Kategori: Yazar

  • Enerji şirketi sadece otopark işletirse

    Halktan toplanan vergilerle kurulan devlete ait bir enerji şirketi, bir genel müdürü, sık sık değişen 5 yönetim kurulu üyesi ve birkaç personeli ile sadece Ankara’nın göbeğinde otopark işletirse enerji üretimi nasıl artar, elektrik fiyatları nasıl düşer?

    “Olur mu böyle şey” diyorsanız, Ankara’da trafiğin en yoğun olduğu Atatürk Bulvarı ve Tunus Caddesi üzerinde arabanızı park ettiğiniz o devasa otoparkın tabelasına dikkatli bakın lütfen, bir yerlerinde “Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş.” yazısını zor da olsa göreceksiniz muhtemelen.

    Lafı uzatmadan ve “beşli çete” denilmesini yasaklayan, “şirketlerin itibarını sarsacak yayın yapan gazetecilere 3 yıla kadar hapis cezası” getiren AKP’nin teklifi Meclis’ten geçip yasalaşmadan anlatalım ki başımıza bir iş gelmesin.

    Malum şirket, 1 Haziran 2007 yılında, Özelleştirme İdaresi’nin verdiği, 1 milyon lira sermaye ile kurulur.

    Amacı, “karlılık ve verimlilik” ilkesi çerçevesinde (burası çok önemli) yurt içi ve yurt dışında elektrik santralleri kurmak, işletmek, enerji üretimi yapmak, projeler geliştirmek, elektrik üretiminde kullanılacak yakıt ve hammadde sahalarını işletmek, yurt içi ve yurt dışında ihalelere girmek gibi uzun uzun süslü cümlelerle yazılır.

    Araya bir cümle de eklenir:

    “Atıl durumda bulunan arazi, misafirhane, sosyal tesis ve lokal gibi varlıklarını işletmek veya kiraya vermek suretiyle…”

    Şirkete gerektiğinde yurt içi ve dışında acente ve şube açma yetkisi de verilir.

    Elbette niyet, devletin elindeki enerji şirketlerini, santralleri özelleştirmektir…

    Sonunda hepsi özelleştirilir, devletin elinde satılacak santral kalmaz…

    2007’de kurulan ve zaten hiçbir zaman üretim faaliyeti olmayan “Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş.” kısa adıyla (ADÜAŞ) şirketi için “tasfiye” kararı alınır.

    Ama şirket o gün bugün tasfiye edilmez, Kızılay’da, İnkilap Sokak’taki Genel Müdürlük binasında, bir genel müdürü, 5 yönetim kurulu üyesi ve çok az personeli ile faaliyetine devam eder…

    Genel Müdür ve Yönetim Kurulu üyelerinin maaşı konusuna, “şirket itibarına zarar vermemek” için girmeye gerek yok.

    Şirketin en son faaliyeti, internet sitesindeki duyuruya göre “TGT Enerji Üretim ve Ticaret A.Ş. sermayesinde bulunan % 0,03158 oranındaki Elektrik Üretim A.Ş.’ye ait hissenin” 3 Mart tarihinde GAMA Enerji’ye satılması…

    Şirketin asıl faaliyeti ise otopark işletmek…

    İşletmek dediysek, genel müdür ve yönetim kurulu üyeleri elbette otoparkın başında oturmuyor, şirket personeli de girişte para toplamıyor.

    Otopark işletmesi zaten birilerine verilmiş, ihale usulüne uygun mu değil mi, o başka bir tartışma konusu.

    Kuğulu Park’ın hemen aşağısında, Atatürk Bulvarı ile Tunus Caddesi arasındaki 4 bin metrekarelik otopark sürekli dolu. Gündüz trafiğin yoğun olduğu saatlerde aracınızı park etmek için yer bulmanız pek mümkün görünmüyor. Tabiri caizse paraya para demiyor işletenler, müşteri sıkıntısı yok.

    Bu arada, şirketin birisi Lüksemburg’da bulunan iki finans şirketinde hissesi varmış, ama onlar ne oldu bilemiyorum.

    Şirketin denetimi elbet vardır, birileri ne olup bittiğini biliyordur.

    Bildiğimiz halk adına, yani bizim ödediğimiz vergilerle kurulan kamu şirketlerini bizim adımıza denetlemekle görevli Meclis KİT Komisyonu’nda da şirket zaman zaman gündeme geliyor. Zaten Komisyon yıllar önce tasfiye edilmesi önerisinde bulunmuş.

    Bir dönemin özelleştirme mantığının kısa bir öyküsü…

    Neyse siz bunları boş verin, elektriğe yüzde 20 zam daha bekleniyormuş, faturaları nasıl ödeyeceğinizi düşünün.

    Belki yıllarca bu özelleştirme mantığının yanlış olduğunu anlatmaya çalışan hocaların hocası Mümtaz Soysal’ı ve en güzel yıllarını dava açmakla geçiren, aramızdan çok erken ayrılan İlter Ertuğrul’u da rahmetle anarsınız…

  • Minare ve Yoksulluk Arasında

    Piyasa ve İslamcılık ikilisinin ülkeyi kasıp kavurduğu şu günlerde Marx’ın şu sözü rehber oluyor: “Hiç kuşku yok ki, her ülkenin proletaryası her şeyden önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak zorundadır.” Bu ifadenin bugünkü koşullar altında sadece proletaryayı hedeflemediğini; topyekûn bir halka seslenme gücüne sahip olduğunu düşünüyorum. Sadece halka, ezilen sınıflara ekonomik bir çağrı olmayıp, yönetici sınıfı da topun ağzına koyan bir sesleniş. Bu zeminden hareketle önceki yazılarımda ortaya koyduğum “Erdoğan’ın tek rakibi yoksulluktur” olan nihai saptama beni, sermaye ve iktidar bloğu karşısında, yoksulluğu mücadeleden ayrı kurmadan anlatmaya itiyor.

    AKP iktidarında ülkenin her yerinde makbuller ve diğerleri arasındaki eşitsizlik çok hızlı büyüdü ve büyüyor. Zenginler varlıklarına varlık katarken, fakirler daha da fakirleşiyor.

    Ve kapitalizmin makinesi zenginler için işliyor. Siyasal el birilerini zengin oldukları için zenginleştirirken, fakirleri fakir oldukları için fakirleştirmeye devam ettiriyor.

    Açlık, yoksulluk, her alanda yaşanan krizler, neoliberalizmin şiddeti, gerici zihniyetlerin vesayeti bütünlüklü olarak tepemizde dikiliyor, ensemizde boza pişiriyor. Her şeyin sınıfsal olduğu gerçekliğinin içi boşaltılmadan, somut olarak belirdiği bir dönem kastettiğim. Ancak bir yanıyla da Debord’un dediği “kapitalist üretim tarzının gerçek birliğinin dayandığı sınıf ayrımını gizleyen” türden bir süreç de aynı zamanda. Bunun birçok sebebi var; İslamcı ideoloji bir cephesini tutuyor ve her şey açık seçik ortadayken bile Erdoğan rejimi bunu yok sayacak bir politika yürütüyor. Bu demek değil ki işe yarıyor veya rasyonel bir zeminde ilerliyor; aksine akıl tutulması krizleri derinleştirip bir kesimin zenginliğine zenginlik katıyor.

    Dünya Eşitsizlik Veri Tabanına göre 2021’de Rusya’da en zengin yüzde10’luk kesimin toplam yıllık gelirden aldığı pay yüzde 46,4, ABD’de yüzde 45,5 ve dünya ortalaması ise yüzde 52,2… Türkiye’ye baktığımızda yüzde 54,5 gibi bir oran söz konusu. Bu bir yanıyla ülkenin hikâyesiyken, diğer yandan küresel ekonomi gerçekliği. Oligarşi dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hüküm sürüyor. Bugün, bir avuç multi milyarder için çalışan bir ekonomi var. Ve Türkiye’de de bu bir avuç multi milyarderin bir ucu Erdoğan rejiminin sahipleri. Kılıçdaroğlu da 22 Mart günü yaptığı grup toplantısındaki konuşmasında Türkiye’deki multi milyarderlere değindi ve “Beşli çetenin hamisi ve pazarlayıcısı Recep Tayyip Erdoğan’dır.” diye de ekledi.

    Raymond Williams’a kulak verdiğimizde bunu şöyle anlatır: “… sıklıkla üstü örtülen şey, ‘politika’nın doğrudan maddi üretimidir. Hâlbuki her yönetici sınıf maddi üretimin önemlice bir kısmını bir politik düzen tesis etmeye hasreder. Kapitalist bir piyasayı idame ettiren toplumsal ve politik düzen, tıpkı onu yaratmış olan toplumsal ve politik mücadeleler gibi, zorunlu olarak maddi bir üretimdir. Şatolardan saraylara, kiliselerden hapishanelere, fabrikalardan okullara, silahlardan güdümlü basına kadar: Her yönetici sınıf, yöntemleri değişse de daima maddi yollarla, bir toplumsal ve politik düzen üretir. Bunlar hiçbir zaman üstyapıya ait faaliyetler değildir. Görünürde kendi kendine idame eden bir üretim tarzının yürütülmesini sağlamak için şart olan zorunlu maddi üretimlerdir. Bu sürecin karmaşıklığı gelişmiş kapitalist toplumlarda bilhassa çarpıcıdır; böyle toplumlarda “üretim” ile “endüstri”yi, “savunma”nın, “asayiş”in, “refah”ın, “eğlence”nin ve “kamuoyu”nun benzer biçimde maddi nitelik taşıyan üretiminden yalıtmak tamamen abestir.”

    İktisadi olan ve politik olan ayrı iki alan gibi görünse de durum böyle değil. Baktığımızda ekonomik alanın siyasi alan arasındaki ayrımın bulanıklaşması yalnızca piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda gelişiyor. Buna kapitalist sistem altında diğer birçok alan da dâhil.

    Fakat yönetici sınıfın ülkemizdeki hâlet-i ruhiyesi apaçık sınıfsal olanı ve derin yoksulluğu somutlaştırıyor. Tarımdan sağlığa inşaattan gıdaya varıncaya kadar çok boyutlu bir kriz ortamı söz konusu… İşsizlikten, iş cinayetlerinden, ekonomik nedenli intiharlardan, çocuk işçilere, mültecilere uzanan bir hat üzerinden birbirine kökten bağlı bir sistem ve sistemi lehine yaşatmak için çırpınan bir rejim karşımızdaki.

    Tabi burada belli başlı isimler ve durumlar ön plana çıkabiliyor. Son günlerde bakan Nebati bunun için biçilmiş kaftan, her yerde boy gösteriyor. Bir fecaat olan cümleleri rejimin kimin için var olduğunu, yoksulluğu zerre önemsemediğini her fırsatta yüzümüze vuruyor. İki önemli örnek var son günlerde, bakan Nebati diyor ki “Müteahhitlerin gerçekten ne kadar zarar ettiklerine yönelik olarak bir çalışma yapıyoruz. Bütçe imkânları içerisinde kim zarar görüyorsa bunlara yönelik olarak elimizden gelen desteği veririz.” Yani Nebati demek istiyor ki devlet eliyle bütün riskleri, maliyeti, zararı işçiler ve halk arasında pay ediyoruz. Elbette kârı ve kazancı patronlara (kendileri dâhil buna) bırakıyoruz. Bakan hiçbir kuşkuya yer bırakmadan sistemi net olarak ortaya koyuyor.

    Diğer taraftan -damat Albayrak’ı da hatırlatan bir biçimde- Nebati diyor ki “Bekliyorlar ki dolar kuru 20-25-30 lira olacak. Bilerek yayıyorlar. Türk lirası en düşük durumda daha ineceği yer yok, vatandaş rahat olsun.” Burada gülmek ve ağlamak arasında bir gelgit yaşansa da acı gerçeğimiz çıplak olarak karşımızda duruyor.

    “Daha büyük yalanlara zemin hazırlayan bazı büyük yalanlar” Nebati ve gibilerinin bugünlerde söyledikleri; “kayıtsız itaatimizden kaynaklanan toplu sefaletimiz” gibi bir yerde olduğumuzu hatırlatıyor.

    Uluslararası ve ulusal sermayeye “güven veren” açıklamalarıyla, adeta bir tiranlık gibi işleyen finans-kapital gerçekliği, Nebati’nin kurduğu rahatlığın çok ötesinde. Bir örnekle görelim, 2021 verilerine göre 1 milyondan fazla kişiye tüketici kredisi ve 730 bin kişiye kredi kartı borçlarını zamanında ödeyemediği için icra takibi başlatılmış. Son beş yılda icra takibine alınan 4 milyondan fazla kişi var. Öyle ki her 100 aileden 17’si icralık olmuş.

    HİKAYE BURADA BİTMİYOR, AKSİNE BU DAHA BAŞLANGIÇ…

    Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, şubat ayında tüm kamunun faiz gideri, 10 milyon asgari ücretlinin maaşını geride bırakıyor: Ocak ayında 14 milyar 231 milyon 395 bin lira olan faiz giderlerinin toplamı, şubatta 43 milyar 669 milyon 438 bin TL’ye çıkmış. BirGün’ün haberine göre, bir çeşit İslami borçlanma aracı olan “Kira sertifikası gideri”nde de büyük artış olmuş: Ocakta 540 milyon lira iken; şubatta 3 milyar 100 lira gibi bir durum söz konusu.

    Dahası yalnızca Erdoğan tarafından kullanılan, hesabı sorulamayan “örtülü ödenek” olarak adlandırılan harcama kaleminin bir ayda 3 katına çıkarak, şubatta 169 milyon lira olması. Bitmeyen “müteahhitlik gideri”, çeşitli ödemeler vs. vs… Sadece BOTAŞ’a 14 milyar 660 milyon TL borç verilmiş…

    Bizim derin yoksulluğumuzun tek muhatabı işçiler ve tabi ki halkın kendisi.

    Büyük bir mesele olarak işsizlik hayatımızın ta içindeyken, diğer taraftan çocuk işçilerin artışı da başka bir tarafı oluşturuyor. Buna mülteci/göçmen işçiler ve mülteci/göçmen çocuk işçiler dâhil oluyor. Mesela soralım Gaziantep kimin omuzlarında yükseliyor?

    Bakanlık çocuk işçi sayısını bilmiyor; TÜİK’in 700 bin çocuk işçi verisi gerçeği yansıtmıyor ve bu verilere mülteci çocuklar dâhil edilmiyor. Türkiye’deki emekçilerin hangi ulustan olursa olsun ağır yoksulluk içerisinde yaşadıkları ayan beyan bir gerçek ve bu durumun da başka gerçeklerle beraber çocuk işçiliğine neden olduğunu dile getirmekte fayda var. Artan yoksulluk çocukları da vuruyor. İSİG Meclisi’nin verilerine göre AKP’li yıllarda en az 787 çocuk işçi hayatını kaybetmiş…

    Bakan Nebati, “Bu ülkede genç olmak o kadar tatlı ki” derken neyi kastettiği İŞKUR’un Adıyaman’da açtığı 19 kişilik temizlik kadrosuna 2 bin 170 üniversite mezunu gencin, sürekli işçi alımı kapsamında açılan 53 kişilik kontenjana 25 bin kişinin başvurduğu değil elbette; biliyoruz.

    Motorlu kuryeler, metal işçileri, maden işçileri, atık kâğıt işçileri, market/mağaza işçileri, depo işçileri… uzayıp giden bir liste ve hayatın merkezinde yer alan bu işçilerin vaziyetleri çok değil birkaç ay öncesine kadar her yana yayılan grev dalgasıyla kendini gösterdi. Sistemden CEO’lar çıkınca bir kayıp yaşanmıyor, mesele işçilerin çıkması; hayat felce uğruyor.

    Ve hâlihazırda ülkeyi krizlere sokanlar, 6 haneli maaşlar alanlar; çift hanelerde seyreden işsizlik oranından ve milyonlarca işsizden habersiz gibi davranıyor.

    “Tepedekilerin işveren rolünü yerine getirerek ekonomiye daha fazla katkıda bulunduğu gerekçesiyle eşitsizlik daima haklı gösterilmiştir; ancak 2008 ve 2009’a gelindiğinde görüldü ki bu adamlar ekonomiyi iflasın eşiğine getirip milyonlarca dolarla sıvıştılar.” Joseph Stiglitz’i haklı çıkaracak bir noktadalar. Bir sesli komutla harekete geçen bürokratlar, bakanlar, milletvekilleri ayrıcalıklarının peşindeyken yoksulluğun panzehiri olmuyorlar.

    Yoksulluğun boyutlarını haberlerde görmek mümkün, intiharlara varan sonuçlar doğuruyor. “Aç yatıp, aç kalkıyoruz”, “Bu eve yeşillik, sebze girmiyor. Çorba, makarna, bulgur yiyoruz” diyor insanlar; temel besin maddelerine rahatça ulaşan sadece burjuvazi.

    Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü Osman Uzun, ete yapılan zammı neden yaptıklarına ilişkin açıklamasında “Bizim fiyatlar çok düşüktü, piyasanın yüzde 66 daha altında bir fiyatımız vardı; çok uzun kuyruklar oluşuyordu. Bu nedenle biz fiyatı arttırdık.” diyor… Et ve Süt Kurumu Genel Müdürünün söyledikleri insanların yoksulluklarına indirilen darbeye ek olarak yaşamlarını sürdürebilme şanslarının da, onun gibi AKP’lilerin keyfine kalmış olduğunu gösteriyor.

    HER ŞEY SERMAYE İÇİN…

    Gıdada yaşanan krizin bir boyutu da tarımın bitirilişi. Türkiye’de çiftçinin, tarım topraklarının 3,4 milyon hektarını (Belçika yüzölçümünden fazla bir alan) ekemediği belirtiliyor. Ekememesinde çeşitli sebepler bir yana bir de müteahhitlik işleri devreye giriyor. Biliyorsunuz talan edilmedik tek bir alan kalmadı. Ama mevzumuz “beşli çete” olarak anılan müteahhitler olunca iktidar gerek onları kayırmada gerek ihale şartlarını istedikleri gibi uygulamada sıraya diziliyor. Cengiz, Limak, Kalyon, Kolin ve Makyol’un aldığı kamu ihalelerinin büyük bölümü, kapalı kapılar ardında adrese teslim olarak gerçekleştirildiği belirtiliyor.

    Bunun bir ayağı da doğanın yok edilişi; örneğin Kazdağları’nın kuzey yamacı Bayramiç Barajı mutlak koruma alanıyken MTA maden sondajı yapıyor. Su kaynaklarının mutlak koruma alanlarında madencilik faaliyeti yasak ama kamu yararı gözetilmiyor. Doğanın kalıcı olarak zarar göreceği madencilik faaliyetlerinden asla vazgeçilmiyor. Milas’ta Ağaoğlu işgale hazırlanıyor; ama olsun yaşam ölebilir yeter ki oligarklar alsın yürüsün. Çünkü sermaye için her şey…

    Açıkçası boğazımıza kadar krizler içerisindeyiz; yoksulluk ve açlık diz boyu, her yer yağmalanmış; İSİG Meclisi Dergisi’nin ikinci sayısının başlığı ise çok açıklayıcı: “Kapitalizm ile insanca yaşam kavgalıdır”…

    Her akşam bakraç içinde manda yoğurdu, Medine hurması, kestane balı ve yulaf ezmesi ile beslenen Erdoğan ise bu büyük yıkımı “küçük cihad” olarak adlandırıyor: “Vatandaşlarımızın en önemli sıkıntısının, sancısının, şikâyetinin hayat pahalılığı olmaya devam ettiğini biliyoruz. İster küresel emtia fiyatlarındaki artıştan ister içimizdeki bazı kesimlerin açgözlülüğünden kaynaklansın, hayat pahalılığının önüne geçmek, vatandaşımızı enflasyona ezdirmemek boynumuzun borcudur… Evet, hayat pahalılığı vardır ama insanların düne göre biraz daha az miktarda alabiliyor olsa da istedikleri her ürüne erişimin olduğu bir ülkede yaşıyoruz” dedi. Sizlerden, küçük cihadı bitirdiğinde büyük cihada başlamayı emreden medeniyet duruşu, ‘kim var’ denildiğinde sağına ve soluna bakmadan ‘ben varım’ diyebilecek dava adamı kararlığı istiyorum.”

    İslamcıların bitmeyen “dava adamlığı” ülkeyi bu hale getirdi.

    Marx, 18 Brumaire’de diyor ki: “Seçilen Ulusal Meclis, ulusla metafizik bir ilişki içindeyken, seçilen cumhurbaşkanı, kişisel bir ilişki içindedir. Ulusal Meclis, tek tek temsilcileriyle, ulusal ruhun çok yönlülüğünü gösterse bile, ulusal ruh cumhurbaşkanında cisimleşir.”

    Ve biz biliyoruz ki milyonları aç yatıran, çocukları haklarından alıkoyan, doğayı ve sahiplerini ölüme/yok oluşa yazgılayan bu sistemin payandaları, tüm bunları unutturan ideolojik bir üçkâğıdın da bilinen adresleri.

    Evet, anlattığım şey distopyaları andırıyor. “Yoksullar yoksul kalır, zenginler zenginleşirken” “hileli zarlarla” yaratılan bu yeni dönem zenginliğin ülkedeki distopik yoksulluğa etkileri üzerinde daha ısrarla düşünmeliyiz. AKP’nin fakir ve çaresiz bıraktıklarıyla nevzuhur varlıklılar ve kudretli yaptıklarını ayıran uçurumun gittikçe derinleşmesinden daha çok endişelenmeliyiz. AKP’nin yoksullar için durumu, hayatta kalmak için gerekenleri çok bulunur ama daha az ulaşılıra, bir “Squid Game”e dönüştürmesinden daha çok korkmalıyız. Ülkedeki “AKP makbulleri” ve “terk edilmiş muhtaçlar” arasında eşitsizlik uçurumunun derinleşiyor olması uykularımızı kaçırmalı.

    Bu distopya karşısında ise çözüm olarak ütopyaları işaretleyemeyiz. Fredric Jameson 1994 tarihli “Zamanın Tohumları” kitabında şöyle diyor: “Geç kapitalizmin çöküşü yerine doğanın ve dünyanın esaslıca parçalanışını hayal etmek bize daha kolay görünür…” Bu sebeple ütopya ile hayal kırıklığı denkleşebilir.

    Bizim ihtiyacımız olan şey ise apaçık ortada ve bilimsel bir yolla…

  • Ne kadar çok acı var!

    Geçen yıl İstanbul Film Festivali’nde Türkiye’deki ilk gösterimi gerçekleştirilen, birkaç uluslararası festivali de dolaştıktan sonra vizyon salonlarına uğramadan Netflix’e düşen “9,75 Santimetrekare” filmine dair birkaç kelam edelim bu hafta. Hayli iddialı bir oyuncu kadrosu (Nejat İşler, Funda Eryiğit, Berkay Ateş, Şebnem Bozoklu, Menderes Samancılar, Ercan Kesal) olmasına rağmen vizyona girmeden dijital platformda yer almasında vardır bir hikmet diyerek izledik ama nafile.

    Bütün bir yazıya sığdıracağımız genel temayı ilk elden söyleyelim: “Erkeklerimiz ne kadar da çok acı çekiyorlar.” Bütün film, acı çeken erkekler ve onları gönüllüce düzeltmeye (anlamaya) çalışmaktan helak olan kadınlar üzerine inşa ediyor hikayesini. Mehmet Eroğlu’nun aynı adlı eserinden Uluç Bayraktar ve Damla Serim tarafından senaryolaştırılan hikayenin böyle olmasında şaşılacak bir durum da yok aslında. “Ezel”; “Karadayı”, “İçerde”, “Çarpışma” gibi kalburüstü ama bir o kadar da ‘erkek’ dizilerinin yetenekli yönetmeni Uluç Bayraktar’ın ilk uzun metrajı için böyle bir hikayeyi seçmesi gayet makul geliyor. Sıkıntılardan ilki bu kadar maskülen bir erkeklik dünyasının varlığına rağmen sinema atmosferinin de bir türlü inşa edilememesinde.

    Nejat İşler’in canlandırdığı Ahmet, 90’ların sonunda yedek subay olarak askerlik yaparken Güneydoğu’da travma yaratan bir çatışmanın içine düşmüştür. Zaten bu ağır yük yetmezmiş gibi bir de beyninde tümör vardır ve en kısa sürede ameliyat olması gerekmektedir. Film boyunca ortalıkta dolaşan Kemalettin Tuğcu kitaplarına nispet yaparcasına bir de anne babası olmayan, yetimhanede büyümüş bir adam olmasın mı Ahmet. İnsan bu kadar acının bir insana yüklenmesine gerçekten hayret ediyor!

    Ama Ahmet tabii ki sağlığıyla ilgili endişeleri iplemez, derbeder hayatında ısrar eder. Sabahtan başlar içmeye, etrafındaki birkaç kişi dışında kimseyle muhatap olmaz. Film, aralarda geçmişe dönüşler yapsa da Gezi’nin en hararetli günlerini seçiyor gerçek zamanı olarak. Geçmişe dönüşlerin de tam olarak öyle olup olmadığından emin olamıyoruz. Zira hangi anlar gerçek, hangi anlar Ahmet’in ölmeden önce bitirmek zorunda hissettiği romandan bölüm kestirmek zor. Görüntü içinde görüntü, metin içinde metin geçen filmlerden biriyle karşı karşıyayız haliyle. Ancak sorun edebiyattan sinemaya, sonra tekrar sinemadan edebiyata geçişte ortaya çıkıyor. Şöyle ki, romandan sinemaya uyarlanan hikaye ister istemez bir türevi alınarak yeniden inşa ediliyor ancak burada edebi unsurların görselleştirilmesi gerek. Ardından senaryolaştırılan metinde Ahmet’in yazdığı roman için yeniden bir edebi hale getirme işlemi yapılıyor burada da dili iyi inşa etmek gerek. İşte bu geçişlerin ilkinde görsel atmosfer kurulumu, ikincide dilin kuruluşu akamete uğruyor, vasatın üzerine çıkamıyor.

    Öte yandan karakterler de klişe olmaktan kurtulamıyor. Ahmet, Nejat İşler’in gerçek hayattaki personasından kurtulup bağımsızlaşamıyor bir türlü. Sanki oyuncu yönetmene dönüp “Abi beni biliyorsun rol yapmak zorunda kalmayayım, gerçek hayatta neysem o olsun Ahmet de” demiş gibi. Ayrıca bir katilin iç dünyasına girebilir, onun dilemmalarını görebilir, açmazlarına tanıklık edebiliriz ama onunla empati falan kurmak, onu anlamak zorunda değiliz. Film buna bizi zorlamıyor ama öyle olmasını umut ediyor içten içe. Ve gerçekten kahvaltıyı votkayla yapan, kimseye karşı sorumluluk hissetmeyen, etrafındakilere kötü davranan, suçluluk duygusunu başkalarına eziyet ederek yaşayan bir adamın hala ‘gizemli’ olabileceğini düşünmek bile ruhu daraltıyor. Bunu çekici bulan, bunu düzeltebileceğini sanan bir kadın karakterin varlığı da ancak bir erkek fantezisi olabilirmiş gibi geliyor bana ama “aşk bu yapacak bir şey yok” diyerek geçiştiriyorum bu bahsi.

    Zorlu bir çocukluğun ardından ana-babasız, yetimhanelerde hor görülerek, Kemalettin Tuğcu kitapları okuyarak büyümüş bir adamın, hem yaşam hem de askerlik travmalarını, kendi hayatıyla paralel bir hikaye inşa ettiği Kürt çocuk üzerinden sağaltmaya çalışması üzerine de uzun uzun yazabilirdik belki ama o kadar sıkıntı arasından bu bahse yer kalmadı!

  • Komplo teorileri gücünü nereden alıyor?

    Türkiye, zannedildiğinin aksine ataerkil bir ülke olmaktan çok, ataerkini gizil erk arzusuna payanda yapan ve bu sayede perde arkası iktidar çatışmalarını kendi erksiz erkinin aracı olarak maharetle kullanmaya çalışan ve sinik konformizmini çoğunlukla erkek çocuğunun varlığına borçlu olan anaerkine dayanır. Bu karmaşık olduğu kadar provokatif cümlenin biraz daha açılmaya ve örneklerle daha anlaşılır kılınmaya ihtiyacı olduğunun farkındayım. Türkiye’de gerçekten kadınlar baskı altında, her gün mutlaka en az bir kadın, erkek şiddeti nedeniyle yaşamını yitiriyor, en az bir kadın zorla istemediği bir erkekle evlendiriliyor, en az bir kadın sokakta taciz ediliyor ya da tecavüze uğruyor, en az bir kadın boşanmak istediği kocasından şiddet görüyor. Bunları sayfalar dolusu uzatmak mümkün. Ancak bütün bu cürümleri işleyen erkeklerin hepsini mutlaka bir başka kadının büyüttüğünü belki de hepimiz unutuyoruz. Muğla’da bir üniversite öğrencisi kadınla önce sevgili olup sonra da öldürüp gömen bir erkeğin cinayetine ilişkin delilleri yok etmek için anne de yardım etmedi mi?[1] Pek çok aile içi tecavüz olayında mağdur kız çocuğunu aile düzeni bozulmasın diyerek dinlemeyip olayın örtbas edilmesinde bazı anneler rol oynamıyor mu? Erkek çocuk istediği her kadınla birlikte olabilirken, kızının herhangi bir erkekle sokakta el ele tutuşması bile bazı annelerin namus kotasına takılmıyor mu? Kuşkusuz farklı düşünen ve davranan pek çok anne olsa da ben bu coğrafyanın vasatından bahsediyorum ve bu vasatın kadın ve erkek arasında kurduğu bu ikiyüzlü hiyerarşinin ülkenin siyasi ve toplumsal ilişkilerine ve siyaset yapma örüntülerine nasıl sirayet ettiğini anlatmaya çalışacağım.

    ‘HIRSIZI’ BİLİYOR AMA BAŞKALARINA YANSITIYOR

    Bahse konu bu aile ilişkilerine dair vasattan yola çıkarak, hali vakti yerinde bir ailenin yaramaz bir oğlu olduğunu varsayalım. Bu yaramaz oğlanın birçok maliyetli zaafının yanı sıra ailenin maddi varlığını fena halde tehdit eden bir kumar zaafı da olsun. Bu kumar zaafı öyle bir hal alsın ki, artık oğlan evin bütün banka hesaplarını sömürdükten sonra evdeki dipte köşede kalmış olan yükte hafif pahada ağır varlıklarını da bu zaafı uğruna harcamaya başlasın. Her ne kadar aile durumdan rahatsız olsa da, gidişatı mümkün olduğu kadar göz ardı etmeye çalışmaktadır. Büyük bir ihtimalle, böylesine bir zaaf, yıllar içerisinde ailenin geleceğinin emanet edildiği oğlanın şımartılması, onun pek çok uygunsuz başka zaafının hoş görülmesi ve çoğu zaman da pohpohlanması sonucunda kronik ve içinden çıkılmaz bir hal almıştır. İçinden çıkılmaz hale gelme sürecinde, aile içinde muhtemelen pek çok çatışma yaşanmış, ancak yaşanılan çatışmalar çözümsüz bırakılarak oluruna bırakılmıştır. Zira oğlan kıymetli, yerine başka birisinin ikame edilmesi imkânsızdır. Hele de erkinin uzantısı olarak gören anne için hayati bir yeri vardır oğlunun. Bu nedenle de, varlığını borçlu olduğu oğlunu hoş görmekten başka bir seçeneği yoktur.

    Evden yok olan yükte hafif pahada ağır nesnelere ne olduğuna dair herkes aşağı yukarı bir fikre sahip olsa da, hiç kimse gerçeği dile getirmeye cesaret edemez. Aile içinde mevzu içinden çıkılmaz bir hal aldığı anda, büyük ihtimalle kaybolan altınların, mücevheratın, kıymetli şamdanların kimler tarafından “çalındığı” dile getirilmeye çalışılacaktır. Acaba evin hizmetçileri mi? Acaba bahçıvan mı? Geçenlerde kırılan tarihi koltuğu tamire gelen tamirci de almış olabilir. İki gün önce evde verilen geniş katılımlı yemeğe ne idüğü belirsiz bir iki fotoğrafçı gelmişti; acaba onlar el çabukluğu yapmış olabilirler mi? Suçlanacak kişi sayısı o kadar çoktur ki… Say say bitmez. Ama bu kıymetli nesneleri aldığı iddia edilen kişilerin aslında asıl suçlu olmadığını içten içe aile bireylerinin hepsi bilir. Asıl müsebbip yaramaz oğlan da dinler bu spekülasyonları. Üstelik o da katılır varsayımlara. Her işaret edilen kişi için “olabilir!” der yüzsüzce. Kendisini kurtaracak her spekülasyona sarılır yüzsüzlükle çaresizlik arasında gidip gelen duygu durumuyla. Elbette kıymetli nesneler gitmiş, geri gelmesi imkânsızdır. Nereye kaybolduğuna dair yapılan tüm spekülasyonlar, durumla yüzleşmek yerine iç rahatlatmadan başka bir işe yaramaz. Çaldığı iddia edilen kişi-kişilerin varlığı, çaresizlik içindeki aileyi bir süre daha bir arada tutmayı sağlar. Nihayetinde elde avuçta bir şey kalmayınca aile dağılır. Dağılan ailenin ardından bu defa ağıt yakma sırası gelir. Böyle bir aile gerçekte ne olduğunu, neden ailenin dağıldığını, oğlanın zaaflarının önüne zamanında geçmenin mümkün olup olmadığını hiçbir zaman sormaz birbirine. Bu sorular içtenlikle sorulursa, ailenin geçmişte kalan muhayyel bütünlüğü tehlikeye girer zira. En azından geçmişte kalan o şaşalı aile bütünlüğü hayallerde var olmaya devam edecektir. O avutur herkesi ve yaşama tutunma azmi verir.

    SORUNU DOĞRU TESPİT EDİP, NEDENİNİ BAŞKA YERDE ARAMA!

    Geçtiğimiz günlerde sosyal ağlardan birisinde karşıma çıkan bir video[2] bana bunları düşündürdü. Video son zamanlarda sayısı giderek artan sıradan yurttaşlarla yapılan sokak röportajlarından birisiydi. Röportaj nispeten iyi giyimli, Türkçesi düzgün, başörtülü bir hanımefendiyle yapılıyordu. Hanımefendinin elinde tuttuğu bir paket makarna ile kaşar peynirinin neden torbada değil de elde tutulduğu pek anlaşılmıyordu. Ancak hanımefendi mütemadiyen kendisiyle röportaj yapan kişiyle “beni anlıyor musun, öyle değil mi?” gibi onay bekleyen sorularla diyalog beklentisi içindeydi. Aslında sorduğu sorulara yanıt beklemeden söylemek istediklerini söylemeye devam etmesinden de anlıyoruz ki, hanımefendinin niyeti diyalog değil, kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi misali bir monologdu. Hanımefendi, Doların şu sıralarda 14 TL olduğunu, bir yıl önce 7 TL olduğunu, hele de bir zamanlar inanmayacaksınız ama 4 TL’den alınabiliyor olduğunu hatırlatıyordu. Ardından da elindeki makarna paketini göstererek, “şu 2.95’ti, şimdi 6.95, anlıyor musun, gündem bence bu, başka bir şey istiyor musun?” şeklinde peş peşe mantıklı sorular sorarak “gündem bence bu” diyerek saptamasını pekiştiriyordu. İzleyen bir an umutlanıyordu. “Hah işte, yurttaş hayat pahalılığına odaklanmak gerektiğini ifade ediyor, geri kalan konuların önemsiz olduğunu dile getiriyor” diye düşünüp gözleri parlıyordu. Ama yok öyle yağma. Hanımefendi, bu makul cümleleri kurup makul soruları sorduktan sonra zincirlerinden bir boşanıyor, takip etmeniz imkânsız hale geliyordu. Avrupa ekonomisini Türkiye’ye getirme istikrarı diyerek başladığı büyük çözümlemeye, Mister Biden ile İngiltere bağlantısı, Bay Kemal Muharrem İnce kumpası gırla gidiyordu. “Söyle onlara ücretlerimizi de dolarla versinler” şeklinde bir dileği var ki, cümle içindeki “onların” kim olduğunu anlamak mümkün değil.

    DEVLET DE ASLINDA AİLENİN BİR PROTİPİ

    Bu videodaki özne, aslında okumuşu cahili tüm komplo teorisyenlerinin bir ortalamasını sunuyor bize. Varlığını tehdit eden, yaşam koşullarını çekilmez hale getiren bütün gerekçeleri biliyor olmasına rağmen, asıl hedefe yönelmeye cesaret edemeyip, gerçekliğin kısmiliği içinde debelenip duran bir öznellik hali. Yoksulluğuna yol açan tüm sorumluları biliyor olmasına, cebinden çekilen paranın kimlerin cebine gittiğinin gayet farkında olmasına rağmen, asıl sorumluyu dile getirmekte ve işaret etmekte cesaretsiz bir özne. Ne kadar da, evin içinde kaybolan kıymetli nesneleri kimin çaldığını biliyor olmasına rağmen, ailenin müptezel kumarbaz oğluna “sen çalıyorsun” diyemeyen yufka yürekli annenin tavrına benziyor değil mi? Yoksulluğumuzun nedeni “bizi yönetenler” demek yerine, yine malum ailenin yaramaz oğlan dışındaki bireyleri gibi hırsızları aile dışında kim varsa onlarda arama girişimi gibi. “Ağzımızın tadı bozulmasın, düzenimiz değişmesin, gerçeği dile getirirsek, aile huzurumuz bozulur” gibi kaygılarla aile içindeki ne kadar pislik varsa halının altına süpürmeye benzer bir tavır değil mi, komplo teorisyenlerinin iddiaları? Bütün hukuki kuruluşlarına, yasalarına, bürokrasisine ve modern rasyonalitesine rağmen, devlet aslında ailenin bir prototipi değil mi? Aile içindeki tüm ikiyüzlü ilişki dinamiklerini daha büyükçe bir kalabalığa teşmil ettiğiniz zaman karşınıza devlet çıkıyor. Devleti soyanları dile getirmeye cesaret edemediğinizde sorumluları hep dışarda arıyorsunuz. Aileyi dağılmanın eşiğine getiren kumarbaz oğlanı yola getiremediğinizde de hırsızları aile dışındakilerde arıyorsunuz. Bu bir çaresizlik göstergesidir aslında.

    GÜCÜNÜ ÇARESİZLİKTEN ALAN KOMPLO TEORİLERİ

    Sonuç olarak komplo teorilerinin gücünü nereden aldığına gelelim. Komplo teorileri gücünü çaresizlikten, güçsüzlükten alır. Gerçeği dile getirmeye gücü olmayanlar, kendilerine yapılan haksızlığın müsebbibini hiç olmayacak yerlerde aramaya başlarlar. Aşı karşıtından göçmen düşmanına, ırkçısından kadın düşmanına bütün kendi gibi olmayanlara karşı olanların hepsi kafalarındaki düşmanlıkları muhayyel kurgularla ete kemiğe büründürürler. Size anlattıkları komplo teorilerinde kısmi hakikatler yer alır. Ama dile getirdikleri bir hakikatin ayağı yere basarken, bir sonraki iddia dile gelen hakikati berhava eder. Gerçeğin ıstırabına katlanabilmek için belki de kendi kafasını ve tabi ki muhatabının kafasını bilerek bulandırır komplo teorisyeni. Çünkü dile getirilemeyen gerçek, bilene acı verir. Bu acıya katlanmak için yapılabilecek en iyi şey, bu gerçeği bulandırmaktır. Komplocunun bir gücü de, bildiği kısmi hakikatin dile getirilemeyişinin verdiği ıstıraptan gelir. Istırap genellikle trajediye yol açar. Trajedi bütün komplo teorisyenlerinin ana malzemesidir. Trajedi hayat ne kadar çekilmez olursa olsun, hayata tutunmayı mümkün kılar. Belki de bütün otoriter yönetimlerin kitlelerin yaşam koşullarını giderek daha fazla trajik hale getirmesinin nedeni burada saklıdır.

    [1] https://haber.sol.org.tr/haber/bassavcilik-pinar-gultekinin-katili-cemal-metin-avcinin-anne-ve-babasi-icin-de-ceza-talep (Erişim tarihi: 24/03/2022)

    [2] https://www.youtube.com/watch?v=f0ef3JV5_Go (Erişim tarihi: 24/03/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • ‘Aydın Abi’

    “Aydın abi merhaba, ben İbrahim Gündüz. Bir süredir siyanürlü-sülfürik asitli madenlerle ilgili bir kitap çalışması içindeydim. Basım aşamasında. Bu çalışmam sırasında sizin de yazılarınızdan ve yorumlarınızdan yararlandım. Kitabımı size de göndermek isterim. Hangi adrese ulaştırabilirim acaba? Selamlar. Saygılar…”

    “Merhaba İbrahim, ben Marmara Adası’ndayım ve kar yağana kadar da burada kalmaya niyetliyim. Yani en az Kasım sonuna kadar. O yüzden dolaylı bir adres vereceğim. Ada’ya sadece PTT kargo ile kitap yollanabiliyor…”

    “Abi merhaba, kitap elinize ulaştı mı? Merak ettim. Selamlar. Saygılar…”

    “Nihayet bugün, biraz önce geldi İbrahim. Tevekkeli Marmara Adası resmen de ‘mahrumiyet bölgesi’ sayılıyor. Daha okumadım, sana yazarım. Selamlar ve teşekkürler…”

    Bu satırlar Aydın Engin abiyle yaptığım ilk ve son yazışmalarım oldu.

    Aydın abiyle aynı büroda çalışma şansım olmadı. Gazetecilik faaliyetlerim sırasında elbette onunla TBMM veya parti kongreleri gibi ortak mekânlarda karşılaştık. Abimizdi ama pek sohbet imkânımız olmadı. Onu zaman zaman televizyonların tartışma programlarında izledim. Katıldığım görüşleri oldu, katılmadıklarım da ama bilgiyle konuşan bir gazeteciydi.

    2018-2019 yıllarında Türkiye’de madencilik adı altında yaşanan yağma-talan sistemini ele aldığım kitap çalışmasına başladığımda sık sık karşıma çıktı Aydın abi. Yaşadıkları, tecrübeleri ve anılarını anlattığı yazıları çok kıymetliydi. Bir kısmına kitaplarımda de yer verdim.

    Türkiye’deki siyanürlü altın madenciliğinin ilk adımı olan Bergama’daki madenin açılışı sırasında yaşananları, onun bakış açısıyla ve tecrübesiyle okumak çok değerliydi. Ovacık Altın Madeni’ni ziyaret etmesi, orada kendisine anlatılan masallar, manipülasyon amacıyla kullanılan bir kitap ve o kitabın tek dayanak noktası olan bir belgenin ve o belgenin sahibinin ortada olmayışı. Hepsi ülkede yaşanan vahşi madencilik gerçeğini ifşa eden çok değerli gazetecilik çalışmalarıydı.

    Aslında Aydın abiyle “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazarken yüz yüze konuşmayı, ziyaret etmeyi çok istedim ama bir türlü yakalayamadım o fırsatı. İlk kitap ve ardından gelen ikinci kitap çalışması derken zaman çok hızlı akıverdi. İkinci kitabımın basımı yeni yapıldı. Daha ona Altın Girdap’ı gönderemeden acı haberi geldi.

    Onun anıları arasında beni en çok etkileyen yazılarıysa, siyanürlü madenle ilgili yazı dizisinin o dönem çalıştığı Cumhuriyet gazetesinde yayınlanamayışıydı. Nasıl bir güçse, nasıl bir ilişkiler ağıysa veya nasıl bir manipülasyonsa Aydın Engin’in yazı dizisini engelleyebilmişti. İçim acıyarak okudum bu konuyla ilgili yazdıklarını.

    Benzer bir tecrübeyi ben de Kanal D’de çalışırken Çaldağı haberim sırasında yaşamıştım. Yine bir zehirli madencilik ve yine bir yayın faciası vardı ortada. O dönem Mehmet Ali Birand gibi bir ustanın yönetiminde olan Kanal D Haber, Çaldağı dosyasını yayınlayamamıştı. Holding medyacılığında bu türden sıkıntılar yaşanıyordu ama ilk kez bu kadar bariz bir şekilde yaşamıştık. “O haber girmez”, “O haberi istemiyorlar” diye daha baştan bazı haberlerin önünün kesildiğine şahit olmuştuk ama ilk kez İstanbul Haber Merkezi’nin onayıyla gittiğimiz bir haberimiz son anda yayın akışından çıkarılmıştı. Tepeden gelen bir sansür vardı. O günlerde “holdingler arası dayanışma” diye yorumladık ama Kanal D’nin sahibi Aydın Doğan’ın da maden işinde olduğunu bilmiyorduk. En azından ben bilmiyordum. Sonradan “Altın Ölüm”ü yazarken araştırmalarım sırasında anladım o sansürün nedenini.

    Bugün hala Türkiye’de ülkenin en can yakıcı sorunları sanki tali sorunlarmış gibi geçiştiriliyor ya da olması gerektiği gibi verilmiyor ya da verilemiyor. Bir ülkede dağlarınız param parça edilirse, ormanlarınız yok edilirse, su kaynaklarınız zehirlenirse, tarım alanlarınız tarumar edilirse ve havanız zehirlenirse ayakta kalamazsınız. Kimin lider ya da iktidarda olduğundan ve günlük kısır siyasi çekişmelerden çok daha önemli bir konudur bu.

    Bir ülkenin tarımı batırılıyorsa, hayvancılığı öldürülüyorsa, bilinçli olarak köysüzleştirme ve alan boşaltma siyaseti izleniyorsa bunun ağır bedelini hep birlikte ödüyoruz ve ödeyeceğiz. Birileri bilinçli veya bilinçsiz veya küçük siyasi çıkarları için bazı adımları atıyor olabilir, birileri “Türkiye’yi madencilik ülkesi yapıcaz” diyerek ülkeyi çöküşe sürükleyebilir ama bunu göstermek ve neyle karşı karşıya olunduğunu ortaya çıkarmak da özgür gazetecilerin işidir.

    İşte Aydın Engin o özgür gazetecilerden biriydi.

    Güle güle Aydın abi… Mekânın cennet olsun…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Ödün meselesi…

    Milli Mücadele tarihine bir bütün olarak bakıldığında, Mustafa Kemal’in süreç içinde, asli düşüncelerini paylaşmayan birçok grupla taktik ittifaklar kurduğu görülür. Ancak nihai hedefini asla gözden kaçırmaz, onu tehlikeye atacak ödünler vermez ve ödününe karşı kendisi de bir ödün alır. Keşke kurduğu parti CHP, ödün eğik düzlemine girdiği şu günlerde ülkenin ve partinin kurucusunu örnek alsaydı…

    Ülkemizin içinde bulunduğu acil tehlike durumunda ana muhalefet partisinin ittifak kurma ihtiyacını elbette aklı başında herkes anlamaktadır. Sorun galiba şurada: CHP’nin nihai hedefi nedir? Bu konuda parti yönetimi ve -milletvekili veya değil- parti üyeleri arasında bir görüş birliği var mıdır? CHP böyle bir kararlılık izlenimi uyandıramıyor. Daha ziyade günü kurtarmak amacıyla davranıyor; ama pragmatizmi çok da başarılı değil.

    Bugün Türkiye’de iki kesim büyük baskı altında, neoliberalizm ile köktendincilik ortaklığının güvencesiz ve çoğu kez işsiz bıraktığı emekçiler; ve katliam boyutuna ulaşmış cinayetlerin tehdidi altındaki kadınlar.

    İki kesimi de ancak laik düzende, yani ‘devlet-yurttaş’, ‘yurttaş-yurttaş’ ilişkilerinde dinci baskının hissedilmediği bir düzende destekleyebilirsiniz. Dinin bakısının toplumu biçimlendirdiği dönemlerde ve coğrafyalarda, ne özgür emekten söz edilebilir, ne kadınla erkeğin toplumsal eşitliğinden. Niçin mi? Tek Tanrılı dinler, insanlığın köle emeği ve ödünsüz ataerkillikle yoğrulduğu tarih kesitinde doğdular ve fikriyatları bu biçimlendirmede oluştu da onun için.

    Dinin ilahi esininden söz etmiyorum. Din sadece ilahi bir mesele değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal kurumdur. Dinin ülke yönetimine ağırlığını koyduğu dönemlerde, yurttaşların tek tanrılı dinlerin özgün düşünce tarzına kaymaları çok kolaydır. Hele konumuz özgün halinin üstüne ciddi bir reformasyondan geçmemiş İslamiyet ise ve inananlar kutsal kitaplarını ana dillerinde okuyup kendilerince anlamlandıramıyorlarsa, bu iş için çoğu politik ve ekonomik hırslarla yanan tarikat ehline muhtaç kalıyorlarsa! Üstüne üstlük bir de neoliberalizmin dayattığı yoksulluk koşullarında tarikat dayanışmalarına muhtaç bırakılmışlarsa. Bu durumda “kadın” onlara eksik bir insan gibi gelir; “özgür emek” yani ücret talep eden emek ise hiç bir anlam ifade etmez ve sosyal demokrat olduklarını ileri süren partiler de işlevsiz kalır.

    CHP maalesef, İsmet İnönü’nün partisinin sağ kanadına -belki mecburen- ödün vererek, bizzat kendisinin kurdurduğu Köy Enstitülerine desteğini çekmesinden beri, aynı tarihsel hatayı işlemekten kendini alamıyor. Dinciliğe, hadi daha açık konuşalım “gericiliğe” ödün vererek, oy alabileceği yanılgısından kurtulamıyor, aksi defalarca yaşanmışsa da.

    Köktendinci çizgiye gerilemiş vatandaşları aşağılayarak, dışlayarak, onları barışçıl bir topluma kazandırmazsınız, doğru; ama bu işi onlara yaranmaya çalışarak da başaramazsınız; tersine dinsel söylemin yaygınlaşmasına hizmet ederek, dinci düşünce tarzının egemenliğini pekiştirirsiniz. İnsan dediğimiz varlık sözcüklerle düşünür, düşünürse eğer. Dinin içine gömülmüş bir dil, beynin bu çemberin dışında faaliyet gösterebilmesini engeller. Yapılması gereken, gerici çizgideki vatandaşların yüzlerini dünyevi yaşama yönlendirebilecek bir söylem ve siyasal tutum geliştirmektir. Ekonomik hedef olarak neoliberalizmden vazgeçmek, sınıf bilincini yeniden uyandırmak; kültürel olarak özellikle genç kuşakları edebiyata, sanata, müziğe, folklora, spora yöneltebilecek adımlar atmak. CHP niye kendi tarihinden örnek almıyor? “Tarihi tekrarlasın” demiyorum, “tarihin özünden esinlenerek bugüne uyabilecek bir kültürel politika geliştirsin”, diyorum.

    Benim yaşımdaki seçmenleri özellikle endişelendiren husus, Türkiye’nin dinci gericiliğe kayma serüveninin, salt “12 Eylül” askeri zoru ve bu zorun desteklediği sivil tarikat yapılanmalarıyla sınırlı olmadığını anımsamamızdır. Tarikatların devlet yönetimine sızmaları ve giderek bürokrasiye lök gibi çökmeleri maalesef 1973 seçimlerini izleyen CHP-Milli Selamet (Necmettin Erbakan’ın başkanlığındaki ve o dönemde sadece yüzde 5 oy alabilen dinci parti) koalisyon hükümetleri zamanında başlamış ve giderek hız kesmeden bugüne dek tırmanmıştır. Kendilerine ikram edilen bakanlıklarda asıl gündemlerini başarıyla hayata geçirmişlerdir. Günümüzdeyse, hayli deneyimlidirler.

    Bugün, kendi soluyla değil de sağıyla ittifak kurarken, CHP’nin bütün bunları anımsayıp dikkatli davranması gerekmiyor mu? Uzun AKP iktidarı boyunca sorumlu görevlerde bulunmuş sayın Babacan ve sayın Davutoğlu, ittifaka katılırken, ulusun karşısında bir öz eleştiri yapmak durumunda değiller miydi? En hafif deyimiyle “yanlış” işlerdeki katkıları veya ihmalleri için özür dilemeleri gerekmiyor muydu? AKP’den niçin koptuklarını açıklamaları? Halktan alacakları oy pek kısıtlı olan bu beyefendilerden, CHP bu özeleştiriyi beklemeliydi. Alacakları oy pek kısıtlı diyorum, çünkü bugüne dek, büyük bir partiden kopan yandaşların kurdukları küçük partilerin herhangi bir başarı gösterdiğini ülkece göremedik. Tarikat bağlantısı mı diyeceksiniz? İyi de, AKP zaten bir tarikatlar koalisyonu değil mi? Filan tarikatın kimi üyeleri kopsa ne olur, aynı tarikatın hatırı sayılır bölümü bizatihi AKP’nin içindeyken?

    Yineliyorum CHP’nin ödün almadan ödün verici tavrı sol kanat seçmeni, sadece yaşlı olanları değil, gençleri de ciddi kaygılara sürüklüyor ve bu kanadın muhalefet gücünü soluksuz bırakıyor. CHP yönetimi bunun farkında mı? Şu özünde pek doğru “gelin barışalım” hareketinin bile “barışmak” gibi güzel bir sözcük dururken, buram buram din kokan “helalleşme” sözcüğüyle taçlandırılması aslında hatırı sayılır bir ödün. Bu ülkenin gayrı Müslim vatandaşları yok mu, agnostik ya da ateist vatandaşları yok mu, ya da inanan ama ibadet etmeyen ve laik toplum koşullarında yaşamak isteyen Müslümanları yok mu? Onlar zulüm görmediler mi? Her Ramazan, taşra üniversitelerinde, oruç tutmadıkları için pencereden atılan, sopa yiyen öğrenciler; Ramazan günü sigara içtiği için, elinde sigara söndürülen Cumhuriyet savcısı? 1978 Maraş kıyımı, 1993 Sivas Madımak yangını? Oralardaki kurbanların ailelerinden de helallik istenecek mi? Bu nasıl helalliktir, sorumlular suçunu kabul etmezken. Sayın Kılıçdaroğlu nazik bir beyefendi, Roboski için özür dilerken, helallik isterken, her halde 1945’den beri tek başına iktidar olamamış CHP adına değil de, olay sırasında sorumlu mevkide bulunan şimdiki ittifak ortakları adına konuştuğunu düşündüm, doğrusu. Alicenaplığın böylesi biraz fazla değil mi?

    Kaldı ki her meseleyi sadece “din” ya da “inanç” açısından değerlendirmek ne derece doğrudur? Alevi vatandaşlarımız olmadık ayrımcılığa ve zulme uğramışlardır, yüzyıllar boyunca; ne kadar özür dilense azdır; ama her olaya sadece bu açıdan bakamayız, Alevi düşmanlığını aşan bir sol ve laik Cumhuriyet düşmanlığının varlığını görmezden gelemeyiz. Utanç verici Kahraman Maraş kıyımındaki kumpas, Alevi kitlesi solcu olduğu için kurulmadı mı, Alevilere sadece Alevi oldukları için değil, solcu da oldukları için kıyılmadı mı? Asıl hedef siyasi değil miydi? Tarihimizde kara leke olan 1993 Sivas kalkışmasında –ki laik düzeni hedefleyen bir kalkışmadır bu, kim ne derse desin- topun ağzındaki kişi Aziz Nesin, Alevi değildi; ne de yanarak -pardon, ittifak mensubu ve aynı zamanda sorumlu bir sayın beyefendinin deyişiyle “yanmayıp sadece dumandan boğulan” -şair arkadaşlarımız da Alevi değillerdi. Semah ekibinin gencecik insanları Alevi idiler, doğru. Olaydan sağ kurtulanlar, oteli kuşatmış kitlenin “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” diye galeyana geldiğini anlatmıyorlar mı?

    Sol seçmen niye gene bütün bir yakın tarihi anımsayıp kara kara düşünüyor? Güncel ve önemli bir yeni ödün yüzünden. Hukuki metinden benim anlayabildiğim kadarıyla özünde bir “Medrese açma” yasası olan ve Medrese açma hakkını, yasal kuruluş ve görev sınırlarının zaten çoktan beri dışına taşıp, şişe şişe neredeyse günümüz Cumhuriyetinin en güçlü devlet kurumu haline gelmiş bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na sunan bir acayip yasa tasarısının TBMM’de oylanması sırasında, muhalefet milletvekillerinin (başta CHP ve HDP) ya Meclisten kaçmaları, ya da “evet” oyu vermeleri yüzünden. Kim kimi aldatıyor? Anlamlı bir muhalefet şerhi koyan CHP’nin oylamada büyük ölçüde yok yazılması ve oturuma katılan CHP milletvekillerinin ise kabul oyu vermesi, partiyi tarihsel sorumluluktan kurtarıyor mu? Günümüzün hiçbir derdine deva olmadığı gibi, ortamın giderek köktendincileşmesinin sorumluluğundan ne CHP’yi ne HDP’yi kurtarabiliyor… Bari tüm muhalefet üyeleri oturuma gelmeselerdi. Bu anlamlı bir protesto sayılabilirdi, ama böylesi gülünç bir tavşana kaç, tazıya tut politikası tüm muhalefetin saygınlığını ve inandırıcılığını kemirerek, ne yazık ki sadece iktidarın ekmeğine yağ sürüyor.

  • Hêviyê jiyana me… Hayatımızın umudu…

    Zulmü yıkan, karanlığı parçalayan, gökyüzüne yükselen bir ateş…

    Demirci Kawa’nın zalim Dehak’ı öldürmesi ile hafızalarda bin yıllara dayanan tarihsel kökleriyle, zorbalığa karşı mücadelenin zaferle sonuçlandığı, her yerde ateş yakılarak taçlandırılan gün…

    Ne derin bir anlam, bir uyanış ve ne muazzam bir direniş NEWROZ…

    Her yıl olduğu gibi bu sene de Newroz; fikirler ve siyasetin konuşulması noktasında buluşan benzer beyanlarla kutlanıyor…

    Newroz’un ateşi, barışın sesini gökyüzüne yükseltir mi bilinmez ama Enfal’den, Halepçe, Irak, Suriye’ye, şimdi; Ukrayna’dan Rusya’ya, renkleri unutulmuş, hazana batırılmış bir bahar hâkim zamanda…

    Ve bugün Dünya Şiir Günü aynı zamanda…

    Şiir; “dilin, hatta kültürün köpüğü” derken sevgili Dostoyevski, şiir “anayasaya aykırıdır” diyor Cemal Süreya. Şiir; bir başkaldırı, çoğu kez haykırış ve dik duruş, özgürlük, varoluş sancılarımızın merhemidir diye ekliyorum ben bir şair olarak…

    Hayır, monolog yapmayacağım. “Sevmek ve sevmiş olmak. Bu kadarı yeter. Gerisi? Başka bir şey istemeyin. Hayatın karanlık kıvrımları içinde bulunacak başka inci yoktur.” Diyor, sevgili Hugo…

    Ölümü çağıran savaşlar yerine, yaşamı savunan barışı savunmak sevmekle ilgili değil mi? Diyeceğim…

    Hani, başlıyor ya her şey bir insanı sevmekle…

    Newroz, direniş olduğu kadar uyanışı değil miydi tabiatın, insanın…

    Hani, kâğıttan birer gemiyle içinden geçeceğimiz…

    Yeni başlangıçların efsuni aralığı olan…

    Biliyorum, cümlelerimin bir ucu trajedi, diğer ucu bahçe bahar çiçekli. Fakat bunlar bir melankoli değil. Hayır, bahar güzellemesi hiç değil. Olmasını düş’lediklerim…

    Yok sayamayacağımız kadar, dışarıda delikanlı bir bahar, ama ellerimizle savurduğumuz bir de zaman var. Dağlarına bahar gelmiyor yerkürenin, gelmiyor memleketimin…

    Kaybediyoruz insani iklimi. Haritanın yırtılan yerlerinde, göç yollarında yaralı bir kuş gibi acıyor insan düşleri…

    Bahar geliyor, kuşlar, çiçekler, yalan biliyorum ama olsun,

    Bazen yalan da güzel değil mi?

    İnançları, dilleri, kimlikleri farklı diye insanların düşman olmadığı bir baharın doğduğunu düşlesek…

    Ezgilerle sulara karışsak. Dicle’nin kenarında su içen bir karacanın başını okşasak. Fırat’tan sızan ışıkla halaya dursak…

    Eşitlenmek değil miydi bahar. Baharın çiçeği de leylak. Hani, bu bahar leylaklar altında, özgürlüğün ve aşkın şiirlerini okusak. Eşitlensek, çoğalsak…

    Yalan biliyorum ama biliyorum; biraz, biraz toparlayabilsek kederleri ve biraz umut ekebilsek, güneşli hüzünlerde yüzünü bahara dönecek…

    Mavi geceler, yıldız ışıltılı bir ay ve yalansız bir gökyüzü altında biliyorum mümkün, savaşsız bir dünya…

    Biliyorum, dışarıda defalarca sınanmış, sorular sorulmuş, cevaplar alınmış, keskin bahar var. İnsanlar dillerinden dolayı hala cezalandırılıyorlar. Her yerde hala savaşlar var…

    Yeni yalanların başlangıcı belki baharlar. Ama diyorum hani, Rilke’nin dediği gibi; çiçek açmanın da solmanın da bilincinde olsak. Açsak bu bahar ve bu kez solmasak. Çarpışsak bir yıldız gibi karanlıklarla ve şiirle yürüsek ve yürüdüğümüz her yeri aydınlığa çıkarsak…

    Hani diyorum düşlersek, yalan da olsa. Olmaz mı? Olur. Hayaller gerçek olur…

    Düş’lerimiz “Hêviyê jiyana me”,

    Hayatımızın umudu olur…

    Umudun büyüyüp, hayalin gerçekle buluşacağı bir dilekle Nevroz kutlu olsun. Birbirinize dokunun şiiriniz olsun. Şiiriniz Aşk olsun…

  • Derinde büyüyen sorun: COVID-19’un çocuklar üzerindeki etkisi

    Belki, 10 yaşında bir çocuk sahibi olmanın verdiği “seçici algı” etkisidir bilemiyorum. Ama pandeminin ilk gününden beri, hastalığın çocuklar üzerindeki doğrudan, dolaylı ya da potansiyel etkileri -beraberindeki kaygılarla birlikte- hep ilgi alanımda oldu. Bu köşede de, Medyaport sayfalarında da bu konuya ilişkin pek çok yazı, haber ve söyleşi yayımlandı. Hepsinde de aynı konuya dikkat çekildi: Çocuklar pandeminin başından beri ihmal edildiler ve bu ihmalin bedelini yetişkinliklerinde ödeyecekler. Şunu da ekleyebilirim ki, bunun sorumlusu da, halen sermaye dışında, toplumun hiçbir kesimini gerçek anlamda koruma çabası ve iradesi göstermeyen siyasi iktidar(lar)dır.

    İngiltere’de yapılan ve 18 Şubat 2022 tarihinde British Medical Journal’a (BMJ) haber olarak yansıyan bir analiz, bu kaygıların hiç de abartılı olmadığını ortaya koydu. [1] “Derinde Büyüyen Sorunlar: COVID-19’un İngiltere’deki Çocuklar ve Gençler İçin Sağlık Hizmetlerine Etkisi” başlıklı çalışma, COVID-19 pandemi sürecinde genellikle “unutulan” ya da gözden kaçırılan çocukların, pandeminin uzun vadedeki potansiyel etkilerinden en çok zarar görenler olacaklarına dikkat çekiyor.

    Buna göre, COVID-19 nedeniyle hastaneye yatırılma oranları yetişkinlere göre 10 kat daha düşük olan çocukların diğer sağlık hizmetlerine erişimleri kötü bir şekilde kesintiye uğradı ve çocukların zihinsel sağlıkları da bu süreçten olumsuz etkilendi. Çocuklarda ruh sağlığı hizmeti talebindeki artış, yetişkinlere göre daha keskin artışlarla eşi görülmemiş bir artış gösterdi.

    Yeme bozukluğu tedavisi için bekleyen çocuk sayısı 4 katına çıktı. Hastanelerdeki pediatri hizmetleri için bekleme listeleri yoğun artış gösterdi. Özel eğitim ihtiyaçları ve/veya engelli olanlar gibi savunmasız çocuklar bu süreçten ayrıca etkilendiler.

    Araştırmada özet olarak şu bulgulara yer verildi:

    Nisan ve Eylül 2021 arasında, 2019’un aynı dönemine göre çocuk ve genç ruh sağlığı hizmetlerine yapılan sevklerde yüzde 81 artış oldu. Aynı dönemde yetişkinlerde (19 yaş ve üzeri) artış yüzde 11 oldu.

    Aynı dönemde, 2019’un aynı dönemine göre yüzde 59 artışla çocuklar ve gençler için 15 binin üzerinde acil veya acil kriz bakımı sevki yapıldı.

    Nisan 2020 ile Mart 2021 arasında her beş çocuk ve gençten biri, ruh sağlığı servislerinde takip randevusu için 12 haftadan fazla bekledi.

    Şüpheli bir yeme bozukluğu nedeniyle tedaviye başlamayı bekleyen çocuk ve genç sayısı, salgın öncesi seviyelerden dört katına çıkarak Eylül 2021’e kadar 2 bin 83’e ulaştı.

    Pandemi sırasında, öncelikli olarak yeme bozukluğu nedeniyle acil servislere başvuran çocuk ve gençlerin sayısı Ekim 2019’da 107 iken, Ekim 2021’de 214’e ulaşarak, iki katına çıktı.

    Planlı pediatrik hastane bakımı için bekleme listesi yedi ayda yüzde 22 arttı (Nisan 2021’deki 245 bin 654’ten Kasım 2021’de 300 bin 465’e). Aynı dönemde yetişkinler de dâhil olmak üzere tüm hastalar için tüm planlı hizmetlerdeki bekleme listesindeki yüzde 17’lik artışın üzerinde gerçekleşti.

    Kasım 2021’de 1000’e yakın çocuk ve genç, iki yılı aşkın bir süredir çocuk hastanesi hizmetleri için bekliyordu. Kasım 2021’de, kanser şüphesi olan 16 yaşından küçük çocukların yüzde 15,7’si, Kasım 2019’dan yüzde 6’lık bir artışla, acil bir pratisyen hekim sevkinin ardından bir uzman görmek için iki haftadan uzun süre bekledi (toplamda 995 çocuktan 156’sı görüldü).

    Biz biliyoruz ki, Türkiye’de (pek çok başlıkta olduğu gibi) çocuklarda COVID-19 vakalarına ilişkin sistematik bir bilgi halen yok.[2] Pandeminin çocuklar ve gençler üzerindeki sosyal ve psikolojik etkileri, eğitimdeki kayıplar ise halen gündem bile değil. Uzun süre de olmayacak gibi görünüyor.

    Oysa, yine söz konusu çalışmada belirtildiği gibi; “salgının çocuklar ve gençler üzerindeki daha geniş etkileri, birçok yönden COVID-19 enfeksiyonunun kendisinden daha büyük”.

    Sağlığın önündeki engeller, sağlığa bütüncül bakış eksikliği ve sadece belirli kesimlerin çıkarları doğrultusunda atılan adımlar çocuklarımızın sağlığını tehdit ediyor. Pandeminin çocukların sağlığı ve bakımı üzerindeki etkilerini anlamak ve bunun için acil adımlar atmak zorunludur.

    [1] https://www.bmj.com/content/376/bmj.o430

    [2] https://www.medyaport.net/gundem/cocuklar-covid-19dan-artik-daha-fazla-etkileniyor-h32914.html

  • Devletin güncel durumu: Şahıs devletinin portresi

    Haftalardır yazdığım her şey siyasi ile ekonomik olanın ilişkisine dair. Kapitalizm ile devlet arasındaki karmaşık ilişkinin üzerine düşünmek, okumak, yazmak… Bazen soyuttan somuta, bazen somuttan soyuta ama hep daha karmaşık bir alana, daha bulanık bir zemine ilerliyor. Bir de Türkiye ise konuştuğumuz, her şey üç noktalı; bitmiyor.

    Ekonomik ve siyasi düzeni bir arada düşünmek ve bunların “yapısal eşleşmelerini” aramak, sorgulamak, somutlamak hem bugüne hem de gelecekte evrileceğimiz şeylere istinaden bir yol bulabilme umudu da aynı zamanda. Bu yüzden aynı temelden hareketle başka bir yazıyla ilerliyorum.

    Bob Jessop’un “devlet sisteminin kurumsal yapısıyla iktidar ilişkilerinin düzenlenişinin karıştırılmaması gerektiği” vurgusundan hareketle uluslararası siyasi sistemin ve onun hegemonyasının nasıl örgütlendiğinin, devlet sistemi ve iktidar ilişkileriyle olan çeşitli ilişki biçimlerinin; ülke içi hesaplaşmaları, ekonomik gerçeklikleri, iktidar ilişkilerini belirlemedeki etkisiyle bizim bugünlerde yaşadığımız sorunlar da aynı yere dayanıyor. Her yazıda ısrarla vurguladığım, nihai saptaması “Erdoğan’ın en önemli rakibi açlık ve yoksulluktur” ifadesi de bugünlerin gündemi olan seçim yasasının değiştirilme çabası da aynı yerden ilerliyor…

    Kadından, işçiden, 89 yaşında bir hekimden korkan “Cumhur”un iktidarı kaybetme korkusunun aklını ele geçirdiği bir evredeyiz. Cumhur İttifakı’nın son hamlesi yeni seçim yasası. Maddeleri üzerinde durmama gerek yok. Erdoğan rejimi şaşırtmadan, son hızla, İslamcılığın en belirgin haliyle kalelerini sağlamlaştırma niyetinde.

    28 Şubat deklerasyonun AKP’nin siyasal alternatifsizliğin miladı olduğunu düşündüren bir güvenle hareket eden muhalefet, MHP ve AKP’nin seçim yasası değişikliği teklifiyle karşılaştı.

    Sandık siyaseti kurgusu açısından baktığımızda, Millet İttifakı’nın süreci iktidar olma özgüveniyle okuması yanlış bir yaklaşım değil. Halka, AKP’den çok daha güçlü bir seçenek sunduklarının kanıtı olarak görüyorlar bunu.

    Oysa özellikle 2015 ve sonrası Türkiye siyasetinin bugünkü halinin kaynağı olan seçim pratiklerine baktığımızda, AKP’nin bu pratiklerinin benzerlerini yapmaya cüret edeceğinden kaçınmayacağını ve Bahçeli’nin tabiriyle “fiili durumu, yasal hale getirmekten” başka bir şey olmadığına kanaat getirebiliriz. Bir “devlet işi” daha yaratılıyor.

    Muhalefet; yeni teklifi AKP’nin iktidar kaybına bir barikat olarak görüyor. Millet İttifakı; Erdoğan’ın bu hamlesini, ittifakın halkalarını birbirinden koparmak, alternatif ortaklık zemini yaratarak ittifakı mümkünse dağıtmak; değilse yormak ve son ana kadar İslamcı seçmenin kafasını bulanıklaştırarak görünüşte seçimle iktidarda kalmayı sürdürme gayreti olarak okuyor. Bu mümkün ve doğru da; ama eksik…

    İktidarın eski pratikleri buna dair kehanete yer bırakmıyor; ama burada bizi ilgilendiren kısım, muhalefetin totalde buna vereceği reaksiyon.

    Sonucunu kestirdiği bir seçim dışında seçime girmek istemeyen iktidara karşı muhalefet; umutsuzluğu 2019’un çemberini genişleterek atacağı adımlarla yok edebilir. Muhalefetin özgüveni güzel; ama geleceği seçimle şekillendirecek anlamlı hamleleri de olmalı.

    Ama burada daha derin bir problem var; devlet ve iktidar ikilisinin iç içe bir hal aldığı gerçeği… Ve yeni teklif de bundan ayrı düşünülemez. Tıpkı Erdoğan’ın bakanlarının sözleriyle bunu ispat etmesi gibi; “siz yapın mevzuat arkadan gelir” veya “arkamızda Cumhurbaşkanımız var” ifadeleri gibi… Özellikle “arkamızda Cumhurbaşkanımız var” cümlesini bir “devlet tanımı” olarak okumak zor olmasa gerek.

    Genelde bütün bir sağın, ulusalcıların en övündüğü devlet geleneği sarsılıyor. Özal ve Demirel’den başlayıp, Ensar için aile bakanın “bir kere”sinden, Nebati’nin “aşarız”ına varıncaya kadar, devlet denilen şeyin artık bir çürük meyve kasasına dönmüş olduğunu görebiliyoruz.

    Kuşkusuz AKP iktidarı ile tarihin yoğun bir parçasını yaşıyoruz.

    Bu durum AKP’nin salt 20 yıllık iktidarının zamansal boyutu ile ilgili değil, gözümüzle gördüklerimizden çok, yaşattığı tahrifatla ilgili…

    İktidara geldikten bir süre sonra kendi devlet anlayışına geçişi, hükümet etme biçimi üzerinden yaşattığı zihinsel yoğunluktan söz ediyorum. Bu da devletin güncel durumunu veriyor: Erdoğan’ın “şahıs” devleti.

    Nicos Poulantzas, beş madde ile modern totalitarizmi/devletin temel özelliklerini tanımlıyor. İlk olarak yasamadan yürütmeye güç transferi ve yürütmede bu gücün biriktirilmesi özelliğini dile getiriyor. Bakınca yeni rejim -Erdoğan’ın şahıs devleti- bu özellik içinden hemen göze çarpıyor.

    İkinci özellik olarak devletin üç kuvveti – yasama, yürütme ve yargı – arasında hukuk düzeninde bir gerileme ile birlikte hızlandırılmış bir füzyon diyor. Burada 2010 ve sonrasından bugüne gelen süreç düşünülebilir;15 Temmuz ve OHAL ile ilerleyen süreç de zaten malum.

    Üçüncü özellik, siyasî partilerin temel siyasî temsil aracı ve hegemonya örgütlenmesinde öncü güçler olarak gerilemeleri durumu belirtiliyor. Bakınız “önce ittifakla mutlak iktidar, sonra yeni seçim yasasıyla iktidarda kal” mantığı işlesin istiyor.

    Dördüncü özellik, olarak devletin biçimsel örgütlenmesini çaprazlamasına kesen karmaşık ağların genişlemesi ve devletin faaliyetlerinde uygun hesap verme sorumluluğu ve şeffaflık olmaksızın kesin sonuca ulaştıran bir pay elde etmeleri dile getirilmiş. Burada, yargının sistematiğinin değişmesi, Sayıştay’ın denetim raporlarının niteliğinin her geçen yıl biraz daha azalması vb. örnekler akla geliyor.

    Son özellik olarak Poulantzas’ın, fizik güçlerin yayılması ve tanımlanmış suçların cezalandırılmasından çok muhtemel olaylara karşı yapılan polis baskınları ve gizli izleme faaliyetlerinde rollerinin giderek artması…vurgusu var. Belki de bu en tanıdık olandır. Zorun kullanımı, kadına, hekime, işçiye şiddet; herkesin terörist olarak yaftalanabileceği ihtimali veya hukuksuzluk içinde arkadan gelen mevzuatlar…

    Poulantzas’ın bu beş maddesi bize verili biçimimiz hakkında epey bilgi sunuyor. Erdoğan’ın popülist devletini, iktidardan devlete karşılıklı ilişkisini anlamak adına önemli vurgular içeriyor.

    Gelelim yeni seçim yasasına. Bu bağlamda temel bir soru beliriyor: “Kanunlar ne için çıkarılır?” Bunun cevabı elbette ülkede karşılaştıklarımız olamaz, olmamalı; ama cevabı devlet ve hegemonya ilişkisi bağlamında Gramsci veriyor. Gramsci, devleti hegemonya aygıtının bir parçası olarak görüyor ve sistemin devamlılığını sağlayan bir zemine yerleştiriyor. İşte bütün çabanın özeti burada.

    Biz; midelerine kuru ekmek giriyorlarsa aç değillerdir, diyen milletvekilleri gördük; bana ne, bana mı çalıştınız, oy vermeseydin, ben sizden oy mu istedim, diyen yöneticiler; dahası Nebati gibi, uluslararası sermayeye güven verdiğini sanan, ne bilmediğini bile bilmeyen cahil bakanlar…

    Nebati ve gibilerinin varlığı ya da konuşmaları liyakatsizliğin göstergesi gibi okunsa da esasında bizim mücadelesini verdiğimiz şeyin sadece bu kadrolar olmadığını bilmek gerekir.

    Nebati ya da gibilerin ağzından çıkana göre liyakatsizliklerini konuşmanın anlamı yok. Onun bunları söylemesi ya da varlığı; sisteme, sermayeye siyasal mekanizma olarak hizmeti ile ilgilidir. Sistemin işlemesi için gerekli iktisadi mekanizmayı kurmak göreviyle orda olduklarını bilmek gerekiyor.

    Kapitalizmin/ emperyalizmin bazen sermaye ihracının; bazen otoriter rejim teşekkülünün; bazen tıpkı şu an gibi, ülke/coğrafya pazarlarını tek elde tutmanın gayreti içinde olmak istemesini görmeliyiz. Siyasi ve iktisadi bağımlılık ilişkilerinin süreklilik içinde tutulmasını Nebati ve gibiler üzerinden okumalıyız.

    Kapitalizm tam bu sebeple belirsizlikle yoğrulmuş iktidarları sever. Hukuksuzluk ve kaosu nimet gibi sunan Nebati gibilerle yol yürür. Onun gibi bakmayan bürokratik durumu/ mevzuat engelini kaldıracağını vaat edenleri iktidara taşır ve tüm anlamsızlığına rağmen orada tutar.

    TÜSİAD’ın Nebati’yi sevmediğini düşünmek mümkün mü? Güler Sabancı, Berat Albayrak överken aklını mı kaçırmıştı? Hayır…

    Siyaset ve ekonomi ilişkisi bizde oldukça girift ve işler çığırından çıkıyor; çünkü bu girift ilişkinin iki yakası da büyük bir çöküş yaşıyor.

    Bu ülkenin en büyük sorunu yoksulluk. Yoksulluğu var eden sistemse, sürdüren de sistemin payandaları. Erdoğan’ın rejimi bunun en büyük müsebbibi; ayrıca iktidarının bu sorunu reddetmesi.

    “Biz sizin hizmetkârınız”dan başlayıp, “ilk hafta ücretsiz, ondan sonra 200 Liracık, her hizmetin de bir bedeli var” ile biten sözler 20 yıllık yönetim anlayışının özeti. 6 milyon hane yoksulluk sınırının, 11 milyon insan ise açlık sınırının altında. İşsizlik, güvencesizlik, yoksulluk, bitmek bilmeyen zamlar, açlık… Bu durum, pandemi halini aldı.

    Ve bir seçim yasası ile Erdoğan’ın tükenişine ikna olmuş gözüken muhalefete sormak lazım; Erdoğan’ı ve yarattığı garabeti, yoksulluğu, hukuksuzluğu nasıl düzelteceksiniz?

    Bakınca, sunulan bu yeni düzenleme muhalefet için sürpriz değil. Öyleyse, beklediğimiz şey, ayakları yere basan net bir karşı çıkış.

    Erdoğan’ın 17 Mart günü seçim yasasına dair yaptığı konuşmadan bazı noktalar çok enteresan: “… Sorsanız AK Parti’yi demokrat olmamakla, sadece kendi çıkarını düşünmekle suçlarlar. Ama gördüğünüz gibi biz seçim kanunundaki değişikliği çalışırken bile CHP’li milletvekillerinin yaşadığı sıkıntıları da dikkate aldık …Televizyonda paletli ambulanslarla hasta taşımasını izledik. Biz geldiğimizde ambulans var mıydı? Doğru dürüst ambulans yoktu” ve tabi ekonomik göndermelerle de konuşmayı sürdürüyor Erdoğan. Bu konuşmanın bütünlüğü bile bize Erdoğan’ın devlet portresini çıkardığı gibi, Poulantzas’ın modern totalitarizmini de yeniden hatırlatıyor.

    Peki, burada muhalefetten beklenen nedir diye düşününce cevap kesinlikle Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan sığınmacıları vatandaş yapıp oy mu kullandıracak?” sorusu olmuyor. Erdoğan’ın ve rejiminin hala ve ısrarla eski Türkiye’yi başka bir çağda gösterme çabalarını sürdürmesine bakınca; her ne pahasına, hangi yollarla, hukuksuzluklarla olursa olsun, “canı nasıl isterse” hükmüyle, cumhurbaşkanlığı forsuyla tüm devleti arkasına almasına, tüm yolları kendine bağlama arzusuna bakınca; bakanlarının niteliksizliğine, yarattıkları derin ekonomik, siyasi, hukuki krize bakınca daha kuvvetli bir geri dönüş bekleniyor.

    Erdoğan, yeni yasa teklifiyle tabela partilerinin önüne geçmeyi hedeflediklerini belirtiyor. AKP ve MHP’nin küçük siyasal partilerin ittifak omurgasından çözülüşünü hesaplayan bu kurnazlık küçük bir ayrıntı olarak görülemez. Bu kurnazlık ülkedeki demokratik yaşamın ve demokrasi idealinin toplulukları bir arada tutmaya ve bir arada hareket etmeye yönelten bakiyesini de sıfırlamaya yönelik.

    Erdoğan’ın siyasal parti ve siyasal sistemin işleyişini artık yerine getirmemek üzere kurduğu bu yeni teklif; kendi deyimiyle tabela partilerinin siyaseti manipüle etmesine engel olma değil, görece nitelikli bir siyaset mantığının muhalefet eliyle yeniden kurulacağı bir dönemi bitirmek, iktidarını sürekli kılmak amacını taşıyor; çünkü parti sisteminin zayıf olduğu yerde popülist rejiminin daha fazla güçleneceğini o da biliyor.

    Bu popülizm demokrasi, çoğulculuk söyleminden buraya geldi. Bursa milletvekili Hakan Çavuşoğlu AKP’nin alamet-i farikası olarak “ortak akla önem vermesi”dir diyor. Kimin ortak aklı acaba… Çoğunluk MHP üzerinden konuyu değerlendiriyor ancak devlet, parti devleti ve Erdoğan’ın meselesi MHP değil…

    Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, iki yıldır hazırlanan bu yasa teklifi için “Seçim yasa taslağı, darbenin seçimler yoluyla yapılması demek”tir diyor.

    Yani Eminağaoğlu’na göre demokrasi pek de bu ülkede anlaşıldığı şekilde veya iktidarın dayattığı biçimde bir şey değil. Jessop, demokratik kurumların yaratılmasının ardında demokratik pratiklere işaret ettiği kadar, bu tartışmaya bağlı öznelerin de oluşumunun gerekliliğinden bahsediyor. Muhalefet ya bu süreci var edecek ya da yeni seçim yasasıyla devam edecek.

    Bu sıralarda da A Haber, ayçiçek yağı yüklü geminin limana ulaşması “olayını” yerinde takip edip, “Son Durum” olarak izleyicileriyle paylaşıyor. Çünkü -A Haber ya da muhalefet, farkında olsa da olmasa da- bizim asıl gerçeğimiz bu.

    31 Ocak’taki “ Devletin Güncel Durumu” yazımı şu paragrafla bitirmiştim, bu yazı da öyle bitsin: “Aşina olunan bilinmez”. (https://www.medyaport.net/devletin-guncel-durumu-kilicdaroglu-nerede-duruyor-makale,33096.html) Yanılgılardan uzak durmak en iyisi. Erdoğan ve AKP “kutsallığını” yitirdi ancak mevcut halde hukuku, kanunları kendi fiili durumuyla istediği gibi eşleyen bir iktidar olarak yaşamaya devam ediyor. İlk geldikleri zamandan beri, iktidarları, onların verili devlet projesi, hem sistemin yapısal krizinin temsilcisi hem de güncel krizlerin adresi. Karşımızda duran “şimdikini” anlamak, dönüşüm için hala en önemli anahtar.

  • İyi bir nedenle yapılan kötülük

    Sinema veri kaynağı IMDB’ye göre, hali hazırda çekim, post prodüksiyon aşamalarında ya da anons edilen on bir (rakamla 11) projesi olduğuna göre, Jake Gyllenhaal için “orijinal hikaye gelmiyor ki böyle tercihler yapıyor” diyemeyiz. O zaman salonlara uğrayan son iki filminin yeniden çevirim olmasının tesadüf olduğunu düşünebiliriz.

    Ekim ayında izlediğimiz, orijinali 2018 yapımı bir film olan (ki daha güzeldi) “Suçlu”dan sonra, bir kez daha Danimarka orijinli bir yeniden çevirimle karşımızda kendisi. Bu cuma itibariyle salonlardaki yerini alan “Ambulans”, 2005 yapımı bir Laurits Munch-Petersen filmi. Belli ki Danimarka’da bir kaynak bulunmuş! Tabii tüketim hızına ve yaratıcılık sıkıntısına paralel olarak yeniden çevrimler arasındaki mesafe giderek daralıyor. Ve aslına bakılırsa orijinal film tam Hollywood işi. Bugüne kadar keşfedilmemiş olması bir kayıp olarak değerlendirilebilir.

    Vakti zamanında ülkesi için Irak’ta kahramanca mücadele (!) etmiş Will, karısının ameliyat parasını denkleştirememektedir. Film, Will’in Amerikan sağlık sistemini çalıştırmak için uğraştığı imkansız bir telefon görüşmesiyle açılıyor. Filmin bu anları, Hollywood’un Meksika tarifine çalan sarımsı bir yoksulluk estetiği vardır ya, tam olarak öyle. Sağlık sistemi işe yaramayınca, eşinin görüşmemesini istediği üvey kardeşi Danny’ye mecbur kalıyor Will. Ve anlıyoruz ki, iki kardeş eskiden küçük çaplı suçlara bulaşmış. Danny’nin öz, Will’nin üvey babası ise efsane bir soyguncudur. Ancak, bütün bunlardan uzak durmak isteyen Will orduya yazılmış ve geçmişine tövbe etmiştir. İşte hastalık onu Danny ile temas kurmaya mecbur bırakır.

    Danny, 32 milyon dolarlık bir soygun planladığını ve kardeşi olmadan bunu yapamayacağını söyler. Will önceleri itiraz etse de, biraz mecburiyetten, biraz da kardeşini yalnız bırakmak istemediği için soygunun parçası olur. Ancak işler yolunda gitmez ve olaylar kontrolden çıkar. Filmin girişinde tanıştığımız sağlık görevlisi Cam’in bulunduğu ambulansı kaçırmak zorunda kalırlar. Üstelik ambulansta yaralı bir polis de vardır. Bundan sonrası kibirli bir şefleri olan bir grup polisin kovalamacası, Danny’nin gidip gelen ruh halinin yaratığı gerilimler, Will’in ortalığı sakinleştirme girişimleri ve Cam’in polisi hayatta tutma çabalarıyla örülü bir aksiyon olarak tanımlanabilir.

    Açıkçası biraz fazla uzun tutulmakla birlikte işinin ehli bir yönetmene emanet edildiği için filmin aksiyon tarafının gayet yerinde olduğunu belirtmeden geçmeyelim. “Armageddon”; “Pearl Harbor” ve beş adet “Transformers” filminden sonra Michael Bay için seyirciyi cezbedecek bir aksiyon filmi çekmek fazla sor olmasa gerek. Tam da burada, çağın iki ruhunu yakalamaya çalıştığını belirtebiliriz yönetmenin. İlki drone teknolojisi kullanımı. Michael Bay, gençliğinde bu teknolojiden yararlanamamış olmanın acısını çıkartırcasına kullanıyor drone kameraları. Apartmanlara tırmanıyor, oradan hızla yola düşüyoruz. Buna ikinci ruh çağırma çabası olarak “Hızlı ve Öfkeli” tadındaki araba sahneleri eklenince midesi hassas olanlar için uyarı yapmak boynumuzun borcu.

    Öte yandan, hikayeye enjekte edilen Hollywood anlarından da bahsedelim biraz. Misal Will’in hırsızlık yapması politik bir gerekçeye dayandırılamaz bir Hollywood filminde. O yüzden açılış sahnesindeki çaresizlik konuluyor ki, ahlaki bir gerekçe oluşturulmalı. Ancak mecbur bırakılmak kahramanın meşruluğunu sağlar çünkü seyircinin gözünde. Danny ise bunu tercih etmiştir, dolayısıyla seyirci onunla empati kurmaz. Onun aşık olduğu biri, çocuğu yoktur. Finale doğru Danny’nin daha da kötüleşmesi, Will’nin daha iyi görünmesi için gereklidir bu anlamda. Bu iyi ve kötü arasındaki ayrımı sağlık görevlisi Cam ve ambulanstaki polis bile rahatça yapabilir artık. Biri silahla vurulmuş, diğeri saatlerce rehine olarak hayatı tehdit altında yaşamak zorunda kalmış olsa bile, meselenin iyilik ve kötülük arasında olduğunu anlarlar bir çırpıda. İyi birisi kötülük yapacaksa da ancak mecbur olduğu içindir bu. İyi bir nedenle yapar o kötülüğü!

    Son olarak “Matrix Resurrections”ta Morpheus olarak karşımıza çıkan Yahya Abdul-Mateen II, Jake Gyllenhaal’la iyi bir ikili oluyorlar. Bu ikiliye Eliza Gonzalez de (“Hızlı ve Öfkeli”, “I Care a Lot”, “Godzilla vs. Kong”) aynı şekilde ayak uyduruyor. Toparlarsak “Ambulans”, daha çok genç izleyicilerin mutlu olacağı bir aksiyonla bezeli bir seçenek olarak salonlarda izleyicisini bekliyor.