Etiket: #AKP

  • AKP’nin medyası medyanın AKP’si

    Türkiye’de kuruluşundan günümüze kadar basın ya da medya hiçbir dönemde AKP döneminde olduğu kadar yoğun bir denetim ve baskı altında olmamıştır. Bu iddia provokatif olduğu kadar aşırı iddialı da bulunabilir. Kısacık bir yazının içinde bu kadar güçlü bir iddiayı açmak zor ancak imkânsız değildir. Bunu açıklarken aynı zamanda bu aşırı denetim arzusunun AKP’yi ve Erdoğan’ı esir ettiğini de iddia edeceğim.

    TEK PARTİ DÖNEMİNDE DAHİ BASIN MUTLAK ŞEKİLDE BASKI ALTINDA DEĞİLDİR

    Cumhuriyete, kuruluş yıllarında asıl kimliğini II. Meşrutiyetle birlikte bulan bir Osmanlı basını devrolunmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında bu savaşa destek veren ve Padişah, dolayısıyla statüko yanlısı olmak üzere ikiye bölünmüştür Türkiye basını. Hatta günümüze kadar etkisi devam eden bir metafora da ilham veren “Mütareke basını” olarak adlandırılır yeni rejimin karşısında, statükonun yanında duran İstanbul basını. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, yani tek parti iktidarının hâkim olduğu dönemde zannedildiği gibi İstanbul basını tamamıyla denetim ve kontrol altına alınamamıştır. Başlangıçta yeni rejimin yanında duran, ancak ilerleyen yıllarda gazeteleri kapatılarak ya da sürgüne gönderilerek denetim altına alınmıştır muhalif gazeteciler. Zekeriya Sertel, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman bunların en bilinenleridir. Zekeriya Sertel’i saymazsak diğer ikisi, yeni rejimin temsilcileriyle gelgitli de olsa her zaman ilişki içinde olmuşlardır. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Milli Şef rejiminin savaşı idare etme sancılı sürecinde dahi, stratejik ve taktik nedenlerle de olsa gazetelere ve sahiplerine nispi bir fikir hürriyeti tanınmıştır.[1] Bu hürriyetin asıl nedeni tam da savaş dışında kalmak istenmesinden dolayı yürütülen denge politikasıdır. Gazetecilerin Alman yanlısı, Sovyetler yanlısı ya da İngiltere yanlısı olması bir anlamda bu denge politikası açısından araç olarak kullanılmıştır. İşte bu denge politikası, savaşın şiddetlendiği ve ülkeye girmesinden endişe edildiği yıllarda basın üzerinde baskılar yoğunlaşmış olsa da, ülkede nispeten fikir hürriyetinin olduğunu dönemin kalem kavgalarından da anlayabiliriz.

    GÜNÜMÜZE EN ÇOK BENZEYEN DÖNEM DP DÖNEMİDİR

    Kâğıt teşviki, sübvansiyonlar, devlet kredileriyle iktidarı destekleyen basın kuruluşları oluşturmak ve hukuksal düzenlemelerle muhalif basını susturma denemeleri açısından bakıldığı zaman günümüzde AKP’nin medya ile kurduğu ilişkiye en çok benzeyen dönem, Demokrat Parti dönemidir. DP iktidarının son dönemleri hele, günümüzde AKP’nin medya seçkinlerini silahşor olarak kullanmasına ve sosyal medyada trol ordusu çalıştırmasına büyük ölçüde benzer. DP iktidarının son dönemlerinde radyodan her gün vatan cephesine katılanların duyurulması, sosyal medyadan yürütülen AKP’ye ve liderine destek ve karşıtlarını karalama kampanyalarına ne de çok benzemektedir?

    ALTMIŞLAR VE YETMİŞLERDE NİTELİKLİ KAMUSAL TARTIŞMA İKLİMİ HÂKİMDİR

    Altmışla seksen yılları arası dünyadakine benzer şekilde kısmen kamu yayıncılığı mantığının hâkim olduğu yıllardır diyebiliriz. Sosyal refah devletinin yarattığı bu kamusal tartışma ve demokratik katılım iklimi elbette sol hareketlerin ve örgütlü işçi mücadelesinin de yükselmesine yol açmıştır. Bu dönemdeki güçlü sol örgütlenmesinin basında önemli etkisini görürüz. İrili ufaklı, legal ve illegal pek çok sol dergi ve gazete, düzensiz de çıksa bu dönemin kamusal tartışma kültürüne önemli etkilerde bulunmuştur. Sağ-sol çatışması keskin de olsa, tartışmaların hem derinliği hem de niteliği günümüzden geriye bakıldığı zaman daha net anlaşılır. Bu dönemin çatışmalı da olsa, derinden derine süren nitelikli kamusal tartışma iklimini ve toplumsal mücadele çabasını basın ve yayın faaliyetleri önemli ölçüde belirlemiştir. Bu açıdan bakıldığı zaman, dönemin basın ve gazetecilik anlayışına bilgi, tartışma, araştırma ve her şeye rağmen karşılıklı müzakere kültürü hâkimdir. Tartışma ve müzakere sonucunda olaylarla ilgili hakikate ulaşılacağına dair umut tüm çatışma iklimine rağmen yitirilmemiştir. İşte 1970’lerin ortalarında başlayan neoliberal politikalar ve bu politikaların hayata geçirilmesi için peş peşe demokrasinin askıya alınması bu umut iklimini de yok etmiştir.

    Seksenler ve doksanlar, basından medyaya geçildiği dönemi temsil eder ve bu geçiş aynı zamanda medyanın işlevine hem aşırı anlam yüklendiği hem de medyadaki tartışma kültürünün sığlaştığı paradoksal ve kaotik yıllardır. Günümüzün sosyal medya platformlarındaki performans odaklı ve bütün tartışmaların sulandırılıp, eğlencelileştirildiği doksanlı yıllar, bir yanıyla da karanlıktır. Cilanın ve performatif yurttaşlık gösterilerinin altını kazıdığınız zaman, altından tüm Türkiye tarihinin kiri pası ortaya saçılıverir.

    2000’Lİ YILLAR BİR TEMİZLİK VAADİYDİ

    2000’li yıllar, sanki bütün bu kirin pasın halının altından çıkarılıp temizlenebileceği vaadi ve zannıyla geçmiş, AKP bu zannı gerçekmiş gibi sunma konusunda oldukça mahir stratejiler uygulamıştır. AKP’yi medyayla kurduğu ilişki bağlamında tüm dönemlerin siyasi hareketlerinden ayıran en temel fark, bütün medya kuruluşlarına başından itibaren bizatihi o medya kuruluşlarının gerçek sahibiymiş gibi muamele etmesidir. Bu muameleyi kabul ettirmek için ise devletin tüm hukuki, kolluk, denetleme, mali ve ideolojik aparatlarını etkin bir şekilde kullanmıştır. Başlangıcından günümüze bütün medya kuruluşlarına söylemsel bir taşeron pozisyonunu kabul ettirmiş, 2018 yılındaki Doğan Medya Grubu’nun Demirören Grubu’na sattırılmasından sonra bu söylemsel muamele, bütünüyle fiili bir yola girmiştir. 2018 yılına gelinceye kadar, en azından Doğan Medya Grubu’nun yürüttüğü yayıncılık ve habercilik kısmen de olsa bir meşruiyet sağlıyordu iktidara. Bu devirden sonra AKP iktidarının küçük bir azınlık dışındaki tüm medya kuruluşlarını taşeronlaştırdığı net bir şekilde ortaya çıktı. Taşeronlaştırılmanın en belirgin göstergelerinden birisi, taşeronun kimi çalıştıracağına açıkça kendisinin karar verememesidir. Çalıştırılan kişileri asıl patron belirlediği zaman da taşeronun bir hükmü kalmamaya başlar.

    ERDOĞAN’IN KURDUĞU MEDYA REJİMİNİN ESİRİ OLMUŞTUR

    AKP ve Erdoğan bu koşullar altında oluşturduğu medya yapılanmasının paradoksal biçimde hem mutlak sahibi hem de mutlak esiri olmuştur. Şöyle ki, mutlak sahibi olduğu medya yapılanması içinde kendi iradesiyle fikir üreten, haber yapan tek bir aktör kalmamıştır. Bütün ana akım medya aktörleri, haber yapmak için, soru sormak için Erdoğan’ın kurduğu rejim içerisinde köşe başlarını tutmuş olan eşik bekçilerinin ağızlarının içine bakmaktadır. Bu yönetim ve denetim mekanizması bir propaganda aygıtı gibi görünse de, bir süre sonra kendi kuyruğunu yiyen ve kendini yeniden yaratan bir yılana dönüşmüştür. Bu yılan metaforu kendini yaratan insanı simgelese de, bu mekanizmaya uyarladığımız zaman bir kısır döngüyü temsil eder. Erdoğan bir şey söyler, hık deyiciler onu haklı çıkarmak için yazı yazar, yazılar yazıldığı anda Erdoğan kendi haklılığına daha çok inanır, bu inancın topluma geçtiği zannıyla aynı şeyleri Erdoğan yeniden söyler, söylenen şeyler yeniden yazılır. Bu kısır döngü bu şekilde sürer gider. Mevcut konvansiyonel medya yapılanmasının bu kısır döngüsünü pekiştirici olarak bir de sosyal medya mecraları girer devreye. Devreye giren bu sosyal medya mecralarının içindeki trol orduları, Erdoğan’ı sürekli yüceltir ve doğrular. Bütün yanlışlar sürekli doğrulandığı için, yanlışlar doğruların yerini almaya başlar. Bu mutlak sahipliğin mutlak esarete nasıl dönüştüğünü, son iki üç yılda yapılan iletişim stratejilerindeki basiretsizlik ve beceriksizliklerden anlamak mümkündür. Bütün bu beceriksizliklere rağmen Erdoğan’ın bu yanlış iletişim stratejilerini başına dolayan danışmanlarını hala görevde tutuyor olması da bir esaret göstergesi değil midir?

    REJİMİN VE AVENELERİNİN ELİNDE BASKI MEKANİZMASI DIŞINDA BİR ŞEY YOKTUR

    Son Cumhurbaşkanlığının sansür genelgesini bir de bu açıdan okuduğumuz zaman karşımıza derin bir çaresizlik resmi çıkıyor. Erdoğan’ın sahibi ve esiri olduğu medya yapılanmasının içinden üretilen bütün kanaatler sürekli kendini tekrar eden bir ezberin sonsuz döngüsünün içine kıstırmış durumdadır Erdoğan’ı. Ülkenin büyük bir nüfusuna ulaşabilen bu sonsuz ezber döngüsü, bu ezberin dışına çıkabilen kısıtlı kişi ya da grupların varlığına tahammül edemez. Zira bu ezberin dışındakilerle düşünsel olarak nasıl başa çıkabileceğini unutmuştur Erdoğan ve kurduğu rejimin aveneleri. Ellerinde baskı ve denetim aygıtından başka hiçbir düşünsel yetenek kalmadığı için, sürekli gözdağı ve tehdit mekanizması devreye sokulur. İşte RTÜK Başkanı’nın bir televizyon yayını üzerine apar topar sosyal medyadan tehdit mesajı paylaşması da bu esaretin göstergelerinden birisidir. Mutlak gücün insanı paradoksal biçimde nasıl acz içine düşürdüğünün tarihsel örnekleridir bunlar. Genelge metninin her satırındaki muğlaklıklar da AKP iktidarının kendine vehmettiği mutlak gücün verdiği çaresizliğin göstergeleridir. Genelgede “aile değerlerini, milli manevi değerleri tehdit ettiği” iddia edilen içeriklerin nasıl denetleneceği, ne şekilde durdurulacağı gibi konular tamamen muğlaktır. Bu muğlaklıktan da anlaşılmaktadır ki, AKP iktidarı açlıkla sınanan ve bu nedenle de korku duvarını çoktan aşmış olan toplumun büyük kesimi üzerinde hala bir korku yaratmaya çalışmaktadır. Bu bir anlamda avcısını korkutmaya çalışan av hayvanı davranışına benzer. Kendini güçlü ve iri göstermeye çalışarak avcının elinden kurtulma çabası. Tüylerini kabartarak, çirkin ve yüksek sesler çıkartarak, ya da kötü kokular yayarak avcısını uzak tutma uğraşı. Ancak bu çabaların beyhude olduğu ortadadır. Korku duvarı aşılmıştır. Toplumu korkuda eşitleyen siyasal iktidar, aynı zamanda uyguladığı baskılarla topluma cesaret de aşılamıştır. Korku aşılmış, cesaret toplumun her kesimine bulaşmaya başlamıştır.

    [1] O. Murat Güvenir (1991). 2. Dünya Savaşında Türk Basını: Siyasal İktidarın Basını Denetlemesi ve Yönlendirmesi, İstanbul: Gazeteciler Cemiyeti Tezler Dizisi.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Devletin Güncel Durumu: Kılıçdaroğlu nerede duruyor?

    Türkiye’nin uzun yıllara yayılan art zamanlı; ama son birkaç yıldır senkronik yaşadığı siyasi ve iktisadi kriz, artık oldukça şiddetli hissediliyor.

    Elbette bu krizlere ideolojik krizler de ekleniyor. Nihayetinde iktisadi, siyasi ve ideolojik krizler sistemden bağımsız yaşanmıyor.

    Sabit olan koşulu unutmadan, bunlar kapitalizmin yapısal krizinin bir uzantısı olmakla birlikte, kapitalizm içerisinde gelişen diğer kriz veya krizlerin de sonuçları.

    Bu açıdan baktığımızda iktidarın hegemonya krizi hemen göze çarpıyor.

    Dahası gördüğümüz şey tam olarak tarihsel bloğun çöküşüdür. Şekilsiz bir hal alan bu yapı, sadece egemen sınıfa cevap verme uğraşındadır.

    Burada devletin güncel durumunun ne olduğu ise basit görünen ama hayli karmaşık bir sorudur. Bir de bu soruyu cevaplamaya çalışırken rotayı ana muhalefete kırmak meseleyi biraz daha çetrefilli hale getirmeye sebep olacak; ancak tam olarak uğraşım, bu çetrefil üzerine düşünmek.

    Lenin’den hareketle söylersek devlet sorununun bu denli karmaşık, çetrefil bir hale getirilmesinin nedeni, bunun egemen sınıfların çıkarlarını başka bütün sorunlardan daha fazla ilgilendiren bir sorun olmasıdır. Devlet öğretisi, toplumsal ayrıcalıkları, sömürüyü, kapitalizmin varlığını haklı çıkarmaya yarar.

    Bizler CHP’nin devletle olan ilişkisini, CHP’nin kendisinin devleti tanımlama biçimi üzerinden okumuyoruz.

    Halbuki bu oldukça yanıltıcıdır. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana CHP, iktidarda olsun ya da olmasın kendini devlet bağlamında başka bir ilişki üzerinden var eder. Burada olumsuz bir ilişki örneği yok; aksine devlet projeleri her sınıfa/ fraksiyona göre değişebilir ve CHP’ninki de bu minvalde okunabilir.

    Hatta son zamanlarda yapılan bütün çıkışlar buna işaret ediyor.

    Ana muhalefet sadece iktidar için yarışmıyor, aynı zamanda kendi devlet projesini de gündeme getiriyor. İktidar kanalındaki devlet bürokrasisine bazı araçlarla “gözdağı” veriyor.

    Kanaatimce 26 Ocak günü CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun videolu açıklamaları, videonun içeriği, sembolik özellikleri de dikkate alındığında söz konusu bu “gözdağının” içi dolduruluyor.

    Aslında süreç yeni değil, kısacık bir dönemle ilişkilendirilmesi durumu yanlış değerlendirmeye sebep olabilir. Merkez Bankası, TÜİK ve MEB’e gidişler, bürokratlara “verilen süreler” geriye dönük bir var oluş tercihinin sadece son tezahürü olduğu kanaatindeyim.

    Burada mesele kendini daha güçlü hisseden, sağ ideolojilerle ilişkisi daha yoğunlaşmış, sermaye arasındaki çatışmada başka bir yolu temsil eden bir CHP’nin varlığı…

    Yağan kar birçok şeye sebep oldu. İmamoğlu’nun devletin olanaklarıyla izleniyor olması, bunun servis edilmesi ve ifşa/linç kültürünün parçası haline getirilmesi devlet krizini ve devlet projelerini hatırlatıyor.

    Devamında gelen 26 Ocak’taki Kılıçdaroğlu’nun videosu, İmamoğlu’nun açıklamaları, ardından Erdoğan’ın açtığı dava, Kılıçdaroğlu’nun tekrar eden konuşmaları (yazı kaleme alındığında Kılıçdaroğlu’nun yeni videosunun yeni hedefi “parti trolleriydi”) vs. devlet krizinden ve devlet projelerinden ayrı düşünülemez. “Sahiplik” ya da “hep buradayım” arasındaki bir gelgitten ötesi var burada.

    Söz konusu video için Kılıçdaroğlu halka seslenmeyi hedefliyor gibi bir yaklaşım içerisinde olsa da mevzunun halkla veya belge diye açıkladıklarıyla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Keza o da tekrara düşmeyeceğini ifade ediyor.

    Dahası devlet vurgusunun çok sık yapılması, devleti “şahsın” zapturapt altına aldığını vurgulaması, her noktada “devletin bürokratları” demesi bir tarafıyla söz konusu bürokratlarla veya devlet içindeki kişilerle/sınıflarla “uzlaşma” çağrısı gibi görünse de aslında kendi devlet projesini masaya sürmesiyle de bağlantılı.

    Ancak burada gerçek bir uzlaşma vaadi zaten olamaz, uzlaşabilir algısı yaratmak daha önemli gözüküyor.

    Çünkü biliyoruz ki uzlaşma mümkün olsa devlete gerek olmaz.

    Devlet nedir, devlet projeleri neyi belirtir, belki de biraz bunların içerisine girmek gerek. Önce devlet aygıtı ile devlet iktidarı arasındaki farkı görmek iyi olabilir.

    Devlet iktidarı en dar biçimiyle sınıfsal temsillerle daha ilgiliyken, devlet aygıtı, yine en dar biçimde, geniş bir açıdan sistemle daha ilişkilidir. Her ikisi de ekonomik, ideolojik ve hegemonik süreçlerin işleyişine dairdir.

    Engels tanımlamasıyla “devlet, … toplumun kendi kendisiyle çözümsüz bir çelişkiye düşmüşlüğünün, ortadan kaldıramayacağı giderilemez karşıtlıklara bölünmüşlüğünün kabulüdür.”

    Devlet sürekli bir olmayış ve sürekli bir oluşum halidir. Pür, saf bir yapı değil; melez ve çatışmalı bir formdur. Her şey “yolunda” bile olsa yerleşmiş, somut bir birlik mümkün değildir.

    Bob Jessop’ın “Devlet Teorisi” kitabından yola çıkarsak eğer, farklı sınıf fraksiyonlarının ve bunların siyasi temsilcilerinin çıkarları ve talepleri rekabete yol açıyor ve sınıfların kendine özgü ‘devlet projesi’ oluşuyor; hakim olan proje, ki hakim sınıfın hakim fraksiyonu ile ilgilidir, baskın hale gelir ve devlet iktidarlığı ile somutlaşır. Burada ekonomik sermayeye en çok sahip olanın yanında; diğer sermaye biçimlerinin hangisinin hakim olduğu hem konjonktürle hem de ülkedeki hakim ideolojiyle yakından ilgilidir. Bu işleyiş birçok devlet projesi oluşturulmasının mümkün olduğunu da gösterir.

    Örneğin dayanaklı devlet projeleri anayasal düzleme, kurumsallaşmaya ihtiyaç duyarlar. Burada temel nokta aslında temsilden fazlasıdır.

    Sadece Jessop bağlamında değil Marx’ta, Engels’te, Lenin’de, Poulantzas’ta da devlete dair bu işleyişin izini sürmek mümkündür ve bugünü anlamlandırmak için gereklidir de.

    Erdoğan ve AKP 2002’den beri süren iktidarında bu projeden ayrıksı hareket etmemiştir. Öncelikle, kendilerine özgü olan her şeyin yanında, uluslararası bağlamdan ayrı bir ilerleme yoktur. Yani dünyada neoliberalizmin varlığı ve aşırı sağın güçlenişi Türkiye’de de kendi ve partisiyle somutlaşmıştır.

    Diğer taraftan, buna Cihan Tuğal’ın vurguladığı şekliyle “massetme siyaseti” de diyebiliriz, iktidar olma yolunda ve oldukları süre boyunca ideolojik ve siyasi açıdan bazı farklılıklara rağmen çeşitli kişi ve kurumlarla işbirliği halinde olmak, zaman zaman yan yana, zaman zaman onların üstü konumunda, bazen de tasfiyelerini sağlayarak devlet projelerini yürütmektedirler. Yani karşımızda duran “güç” şahsın “kutsallığı” değil, sınıfsal boyutudur ve bunu gökten yere çekip, başka bir proje ile karşılık verme yolunda ana muhalefet belirir.

    Tekrar videoya, Kılıçdaroğlu ve CHP’ye dönersek; siyaset etme maharetine sahip olduklarının, devlet iktidarına aday olduklarının ve kendi devlet projelerinin şimdiki projenin içinde olduğu krizi çözebilecek tek güç olduğunun beş dakikalık örneğiydi.

    Her şeyi seçime indirgeyen CHP yaklaşımı, önümüzdeki süreçte sivil toplum, siyasal toplum ve devlet denklemini nasıl kuracak göreceğiz. Ancak sistemden ve getirdiği ideolojik dönüşümlerden ayrıksı olamayacağının da altını çizmekte yarar var.

    Lenin, devlete ilişkin sorunun farklı sosyal sınıflar arasındaki bir meseleye dair olduğunu ve devlete dair bakışın da birbiriyle çarpışan görüşlere yansıdığını belirtir. Bizim şahit olduğumuz şey tam olarak budur.

    “Aşina olunan bilinmez” vurgusunu hatırlayarak, yanılgılardan uzak durmak en iyisi. Erdoğan ve AKP “kutsallığını” yitirdi; ilk geldikleri zamandan beri, iktidarları, onların verili devlet projesi, hem sistemin yapısal krizinin temsilcisi hem de güncel krizlerin adresi.

    Karşımızda duran “şimdikini” anlamak, dönüşüm için en önemli anahtar.

  • Her devrin günah keçisi medya

    Mazbut ama namus konusuna takıntılı bir ailenin reisi ya da büyük abisi, sokağa çıkmak isteyen genç kızlarına izin vermek istemedikleri zaman bunu genellikle “sana güveniyoruz, ama el âleme ya da sokağa güvenmiyoruz” diyerek gerekçelendirir. Bu gerekçede aslında zımni bir itiraf da vardır: “Biz de sokakta el âlemin kadınlarına yan gözle bakarız. Ondan biliyoruz ki, seni sokakta el âlemin adamları rahat bırakmaz”. Bunda haklılık payı vardır, ama bir o kadar da ikiyüzlü bir ahlaksızlığın kanıksanması da yatar bu itirafın altında. Her itiraf içinde bir ikiyüzlülük barındırır zaten. Hele ki zımni itiraf katmerli bir ikiyüzlülüğün kanıksanmasını dayatır muhatabına. “Senin namusundan ben sorumluyum, ama başkalarının namusuna göz dikersem de görmezden gelmek zorundasın. Çünkü güçlü olan benim ve ben neye namus dersem o namustur” diye bağırır sürekli bu zihniyet.

    Aslında namus takıntısı, kırılgan erkekliğin ve kriz halindeki iktidarın (iktidarı burada hem siyasal iktidar hem de erkeğin erki olarak okuyun) başlıca semptomlarından birisidir. Erkek hem karakter hem ekonomik hem de itibar olarak güçsüzleştikçe namustan başka koruyacak bir şeyi kalmaz. Erkeğin erkinin krizde olduğunu dilinden namus sözcüğünü düşürmemesinden rahatlıkla anlayabilirsiniz. Laf arasında unutmadan söyleyeyim “iktidarsız” erkeğin namus takıntısı aynı zamanda Orhan Veli’nin Aşk Resmi Geçidi adlı şiirindeki şu dizeleri getirir hep aklıma: “Sekizinci de o bokun soyu. Elin karısında namus ara, Kendinde arandı mı küplere bin.”

    MUASIR MEDENİYET İMKÂNSIZ ARZU

    Türkiye modernleşmesinin temel motivasyonu da halkı ya da daha katı ve erişilmesi imkânsız bir bütünlük olarak milleti kendisine yabancı unsurların özüne halel getireceği varsayılan olumsuz etkilerden korumaktır. Bu motivasyon, namus takıntılı babanın kızının namusunu koruma arzusuna pek bir benzer. Bir yandan ideal olarak tahayyül edilen dış-Batının bütün değerlerine muasırlık payesi vererek ona ulaşmaya çalışılırken, diğer yandan bu muasırlığın “zararlı” unsurlarından milleti korumak gerekliliğinin altı çizilmiştir hep. Türkiye modernleşmesine içkin olan bu çifte duygulu hali, sağ-muhafazakâr-milliyetçi-İslamcı ideolojiler aşırıya götürerek, erki krize girdiğinde son sığınak olarak kullanmışlardır. Milletin ahlakı, ananeleri, örf-adetleri, aile değerleri her zaman sağ-muhafazakâr siyasal hareketler tarafından çift yönlü suiistimal edilmiştir. Millete ait olan bu değerler, milletin üyeleri tarafından yeterince korunamayacak kadar kırılgandır, bu nedenle bir koruyucuya her zaman ihtiyaç vardır. Elbette bu koruyucu bu değerlere sürekli vurgu yapanlardır. Burada kadimlik ya da güçlülük vehmedilen değerlere atfedilen kırılganlık değerlerin bizatihi suiistimalidir. İkinci suiistimal, yine otantiklik atfedilen milletin değerlerini korumakta beceriksiz olduğu inancından kaynaklanır. Hem millete kendinde bir irfan atfedip, hem de her an dış güçlerin zihnini bulandıracağına dair şüpheye düşmek, aslında milleti bilişsel yetenekten yoksun bir ebleh yerine koymak demektir. Aslında milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin bu çelişkisi, bu ideolojinin bitmez tükenmez hegemonik performansının bu suiistimalden kaynaklandığını da bize çok iyi gösterir.

    29 Ocak 2022 tarihinde Cumhurbaşkanlığı tarafından bir genelge yayınlandı. Genelge Basın ve Yayım Faaliyetleri başlığını taşıyordu ve “medyadaki zararlı yayın ve içeriklerden milletin, gençlerin ve çocukların ahlakını ve aile değerlerini korumak” gibi bir hedef ortaya koyuyordu. Genelgedeki şu cümle bu meramı sarih bir biçimde dile getiriyordu: “Medya aracılığıyla milli ve manevi değerlerimizi yıpratmaya, aile ve toplum yapımızı temelinden sarsmaya yönelik açık veya örtülü faaliyetlere karşı Anayasa, kanun ve ilgili diğer mevzuatla düzenlenen müeyyidelerin gereği yerine getirilecek.”

    MEDYAYI GÜNAH KEÇİSİ OLARAK GÖRMEK YENİ DEĞİL

    Medya ve medyada üretilen sözde zararlı içerikler, sadece bugün ve elbette Türkiye’de krizlerin denetimi için kullanılmamıştır. Medyaya atfedilen izleyende güçlü etkiler bıraktığı saptaması modern iletişim araçları ilk yaygınlaşmaya başladığı günlerden bugüne kadar temel sorunlardan birisi olmuştur. 1929 dünya ekonomik bunalımına gidilirken, ABD’de bu bunalımın etkisiyle olası kitlesel hareketlerin önünü kesmek için medyaya güçlü etkiler vehmedilmiştir. Tabi ki o dönemin en etkili medyası gazeteler, radyo ve sinemadır. Sinema görsel ve işitsel iletişim aracı olarak daha yenileyin modern toplumların hayatlarına girdiği için, büyülü bir yanı vardır ve kitlelerin bu büyüye kapılacağı varsayımını o dönemde kimse yadırgamamıştır. 1920’lerin sonlarında Payne Fund adlı bir hayırsever vakıf tarafından desteklenen sinema filmlerinin toplum ve çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini açıklamaya çalışan çalışmalar özellikle de aşk, suç, seks gibi konuları işleyen sinema filmlerini hedef alıyordu.[1] Doğal olarak bu içeriklerin muhafazakâr denebilecek Amerikan ailesini rahatsız edeceği varsayılıyordu. Kitlelerin kapitalist sömürü sistemine karşı tepki vermesinden korkulan böylesi bir dönemde medya bir yandan “şiddeti, ahlaksızlığı, yozlaşmayı” körükleyen günah keçisi ilan ediliyor, diğer yandan da medyanın propaganda konusundaki potansiyeli yöneticilerin ağızlarını sulandırıyordu. Nitekim takip eden yıllarda, bunu keşfeden faşist yönetimler, medyayı “milli, manevi değerleri” yücelten içeriklerin temsil edileceği mecralar olarak kullandılar. Medya, faşizmin değirmenine su taşıdığı sürece işlevsel, faşizmin eleştirildiği mecra haline geldiğinde ise her zaman halkın ve gençlerin ahlakını bozan günah keçisi olarak görüldü. ABD’de hedef haline gelen muzır içerikli sinema filmleri hedef alınırken, asıl olarak ABD’nin bir anlamda resmi ideolojisinin yayıcısı işlevi gören Hollywood sinema endüstrisinin temelleri de atılmış oldu. Hollywood sineması, herkesin malum olduğu üzere şiddetle sorunu olmayan bir anlatı yapısına sahiptir, şiddetin uygulandığı kişiler “bizden” olmadığı sürece.[2] Hâlbuki 1920’lerin sonlarında sinema üzerine yapılan Payne Fund araştırmaları sinemadaki şiddet içeriklerinin gençleri olumsuz yönde etkilediğini iddia etmiyor muydu?

    TOPLUMSAL KRİZLERİN SEBEBİ OLARAK MEDYAYI GÖRMEK KOLAY YOLDUR

    Toplumdaki şiddet sarmalının, ahlaki yozlaşmanın, toplumsal krizlerin nedenini siyasal kararlarda değil de, medyada aramak en kolay yoldur ve her tarihte, her toplumda bu olmuştur. Zira etkili bir karar almak yerine, suçu muğlak bir medya etkisine havale etmek herkesin işine gelir. Siyasetçinin işine gelir, akademisyenin işine gelir, bürokratın işine gelir. Böyle krizli zamanlarda, krizlerin görünmez hale getirilmesi krizleri çözmekten daha kolaydır çünkü. “Ahlak” dersiniz, “maneviyat” dersiniz, “yerli, milli” dersiniz konforlu koltuğunuzun derinlerine mabadınızı daha sıkı yerleştirirsiniz. Böyle dönemlerde, bu tür belagat ve retorikle halkı uyutmaya çalışanlara ABD’li sosyolog Howard Becker “ahlaki girişimciler” adını vermiştir. Siyasetçi konforlu koltuğunu korur, akademisyen böyle sonucu önceden belli araştırmalarla adından kolayca söz ettirebileceği için mevzuya bodoslama dalar, bürokrat ise zor bir karar almak yerine suçlayacak bir günah keçisi bulunca, olayı ahlakileştirerek işin kolayına kaçar. Olan elbette halkın bilgilenme ve eğlenme hakkına olur. Halk, gerçekleri öğrenebileceği kanalların boğazına daha çok basıldığı için, gerçekleri öğrenerek mevcut yönetimlere karşı tavır alma şansı elde etmek yerine, maneviyatla, ahlakla avunmak zorunda kalır.

    İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünya toplumlarında bıraktığı izler azalmaya başlamış, ancak soğuk savaşın yarattığı iki kutuplu dünya hem sosyalist blokun yarattığı rüyayı hem de kapitalist bloktaki yaratılan refah toplumu rüyasını krize sokmuştur. Batı ülkeleri bir yandan kendilerini “diktatör Sovyetler Birliğinden” demokratik olmakla ayrıştırırken, diğer yandan da ortaya çıkan “aşırı demokrasi”den mustariptir. Bu koşullar altında 1975 yılında Fransız Michel Crozier, ABD’li Samuel Huntington ve Japon Joji Watanuki “Demokrasinin Krizi” (The Crisis of Democracy) başlıklı bir rapor yayınladılar. Raporun alt başlığı olan “Demokrasinin Yönetilebilirliği Üzerine Üçlü Komisyon Raporu” (Report on the Governability of Democracies to the Trilateral Commission), raporun meramı ile ilgili yeterince ipucu veriyordu. Raporun temel iddiası, sosyal refah devletinin ve “aşırı demokrasi”nin Batı demokrasilerini yönetilebilir olmaktan çıkardığı ve derin bir krize soktuğuydu. Bu raporda özellikle medya kuruluşları, gazeteciler, entelektüeller ve gençler demokrasinin ve sistemin başlıca düşmanı olarak tanımlanıyordu. Yazarlar bu dönemde medya kuruluşlarının özerkleşmesinde önemli adımlar atıldığını ve bunun çarpıcı olduğunu kabul etmekle birlikte, bu gelişmenin sisteme karşı güçlü bir önyargıyı da beslediğine dikkat çekiyorlardı. Yazarlar medyanın artık hükümetlerin denetimlerinden de kurtularak yerleşik Batı demokrasilerine karşı düşmanca tavırların yaygınlaşmasına yol açtığını hatırlatıyorlardı. Bu saptamayı tercüme edecek olursak; yazarlar medyanın hükümet denetimlerinden uzak, özerk, “aşırı özgür” ve bağımsız şekilde yürüttükleri kamusal yayıncılığın “demokrasi” olarak tarif ettikleri statükoyu tehdit etmeye başladığını anlatıyorlardı. Zira yazarlar, bu dönemde kitleleri ve özellikle gençleri etkileme gücü olan entelektüellerin ve bu entelektüellerin boy gösterdiği medya kuruluşlarının topluma ve demokrasiye tehdit oluşturacak “düşman kültür”ün (adversary culture) yaygınlaşmasında önemli bir rol üstlendiğine özellikle dikkat çekiyorlardı.[3]

    MEDYANIN PARADOKSAL İŞLEVLERİ: DEMOKRASİNİN KRİZİ VE KRİZLERİN DENETİMİ

    Bu raporun yayınlanmasından iki üç yıl sonra İngiliz Kültürel Çalışmalar Okulu “Krizlerin Denetimi” başlıklı bir araştırma yayınladı. Bu araştırma, İngiltere’deki ekonomik, siyasi ve toplumsal krizlerin denetim altına alınabilmesi için, o dönemde yaygınlaştığı iddia edilen, hırsızlık, yankesicilik ve dolandırıcılığın medyada aşırı şekilde temsil edildiğini iddia ediyordu.[4] Yani medya bir bakışa göre aşırı demokrasiye yol açıyor, diğer bir araştırmaya göre ise toplumu bir arada tutabilmek için bazı korkuların saçılmasını sağlıyordu. Bu tarihlerin aynı zamanda neoliberal kuralsızlaştırma sürecinin ilk olarak İngiltere’de uygulanmaya başlandığı tarihler olduğunu unutmamak gerekir. Yetmişli yıllarda başlayıp seksenli yılların sonlarına doğru kamu yayıncılığının büyük ölçüde neoliberal ekonomi politikaları aracılığıyla biçildiği ve ticari yayıncılığın küresel çapta yaygınlaştığına şahit olduk. Küresel çapta faaliyet gösteren kitle iletişim araçlarının üç beş tekelin, ulusal çapta faaliyet gösteren iletişim araçlarının da gazetecilikle alakası olmayan holding patronlarının eline geçtiği yıllardı aynı zamanda bu yıllar.

    GENELGE TOPLUMA VERİLEN BİR GÖZDAĞIDIR

    Yıllar geçti, internet teknolojisi hayatımıza girdi. İnternet teknolojisi, yeni girişimciler ve uygulamalar hayatımıza soktu. İnternetin iletişimi, haberleşmeyi ve bilgi akışını olağanüstü hızlandırdığı yılları AKP’nin tek parti iktidarı döneminde deneyimledik. AKP, bir yandan bu teknolojilerle ülkeyi, özellikle gençleri ve çocukları tanıştırırken, diğer yandan bir nesil öncesinin iletişim araçlarının sahiplik yapısını büyük ölçüde değiştirdi. Gazete, radyo ve televizyonların sermaye sahiplerini pek çok farklı stratejiyle mutlak bir itaate zorladı. İtaat etmeyenler piyasadan silindi. AKP’nin oluşturduğu geleneksel medya yapısı, bu mutlak itaat yapılanması altında propaganda işlevini büyük ölçüde kaybetti. Zira propaganda işi bile asgari bir zekâ ve liyakat gerektirir. Yeni iletişim teknolojileri olan sosyal ağlarda kurduğu onlarca trol ordusu da aynı şekilde zekâ ve liyakatten yoksundu. İşin içine bir de halkı mahkûm ettiği yoksulluk ve açlık girince, AKP’ye tıpkı kızını sokağa bırakmak istemeyen namus takıntılı babanın yaptığına benzer şekilde halkı gerçekleri öğrenebileceği medyadan mahrum bırakmaktan başka çare kalmadı. Kızını namusuna halel gelir kaygısıyla sokağa bırakmak istemeyen baba ile aile değerleri zarar görür diye milleti medyadan korumaya çalışan devlet arasında prensipte pek bir fark yoktur. AKP’nin uzun zamandır denediği ama bir türlü başarılı olamadığı mutlak sansür girişimlerinden sonra bu genelgenin meramının ne olduğu ortada. Ancak AKP ve AKP’nin tek kişisinin elinde bu meramı hayata geçirecek ne teknik ne de insan gücü mevcuttur. Bu topluma ve muhalefete verilen bir gözdağıdır. Bu gözdağı ancak elinde kaybedecek şeyi olan toplumları korkutabilir. Elinde zincirlerinden başka kaybedecek şeyi kalmamış, yokluk ve açlıkla sınanan bir toplum televizyon kapatılırsa sokağa çıkıp haykırır, gazete kapatılırsa duvara yazmakta ısrarcı olacaktır. Hele ki varlığını ve geleceğini neredeyse tamamen bağladığı interneti tamamen kapatması mümkün olmayacağı için, internetten yapılacak haber alma ve haber verme işlevini ortadan kaldırması imkân dâhilinde değildir.

    [1] David Trend (2008). Medyada Şiddet Efsanesi: Eleştirel Bir Giriş, (Çev. Gül Bostancı), İstanbul: YKY.

    [2] Michael Ryan ve Douglas Kellner (2010). Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeoloji ve Politikası, (Çev. Elif Özsayar), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

    [3] Michel Crozier, Samuel Huntington ve Watanuki, Joji (1975). The Crisis of Democracy: Report on the Governability of Democracy to the Trilateral Commission. New York University Press.

    [4] Stuart Hall vd (1978). Policing the Crisis, Mugging, the State, Law and Order, London: Macmillan Press.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • FETÖ’nün madenleri AKP’nin arpalığı oldu

    AKP iktidara geldi, Gülen Cemaatiyle kol kola Türkiye’yi yönetmeye başladı. Bu dönemde içtikleri su ayrı gitmiyordu. Hani şu çok meşhur, “Ne istediler de vermedik, ne istediler de yapmadık” sözlerinin fiilen yaşandığı günler. İşte bu süreçte uluslararası karteller de FETÖ’yü görmekte ve keşfetmekte gecikmedi. Türkiye’nin uzun yıllardır açılamayan kapıları vardı. Girilemeyen kaleleri. Açılamayan madenleri. Madencilerin gözünü kamaştıran ormanları, meraları, tarım alanları, dağları vardı. İktidarla kan kardeşi olmuş bir cemaatten daha iyi bir anahtar bulunamazdı herhalde. Zaten Türkiye’nin dış temsilciliklerine de gerek kalmamıştı her şeyi FETÖ üzerinden görmeye başlamışlardı.

    FETÖ’nün adamları ilişkileri kuruyor, FETÖ’nün adamları randevuları ayarlıyor, FETÖ’nün adamları yasaları çıkarıyor, FETÖ’nün adamları haberleri yapıyor, yaptırıyordu. Üstelik FETÖ’nün adamları yargılıyordu. Bu maden işinde maden şirketlerinin, uluslararası kartellerin en büyük belalısıydı bağımsız mahkemeler. Ne yaparlarsa yapsınlar bir noktada mahkeme engeline takılıyor, milletin bağını, bahçesini, ormanları yağmalayamıyorlardı.

    Neyse birden karşılarında FETÖ’yü buldular. Devlette etkili, medyada etkili, yargıda etkili, poliste etkili, askerde etkili yani etkili de etkili. İlişkiler kuruldu, bağlantılar yapıldı, paylar verildi ve Türkiye’nin altın çağı başladı. Maden kartelleri zaten Turgut Özal, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit iktidarları döneminde epeyce uğraşmışlar ve yol da almışlardı. Ama yetmiyordu. Öyle bir iki maden değildi istedikleri, neredeyse Türkiye’nin tamamında gözleri vardı.

    Her yeri kazmak istiyorlardı. İşte aradıklarını AK Parti’nin mutlak iktidarında ve FETÖ’nün iş birliğinde buldular. FETÖ’de anladı bu işte para vardı, güç vardı, uluslararası kartellerle kurulan ilişkiler vardı. Gerçi milletin ormanları, meraları, tarım alanları, köyleri, şehirleri, ırmakları, dereleri ve denizleri zehirlenecekti ama her işin bir kusuru vardı. Neleri zehirlemiyorlardı ki, Trakya’da Ergene on yıllardır simsiyah akıyor ama kimsenin sesi çıkmıyor. Her iktidara gelen vaatlerde bulunuyor, sonra unutulup gidiyor. Kızılırmak dersen on yıllardır açık hava kimya laboratuvarı gibi süzülüyor. Bacalara filtre takmadan termik santraller çalışıyor da siyanürlü ve sülfürik asitli maden neden olmasındı. Zaten adamlar da dünyanın en yeni ve modern teknikleriyle üretim yapacaklarını ve hiç kimseye zarar vermeyeceklerini söylemiyorlar mıydı. Zarar vermek ne kelime, hatta köylüyü ve nereye çöreklendilerse oradaki insanları iş sahibi yapacaklardı. Bu yalanlara inandılar, daha doğrusu inanmak istediler ve Koza Holding (ki bugün devlet tarafından FETÖ’nün finansmanını sağladığı ve irtibatlı olduğu için el konulmuş durumda. TMSF tarafından yönetiliyor.) cemaatin altın işindeki amiral gemisi oldu.

    Siz yeter ki paradan haber verin, gerisi çocuk oyuncağıydı; açılamayan kapılar açılır, çıkarılamayan yasalar çıkartılır, oluşturulamayan kamuoyu oluşturulur ve verilemeyen yargı kararları verilirdi. Hele hükümeti ve bürokratları ikna etmek çocuk oyuncağıydı. Zaten iş bilmeyen, zorluk çıkartan, vücut dilinden anlamayan bürokratlar çoktan ya emekli olmuş ya da köşede kenarda emekliliğini bekliyordu. Ayrıca iş bilen bürokratların çoğu da zaten cemaatin bir dediğini iki etmezdi çünkü cemaatin kendisiydi. Neyse işte böyle bir ortamda, herkes Meclis’te kim kime küfretti, kim kime hakaret etti haberlerini yaparken, terörle ve suni gerilimlerle uğraşırken ve hatta Ergenekon ve Balyoz’la debelenirken karteller alttan alta FETÖ’yle el ele Türkiye’nin altınlarını kazıyordu.

    “Bergama mı? Getirin, çözeriz” dediler ve çözdüler. “Çaldağı mı? Sorun değil, hallederiz” dediler ve hallettiler. “Kaymaz mı? Dert değil, bir yolunu buluruz” dediler ve buldular. Zaten yollar bir açılınca daha doğrusu otoban inşa edilince diğer dört çekerler de otobana daldı. Zaten bu altın madenciliği işi, kimin eli kimin cebinde belli olmayan bir alan. Siz bakarsınız bir Türk şirketi, ama arkasında mutlaka bir İngiliz, Amerikalı ya da Kanadalı büyük bir kartel vardır. Siz bakarsınız bir Türk madencilik firması bir de bakarsınız sponsoru İngiliz bir sermaye grubu. Öyle şartlarda krediler verilmiş ki, madeni çıkartan güya Türk şirketi ama malın kaymağını yiyen başkası. Sonuçta Türkiye’nin toprakları, dağları, ormanları, meraları, tarım alanları, ırmakları ve denizleri bugün işte açılan bu yolda ayaklar altında çiğneniyor. Ne köylünün bir önemi var ne şehirlinin; ne tarım alanlarının önemi var, ne su kaynaklarının; ne ırmakların önemi var ne de denizlerin; ne dağların önemi var ne de ormanların ne de içinde yaşayan canlıların; varsa yoksa altın, gümüş, bakır, nikel. Bunun için yapmayacakları şey yok, görünen o. Her türlü yalanı söylüyorlar, her türlü taktikleri kullanıyorlar ve durmaya da niyetleri yok.

    İşte FETÖ açtığı bu yolda mutlu mesut ilerlerken, gücüne güç katarken birdenbire AK Parti’yle arasına kara kedi girdi. “Cemaat dershaneleri” dendi, “Gücünü çok artırmıştı” dendi ama söylenmeyen bir şey vardı: FETÖ’nün altın madenleri. FETÖ esas bu maden işinden büyük güç kazanmaya başladı. İktidar bunu gördü.

    Hatta FETÖ öyle güçlü bağlantılar kurmuştu ki, kimsenin kendisini yıkamayacağına inandı. Bu yüzden Erdoğan’ın restine restle karşılık verdi. Hatta Fehmi Koru’nun kitabından öğreniyoruz ki, “Barışma, anlaşma” çağrılarını bile elinin tersiyle itti. Ama sonuç özellikle 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından FETÖ için tam bir yıkım oldu ve yurt dışına çekildi. Bekliyor. Bilmiyorum neyi bekliyor ama bekliyor. Az buz parası da yok. O altın madenlerinden yıllarca, “Dore altın” diyerek tonlarca altını yurt dışına çıkardı. İngiltere’deki, Almanya’daki rafinerilere taşıdı. Çıkardığı altının ne kadarını deklare etti, ne kadarını etmedi? Bunlar çok büyük soru işaretleri. Çünkü tonda 7-8 gram altın çıkardığı bir yerde, tonda 1-2 gram çıkardığı şeklinde beyanda bulunsa madenin gelirinin üçte ikisi cebe atılabiliyor. Bugün bile başta altın olmak üzere değerli metal madenlerinde en büyük sorun bu.

    Bugün Virgin Adalarında kurulan tabela şirketleriyle, vatandaşların yaşam alanlarının yerle bir edilmesi pahasına Türkiye’nin yeraltı kaynakları talan ediliyor. Kimin elinin kimin cebinde olduğu bilinmeyen çok ortaklı şirket yapılarıyla Türkiye’de at koşturuyorlar. Ben buradan iddia ediyorum, FETÖ bugün bile yurt dışına kaçırdığı paralarla ve oralarda kurduğu şirketlerle ve bulmaca gibi ortaklıklarla Türkiye’de madencilik işlerini sürdürebilir.

    Peki sonra ne oldu? FETÖ gitti, maden işi bitti mi? Hayır bitmedi. Artarak devam ediyor. 2014-2017 arasında madenler el değiştirdi. FETÖ’nün madenleri artık devlet tarafından, bir başka deyişle AK Parti Hükümeti tarafından yönetiliyor. Kaldığı yerden, aynı azim ve kararlılıkla. Görünen o ki yurt içindeki ve dışındaki kartellere de aynı güvenceler verildi, “Merak etmeyin, düzeniniz bozulmayacak, işleriniz yürüyecek” denildi.

    Bugün Türkiye’de Koza Holding’e ait 5 maden faaliyette. Koza Altın, Balıkesir-Gömeç’te Kubaşlar ve Çoraklık adında iki altın madeni daha açmaya hazırlanıyor. “ÇED olumlu” kararı alınmış. Koza’nın Ağrı-Diyadin-Mollakara’da bir altın madeni için temel atıldı. Çanakkale merkeze yakın Serçiler-Terziler Köyü yakınında, Çanakkale’nin tek ve alternatifsiz içme ve kullanma suyu kaynağı olan Atikhisar Barajı su toplama havzası ve koruma planı içinde yer alan altın madeninin yüklenici firması da Koza Altın İşletmeleri. Koza, buradan çıkaracağı cevheri, Bergama’daki Ovacık Madeni’nde işlemeyi planlıyor. Balıkesir Balya’da Gökmusa mevkiinde yer alan maden sahasının yüklenici firması da yine Koza Altın İşletmeleri olarak görünüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan “ÇED olumlu” kararı almış görülüyor.

    Koza Altın İşletmeleri’nin halihazırda Türkiye genelinde İzmir Bergama’da Ovacık Altın Madeni, İzmir Dikili’de Çukuralan Altın Madeni, Gümüşhane’de Mastra Altın Madeni, Eskişehir Sivrihisar’da Kaymaz Altın Madeni, Kayseri Kocasinan’da Himmetdede Altın Madeni bulunuyor.

    Bugün devlet tarafından el konulan KOZA’nın bu altın madenlerinde neler oluyor? KOZA’nın bu 5 altın madeninde yüzde 2 “devlet hakkı” ödendikten sonra kalan paralar nerelere harcanıyor? Kimlere ödemeler yapılıyor? Bunu kimse bilmiyor? Sayıştay KOZA madenlerini de denetleyebiliyor mu? Ya da KOZA’nın altın madenlerinde denetimi kim yapıyor? Ne kadar üretim yapılıyor? Gerçek üretimle, deklare edilen üretim arasında bir fark var mı? Bir fark farsa yüz milyon dolarlar kimin cebine gidiyor?

    KOZA’nın altın madenlerinde hangi cemaatler etkili? Bergama’daki Ovacık Altın Madeni’nde işçi alımında İsmailağa Cemaati’nin tek yetkili olduğu haberleri doğru mudur? KOZA altın madenlerinin bugün AKP’nin yeni arpalığı olduğu iddiaları karşısında bu sorular bir an önce yanıt bekliyor…

  • AKP’nin ‘yeni’ vaadi: Mutlak ve yaygın yoksullaşma

    Merkez Bankası’nın faizleri geçen hafta yüzde 15’e düşürmesinin ardından Türkiye üç yıl içinde ikinci kur krizini yaşıyor. Resmi enflasyon rakamına göre eksi yüzde 5, bağımsız araştırmacılarca hesaplanan enflasyona göre eksi yüzde 15 reel faiz demek bu. Türkiye’de yabancı para cinsinden mevduatların oranı uzun süredir yüzde 50-55 arasında değişiyor. Yani Türk Lirası’na ciddi bir güvensizlik ve dolarizasyon yaşanıyor. Türk Lirası’nda kalmayı olanaksız kılan bu son adımın ardından bir günde TL yüzde 15 değer kaybederken, aralarda yaşanan kur ataklarıyla hep artış eğiliminde olan kur 2018 başına göre yüzde 230 düzeyinde artmış oldu. Kurdaki bu sıçrama sonrasında enflasyondaki artışın önümüzdeki aylarda yüksek düzeylerde devam edeceği de netleşti. Dolar cinsinden asgari ücretin değeri ise 2006 yılı seviyesine kadar geriledi (260 dolar civarı). Bu sayede Türkiye emek maliyetlerinde sadece Avrupa ülkelerinin değil asgari ücreti 340-360 dolar arasında değişen 1.5 milyarlık nüfusa sahip Çin’in de gerisinde kalarak yıllardır özlemi çekilen “rekabetçiliğe” kavuşmuş oldu.

    DÜNYA FAİZ ARTIRIRKEN TÜRKİYE FAİZLERİ DÜŞÜRDÜ

    Türkiye AKP iktidarı boyunca uluslararası koşulların da izin vermesiyle borçlanmaya dayalı, faizlerin düşük kalmasını gerektiren, dışardan sermaye girişi sağlanabildiği sürece devam ettirilen bir ekonomik model uyguladı. Bu model uluslararası piyasalarda borçlanmanın pahalılaşması ve Türkiye gibi ülkelere gelen sermayenin azalması ile birlikte 2015 sonrasında tıkandı ve 3 yıl bir şekilde ertelenen kriz 2018’de geldi. Kurlar ve enflasyondaki yükselmeye, faizleri ciddi biçimde yükselterek yanıt veren Merkez Bankası, ilk fırsatta borçlanma ile büyüme patikasına dönebilmek için faizleri tekrar düşürdü. O günden beri iktidar kur ataklarına faiz artışıyla yanıt verdi, fırsat bulduğunda da faizleri düşürerek kredi genişlemesi ile büyümeye çalıştı. Ancak yüksek enflasyon, dış borç, yüksek işsizlik ve eşitsizliklerle girdiğimiz 2021 yılı sonunda, dünyada Pandemi sonrası ortaya çıkan enflasyonist eğilimler nedeniyle tekrar faiz indirimine gitme olanağı kalmamıştır. Gelişmekte olan ülkeler bu gelişmelere faiz artırımlarına giderek yanıt verirken Erdoğan iktidarı, özetlediğimiz faiz politikasını değiştirerek Eylül ayında ilk faiz indirimini yapmıştır. Bunda ABD gibi önemli finansal merkezlerin faiz artırımlarını 2022 yılına ertelemesi kilit rol oynamıştır. AKP iktidarı faiz indirmek için doğru zaman olmasa da bir daha şansı olamayacağını düşünerek kur ve enflasyondaki artış eğilimine rağmen faizleri düşürmekte ısrarcı olmuştur.

    Bu yazıda ülke ekonomisinin durumuna ilişkin temel gözlemleri aktararak, AKP iktidarının politika değişikliğinin işleme olasılığını ve sonuçlarını tartışmaya çalışıyorum

    YENİ BİR EKONOMİK STRATEJİ?

    Eylül ayından itibaren TL’deki değersizleşmenin Türkiye’nin rekabetçiliğini artıracağı, ithalatı pahalı hale getirerek cari açığı azaltacağı, nihai olarak zaman içinde enflasyonu düşüreceği açık ya da örtük getiriliyor. Hatta zaman içerisinde pahalılaşan ithal malların yerine yerlilerin ikame edileceği ve kronik ödemeler dengesi sorunlarının da hafiflemesi bekleniyor. 2020 Aralık ayından beri ödemeler dengesi ilk defa 2021 Ağustos ve Eylül aylarında, TL’deki değersizleşmenin ihracatta ithalata göre daha hızlı artış yaratabilmesiyle cari fazla vermişti. Bilindiği üzere cari fazla verilse de hem tüketimde hem üretimde ithalata bağımlılık nedeniyle kurdaki artış doğrudan enflasyona yansıyor, sabit gelirlilerin satın alma gücünü düşürerek iç talebi daraltırken, ekonominin işleyişinde de belirsizlikleri artırıyor. TL’de faiz indiriminin yapıldığı gün yaşanan yüzde 15 düzeyinde değersizleşme (Dolar tarihinde ilk defa 14 liraya yaklaştı), ertesi gün kamu bankalarının el altından sattıkları dövizle dolar 12 lira seviyesine çekilebildi. Ancak, kurdaki yüksek oynaklığın yarattığı belirsizliklerin artık yönetilemez boyuta gelmesiyle, vadeli alışverişin durduğuna, siparişlerin iptal edildiğine ve stok yapma eğiliminin arttığına dair haberler geliyor.

    Kamu bankaları aracılığıyla kontrolden çıkan kur artışını dizginleme çabası, iktidarın 3. faiz indiriminin sonuçlarını ve maliyetini iyi hesaplamadığına işaret ediyor. Peki öngörülebilir bu maliyetler neden tercih edilmiş olabilir ve hangi araçlarla yönetilebilir?

    BORCUN ÖZELDEN KAMUYA AKTARIMI DEVAM EDİYOR

    AKP dönemi, özel kesimin (hanehalkları dahil) Türkiye tarihinde görülmemiş düzeylerde borçlandırıldığı bir dönem oldu. 2018’den bugüne ekonomideki belki de tek “olumlu” denebilecek ve bugün TL’de yaşanan değersizleşmenin olumsuz etkilerini göreli olarak azaltan ve bir borç krizine dönüşmesini engelleyen gelişme, özel kesimin dış borcunun düşmesi idi. 2021’in son çeyreği itibariyle milli gelirin yüzde 58.3’ü oranındaki brüt dış borç stoğunun (446.4 milyar Dolar), yüzde 53.7’si özel sektöre ait. Özel kesimin dış borcunun toplam dış borca oranı 2015’in üçüncü çeyreğinde yüzde 70.9’a kadar çıkmışken, o tarihten itibaren yüzde 53.7’ye kadar gerilemiştir. 2018’in son çeyreğinden itibaren özel kesim net dış borç ödeyicisi haline gelirken, kamunun dış borcu artış eğilimine girmiştir.

    Kısa vadeli borcun özel kesime ait kısmı 2010’da yüzde 92’ye kadar tırmanmışken, 2021’in ikinci çeyreği itibariyle yüzde 58’e gerilemiş, kamunun hem toplam dış borç içerisindeki payı hem de kısa vadeli borçlar içerisindeki payı artmıştır. Özel kesimin dış borcu önemsenmeyecek düzeyde değildir, ancak 2018 krizine kıyasla borcunu ödeyememe riski (döviz açık pozisyonları), ülkenin ihtiyaç duyduğu yabancı kaynaklar daha çok kamu eliyle ve bankalar aracılığıyla borçlanılır hale geldiği için düşmüştür.

    2018’den beri kamunun faiz harcamalarının miktarındaki artış da bunu yansıtmaktadır. Faiz harcamalarının toplam harcamalar içindeki payı yaklaşık 4 puanlık artışla yüzde 10’a çıkmıştır.

    Faizlerin düşürülmesi ise, krizi yönetme maliyetinin bir kez daha özelden kamuya aktarılmasını sağlamaktadır. Çünkü Merkez Bankası’nın faizleri Eylül’den itibaren 3 puan indirerek yüzde 15’e çekmesi ticari kredi faizleri ve inşaat sektörü için kritik olan konut kredisi faizlerinde (özellikle kamu bankalarında) bir düşme gerçekleştirirken, kamunun borçlanma faizleri aynı dönemde yüzde 18’den yüzde 21’e çıkmış durumda. Dolayısıyla özel kesimin iç borçlanma olanakları ucuzlatılırken kamunun borçlanma maliyeti artmış oldu. Yazıyı uzatmamak için 2017’den beri aktif olarak kullanılan, Kredi Garanti Fonu, hazine garantili ihaleler gibi yöntemlerle özel kesimin risklerinin büyük kısmının zaten kamu üzerine alındığını, vergi aflarına ek olarak vergi gelirlerinin yüzde 70’inin dolaylı vergiler ve ücretlerden alınan gelir vergisinden geldiğini kısaca belirterek geçelim.

    Kamunun borçlanma maliyeti arttığına göre faiz indirimlerinden temelde iki kesim faydalanıyor gözüküyor: daha çok iç piyasaya üretim yapan, ancak TL ile borçlanabilen ve yüksek düzeydeki iç borcunu döndürmek durumunda olan küçük ve orta büyüklükteki işletmeler ve yabancıya ve hala borçlanabilen orta-üst gelir gruplarına satış yapan inşaat sektörü. İhracat yapan sektörlerdeki şirketler ise ara ve yatırım mallarında ithalata bağımlılıklarının düzeyine göre TL’deki değersizleşmenin ücret maliyetlerini ucuzlatması sayesinde değişen düzeylerde satış olanaklarını artırma şansına sahip gözüküyorlar. Hemen belirtelim, kurdaki yüksek oynaklıktan ihracatçıların da rahatsız olduğuna dair haberler geliyor.

    YOKSULLAŞTIRAN BÜYÜME

    İktidar 1980 sonrası azgelişmiş ülkelerde (çoğunlukla otokratik yönetimler altında) uygulanan ihracat yanlı büyüme modelini benimsemiş görünüyor. İktidarın bir taraftan negatif reel faizlerle TL cinsinden borçlanabilen kesimleri ayakta tutup, hatta yatırım yapmalarını beklerken, diğer taraftan TL’deki değersizleşme ile ucuzlayan emek sayesinde ihracatçı sektörlerin ekonominin motoru olmasını beklediği anlaşılıyor. Umulan, emeği iç talebin bir unsuru olmaktan çıkarıp sadece maliyet unsuru haline getiren bu ihracat yanlı büyüme stratejisi ile düşük reel ücretler sayesinde uluslararası piyasalarda rekabet yapabilir hale getirmek. Gayri Safi Sabit Yatırımları son üç yılda yüzde 1.8 küçülmüş, düşük-orta yoğunlukta teknoloji ile ihracat yapabilen, yüksek enflasyona sahip bir ülkede ancak yoksullaşma ile ihracat kapasitesinin artırılması mümkün.

    Şekil 2’de 2013’ten beri bir birim ihracatımızın değerindeki gelişmeleri izleyen indeksin düşüş eğiliminde olduğu, bunun sonucunda dış ticaret hadlerinin de dönem boyunca ülke aleyhine (100’ün altında) geliştiğini görebiliyoruz (noktalı eğriler iki göstergenin zaman içindeki trendini gösteriyor). Bu grafik halihazırda dış ticarette yoksullaştıran büyüme sürecinin 2015’ten beri istikrarlı biçimde devam ettiğini gösteriyor

    PEKİ BU PLANIN İŞLEME OLANAĞI VAR MI?

    Önümüzdeki 12 ay içinde Türkiye’nin 150 ile 170 milyar dolar arasında dış borç ödemesi yapması gerekiyor. Kurdaki artış, hali hazırda bu borç ödemesinin TL değerini eylüle göre yüzde 40 artırmış durumda. Erdoğan, “faizleri indirdik niye yatırım yapmıyorsunuz?” diye işverenlere çıkışıyor, ancak belirsizlikler ve kurdaki oynaklığın piyasada yarattığı sorunlar nedeniyle faizler inmiş olsa dahi şimdilik iç piyasanın, borçların ertelenmesi haricinde, hareketlenmesi zor gözüküyor. Bu koşullarda iktidarın kısa dönem beklentisinin, TL’deki değersizleşme ile ülke varlıklarının ucuzlamasından faydalanmak isteyen yabancı yatırımcıları ülkeye çekmesi olduğu anlaşılıyor. Bu kur krizinin 2018’deki krizden bir diğer farkı ekonomide yabancı payının çok düşmüş olması. TL cinsi devlet iç borçlanma senetlerinde yabancı payı 2021 Ağustos ayında yüzde 4.5’a, yabancıların borsadaki işlem payı ise yüzde 22’ye gerilemiş durumda. Dolayısıyla ani bir sermaye çıkışından ziyade özellikle yerli aktörlerin rekor düzeydeki negatif reel faize karşı dövize yönelmelerinin sonucu olarak kur krizi tetiklenmiş gözüküyor. İktidar yabancı varlığının düşük olması nedeniyle kurdaki oynaklığın kısa sürede ortadan kalkacağı beklentisinde olabilir.

    BÜTÇE OLANAKLARI 

    İktidarın hem borçlanma maliyetlerini düşük tutmak hem de kara günlerde kullanmak için bütçe olanaklarını pandemi sırasında dahi kullanmadığı hatırlanmalıdır. Tüm dünya doğrudan nakit yardımları ile pandemi sırasında vatandaşlarını desteklerken, AKP bütçe olanaklarını kullanmaktansa kamu bankaları aracılığıyla ucuz kredi dağıtmayı tercih etmiştir. Sonuçta pandemi boyunca bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 3 düzeyinde kalmış, faiz dışı bütçe açığı milli gelirin yüzde 1’ine dahi ulaşmamış, hatta 2021 Eylül itibariyle yüzde 2.7 düzeyinde faiz dışı bütçe fazlası verilmiştir. Yıl sonuna kadar bunun açığa dönüşmesi beklense de maliyetli yüksek kur-düşük faiz politikasının yükünü kısa vadede karşılayabilecek bir mali alanın olduğu söylenebilir.

    Diğer yandan  2018 krizine pandeminin de eklenmesiyle çok ciddi bir işsizlik ve yoksulluk artışı sözkonusu. Halihazırda satın alma gücündeki erime nedeniyle toplumda ciddi bir rahatsızlık var. Bu rahatsızlığı giderebilmek için asgari ücrette “ciddi” bir artış (muhtemelen resmi TÜFE oranının biraz üzerinde) yapılacağı ve kamusal istihdamın artırılacağı iktidarca yapılan açıklamalardan anlaşılıyor. İşverenlerin enflasyonun üzerindeki asgari ücret artışının kamu kaynaklarından karşılanması ve halihazırda İşsizlik Sigortası Fon’undan verilen istihdam desteklerinin de sürdürülmesi talebinin yukarıda bahsedilen mali alan sayesinde karşılanacağını tahmin edebiliriz. Ancak bu mali alan kurdaki artışın kamu dış borç ödemelerini artırması nedeniyle hızlı biçimde kapanacaktır. Cuma gecesi harç ve cezalara getirilen yüzde 36’lık artış bu mali alanın hızlı daralmaması için çaba harcanacağını gösteriyor.

    Kurdaki artışın önümüzdeki aylarda enflasyonu sıçratacağı dikkate alınırsa, reel ücretlerin erimeye devam edeceği, düşük tutulan resmi TÜFE oranının üzerindeki bir asgari ücret artışının birkaç ay içerisinde anlamsızlaşacağı görülüyor. Ancak yükü kamuya aktarılacak resmi enflasyonun üzerindeki asgari ücret artışının yoksullaşmayı makyajlayarak iktidara zaman kazandırabileceği ihtimal dahilinde görünüyor.

    UZUN VADEDE ÖNERİLEN SADECE DAHA DA YOKSULLAŞMA 

    Uzun süreli ve yapışkan, kadın ve gençler arasında daha yüksek seviyelerde gerçekleşen işsizlik ise ekonominin en önemli yapısal problemi olarak ortada duruyor. İşsizlik bir taraftan ücretler üzerinde baskı kurarken, diğer taraftan sendikalaşmanın zayıf olmasının da verdiği büyük katkıyla çalışma koşullarını bozarak, çalışanlar arasında da sömürü düzeylerini artırıyor. 2016’dan beri emeğin ülkede üretilen katma değerden aldığı pay düşüş eğiliminde iken, birim üretkenliklerin altında kalan reel ücretler tüm AKP dönemi boyunca bir olgu olarak devam etti ve çalışanlar ancak borçlanma ile tüketebilir hale getirildiler. Bu koşullarda yukarıda çerçevesi çizilen “yeni” stratejinin 2018’den beri ciddi biçimde örselenmiş çalışan kesimler ve yoksulların daha da yoksullaşması üzerine kurulu olduğu görülüyor. Kısa vadede özel kesim ve bankalardaki risklerin düşük olması ve bütçe olanakları aracılığıyla yönetilebilme ihtimali olan bu yeni politikanın orta ve uzun vadede zaten hırpalanmış ülkeye ve insanına çok büyük zararlar vereceğini hem Türkiye hem de diğer azgelişmiş ülke deneyimlerinden gayet iyi biliyoruz.

    İşsizlik, eşitsizlik ve yoksulluk büyük ölçüde borçlanma ile tüketebilen zaten borçlu hane halklarının talebinde ciddi bir daralma meydana getirdi, getirmeye devam edecek. Dış talebe odaklı bu modelin, AKP iktidarı boyunca sorunları katmerleşmiş, eğitimden, doğaya, insan gücüne pek çok alanda onarılması uzun sürecek zararlar verilmiş ülke ve ekonomisinin yapısında çok daha büyük tahribatlar yapması olasıdır. Artan eşitsizlik ve yoksulluk, hane halkı borcu ve iç talepte meydana gelecek daralma nedeniyle oluşacak ekonomik sorunları başka bir yazıda incelemek üzere yeterince uzamış olan yazıyı burada sonlandıralım.

  • AKP’nin aynı gün içindeki farklı iki eylem planı

    AKP Genel Başkanı/Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2 Mart günü “İnsan Hakları Eylem Planı”nı açıkladığı saatlerde, AKP Gurup Başkan Vekili Cahit Özkan da “HDP hem siyaseten hem de hukuken kapatılacaktır” eylem planını açıklamaktaydı.

    Bu antagonist çatışma hali, basit ve düz bir okumayla ele alındığında, klasik bir ifadeyle “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” diye sormak mümkün.

    Aynı merkezli bu her iki bakış açısı bir tezatlık içinde düşünülebilinir, fakat eylem planı noktasında her ikisi de aynı amaca hizmet etmektedir.

    Şöyle ki; bu ay içinde Avrupa Birliği Konseyi’nin ikinci etap toplantısı yapılacak. İlk toplantı geçen yıl Aralık ayında gerçekleştirilmiş ve Türkiye’ye dönük kritik kararlar alınmıştı. İkinci toplantıda çok daha sert kararların çıkma ihtimali oldukça yüksek.

    Türkiye bu süreci atlatmak için ciddi bir hamleye ihtiyaç duymakta, aksi takdirde içinden çıkılmaz bir hale düşebilir.

    İşte Erdoğan’ın açıkladığı 11 temel ilke, yani “İnsan Hakları Eylem Planı”, yapılacak AB toplantısına dönüktür. Cumhurbaşkanı burada yükselen tansiyonu düşürmek istiyor. Bunun için de dışarıdan gelebilecek baskıları hafifletmek, içeride ise hukuken değil, siyaseten bir açılım havası yaratmak amacındadır.

    Özkan ise, Cumhur İttifakı tarafından bir iç siyaset malzemesi olarak kullanılan HDP faktörünü “İnsan Hakları Eylem Planı”nın üzerine giydirerek muhalefeti dizayn etmeye çalışmaktadır.

    Aslında her iki açıklamanın da toplumsal ihtiyaçların giderilmesi notasında reel bir karşılı yok. Zira ne muhalefet bunun ihtimalini görüyor, ne de toplumun zihninde ciddi bir karşılık buluyor.

    Erdoğan’ın planını hayata geçirmesi için önünde iki yıl var, Özkan’ın kendi planını hayata geçirmesi için de önünde çok az bir zaman var.

    Peki Erdoğan ile Özkan bu açıklamalarıyla ne demek istiyorlar?

    İyi polis-kötü polis hikayesinde olduğu gibi, Erdoğan kendi eylem planıyla “HDP kapatılmasın” diyor. Özkan ise kendi eylem palanıyla, “insan hakları eylem planı hayata geçmesin” diyor.

    Peki bu ne demek? Cevabı basit; AKP bir kez daha iktidar olsun ve Erdoğan tekrar başkanlık koltuğuna otursun demek.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Haber Vermeyen AKP Medyası ve OLAY TV Olayı

    Tezcan Durna[1]

    Tarih 29 Aralık 2011, TSK Hava Kuvvetleri’nin savaş uçakları, “terörist zannettikleri” 34 sivili bombalayarak katletti. Olayın üstünden 24 saatten fazla zaman geçmesine rağmen Türkiye ana akım medyası olaydan kamuoyunu haberdar etmedi. Olay bir gün boyunca sosyal paylaşım ağlarında yoğun gündem oldu, ancak bir gün sonrasında Türkiye basınının “amiral gemisi” Hürriyet olayı “35 ÖLÜ ÇOK ÜZGÜNÜZ”[2] sürmanşetiyle verdi. Sürmanşet olayın failini maharetle gizliyordu. Amiral gemisi bu haberi bu sürmanşetle verdiğinde hala Aydın Doğan’ın mülkiyetindeydi.

    ANA AKIM MEDYA İKTİDARIN BİR PROPAGANDA AYGITI

    Tarih 7 Haziran 2013, Gezi İsyanının ilk günleri. Recep Tayyip Erdoğan olaylarla ilgili olarak Kuzey Afrika Gezisinin son durağı olan Tunus’tan açıklama yaptı. Açıklamalar 7 gazetede aynı manşetle verildi: “Demokratik Taleplere Canımız Feda”.[3] HaberTürk, Türkiye, Sabah, Zaman, Yeni Şafak, Bugün ve Star gazetelerindeki tek fark HaberTürk Gazetesinde cümlenin tırnak içinde verilmesiydi. Elbette bu fark bile günümüz koşullarından bakınca çok önemliydi. Zira artık ulusal çapta yayın yapan bütün ana akım gazeteler, siyasal iktidarla simbiyotik bir yaşam sürdürdükleri için, Partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her sözünü bir hikmet varmışçasına tırnak işareti içine almadan veriyor. Bu tavır gazetecilik açısından çok önemlidir; sözünü doğrudan aktardığınız siyasal liderin bu sözünü tırnak içine alıyorsanız, gazeteciliğin nesnellik ilkesine asgari özen gösterdiğiniz anlamına gelir ve verdiğiniz bilginin gerçeğe yakın olduğuna dair okuyucunuza asgari bir teminatta bulunmuş olursunuz. Öbür türlüsü, yaptığınız iş gazetecilik değil, hükümet sözcülüğü ya da propaganda aygıtlığıdır. Türkiye ana akım medyasının artık bir propaganda aygıtı olduğu konusunda sanırım artık kimsenin bir kuşkusu kalmadı. Hükümeti destekleyenler bile bu gerçeği biliyor olmalarına rağmen, “ne var bunda canım, zaten basın dediğin iktidarı destekler” inancı kanıksanmış durumda.

    BİR BAKANIN İSTİFASI HABER YAPILAMADI

    Tarih 8 Kasım 2020; Maliye Bakanı ve Cumhurbaşkanının damadı Berat Albayrak sosyal paylaşım ağı Instagram üzerinden bozuk bir Türkçe ile bakanlık görevinden ayrıldığını bildirdi. 24 saatten uzun bir süre boyunca Türkiye ana akım medyası bu istifanın gerçek mi, doğru mu yanlış mı olduğuna dair ne bir haber yapabildi, ne de bu olayın doğruluğunu teyit etmek ya da yalanlamak için olayın doğrudan muhatabı da dâhil olmak üzere herhangi bir yetkiliye soru sorabildi. Sosyal paylaşım sitelerinde olay trending topic oldu. Herkes birbirine olayın gerçek olup olmadığına dair sorular sordu, ancak hem siyaset kanalı hem de haber medyası kanalı suskunluğunu bozmadı. Olayın üzerinden 24 saatten fazla bir zaman geçtikten sonra Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığından yapılan bir açıklamada, “Albayrak’ın görevden affedilme talebinin kabul edildiği” gibi garip bir ifade ile istifa doğrulandı. Ardından haber medyasındaki yönetici ve haberciler, olay üzerine ahkâm kesmeye kaldıkları yerden devam ettiler. Kimse de mesleklerinin gereği olan haber verme görevini yerine getirmedikleri için zerre bir utanç belirtisi göstermedi. O gün bugündür müstafi bakandan hiç kimse haber alamadı ve bu durumu ana akım medyada bir Allah’ın kulu yadırgamıyor.

    2020 yılının son ayları. Bir dönem AKP’den milletvekili seçilmiş dünya şampiyonu bir güreşçinin sahte lise diploması ile üniversite okuyup üstüne yüksek lisans yaptığı ve bu diplomalarla banka yöneticiliği de dâhil Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı gibi makam ve mevkilere gelerek en az buna benzer makamları işgal ederek dört farklı kurumdan maaşlar aldığı ortaya çıktı. Söz konusu kişi “diplomamın sahte olduğu ispatlansın siyasetten istifa edeceğim” gibi garip bir ifade kullandı. Diplomasının sahte olduğu mahkeme tutanaklarıyla ispatlandı. Söz konusu kişi, “siyasetten istifa! etmemekle” kalmadı, konuyla ilgili 100’ün üzerinde yerde yayınlanmış haberlere durdurma kararı çıkarılmasını sağladı. Söz konusu kişinin lise diplomasının sahte olduğunu tescilleyen de bu sahtekârlığın haberleştirilmesini engelleyen de aynı ülkenin mahkemeleri.

    KAMUOYUNUN GERÇEKLERİ BİLMESİ İKTİDAR İÇİN TEHDİT!

    Modern parlamenter demokrasilerde haber kurumları, halk ya da kamuoyu adına bir tanıklık görevi ifa eder. Bu tanıklığın bir anlamının olması için tanıklığa dayanan bilgileri öğrenen kamuoyunun gerekli reaksiyonu göstermesi gerekir. Medyanın haber vermesi bu açıdan bakıldığı zaman parlamenter demokrasinin sağlıklı bir şekilde devam etmesi için hayati önemdedir. Gelgelelim demokrasiyi bir amaç değil de araç olarak gören siyasal iktidarlar için, halkın bazı gerçekleri bilmesi değil de bilmemesi daha hayati önemdedir. Demokrasiyi gerektiğinde ve menzile ulaşana kadar binilecek ve menzile ulaşınca mutlaka inmek gereken bir tren olarak gören iktidar için kamuoyunun gerçekleri bilmesi, kendi varlığına tehdit olarak görülür. Bu nedenle ya bilme kanalları tıkanır ya da bilginin bizatihi kendisi bulanık bir şey haline getirilir. Tam da böyle zamanlardan geçiyoruz.

    AKP’NİN MEDYADAN BEKLEDİĞİ ŞEY, HABER DEĞİL, HABERSİZLİK

    Normal koşullarda medyanın görevi haber vermektir; güdümlü, denetim altında, iliştirilmiş ve taşeronlaştırılmış medyanın görevi ise haber vermemektir. AKP, medyayı denetleme ve ele geçirme sürecini o kadar kaba ve fütursuz bir biçimde yaptı ki, artık ele geçirdiği ve denetim altına aldığı medyadan baştan meram ettiği şeyi elde edemez hale geldi. Bu nedenle artık AKP’nin medyadan beklediği şey, haber değil, habersizliktir. AKP iktidarı döneminde oluşturulmuş medya sisteminin haber vermemesini, yalan haber vermesini, tek bir ağızdan konuşmasını yadırgamamak gerekir. Zaten AKP iktidarı medyayı tam da bu niyetle uzun zamandır kendi hedefine uygun şekle getirdi. Bu paradoksal bir şey olarak görülebilir. Ancak bir varlık her zaman var oluşuna uygun işler yaparak işlev görmez, çoğu zaman var oluşunu inkâr edercesine işler yaparak da işlev gördüğü zamanlar olmuştur. Medya tam da öyle bir dönemden geçiyor. Haber veren medya AKP’nin oluşturduğu medyanın varoluşuna ters bir var oluştur. Eğer gerçek haber verirse, varoluş gerekçesi ortadan kalkar. Bu nedenle de haber vermez, soru sormaz, soruşturmaz, sorgulamaz. Sadece emir telakki ettiği şeyleri yapar. O derecede bağımlıdır ki iktidarın varlığına artık emir almaya bile hacet olmaksızın, emirleri yerine getirir.

    HABERCİLİK BİR KAMUSAL HİZMETTİR

    Haber vereceği iddiasıyla yola çıkan bir medya kuruluşu, kamuoyu ile bir karşılıklı anlaşma yaparak işe başlar. Bu nedenle şu haberi vermem, bu haberi veririm gibi bir seçme şansı olamaz. Bu habercilik/gazeteciliğin kamusal bir hizmet olmasından kaynaklanır. Haber vermeyi vaat ederek yola çıkan medya kuruluşu, bir fırıncı gibi “ben şu ekmeği üretmekten vazgeçtim”, bir manav gibi “şu turp çeşidi pek tercih edilmiyor, bu nedenle onu satışa sunmaktan vazgeçtim” deme şansına sahip değildir. Kamusal bir mantıkla yapılan habercilikte (ki habercilik mecburen kamusal mantıkla yapılır, kamusal mantıkla yapılmayan habercilik propaganda ya da halkla ilişkiler faaliyetinin payandasıdır) altı milyondan fazla oy almış bir partinin siyasal stratejisi hakkında konuşurken, o partiden şifa niyetine dahi olsa tek bir kişinin görüşüne başvurulmamasını “biz kamu kuruluşu değiliz, özel bir sektörüz, bu bizim tercihimiz”[4] diyerek savunma şansına sahip olamazsınız. Siz böyle bir tercihte bulunarak izleyicinizle aranızda kurduğunuz sözleşmeye ihanet etmiş olursunuz.

    2020 yılının medya ve habercilik alanında umut veren bir girişimi oldu. Yıllardır ana akım medyadan ayıklanarak bir köşeye atılan nitelikli gazeteci ve televizyonculardan bir kadro oluşturularak bir süre önce maddi imkânsızlıklar nedeniyle yayınına ara vermiş olan Olay TV yayına başladı. Neden Olay TV ve sahibi Cavit Çağlar ile bu işe girişildiğine dair mevzunun muhatapları detaylı açıklamalarda bulundu. Bunları burada tekrar etmeye gerek yok. Ancak NTV gibi bir haber kanalına zamanında yatırım yaparak kuran bir iş insanının böyle bir girişime “üzerimde çok baskı var” diyerek bir ay bile dayanamadan “kanalı kapatıyorum” demesi bize çok şey anlatıyor. AKP iktidarını artık var edenin habersizlik olduğu, haber vermenin bizatihi kendisinin AKP iktidarının varlığını bozan bir şey olduğu çok iyi anlaşıldı bu olayla beraber.

    Bu koşullar altında gerçekleri bilmenin kime ne yararı olduğuna tekrar dönmek gerekiyor. Olay TV’nin Haber birimini kuran Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Sarılar “bizim tek istediğimiz habercilik yapmaktı” diyor kısaca. Bu amaçla yola çıkan her kuruluşunun etkili olma potansiyeli iktidar tarafından görüldüğü anda yolunun kesileceği iyice anlaşılmış durumda. AKP, iktidarını sürdürmek için bütün ağızları kapatmak, bütün kulakları tıkamak, bütün gözlere mil çekmek niyetinde. Bu çok net. Ancak duymaya istekli kulaklar her türlü şeyi duyuyor ve öğreniyor. İstediğiniz kadar kanalları kapatın. Mühim olan duymaya istekli kulakları çoğaltabilmek.

    SOSYAL AĞLAR ANA AKIM MEDYADAN DAHA ÇOK TAKİP EDİLİYOR

    AKP, RTÜK gibi bir kuruluşla suyun başını tutarak kendi iktidarını onaylamayan ya da eleştiren her kuruluşa ceza vermeye, her girişimin önünü kesmeye çalıştıkça, insanlardaki yaratıcılık ve farklı arayışlar giderek daha çok artmaya başlıyor. Her ne kadar onun da arızaları olsa da, internet temelli sosyal ağlar ve platformlar AKP’nin mutlak propagandacısı olan kanalların pek çoğundan daha çok izleyici ve dinleyici çekmeye başladı. İletişim fakültelerinde öğrencilere televizyonun işlevleri öğretilirken birinci sırada haber vermek varsa ikinci sırada eğlendirmek sayılırdı. AKP’nin kurduğu sistem içindeki televizyon kanallarından uzun zamandır haber alınamıyordu. Yılbaşı gecesi bu kanalların artık eğlendirmediği de iyice tescillendi. Olay TV gerçeklerden halkı haberdar etmek üzere yola çıkmış bir ekibin enerjisiyle 26 günlük bir heyecan yarattı. Bu heyecanı halkın geneliyle paylaşmaları elbette kısıtlılıklar nedeniyle pek mümkün olamadı. Bu olay bize gazetecilik işinin neden kamusal bir bakış açısıyla yapılması gerektiğini bir kere daha gösterdi. Kamusal bir bakış açısı ise, siyasal iktidarla ekonomik çıkar ilişkilerinin olmadığı bir yapılanmayla mümkün olabiliyor. Cavit Çağlar’ın iktidar baskısından dolayı mı, çıkar ilişkileri nedeniyle mi pes ettiğini zamanı gelince anlayacağız. Ancak kamuoyu desteğini arkasına alarak yürütülecek bir gazetecilik faaliyeti bütün çıkar ilişkilerinden uzak olmalı. Haber, satılan bir mal olarak görüldüğü ve bu malın sunulduğu mecranın işletmecisinin siyasal iktidarlarla çıkar ilişkisi olduğu sürece, Olay TV benzeri kazalar yaşanmaya devam edecektir.

    [1] um:ag Genel Yayın Yönetmeni.

    [2] Hürriyet, 30 Aralık 2011

    [3] https://m.bianet.org/bianet/siyaset/147327-7-gazete-1-genel-yayin-yonetmeni

    [4] Video için bkz: https://video.abcgazetesi.com/d3f75680fb6153f7eb2a90b2bc3ccaf6/2020/06/16/didem-arslan-yilmaz-biz-kamu-televizyonu-degiliz-ozel-sektoruz-biz-bu-bir-tercihtir-diyomp4/

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır.  Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.