Etiket: #medya

  • AKP’nin medyası medyanın AKP’si

    Türkiye’de kuruluşundan günümüze kadar basın ya da medya hiçbir dönemde AKP döneminde olduğu kadar yoğun bir denetim ve baskı altında olmamıştır. Bu iddia provokatif olduğu kadar aşırı iddialı da bulunabilir. Kısacık bir yazının içinde bu kadar güçlü bir iddiayı açmak zor ancak imkânsız değildir. Bunu açıklarken aynı zamanda bu aşırı denetim arzusunun AKP’yi ve Erdoğan’ı esir ettiğini de iddia edeceğim.

    TEK PARTİ DÖNEMİNDE DAHİ BASIN MUTLAK ŞEKİLDE BASKI ALTINDA DEĞİLDİR

    Cumhuriyete, kuruluş yıllarında asıl kimliğini II. Meşrutiyetle birlikte bulan bir Osmanlı basını devrolunmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında bu savaşa destek veren ve Padişah, dolayısıyla statüko yanlısı olmak üzere ikiye bölünmüştür Türkiye basını. Hatta günümüze kadar etkisi devam eden bir metafora da ilham veren “Mütareke basını” olarak adlandırılır yeni rejimin karşısında, statükonun yanında duran İstanbul basını. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, yani tek parti iktidarının hâkim olduğu dönemde zannedildiği gibi İstanbul basını tamamıyla denetim ve kontrol altına alınamamıştır. Başlangıçta yeni rejimin yanında duran, ancak ilerleyen yıllarda gazeteleri kapatılarak ya da sürgüne gönderilerek denetim altına alınmıştır muhalif gazeteciler. Zekeriya Sertel, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman bunların en bilinenleridir. Zekeriya Sertel’i saymazsak diğer ikisi, yeni rejimin temsilcileriyle gelgitli de olsa her zaman ilişki içinde olmuşlardır. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Milli Şef rejiminin savaşı idare etme sancılı sürecinde dahi, stratejik ve taktik nedenlerle de olsa gazetelere ve sahiplerine nispi bir fikir hürriyeti tanınmıştır.[1] Bu hürriyetin asıl nedeni tam da savaş dışında kalmak istenmesinden dolayı yürütülen denge politikasıdır. Gazetecilerin Alman yanlısı, Sovyetler yanlısı ya da İngiltere yanlısı olması bir anlamda bu denge politikası açısından araç olarak kullanılmıştır. İşte bu denge politikası, savaşın şiddetlendiği ve ülkeye girmesinden endişe edildiği yıllarda basın üzerinde baskılar yoğunlaşmış olsa da, ülkede nispeten fikir hürriyetinin olduğunu dönemin kalem kavgalarından da anlayabiliriz.

    GÜNÜMÜZE EN ÇOK BENZEYEN DÖNEM DP DÖNEMİDİR

    Kâğıt teşviki, sübvansiyonlar, devlet kredileriyle iktidarı destekleyen basın kuruluşları oluşturmak ve hukuksal düzenlemelerle muhalif basını susturma denemeleri açısından bakıldığı zaman günümüzde AKP’nin medya ile kurduğu ilişkiye en çok benzeyen dönem, Demokrat Parti dönemidir. DP iktidarının son dönemleri hele, günümüzde AKP’nin medya seçkinlerini silahşor olarak kullanmasına ve sosyal medyada trol ordusu çalıştırmasına büyük ölçüde benzer. DP iktidarının son dönemlerinde radyodan her gün vatan cephesine katılanların duyurulması, sosyal medyadan yürütülen AKP’ye ve liderine destek ve karşıtlarını karalama kampanyalarına ne de çok benzemektedir?

    ALTMIŞLAR VE YETMİŞLERDE NİTELİKLİ KAMUSAL TARTIŞMA İKLİMİ HÂKİMDİR

    Altmışla seksen yılları arası dünyadakine benzer şekilde kısmen kamu yayıncılığı mantığının hâkim olduğu yıllardır diyebiliriz. Sosyal refah devletinin yarattığı bu kamusal tartışma ve demokratik katılım iklimi elbette sol hareketlerin ve örgütlü işçi mücadelesinin de yükselmesine yol açmıştır. Bu dönemdeki güçlü sol örgütlenmesinin basında önemli etkisini görürüz. İrili ufaklı, legal ve illegal pek çok sol dergi ve gazete, düzensiz de çıksa bu dönemin kamusal tartışma kültürüne önemli etkilerde bulunmuştur. Sağ-sol çatışması keskin de olsa, tartışmaların hem derinliği hem de niteliği günümüzden geriye bakıldığı zaman daha net anlaşılır. Bu dönemin çatışmalı da olsa, derinden derine süren nitelikli kamusal tartışma iklimini ve toplumsal mücadele çabasını basın ve yayın faaliyetleri önemli ölçüde belirlemiştir. Bu açıdan bakıldığı zaman, dönemin basın ve gazetecilik anlayışına bilgi, tartışma, araştırma ve her şeye rağmen karşılıklı müzakere kültürü hâkimdir. Tartışma ve müzakere sonucunda olaylarla ilgili hakikate ulaşılacağına dair umut tüm çatışma iklimine rağmen yitirilmemiştir. İşte 1970’lerin ortalarında başlayan neoliberal politikalar ve bu politikaların hayata geçirilmesi için peş peşe demokrasinin askıya alınması bu umut iklimini de yok etmiştir.

    Seksenler ve doksanlar, basından medyaya geçildiği dönemi temsil eder ve bu geçiş aynı zamanda medyanın işlevine hem aşırı anlam yüklendiği hem de medyadaki tartışma kültürünün sığlaştığı paradoksal ve kaotik yıllardır. Günümüzün sosyal medya platformlarındaki performans odaklı ve bütün tartışmaların sulandırılıp, eğlencelileştirildiği doksanlı yıllar, bir yanıyla da karanlıktır. Cilanın ve performatif yurttaşlık gösterilerinin altını kazıdığınız zaman, altından tüm Türkiye tarihinin kiri pası ortaya saçılıverir.

    2000’Lİ YILLAR BİR TEMİZLİK VAADİYDİ

    2000’li yıllar, sanki bütün bu kirin pasın halının altından çıkarılıp temizlenebileceği vaadi ve zannıyla geçmiş, AKP bu zannı gerçekmiş gibi sunma konusunda oldukça mahir stratejiler uygulamıştır. AKP’yi medyayla kurduğu ilişki bağlamında tüm dönemlerin siyasi hareketlerinden ayıran en temel fark, bütün medya kuruluşlarına başından itibaren bizatihi o medya kuruluşlarının gerçek sahibiymiş gibi muamele etmesidir. Bu muameleyi kabul ettirmek için ise devletin tüm hukuki, kolluk, denetleme, mali ve ideolojik aparatlarını etkin bir şekilde kullanmıştır. Başlangıcından günümüze bütün medya kuruluşlarına söylemsel bir taşeron pozisyonunu kabul ettirmiş, 2018 yılındaki Doğan Medya Grubu’nun Demirören Grubu’na sattırılmasından sonra bu söylemsel muamele, bütünüyle fiili bir yola girmiştir. 2018 yılına gelinceye kadar, en azından Doğan Medya Grubu’nun yürüttüğü yayıncılık ve habercilik kısmen de olsa bir meşruiyet sağlıyordu iktidara. Bu devirden sonra AKP iktidarının küçük bir azınlık dışındaki tüm medya kuruluşlarını taşeronlaştırdığı net bir şekilde ortaya çıktı. Taşeronlaştırılmanın en belirgin göstergelerinden birisi, taşeronun kimi çalıştıracağına açıkça kendisinin karar verememesidir. Çalıştırılan kişileri asıl patron belirlediği zaman da taşeronun bir hükmü kalmamaya başlar.

    ERDOĞAN’IN KURDUĞU MEDYA REJİMİNİN ESİRİ OLMUŞTUR

    AKP ve Erdoğan bu koşullar altında oluşturduğu medya yapılanmasının paradoksal biçimde hem mutlak sahibi hem de mutlak esiri olmuştur. Şöyle ki, mutlak sahibi olduğu medya yapılanması içinde kendi iradesiyle fikir üreten, haber yapan tek bir aktör kalmamıştır. Bütün ana akım medya aktörleri, haber yapmak için, soru sormak için Erdoğan’ın kurduğu rejim içerisinde köşe başlarını tutmuş olan eşik bekçilerinin ağızlarının içine bakmaktadır. Bu yönetim ve denetim mekanizması bir propaganda aygıtı gibi görünse de, bir süre sonra kendi kuyruğunu yiyen ve kendini yeniden yaratan bir yılana dönüşmüştür. Bu yılan metaforu kendini yaratan insanı simgelese de, bu mekanizmaya uyarladığımız zaman bir kısır döngüyü temsil eder. Erdoğan bir şey söyler, hık deyiciler onu haklı çıkarmak için yazı yazar, yazılar yazıldığı anda Erdoğan kendi haklılığına daha çok inanır, bu inancın topluma geçtiği zannıyla aynı şeyleri Erdoğan yeniden söyler, söylenen şeyler yeniden yazılır. Bu kısır döngü bu şekilde sürer gider. Mevcut konvansiyonel medya yapılanmasının bu kısır döngüsünü pekiştirici olarak bir de sosyal medya mecraları girer devreye. Devreye giren bu sosyal medya mecralarının içindeki trol orduları, Erdoğan’ı sürekli yüceltir ve doğrular. Bütün yanlışlar sürekli doğrulandığı için, yanlışlar doğruların yerini almaya başlar. Bu mutlak sahipliğin mutlak esarete nasıl dönüştüğünü, son iki üç yılda yapılan iletişim stratejilerindeki basiretsizlik ve beceriksizliklerden anlamak mümkündür. Bütün bu beceriksizliklere rağmen Erdoğan’ın bu yanlış iletişim stratejilerini başına dolayan danışmanlarını hala görevde tutuyor olması da bir esaret göstergesi değil midir?

    REJİMİN VE AVENELERİNİN ELİNDE BASKI MEKANİZMASI DIŞINDA BİR ŞEY YOKTUR

    Son Cumhurbaşkanlığının sansür genelgesini bir de bu açıdan okuduğumuz zaman karşımıza derin bir çaresizlik resmi çıkıyor. Erdoğan’ın sahibi ve esiri olduğu medya yapılanmasının içinden üretilen bütün kanaatler sürekli kendini tekrar eden bir ezberin sonsuz döngüsünün içine kıstırmış durumdadır Erdoğan’ı. Ülkenin büyük bir nüfusuna ulaşabilen bu sonsuz ezber döngüsü, bu ezberin dışına çıkabilen kısıtlı kişi ya da grupların varlığına tahammül edemez. Zira bu ezberin dışındakilerle düşünsel olarak nasıl başa çıkabileceğini unutmuştur Erdoğan ve kurduğu rejimin aveneleri. Ellerinde baskı ve denetim aygıtından başka hiçbir düşünsel yetenek kalmadığı için, sürekli gözdağı ve tehdit mekanizması devreye sokulur. İşte RTÜK Başkanı’nın bir televizyon yayını üzerine apar topar sosyal medyadan tehdit mesajı paylaşması da bu esaretin göstergelerinden birisidir. Mutlak gücün insanı paradoksal biçimde nasıl acz içine düşürdüğünün tarihsel örnekleridir bunlar. Genelge metninin her satırındaki muğlaklıklar da AKP iktidarının kendine vehmettiği mutlak gücün verdiği çaresizliğin göstergeleridir. Genelgede “aile değerlerini, milli manevi değerleri tehdit ettiği” iddia edilen içeriklerin nasıl denetleneceği, ne şekilde durdurulacağı gibi konular tamamen muğlaktır. Bu muğlaklıktan da anlaşılmaktadır ki, AKP iktidarı açlıkla sınanan ve bu nedenle de korku duvarını çoktan aşmış olan toplumun büyük kesimi üzerinde hala bir korku yaratmaya çalışmaktadır. Bu bir anlamda avcısını korkutmaya çalışan av hayvanı davranışına benzer. Kendini güçlü ve iri göstermeye çalışarak avcının elinden kurtulma çabası. Tüylerini kabartarak, çirkin ve yüksek sesler çıkartarak, ya da kötü kokular yayarak avcısını uzak tutma uğraşı. Ancak bu çabaların beyhude olduğu ortadadır. Korku duvarı aşılmıştır. Toplumu korkuda eşitleyen siyasal iktidar, aynı zamanda uyguladığı baskılarla topluma cesaret de aşılamıştır. Korku aşılmış, cesaret toplumun her kesimine bulaşmaya başlamıştır.

    [1] O. Murat Güvenir (1991). 2. Dünya Savaşında Türk Basını: Siyasal İktidarın Basını Denetlemesi ve Yönlendirmesi, İstanbul: Gazeteciler Cemiyeti Tezler Dizisi.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Her devrin günah keçisi medya

    Mazbut ama namus konusuna takıntılı bir ailenin reisi ya da büyük abisi, sokağa çıkmak isteyen genç kızlarına izin vermek istemedikleri zaman bunu genellikle “sana güveniyoruz, ama el âleme ya da sokağa güvenmiyoruz” diyerek gerekçelendirir. Bu gerekçede aslında zımni bir itiraf da vardır: “Biz de sokakta el âlemin kadınlarına yan gözle bakarız. Ondan biliyoruz ki, seni sokakta el âlemin adamları rahat bırakmaz”. Bunda haklılık payı vardır, ama bir o kadar da ikiyüzlü bir ahlaksızlığın kanıksanması da yatar bu itirafın altında. Her itiraf içinde bir ikiyüzlülük barındırır zaten. Hele ki zımni itiraf katmerli bir ikiyüzlülüğün kanıksanmasını dayatır muhatabına. “Senin namusundan ben sorumluyum, ama başkalarının namusuna göz dikersem de görmezden gelmek zorundasın. Çünkü güçlü olan benim ve ben neye namus dersem o namustur” diye bağırır sürekli bu zihniyet.

    Aslında namus takıntısı, kırılgan erkekliğin ve kriz halindeki iktidarın (iktidarı burada hem siyasal iktidar hem de erkeğin erki olarak okuyun) başlıca semptomlarından birisidir. Erkek hem karakter hem ekonomik hem de itibar olarak güçsüzleştikçe namustan başka koruyacak bir şeyi kalmaz. Erkeğin erkinin krizde olduğunu dilinden namus sözcüğünü düşürmemesinden rahatlıkla anlayabilirsiniz. Laf arasında unutmadan söyleyeyim “iktidarsız” erkeğin namus takıntısı aynı zamanda Orhan Veli’nin Aşk Resmi Geçidi adlı şiirindeki şu dizeleri getirir hep aklıma: “Sekizinci de o bokun soyu. Elin karısında namus ara, Kendinde arandı mı küplere bin.”

    MUASIR MEDENİYET İMKÂNSIZ ARZU

    Türkiye modernleşmesinin temel motivasyonu da halkı ya da daha katı ve erişilmesi imkânsız bir bütünlük olarak milleti kendisine yabancı unsurların özüne halel getireceği varsayılan olumsuz etkilerden korumaktır. Bu motivasyon, namus takıntılı babanın kızının namusunu koruma arzusuna pek bir benzer. Bir yandan ideal olarak tahayyül edilen dış-Batının bütün değerlerine muasırlık payesi vererek ona ulaşmaya çalışılırken, diğer yandan bu muasırlığın “zararlı” unsurlarından milleti korumak gerekliliğinin altı çizilmiştir hep. Türkiye modernleşmesine içkin olan bu çifte duygulu hali, sağ-muhafazakâr-milliyetçi-İslamcı ideolojiler aşırıya götürerek, erki krize girdiğinde son sığınak olarak kullanmışlardır. Milletin ahlakı, ananeleri, örf-adetleri, aile değerleri her zaman sağ-muhafazakâr siyasal hareketler tarafından çift yönlü suiistimal edilmiştir. Millete ait olan bu değerler, milletin üyeleri tarafından yeterince korunamayacak kadar kırılgandır, bu nedenle bir koruyucuya her zaman ihtiyaç vardır. Elbette bu koruyucu bu değerlere sürekli vurgu yapanlardır. Burada kadimlik ya da güçlülük vehmedilen değerlere atfedilen kırılganlık değerlerin bizatihi suiistimalidir. İkinci suiistimal, yine otantiklik atfedilen milletin değerlerini korumakta beceriksiz olduğu inancından kaynaklanır. Hem millete kendinde bir irfan atfedip, hem de her an dış güçlerin zihnini bulandıracağına dair şüpheye düşmek, aslında milleti bilişsel yetenekten yoksun bir ebleh yerine koymak demektir. Aslında milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin bu çelişkisi, bu ideolojinin bitmez tükenmez hegemonik performansının bu suiistimalden kaynaklandığını da bize çok iyi gösterir.

    29 Ocak 2022 tarihinde Cumhurbaşkanlığı tarafından bir genelge yayınlandı. Genelge Basın ve Yayım Faaliyetleri başlığını taşıyordu ve “medyadaki zararlı yayın ve içeriklerden milletin, gençlerin ve çocukların ahlakını ve aile değerlerini korumak” gibi bir hedef ortaya koyuyordu. Genelgedeki şu cümle bu meramı sarih bir biçimde dile getiriyordu: “Medya aracılığıyla milli ve manevi değerlerimizi yıpratmaya, aile ve toplum yapımızı temelinden sarsmaya yönelik açık veya örtülü faaliyetlere karşı Anayasa, kanun ve ilgili diğer mevzuatla düzenlenen müeyyidelerin gereği yerine getirilecek.”

    MEDYAYI GÜNAH KEÇİSİ OLARAK GÖRMEK YENİ DEĞİL

    Medya ve medyada üretilen sözde zararlı içerikler, sadece bugün ve elbette Türkiye’de krizlerin denetimi için kullanılmamıştır. Medyaya atfedilen izleyende güçlü etkiler bıraktığı saptaması modern iletişim araçları ilk yaygınlaşmaya başladığı günlerden bugüne kadar temel sorunlardan birisi olmuştur. 1929 dünya ekonomik bunalımına gidilirken, ABD’de bu bunalımın etkisiyle olası kitlesel hareketlerin önünü kesmek için medyaya güçlü etkiler vehmedilmiştir. Tabi ki o dönemin en etkili medyası gazeteler, radyo ve sinemadır. Sinema görsel ve işitsel iletişim aracı olarak daha yenileyin modern toplumların hayatlarına girdiği için, büyülü bir yanı vardır ve kitlelerin bu büyüye kapılacağı varsayımını o dönemde kimse yadırgamamıştır. 1920’lerin sonlarında Payne Fund adlı bir hayırsever vakıf tarafından desteklenen sinema filmlerinin toplum ve çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini açıklamaya çalışan çalışmalar özellikle de aşk, suç, seks gibi konuları işleyen sinema filmlerini hedef alıyordu.[1] Doğal olarak bu içeriklerin muhafazakâr denebilecek Amerikan ailesini rahatsız edeceği varsayılıyordu. Kitlelerin kapitalist sömürü sistemine karşı tepki vermesinden korkulan böylesi bir dönemde medya bir yandan “şiddeti, ahlaksızlığı, yozlaşmayı” körükleyen günah keçisi ilan ediliyor, diğer yandan da medyanın propaganda konusundaki potansiyeli yöneticilerin ağızlarını sulandırıyordu. Nitekim takip eden yıllarda, bunu keşfeden faşist yönetimler, medyayı “milli, manevi değerleri” yücelten içeriklerin temsil edileceği mecralar olarak kullandılar. Medya, faşizmin değirmenine su taşıdığı sürece işlevsel, faşizmin eleştirildiği mecra haline geldiğinde ise her zaman halkın ve gençlerin ahlakını bozan günah keçisi olarak görüldü. ABD’de hedef haline gelen muzır içerikli sinema filmleri hedef alınırken, asıl olarak ABD’nin bir anlamda resmi ideolojisinin yayıcısı işlevi gören Hollywood sinema endüstrisinin temelleri de atılmış oldu. Hollywood sineması, herkesin malum olduğu üzere şiddetle sorunu olmayan bir anlatı yapısına sahiptir, şiddetin uygulandığı kişiler “bizden” olmadığı sürece.[2] Hâlbuki 1920’lerin sonlarında sinema üzerine yapılan Payne Fund araştırmaları sinemadaki şiddet içeriklerinin gençleri olumsuz yönde etkilediğini iddia etmiyor muydu?

    TOPLUMSAL KRİZLERİN SEBEBİ OLARAK MEDYAYI GÖRMEK KOLAY YOLDUR

    Toplumdaki şiddet sarmalının, ahlaki yozlaşmanın, toplumsal krizlerin nedenini siyasal kararlarda değil de, medyada aramak en kolay yoldur ve her tarihte, her toplumda bu olmuştur. Zira etkili bir karar almak yerine, suçu muğlak bir medya etkisine havale etmek herkesin işine gelir. Siyasetçinin işine gelir, akademisyenin işine gelir, bürokratın işine gelir. Böyle krizli zamanlarda, krizlerin görünmez hale getirilmesi krizleri çözmekten daha kolaydır çünkü. “Ahlak” dersiniz, “maneviyat” dersiniz, “yerli, milli” dersiniz konforlu koltuğunuzun derinlerine mabadınızı daha sıkı yerleştirirsiniz. Böyle dönemlerde, bu tür belagat ve retorikle halkı uyutmaya çalışanlara ABD’li sosyolog Howard Becker “ahlaki girişimciler” adını vermiştir. Siyasetçi konforlu koltuğunu korur, akademisyen böyle sonucu önceden belli araştırmalarla adından kolayca söz ettirebileceği için mevzuya bodoslama dalar, bürokrat ise zor bir karar almak yerine suçlayacak bir günah keçisi bulunca, olayı ahlakileştirerek işin kolayına kaçar. Olan elbette halkın bilgilenme ve eğlenme hakkına olur. Halk, gerçekleri öğrenebileceği kanalların boğazına daha çok basıldığı için, gerçekleri öğrenerek mevcut yönetimlere karşı tavır alma şansı elde etmek yerine, maneviyatla, ahlakla avunmak zorunda kalır.

    İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünya toplumlarında bıraktığı izler azalmaya başlamış, ancak soğuk savaşın yarattığı iki kutuplu dünya hem sosyalist blokun yarattığı rüyayı hem de kapitalist bloktaki yaratılan refah toplumu rüyasını krize sokmuştur. Batı ülkeleri bir yandan kendilerini “diktatör Sovyetler Birliğinden” demokratik olmakla ayrıştırırken, diğer yandan da ortaya çıkan “aşırı demokrasi”den mustariptir. Bu koşullar altında 1975 yılında Fransız Michel Crozier, ABD’li Samuel Huntington ve Japon Joji Watanuki “Demokrasinin Krizi” (The Crisis of Democracy) başlıklı bir rapor yayınladılar. Raporun alt başlığı olan “Demokrasinin Yönetilebilirliği Üzerine Üçlü Komisyon Raporu” (Report on the Governability of Democracies to the Trilateral Commission), raporun meramı ile ilgili yeterince ipucu veriyordu. Raporun temel iddiası, sosyal refah devletinin ve “aşırı demokrasi”nin Batı demokrasilerini yönetilebilir olmaktan çıkardığı ve derin bir krize soktuğuydu. Bu raporda özellikle medya kuruluşları, gazeteciler, entelektüeller ve gençler demokrasinin ve sistemin başlıca düşmanı olarak tanımlanıyordu. Yazarlar bu dönemde medya kuruluşlarının özerkleşmesinde önemli adımlar atıldığını ve bunun çarpıcı olduğunu kabul etmekle birlikte, bu gelişmenin sisteme karşı güçlü bir önyargıyı da beslediğine dikkat çekiyorlardı. Yazarlar medyanın artık hükümetlerin denetimlerinden de kurtularak yerleşik Batı demokrasilerine karşı düşmanca tavırların yaygınlaşmasına yol açtığını hatırlatıyorlardı. Bu saptamayı tercüme edecek olursak; yazarlar medyanın hükümet denetimlerinden uzak, özerk, “aşırı özgür” ve bağımsız şekilde yürüttükleri kamusal yayıncılığın “demokrasi” olarak tarif ettikleri statükoyu tehdit etmeye başladığını anlatıyorlardı. Zira yazarlar, bu dönemde kitleleri ve özellikle gençleri etkileme gücü olan entelektüellerin ve bu entelektüellerin boy gösterdiği medya kuruluşlarının topluma ve demokrasiye tehdit oluşturacak “düşman kültür”ün (adversary culture) yaygınlaşmasında önemli bir rol üstlendiğine özellikle dikkat çekiyorlardı.[3]

    MEDYANIN PARADOKSAL İŞLEVLERİ: DEMOKRASİNİN KRİZİ VE KRİZLERİN DENETİMİ

    Bu raporun yayınlanmasından iki üç yıl sonra İngiliz Kültürel Çalışmalar Okulu “Krizlerin Denetimi” başlıklı bir araştırma yayınladı. Bu araştırma, İngiltere’deki ekonomik, siyasi ve toplumsal krizlerin denetim altına alınabilmesi için, o dönemde yaygınlaştığı iddia edilen, hırsızlık, yankesicilik ve dolandırıcılığın medyada aşırı şekilde temsil edildiğini iddia ediyordu.[4] Yani medya bir bakışa göre aşırı demokrasiye yol açıyor, diğer bir araştırmaya göre ise toplumu bir arada tutabilmek için bazı korkuların saçılmasını sağlıyordu. Bu tarihlerin aynı zamanda neoliberal kuralsızlaştırma sürecinin ilk olarak İngiltere’de uygulanmaya başlandığı tarihler olduğunu unutmamak gerekir. Yetmişli yıllarda başlayıp seksenli yılların sonlarına doğru kamu yayıncılığının büyük ölçüde neoliberal ekonomi politikaları aracılığıyla biçildiği ve ticari yayıncılığın küresel çapta yaygınlaştığına şahit olduk. Küresel çapta faaliyet gösteren kitle iletişim araçlarının üç beş tekelin, ulusal çapta faaliyet gösteren iletişim araçlarının da gazetecilikle alakası olmayan holding patronlarının eline geçtiği yıllardı aynı zamanda bu yıllar.

    GENELGE TOPLUMA VERİLEN BİR GÖZDAĞIDIR

    Yıllar geçti, internet teknolojisi hayatımıza girdi. İnternet teknolojisi, yeni girişimciler ve uygulamalar hayatımıza soktu. İnternetin iletişimi, haberleşmeyi ve bilgi akışını olağanüstü hızlandırdığı yılları AKP’nin tek parti iktidarı döneminde deneyimledik. AKP, bir yandan bu teknolojilerle ülkeyi, özellikle gençleri ve çocukları tanıştırırken, diğer yandan bir nesil öncesinin iletişim araçlarının sahiplik yapısını büyük ölçüde değiştirdi. Gazete, radyo ve televizyonların sermaye sahiplerini pek çok farklı stratejiyle mutlak bir itaate zorladı. İtaat etmeyenler piyasadan silindi. AKP’nin oluşturduğu geleneksel medya yapısı, bu mutlak itaat yapılanması altında propaganda işlevini büyük ölçüde kaybetti. Zira propaganda işi bile asgari bir zekâ ve liyakat gerektirir. Yeni iletişim teknolojileri olan sosyal ağlarda kurduğu onlarca trol ordusu da aynı şekilde zekâ ve liyakatten yoksundu. İşin içine bir de halkı mahkûm ettiği yoksulluk ve açlık girince, AKP’ye tıpkı kızını sokağa bırakmak istemeyen namus takıntılı babanın yaptığına benzer şekilde halkı gerçekleri öğrenebileceği medyadan mahrum bırakmaktan başka çare kalmadı. Kızını namusuna halel gelir kaygısıyla sokağa bırakmak istemeyen baba ile aile değerleri zarar görür diye milleti medyadan korumaya çalışan devlet arasında prensipte pek bir fark yoktur. AKP’nin uzun zamandır denediği ama bir türlü başarılı olamadığı mutlak sansür girişimlerinden sonra bu genelgenin meramının ne olduğu ortada. Ancak AKP ve AKP’nin tek kişisinin elinde bu meramı hayata geçirecek ne teknik ne de insan gücü mevcuttur. Bu topluma ve muhalefete verilen bir gözdağıdır. Bu gözdağı ancak elinde kaybedecek şeyi olan toplumları korkutabilir. Elinde zincirlerinden başka kaybedecek şeyi kalmamış, yokluk ve açlıkla sınanan bir toplum televizyon kapatılırsa sokağa çıkıp haykırır, gazete kapatılırsa duvara yazmakta ısrarcı olacaktır. Hele ki varlığını ve geleceğini neredeyse tamamen bağladığı interneti tamamen kapatması mümkün olmayacağı için, internetten yapılacak haber alma ve haber verme işlevini ortadan kaldırması imkân dâhilinde değildir.

    [1] David Trend (2008). Medyada Şiddet Efsanesi: Eleştirel Bir Giriş, (Çev. Gül Bostancı), İstanbul: YKY.

    [2] Michael Ryan ve Douglas Kellner (2010). Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeoloji ve Politikası, (Çev. Elif Özsayar), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

    [3] Michel Crozier, Samuel Huntington ve Watanuki, Joji (1975). The Crisis of Democracy: Report on the Governability of Democracy to the Trilateral Commission. New York University Press.

    [4] Stuart Hall vd (1978). Policing the Crisis, Mugging, the State, Law and Order, London: Macmillan Press.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.