Her devrin günah keçisi medya

Mazbut ama namus konusuna takıntılı bir ailenin reisi ya da büyük abisi, sokağa çıkmak isteyen genç kızlarına izin vermek istemedikleri zaman bunu genellikle “sana güveniyoruz, ama el âleme ya da sokağa güvenmiyoruz” diyerek gerekçelendirir. Bu gerekçede aslında zımni bir itiraf da vardır: “Biz de sokakta el âlemin kadınlarına yan gözle bakarız. Ondan biliyoruz ki, seni sokakta el âlemin adamları rahat bırakmaz”. Bunda haklılık payı vardır, ama bir o kadar da ikiyüzlü bir ahlaksızlığın kanıksanması da yatar bu itirafın altında. Her itiraf içinde bir ikiyüzlülük barındırır zaten. Hele ki zımni itiraf katmerli bir ikiyüzlülüğün kanıksanmasını dayatır muhatabına. “Senin namusundan ben sorumluyum, ama başkalarının namusuna göz dikersem de görmezden gelmek zorundasın. Çünkü güçlü olan benim ve ben neye namus dersem o namustur” diye bağırır sürekli bu zihniyet.

Aslında namus takıntısı, kırılgan erkekliğin ve kriz halindeki iktidarın (iktidarı burada hem siyasal iktidar hem de erkeğin erki olarak okuyun) başlıca semptomlarından birisidir. Erkek hem karakter hem ekonomik hem de itibar olarak güçsüzleştikçe namustan başka koruyacak bir şeyi kalmaz. Erkeğin erkinin krizde olduğunu dilinden namus sözcüğünü düşürmemesinden rahatlıkla anlayabilirsiniz. Laf arasında unutmadan söyleyeyim “iktidarsız” erkeğin namus takıntısı aynı zamanda Orhan Veli’nin Aşk Resmi Geçidi adlı şiirindeki şu dizeleri getirir hep aklıma: “Sekizinci de o bokun soyu. Elin karısında namus ara, Kendinde arandı mı küplere bin.”

MUASIR MEDENİYET İMKÂNSIZ ARZU

Türkiye modernleşmesinin temel motivasyonu da halkı ya da daha katı ve erişilmesi imkânsız bir bütünlük olarak milleti kendisine yabancı unsurların özüne halel getireceği varsayılan olumsuz etkilerden korumaktır. Bu motivasyon, namus takıntılı babanın kızının namusunu koruma arzusuna pek bir benzer. Bir yandan ideal olarak tahayyül edilen dış-Batının bütün değerlerine muasırlık payesi vererek ona ulaşmaya çalışılırken, diğer yandan bu muasırlığın “zararlı” unsurlarından milleti korumak gerekliliğinin altı çizilmiştir hep. Türkiye modernleşmesine içkin olan bu çifte duygulu hali, sağ-muhafazakâr-milliyetçi-İslamcı ideolojiler aşırıya götürerek, erki krize girdiğinde son sığınak olarak kullanmışlardır. Milletin ahlakı, ananeleri, örf-adetleri, aile değerleri her zaman sağ-muhafazakâr siyasal hareketler tarafından çift yönlü suiistimal edilmiştir. Millete ait olan bu değerler, milletin üyeleri tarafından yeterince korunamayacak kadar kırılgandır, bu nedenle bir koruyucuya her zaman ihtiyaç vardır. Elbette bu koruyucu bu değerlere sürekli vurgu yapanlardır. Burada kadimlik ya da güçlülük vehmedilen değerlere atfedilen kırılganlık değerlerin bizatihi suiistimalidir. İkinci suiistimal, yine otantiklik atfedilen milletin değerlerini korumakta beceriksiz olduğu inancından kaynaklanır. Hem millete kendinde bir irfan atfedip, hem de her an dış güçlerin zihnini bulandıracağına dair şüpheye düşmek, aslında milleti bilişsel yetenekten yoksun bir ebleh yerine koymak demektir. Aslında milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin bu çelişkisi, bu ideolojinin bitmez tükenmez hegemonik performansının bu suiistimalden kaynaklandığını da bize çok iyi gösterir.

29 Ocak 2022 tarihinde Cumhurbaşkanlığı tarafından bir genelge yayınlandı. Genelge Basın ve Yayım Faaliyetleri başlığını taşıyordu ve “medyadaki zararlı yayın ve içeriklerden milletin, gençlerin ve çocukların ahlakını ve aile değerlerini korumak” gibi bir hedef ortaya koyuyordu. Genelgedeki şu cümle bu meramı sarih bir biçimde dile getiriyordu: “Medya aracılığıyla milli ve manevi değerlerimizi yıpratmaya, aile ve toplum yapımızı temelinden sarsmaya yönelik açık veya örtülü faaliyetlere karşı Anayasa, kanun ve ilgili diğer mevzuatla düzenlenen müeyyidelerin gereği yerine getirilecek.”

MEDYAYI GÜNAH KEÇİSİ OLARAK GÖRMEK YENİ DEĞİL

Medya ve medyada üretilen sözde zararlı içerikler, sadece bugün ve elbette Türkiye’de krizlerin denetimi için kullanılmamıştır. Medyaya atfedilen izleyende güçlü etkiler bıraktığı saptaması modern iletişim araçları ilk yaygınlaşmaya başladığı günlerden bugüne kadar temel sorunlardan birisi olmuştur. 1929 dünya ekonomik bunalımına gidilirken, ABD’de bu bunalımın etkisiyle olası kitlesel hareketlerin önünü kesmek için medyaya güçlü etkiler vehmedilmiştir. Tabi ki o dönemin en etkili medyası gazeteler, radyo ve sinemadır. Sinema görsel ve işitsel iletişim aracı olarak daha yenileyin modern toplumların hayatlarına girdiği için, büyülü bir yanı vardır ve kitlelerin bu büyüye kapılacağı varsayımını o dönemde kimse yadırgamamıştır. 1920’lerin sonlarında Payne Fund adlı bir hayırsever vakıf tarafından desteklenen sinema filmlerinin toplum ve çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini açıklamaya çalışan çalışmalar özellikle de aşk, suç, seks gibi konuları işleyen sinema filmlerini hedef alıyordu.[1] Doğal olarak bu içeriklerin muhafazakâr denebilecek Amerikan ailesini rahatsız edeceği varsayılıyordu. Kitlelerin kapitalist sömürü sistemine karşı tepki vermesinden korkulan böylesi bir dönemde medya bir yandan “şiddeti, ahlaksızlığı, yozlaşmayı” körükleyen günah keçisi ilan ediliyor, diğer yandan da medyanın propaganda konusundaki potansiyeli yöneticilerin ağızlarını sulandırıyordu. Nitekim takip eden yıllarda, bunu keşfeden faşist yönetimler, medyayı “milli, manevi değerleri” yücelten içeriklerin temsil edileceği mecralar olarak kullandılar. Medya, faşizmin değirmenine su taşıdığı sürece işlevsel, faşizmin eleştirildiği mecra haline geldiğinde ise her zaman halkın ve gençlerin ahlakını bozan günah keçisi olarak görüldü. ABD’de hedef haline gelen muzır içerikli sinema filmleri hedef alınırken, asıl olarak ABD’nin bir anlamda resmi ideolojisinin yayıcısı işlevi gören Hollywood sinema endüstrisinin temelleri de atılmış oldu. Hollywood sineması, herkesin malum olduğu üzere şiddetle sorunu olmayan bir anlatı yapısına sahiptir, şiddetin uygulandığı kişiler “bizden” olmadığı sürece.[2] Hâlbuki 1920’lerin sonlarında sinema üzerine yapılan Payne Fund araştırmaları sinemadaki şiddet içeriklerinin gençleri olumsuz yönde etkilediğini iddia etmiyor muydu?

TOPLUMSAL KRİZLERİN SEBEBİ OLARAK MEDYAYI GÖRMEK KOLAY YOLDUR

Toplumdaki şiddet sarmalının, ahlaki yozlaşmanın, toplumsal krizlerin nedenini siyasal kararlarda değil de, medyada aramak en kolay yoldur ve her tarihte, her toplumda bu olmuştur. Zira etkili bir karar almak yerine, suçu muğlak bir medya etkisine havale etmek herkesin işine gelir. Siyasetçinin işine gelir, akademisyenin işine gelir, bürokratın işine gelir. Böyle krizli zamanlarda, krizlerin görünmez hale getirilmesi krizleri çözmekten daha kolaydır çünkü. “Ahlak” dersiniz, “maneviyat” dersiniz, “yerli, milli” dersiniz konforlu koltuğunuzun derinlerine mabadınızı daha sıkı yerleştirirsiniz. Böyle dönemlerde, bu tür belagat ve retorikle halkı uyutmaya çalışanlara ABD’li sosyolog Howard Becker “ahlaki girişimciler” adını vermiştir. Siyasetçi konforlu koltuğunu korur, akademisyen böyle sonucu önceden belli araştırmalarla adından kolayca söz ettirebileceği için mevzuya bodoslama dalar, bürokrat ise zor bir karar almak yerine suçlayacak bir günah keçisi bulunca, olayı ahlakileştirerek işin kolayına kaçar. Olan elbette halkın bilgilenme ve eğlenme hakkına olur. Halk, gerçekleri öğrenebileceği kanalların boğazına daha çok basıldığı için, gerçekleri öğrenerek mevcut yönetimlere karşı tavır alma şansı elde etmek yerine, maneviyatla, ahlakla avunmak zorunda kalır.

İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünya toplumlarında bıraktığı izler azalmaya başlamış, ancak soğuk savaşın yarattığı iki kutuplu dünya hem sosyalist blokun yarattığı rüyayı hem de kapitalist bloktaki yaratılan refah toplumu rüyasını krize sokmuştur. Batı ülkeleri bir yandan kendilerini “diktatör Sovyetler Birliğinden” demokratik olmakla ayrıştırırken, diğer yandan da ortaya çıkan “aşırı demokrasi”den mustariptir. Bu koşullar altında 1975 yılında Fransız Michel Crozier, ABD’li Samuel Huntington ve Japon Joji Watanuki “Demokrasinin Krizi” (The Crisis of Democracy) başlıklı bir rapor yayınladılar. Raporun alt başlığı olan “Demokrasinin Yönetilebilirliği Üzerine Üçlü Komisyon Raporu” (Report on the Governability of Democracies to the Trilateral Commission), raporun meramı ile ilgili yeterince ipucu veriyordu. Raporun temel iddiası, sosyal refah devletinin ve “aşırı demokrasi”nin Batı demokrasilerini yönetilebilir olmaktan çıkardığı ve derin bir krize soktuğuydu. Bu raporda özellikle medya kuruluşları, gazeteciler, entelektüeller ve gençler demokrasinin ve sistemin başlıca düşmanı olarak tanımlanıyordu. Yazarlar bu dönemde medya kuruluşlarının özerkleşmesinde önemli adımlar atıldığını ve bunun çarpıcı olduğunu kabul etmekle birlikte, bu gelişmenin sisteme karşı güçlü bir önyargıyı da beslediğine dikkat çekiyorlardı. Yazarlar medyanın artık hükümetlerin denetimlerinden de kurtularak yerleşik Batı demokrasilerine karşı düşmanca tavırların yaygınlaşmasına yol açtığını hatırlatıyorlardı. Bu saptamayı tercüme edecek olursak; yazarlar medyanın hükümet denetimlerinden uzak, özerk, “aşırı özgür” ve bağımsız şekilde yürüttükleri kamusal yayıncılığın “demokrasi” olarak tarif ettikleri statükoyu tehdit etmeye başladığını anlatıyorlardı. Zira yazarlar, bu dönemde kitleleri ve özellikle gençleri etkileme gücü olan entelektüellerin ve bu entelektüellerin boy gösterdiği medya kuruluşlarının topluma ve demokrasiye tehdit oluşturacak “düşman kültür”ün (adversary culture) yaygınlaşmasında önemli bir rol üstlendiğine özellikle dikkat çekiyorlardı.[3]

MEDYANIN PARADOKSAL İŞLEVLERİ: DEMOKRASİNİN KRİZİ VE KRİZLERİN DENETİMİ

Bu raporun yayınlanmasından iki üç yıl sonra İngiliz Kültürel Çalışmalar Okulu “Krizlerin Denetimi” başlıklı bir araştırma yayınladı. Bu araştırma, İngiltere’deki ekonomik, siyasi ve toplumsal krizlerin denetim altına alınabilmesi için, o dönemde yaygınlaştığı iddia edilen, hırsızlık, yankesicilik ve dolandırıcılığın medyada aşırı şekilde temsil edildiğini iddia ediyordu.[4] Yani medya bir bakışa göre aşırı demokrasiye yol açıyor, diğer bir araştırmaya göre ise toplumu bir arada tutabilmek için bazı korkuların saçılmasını sağlıyordu. Bu tarihlerin aynı zamanda neoliberal kuralsızlaştırma sürecinin ilk olarak İngiltere’de uygulanmaya başlandığı tarihler olduğunu unutmamak gerekir. Yetmişli yıllarda başlayıp seksenli yılların sonlarına doğru kamu yayıncılığının büyük ölçüde neoliberal ekonomi politikaları aracılığıyla biçildiği ve ticari yayıncılığın küresel çapta yaygınlaştığına şahit olduk. Küresel çapta faaliyet gösteren kitle iletişim araçlarının üç beş tekelin, ulusal çapta faaliyet gösteren iletişim araçlarının da gazetecilikle alakası olmayan holding patronlarının eline geçtiği yıllardı aynı zamanda bu yıllar.

GENELGE TOPLUMA VERİLEN BİR GÖZDAĞIDIR

Yıllar geçti, internet teknolojisi hayatımıza girdi. İnternet teknolojisi, yeni girişimciler ve uygulamalar hayatımıza soktu. İnternetin iletişimi, haberleşmeyi ve bilgi akışını olağanüstü hızlandırdığı yılları AKP’nin tek parti iktidarı döneminde deneyimledik. AKP, bir yandan bu teknolojilerle ülkeyi, özellikle gençleri ve çocukları tanıştırırken, diğer yandan bir nesil öncesinin iletişim araçlarının sahiplik yapısını büyük ölçüde değiştirdi. Gazete, radyo ve televizyonların sermaye sahiplerini pek çok farklı stratejiyle mutlak bir itaate zorladı. İtaat etmeyenler piyasadan silindi. AKP’nin oluşturduğu geleneksel medya yapısı, bu mutlak itaat yapılanması altında propaganda işlevini büyük ölçüde kaybetti. Zira propaganda işi bile asgari bir zekâ ve liyakat gerektirir. Yeni iletişim teknolojileri olan sosyal ağlarda kurduğu onlarca trol ordusu da aynı şekilde zekâ ve liyakatten yoksundu. İşin içine bir de halkı mahkûm ettiği yoksulluk ve açlık girince, AKP’ye tıpkı kızını sokağa bırakmak istemeyen namus takıntılı babanın yaptığına benzer şekilde halkı gerçekleri öğrenebileceği medyadan mahrum bırakmaktan başka çare kalmadı. Kızını namusuna halel gelir kaygısıyla sokağa bırakmak istemeyen baba ile aile değerleri zarar görür diye milleti medyadan korumaya çalışan devlet arasında prensipte pek bir fark yoktur. AKP’nin uzun zamandır denediği ama bir türlü başarılı olamadığı mutlak sansür girişimlerinden sonra bu genelgenin meramının ne olduğu ortada. Ancak AKP ve AKP’nin tek kişisinin elinde bu meramı hayata geçirecek ne teknik ne de insan gücü mevcuttur. Bu topluma ve muhalefete verilen bir gözdağıdır. Bu gözdağı ancak elinde kaybedecek şeyi olan toplumları korkutabilir. Elinde zincirlerinden başka kaybedecek şeyi kalmamış, yokluk ve açlıkla sınanan bir toplum televizyon kapatılırsa sokağa çıkıp haykırır, gazete kapatılırsa duvara yazmakta ısrarcı olacaktır. Hele ki varlığını ve geleceğini neredeyse tamamen bağladığı interneti tamamen kapatması mümkün olmayacağı için, internetten yapılacak haber alma ve haber verme işlevini ortadan kaldırması imkân dâhilinde değildir.

[1] David Trend (2008). Medyada Şiddet Efsanesi: Eleştirel Bir Giriş, (Çev. Gül Bostancı), İstanbul: YKY.

[2] Michael Ryan ve Douglas Kellner (2010). Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeoloji ve Politikası, (Çev. Elif Özsayar), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

[3] Michel Crozier, Samuel Huntington ve Watanuki, Joji (1975). The Crisis of Democracy: Report on the Governability of Democracy to the Trilateral Commission. New York University Press.

[4] Stuart Hall vd (1978). Policing the Crisis, Mugging, the State, Law and Order, London: Macmillan Press.

Yazar Hakkında

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir