçak sanayini engelleyen CHP’dir. … Otuza yakın milyarlık sanayi yatırımlarını engelleyen CHP’dir. Önemli faydalı yatırımları engelleyen CHP’dir…”

    Erbakan 90’ların karanlığını kutsayarak bir siyasi tatmin yaşatıyor. Ve sonra 28 Şubat geliyor.

    Biz biliyoruz ki AKP ve Erdoğan da çok sever CHP’yi hedef almayı ve başarısız addetmeyi; demokrasi, laiklik gibi noktalarda esip gürlemeyi. Erdoğan bir başka 28 Şubat’ta, 2014’te, Balıkesir’de yaptığı bir konuşmada aynen şu cümleleri kurarak hocasının rahle-i tedrisatından bi-noksan geçtiğini gösteriyor: “Ankara Büyükşehir belediyemizin inşa ettiği bir bulvarı hizmete açtık; kimlere rağmen o solculara rağmen, o ateistlere rağmen; bunlar ateist, bunlar terörist…”

    Geri dönelim, Fazilet yoluna devam ederken Kutan’ın açıklamaları akla geliyor, demokrasinin önemini vurguluyor, gerekliliğinden bahsediyor… Sonra bakıyorsunuz bugün Davutoğlu ve Babacan da demokrasiyi temel aldığını iddia eden bir mutabakata CHP ile imza atma yarışına giriyor… Önce parçala ve yok say, sonra her zerresine muhtaç kal. Burada muhtaçlık meselesi demokrasinin, laikliğin önemini vs. anlamaktan kaynaklı değil; Kutan için de öyle değildi; siyaset alanında, düzen içerisinde, iktidar bloğunda yer alabilme telaşı…

    Tüm bunlar içinde 28 Şubat bir simgeye dönüşüyor; 12 Eylül cuntasını silen ve ‘90’ların karanlığını görmezden gelen…

    2022’nin 28 Şubat’ı ise demokrasimizin yıpranmış/ yıpratılmış portresinin tebarüzü için belirlenmiş bu simgesel tarih. Mevcut sistemin bekasına çalışan iktidar ve ekürisinin karşısına parlamenter sistemin yeni (güçlendirilmiş) anlamıyla çıkmak için tüm bileşenlerin kendini sunabileceği de bir kerteriz noktası oluyor.

    Sağın vücut bulmuş hali gibi Millet İttifakı adıyla bir araya gelen 6 siyasi parti, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat metnini 28 Şubat’ta “Yarının Türkiye’si” sloganıyla açıklıyor. Alfabetik sırayla huzura çıkan siyasal partilerin yapacaklarını işaret eden deklerasyonu; iddia odur ki kendileri için de basit bir faz değişiminden ibaret değil.

    Altı partinin Türkiye kamuoyuna sunduğu, AKP iktidarının ve cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin “vefat ilanı” diye takdim ettiği 48 sayfalık metin, neredeyse 6 partinin dışındaki tüm ülke kamuoyunda, bu partilerin “ne okuduklarını keşfetme değil, oldukları şeyi reddetme”si biçiminde yorumlandı daha çok.

    Vaat ettiği büyük heyecanın kendi yankı odaları dışında görülmemesi, hissedilmemesi için de güçlü bir “sessizleştirme” çalışmasının yürütüldüğü de bir gerçek.

    Hiç şüphesiz bu açıklamanın dünyanın kilitlendiği bir savaş ortamında sunulmasının getireceği başarısız bir iletişimi kimse hesaba katmamış ya da 28 Şubat’ın hikmetinden fazlaca bir galeyan hali murad edilmiş.

    Ruh akrabalığı kurmak üzerine inşa edilmiş bu 28 Şubat ittifakı; tüm düşmanlaştırma eğilimlerine rağmen varlığını bir şekilde sürdürdü ve “büyük Türk sağı”nın mana ikliminde kök salmak için onun simgesel retoriklerine sarıldığı gerçeğiyle bir süredir karşımızda.

    Mutabakat metni ise Millet İttifakı’nın iktidar olması durumunda kapsamlı bir şekillenmeyi dile getiriyor. Metin birçok başlık içeriyor; yasama, yürütme, yargı ana gövde; güçlendirilmiş parlamentodan, cumhurbaşkanının bağımsızlığına, yargı bağımsızlığından demokrasiye, temel özgürlüklere, YÖK’ten OHAL’e, seçimlere, yasama dokunulmazlığına, kayyım uygulamasına son vermeye kadar… Burada AKP ve Erdoğan rejiminin ülkeyi getirdiği son durum düşünülünce insan tutunacak çok şey buluyor.

    Ama, kocaman bir ama… Eksikler de göze hemen çarpıyor veya eksik olarak nitelendirilemese de neden diye sorduran birçok nokta oluşuyor.

    Mevzuya darbelerle girdik öyle de devam edip şunu soralım; metnin temeli sayılan “demokrasi” neden 28 Şubat’a bağlandı ve 12 Eylül sadece YÖK ile hedef alındı? Bu denklemde 12 Eylül’ün devamlılığından bir rahatsızlık yok mu? Diğer taraftan “1921 Anayasası’nın nispeten kapsayıcılığının peşinden kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, sonraki anayasalarında daha dar kalıplara girmiştir” cümlesiyle hedeflenen nedir? Kurucu özellikler ve semboller ve tabi Mustafa Kemal bile anılmazken 1921 göndermesi tuhaf değil mi? Üstüne 1961 Anayasasını hedefe koyan tavır da ayrıca tuhaf. 1921 vurgusu üzerine Ali Duran Topuz yazdı ve önemli bir şeyi hatırlattı: 7 Haziran 2015 seçiminden sonraki “koalisyon görüşmesi”nde CHP’nin aynı anayasayı temel almayı önerdiğini ve Davutoğlu’nun buna sevindiğini. Simgesel retoriklere bu kadar sarılmak, zorlamanın ötesinde o iddia edilen kapsayıcılığı da boşa düşürebiliyor sanki.

    Ve aslında mutabakat bizim temel meselelerimizi ya es geçiyor ya da yanından dolanıyor. Her şeyden önce, her şeyden öte yoksulluk yok, yoksulluğa dair bir şey yok; üç hafta önce yazdığım yerdeyim: Erdoğan’ın en önemli rakibi –altı genel başkanın / “muhalefet koalisyonu” toplantısından sonra da– hala yoksulluk ve açlık.

    Zannediyoruz ki beş parti CHP’nin etrafında toplanıyor, hâlbuki CHP onlarla bütünleşiyor. Bu yüzden adlı adınca laiklik yok, Kürtler yok, İstanbul Sözleşmesi yok, LGBTİ’li bireyler zaten yok, Fetullahçılara dair tek cümle yok. Çevre mahkemeleri var, Paris İklim Antlaşması var; ama ülkeyi talan edenlere kamulaştırma yok. Ülkenin birikim rejimini fazlasıyla etkileyecek tarım yok. Dış politika yok, eğitim reformlarının ne olduğu yok…

    Dahası metinde iddia ettikleri ve hatta taahhüt ettikleri şeylerle de çelişmeye devam ediyorlar.

    Bakınız en başta şunu soralım Mutabakat metni nasıl ve kimler tarafından oluşturuldu? Partilerin belirlediği isimlerce…

    Bir başka nokta; Saadet Partisi’nin Erbakan için düzenlediği anma toplantısına HDP’nin TBMM Başkanvekili Nimetullah Erdoğmuş da davetli olduğu ve konuşma yapacağı için Akşener toplantıya katılmıyor.

    Hani metnin temeli “demokrasi, katılımcılık ve çoğulculuk” idi? 27 Şubat’ta başka, 28 Şubat’ta başka pozisyon alınabiliyor mu?

    CHP’nin önseçimi kaldırması, kadın kotasına uymaması ve 36 İYİ Parti milletvekili arasında sadece 2 kadın olması… Saadet Partisi’nin bu konudaki namı ise apayrı, ona girmiyorum bile…

    AKP’nin doğduğu 28 Şubat’tan Millet İttifakının 28 Şubat’ına gelinen süreçte Saadet Partisi’nin durduğu yeri anlamakta zorlananlar için buraya bir küçük not düşelim. Erbakan’ın “Davam” metninin “Yaradılış ve İnsan” bölümünde Milli Görüşün dayandığı kodları “9İ” formülasyonunda görmek mümkün. Erbakan 9İ sayarken “ittifak içinde olma”yı sayarak, Saadet’in Millet İttifakı içindeki yerini o zamanlardan işaret ediyor.

    Nihayetinde meşhur gömlek (Milli Görüş) meydana çıkıyor.

    Erbakan anmasında Kılıçdaroğlu’nun “Erbakan’ın hayatının, kendilerine nasıl bir gelecek kurmak zorunda olduklarını ve omuzlarındaki sorumluluğu göstermesi açısından da yol gösterici olduğunu, bu yol göstericiliğin en önemli işaretinin de ömrünü vakfettiği, kurucusu ve önderi olduğu siyasi hareketin “milli görüş” adını taşıması olduğunu” söylemesi de bunun ispatı.

    Saadet Partisi sosyal medya hesabında Erbakan’ın şu cümlelerini yayınladığında soru bütünüyle cevaplanmış oluyor: “Masaya oturulduğu zaman artık senin partinin programında şu var, benim partimin programında şu var… Bunlar söz konusu değildir!” yalnız Milli Görüş vardır… Tüm bunlar bize bir soru daha sorduruyor: Erdoğan rejiminden kurtulmanın ideolojik yol haritası “ılımlı Milli Görüş” mü?

    Kılıçdaroğlu sağı yapıtaşı olarak tercih etmiş ve soldan gelebilecek her şeye kapıyı kapatmış olabilir. Sağ seçmen temel hedef; ama yanılgı şu: Erbakan’la, 28 Şubat’la, sağ retorikle vs. İslamcıların oyunu alabileceğini sanmak. CHP seçmeni dönüşüyor ve AKP hegemonyası yeniden üretiliyor…

    Şimdi dönelim yine en başa. Biz biliyoruz ki 12 Eylül sürüyor, biliyoruz ki 28 Şubat AKP’nin gelişinin önünü açtı, 12 Eylül’ün devamlılığına giden yolu sağladı.12 Eylül’ün nihai hedefine giden yol AKP’den geçiyor. Altı genel başkanın masası ve Mutabakatı bizi AKP’den ve 12 Eylül’den kurtarmayı mı vaade diyor yoksa AKP’siz AKP yönetimine mi götürüyor?

    Peki 12 Eylül ile derdi olmayan masadaki sağcılar; geçmişlerini, yeni görüşlerinin üzerinde demokrasiyle ilişkilendirip uzlaştıracaklar mı? CHP; toplumun derin ayrımlarla bölündüğü, “tek adam, tek imza” ilkesiyle şekillenmiş ülkenin bu halini değiştirip, yönetim gücünü parlamentoda toplayarak, demokrasinin taç giyeceği 100 yaşında bir Cumhuriyet’te iktidara erişecek mi? Bekleyip göreceğiz.