Türkiye’de kuruluşundan günümüze kadar basın ya da medya hiçbir dönemde AKP döneminde olduğu kadar yoğun bir denetim ve baskı altında olmamıştır. Bu iddia provokatif olduğu kadar aşırı iddialı da bulunabilir. Kısacık bir yazının içinde bu kadar güçlü bir iddiayı açmak zor ancak imkânsız değildir. Bunu açıklarken aynı zamanda bu aşırı denetim arzusunun AKP’yi ve Erdoğan’ı esir ettiğini de iddia edeceğim.
TEK PARTİ DÖNEMİNDE DAHİ BASIN MUTLAK ŞEKİLDE BASKI ALTINDA DEĞİLDİR
Cumhuriyete, kuruluş yıllarında asıl kimliğini II. Meşrutiyetle birlikte bulan bir Osmanlı basını devrolunmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında bu savaşa destek veren ve Padişah, dolayısıyla statüko yanlısı olmak üzere ikiye bölünmüştür Türkiye basını. Hatta günümüze kadar etkisi devam eden bir metafora da ilham veren “Mütareke basını” olarak adlandırılır yeni rejimin karşısında, statükonun yanında duran İstanbul basını. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, yani tek parti iktidarının hâkim olduğu dönemde zannedildiği gibi İstanbul basını tamamıyla denetim ve kontrol altına alınamamıştır. Başlangıçta yeni rejimin yanında duran, ancak ilerleyen yıllarda gazeteleri kapatılarak ya da sürgüne gönderilerek denetim altına alınmıştır muhalif gazeteciler. Zekeriya Sertel, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman bunların en bilinenleridir. Zekeriya Sertel’i saymazsak diğer ikisi, yeni rejimin temsilcileriyle gelgitli de olsa her zaman ilişki içinde olmuşlardır. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Milli Şef rejiminin savaşı idare etme sancılı sürecinde dahi, stratejik ve taktik nedenlerle de olsa gazetelere ve sahiplerine nispi bir fikir hürriyeti tanınmıştır.[1] Bu hürriyetin asıl nedeni tam da savaş dışında kalmak istenmesinden dolayı yürütülen denge politikasıdır. Gazetecilerin Alman yanlısı, Sovyetler yanlısı ya da İngiltere yanlısı olması bir anlamda bu denge politikası açısından araç olarak kullanılmıştır. İşte bu denge politikası, savaşın şiddetlendiği ve ülkeye girmesinden endişe edildiği yıllarda basın üzerinde baskılar yoğunlaşmış olsa da, ülkede nispeten fikir hürriyetinin olduğunu dönemin kalem kavgalarından da anlayabiliriz.
GÜNÜMÜZE EN ÇOK BENZEYEN DÖNEM DP DÖNEMİDİR
Kâğıt teşviki, sübvansiyonlar, devlet kredileriyle iktidarı destekleyen basın kuruluşları oluşturmak ve hukuksal düzenlemelerle muhalif basını susturma denemeleri açısından bakıldığı zaman günümüzde AKP’nin medya ile kurduğu ilişkiye en çok benzeyen dönem, Demokrat Parti dönemidir. DP iktidarının son dönemleri hele, günümüzde AKP’nin medya seçkinlerini silahşor olarak kullanmasına ve sosyal medyada trol ordusu çalıştırmasına büyük ölçüde benzer. DP iktidarının son dönemlerinde radyodan her gün vatan cephesine katılanların duyurulması, sosyal medyadan yürütülen AKP’ye ve liderine destek ve karşıtlarını karalama kampanyalarına ne de çok benzemektedir?
ALTMIŞLAR VE YETMİŞLERDE NİTELİKLİ KAMUSAL TARTIŞMA İKLİMİ HÂKİMDİR
Altmışla seksen yılları arası dünyadakine benzer şekilde kısmen kamu yayıncılığı mantığının hâkim olduğu yıllardır diyebiliriz. Sosyal refah devletinin yarattığı bu kamusal tartışma ve demokratik katılım iklimi elbette sol hareketlerin ve örgütlü işçi mücadelesinin de yükselmesine yol açmıştır. Bu dönemdeki güçlü sol örgütlenmesinin basında önemli etkisini görürüz. İrili ufaklı, legal ve illegal pek çok sol dergi ve gazete, düzensiz de çıksa bu dönemin kamusal tartışma kültürüne önemli etkilerde bulunmuştur. Sağ-sol çatışması keskin de olsa, tartışmaların hem derinliği hem de niteliği günümüzden geriye bakıldığı zaman daha net anlaşılır. Bu dönemin çatışmalı da olsa, derinden derine süren nitelikli kamusal tartışma iklimini ve toplumsal mücadele çabasını basın ve yayın faaliyetleri önemli ölçüde belirlemiştir. Bu açıdan bakıldığı zaman, dönemin basın ve gazetecilik anlayışına bilgi, tartışma, araştırma ve her şeye rağmen karşılıklı müzakere kültürü hâkimdir. Tartışma ve müzakere sonucunda olaylarla ilgili hakikate ulaşılacağına dair umut tüm çatışma iklimine rağmen yitirilmemiştir. İşte 1970’lerin ortalarında başlayan neoliberal politikalar ve bu politikaların hayata geçirilmesi için peş peşe demokrasinin askıya alınması bu umut iklimini de yok etmiştir.
Seksenler ve doksanlar, basından medyaya geçildiği dönemi temsil eder ve bu geçiş aynı zamanda medyanın işlevine hem aşırı anlam yüklendiği hem de medyadaki tartışma kültürünün sığlaştığı paradoksal ve kaotik yıllardır. Günümüzün sosyal medya platformlarındaki performans odaklı ve bütün tartışmaların sulandırılıp, eğlencelileştirildiği doksanlı yıllar, bir yanıyla da karanlıktır. Cilanın ve performatif yurttaşlık gösterilerinin altını kazıdığınız zaman, altından tüm Türkiye tarihinin kiri pası ortaya saçılıverir.
2000’Lİ YILLAR BİR TEMİZLİK VAADİYDİ
2000’li yıllar, sanki bütün bu kirin pasın halının altından çıkarılıp temizlenebileceği vaadi ve zannıyla geçmiş, AKP bu zannı gerçekmiş gibi sunma konusunda oldukça mahir stratejiler uygulamıştır. AKP’yi medyayla kurduğu ilişki bağlamında tüm dönemlerin siyasi hareketlerinden ayıran en temel fark, bütün medya kuruluşlarına başından itibaren bizatihi o medya kuruluşlarının gerçek sahibiymiş gibi muamele etmesidir. Bu muameleyi kabul ettirmek için ise devletin tüm hukuki, kolluk, denetleme, mali ve ideolojik aparatlarını etkin bir şekilde kullanmıştır. Başlangıcından günümüze bütün medya kuruluşlarına söylemsel bir taşeron pozisyonunu kabul ettirmiş, 2018 yılındaki Doğan Medya Grubu’nun Demirören Grubu’na sattırılmasından sonra bu söylemsel muamele, bütünüyle fiili bir yola girmiştir. 2018 yılına gelinceye kadar, en azından Doğan Medya Grubu’nun yürüttüğü yayıncılık ve habercilik kısmen de olsa bir meşruiyet sağlıyordu iktidara. Bu devirden sonra AKP iktidarının küçük bir azınlık dışındaki tüm medya kuruluşlarını taşeronlaştırdığı net bir şekilde ortaya çıktı. Taşeronlaştırılmanın en belirgin göstergelerinden birisi, taşeronun kimi çalıştıracağına açıkça kendisinin karar verememesidir. Çalıştırılan kişileri asıl patron belirlediği zaman da taşeronun bir hükmü kalmamaya başlar.
ERDOĞAN’IN KURDUĞU MEDYA REJİMİNİN ESİRİ OLMUŞTUR
AKP ve Erdoğan bu koşullar altında oluşturduğu medya yapılanmasının paradoksal biçimde hem mutlak sahibi hem de mutlak esiri olmuştur. Şöyle ki, mutlak sahibi olduğu medya yapılanması içinde kendi iradesiyle fikir üreten, haber yapan tek bir aktör kalmamıştır. Bütün ana akım medya aktörleri, haber yapmak için, soru sormak için Erdoğan’ın kurduğu rejim içerisinde köşe başlarını tutmuş olan eşik bekçilerinin ağızlarının içine bakmaktadır. Bu yönetim ve denetim mekanizması bir propaganda aygıtı gibi görünse de, bir süre sonra kendi kuyruğunu yiyen ve kendini yeniden yaratan bir yılana dönüşmüştür. Bu yılan metaforu kendini yaratan insanı simgelese de, bu mekanizmaya uyarladığımız zaman bir kısır döngüyü temsil eder. Erdoğan bir şey söyler, hık deyiciler onu haklı çıkarmak için yazı yazar, yazılar yazıldığı anda Erdoğan kendi haklılığına daha çok inanır, bu inancın topluma geçtiği zannıyla aynı şeyleri Erdoğan yeniden söyler, söylenen şeyler yeniden yazılır. Bu kısır döngü bu şekilde sürer gider. Mevcut konvansiyonel medya yapılanmasının bu kısır döngüsünü pekiştirici olarak bir de sosyal medya mecraları girer devreye. Devreye giren bu sosyal medya mecralarının içindeki trol orduları, Erdoğan’ı sürekli yüceltir ve doğrular. Bütün yanlışlar sürekli doğrulandığı için, yanlışlar doğruların yerini almaya başlar. Bu mutlak sahipliğin mutlak esarete nasıl dönüştüğünü, son iki üç yılda yapılan iletişim stratejilerindeki basiretsizlik ve beceriksizliklerden anlamak mümkündür. Bütün bu beceriksizliklere rağmen Erdoğan’ın bu yanlış iletişim stratejilerini başına dolayan danışmanlarını hala görevde tutuyor olması da bir esaret göstergesi değil midir?
REJİMİN VE AVENELERİNİN ELİNDE BASKI MEKANİZMASI DIŞINDA BİR ŞEY YOKTUR
Son Cumhurbaşkanlığının sansür genelgesini bir de bu açıdan okuduğumuz zaman karşımıza derin bir çaresizlik resmi çıkıyor. Erdoğan’ın sahibi ve esiri olduğu medya yapılanmasının içinden üretilen bütün kanaatler sürekli kendini tekrar eden bir ezberin sonsuz döngüsünün içine kıstırmış durumdadır Erdoğan’ı. Ülkenin büyük bir nüfusuna ulaşabilen bu sonsuz ezber döngüsü, bu ezberin dışına çıkabilen kısıtlı kişi ya da grupların varlığına tahammül edemez. Zira bu ezberin dışındakilerle düşünsel olarak nasıl başa çıkabileceğini unutmuştur Erdoğan ve kurduğu rejimin aveneleri. Ellerinde baskı ve denetim aygıtından başka hiçbir düşünsel yetenek kalmadığı için, sürekli gözdağı ve tehdit mekanizması devreye sokulur. İşte RTÜK Başkanı’nın bir televizyon yayını üzerine apar topar sosyal medyadan tehdit mesajı paylaşması da bu esaretin göstergelerinden birisidir. Mutlak gücün insanı paradoksal biçimde nasıl acz içine düşürdüğünün tarihsel örnekleridir bunlar. Genelge metninin her satırındaki muğlaklıklar da AKP iktidarının kendine vehmettiği mutlak gücün verdiği çaresizliğin göstergeleridir. Genelgede “aile değerlerini, milli manevi değerleri tehdit ettiği” iddia edilen içeriklerin nasıl denetleneceği, ne şekilde durdurulacağı gibi konular tamamen muğlaktır. Bu muğlaklıktan da anlaşılmaktadır ki, AKP iktidarı açlıkla sınanan ve bu nedenle de korku duvarını çoktan aşmış olan toplumun büyük kesimi üzerinde hala bir korku yaratmaya çalışmaktadır. Bu bir anlamda avcısını korkutmaya çalışan av hayvanı davranışına benzer. Kendini güçlü ve iri göstermeye çalışarak avcının elinden kurtulma çabası. Tüylerini kabartarak, çirkin ve yüksek sesler çıkartarak, ya da kötü kokular yayarak avcısını uzak tutma uğraşı. Ancak bu çabaların beyhude olduğu ortadadır. Korku duvarı aşılmıştır. Toplumu korkuda eşitleyen siyasal iktidar, aynı zamanda uyguladığı baskılarla topluma cesaret de aşılamıştır. Korku aşılmış, cesaret toplumun her kesimine bulaşmaya başlamıştır.
[1] O. Murat Güvenir (1991). 2. Dünya Savaşında Türk Basını: Siyasal İktidarın Basını Denetlemesi ve Yönlendirmesi, İstanbul: Gazeteciler Cemiyeti Tezler Dizisi.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.