Etiket: #sansür

  • Oto sansürün dayanılmaz cazibesi

    “Çatışmayı tatsız bulmak, çıkarları bu çatışmalar tarafından tehdit edilenler için hoştur.”[1]

    Terry Eaglaton

    Dilimizde “her doğru her yerde söylenmez” diye bir söz vardır. Muhtemelen buna benzer sözler başka dil, kültür ve toplumlarda da mevcuttur. Bu sözün bir iması, her kişinin yerine ve duruma göre konuşması gerektiğidir. Her doğruyu her koşulda söylerseniz, iletişim kazalarına, hatalara, yanlışlara düşersiniz. Misal bir çocuğun aslında ebeveynlerinin öz olmadığını, kendisinin evlatlık alındığını, ebeveynlerinden önce tutup çocuğa pat diye söylerseniz, orada ya bir düşüncesizlik ya da kasıt aramanız gerekir. Bu durumda doğruyu söyleyen kişinin iyi bir iş yaptığını değil, belki de düpedüz kötülük yaptığını düşünürüz. Söylemeniz doğru bir davranış dahi olsa, sizinle bir sırrını paylaşan dostunuzun sırrını toplum içinde durup dururken ifşa etmezsiniz; ederseniz bu eylem sizi güvenilmez biri yapar. Bu ve buna benzer adabı muaşeret kuralları, insanın sosyalleşme sürecinde öğrendiği kurallardır. Doğru ya da yanlış, gerçeklerin bir şekilde duruma ve koşula göre gizlenmesi, bir anlamda insanın toplumsallaşma sürecinde taktığı maskelerin yapıtaşlarıdır.

    “SAHİ ELEŞTİRİ KİMİN İŞİNE YARAR?”

    Ne var ki, bu sözün bir de kişiler arası iletişim boyutunu aşan bir anlamı daha vardır. “Her doğru her yerde söylenmez” sözünün bu iması/anlamı, çoğu zaman ikiyüzlüce, sinik bir şekilde ötelenen bazı hakikatlerin topluluk-devlet-grup-parti gibi menfaat grupları lehine dile getirmemek gerektiği gibi bir tavsiye içerir. Yurttaşlık bağıyla bağlı olduğunuz bir devletin “yerli yersiz” bir zamanlar bir etnik gruba karşı soykırım uyguladığını dile getirirseniz, bu eylem sizi bazılarının nazarında “hain” sınıfına sokar. Ailenizin içinde bir ensest vakası yaşanmışsa, çoğu zaman sizden “aile onuru ve gururu zedelenmesin” denilerek bu vakayı dışarıya karşı gizlemeniz beklenir. Partinizin yönetimi ya da lideri siyasi olarak yanlış bir hamle yaptığı zaman ya da hukuki olmayan bir işleme pragmatik gerekçelerle ses çıkarmaktan imtina ettiği zaman, bu eylem-eylemlerin eleştirilmemesi gerekir. Eleştirinin zamanı değildir zira. Hele şu iktidar bir devrilsin, hele iktidar koltuğuna bir geçilsin, ondan sonra herkes her istediği eleştiriyi dile getirebilir. Sahiden de öyle mi olur? İktidarı ele geçiren kişi ya da partiler, ancak iktidar olduktan sonra mı eleştirilebilir? Ya da soruyu şöyle soralım: Her muktedirin, muhaliflikten kurtulduğu anda eleştiriye tahammülü devam eder mi? Soruları uzatalım: Eleştiri, eleştirilen kişi ya da grupların muarızlarının işine yarar denilerek yapılmayabilecek bir şey midir? Sahi eleştiri kimin işine yarar? Eleştirinin yol açacağı düşünülen çatışma, (dikkat ederseniz kutuplaşma ya da kavga demiyorum) her zaman kötü bir şey midir? Çatışmadan kimler rahatsız olur? Çatışmadan kaçınmak oto sansüre yol açar mı? Oto sansürün “oto”su yani sahibi kimdir? Sansür her zaman bir egemenden ya da yukarıdan doğru mu süzülüp gelir? Hangi koşullar altında insanlar kendini sansürler?

    “AMA ÇALMIŞSIN!”

    Bazı tarihsel dönemlerde, yalan, ikiyüzlülük, gerçekleri sumen altı etme, görmezden gelme, ihmal etme, çarpıtma gibi eğilimler toplumun tümüne sirayet eder. İçinde yaşadığımız dönem ve koşullarda bu tür eğilimlerin sanki iktidar ve destekçilerinin yaygın eğilimi olduğu gibi bir zanna kapılabilirsiniz. Kuşkusuz, ölçüsüz gücü elinde bulunduran muktedir ve onun koşulsuz destekçileri, yalan söyleme ve gerçekleri yamultma konusunda epeyce adım öndedir. Çünkü ölçüsüz güç insana hiçbir ölçü ve norma uymaksızın her türlü eylemi yapabilme cesareti verir. Boşuna değildir söz: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak yozlaştırır”. Buna cesaret demek ne kadar doğru bilinmez tabi ki. Belki de daha çok fütursuzluk demek daha doğru. Milyonlarca insan açlık sınırında yaşarken, kamu kaynaklarından keyfince yararlanarak zenginleşmeyi cesaretle değil, fütursuzlukla ve ölçüsüzlükle açıklamak mümkün. Hele de bu eylemin ifşa olmasından sonraki açıklamalar ve davranışlar, herhangi bir izahı imkânsız hale getiriyor. “Ama çalmışsın!” diyorsunuz, “yerli-milli” yanıtı alıyorsunuz, “ama bu hukuksuz!” diyecek oluyorsunuz, “devletin birliği ve bütünlüğü” feveranıyla karşılaşıyorsunuz.

    “AMA DEVRİ SABIK YARATMAYALIM!”

    Ancak bu tip tepkiler sadece iktidar cenahından gelmiyor. Niteliği ve yoğunluğu değişse de, iktidarın dışladığı, mağdur ettiği, kamu kaynaklarından mahrum bıraktığı, siyaset yapmayı imkânsız hale getirdiği muhalif cenahlardan da buna benzer tepkilerle karşılaşabiliyorsunuz. Misal, “yapmayın, iktidarın yaptığı gibi, gazeteciliği mutlak kuşkulu tiplere bel bağlayıp otobüsünüze bindirmeyin!” diyorsunuz, “sırası mı şimdi bu uyarının?” tepkisiyle karşılaşıyorsunuz. “Tek adam rejimini yıkıp yerine demokratik bir rejim kurabilmek için, toplumun tümünü içine alan geniş bir toplumsal mutabakata ihtiyaç var, bu nedenle ister ittifakın içinde isterse dışında olsun, bütün muhalefet partileri ile istişare ve diyalogda olmak şart” diyorsunuz, “ama onlar, terörü destekliyor, ama onlar ulusal güvenliğe tehdit, ama onlar üniter devlete karşı” gibi bildik ezberlerle karşılaşıyorsunuz. “Toplumu yoksulluğa mahkûm eden yağma düzeninin müsebbipleri ve faydalananları hukuk dairesinde her türlü yargılamaya tabi tutulacak ve haksızlıkların hesabı sorulacak” diyorsunuz, “ama devri sabık yaratmayalım, mülkiyet hakkı kutsaldır” gibi sinameki yanıtlarla karşılaşıyorsunuz. Bütün bu reaksiyonlar, bildik sağcı liberal siyasetin bildik manevralarıdır.

    “SANKİ TÜRKİYE’DEKİ DEMOKRASİNİN TEK SORUNU PARTİ KAPATMAKMIŞ GİBİ!”

    Çağdaş İngiliz düşünür Terry Eagleton son zamanlarda yazdığı bir yazısında şöyle diyor: “Oydaşma her zaman çatışmaya tercih edilmemelidir. İnsanları bir araya getirmenin, ortak noktalarımızı keşfetmenin, eski yaraları sarmanın ve kadim kavgaları çözmenin şöleninden çok söz edildi. Tek sorun, bunun Prens Charles için, ailelerini beslemek için savaşmak zorunda kalacak olan demiryolu işçileri için olduğundan çok daha kabul edilebilir olmasıdır. Siyasetin amacı, toplumdaki çatlakların üzerini örtmek değil, onların onarılabilmesi için toplumun bölünmelerini ifşa etmektir.”[2] Son zamanlarda, Ahmet Şık’ın Ruşen Çakır’a verdiği bir röportajda “AKP yetkilileri yargılanacak, belki de AKP kapatılacak seçimden sonra”[3] gibi bir cümle kurması çok tartışıldı, muhalefet cephesi de dâhil pek çok çevreden, bu cümle çok tepki gördü. Herkes, Türkiye’deki demokrasinin tek sorununun parti kapatmakmış gibi, “AKP kapatılacak” ifadesine kilitlendi. Sanki bu ülke bir partiler mezarlığı değilmiş gibi, sanki parti kapatma dışında Türkiye’nin tüm demokrasi ve insan hakları sorunları çözülmüş gibi… Evet, parti kapatmayalım, ama o partinin ülkeyi batma noktasına getiren, “yerli-milli” diye diye, ülkeyi dört bir yanından ulusal güvenlik açıklarının içine hapseden, ekonomisini, üretimini, tarımını, bütün doğal kaynaklarını tarumar eden yetkililerini, olası iktidar değişiminden sonra, kurulacak düzgün bir hukuk sisteminin içinde yargılanmasını sağlayacağını vaat etmek ve bunu bir siyasal strateji olarak sunmak neden yanlış olsun? İktidarın çıkar ve kriminal şebekesinin dışında kalmayı başarabilmiş, dahası bu şebekenin gazabına uğramış pek çok insan, uğradığı haksızlıkların sebep olanlara ödetilmesini beklemiyor mu? Bu bedelin ödetilmemesi halinde, yapanın yanına kar kaldığı bir ülkede, iktidara gelecek olan bir başka blok aynı haksızlıkları yapma konusunda cesaret bulmayacak mı? Neden kendimizi kandırıyoruz? Açık açık “yargılanacaksınız!” demek, diyebilmek bazı adı mütedeyyin olan yurttaşları neden tedirgin etsin ki? Böylesi bir tedirginliğin kendisi bizatihi, muktedirin tedirginliği değil midir? Muktedirin ekip hasat ettiği bu tedirginliğin, sıradan seçmene ait bir tedirginlik olmadığını neden kimse cesaretle dile getiremiyor? Dile getirenler, hemen neden susturuluyor?

    DEVLETİN BİRLİĞİ VE BÜTÜNLÜĞÜ SÖYLEMİ ANLAMINI YİTİRDİ

    Farkındayım, yanıttan çok soru sordum. Ancak bazı sorular, zaten içinde yanıtını gizliyor. Anlayan anlıyor, anlamayan sorulara anlamsızca bakmaya devam ediyor. Bütün bu soruların yanıtı belki de bu yazının başlığında gizli: “otosansürün dayanılmaz cazibesi”. İçine hapsolduğumuz rejim, aynı zamanda, konuşuyormuş gibi yapan ama gerçekte susan, hiç değilse içine konuşan, uzlaşıyormuş gibi görünüp, arkasını döner dönmez elindeki silahı muarızına doğrultan, uzlaşmayı teslim almak ya da teslim olmak olarak gören, çatışmayı, üstelik de varlığını ortaya koyarak çatışmayı safi kavga zanneden bir siyasi karakter yaratıp seri üretime soktu. Bu karakterin alametifarikası sansüre meydan okur gibi yaparken, otosansüre tutulması. Siyasi mücadeleyi sanki despota karşı veriyormuş gibi görünüp, despotun kurduğu tuzağa düşmek bu karakterin yaygın bir alışkanlığı haline gelmiş durumda. Bu alışkanlıktan kurtulmak, ancak siyasetin radikalleştirilmesiyle mümkün olabilir. Radikal siyaset, siyasalın içine kurulan “uzlaşma” tuzaklarını yıkıp atarak mümkün olabilir. Tarihin iddialı dönüm noktalarına vesile olan siyasi aktörler, her zaman bildik ezberleri, hapsolunan söylemleri ters yüz ederek siyaset yapmışlardır. Bu mümkün olmadığı takdirde, içine hapsolduğumuz rejim gider, karşımıza oto sansürü kendisine şiar edinmiş, çatışmadan kaçarken sinik ve muhafazakâr bir uzlaşı tuzağının içine düşmüş ve toplumu bu tuzağın içine hapseden bir başka tarihsel blokla karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır. Ancak bunun için belki de her şeyden önce toplumun, tarihsel ezberlere dayalı siyasal vaatlere kulaklarını tıkayıp, devletin bütünlüğü söylemine yaslanıp, toplumun bütünlüğünü ihmal eden siyasetçilere tevessül etmekten uzaklaşması gerekir. Bunun için tarihsel bir fırsatla karşı karşıyayız. Devletin birliği ve bütünlüğü söylemi belki de Türkiye tarihinde hiç bu kadar anlamını yitirmemiştir. İşte tam da bu anlam yitimi bize tarihsel bir fırsat sunuyor. Devlet ve toplumun birliğini, tam da “birlik” söylemi en anlamsız hale geldiği anda yeniden gerçek anlamına kavuşturmak için siyaseti radikalleştirmek gerekiyor. O zaman toplumun yüzeyine çıkmasına izin verilmeyen, sumen altı edilen, göz ardı edilerek ortadan kaldırılabileceği zannedilen toplumsal çatlaklar samimiyetle tamir edilebilir. Bu tarihi fırsatı iyi değerlendiremezsek, belki de hem devletin hem de toplumun birliği tamamen imkânsız hale gelecek.

    [1] https://ayrintidergi.com.tr/asirilikci-misiniz-liberaller-catismadan-cok-korkar-hale-geldi/ (Erişim tarihi: 08/09/2022).

    [2] A.g.k.

    [3] https://www.youtube.com/watch?v=kZHS1HMzDQ4 (Eriim tarihi: 30/08/2022).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Sakın ha! zülfü yâre dokunma

    TBMM’de görüşmeleri başlayan ve gazetecilerin “sansür yasası” olarak tanımladığı yeni Basın Kanunu’na meslek örgütlerinden de tepkiler büyüyor…

    Ama bu noktaya da bir günde gelinmedi, nasıl gelindiğini hatırlamak için de içeride tutuklu basın emekçilerine bakmak ve gazeteciler için açılan ceza davalarını bilmek gerek…

    Tabi tüm bunlar olup biterken, “sus” durağı sakinlerini de unutmamak…

    Teknolojik gelişimle birlikte sosyal medyaya hızlı giriş yapıldı. “interaktif gazetecilik” de çağda yer buldu.

    Demokratik toplumlar; kişilerin temel hak ve özgürlüklerini koruyan toplumlardır. Basınsa; düşünce ve fikirleri açıklama özgürlüğünü kullanmamızı sağlayan bir araç. İnsanların seslerini duyurma çabaları, bu amaçla kullandıkları araçların kısıtlanması söz konusu.

    Nasıl mı?

    Mesela;

    Gazetenin halk “açız diyor” haberi suç sayılacağı gibi, açlığı, yoksulluğu ima etmek de yasağa dair sayılıp, sosyal medya hesaplarında kullanmak suça dair olacak.

    Öyle ki;

    Betonla doldurulurken dereler, kesilirken zeytinler, “Ah benim canım yurdum, böyle mi olacaktı, ne hale geldi” diyemeyeceğiz.

    Hatta;

    “Esasen bir el versek çiftçiye, bak oradaki yer, hani kurak kalmış hıı işte oraları, bir ekip biçsek, buğdaya buğday demeyiz hani, ne de güzel olur, dışardan almaz biz satarız, kalkınırız evelallah” diyemeyeceğiz…

    Senaryosuna kuvvet, ne de güzel anlatmış filminde yoksulluk, hukuksuzluk var diye. Hele şu gösterime bakın, emeklerine sağlık tiyatro emektarlarının, çok güzel dikkat çekmişler kadın cinayetlerine. Düşünce ve konuşma özgürlüğünden bahseden sanatçılar için dillerine sağlık, dirençlerine kuvvet diyemeyeceğiz mesela…

    Dar gelirli; emekçi, işçinin hakkını arayan, sağlık haktır diyen Türk Tabipleri Birliği’ne, doğru söyledin kardeşim. Mademki sosyal devletiz, eğitim ve sağlık ücretsiz olmalı diyemeyeceğiz…

    Eşit işe eşit ücret diyemeyeceğiz mesela…

    Herkesin kendi düşüncesini rahatça konuşabileceği günler gelir mi bilmiyorum. Şimdilik bizi karşılayacak olan sansürlerin ez cümlesi bunlar…

    Aman ha! Sakın ola! Zülfü yâre dokunma da…

    Bilinçlendirmek, gerçekle göz açmak da ne. Çiz böyle, ver ayarı, halka. Yaz mesela; nasıl da kalktı ekonomi şaha…

    Aman sakın ola, tek Zülfü yâre dokunma…

    Dedik ya, kamunun haber alma özgürlüğü, halkın, söz ve düşünce hürriyetinin olacağı günler gelir mi bilinmez, ama “yeni basın yasası” başlığıyla çıkartılmak istenen “sansür yasası”ndan da anlıyoruz ki; gerçeğe batıp ortaya saçılan mürekkep; güçlüdür mevkilerden, paradan. Yoktur gerçeğin korkutmadığı hiçbir makam…

    Sevgi pıtırcıklı mı? Yoksa dirençli günlere mi uyanırız bilmiyorum…

    Kendi adıma, daima haktan yana duracağım, onu biliyorum…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • ‘Aydın Abi’

    “Aydın abi merhaba, ben İbrahim Gündüz. Bir süredir siyanürlü-sülfürik asitli madenlerle ilgili bir kitap çalışması içindeydim. Basım aşamasında. Bu çalışmam sırasında sizin de yazılarınızdan ve yorumlarınızdan yararlandım. Kitabımı size de göndermek isterim. Hangi adrese ulaştırabilirim acaba? Selamlar. Saygılar…”

    “Merhaba İbrahim, ben Marmara Adası’ndayım ve kar yağana kadar da burada kalmaya niyetliyim. Yani en az Kasım sonuna kadar. O yüzden dolaylı bir adres vereceğim. Ada’ya sadece PTT kargo ile kitap yollanabiliyor…”

    “Abi merhaba, kitap elinize ulaştı mı? Merak ettim. Selamlar. Saygılar…”

    “Nihayet bugün, biraz önce geldi İbrahim. Tevekkeli Marmara Adası resmen de ‘mahrumiyet bölgesi’ sayılıyor. Daha okumadım, sana yazarım. Selamlar ve teşekkürler…”

    Bu satırlar Aydın Engin abiyle yaptığım ilk ve son yazışmalarım oldu.

    Aydın abiyle aynı büroda çalışma şansım olmadı. Gazetecilik faaliyetlerim sırasında elbette onunla TBMM veya parti kongreleri gibi ortak mekânlarda karşılaştık. Abimizdi ama pek sohbet imkânımız olmadı. Onu zaman zaman televizyonların tartışma programlarında izledim. Katıldığım görüşleri oldu, katılmadıklarım da ama bilgiyle konuşan bir gazeteciydi.

    2018-2019 yıllarında Türkiye’de madencilik adı altında yaşanan yağma-talan sistemini ele aldığım kitap çalışmasına başladığımda sık sık karşıma çıktı Aydın abi. Yaşadıkları, tecrübeleri ve anılarını anlattığı yazıları çok kıymetliydi. Bir kısmına kitaplarımda de yer verdim.

    Türkiye’deki siyanürlü altın madenciliğinin ilk adımı olan Bergama’daki madenin açılışı sırasında yaşananları, onun bakış açısıyla ve tecrübesiyle okumak çok değerliydi. Ovacık Altın Madeni’ni ziyaret etmesi, orada kendisine anlatılan masallar, manipülasyon amacıyla kullanılan bir kitap ve o kitabın tek dayanak noktası olan bir belgenin ve o belgenin sahibinin ortada olmayışı. Hepsi ülkede yaşanan vahşi madencilik gerçeğini ifşa eden çok değerli gazetecilik çalışmalarıydı.

    Aslında Aydın abiyle “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazarken yüz yüze konuşmayı, ziyaret etmeyi çok istedim ama bir türlü yakalayamadım o fırsatı. İlk kitap ve ardından gelen ikinci kitap çalışması derken zaman çok hızlı akıverdi. İkinci kitabımın basımı yeni yapıldı. Daha ona Altın Girdap’ı gönderemeden acı haberi geldi.

    Onun anıları arasında beni en çok etkileyen yazılarıysa, siyanürlü madenle ilgili yazı dizisinin o dönem çalıştığı Cumhuriyet gazetesinde yayınlanamayışıydı. Nasıl bir güçse, nasıl bir ilişkiler ağıysa veya nasıl bir manipülasyonsa Aydın Engin’in yazı dizisini engelleyebilmişti. İçim acıyarak okudum bu konuyla ilgili yazdıklarını.

    Benzer bir tecrübeyi ben de Kanal D’de çalışırken Çaldağı haberim sırasında yaşamıştım. Yine bir zehirli madencilik ve yine bir yayın faciası vardı ortada. O dönem Mehmet Ali Birand gibi bir ustanın yönetiminde olan Kanal D Haber, Çaldağı dosyasını yayınlayamamıştı. Holding medyacılığında bu türden sıkıntılar yaşanıyordu ama ilk kez bu kadar bariz bir şekilde yaşamıştık. “O haber girmez”, “O haberi istemiyorlar” diye daha baştan bazı haberlerin önünün kesildiğine şahit olmuştuk ama ilk kez İstanbul Haber Merkezi’nin onayıyla gittiğimiz bir haberimiz son anda yayın akışından çıkarılmıştı. Tepeden gelen bir sansür vardı. O günlerde “holdingler arası dayanışma” diye yorumladık ama Kanal D’nin sahibi Aydın Doğan’ın da maden işinde olduğunu bilmiyorduk. En azından ben bilmiyordum. Sonradan “Altın Ölüm”ü yazarken araştırmalarım sırasında anladım o sansürün nedenini.

    Bugün hala Türkiye’de ülkenin en can yakıcı sorunları sanki tali sorunlarmış gibi geçiştiriliyor ya da olması gerektiği gibi verilmiyor ya da verilemiyor. Bir ülkede dağlarınız param parça edilirse, ormanlarınız yok edilirse, su kaynaklarınız zehirlenirse, tarım alanlarınız tarumar edilirse ve havanız zehirlenirse ayakta kalamazsınız. Kimin lider ya da iktidarda olduğundan ve günlük kısır siyasi çekişmelerden çok daha önemli bir konudur bu.

    Bir ülkenin tarımı batırılıyorsa, hayvancılığı öldürülüyorsa, bilinçli olarak köysüzleştirme ve alan boşaltma siyaseti izleniyorsa bunun ağır bedelini hep birlikte ödüyoruz ve ödeyeceğiz. Birileri bilinçli veya bilinçsiz veya küçük siyasi çıkarları için bazı adımları atıyor olabilir, birileri “Türkiye’yi madencilik ülkesi yapıcaz” diyerek ülkeyi çöküşe sürükleyebilir ama bunu göstermek ve neyle karşı karşıya olunduğunu ortaya çıkarmak da özgür gazetecilerin işidir.

    İşte Aydın Engin o özgür gazetecilerden biriydi.

    Güle güle Aydın abi… Mekânın cennet olsun…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • AKP’nin medyası medyanın AKP’si

    Türkiye’de kuruluşundan günümüze kadar basın ya da medya hiçbir dönemde AKP döneminde olduğu kadar yoğun bir denetim ve baskı altında olmamıştır. Bu iddia provokatif olduğu kadar aşırı iddialı da bulunabilir. Kısacık bir yazının içinde bu kadar güçlü bir iddiayı açmak zor ancak imkânsız değildir. Bunu açıklarken aynı zamanda bu aşırı denetim arzusunun AKP’yi ve Erdoğan’ı esir ettiğini de iddia edeceğim.

    TEK PARTİ DÖNEMİNDE DAHİ BASIN MUTLAK ŞEKİLDE BASKI ALTINDA DEĞİLDİR

    Cumhuriyete, kuruluş yıllarında asıl kimliğini II. Meşrutiyetle birlikte bulan bir Osmanlı basını devrolunmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında bu savaşa destek veren ve Padişah, dolayısıyla statüko yanlısı olmak üzere ikiye bölünmüştür Türkiye basını. Hatta günümüze kadar etkisi devam eden bir metafora da ilham veren “Mütareke basını” olarak adlandırılır yeni rejimin karşısında, statükonun yanında duran İstanbul basını. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, yani tek parti iktidarının hâkim olduğu dönemde zannedildiği gibi İstanbul basını tamamıyla denetim ve kontrol altına alınamamıştır. Başlangıçta yeni rejimin yanında duran, ancak ilerleyen yıllarda gazeteleri kapatılarak ya da sürgüne gönderilerek denetim altına alınmıştır muhalif gazeteciler. Zekeriya Sertel, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman bunların en bilinenleridir. Zekeriya Sertel’i saymazsak diğer ikisi, yeni rejimin temsilcileriyle gelgitli de olsa her zaman ilişki içinde olmuşlardır. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Milli Şef rejiminin savaşı idare etme sancılı sürecinde dahi, stratejik ve taktik nedenlerle de olsa gazetelere ve sahiplerine nispi bir fikir hürriyeti tanınmıştır.[1] Bu hürriyetin asıl nedeni tam da savaş dışında kalmak istenmesinden dolayı yürütülen denge politikasıdır. Gazetecilerin Alman yanlısı, Sovyetler yanlısı ya da İngiltere yanlısı olması bir anlamda bu denge politikası açısından araç olarak kullanılmıştır. İşte bu denge politikası, savaşın şiddetlendiği ve ülkeye girmesinden endişe edildiği yıllarda basın üzerinde baskılar yoğunlaşmış olsa da, ülkede nispeten fikir hürriyetinin olduğunu dönemin kalem kavgalarından da anlayabiliriz.

    GÜNÜMÜZE EN ÇOK BENZEYEN DÖNEM DP DÖNEMİDİR

    Kâğıt teşviki, sübvansiyonlar, devlet kredileriyle iktidarı destekleyen basın kuruluşları oluşturmak ve hukuksal düzenlemelerle muhalif basını susturma denemeleri açısından bakıldığı zaman günümüzde AKP’nin medya ile kurduğu ilişkiye en çok benzeyen dönem, Demokrat Parti dönemidir. DP iktidarının son dönemleri hele, günümüzde AKP’nin medya seçkinlerini silahşor olarak kullanmasına ve sosyal medyada trol ordusu çalıştırmasına büyük ölçüde benzer. DP iktidarının son dönemlerinde radyodan her gün vatan cephesine katılanların duyurulması, sosyal medyadan yürütülen AKP’ye ve liderine destek ve karşıtlarını karalama kampanyalarına ne de çok benzemektedir?

    ALTMIŞLAR VE YETMİŞLERDE NİTELİKLİ KAMUSAL TARTIŞMA İKLİMİ HÂKİMDİR

    Altmışla seksen yılları arası dünyadakine benzer şekilde kısmen kamu yayıncılığı mantığının hâkim olduğu yıllardır diyebiliriz. Sosyal refah devletinin yarattığı bu kamusal tartışma ve demokratik katılım iklimi elbette sol hareketlerin ve örgütlü işçi mücadelesinin de yükselmesine yol açmıştır. Bu dönemdeki güçlü sol örgütlenmesinin basında önemli etkisini görürüz. İrili ufaklı, legal ve illegal pek çok sol dergi ve gazete, düzensiz de çıksa bu dönemin kamusal tartışma kültürüne önemli etkilerde bulunmuştur. Sağ-sol çatışması keskin de olsa, tartışmaların hem derinliği hem de niteliği günümüzden geriye bakıldığı zaman daha net anlaşılır. Bu dönemin çatışmalı da olsa, derinden derine süren nitelikli kamusal tartışma iklimini ve toplumsal mücadele çabasını basın ve yayın faaliyetleri önemli ölçüde belirlemiştir. Bu açıdan bakıldığı zaman, dönemin basın ve gazetecilik anlayışına bilgi, tartışma, araştırma ve her şeye rağmen karşılıklı müzakere kültürü hâkimdir. Tartışma ve müzakere sonucunda olaylarla ilgili hakikate ulaşılacağına dair umut tüm çatışma iklimine rağmen yitirilmemiştir. İşte 1970’lerin ortalarında başlayan neoliberal politikalar ve bu politikaların hayata geçirilmesi için peş peşe demokrasinin askıya alınması bu umut iklimini de yok etmiştir.

    Seksenler ve doksanlar, basından medyaya geçildiği dönemi temsil eder ve bu geçiş aynı zamanda medyanın işlevine hem aşırı anlam yüklendiği hem de medyadaki tartışma kültürünün sığlaştığı paradoksal ve kaotik yıllardır. Günümüzün sosyal medya platformlarındaki performans odaklı ve bütün tartışmaların sulandırılıp, eğlencelileştirildiği doksanlı yıllar, bir yanıyla da karanlıktır. Cilanın ve performatif yurttaşlık gösterilerinin altını kazıdığınız zaman, altından tüm Türkiye tarihinin kiri pası ortaya saçılıverir.

    2000’Lİ YILLAR BİR TEMİZLİK VAADİYDİ

    2000’li yıllar, sanki bütün bu kirin pasın halının altından çıkarılıp temizlenebileceği vaadi ve zannıyla geçmiş, AKP bu zannı gerçekmiş gibi sunma konusunda oldukça mahir stratejiler uygulamıştır. AKP’yi medyayla kurduğu ilişki bağlamında tüm dönemlerin siyasi hareketlerinden ayıran en temel fark, bütün medya kuruluşlarına başından itibaren bizatihi o medya kuruluşlarının gerçek sahibiymiş gibi muamele etmesidir. Bu muameleyi kabul ettirmek için ise devletin tüm hukuki, kolluk, denetleme, mali ve ideolojik aparatlarını etkin bir şekilde kullanmıştır. Başlangıcından günümüze bütün medya kuruluşlarına söylemsel bir taşeron pozisyonunu kabul ettirmiş, 2018 yılındaki Doğan Medya Grubu’nun Demirören Grubu’na sattırılmasından sonra bu söylemsel muamele, bütünüyle fiili bir yola girmiştir. 2018 yılına gelinceye kadar, en azından Doğan Medya Grubu’nun yürüttüğü yayıncılık ve habercilik kısmen de olsa bir meşruiyet sağlıyordu iktidara. Bu devirden sonra AKP iktidarının küçük bir azınlık dışındaki tüm medya kuruluşlarını taşeronlaştırdığı net bir şekilde ortaya çıktı. Taşeronlaştırılmanın en belirgin göstergelerinden birisi, taşeronun kimi çalıştıracağına açıkça kendisinin karar verememesidir. Çalıştırılan kişileri asıl patron belirlediği zaman da taşeronun bir hükmü kalmamaya başlar.

    ERDOĞAN’IN KURDUĞU MEDYA REJİMİNİN ESİRİ OLMUŞTUR

    AKP ve Erdoğan bu koşullar altında oluşturduğu medya yapılanmasının paradoksal biçimde hem mutlak sahibi hem de mutlak esiri olmuştur. Şöyle ki, mutlak sahibi olduğu medya yapılanması içinde kendi iradesiyle fikir üreten, haber yapan tek bir aktör kalmamıştır. Bütün ana akım medya aktörleri, haber yapmak için, soru sormak için Erdoğan’ın kurduğu rejim içerisinde köşe başlarını tutmuş olan eşik bekçilerinin ağızlarının içine bakmaktadır. Bu yönetim ve denetim mekanizması bir propaganda aygıtı gibi görünse de, bir süre sonra kendi kuyruğunu yiyen ve kendini yeniden yaratan bir yılana dönüşmüştür. Bu yılan metaforu kendini yaratan insanı simgelese de, bu mekanizmaya uyarladığımız zaman bir kısır döngüyü temsil eder. Erdoğan bir şey söyler, hık deyiciler onu haklı çıkarmak için yazı yazar, yazılar yazıldığı anda Erdoğan kendi haklılığına daha çok inanır, bu inancın topluma geçtiği zannıyla aynı şeyleri Erdoğan yeniden söyler, söylenen şeyler yeniden yazılır. Bu kısır döngü bu şekilde sürer gider. Mevcut konvansiyonel medya yapılanmasının bu kısır döngüsünü pekiştirici olarak bir de sosyal medya mecraları girer devreye. Devreye giren bu sosyal medya mecralarının içindeki trol orduları, Erdoğan’ı sürekli yüceltir ve doğrular. Bütün yanlışlar sürekli doğrulandığı için, yanlışlar doğruların yerini almaya başlar. Bu mutlak sahipliğin mutlak esarete nasıl dönüştüğünü, son iki üç yılda yapılan iletişim stratejilerindeki basiretsizlik ve beceriksizliklerden anlamak mümkündür. Bütün bu beceriksizliklere rağmen Erdoğan’ın bu yanlış iletişim stratejilerini başına dolayan danışmanlarını hala görevde tutuyor olması da bir esaret göstergesi değil midir?

    REJİMİN VE AVENELERİNİN ELİNDE BASKI MEKANİZMASI DIŞINDA BİR ŞEY YOKTUR

    Son Cumhurbaşkanlığının sansür genelgesini bir de bu açıdan okuduğumuz zaman karşımıza derin bir çaresizlik resmi çıkıyor. Erdoğan’ın sahibi ve esiri olduğu medya yapılanmasının içinden üretilen bütün kanaatler sürekli kendini tekrar eden bir ezberin sonsuz döngüsünün içine kıstırmış durumdadır Erdoğan’ı. Ülkenin büyük bir nüfusuna ulaşabilen bu sonsuz ezber döngüsü, bu ezberin dışına çıkabilen kısıtlı kişi ya da grupların varlığına tahammül edemez. Zira bu ezberin dışındakilerle düşünsel olarak nasıl başa çıkabileceğini unutmuştur Erdoğan ve kurduğu rejimin aveneleri. Ellerinde baskı ve denetim aygıtından başka hiçbir düşünsel yetenek kalmadığı için, sürekli gözdağı ve tehdit mekanizması devreye sokulur. İşte RTÜK Başkanı’nın bir televizyon yayını üzerine apar topar sosyal medyadan tehdit mesajı paylaşması da bu esaretin göstergelerinden birisidir. Mutlak gücün insanı paradoksal biçimde nasıl acz içine düşürdüğünün tarihsel örnekleridir bunlar. Genelge metninin her satırındaki muğlaklıklar da AKP iktidarının kendine vehmettiği mutlak gücün verdiği çaresizliğin göstergeleridir. Genelgede “aile değerlerini, milli manevi değerleri tehdit ettiği” iddia edilen içeriklerin nasıl denetleneceği, ne şekilde durdurulacağı gibi konular tamamen muğlaktır. Bu muğlaklıktan da anlaşılmaktadır ki, AKP iktidarı açlıkla sınanan ve bu nedenle de korku duvarını çoktan aşmış olan toplumun büyük kesimi üzerinde hala bir korku yaratmaya çalışmaktadır. Bu bir anlamda avcısını korkutmaya çalışan av hayvanı davranışına benzer. Kendini güçlü ve iri göstermeye çalışarak avcının elinden kurtulma çabası. Tüylerini kabartarak, çirkin ve yüksek sesler çıkartarak, ya da kötü kokular yayarak avcısını uzak tutma uğraşı. Ancak bu çabaların beyhude olduğu ortadadır. Korku duvarı aşılmıştır. Toplumu korkuda eşitleyen siyasal iktidar, aynı zamanda uyguladığı baskılarla topluma cesaret de aşılamıştır. Korku aşılmış, cesaret toplumun her kesimine bulaşmaya başlamıştır.

    [1] O. Murat Güvenir (1991). 2. Dünya Savaşında Türk Basını: Siyasal İktidarın Basını Denetlemesi ve Yönlendirmesi, İstanbul: Gazeteciler Cemiyeti Tezler Dizisi.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Her devrin günah keçisi medya

    Mazbut ama namus konusuna takıntılı bir ailenin reisi ya da büyük abisi, sokağa çıkmak isteyen genç kızlarına izin vermek istemedikleri zaman bunu genellikle “sana güveniyoruz, ama el âleme ya da sokağa güvenmiyoruz” diyerek gerekçelendirir. Bu gerekçede aslında zımni bir itiraf da vardır: “Biz de sokakta el âlemin kadınlarına yan gözle bakarız. Ondan biliyoruz ki, seni sokakta el âlemin adamları rahat bırakmaz”. Bunda haklılık payı vardır, ama bir o kadar da ikiyüzlü bir ahlaksızlığın kanıksanması da yatar bu itirafın altında. Her itiraf içinde bir ikiyüzlülük barındırır zaten. Hele ki zımni itiraf katmerli bir ikiyüzlülüğün kanıksanmasını dayatır muhatabına. “Senin namusundan ben sorumluyum, ama başkalarının namusuna göz dikersem de görmezden gelmek zorundasın. Çünkü güçlü olan benim ve ben neye namus dersem o namustur” diye bağırır sürekli bu zihniyet.

    Aslında namus takıntısı, kırılgan erkekliğin ve kriz halindeki iktidarın (iktidarı burada hem siyasal iktidar hem de erkeğin erki olarak okuyun) başlıca semptomlarından birisidir. Erkek hem karakter hem ekonomik hem de itibar olarak güçsüzleştikçe namustan başka koruyacak bir şeyi kalmaz. Erkeğin erkinin krizde olduğunu dilinden namus sözcüğünü düşürmemesinden rahatlıkla anlayabilirsiniz. Laf arasında unutmadan söyleyeyim “iktidarsız” erkeğin namus takıntısı aynı zamanda Orhan Veli’nin Aşk Resmi Geçidi adlı şiirindeki şu dizeleri getirir hep aklıma: “Sekizinci de o bokun soyu. Elin karısında namus ara, Kendinde arandı mı küplere bin.”

    MUASIR MEDENİYET İMKÂNSIZ ARZU

    Türkiye modernleşmesinin temel motivasyonu da halkı ya da daha katı ve erişilmesi imkânsız bir bütünlük olarak milleti kendisine yabancı unsurların özüne halel getireceği varsayılan olumsuz etkilerden korumaktır. Bu motivasyon, namus takıntılı babanın kızının namusunu koruma arzusuna pek bir benzer. Bir yandan ideal olarak tahayyül edilen dış-Batının bütün değerlerine muasırlık payesi vererek ona ulaşmaya çalışılırken, diğer yandan bu muasırlığın “zararlı” unsurlarından milleti korumak gerekliliğinin altı çizilmiştir hep. Türkiye modernleşmesine içkin olan bu çifte duygulu hali, sağ-muhafazakâr-milliyetçi-İslamcı ideolojiler aşırıya götürerek, erki krize girdiğinde son sığınak olarak kullanmışlardır. Milletin ahlakı, ananeleri, örf-adetleri, aile değerleri her zaman sağ-muhafazakâr siyasal hareketler tarafından çift yönlü suiistimal edilmiştir. Millete ait olan bu değerler, milletin üyeleri tarafından yeterince korunamayacak kadar kırılgandır, bu nedenle bir koruyucuya her zaman ihtiyaç vardır. Elbette bu koruyucu bu değerlere sürekli vurgu yapanlardır. Burada kadimlik ya da güçlülük vehmedilen değerlere atfedilen kırılganlık değerlerin bizatihi suiistimalidir. İkinci suiistimal, yine otantiklik atfedilen milletin değerlerini korumakta beceriksiz olduğu inancından kaynaklanır. Hem millete kendinde bir irfan atfedip, hem de her an dış güçlerin zihnini bulandıracağına dair şüpheye düşmek, aslında milleti bilişsel yetenekten yoksun bir ebleh yerine koymak demektir. Aslında milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin bu çelişkisi, bu ideolojinin bitmez tükenmez hegemonik performansının bu suiistimalden kaynaklandığını da bize çok iyi gösterir.

    29 Ocak 2022 tarihinde Cumhurbaşkanlığı tarafından bir genelge yayınlandı. Genelge Basın ve Yayım Faaliyetleri başlığını taşıyordu ve “medyadaki zararlı yayın ve içeriklerden milletin, gençlerin ve çocukların ahlakını ve aile değerlerini korumak” gibi bir hedef ortaya koyuyordu. Genelgedeki şu cümle bu meramı sarih bir biçimde dile getiriyordu: “Medya aracılığıyla milli ve manevi değerlerimizi yıpratmaya, aile ve toplum yapımızı temelinden sarsmaya yönelik açık veya örtülü faaliyetlere karşı Anayasa, kanun ve ilgili diğer mevzuatla düzenlenen müeyyidelerin gereği yerine getirilecek.”

    MEDYAYI GÜNAH KEÇİSİ OLARAK GÖRMEK YENİ DEĞİL

    Medya ve medyada üretilen sözde zararlı içerikler, sadece bugün ve elbette Türkiye’de krizlerin denetimi için kullanılmamıştır. Medyaya atfedilen izleyende güçlü etkiler bıraktığı saptaması modern iletişim araçları ilk yaygınlaşmaya başladığı günlerden bugüne kadar temel sorunlardan birisi olmuştur. 1929 dünya ekonomik bunalımına gidilirken, ABD’de bu bunalımın etkisiyle olası kitlesel hareketlerin önünü kesmek için medyaya güçlü etkiler vehmedilmiştir. Tabi ki o dönemin en etkili medyası gazeteler, radyo ve sinemadır. Sinema görsel ve işitsel iletişim aracı olarak daha yenileyin modern toplumların hayatlarına girdiği için, büyülü bir yanı vardır ve kitlelerin bu büyüye kapılacağı varsayımını o dönemde kimse yadırgamamıştır. 1920’lerin sonlarında Payne Fund adlı bir hayırsever vakıf tarafından desteklenen sinema filmlerinin toplum ve çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini açıklamaya çalışan çalışmalar özellikle de aşk, suç, seks gibi konuları işleyen sinema filmlerini hedef alıyordu.[1] Doğal olarak bu içeriklerin muhafazakâr denebilecek Amerikan ailesini rahatsız edeceği varsayılıyordu. Kitlelerin kapitalist sömürü sistemine karşı tepki vermesinden korkulan böylesi bir dönemde medya bir yandan “şiddeti, ahlaksızlığı, yozlaşmayı” körükleyen günah keçisi ilan ediliyor, diğer yandan da medyanın propaganda konusundaki potansiyeli yöneticilerin ağızlarını sulandırıyordu. Nitekim takip eden yıllarda, bunu keşfeden faşist yönetimler, medyayı “milli, manevi değerleri” yücelten içeriklerin temsil edileceği mecralar olarak kullandılar. Medya, faşizmin değirmenine su taşıdığı sürece işlevsel, faşizmin eleştirildiği mecra haline geldiğinde ise her zaman halkın ve gençlerin ahlakını bozan günah keçisi olarak görüldü. ABD’de hedef haline gelen muzır içerikli sinema filmleri hedef alınırken, asıl olarak ABD’nin bir anlamda resmi ideolojisinin yayıcısı işlevi gören Hollywood sinema endüstrisinin temelleri de atılmış oldu. Hollywood sineması, herkesin malum olduğu üzere şiddetle sorunu olmayan bir anlatı yapısına sahiptir, şiddetin uygulandığı kişiler “bizden” olmadığı sürece.[2] Hâlbuki 1920’lerin sonlarında sinema üzerine yapılan Payne Fund araştırmaları sinemadaki şiddet içeriklerinin gençleri olumsuz yönde etkilediğini iddia etmiyor muydu?

    TOPLUMSAL KRİZLERİN SEBEBİ OLARAK MEDYAYI GÖRMEK KOLAY YOLDUR

    Toplumdaki şiddet sarmalının, ahlaki yozlaşmanın, toplumsal krizlerin nedenini siyasal kararlarda değil de, medyada aramak en kolay yoldur ve her tarihte, her toplumda bu olmuştur. Zira etkili bir karar almak yerine, suçu muğlak bir medya etkisine havale etmek herkesin işine gelir. Siyasetçinin işine gelir, akademisyenin işine gelir, bürokratın işine gelir. Böyle krizli zamanlarda, krizlerin görünmez hale getirilmesi krizleri çözmekten daha kolaydır çünkü. “Ahlak” dersiniz, “maneviyat” dersiniz, “yerli, milli” dersiniz konforlu koltuğunuzun derinlerine mabadınızı daha sıkı yerleştirirsiniz. Böyle dönemlerde, bu tür belagat ve retorikle halkı uyutmaya çalışanlara ABD’li sosyolog Howard Becker “ahlaki girişimciler” adını vermiştir. Siyasetçi konforlu koltuğunu korur, akademisyen böyle sonucu önceden belli araştırmalarla adından kolayca söz ettirebileceği için mevzuya bodoslama dalar, bürokrat ise zor bir karar almak yerine suçlayacak bir günah keçisi bulunca, olayı ahlakileştirerek işin kolayına kaçar. Olan elbette halkın bilgilenme ve eğlenme hakkına olur. Halk, gerçekleri öğrenebileceği kanalların boğazına daha çok basıldığı için, gerçekleri öğrenerek mevcut yönetimlere karşı tavır alma şansı elde etmek yerine, maneviyatla, ahlakla avunmak zorunda kalır.

    İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünya toplumlarında bıraktığı izler azalmaya başlamış, ancak soğuk savaşın yarattığı iki kutuplu dünya hem sosyalist blokun yarattığı rüyayı hem de kapitalist bloktaki yaratılan refah toplumu rüyasını krize sokmuştur. Batı ülkeleri bir yandan kendilerini “diktatör Sovyetler Birliğinden” demokratik olmakla ayrıştırırken, diğer yandan da ortaya çıkan “aşırı demokrasi”den mustariptir. Bu koşullar altında 1975 yılında Fransız Michel Crozier, ABD’li Samuel Huntington ve Japon Joji Watanuki “Demokrasinin Krizi” (The Crisis of Democracy) başlıklı bir rapor yayınladılar. Raporun alt başlığı olan “Demokrasinin Yönetilebilirliği Üzerine Üçlü Komisyon Raporu” (Report on the Governability of Democracies to the Trilateral Commission), raporun meramı ile ilgili yeterince ipucu veriyordu. Raporun temel iddiası, sosyal refah devletinin ve “aşırı demokrasi”nin Batı demokrasilerini yönetilebilir olmaktan çıkardığı ve derin bir krize soktuğuydu. Bu raporda özellikle medya kuruluşları, gazeteciler, entelektüeller ve gençler demokrasinin ve sistemin başlıca düşmanı olarak tanımlanıyordu. Yazarlar bu dönemde medya kuruluşlarının özerkleşmesinde önemli adımlar atıldığını ve bunun çarpıcı olduğunu kabul etmekle birlikte, bu gelişmenin sisteme karşı güçlü bir önyargıyı da beslediğine dikkat çekiyorlardı. Yazarlar medyanın artık hükümetlerin denetimlerinden de kurtularak yerleşik Batı demokrasilerine karşı düşmanca tavırların yaygınlaşmasına yol açtığını hatırlatıyorlardı. Bu saptamayı tercüme edecek olursak; yazarlar medyanın hükümet denetimlerinden uzak, özerk, “aşırı özgür” ve bağımsız şekilde yürüttükleri kamusal yayıncılığın “demokrasi” olarak tarif ettikleri statükoyu tehdit etmeye başladığını anlatıyorlardı. Zira yazarlar, bu dönemde kitleleri ve özellikle gençleri etkileme gücü olan entelektüellerin ve bu entelektüellerin boy gösterdiği medya kuruluşlarının topluma ve demokrasiye tehdit oluşturacak “düşman kültür”ün (adversary culture) yaygınlaşmasında önemli bir rol üstlendiğine özellikle dikkat çekiyorlardı.[3]

    MEDYANIN PARADOKSAL İŞLEVLERİ: DEMOKRASİNİN KRİZİ VE KRİZLERİN DENETİMİ

    Bu raporun yayınlanmasından iki üç yıl sonra İngiliz Kültürel Çalışmalar Okulu “Krizlerin Denetimi” başlıklı bir araştırma yayınladı. Bu araştırma, İngiltere’deki ekonomik, siyasi ve toplumsal krizlerin denetim altına alınabilmesi için, o dönemde yaygınlaştığı iddia edilen, hırsızlık, yankesicilik ve dolandırıcılığın medyada aşırı şekilde temsil edildiğini iddia ediyordu.[4] Yani medya bir bakışa göre aşırı demokrasiye yol açıyor, diğer bir araştırmaya göre ise toplumu bir arada tutabilmek için bazı korkuların saçılmasını sağlıyordu. Bu tarihlerin aynı zamanda neoliberal kuralsızlaştırma sürecinin ilk olarak İngiltere’de uygulanmaya başlandığı tarihler olduğunu unutmamak gerekir. Yetmişli yıllarda başlayıp seksenli yılların sonlarına doğru kamu yayıncılığının büyük ölçüde neoliberal ekonomi politikaları aracılığıyla biçildiği ve ticari yayıncılığın küresel çapta yaygınlaştığına şahit olduk. Küresel çapta faaliyet gösteren kitle iletişim araçlarının üç beş tekelin, ulusal çapta faaliyet gösteren iletişim araçlarının da gazetecilikle alakası olmayan holding patronlarının eline geçtiği yıllardı aynı zamanda bu yıllar.

    GENELGE TOPLUMA VERİLEN BİR GÖZDAĞIDIR

    Yıllar geçti, internet teknolojisi hayatımıza girdi. İnternet teknolojisi, yeni girişimciler ve uygulamalar hayatımıza soktu. İnternetin iletişimi, haberleşmeyi ve bilgi akışını olağanüstü hızlandırdığı yılları AKP’nin tek parti iktidarı döneminde deneyimledik. AKP, bir yandan bu teknolojilerle ülkeyi, özellikle gençleri ve çocukları tanıştırırken, diğer yandan bir nesil öncesinin iletişim araçlarının sahiplik yapısını büyük ölçüde değiştirdi. Gazete, radyo ve televizyonların sermaye sahiplerini pek çok farklı stratejiyle mutlak bir itaate zorladı. İtaat etmeyenler piyasadan silindi. AKP’nin oluşturduğu geleneksel medya yapısı, bu mutlak itaat yapılanması altında propaganda işlevini büyük ölçüde kaybetti. Zira propaganda işi bile asgari bir zekâ ve liyakat gerektirir. Yeni iletişim teknolojileri olan sosyal ağlarda kurduğu onlarca trol ordusu da aynı şekilde zekâ ve liyakatten yoksundu. İşin içine bir de halkı mahkûm ettiği yoksulluk ve açlık girince, AKP’ye tıpkı kızını sokağa bırakmak istemeyen namus takıntılı babanın yaptığına benzer şekilde halkı gerçekleri öğrenebileceği medyadan mahrum bırakmaktan başka çare kalmadı. Kızını namusuna halel gelir kaygısıyla sokağa bırakmak istemeyen baba ile aile değerleri zarar görür diye milleti medyadan korumaya çalışan devlet arasında prensipte pek bir fark yoktur. AKP’nin uzun zamandır denediği ama bir türlü başarılı olamadığı mutlak sansür girişimlerinden sonra bu genelgenin meramının ne olduğu ortada. Ancak AKP ve AKP’nin tek kişisinin elinde bu meramı hayata geçirecek ne teknik ne de insan gücü mevcuttur. Bu topluma ve muhalefete verilen bir gözdağıdır. Bu gözdağı ancak elinde kaybedecek şeyi olan toplumları korkutabilir. Elinde zincirlerinden başka kaybedecek şeyi kalmamış, yokluk ve açlıkla sınanan bir toplum televizyon kapatılırsa sokağa çıkıp haykırır, gazete kapatılırsa duvara yazmakta ısrarcı olacaktır. Hele ki varlığını ve geleceğini neredeyse tamamen bağladığı interneti tamamen kapatması mümkün olmayacağı için, internetten yapılacak haber alma ve haber verme işlevini ortadan kaldırması imkân dâhilinde değildir.

    [1] David Trend (2008). Medyada Şiddet Efsanesi: Eleştirel Bir Giriş, (Çev. Gül Bostancı), İstanbul: YKY.

    [2] Michael Ryan ve Douglas Kellner (2010). Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeoloji ve Politikası, (Çev. Elif Özsayar), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

    [3] Michel Crozier, Samuel Huntington ve Watanuki, Joji (1975). The Crisis of Democracy: Report on the Governability of Democracy to the Trilateral Commission. New York University Press.

    [4] Stuart Hall vd (1978). Policing the Crisis, Mugging, the State, Law and Order, London: Macmillan Press.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.