Etiket: #neoliberalizm

  • Suskun

    Suskun, birileri tarafından susturulmuş, baskılanmış, konuşmasına ve meramını anlatmasına izin verilmemiş kişi gibi görünür. Susar, çünkü birileri ona “sen anlamazsın, sen işine bak!” demiştir. Susar, çünkü konuşursa aşağılanacağından korkar. Susar çünkü konuştuğu şeylerden ötürü işinden gücünden olacağından ürker. Susar çünkü kendisinden vazgeçmiştir ama çocuklarının geleceği vardır. Susar çünkü kıt kanaat de olsa yaşamını idame ettirme şansı varken, konuşursa ondan da olabilir. Bütün bunlar suskun için dışsal dayatmalar gibi görünebilir. Fakat gerçekten de öyle midir? Suskunluk her zaman bir dışsal baskı ile mi ortaya çıkan özne konumudur? Başkalarına yapılan haksızlığı geçtim, kendisine yapılan haksızlığa bir insan neden susar? Bir insanı açıkça kendisine yapılan haksızlığa karşı suskun kılan yegâne şey çaresizlik midir? Çaresizlik kuşkusuz önemli bir faktördür suskunlukta, ancak bir insan çaresizlik içinde debelenirken, neden derdini anlatmaktan imtina eder? Derdini anlatmanın yollarını neden ve nasıl bulamaz? Çaresizlik insanı nasıl dilsiz hale getirebilir?

    “MÜŞTERİ HER ZAMAN HAKLIDIR”

    Bu soruların yanıtını ararken, yüksek lisans okuduğum sıralarda kasiyer olarak çalıştığım bir markette yaşadığım bir deneyim aklıma geldi. Bu deneyimin izleğinde ve şu yaşa kadar karşılaştığım insan tipolojilerini de göz önünde bulundurarak farklı suskun türlerini tanımlamaya çalışacağım sizlere. Derdim kimseyi aşağılamak ya da töhmet altında bırakmak değil, oluşturmaya çalıştığım genel geçer suskun kategorileridir. Önce yaşadığım deneyimi anlatayım. Yirmili yaşlarımın başlarında yüksek lisans eğitimimin sonları, dersleri tamamladım, tez yazmaya geçtim. Bu sırada hem tezimi yazar hem de kendi kendimi geçindiririm diye düşünerek yarı zamanlı bir kasiyerlik işine başladım uluslararası bir hipermarket zincirinde. Marketin müdürü belirli aralıklarla bütün departmanların personeliyle toplantılar düzenleyip, personeli sözde motive ediyor. Müdürün motivasyondan anladığı ise, “müşteriye karşı güler yüzlü olun, kadınlar öyle kalitesiz parfüm sürerek müşterinin karşısına çıkmasın, müşteri her zaman haklıdır, müşteri ne söylerse söylesin asla sesinizi yükseltmeyin, temiz olun!” gibi tavsiyeler. Çoğunluğu kadın olan iş arkadaşlarım mecburi bir sükûnetle dinledi, bazıları müşterinin karşısına çıkmayı beklemeden ağzı kulaklarında “haklısınız Ahmet Bey!” diyerek kafa sallıyordu.

    “VERDİĞİNİZ ÜCRET YÜZ GÜLDÜRMÜYOR!”

    Benim aldığım maaş tek başıma bana yetiyordu. Ama iki çocuğu olan ve ömür boyu bu işi yaparak emekli olmayı hayal eden pek çok arkadaş için tuhaf bir ikilemdi bu belki de. Bir yandan ömürlük bir kürek mahkûmiyetine razı olmak, diğer yandan bu mahkûmiyetin görünür müsebbibine şirin gözükmek. Ben belki de bu “meslek” içinde kendini geçici-misafir olarak görmenin verdiği rahatlıkla dayanamayarak patlama gibi bir konuşma yaptım. Pek çok arkadaşın yaşadığı ikilemin arasında fışkırmaya yol arayan sorun-sorunları Ahmet Bey’in üstüne boca ettim: “Ahmet Bey, verdiğiniz ücret yüz güldürmüyor, yüzümüzün gülebilmesi için bu ay elektrik faturamı nasıl yatıracağımı düşünmemem gerek, ücretlere anlamlı bir zam yaparsanız, müşteriye gülümsemek şöyle dursun, gerekirse hoş sohbet de ederiz onlarla”. Ahmet Bey benim konuşmamı kendine güveni sonsuz her yönetici gibi derin bir sükûnetle dinledi. Yanıtını verirken de hiç acele etmedi. Zira vereceği yanıt zaten belliydi, bizim de beklediğimiz yanıt buydu: “Dışarıda bu maaşa çalışacak sürüyle kasiyer adayı var. Eğer maaşınızdan memnun değilseniz, muhasebeye uğrayıp hesabınızı kestirip istifanızı verebilirsiniz.” Bu söz çok ağırıma gitmiş olsa da, elbette istifamı veremedim. Zira bu işe fena halde ihtiyacım vardı. Kasiyerlik mesleğinin içinde kalmamı sağlayan misafirlik konforu ve tezimi yazmaya bir türlü konsantre olamamanın verdiği tedirginlikle iki yıla yakın bir süre bu işi yapmayı sürdürdüm. İşten ayrıldığım gün ile askerliğin son günü yaşadığım huzur birbirine çok benzer. Ne de olsa her ikisi de benim için zorunlu misafirlikti. Misafirliğinse kısası makbuldü.

    İKİ YILLIK SUSKUNLUĞUN İÇ HESAPLAŞMASI

    Şimdi bu kısa suskunluk deneyiminden sonra önce kendi suskunluğumun asıl nedenine sonra da bu suskunluğa nasıl ve hangi psikolojiyle katlandığımı anlatarak diğer suskun kategorilerine yumuşak bir geçiş yapayım. Bu işe başladığımda uzun yıllar boyunca sağlık sorunları nedeniyle hastaneden bir türlü çıkamayan babamı son yaşadığı kalp krizi nedeniyle kaybettik. Son demlerinde sağlığı ve psikolojisi iyice bozulmuş olmasına ve köyde bağ bahçe işlerini yapabilmekten bir hayli uzak hale gelmesine rağmen varlığı bile güven veriyormuş babamın, bunu kaybedince anladım. Bu kaybın üzerine, bu misafir kasiyerlik işine bir süre devam etmek zorunda kaldım. Kendimi şöyle avutuyordum. Bu misafirlik bir gün bitecek ve ben asıl yapmak istediğim işe döneceğim. Bu misafirlik bir geçici uğrak, buradan bir gün kurtulacağım. Bu süre içinde kendimi avuturken, neredeyse bütün insanlardan (tabi ki bu bağlamda müşterilerden) nefret etme noktasına geldim. Belki de kendimi işten attırmak için olur olmaz müşteriye kafa tutuyordum. O zamanlar kredi kartlarıyla yapılan ödemeler karşılığında imza alınır, üstüne bir de kredi kartı, ödemeyi yapan kişiye mi ait diye kimlik kartıyla teyit edilirdi. Üstelik market yönetimi sadece nüfus cüzdanlarını geçerli kimlik olarak kabul etmemizi emretmişti. Yaptığım işin yarattığı memnuniyetsizlik ve nefretin yol açtığı sıkışmayı, nüfus cüzdanı dışında kimlik gösteren bürokrat, asker gibi kişileri zor durumda bırakarak telafi etmeye çalışıyordum belki de. Hiç unutmam, eski Bakanlardan ve Tansu Çiller’in de sağ kolu olarak bilinen Esat Kıratlıoğlu’nu tanıdığım halde, kimliğini göstermedi diye evine kadar kimlik getirmeye göndermiştim. İşte, çaresizlik ve hınç insana olmadık şeyler yaptırabiliyor. Muktedire karşı gelişen suskunluk, yerine göre çaptan düşmüş ve belki de acz içindeki eski muktedirlere karşı kendince intikam alma duygusuyla telafi edilebiliyor. Ettiğim kavgalar, alttan almamalar bini aştığı zaman ilgili kasa şefi uyarıyor, sonrası devam ediyordu. İşte bu iki yıla yakın suskunluğun kısa iç hesaplaşması.

    “İÇİNE KONUŞAN SUSKUN”

    Nihayet şimdi suskun türlerine gelelim. Benim en ilgimi çeken suskun türlerinden birisi içine konuşan suskunlardır. Bu suskun türünün söyleyeceği çok şey vardır, her zaman derdi vardır, dertlerini gözlerinden okursunuz, ama bu suskun türü sadece içine konuşur. Aslında halinden memnun olmamasına rağmen, halinden memnun rolü yaparak hayatına devam eden bu suskun türünün içine konuştuğu her cümle yüreğine ok olup batar. Bu suskun türü, içinde bulunduğu koşulların müsebbibinin kim ya da kimler olduğunun içten içe farkındadır. Ancak kendini susmaya mahkûm ettiği ve dışa konuşmanın hiçbir yararının olmadığını bildiği için yoksulluğunun, yoksunluğunun tek müsebbibinin kendisi olduğuna ikna olmaya çalışır. Her içine konuşması bu ikna sürecinin bir parçasıdır. Walter Benjamin kapitalizmi modern bir Tanrı olarak görür ama bu tanrı günahtan arındırmak yerine sürekli günah yükleyen bir kültürün ilk örneğidir. Arınma imkânı olmayınca özgür olamama hali sürekli yenilenir. Bu suçluluk bilincinin kendisinden arınmak mümkün olmadığı için, bunu yüklenen içe konuşan suskun, bunun evrensel bir kült olduğuna kendini ikna etmeye çabalar sürekli.[1] Tam da bu nedenle derdini sürekli bir nevi ummana döker. Başını eğer, vazifesini sükûnetle yapmaya devam eder.

    ETRAFINA SÖYLENİP ASIL MUHATABA SUSAN SUSKUNLAR

    Etrafına söylenip, konunun asıl muhatabına asla ses edemeyen suskunlarsa en rahatsız ediciler arasındadır. Bu suskun türü enteresandır. Aslında bu, çok konuşur. Ama konuştuğunun hiçbir hükmü yoktur. Suya yazılan yazılar gibi, etkisi saniyeler içinde geçer gider. Ama etrafında, yanında yöresinde kim varsa onları konuşarak bunaltır da bunaltır. “Benim” der, “ne mecburiyetim var” der, “bana versinler bakalım, hak ettiğim ücreti, nasıl canla başla çalışıyorum” der. Ama bu demeler hiçbir zaman asıl muhatabına ulaşmadığı için, ömür biter bu suskunun konuşması bitmez. Ölesiye konuşur, ama sadece konuşur. Bu suskunun konuşması konuşmamasından daha iyidir aslında. Bir sussa gerçekten konuşmaya başlayacaktır, ama susamaz bir türlü bu suskun. İşten kaçar, iş arkadaşlarını zor durumda bırakır, “bana hak ettiğim ücreti vermiyorlarsa, ben de o kadarlık çalışırım” diyerek hayatını sadece söylenerek geçirir. Ne söylenerek hak ettiğini düşündüğü ücrete kavuşur ne de söylenmekten vazgeçer. Ömrü böyle geçip gider bu suskun türünün.

    “BANA NE”Cİ SUSKUN

    Bir diğer suskun türü ise “bana ne!” sözünü yaşam mottosu haline getirmiş olanıdır. Yaşam nehrinin kıyısından yaprak misali akıp gider bu suskun. “Sen ne düşünüyorsun bu konuda?” diye kendisine sorulduğu zaman, “bana ne, ben karışmam elin işine” der. Hâlbuki elin işi dediği şey, onun hakkıdır, hukukudur. Ona verilene razı olur, gerisine karışmaz. Kendi hayatının da içinde olduğu genel bir hayatı kıyısından sadece izler bu suskun tipi. Bu suskun tipi, ancak birileri somut olarak elini onun cebine soktuğu zaman durumun farkına varır. Bu onun soyutlama düzeyinin kıtlığından kaynaklanır. Bir toplum içinde yaşadığının farkındadır, ama güçlüye karşı konuşabilmenin içinde yaşadığı topluma ve tabi ki kendisine karşı bir sorumluluk olduğunu anlamaktan uzaktır. Bu suskun tipi, sadece gördüğüne ve hatta göz hizasındaki gördüğüne itibar eder. Birileri ona “bak Kuran kurslarında çocuklara tecavüz ediliyormuş, sen ne diyorsun bu duruma?” diye sorsa, ya “benim çocuğum değil ki, bana ne” der ya da “Kuran hocası hiç öyle bir şey yapar mı, sen yanlış duymuşsundur” şeklinde yanıt verir. Bu suskun tipi, hegemonik olana en hızlı uyum sağlama yeteneğiyle meşhurdur çünkü. Dönemin ruhu, Kuran Kurslarına itibar ediyorsa, bu kurslarda asla yanlış şeylerin yapıldığını düşünmez. Çünkü “bana ne” dediği anda dünyadaki bütün sorunları çözülmüş bilir bu suskun tipi.

    KONFOR DÜŞKÜNÜ SUSKUN TİPİ

    Hem bedensel hem de bilişsel konforuna en düşkün suskun tipi ise “nasılsa biri çıkar yapacak” diyendir. Bu suskun tipiyle sürekli etrafına söylenen suskun tipi arasında esaslı benzerlikler vardır. Fakat bu tip, biraz farklı bir kategoridedir. Zira bu tip sadece söylenmez, kimliği belirsiz birilerine yapılması gereken bir işi ya da çözülmesi gereken bir sorunu, ya da hallolması gereken bir siyasal çatışmayı delege eder sürekli. Lafını her zaman ortaya koyar, mutlaka bu laftan nasibini alacak birileri çıkacaktır nasılsa. Deniz kıyısında çöpler görür, “bu ne pislik kardeşim, bu memleket adam olmaz, neden atarsınız bu tertemiz kumsala bu pisliği” diyerek makul ve mantıklı serzenişlerde bulunur. Ama asla bu çöplerden tek bir tanesini almak için kılını kıpırdatmaz. Nasılsa birileri temizleyecektir; hiç değilse, bu iş belediyenin görevi değil midir? Bu çöplerden kurtulmak için kılını kıpırdatmadığı gibi bir yandan söylenirken, diğer yandan içtiği sigaranın izmaritini usulca kumun altına gömebilir bu tip. Bu suskun tipolojisinin kumun altına izmarit gömme eylemi ile bilişsel konforu arasında ciddi benzerlikler vardır. Kumun altına gömdüğü izmaritin orada kaybolacağını düşünmekle, yapılması gereken işin kendi sorumluk alanında olabileceğine dair algısını bastırması aynı dinamikten neşet eder. İkisi de bastırma üzerine kuruludur. Sorumluluğun bastırılması ve izmaritin kumun altına gömülmesi bu kişinin temel karakterini oluşturur.

    PASİF NİHİLİST SUSKUN

    Daha çok suskun tipolojisi vardır hayatta. Ancak son tipolojiye de değinerek yazımı sonlandırayım en iyisi. “Hayatta hiçbir şey değişmez zaten” diyen pasif nihilist suskun tipi en yaygınıdır bunların arasında. Bir yandan hayatta anlam arayışında sınırsız bir skalaya sahiptir bu suskun tipi, diğer yandan her şeyin insan iradesi dışında geliştiğini besleyen “pasif bir nihilizme” saplanmış haldedir. Saplandığı özne konumunun pasif nihilist bir konum olduğunu asla kabul etmez, ama insanın yapabileceklerinin sınırlı olduğu perspektifini de sürekli etrafına dikte etmeye çalışır. Üstelik bunu, kendisini en bilinçli, en bilgili ve her şeyin en farkında olan birey olarak yapar. Özne konumuna dair bu paradoksun asla farkında olmadığı için bu suskun tipiyle konuşmak, onun konuştuğunu tam olarak anlamak asla mümkün olmaz. Dünyayı birkaç aile yönetiyordur, Yahudiler dünyadaki bütün siyasi ve ekonomik süreçleri kontrol ediyordur, zaten Kovid-19 pandemisi de bir komplodan ibarettir, Kovid-19 aşısı dünya nüfusunun kontrol altına alınması için geliştirilmiştir. Bu tevatürlerden oluşan hakikat rejiminin içinde tıpkı labirentin içine hapsolmuş deney faresi gibi dönüp durur bu suskun tipi. Bu hakikat rejimine aykırı herhangi bir cümle duyduğu anda bedenine elektrik verilmiş gibi titrer ve labirentin içine canhıraş geri döner. Bu suskun tipi, yine paradoksal biçimde o kadar çok konuşmasına rağmen, en suskunları arasındadır. Zira konuştuklarının iler tutar bir yanı yoktur.

    İşte despotlar, diktatörler, tek adamlar bu suskun tipolojilerinin susmaları sayesinde gemilerini yüzdürebilen kaptanlardır. Tam da bu nedenle aklıselim laflar eden, cepheden kendisine eleştiri getiren, gerçekleri sağlam olgulara dayalı bir şekilde anlatabilen konuşanlara ve yazanlara tahammülü yoktur tek adamların. Yine bu nedenle suskunluğu teşvik etmek için, sürüyü sürekli alarm durumunda tutması gerektiğini bilir. Ama bundan kurtulmanın yolu vardır elbette. Birbirini samimiyetle dinleyip, derdini anlamaya çalışmak suskunluğun panzehridir. Bu panzehre en ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda olduğumuzu unutmamamız gerekir.

    [1] Byung Chul Han (2019). Psikopolitika: Neoliberalizmin Yeni İktidar Teknikleri, (Çev. Haluk Barışcan).İstanbul: Metis, s. 17.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Acısız hayatlar

    “Acı artık ilaçlarla mücadele etmeyi gerektiren anlamsız bir kötülüktür.”

    Byung Chul Han-Palyatif Toplum

    “Yaşarsın karıcığım,

    kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;

    yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı

    en fazla bir yıl sürer

    yirminci asırlarda

    ölüm acısı.”

    Nazım Hikmet Ran

    Acı zannedildiği gibi kaçılması, kaçınılması gereken bir duygu mudur? Çalışan elleriniz, yürüyen ayaklarınız su toplayıp patladığı zaman acır; acır ama bu acıya bir süre katlanırsanız o patlayan yerler kabuk tutup nasırlaşır ve patlamadan önceki halinden daha mukavemetli hale gelir. Bir kaybın acısını doyasıya yaşamazsanız, bir gün mutlaka hiç ummadığınız bir yerden patlak verir. Bu nedenle aklıselim psikologlar kayıp yaşayanlara sağlıklı bir yas süreci önerirler. Ağlamak zannedildiği gibi bir güçsüzlük göstergesi değildir bu nedenle. Şairin dediği gibi “Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle / Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı”.[1] Bahsettiğim şey elbette acıdan zevk almak değil, Hasan Hüseyin’in şiirinde belirttiği gibi “acıyı bal eylemek” ve başkalarının acısına ortak olabilmek için acıyla pişmek. İdeal durumda Mevlana’nın da dediği gibi “hamdım, piştim, yandım” diyebilmek. Elbette her insan pişebilir ama yanmak her canlının harcı değil. En azından hamlıktan, olmamışlıktan kurtulmak için “acıdan kaçmak mı, acıyla hemhal olmak mı gerek?” sorusunu düşünmek gerek.

    Bu satırları yazmaya karar vermeden çok önceden beridir çocukluğum ve ilk gençlik yıllarımdan hafızama yerleşmiş birkaç sekans belirir hep. Bu sekanslar her gözümün önüne geldiğinde acı konusunu düşünürüm. İlk sekans, babamın büyük oğlunu 18 yaşındayken talihsiz bir kazada kaybetmesinin ardından çektiği acıların simgesi niteliğinde. Belli aralıklarla evin herhangi bir odasına girip yastık kullanmaksızın, kilimin üzerinde kapaklanmış şekilde saatlerce yatışı gözümün önünden hiç gitmez. Bir zaman bu halin depresyon belirtisi olduğuna kanaat getirmiştim hatırladıkça. Elbette olan biteni en net haliyle anımsamam mümkün olmadığı için, babamın bu halden nasıl kurtulduğunu, kurtulmak için herhangi bir ruh hekimine gidip gitmediğini bilemiyorum. Şimdiki algımlaysa bunun bir acı ve yas süreci olduğuna kanaat getiriyorum. Babamın büyük oğlunu kaybından dolayı yaşadığı sadece bir evlat acısı değildi. Köy yerinde ağır bağ-bahçe işleri belli bir yaştan sonra fiili olarak büyük oğula devredilir. Babam büyük oğlunu kaybettiğinde ki ben bu kayıp sırasında daha üç yaşındaymışım, aynı zamanda bir nevi emeklilik hakkını da kaybetmişti. Bir yandan evladın kaybının acısı, diğer yandan ailenin geçiminin ağır yükü, şimdi iyice anlıyorum yaşadığı acının tarifsizliğini. İkinci sekans ise yine sanırım bu kaybın acısıyla da ilgili olan babamın ağlama seanslarıydı. Musa Eroğlu’nun türkülerini çok seven babam, bu türküleri açıp enikonu ağlardı. Neye ağladığını, ne için üzüldüğünü bilmezdim hiç. Bildiğim sadece kendi deyimiyle “yaşadığı müddetçe başında ottan gayrısının bitmiş olmasıydı, o da ölünce bitecekti”, nitekim bitti. Şimdi babamın başından geçenleri tek tek saymak değil niyetim. Saymaya kalksam muhtemelen bu satırlar kâfi gelmez. Herkesin hayatı roman tadındadır mutlaka ama gerçekten de, şimdi düşününce roman gibi bir hayat yaşamış bir adam babam. Her baba kadar kusurlu, her baba kadar melekti ama burada benim anlatmaya çalıştığım şey, acıyı da yaşamayı bilen adamdı. Güldü mü ağız dolusu, ağladı mı “erkekler ağlamaz” sözüne inat ölçüsüz ağlardı. Acısını bastırmak, belli etmemek, paylaşmamak diye bir şey bilmezdi. Acısını bize yüklemek değildi niyeti belki, olduğu gibi yaşadığı için bizler de ortak olurduk onun acısına, olması gerektiği gibi.

    GÜNÜMÜZ TOPLUMU VE ACIYI BASTIRMA

    Şimdi durduk yerde neden acıdan söz etme ihtiyacı hissettiğimi merak ediyordur okuyucu. Daha fazla merakta bırakmayayım. Uzun zamandır konu üzerine düşünürken, karşıma yakın zamanda günümüz toplumlarına dair sıra dışı analizleriyle ışık tutan Byung Chul Han’ın Palyatif Toplum kitabı çıktı. Chul Han’ın kitabının alt başlığı ise Günümüzde Acı. Günümüz toplumlarının acıyı ilaç, sosyal medya temaşası, mutlu olma zorunluluğu gibi pek çok farklı mekanizmayla bastıran bir palyatif toplum haline geldiğini dile getiriyor. Burada palyatif ifadesi tam da tıptan alınmıştır; geçici, anlık ve semptomları ortadan kaldırmaktan başka bir işe yaramayan tedavi yöntemidir. Hatta tedavi bile değildir, asıl tedaviye hazırlayan geçici pansumandır. Kuşkusuz tıbbi olarak bunun bir anlamı vardır ve çoğunlukla da acil durumlar için yerine getirilir. Ancak Chul Han’ın günümüz toplumlarının acıyı dindirmek için kullandığı palyatif kavramı, geçici bir pansuman olmaktan çıkıp bizzat tedavinin kendisi haline gelmiştir. “Başın mı ağrıdı al ağrı kesiciyi, nedenine takılma!” “Herhangi bir şeyden dolayı acıya mı garkoldun, üstünde durma, hayat devam ediyor, gereksiz yere yasla oyalanma!” Çünkü Chul Han’a göre acı ve benzeri olumsuzluklar günümüz neoliberal öznesini verimlilikten alıkoyan istenmeyen unsurlardır. O’na göre “neoliberal performans toplumunda emir, yasak ya da cezalandırma gibi olumsuzluklar yerlerini motivasyon, kendini optimize etme, kendini gerçekleştirme gibi olumluluklara bırakır. Disipline edici mekânların yerini huzur verici alanlar alır. Acı güç ve iktidarla tüm ilişkisini yitirir. Tıbbi bir sorun olarak siyasetten arındırılır.”[2]

    İKTİDARIN ‘MUTLU OL’ MOTTOSU

    Günümüzde iktidarın yeni mottosu “mutlu ol”dur. Herkes mutluluğunu paylaşır; lokantada yemek yerken, çocuğunun doğum günü partisinde çılgınlar gibi eğlenirken, sevgilisiyle el ele dolaşırken. Instagram hesaplarında saçı başı dağınık tek bir anneyi göremezsiniz. Hepsi az sonra podyuma çıkacak mankenler gibi en şık elbiselerini giymiş, saçını başını yapmış ya da yaptırmış halde çıkar Instagram sahnesine. Bu sahnede tek bir sümüklü çocuğa rastlamanız mümkün değildir. Zira günümüz iktidarı ağlamaktan sümüğü akmış bir çocuğu göstermek yerine, en cici elbiselerini giymiş çocuğu paylaşmayı salık verir. Hatta sosyal ağlarda paylaşma konusundan bağımsız olarak da bir çocuğun sümüğünün akmasına kata tahammülü yoktur günümüz “mutlu ol!” toplumunun. İşte tam da bu nedenle bir arkadaşımızın derdini uzun uzun dinlemek zül gelmeye başlamıştır. Dertleşmek zaman kaybı, dedikodu ve goygoy mutluluk kaynağıdır. Birine dert yanmaya başladığınız anda, gözlerdeki tedirginlik dert yanma uzadıkça dehşete dönüşür. Oysa gittiğiniz bir tatili, geçirdiğiniz mutlu anları ağzınızdan bal damlarcasına anlatırsınız ve dinleyen de anlattıklarınızı içer gibi dinler.

    Öyle görünüyor ki “mutluluğun olumluluğu acının olumsuzluğunu yerinden eder.” Zira mutluluk günümüzde birileri ile birlikte olunan bir şey olmaktan çıkmıştır. Mutluluk herkesin kendi başına uğraşması gereken kişiye özel bir şey haline gelmiştir. Eziyet de, acı da keza kişinin kendi başarısızlığının sonucudur. Chul Han, tam da acının yadsınması ve mutluluğun dayatılması nedeniyle günümüzde “devrimin yerini depresyonun aldığını” düşünür. Çünkü kendi ruhumuzu ilaçlarla, terapi seanslarıyla, yaşam koçlarının optimizasyon formülleriyle tedavi etmeye uğraşırken sosyal çarpıklıklara yol açan toplumsal ilişkileri gözden kaçırırız. Korku ve güvensizlikle uğraşırken bunun sorumlusunun içinde yaşadığımız haksızlıklarla dolu toplum değil de bizatihi kendimiz olduğunu düşünürüz. Oysa devrimin mayası kolektif şekilde hissedilen acıdır. Neoliberal performans toplumunun mutluluk dispozitifi bu acıyı daha doğmadan boğar ve anlamsızlaştırır. İşte bu nedenle kimsenin kimseyle acısını paylaşmaması, bu kolektif iradeyi güçsüz hale getirir. İnsanların birbiriyle acısını, derdini ya da yoksunluğunu paylaşmaktan imtina etmesi, ortaya çıkacak kolektif acı hissini yok ettiği için, devrimci bir çıkış deneyimlemek imkânsız hale gelir. Palyatif toplumun alametifarikası, acıdan sakınmak, mutlu olmaya mecbur olmaktır. Çünkü palyatif toplumun müsekkin bağımlısı bireyleri, varlıklarını sadece mutlu olarak ya da kendisini mutluluk temaşasının bir üyesi yaparak anlamlı kılabilirler.

    ‘PAYLATİF TOPLUM’ ELEŞTİRİLMEKTEN KAÇINIR!

    Palyatif toplum, içinde yaşayan üyeleri tarafından eleştirilmeyen, eleştirilmekten her zaman kaçabilen bir toplumdur. Çünkü ilaçlar, medya ve sosyal medya yoluyla oluşan acıya duyarsız hal, kronik sorunlara kalıcı çözümler bulmak yerine, sürekli geçici pansumanlar önerilmesi sayesinde palyatif toplumu eleştiriye karşı bağışık hale getirir. Sosyal ağlardaki kampanyalar, hashtagler, bilgisayar oyunları, like’lar, repostlar bir nevi anestezik etki yapar; bilgilenme ve düşünmeyi engeller ve hakikate ulaşmayı imkânsız hale getirir. Chul Han bu bağlamda Adorno’nun Negatif Diyalektik’te sarf ettiği şu cümlelere dikkat çeker: “Istıraba ses verme ihtiyacı, bütün hakikatlerin ön koşuludur. Çünkü ıstırap öznenin omuzlarına binen nesnelliktir; öznenin en öznel unsuru olarak deneyimlediği ifadesi, nesnellik üzerinden dolayımlanmıştır.[3]”

    Çekilen acıların ilaçlar tarafından baskılanması, acının ve ıstırabın utanılması gereken bir şey haline gelmesine yol açmıştır. İşte bu nedenle kimse yarasını göstermek istemez palyatif toplumda. Oysa gizlenen yara içe kanamaya devam eder. İşte bu nedenle palyatif toplumun mutluluk oyuncusu bireyleri, içe kanayan yarasına odaklandığı ve bunu paylaşmayı zül saydığı için, içinde yaşadığı toplumun nesnel gerçekliğini kavramaktan ve harekete geçmekten bir hayli uzaktır. Bunun yerine yaşadığı toplumsal sorunları, adaletsizlikleri, eşitsizlikleri, haksızlıkları, açlığı, yokluğu ve yoksunluğu ya kendinden ya da karşısına çıkan konuyla belki de en alakasız kişi ya da kişilerden bilir. İşte bu yüzdendir hastanede yakınını tedavi ettiremeyen ya da kaybeden hasta yakınlarının sistemin kalbini hedef almak yerine, karşısına ilk çıkan emekçi doktora saldırması. Çünkü bu hasta yakını, aynı zamanda ölümün hayatın bir gerçeği olduğunu da çoktan unutmuştur. Zira palyatif toplumun acıdan uzak bireyleri için hayatta kalmak da tek motto haline getirilmiştir. Palyatif toplum, iyi hayat kaygısından ziyade ne pahasına olursa olsun hayatta kalmayı da dayatır bizlere. Oysa yine Chul Han’a göre “hayatta kalma histerisinin hâkim olduğu toplum bir ‘ölememişler’ toplumudur. Ölemeyecek kadar canlı ve yaşayamayacak kadar ölüyüzdür”[4] artık. Bir noktada artık karar verme zamanı gelmiştir. Acıya duyarsız ve ölemeyen zombiler mi olacağız, acısını onuruyla çeken ve bu acıyı bal eyleyerek eyleme dönüştüren bir toplumun bireyleri mi olacağız?

     [1] Ataol Behramoğlu: Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var.

    [2] Byung Chul Han (2022). Palyatif Toplum: Günümüzde Acı. (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 21.

    [3] A.g.e., s. 23.

    [4] A.g.e.. s 27.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • ‘Tek patlıcan, tek bayrak, tek adam’

    Yeni DEVA’lı eskinin AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün’ün, 6 Ocak 2009’da Habertürk’teki “Türkiye’nin Nabzı” programında, iktidarın yaptığı yardımların oy olarak geri dönüp dönmediğinin sorusu üzerine verdiği yanıt hala aklımda: “Ne yapsalardı yani, hem kömür alıp hem de beddua mı etselerdi?” Memleketi getirdikleri bugünkü duruma bakınca insanın “keşke etselerdi” diyesi gelmiyor değil…

    Bugünlerde tüm ülkenin insanıyla, ağacıyla, hayvanıyla taşıyla toprağıyla yaşadığı çoklu krizlerin temel birkaç yönlü sebebi var. Bu krizler karşısında insanlar artık o kömürü alır ama bedduasını da eder. Ancak sanılmasın ki beddua ediyor olması AKP’ye veya direkt Erdoğan’ın şahsına oy vermeyeceği anlamına gelmiyor. Yapılan anketler, yaşanan çıkmazlar, liberal goygoylar başka fikirlere savursa da durumlar böyle gelişmeme ihtimaline gebe.

    Gramsci’nin “çelişkili bilinçlilik” olarak adlandırdığı bir durumu yaşıyoruz sanki.

    AKP neoliberalizme şahlanma yaşattı; özelleştirmeler, piyasalaştırma, esnekleştirme, güvencesizleştirme, serbestleştirme… AKP, hâkim sınıfların sermayesine sermaye kattı; ama bağımlı sınıfların sefaletine de sefalet… Sefalete, yoksulluğa, açlığa rağmen -türlü dalavere dönse de- katıldığı her seçimden de galip çıktı. Bu aradaki çelişki bir sorunsal olarak hala karşımızda.

    Richard Sennett diyor ya “genellikle, özgürlüklerini ellerinden alan karizmatik bir lidere sadakatle bağlandıklarında olduğu gibi, insanları kendi çıkarlarına karşı birleştirmesi durumu” geçerli mi acaba? Ama dediğim gibi çelişkili bilinçlilik hali tam burada işliyor.

    Zizek’e de kulak verelim: “Egemen ideolojinin işleyebilmesi için, sömürülen çoğunluğun, içinde kendi sahici özlemlerini görebileceği bir dizi özelliği de bünyesinde barındırması gerekir. Başka bir deyişle, her hegemonik evrensellik en azından iki tikel içeriği, yani hem sahici popüler içeriği hem de onun tahakküm ve sömürü ilişkileri tarafından çarpıtılmış bir biçimini bünyesinde barındırmak zorundadır.” Neoliberalizmin hayata sızması da böyle oluyor; yarattığı acımasız biçimsizliği, popülizmi “ortak duyu” olarak pazarlıyor. Zira pazarlayamayacağı herhangi bir şey yok…

    Bu durum uluslararası alandan bağımsız değil. Sonuçta söz konusu olan kapitalizm ve birbirini beslemeye doymayan sağcılık. Sermayenin her türlü hegemonyasını sağlamlaştırma peşinde ve bunun için çeşit çeşit dil üretiyor. Yeni hegemonik diller kurarken veya hegemonyasını yeniden üretirken emperyalist hedeflerini ve heveslerini Türkiye gibi ülkelerde yerlileştirme projelerine de dönüştürüyor. Bu, hegemonya krizlerine cevap olabileceği gibi, kapitalizmin krizlerine de seçenek olabiliyor.

    Bu veriler ışığında bakınca dünyanın sürekli yoksullaşması ile sürekli sağcılaşması arasındaki bağı görmek mümkün. Çünkü dayatılan gerçeklik dağıtılan kömürle de ilgili; dahası onda saklı.

    Artan sağcılığın, otoriterleşmenin, büyüyen faşizmin ve yoksulluğun hala iktidar gruplarına yarıyor olmasının bu arka planına ek olarak önemli bir kaynak da muhalefet gruplarının ne yaptığıyla bağlantılı. Ülkemizde de yaratılan yıkımdan çıkmak için yaratılan yıkımın dili kullanılıyor. Bu, bu dilin toplumda da daha çok kabul görmesine yol açıyor. Normalleşiyor. İslamcıların, milliyetçilerin birbirine yedeklendiği bir kısır döngüyü tekrar inşa ediyor. Buna popülizmin, liderlik/tek adamlık heveslerinin, kendini demokrat/kapsayıcı olarak sunan irili ufaklı sağcı muhalefet partilerinin etkisi de bir hayli. Ve bu tamamen sağa çekmiş muhalefetin sessiz, amorf, tekrardan ibaret, sandığa tabi, geçersiz tutumu bizi nereye vardıracak?

    Günlerdir Macaristan dinliyor ve okuyor olmamız belki bir işe yarar.

    Orban ile Erdoğan arasında kurulan benzerlik yabana atılmamalı. Çünkü bu ülkeler özelinde bir durum olmanın yanında sistemle bağlantılı, büyüyen faşizmle, otoriterleşmeyle de ilgili bir süreç. Orban’ın partisi Fidesz’in seçim propagandası için muhalefetten 8 kat fazla para harcamış olması bile bize hem geçmişi hem yeni seçim yasasını hem yaşanabilecek ihtimalleri hatırlatmalı.

    Öncelikle merkez sağ geleneği bu kadar yerleşmişken, liderlik sevdasının da ne denli etkin olduğunu görmek gerek. Memleketin bugünkü siyaset hali, partileri değil daha çok genel başkanları büyütmek üzerine kurulu. Türk seçmeninin ezeli lider hayranlığı sendromunu büyüttü. Ülkücülük ve İslamcılık gibi ana akım sağcılıkta birinci belirleyici olan liderlik yeni dönem popülist dalgayla iyice kitleselleşip çizgisini kalınlaştırdı. 1950’lerden beri bunu okumak zor değil; Özal’la belirginleşen süreç bugün şahikada. Birçoğumuza anlamsız gelen hareketin ardında da bu isteği okumak mümkün: bakınız İmamoğlu Alpaslan Türkeş’i anıyor, bakınız Kılıçdaroğlu Ozan Arif’i anarken onu Pir Sultan ile bir görebiliyor, bakınız Akşener nasıl büyüyor…

    Burada gördükleri gerçek; Türkiye’de sağ partilerin, kendi ürettikleri arzuları, yarattıkları gerçekleri veya sermaye ilişkilerini yönlendirerek kendi iktidarını yeniden üretmeleri ve kitlelerin rızasını da sağlamaları. Liderleri ise bu yolla yaşadıkları dönemin ruhunu kişiliklerinde resmen tecessüm ettiriyor ve hatta arttık liberal kanat muhalefet liderleri de bu yolda yürüyor.

    Erdoğan’a baktığımızda toplumun belli sabit karakterlerini kendinde birleştirdiğini görürüz; baba gibi, hami bir kabadayı gibi, ağabey gibi, ağlayabilen duygusal biri gibi vs. Kitleler ona bakınca arzularının ve korkularının buluştuğunu görürler. Ama bunlar dış etkenler. Ana mesele 2001 krizidir, 2008 krizidir, sermaye ilişkileriyle bütünleşmesi, devletleşmesidir, despotik emek rejimidir, sol düşmanlığıdır, dincilik ve milliyetçilik zehridir, yerleşen faşizmdir.

    MACARİSTAS’A BAKIP NE GÖRMELİ?

    “Faşizmin bileşenleri çoktur: ekonomik ve politik kriz, proleter yenilgi, sosyal demokrasinin başarısızlığı, devrimci liderliğin yokluğu veya iktidarsızlıktır.” Bu eksiklikler lider tercihini veya parti tercihini değiştirecek güce sahipken; aksi bir yöne kartopu misali büyümeye dönüşüyor.

    2 Nisan’da Macaristan’da yapılan seçimlerde Viktor Orbán ve seçim koalisyonunun, muhalefetin kurduğu “6’lı ittifak”a 18 puan fark atarak yüzde 53’le parlamentoda mutlak çoğunluğu elde ettiğini gördük. Macaristan küresel finansal kriz sonrası yükselen yeni otoriter dalganın veya faşizmin önemli bileşenlerinden biri. Macaristan’a bakınca yenilen ittifakı görüp sadece Türkiye’deki ittifak üzerinden okumak ve hatta öncesinde o ittifakı Türkiye’deki muhalefete model sunmak liberal bir alışkanlık. Meseleyi sadece seçilen lidere indirgemek de büyük ölçüde hatalı. Evet seçilecek kişi önem taşıyor ama sağcılığı, faşizmi büyüten olguları es geçiyor. Neoliberalizmin içinde olduğu krizi ve büyüttüğü milliyetçi-muhafazakâr sağı ve onun iktidar projesini görmezden gelemeyiz. Türkiye, Macaristan, Polonya gibi ülkelerin temel benzerliği burada; liderleri de bu sebeple benzeşiyor, muhalefetleri de.

    Çünkü muhalefetin sunduğu da farklı olmuyor.

    Evet, Macaristan’daki isim de ortağı da bize benziyor ama muhalefet de benziyor; Orban’a karşı sahici bir ekonomik alternatif sunulmuş mu, neoliberal politikalara karşı durulmuş mu, yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik, büyüyen açlık-işsizlik gündeme alınmış mı? Yoksa boş demokrasi söylemleriyle, olağanı kamufle etme çabasıyla yola mı düşülmüş? Macaristan’da İttifakın lideri Marki-Zay diyor ki “Yenilgimiz ülkedeki demokrasi eksikliğinin sonucudur” o zaman önce onun için mücadele etmek gerekmiyor mu? Eagleton’ın dediği gibi “faşizmin burjuva demokrasi görüntüsünün çok uzakta olmadığını hatırlatmak” gerek…

    Erdoğan ve Orban, güçlü, “milletin çıkarlarını” bilen ve koruyan, alternatifi olmayan, tek adam portresiyle benzeşiyorlar. Hatta geçmişe vurguları, özlemleri, demagojileri, hasletleri vs. de benzeşiyor. Çünkü bunlar otoriter-sağ figürler. Ve bunlar faşizmi ihya ederler.

    Eğer Türkiye’deki muhalefet rejimin dinci, milliyetçi dilini sürdürmeye devam ederse; neoliberal yıkıma make up’tan fazlasını öneremezse rejimin destekçilerinin sadakatine şaşmamalıdır.

    Biliyoruz ki, Hitler Alman kapitalizminin bir ürünüydü; Orban ve Erdoğan da bundan ayrı değil. Günümüzün sorunu da Erdoğan’ın en büyük rakibi ve düşmanı da hala yoksulluktur.

    YolTv’nin pazarda yaptığı bir röportajda bir teyze diyor ki “Tek patlıcan, tek bayrak, tek adam; her şeyi tek tek alıyoruz”.

  • AKP rejiminin ekokırım hali: ‘Külü vatandaşa, parası yandaşa’

    Yıllardır AKP rejiminin bin bir yüzüne mecbur bırakıldık. Sermayenin konumu da buradan ayrı değil, diyalektik bir ilişki içinde.

    Sünni tahakküm yaşamın her yanına sızıyor. AKP iktidarı, İslamcı tahakkümü bir yönüyle, bedenleri ve zihinleri kontrol altında tutarak icra ediyor. Bireyleri dinsel retorikle, ekonomik sömürüyle, yoksulluk kıskacıyla sıkıştırıyor. Bu düzeni, gericilikle birleştiriyor, sermayeyle kol kola bütüne yayıyor.

    Bugün neoliberalizmin ve 20 yıllık Erdoğan rejiminin bağımlı sınıfların bilincinde, iradesinde yarattığı yıkım, gericiliğin yükselişinin kanıtı olduğu gibi, tekrar tekrar üretilmesine ve normalleşmesine de neden oluyor. Devlet bizatihi ve bililtizam gericiliği yayıyor, dayatıyor, kapitalizmi buradan besliyor.

    Kapitalizmin iktidarda olması ve devamlılığını sürdürmesi adına yol açan bir rejim var ülkede. Lefebvre’nin “iktidar ritmi” dediği şeyle de epey uygun: “Sermayeye uygun olan ritim, üretimin (her şeyin üretimi: şeyler, insanlar, halklar vs.) ve yıkımın ritmidir (savaşlarla, ilerlemeyle, icatlar ve gaddar müdahaleler, spekülasyonla gelen yıkım). …” Ve çarpıcı bir cümleyle “sermaye […] kendi etrafında ne varsa dünya ölçeğinde öldürür. Sermaye inşa etmez. Üretir. Yükseltmez; çoğalır.” diyerek sermayenin “habis gücünü” de göstermeye çalışıyor.

    Yaşanan “yıkımlar” sermayenin egemen tarzıyla iç içe. Buraya kişilerin/iradelerin/bedenlerin yıkımını dâhil ettiğimiz gibi, kamusal/ toplumsal olanın ve doğanın yıkımını da eklemeliyiz. “Sermayeyle kol kola bütüne yayıyor” dediğim şey tam da bu ve onun habis gücünü görmek adına önemli bir kapı aralıyor.

    Ali Bulaç diyor ki: “İslamcılık belli bir tarihte ortaya çıkıp tarihe intikal eden siyasi ve ideolojik bir akım değildir; aksine her yeni durumda işleyen ve kendini üreten bir süreçtir” hem doğru hem yanlış. İslamcılık bir ideolojidir ve oldukça pragmatiktir. Bu sebeple de her yeni durumda işleyen ve kendini üreten bir süreçtir. Neoliberalizmle “muhteşem” bütünleşmesi bundandır.

    Yaşadığımız son 20 yılın, neoliberalizmin yeni bir hegemonya projesi etrafında kutsanması ve aynı zamanda AKP’nin devletleşmesi, devletin de partileşmesi şeklinde cereyan etti. Tanık olduğumuz şey 1980’lerle başlayan neoliberalleşme politikalarının uzantıları ve yıkıcılığı, bu düzen İslamcı ekonomi-politik müktesebatın bir parçası ve bu da AKP’nin unsurları…

    AKP’nin omurgasını İslamcı sermaye grupları, 15 Temmuz öncesi Gülencilerin bağlantıları, vakıf-dernek-cemaat ağı, elindeki belediyeler ve bugün “ Erdoğan’ın beşlisi” haline gelen sermaye grupları oluşturuyor. AKP’li yıllar sermaye birikim rejimi kendinden önceki neoliberal süreci devralmış olsa da, kendi politik ve ideolojik gündemiyle de kendine has müdahalelerle şekillendi. Büyüme motoru olarak inşaat seçildi, bir “lokomotif” işlevi yüklense de hem partinin hem ideolojilerinin ruhuna da fazlasıyla uygun bir tercih oldu. İnşaat odaklı büyüme, İslamcı sermayenin de iktidarıyla bütünleşti. Politik temsiliyetini AKP’de bulan veya artık Erdoğan rejimine mecbur olan büyük burjuvazi fraksiyonu haline gelen sermaye gruplarıyla karşı karşıyayız. Ve bu gruplar bugün ülkeyi talan ve yağma anlayışıyla peşkeş çekiyor, bozuyor, yıkıyor, mahvediyor… Dizginsiz bir anlayışla; her şey sermayeninmiş gibi dayatılıyor. İktidar ve sermaye bu dizginsizliğin paydaşı ve habis gücünü her fırsatta gösteriyor. Doğanın yıkımı buna çıplak bir örnek.

    Aşırı kâr hırsı yıkım ve yok oluş getiriyor. Memleket; eko-sistemden iklime, hayvan popülasyonuna kadar bir dizi şeyle sınanıyor. Ülkenin kuşların göç yoluna yapılan havaalanı var. 4300 tür bitkinin yer aldığı Zilan Vadisi’ni yok etmek gibi, koruma altındaki keçiler, ceylanlar için avcılık ihaleleri açmak gibi, İstanbul’a kanal yapmak gibi, Akkuyu Nükleer santrali gibi… çeşit çeşit yok ediş gerçeklikleri var. Yanan, yok edilen ormanlar, tarım arazileri; madenler, termik santraller, yükselen sıcaklıklar, nesli tükenen/tüketilen türler, su krizi…gündemi var.

    “Yeryüzünde insanın var olduğu zaman diliminde ilk defa bu kadar çok tür yok olma tehlikesi yaşıyor. Dünya, altıncı en büyük kitlesel yok oluş evresinde. Geçmiş yok oluşlardan farkı olarak bugünkü yok oluş insan marifetiyle meydana geliyor ve insanlık tarihinde tanık olmadığımız boyutlarda” böyle bir gerçeklik var.

    Dönüp Türkiye’ye baktığımızda da aynı şeyi görüyoruz; ülke karış karış yağma-talan politikalarının bir parçası haline gelmiş. Ormanlardan, ırmaklara, göllere, tarım arazilerinden, hayvanlara, tarihi doğal-kültürel varlıklara kadar her şeyi yok etmeye and içilmiş. Sanırsınız Yüzüklerin Efendisi, Sauron ve Saruman ortaklığı…

    Kaz Dağlarından Kuzey Ormanlarına, İkizdere’den İkizköy’e, Salda’dan Afşin’e, Hopa’dan Bodrum’a, Tokat’tan Yatağan’a, Antalya’ya, Rize’ye; Milas’tan Giresun’a, Ayvalık’tan Sivas’a, Manisa’ya, Bayramiç’e, Validebağ’a, Kocaeli’ne, Çine’ye… hem yabancı şirketlerin hem yerli sermayenin iktidar ortaklığıyla dört bir yandan yok ediş projeleri hayatımızın ve doğal yaşamın devamlılığının tam ortasında patlayan bombalar gibi.

    Bakın kaç gündür İkizköy’ün haliyle yüzleşiyoruz. Yılların zeytin ağaçları, devletin jandarması nezaretinde sermayeye feda ediliyor. Bir taraftan sermayenin habis yüzüyle karşılaşıyoruz, diğer taraftan Eagleton’ın “polis ve ordu gibi devlet aygıtlarının burjuva liberal egemenliği altında sahip olduğu görece belirgin özerklik, faşizm altında buharlaşır ve bu kurumların devletle gerçek bütünleşmesini ortaya çıkarır.” dediği bir gerçekle…

    YK Enerji yani Limak ve İçtaş ortaklığı, Yeniköy-Kemerköy termik santralleri işletmecileri –ki genellikle sadece Limak’ın adı veriliyor; buna özellikle dikkat edip, İçtaş’ın aradan sıyrılmasına müsaade edilmemeli– İkizköy Akbelen’de yaşamı yok etmeye çalışıyor. Sanki işlettikleri termik santrallerle yok etmiyorlarmış gibi… AKP’li yıllarda özelleştirilen Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan Termik Santralleri’nin bulundukları yerlere verdikleri zarar sadece orada kalmıyor; Datça’ya Girit’e hatta Mısır kıyılarına kadar ulaşabiliyor; ama sorsanız ilk cevap, bacalarda filtre olduğu; sanki koruyormuş gibi, sanki bütün olumsuzluklar filtre ile bitiyormuş gibi…

    Sadece Muğla’da elektrik üretiminde aktif santral sayısı 30’dan fazla; 22’sini kömür ve HES’ler oluşturuyor. Bölgede ayrıca 100’den fazla mermer ocağı ve 70’ten fazla fabrikası bulunuyor. En az 450 taş ocağı olduğu biliniyor. Bunların kurulması için de ormanlar ve yaşam alanları yok ediliyor. Kömür ocaklarının yarattığı en büyük tehditlerden biri yeraltı su kaynaklarını yok etmesi. Şu an Muğla-Milas’ta, sadece sondaj kuyuları yüzünden Karacahisar’da su kaynakları kayboldu. Milas-Çamköy de Yeniköy-Kemerköy Termik Santrallerine verilirse, Bodrum da dâhil bütün yöre önemli bir su kaynağını yitirmiş olacak.

    Ağaoğlu’na peşkeş çekilen Tuzla Sulak Alanı var. Bu kıyamet projesinin detaylarını Bahadır Özgür etraflıca yazdı. Korunması gereken özel bir bölge; ama Milas Belediyesinin nasıl bir acelesi varsa artık, ilk etaba ruhsat verebildi.

    Ekoloji Birliği Eş Sözcüsü ve Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Süheyla Doğan, diyor ki “TEMA tarafından hazırlanan raporlara göre Kazdağları’nın yüzde 80’i, Artvin’in yüzde 71’i, Muğla’nın yüzde 59’u, Erzincan-Tunceli’nin yüzde 52’si metalik madencilik için verilen arama ve işletme ruhsatları ve ihalelik maden alanları ile kaplanmış durumda. Bu oranlar çok yüksek… Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir madencilik anlayışının olduğunu düşünmüyorum. Korunmuş alanlar, su kaynakları, meralar, tarım alanları, ormanlar ciddi bir madencilik tehdidi altında. Çok uluslu ve yerli işbirlikçi şirketler ülkemizin yer altı kaynaklarını talan etmek için adeta yarışa girmiş durumda. Yürürlükteki maden yasasına göre de yapılan madenciliğin hiçbir kamu yararı yok. Kâr ve kazanç şirketlere, zarar ve risk ise halka… Her biri birer ekokırım projesi” ama bunları duyan yok.

    Türkiye’de son 11 yılda 19 bin 454 maden arama ruhsatı verildiği ortaya çıktı…

    Sadece Kaz Dağlarında 400 binden fazla ağaç katledildi. Anadolu’nun dört bir yanında işletilen maden ocakları ve siyanür tehlikesi var. 650’den fazla HES yapılmış, tarım alanlarını yok eden JES’ler kurulmuş durumda. Termik santraller ve tetiklediği iklim krizi, hastalıkların çoğalması ve yarattığı ekolojik yıkım ise ayrı bir boyut maalesef. Santraller yüzünden tarım, su kaynakları, ormanlar zarar görüyor, verim sürekli düşüyor. Afşin-Elbistan’a bakın; zehir saçıyor, ölüm getiriyor, bir kasabayı yok etti. Çelikler Holding’e satılan ve filtre sistemi kurulduğu söylenerek çalışma izni verilen Afşin-Elbistan Termik Santraline kimse dokunamıyor. “Külü vatandaşa, parası yandaşa” demişlerdi. Artan kanser vakaları, erken ölümler, düşük verim… Hayvanlar doğum bile yapamıyor.

    Giresun’a gidelim… Günlerce saklandı Nesko Madencilik A.Ş.’ye ait maden ocaklarında yaşanan durum. Giresun’a bağlı Şebinkarahisar ilçesinde Nesko Madenciliğin maden ocaklarında kullanılan siyanür atıklarının depolandığı flotasyon tesislerindeki havuzlar patladı ve atıklar tesisin çevresinde bulunan dereye karışıp, Kılıçkaya Barajı’na kadar ulaştı. Yaşanan felaketin boyutu çok büyük ama konuşulmadı bile. Aynı yerde 2018’de de benzeri bir felaket yaşanmış ve 8 milyon balık ölmüştü, yok olan birçok şeyle beraber…

    Manisa’da da durumlar farksız. Gördes’te Meta nikel madeninin atık havuzuna giden borunun patlaması sonucu atıklar sulara karışırken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri “13 gün içinde bakarız” yanıtını verdi. O kadar umurlarında değil ki bunun sadece kapitalizmle açıklanamayacağını çok iyi biliyor insan… Diğer taraftan Zorlu Holding’in Gördes ilçesindeki nikel madenine sülfirik asit taşıyan tankeri devriliyor ve 27 ton asit çevreye yayılıyor. Alaşehir’de bir de jeotermal kuyuda meydana gelen patlama ile 100 ton eriyik bölgede yayılıyor. Kimin umurunda? Ama sonuçlarını tahmin etmek zor değil.

    Biz bu yaz Antalya Belek Port Nature Luxury Resort Hotelin ve Orange County Resort Hotelin kullandığı kumsalda, yuva üzerine konulan ahşap yürüme bandının altında yaklaşık 62 yavru deniz kaplumbağasının sıkışarak öldüğünü de gördük; Cumhurbaşkanın “beyaz et” dediği canlıların yanarak öldüğünü de, Karadeniz’de tomruklar arasına sıkışmış ölü bedenleri de, müsilajla kaplı ölmüş bir denizi de…

    Bunlar karşısında bize sunulan şey hemen “yeşil ekonomi”, “Paris Antlaşması”, “Avrupa Yeşil Mutabakatı” gibi kapitalizmi sürdürmenin yollarını arayan seçenekler oluyor.

    Geçiniz!

    Ölümü yeşille karşılamaya hevesli kapitalistler; suyu idareli kullanın diye reklam yapıyor mesela… Yani mesele aslında yönetememekle, becerememekle ilgili değil. Bu felaketler aynı zamanda bir “yönetme” anlayışını da getiriyor: “Felaketler kapitalizmi”…

    Bu felaketler ve bu kapitalist anlayış Türkiye’de farklı alanlardaki çöküşün bilançosunu çok yönlü sunabiliyor; yaşanan krizleri gözler önüne seriyor. Diğer taraftan da sanki Türkiye’nin sermaye birikiminin özeti gibi: emek sömürüsü daima gasp, talan ve yağma ile birlikte çalışıyor…

    Marx ve Engels Komünist Manifesto’da, “Peki burjuvazi bu krizlerin üstesinden nasıl gelir” sorusunu; “Daha yaygın ve daha yıkıcı krizlerin yolunu açarak ve bu krizleri önlemenin yollarını tıkayarak.” diye cevaplıyor. Bu cevap Türkiye ve Erdoğan rejimi için de oldukça uygun. Aynı zamanda “felaketler kapitalizmi” ile de uyuşuyor. Çünkü bu neoliberalizmin her türlü felaketin önünü açan 30 yıllık hikâyesi aynı zamanda.

    Bir tarafıyla tüm yaşam için varlık ya da yokluk meselesine dönüşen bir süreç hâlihazırda zaten yaşanıyor ve bu biçimin getireceği en kötü şey insan soyunun tükenmesi de değil; mesele tükeniş sürecinin kendisi…

    Bizler yüzümüzü sosyalizme döndükçe yıkıma dayalı sistemi de iktidarları da yenebiliriz. Minareyle betona sıkışan hattan çıkmak, “yaratıcı yıkım” dedikleri o oksimoron durumdan kurtulmak bir seçenek değil, mecburiyet…

    Asla bitmeyecek bir şey hakkında konuşurken, son sözü İkizköylüler söylesin: “zeytinlerin dibi yeşil/ altında gahve pişir / limak sana bu zeytinleri yedirmeyeceğiz / aklını başına devşir”

  • Her devrin günah keçisi medya

    Mazbut ama namus konusuna takıntılı bir ailenin reisi ya da büyük abisi, sokağa çıkmak isteyen genç kızlarına izin vermek istemedikleri zaman bunu genellikle “sana güveniyoruz, ama el âleme ya da sokağa güvenmiyoruz” diyerek gerekçelendirir. Bu gerekçede aslında zımni bir itiraf da vardır: “Biz de sokakta el âlemin kadınlarına yan gözle bakarız. Ondan biliyoruz ki, seni sokakta el âlemin adamları rahat bırakmaz”. Bunda haklılık payı vardır, ama bir o kadar da ikiyüzlü bir ahlaksızlığın kanıksanması da yatar bu itirafın altında. Her itiraf içinde bir ikiyüzlülük barındırır zaten. Hele ki zımni itiraf katmerli bir ikiyüzlülüğün kanıksanmasını dayatır muhatabına. “Senin namusundan ben sorumluyum, ama başkalarının namusuna göz dikersem de görmezden gelmek zorundasın. Çünkü güçlü olan benim ve ben neye namus dersem o namustur” diye bağırır sürekli bu zihniyet.

    Aslında namus takıntısı, kırılgan erkekliğin ve kriz halindeki iktidarın (iktidarı burada hem siyasal iktidar hem de erkeğin erki olarak okuyun) başlıca semptomlarından birisidir. Erkek hem karakter hem ekonomik hem de itibar olarak güçsüzleştikçe namustan başka koruyacak bir şeyi kalmaz. Erkeğin erkinin krizde olduğunu dilinden namus sözcüğünü düşürmemesinden rahatlıkla anlayabilirsiniz. Laf arasında unutmadan söyleyeyim “iktidarsız” erkeğin namus takıntısı aynı zamanda Orhan Veli’nin Aşk Resmi Geçidi adlı şiirindeki şu dizeleri getirir hep aklıma: “Sekizinci de o bokun soyu. Elin karısında namus ara, Kendinde arandı mı küplere bin.”

    MUASIR MEDENİYET İMKÂNSIZ ARZU

    Türkiye modernleşmesinin temel motivasyonu da halkı ya da daha katı ve erişilmesi imkânsız bir bütünlük olarak milleti kendisine yabancı unsurların özüne halel getireceği varsayılan olumsuz etkilerden korumaktır. Bu motivasyon, namus takıntılı babanın kızının namusunu koruma arzusuna pek bir benzer. Bir yandan ideal olarak tahayyül edilen dış-Batının bütün değerlerine muasırlık payesi vererek ona ulaşmaya çalışılırken, diğer yandan bu muasırlığın “zararlı” unsurlarından milleti korumak gerekliliğinin altı çizilmiştir hep. Türkiye modernleşmesine içkin olan bu çifte duygulu hali, sağ-muhafazakâr-milliyetçi-İslamcı ideolojiler aşırıya götürerek, erki krize girdiğinde son sığınak olarak kullanmışlardır. Milletin ahlakı, ananeleri, örf-adetleri, aile değerleri her zaman sağ-muhafazakâr siyasal hareketler tarafından çift yönlü suiistimal edilmiştir. Millete ait olan bu değerler, milletin üyeleri tarafından yeterince korunamayacak kadar kırılgandır, bu nedenle bir koruyucuya her zaman ihtiyaç vardır. Elbette bu koruyucu bu değerlere sürekli vurgu yapanlardır. Burada kadimlik ya da güçlülük vehmedilen değerlere atfedilen kırılganlık değerlerin bizatihi suiistimalidir. İkinci suiistimal, yine otantiklik atfedilen milletin değerlerini korumakta beceriksiz olduğu inancından kaynaklanır. Hem millete kendinde bir irfan atfedip, hem de her an dış güçlerin zihnini bulandıracağına dair şüpheye düşmek, aslında milleti bilişsel yetenekten yoksun bir ebleh yerine koymak demektir. Aslında milliyetçi-muhafazakâr ideolojinin bu çelişkisi, bu ideolojinin bitmez tükenmez hegemonik performansının bu suiistimalden kaynaklandığını da bize çok iyi gösterir.

    29 Ocak 2022 tarihinde Cumhurbaşkanlığı tarafından bir genelge yayınlandı. Genelge Basın ve Yayım Faaliyetleri başlığını taşıyordu ve “medyadaki zararlı yayın ve içeriklerden milletin, gençlerin ve çocukların ahlakını ve aile değerlerini korumak” gibi bir hedef ortaya koyuyordu. Genelgedeki şu cümle bu meramı sarih bir biçimde dile getiriyordu: “Medya aracılığıyla milli ve manevi değerlerimizi yıpratmaya, aile ve toplum yapımızı temelinden sarsmaya yönelik açık veya örtülü faaliyetlere karşı Anayasa, kanun ve ilgili diğer mevzuatla düzenlenen müeyyidelerin gereği yerine getirilecek.”

    MEDYAYI GÜNAH KEÇİSİ OLARAK GÖRMEK YENİ DEĞİL

    Medya ve medyada üretilen sözde zararlı içerikler, sadece bugün ve elbette Türkiye’de krizlerin denetimi için kullanılmamıştır. Medyaya atfedilen izleyende güçlü etkiler bıraktığı saptaması modern iletişim araçları ilk yaygınlaşmaya başladığı günlerden bugüne kadar temel sorunlardan birisi olmuştur. 1929 dünya ekonomik bunalımına gidilirken, ABD’de bu bunalımın etkisiyle olası kitlesel hareketlerin önünü kesmek için medyaya güçlü etkiler vehmedilmiştir. Tabi ki o dönemin en etkili medyası gazeteler, radyo ve sinemadır. Sinema görsel ve işitsel iletişim aracı olarak daha yenileyin modern toplumların hayatlarına girdiği için, büyülü bir yanı vardır ve kitlelerin bu büyüye kapılacağı varsayımını o dönemde kimse yadırgamamıştır. 1920’lerin sonlarında Payne Fund adlı bir hayırsever vakıf tarafından desteklenen sinema filmlerinin toplum ve çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini açıklamaya çalışan çalışmalar özellikle de aşk, suç, seks gibi konuları işleyen sinema filmlerini hedef alıyordu.[1] Doğal olarak bu içeriklerin muhafazakâr denebilecek Amerikan ailesini rahatsız edeceği varsayılıyordu. Kitlelerin kapitalist sömürü sistemine karşı tepki vermesinden korkulan böylesi bir dönemde medya bir yandan “şiddeti, ahlaksızlığı, yozlaşmayı” körükleyen günah keçisi ilan ediliyor, diğer yandan da medyanın propaganda konusundaki potansiyeli yöneticilerin ağızlarını sulandırıyordu. Nitekim takip eden yıllarda, bunu keşfeden faşist yönetimler, medyayı “milli, manevi değerleri” yücelten içeriklerin temsil edileceği mecralar olarak kullandılar. Medya, faşizmin değirmenine su taşıdığı sürece işlevsel, faşizmin eleştirildiği mecra haline geldiğinde ise her zaman halkın ve gençlerin ahlakını bozan günah keçisi olarak görüldü. ABD’de hedef haline gelen muzır içerikli sinema filmleri hedef alınırken, asıl olarak ABD’nin bir anlamda resmi ideolojisinin yayıcısı işlevi gören Hollywood sinema endüstrisinin temelleri de atılmış oldu. Hollywood sineması, herkesin malum olduğu üzere şiddetle sorunu olmayan bir anlatı yapısına sahiptir, şiddetin uygulandığı kişiler “bizden” olmadığı sürece.[2] Hâlbuki 1920’lerin sonlarında sinema üzerine yapılan Payne Fund araştırmaları sinemadaki şiddet içeriklerinin gençleri olumsuz yönde etkilediğini iddia etmiyor muydu?

    TOPLUMSAL KRİZLERİN SEBEBİ OLARAK MEDYAYI GÖRMEK KOLAY YOLDUR

    Toplumdaki şiddet sarmalının, ahlaki yozlaşmanın, toplumsal krizlerin nedenini siyasal kararlarda değil de, medyada aramak en kolay yoldur ve her tarihte, her toplumda bu olmuştur. Zira etkili bir karar almak yerine, suçu muğlak bir medya etkisine havale etmek herkesin işine gelir. Siyasetçinin işine gelir, akademisyenin işine gelir, bürokratın işine gelir. Böyle krizli zamanlarda, krizlerin görünmez hale getirilmesi krizleri çözmekten daha kolaydır çünkü. “Ahlak” dersiniz, “maneviyat” dersiniz, “yerli, milli” dersiniz konforlu koltuğunuzun derinlerine mabadınızı daha sıkı yerleştirirsiniz. Böyle dönemlerde, bu tür belagat ve retorikle halkı uyutmaya çalışanlara ABD’li sosyolog Howard Becker “ahlaki girişimciler” adını vermiştir. Siyasetçi konforlu koltuğunu korur, akademisyen böyle sonucu önceden belli araştırmalarla adından kolayca söz ettirebileceği için mevzuya bodoslama dalar, bürokrat ise zor bir karar almak yerine suçlayacak bir günah keçisi bulunca, olayı ahlakileştirerek işin kolayına kaçar. Olan elbette halkın bilgilenme ve eğlenme hakkına olur. Halk, gerçekleri öğrenebileceği kanalların boğazına daha çok basıldığı için, gerçekleri öğrenerek mevcut yönetimlere karşı tavır alma şansı elde etmek yerine, maneviyatla, ahlakla avunmak zorunda kalır.

    İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünya toplumlarında bıraktığı izler azalmaya başlamış, ancak soğuk savaşın yarattığı iki kutuplu dünya hem sosyalist blokun yarattığı rüyayı hem de kapitalist bloktaki yaratılan refah toplumu rüyasını krize sokmuştur. Batı ülkeleri bir yandan kendilerini “diktatör Sovyetler Birliğinden” demokratik olmakla ayrıştırırken, diğer yandan da ortaya çıkan “aşırı demokrasi”den mustariptir. Bu koşullar altında 1975 yılında Fransız Michel Crozier, ABD’li Samuel Huntington ve Japon Joji Watanuki “Demokrasinin Krizi” (The Crisis of Democracy) başlıklı bir rapor yayınladılar. Raporun alt başlığı olan “Demokrasinin Yönetilebilirliği Üzerine Üçlü Komisyon Raporu” (Report on the Governability of Democracies to the Trilateral Commission), raporun meramı ile ilgili yeterince ipucu veriyordu. Raporun temel iddiası, sosyal refah devletinin ve “aşırı demokrasi”nin Batı demokrasilerini yönetilebilir olmaktan çıkardığı ve derin bir krize soktuğuydu. Bu raporda özellikle medya kuruluşları, gazeteciler, entelektüeller ve gençler demokrasinin ve sistemin başlıca düşmanı olarak tanımlanıyordu. Yazarlar bu dönemde medya kuruluşlarının özerkleşmesinde önemli adımlar atıldığını ve bunun çarpıcı olduğunu kabul etmekle birlikte, bu gelişmenin sisteme karşı güçlü bir önyargıyı da beslediğine dikkat çekiyorlardı. Yazarlar medyanın artık hükümetlerin denetimlerinden de kurtularak yerleşik Batı demokrasilerine karşı düşmanca tavırların yaygınlaşmasına yol açtığını hatırlatıyorlardı. Bu saptamayı tercüme edecek olursak; yazarlar medyanın hükümet denetimlerinden uzak, özerk, “aşırı özgür” ve bağımsız şekilde yürüttükleri kamusal yayıncılığın “demokrasi” olarak tarif ettikleri statükoyu tehdit etmeye başladığını anlatıyorlardı. Zira yazarlar, bu dönemde kitleleri ve özellikle gençleri etkileme gücü olan entelektüellerin ve bu entelektüellerin boy gösterdiği medya kuruluşlarının topluma ve demokrasiye tehdit oluşturacak “düşman kültür”ün (adversary culture) yaygınlaşmasında önemli bir rol üstlendiğine özellikle dikkat çekiyorlardı.[3]

    MEDYANIN PARADOKSAL İŞLEVLERİ: DEMOKRASİNİN KRİZİ VE KRİZLERİN DENETİMİ

    Bu raporun yayınlanmasından iki üç yıl sonra İngiliz Kültürel Çalışmalar Okulu “Krizlerin Denetimi” başlıklı bir araştırma yayınladı. Bu araştırma, İngiltere’deki ekonomik, siyasi ve toplumsal krizlerin denetim altına alınabilmesi için, o dönemde yaygınlaştığı iddia edilen, hırsızlık, yankesicilik ve dolandırıcılığın medyada aşırı şekilde temsil edildiğini iddia ediyordu.[4] Yani medya bir bakışa göre aşırı demokrasiye yol açıyor, diğer bir araştırmaya göre ise toplumu bir arada tutabilmek için bazı korkuların saçılmasını sağlıyordu. Bu tarihlerin aynı zamanda neoliberal kuralsızlaştırma sürecinin ilk olarak İngiltere’de uygulanmaya başlandığı tarihler olduğunu unutmamak gerekir. Yetmişli yıllarda başlayıp seksenli yılların sonlarına doğru kamu yayıncılığının büyük ölçüde neoliberal ekonomi politikaları aracılığıyla biçildiği ve ticari yayıncılığın küresel çapta yaygınlaştığına şahit olduk. Küresel çapta faaliyet gösteren kitle iletişim araçlarının üç beş tekelin, ulusal çapta faaliyet gösteren iletişim araçlarının da gazetecilikle alakası olmayan holding patronlarının eline geçtiği yıllardı aynı zamanda bu yıllar.

    GENELGE TOPLUMA VERİLEN BİR GÖZDAĞIDIR

    Yıllar geçti, internet teknolojisi hayatımıza girdi. İnternet teknolojisi, yeni girişimciler ve uygulamalar hayatımıza soktu. İnternetin iletişimi, haberleşmeyi ve bilgi akışını olağanüstü hızlandırdığı yılları AKP’nin tek parti iktidarı döneminde deneyimledik. AKP, bir yandan bu teknolojilerle ülkeyi, özellikle gençleri ve çocukları tanıştırırken, diğer yandan bir nesil öncesinin iletişim araçlarının sahiplik yapısını büyük ölçüde değiştirdi. Gazete, radyo ve televizyonların sermaye sahiplerini pek çok farklı stratejiyle mutlak bir itaate zorladı. İtaat etmeyenler piyasadan silindi. AKP’nin oluşturduğu geleneksel medya yapısı, bu mutlak itaat yapılanması altında propaganda işlevini büyük ölçüde kaybetti. Zira propaganda işi bile asgari bir zekâ ve liyakat gerektirir. Yeni iletişim teknolojileri olan sosyal ağlarda kurduğu onlarca trol ordusu da aynı şekilde zekâ ve liyakatten yoksundu. İşin içine bir de halkı mahkûm ettiği yoksulluk ve açlık girince, AKP’ye tıpkı kızını sokağa bırakmak istemeyen namus takıntılı babanın yaptığına benzer şekilde halkı gerçekleri öğrenebileceği medyadan mahrum bırakmaktan başka çare kalmadı. Kızını namusuna halel gelir kaygısıyla sokağa bırakmak istemeyen baba ile aile değerleri zarar görür diye milleti medyadan korumaya çalışan devlet arasında prensipte pek bir fark yoktur. AKP’nin uzun zamandır denediği ama bir türlü başarılı olamadığı mutlak sansür girişimlerinden sonra bu genelgenin meramının ne olduğu ortada. Ancak AKP ve AKP’nin tek kişisinin elinde bu meramı hayata geçirecek ne teknik ne de insan gücü mevcuttur. Bu topluma ve muhalefete verilen bir gözdağıdır. Bu gözdağı ancak elinde kaybedecek şeyi olan toplumları korkutabilir. Elinde zincirlerinden başka kaybedecek şeyi kalmamış, yokluk ve açlıkla sınanan bir toplum televizyon kapatılırsa sokağa çıkıp haykırır, gazete kapatılırsa duvara yazmakta ısrarcı olacaktır. Hele ki varlığını ve geleceğini neredeyse tamamen bağladığı interneti tamamen kapatması mümkün olmayacağı için, internetten yapılacak haber alma ve haber verme işlevini ortadan kaldırması imkân dâhilinde değildir.

    [1] David Trend (2008). Medyada Şiddet Efsanesi: Eleştirel Bir Giriş, (Çev. Gül Bostancı), İstanbul: YKY.

    [2] Michael Ryan ve Douglas Kellner (2010). Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeoloji ve Politikası, (Çev. Elif Özsayar), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

    [3] Michel Crozier, Samuel Huntington ve Watanuki, Joji (1975). The Crisis of Democracy: Report on the Governability of Democracy to the Trilateral Commission. New York University Press.

    [4] Stuart Hall vd (1978). Policing the Crisis, Mugging, the State, Law and Order, London: Macmillan Press.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.