Kategori: Yazar

  • Aşure sever misiniz?

    Sinema salonlarına meftun olanlar için, bahar ayları biraz sıkıntı demektir. Özellikle de Türkiye’nin vizyon takvimi düşünüldüğünde. Çünkü büyük bütçeli yerli filmler için ana sezon ekim-nisan arası olarak seçilir genellikle. Bu dönem aynı zamanda, hem festival gözdelerinin (Cannes, Venedik vb.) hem de Oscar namzetlerinin arzı endam ettiği zamana da tekabül eder. Haliyle seyirci için oldukça çeşitlidir sinema salonları. Ancak nisan başı, mayıs sonu arası genellikle kışın yaşanan yoğunluktan kendisine yer bulamayan yerli yapımlar, orta karar Hollywood işleri, bir de önceki yılın festivallerinden kalan yerli sanat filmleri vizyona girer. Mayıs sonundan itibaren de Hollywood gişe filmleri düşmeye başlar.

    İşte bu hafta itibarıyla vizyona giren on filmden elle tutulacak yapım sayısının bir bilemedin iki olmasıyla, salonlardaki kuraklığın başlangıcını ilan etmiş oluyoruz. Neyse ki, İstanbul’da yaşayanlar için film festivali başladı. Ama yine de dikkat çekici bir yapım var bu haftanın menüsünde. 2016 tarihli “Swiss Army Man” filmiyle hayli sükse yapan ve dikkat çeken Daniel Kwan ve Daniel Scheinert ikilisi (The Daniels) uzun bir aranın ardından yine absürt sayılabilecek bir yapımla karşımızda. “Her Şey Her Yerde Aynı Anda” (Everything Everywhere All At Once) başta Marvel filmleri olmak üzere Hollywood’un bu ara pek pek rağbet ettiği “paralel evren” mevzusunu, yarı şaka yarı ciddi bir ortamın içinde ele alıyor diyebiliriz. Kanımca, film şaka olduğu yarılarda iyi, ciddi kısımlarda ise idare ediyor.

    Kocası Waymong ile birlikte Çin’den ayrılıp ABD’ye yerleşen ve bir çamaşırhane işleten Evelyn’in oldukça sıradan bir hayatı vardır. Kocasına karşı artık eskisi kadar güçlü hisler beslemiyordur, kızı Joy ile sorunlar yaşamaktadır, üstüne babası da Çin’den kalkıp ziyarete gelmiştir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, vergi memurları da tepelerindedir ve işyerlerini kaybetme riski bulunmaktadır. Film, bir yandan Çin yeni yılını kutlamak için yapılan parti hazırlıkları, diğer yandan da vergi denetimi için yapılacak ziyaretin gerilimiyle başlıyor. Jamie Lee Curtis’un muhteşem bir şekilde ete kemiğe büründürdüğü vergi memuru Deirdre Beaubeirdra’nın huzuruna çıkmak için giderken, Waymong asansörde garip davranışlarda bulunuyor. Bir süre sonra Evelyn de ona katılıyor.

    Waymong, evrenler arası gidip gelen ve ‘dünyayı kurtaracak’ kişiyi arayan Morpheus’tur adeta. Ve Evelyn’in ‘seçilmiş kişi’ olduğuna inanmaktadır. Ancak, burada karakter, her evrende başka bir kimliğe bürünmek durumundadır. Örneğin evrenlerden birinde Waymong ve Evelyn’in hiç evlenmemiş ama çok başarılı olmuştur. Başka bir evrende sosis parmaklıdırlar ve Evelyn ile Deirdre’nin ilişkisi vardır vb.

    İlk yarım saat, filme bağlanma ya da ondan sıkılma için yeterli veriyle dolu. Çünkü bu kadar hızlı evren değiştirilen bir tempoda filmi yakalamak, olup biteni bir mantık silsilesine oturtmak hayli zor. Ama giriş tamamlandıktan ve filmin aksiyon temposu rayına girdikten sonra akışta sorun kalmıyor açıkçası. Evelyn’i canlandıran Michelle Yeoh, “Kaplan ve Ejderha”dan bu yana tanık olduğunuz uzak doğu dövüş sanatı maharetlerini bir kez daha seriyor gözler önüne. Bu bölümde yönetmenlerin de zanaatını iyi konuşturduğunu söylemek gerek. Film yer yer çok iyi bir absürt tat yakalıyor ve orta bölümlerde zirvesine ulaşıyor. Tabii sinema dünyasından birçok filmde de göndermeler yapmaktan geri durmuyor yönetmen ikili.

    Bundan sonrasının biraz fazla tekrara düştüğünü ve filmin biraz uzadığını düşünenlerdenim açıkçası. Yönetmenler, bir yandan Hollywood’da pek muteber olan ‘paralel evrenler’ dünyasıyla eğlenirken, bir yandan da fazla ciddiye alıyorlar sanki. Sosis parmaklar, şef rakun gibi absürt anlardan; “Waymong ve Evelyn evlenmeselerdi nasıl bir hayatları olurdu” evrenindeki hisli anlara savrulan dünyası filmi biraz akamete uğratıyor.

    Öte yandan film boyunca anne- kız arasındaki gerilimi ve öfkeyi tavizsiz ele alan, uç noktalara kadar ustaca götüren hikayenin, finalde fazla naif kaldığını da eklemeden geçmeyelim. Kuşkusuz anne-kız ilişkisi dinamiğinin özel yanları var ama film sanki bu kadar da “bütün dünya buna inansa, el ele tutuşsa” tadında bitmemeliymiş gibi geliyor.

    “Her Şey Her Yerde Aynı Anda”, bir bakıma aşure gibi bir film. Olumsuz anlamda söylemiyorum bunu. Her şeyin birbirinin içine konulduğu bir iş bu. Tadını sevip sevmeyeceğiniz size kalmış.

  • TFF seçimleri için damatlar karşı karşıya

    Nihat Özdemir Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanlığından istifa etti…

    Ya da affını istedi…

    Yeni senaryolar üretilmeye başlandı…

    Kim TFF Başkanı olacak?

    Kulislerde çok kişinin ismi geçiyor…

    Göksel Gümüşdağ…

    Ahmet Ağaoğlu…

    Mustafa Denizli…

    Servet Yardımcı…

    Mehmet Baykan…

    16 Haziran’a daha çok var…

    Sürpriz isimler de çıkabilir…

    Göksel Gümüşdağ’ın ismi ağırlık kazanınca…

    Turkuaz medyası harekete geçti…

    Kim medyanın başında…

    Serhat Albayrak…

    Berat Albayrak’ın abisi…

    Sarayın damadı…

    Göksel Gümüşdağ kim?

    Başakşehir’in başkanı…

    AKP Büyükşehir Belediyesi gurubunun başkan vekili…

    En önemlisi de…

    Emine hanımın yeğeni Müge Baran ile evli olması…

    Turkuaz medyası Göksel Gümüşdağ’ın aleyhine yazılar yazmaya başladı…

    Nihat Özdemir de Gümüşdağ’dan yıldığını istifasında belirtmişti…

    Demek ki bir talimat verildi…

    Gümüşdağ gözden çıkarıldı…

    Şimdi iki damat karşı karşıya…

    Albayraklar, Trabzonspor’un ve Kulüpler Birliği Vakfı’nın da şu anda başkanlığını yapan Ahmet Ağaoğlu’nun TFF Başkanı olmasından yana…

    Destekleri bu yönde…

    Ahmet Ağaoğlu’da TFF Başkanlığına sıcak bakıyor…

    36 yıl sonra Trabzonspor’u şampiyon yapan takımın başkanı olarak anılmak istiyor…

    İşte bu nedenle…

    Turkuaz medyası Göksel Gümüşdağ hakkında olumsuz haberler üretip, iyice yıpratmaya çalışıyor…

    Çalışmaya da devam edecekler…

    TFF seçimlerinde damatların üstün bir rol oynayacağı kesin…

    Orta bir yol bulunur mu?

    Biraz zor görünüyor…

    Burada en zor durumda olan ise Emine hanım…

    Bir yanda yeğenin kocası…

    Diğer yanda kızının kocasının desteklediği aday…

    16 Haziran’a yaklaşık iki aylık bir süre var…

    Bu kapışma sonucunda…

    Bir başka aday sürpriz yapabilir mi?

    Dengeler değişse bile…

    Son sözü her şeyde olduğu gibi…

    Saray söyleyecek…

    Başka yolu var mı?

  • Aromalı şakalar hayali seyahatler

    Geçen haftaki yazımda “liderin akıldışı ve toplumsal gerçeklikten uzak tavsiyelerini abartılı şakalar olarak değerlendirmek gerektiğine” dikkat çekmiştim ve bu şakaları ciddiye alıp ısrarla hesap sormak gerekiyor elbette. Lider şakalarına geçtiğimiz günlerde de devam etti ve gençlere “aromalı kahve eşliğinde oturup sohbet edin, mutlaka yanınızda basılı kitap taşıyın ve ülkemizi ve dünyayı gezmek için şartlarınızı zorlayın” buyurdu. Üç hafta önce de, son başbakan ve aynı zamanda son yerel seçimlerin mağlup İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı beyefendi Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde katıldığı bir toplantıda çiftçilere “Ekin kardeşim, ekebildiğiniz kadar ekin. Maliyetler yüksek, mazot yüksek, gübre yüksek, diğer girdiler yüksek nasıl ekelim’ diye düşünüyorsunuz düşünmeyin devletiniz yanınızda.” diyerek seslendi. Bu sesleniş de Türkiye tarihine ağır ve dramatik bir şaka olarak geçti. Halkı yönetenler, halkın gerçekliğinden koptukça işi şakaya vurmaya başladı. Şakanın şiddeti sertleştikçe, yarattığı trajedi de ağırlaşmaya başladı. Aynı yazımda bu şakaları ciddiye alıp, lideri ciddiyete davet etmek gerektiğini hatırlatmıştım. Şakaya şakayla karşılık verildiği sürece belli ki lider şaka yapmaya devam edecek. Gençlere dünyayı gezmelerini salık veren liderin, ya dünyadan haberi yok ya da gerçekten işi şakaya vuruyor.

    TÜRKİYE’DE KIDEMLİ PROFESÖR MAAŞI 1000 DOLAR BİLE ETMİYOR

    Bir iki ay önce halen üniversitede çalışmaya devam eden meslektaşlarımdan birisiyle akademisyen maaşlarının artan döviz ve enflasyon karşısında ne hale geldiği ile ilgili sohbet ediyorduk. Geçim derdinden, bir hafta önce aldığımız zeytinyağını bir hafta sonra aynı fiyata bulmamızın imkânsız hale gelmesinden dolayı, akademik tartışmalar yapmaya mecalimiz kalmadığı için, elbette konumuz maaşlardı. Elbette beni ilgilendiren bir konu değildi profesör maaşı. Ben zaten toptan sistemin dışına atıldığım ve ağaç kabuğu yemeye mahkûm edildiğim için, tamamen kişisel merak nedeniyle konuşuyordum. Meslektaşım pandemi öncesinde katıldığı bir uluslararası konferansta karşılaştığı farklı ülkelerden profesörlerle aylık maaşlarının ne olduğuna dair bir sohbet sırasında, dünyadaki genel ortalamanın 3500-5000 Dolar arasında olduğunu gördüğünü anlatıyordu. O sıralarda döviz bugünkü kadar yüksek olmadığı için Türkiyeli bir profesör olarak yaklaşık 1500 Dolar civarında olduğunu belirtiyordu maaşının. Şimdi ne hale mi geldi? Şimdi Türkiye’de en kıdemli profesör maaşı, 1000 Dolar bile etmiyor.

    “SAHİ ŞİMDİ KAÇLA ÇARPMAMIZ GEREKİYOR?”

    2011 yılında TÜBİTAK’tan aldığım bursla Hollanda’nın başkenti Amsterdam’daki Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’ne araştırma yapmak için gitmiştim. Orada tanıştığım bir profesör meslektaşım da o sıralar YÖK’ün verdiği üç aylık araştırma bursuyla gelmişti aynı enstitüye. Kısa sürede kendisi ve eşiyle ahbap olduk ve birlikte zaman geçirmeye ve Amsterdam’a yakın yerleri birlikte gezmeye başladık. Her gittiğimiz yerde girdiğimiz dükkânlardan hediyelikler almayı ihmal etmiyorduk. Profesör meslektaşım, zaman zaman tabi ki gördüğü fiyatların Euro olduğunu unutup “ucuzmuş” diyerek hemen cüzdanına davranıyordu. Her cüzdanına davrandığında eşinden gelen “ikiyle çarp!” uyarısıyla kendine geliyordu. Sahi şimdi kaçla çarpmamız gerekiyor? Meslektaşım YÖK’ten bursunu peşin ve Türk Lirası üzerinden aldığı için, ülkeye dönüşünün sonuna doğru Euro’daki elli kuruşa yakın bir artış nedeniyle bir hayli zor duruma düşmüştü. Düşünün 50 kuruş artıştan dolayı, sonraları görüştüğümüzde aylarca bütçesini toparlamakta epeyce güçlük çektiğinden yakınmıştı. Düşünün 50 kuruş diyorum. Düşünsenize, son üç dört ay içinde ülkede döviz iki katına çıkarak Dolar 18 Türk Lirasını buluyor, ardından uydurulan bir Kur Korumalı Mevduat sistemi sonucunda bir gecede 11, 12 TL civarına düşüyor. Bu uydurma sisteme rağmen, üç ay içinde tekrar 14 TL’yi buluyor ve geçiyor.

    AYLIK ÖĞRENİM KREDİSİ İSTANBUL-DİYARBAKIR ARASI GİDİŞ DÖNÜŞ BİLETİ

    Lider, gençlere “ülkemizi ve dünyayı gezmek için şartlarınızı zorlayın” buyurdu ya. Ben bu seyahati mümkün kılacak birkaç rakam vermek istiyorum. Gezmek için ne gerekiyor? Ulaşım aracı değil mi? Elbette dünyayı gezen bazı gençler, macerayı göze alıp otostop yapabilir. Sanırım şartlarınızı zorlayın demesinden bunu anlamalıyız liderin. Ya da belki “işi gücü bırakın, sırtınıza bir torba asın, derviş gibi yaya olarak yollara koyulun” da diyor olabilir. Tam olarak söylediği sözün içeriğini açmadığı için tevil etmeye ihtiyacımız var haliyle. Tevil etmeye çalıştıkça şakanın mahiyeti iyice kafamıza dank ediyor. Ulaşım sorununu aşmak için bütün bu ihtimallerin gerçekleşebilir olduğunu dahi kabul etsek, bir gencin bir yerden bir yere gidebilmesi için elbette karnını da doyurması gerekiyor. Bütün gençlerin maceracı ruhlarının kabardığını ve hepsinin liderin sözüne kulak vererek yollara döküldüğünü düşünsenize bir yandan da. Ankara’dan misal Diyarbakır’ı merak eden bir dolu gencin ana yollarda otostop için kuyruk oluşturduğunu. Yollardaki arabaların önlerine kendilerini canhıraş attığını. Ailelerinin tüm uyarılarına rağmen maceraya atılmakta ısrar ettiklerini. Bu arada üniversiteyi bitirmiş pek çok gencin maceracı ruhunun aniden kabarmasıyla muhtemelen kargo ve kurye şirketleri eleman bulmakta bir hayli güçlük çekerdi. Liderin sözlerini anlamaya ve tevil etmeye çalışırken vereceğim rakamları unuttum. Liderin gezmeyi sağlayacak ulaşım araçlarıyla ilgili olarak açıkça bir şey söylememesi nedeniyle yine biz bildik ve en çok kullanılan ulaşım araçlarının fiyatlarına odaklanalım. Gençlerin Ankara’dan Diyarbakır’a gideceğini varsaydık ya, Ankara-Diyarbakır arası otobüs fiyatları 300 ile 400 TL arasında değişiyor. Devlet gençler diye hitap edilen lisans öğrencilerine 2022 yılı boyunca 850 TL kredi veriyor. Kredi, dikkatinizi çekerim. Lisans eğitimini bitirdikten çok kısa bir süre sonra krediyi alan öğrenci geri ödemesini yapmazsa, borç önce ivedilik kazanıp, sonra da haciz işlemiyle tahsil edilme yoluna gidiliyor. Bu kredi ile misal Diyarbakır’dan Ankara’ya üniversite okumaya gelmiş bir genç memleketine gidip gelebiliyor ve üstüne de 50 TL kalıyor. Harca harca bitmez değil mi? Müsaadenizle size birkaç şehirlerarası otobüs bileti ücretinden daha örnek vereyim: İstanbul-Diyarbakır: 400-500 TL, İstanbul-Ankara: 180-320 TL, İstanbul-Antalya: 280-350 TL, Ankara-Antalya: 200-220 TL, İzmir-Mardin: 500 TL. Bu rakamlar uzar gider. Uçak biletlerini vermeye elim gitmiyor. Uçak için de tek bir örnek vererek bu mevzuyu kapatayım. İstanbul-Diyarbakır: 1250 TL gidiş-dönüş (en uygun seçenek).

    İKTİDARIN BAŞAT YÖNETME STRATEJİSİ GERÇEKLİĞİN ÇARPITILMASIDIR

    Şimdi bütün bu rakamlar ortadayken, ülkesini yönetmek için şehvetle arzu duyan, halkın refahı için varını yoğunu ortaya koyan, ülkesini dünya ülkeleri arasında parmakla gösterilir hale getirmek için kendini paralayan bir lider, gençlere durduk yerde neden “ülkemizi ve dünyayı gezmek için şartlarınızı zorlayın” şeklinde tavsiyede bulunur? Bulunduğu bu tavsiyenin yine bu rakamlar ortadayken gençler tarafından nasıl ciddiye alınabileceğini düşünür? Haydi, düşündü diyelim, nasıl bunu ciddi ciddi dile getirebilir? Ortada neresinden tutsanız açıklamakta güçlük çektiğiniz bir tutarsızlık mevcut. Ancak, bu tutarsızlığın kendisinin bizatihi bir siyaset biçimi olduğunu kabul etmek gerekir. Lider, ya yönettiği ülkenin içinde bulunduğu durumun vahametinin farkında ve bunu şakaya vurarak geçiştirmeye çalışıyor, ya da farkında değil ciddi ciddi tavsiyelerde bulunuyor. Her iki hal ve şartta lider kendisine bir tepki gösterilmeyeceğinden emin şekilde konuşabiliyor. Konuştuğu konunun ne olduğundan bağımsız olarak lidere gerçekleri çarpıtma gücünü siyasi erkinden ziyade çarpık gerçeklerin kanıksanmış olması veriyor. Hiç kimse bu çarpık gerçekleri, düzeltmeye mecali kalmadığı için, uyarma, hesap sorma protesto etme gibi fiillere girişemiyor. Aslında burada korkudan ziyade mecalsizlik söz konusu. Korku dağlarının çoktan aşıldığı ortada değil mi? Açlıktan nefesi kokan birisini hapisle, gözaltıyla, şiddetle ne kadar korkutabilirsiniz? Liderin gerçekleri çarpıtma stratejisi bu konjonktür içinde şiddet ve baskıdan daha etkili bir siyasal strateji olarak işletiliyor. Kuşkusuz tıpkı hegemonyanın krize girdiği anlarda zorun devreye sokulmasına benzer bir biçimde, çarpıtılan gerçeklerin kitlelerin bilişsel yetisini dumura uğratması stratejisi krize girdiği anlarda da şiddet ve baskı devreye girebiliyor. Ancak günümüzün iktidarının başat yönetme stratejisi şiddet ve baskıya dayanmıyor artık. Başat yönetme stratejisi, zihinleri allak bullak eden gerçekliğin çarpıtılmasıdır. Bu stratejiyi, yıllardır, içi boş komplo teorileriyle, dünyanın bütün nimetlerinden faydalanma arzusuyla yanıp tutuşurken, bütün dünyayı kendine düşman belleyen bir siyasi geleneğin temsilcileri olan Siyasal İslamcılar maharetle uygulayabiliyor. Ancak elbette bu stratejinin de bir sınırı var. Şaka, hakikatleri çarpıtabilmek için iyi bir araç olarak kullanılabilir elbette, ancak aynı zamanda dozunda ve ciddiyetle kullanılırsa kitlelerin direnişini de örgütleyebilir, liderin çarpıttığı gerçekleri düzeltmeyi de sağlayabilir. Elbette şakanın yarattığı şiddet tekelini liderin elinden alabilmek koşuluyla.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Çine’den yükselen çığlık

    5 Nisan salı günü Evrensel gazetesinde gazeteci Özer Akdemir’in dikkat çeken bir haberi vardı. https://www.evrensel.net/haber/458683/madenci-sirket-topcamda-uyari-dahi-vermeden-dinamit-patlatti

    Aydın Çine’ye bağlı Topçam Köyü’nde kuvars madenciliği yapan Eysim şirketi, Ali-Cennet Coşkun ailesinin evine 50 metre uzaklıkta dinamit patlatmış, aileye haber dahi verilmeden ve uyarı sireni çalmadan yapılan patlatma sonrası ortalık toz duman olurken, hayvanların olduğu ağılın üzerine taşlar yağmıştı.

    Patlatma sonrası çıkan tozu kamera ile görüntüleyen Ali Coşkun’a bölgede bulunan jandarma, “görüntü alma” diyerek engel olmaya çalışmıştı.

    “Altın Ölüm” ve “ Altın Girdap” kitaplarımızda da ısrarla anlatmaya çalıştığımız acı veren bu Türkiye tablosu, Özer Akdemir’in haberinde ve haberle birlikte yayınlanan videoda çok çarpıcı bir şekilde anlatılmıştı.

    Bugün ülkemizde Ege’den Karadeniz’e, Akdeniz’den Doğu Anadolu’ya hemen hemen bütün bölgelerimizde yüzlerce köyümüz benzer bir tehditle karşı karşıya.

    Bir yanda köylerini, bağlarını-bahçelerini, su kaynaklarını, dağlarını ve ormanlarını korumaya çalışan köylülerimiz, diğer yanda ellerinde “ruhsat” adını verdikleri yıkım ve “ekokırım” belgesi olan “vahşi madenciler”… Diğer yanda vatan topraklarını ve her birisi üretim merkezleri olan köyleri koruması gerekirken, tam tersine o köyleri haritadan silen vahşi madencilerin korumalığını yapan jandarma ve polisimiz…

    Patates 1 kg 8-10 TL, karnabahar tanesi 25 TL, domates 1 kg 17 TL, soğan 1 kg 6-8 TL…

    Liste uzayıp gidiyor.

    Hiç bir plan, program, strateji yok…

    Ekonominin temel ilkelerini hiçe sayarak ona buna meydan okumalar. Alınan yanlış kararlar ve ortaya çıkan ağır faturalar…

    Bu ülkenin birikimleri, hazinesi bir yere kadar zararları karşıladı. Ama artık duvara dayanıldı.

    Bütün ulaşımı, insanlar ve lojistik dahil dört teker üzerine yükle, sonra benzini mazotu beşe katla sonra zam üstüne zam yap. Ardından da “fiyatları yükseltiyorlar” diyerek onu bunu suçla.

    20 yıldır iktidardasınız. Neden en azından malların ulaşımını demiryollarına aktarmadınız?

    Önceliğimiz hızlı trenler mi? İhtiyaçların ve malların en ekonomik ve hızlı ulaştırılması mı?

    Bir yandan madencilik yapıyoruz diye ülkenin bütün köylerini uçurumun kıyısına it, diğer yandan ürünleri pazara ulaştırmak için hiç bir planlama yapma.

    Üstelik her şeye rağmen şehirlerin yakınında olan ve o şehirleri ayakta tutan ve besleyen tarım alanlarını ranta kurban et ve sonra ortaya çıkan tablodan şikayet et…

    Türkiye hiç olmadığı kadar tehlikeli sulara doğru ilerliyor.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • Oysa onlar sadece çocuk…

    Bahar dört bir yandan göz kırptı, toprak uyandı, kökler canlandı, dallar çiçeklendi, yemişe durdu. Tarlalar ekine, ekinler hasata hazırlanmaya başladı…

    Bir yanda; küresel kriz gıda sektöründe de kendisini gösterirken, ülkemizde verimli tüm tarım arazilerinin betonlara boğulma ve çiftçinin artan maliyetlerle ekin yapıp yapamayacağı sorunsalı…

    Diğer yanda; her şeye rağmen; ekilecek, biçilecek, dallardan yemişler toplanacağı gerçekliğinde, mevsimlik tarım işçileri ve sorunları…

    Hani, kamyon kasalarında seyahat eden, trajik trafik kazalarında yaşamlarını yitiren, çadırlarda geçirdikleri aylar boyunca yaşadıkları derin yoksulluk içinde yaşam mücadelesi veren işçiler…

    Hani her sene olduğu gibi bu sene de sadece hasat zamanı konuşulacak, çözüm üretilmeden mevsim geçecek, onlar derin yoksulluklarına geri dönerken, çoktan unutulmuş olacak işçiler…

    Sonra ne mi oluyor? Payelerine şu şaftı kaymış alaca dünyada, böylesi amansız bir iş için kendini tüketmek ve sonunda tüm kışa yetecek ekmek parası bile çıkaramamış olarak, çadırlardan mülkiyetsizliklerine dönmek, çetin bir 8 ayı geçirmek kalıyor…

    Ama en yaman yara, erken yaşta büyümek zorunda kalan, çalışma ve yaşam koşulları, çevre ile ilişkiler, eğitim ve sağlık sorunları açısından dezavantaj yaşayan, çocukluklarını sistemin öldürdüğü tarım işçisi çocuklar…

    Uzak yerleri bir kuyunun aynasında arayan, kalplerinde kendilerinden büyük bir çocukluk büyüten, içlerinde kırılgan çocuklar…

    Onlar her Nisan’da çıktıkları mevsimlik göç yolunda, her tutundukları dallarından, hayallerinden koparılıyorlar, bozuluyor tüm ahenk, kederden gözlerini kendilerinden bile kaçırıyorlar…

    İçimizdeki zindanı değiştirmeden sistemi değiştiremeyiz. Çok ve çocuk olan, bizim olan bu çocuklar için hepimizin savaş vermesi gerekir. Ve elbette politika, zaten bu gerekleri savunmak, halkına alabildiğine daha fazla mutluluk sağlamak zorunluluğu değil midir?

    Mademki hak ve adalet çağında sosyal ve hukuk devleti olduğumuzdan bahsediyoruz, hukuk devleti ilkelerinden olan insan hak ve hürriyeti, eşit yurttaşlığı hayata geçirmek, çocuk işçiliğini azaltmak hatta ortadan kaldırmak için, daha ne bekleniyor?

    İnsanın yapmak istemediği, yine de doğrusunun bu olduğunu düşünerek yaptığı öyle çok şey vardır ki. Ama bir de tıpkı mevsimlik tarım işçisi çocuklar gibi, mecbur bırakıldıkları için yapanlar…

    Mevcut sistemin topluma en ağır maliyeti birbirine yabancılaşma oldu. Oysa bir yerlerde bir çocukluk ölüyorsa, ağlar bütün dünya…

    Hani bu çocukları, sorunlarını, görmüyor; hani umutlarını, hayallerini öldürüyor, geleceklerini solduruyorsunuz ya. Hani gerçeği gömüyorsunuz ya, boşa.

    Gerçek, toprak altında yol alıyor.

    Bir gün, her yandan fışkıracak.

    Ama “çocuk işçiliğine ”çözüm üretilmezse, o zamana kadar toprağın üstü yaralı açılan bitkilerle dolacak…

    Çünkü gelecek umutsuz olunca, insana bugünkü hayatı da zehir oluyor. Açılmış yaralar iyileşse de, kapanmıyor…

  • AKP rejiminin ekokırım hali: ‘Külü vatandaşa, parası yandaşa’

    Yıllardır AKP rejiminin bin bir yüzüne mecbur bırakıldık. Sermayenin konumu da buradan ayrı değil, diyalektik bir ilişki içinde.

    Sünni tahakküm yaşamın her yanına sızıyor. AKP iktidarı, İslamcı tahakkümü bir yönüyle, bedenleri ve zihinleri kontrol altında tutarak icra ediyor. Bireyleri dinsel retorikle, ekonomik sömürüyle, yoksulluk kıskacıyla sıkıştırıyor. Bu düzeni, gericilikle birleştiriyor, sermayeyle kol kola bütüne yayıyor.

    Bugün neoliberalizmin ve 20 yıllık Erdoğan rejiminin bağımlı sınıfların bilincinde, iradesinde yarattığı yıkım, gericiliğin yükselişinin kanıtı olduğu gibi, tekrar tekrar üretilmesine ve normalleşmesine de neden oluyor. Devlet bizatihi ve bililtizam gericiliği yayıyor, dayatıyor, kapitalizmi buradan besliyor.

    Kapitalizmin iktidarda olması ve devamlılığını sürdürmesi adına yol açan bir rejim var ülkede. Lefebvre’nin “iktidar ritmi” dediği şeyle de epey uygun: “Sermayeye uygun olan ritim, üretimin (her şeyin üretimi: şeyler, insanlar, halklar vs.) ve yıkımın ritmidir (savaşlarla, ilerlemeyle, icatlar ve gaddar müdahaleler, spekülasyonla gelen yıkım). …” Ve çarpıcı bir cümleyle “sermaye […] kendi etrafında ne varsa dünya ölçeğinde öldürür. Sermaye inşa etmez. Üretir. Yükseltmez; çoğalır.” diyerek sermayenin “habis gücünü” de göstermeye çalışıyor.

    Yaşanan “yıkımlar” sermayenin egemen tarzıyla iç içe. Buraya kişilerin/iradelerin/bedenlerin yıkımını dâhil ettiğimiz gibi, kamusal/ toplumsal olanın ve doğanın yıkımını da eklemeliyiz. “Sermayeyle kol kola bütüne yayıyor” dediğim şey tam da bu ve onun habis gücünü görmek adına önemli bir kapı aralıyor.

    Ali Bulaç diyor ki: “İslamcılık belli bir tarihte ortaya çıkıp tarihe intikal eden siyasi ve ideolojik bir akım değildir; aksine her yeni durumda işleyen ve kendini üreten bir süreçtir” hem doğru hem yanlış. İslamcılık bir ideolojidir ve oldukça pragmatiktir. Bu sebeple de her yeni durumda işleyen ve kendini üreten bir süreçtir. Neoliberalizmle “muhteşem” bütünleşmesi bundandır.

    Yaşadığımız son 20 yılın, neoliberalizmin yeni bir hegemonya projesi etrafında kutsanması ve aynı zamanda AKP’nin devletleşmesi, devletin de partileşmesi şeklinde cereyan etti. Tanık olduğumuz şey 1980’lerle başlayan neoliberalleşme politikalarının uzantıları ve yıkıcılığı, bu düzen İslamcı ekonomi-politik müktesebatın bir parçası ve bu da AKP’nin unsurları…

    AKP’nin omurgasını İslamcı sermaye grupları, 15 Temmuz öncesi Gülencilerin bağlantıları, vakıf-dernek-cemaat ağı, elindeki belediyeler ve bugün “ Erdoğan’ın beşlisi” haline gelen sermaye grupları oluşturuyor. AKP’li yıllar sermaye birikim rejimi kendinden önceki neoliberal süreci devralmış olsa da, kendi politik ve ideolojik gündemiyle de kendine has müdahalelerle şekillendi. Büyüme motoru olarak inşaat seçildi, bir “lokomotif” işlevi yüklense de hem partinin hem ideolojilerinin ruhuna da fazlasıyla uygun bir tercih oldu. İnşaat odaklı büyüme, İslamcı sermayenin de iktidarıyla bütünleşti. Politik temsiliyetini AKP’de bulan veya artık Erdoğan rejimine mecbur olan büyük burjuvazi fraksiyonu haline gelen sermaye gruplarıyla karşı karşıyayız. Ve bu gruplar bugün ülkeyi talan ve yağma anlayışıyla peşkeş çekiyor, bozuyor, yıkıyor, mahvediyor… Dizginsiz bir anlayışla; her şey sermayeninmiş gibi dayatılıyor. İktidar ve sermaye bu dizginsizliğin paydaşı ve habis gücünü her fırsatta gösteriyor. Doğanın yıkımı buna çıplak bir örnek.

    Aşırı kâr hırsı yıkım ve yok oluş getiriyor. Memleket; eko-sistemden iklime, hayvan popülasyonuna kadar bir dizi şeyle sınanıyor. Ülkenin kuşların göç yoluna yapılan havaalanı var. 4300 tür bitkinin yer aldığı Zilan Vadisi’ni yok etmek gibi, koruma altındaki keçiler, ceylanlar için avcılık ihaleleri açmak gibi, İstanbul’a kanal yapmak gibi, Akkuyu Nükleer santrali gibi… çeşit çeşit yok ediş gerçeklikleri var. Yanan, yok edilen ormanlar, tarım arazileri; madenler, termik santraller, yükselen sıcaklıklar, nesli tükenen/tüketilen türler, su krizi…gündemi var.

    “Yeryüzünde insanın var olduğu zaman diliminde ilk defa bu kadar çok tür yok olma tehlikesi yaşıyor. Dünya, altıncı en büyük kitlesel yok oluş evresinde. Geçmiş yok oluşlardan farkı olarak bugünkü yok oluş insan marifetiyle meydana geliyor ve insanlık tarihinde tanık olmadığımız boyutlarda” böyle bir gerçeklik var.

    Dönüp Türkiye’ye baktığımızda da aynı şeyi görüyoruz; ülke karış karış yağma-talan politikalarının bir parçası haline gelmiş. Ormanlardan, ırmaklara, göllere, tarım arazilerinden, hayvanlara, tarihi doğal-kültürel varlıklara kadar her şeyi yok etmeye and içilmiş. Sanırsınız Yüzüklerin Efendisi, Sauron ve Saruman ortaklığı…

    Kaz Dağlarından Kuzey Ormanlarına, İkizdere’den İkizköy’e, Salda’dan Afşin’e, Hopa’dan Bodrum’a, Tokat’tan Yatağan’a, Antalya’ya, Rize’ye; Milas’tan Giresun’a, Ayvalık’tan Sivas’a, Manisa’ya, Bayramiç’e, Validebağ’a, Kocaeli’ne, Çine’ye… hem yabancı şirketlerin hem yerli sermayenin iktidar ortaklığıyla dört bir yandan yok ediş projeleri hayatımızın ve doğal yaşamın devamlılığının tam ortasında patlayan bombalar gibi.

    Bakın kaç gündür İkizköy’ün haliyle yüzleşiyoruz. Yılların zeytin ağaçları, devletin jandarması nezaretinde sermayeye feda ediliyor. Bir taraftan sermayenin habis yüzüyle karşılaşıyoruz, diğer taraftan Eagleton’ın “polis ve ordu gibi devlet aygıtlarının burjuva liberal egemenliği altında sahip olduğu görece belirgin özerklik, faşizm altında buharlaşır ve bu kurumların devletle gerçek bütünleşmesini ortaya çıkarır.” dediği bir gerçekle…

    YK Enerji yani Limak ve İçtaş ortaklığı, Yeniköy-Kemerköy termik santralleri işletmecileri –ki genellikle sadece Limak’ın adı veriliyor; buna özellikle dikkat edip, İçtaş’ın aradan sıyrılmasına müsaade edilmemeli– İkizköy Akbelen’de yaşamı yok etmeye çalışıyor. Sanki işlettikleri termik santrallerle yok etmiyorlarmış gibi… AKP’li yıllarda özelleştirilen Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan Termik Santralleri’nin bulundukları yerlere verdikleri zarar sadece orada kalmıyor; Datça’ya Girit’e hatta Mısır kıyılarına kadar ulaşabiliyor; ama sorsanız ilk cevap, bacalarda filtre olduğu; sanki koruyormuş gibi, sanki bütün olumsuzluklar filtre ile bitiyormuş gibi…

    Sadece Muğla’da elektrik üretiminde aktif santral sayısı 30’dan fazla; 22’sini kömür ve HES’ler oluşturuyor. Bölgede ayrıca 100’den fazla mermer ocağı ve 70’ten fazla fabrikası bulunuyor. En az 450 taş ocağı olduğu biliniyor. Bunların kurulması için de ormanlar ve yaşam alanları yok ediliyor. Kömür ocaklarının yarattığı en büyük tehditlerden biri yeraltı su kaynaklarını yok etmesi. Şu an Muğla-Milas’ta, sadece sondaj kuyuları yüzünden Karacahisar’da su kaynakları kayboldu. Milas-Çamköy de Yeniköy-Kemerköy Termik Santrallerine verilirse, Bodrum da dâhil bütün yöre önemli bir su kaynağını yitirmiş olacak.

    Ağaoğlu’na peşkeş çekilen Tuzla Sulak Alanı var. Bu kıyamet projesinin detaylarını Bahadır Özgür etraflıca yazdı. Korunması gereken özel bir bölge; ama Milas Belediyesinin nasıl bir acelesi varsa artık, ilk etaba ruhsat verebildi.

    Ekoloji Birliği Eş Sözcüsü ve Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Süheyla Doğan, diyor ki “TEMA tarafından hazırlanan raporlara göre Kazdağları’nın yüzde 80’i, Artvin’in yüzde 71’i, Muğla’nın yüzde 59’u, Erzincan-Tunceli’nin yüzde 52’si metalik madencilik için verilen arama ve işletme ruhsatları ve ihalelik maden alanları ile kaplanmış durumda. Bu oranlar çok yüksek… Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir madencilik anlayışının olduğunu düşünmüyorum. Korunmuş alanlar, su kaynakları, meralar, tarım alanları, ormanlar ciddi bir madencilik tehdidi altında. Çok uluslu ve yerli işbirlikçi şirketler ülkemizin yer altı kaynaklarını talan etmek için adeta yarışa girmiş durumda. Yürürlükteki maden yasasına göre de yapılan madenciliğin hiçbir kamu yararı yok. Kâr ve kazanç şirketlere, zarar ve risk ise halka… Her biri birer ekokırım projesi” ama bunları duyan yok.

    Türkiye’de son 11 yılda 19 bin 454 maden arama ruhsatı verildiği ortaya çıktı…

    Sadece Kaz Dağlarında 400 binden fazla ağaç katledildi. Anadolu’nun dört bir yanında işletilen maden ocakları ve siyanür tehlikesi var. 650’den fazla HES yapılmış, tarım alanlarını yok eden JES’ler kurulmuş durumda. Termik santraller ve tetiklediği iklim krizi, hastalıkların çoğalması ve yarattığı ekolojik yıkım ise ayrı bir boyut maalesef. Santraller yüzünden tarım, su kaynakları, ormanlar zarar görüyor, verim sürekli düşüyor. Afşin-Elbistan’a bakın; zehir saçıyor, ölüm getiriyor, bir kasabayı yok etti. Çelikler Holding’e satılan ve filtre sistemi kurulduğu söylenerek çalışma izni verilen Afşin-Elbistan Termik Santraline kimse dokunamıyor. “Külü vatandaşa, parası yandaşa” demişlerdi. Artan kanser vakaları, erken ölümler, düşük verim… Hayvanlar doğum bile yapamıyor.

    Giresun’a gidelim… Günlerce saklandı Nesko Madencilik A.Ş.’ye ait maden ocaklarında yaşanan durum. Giresun’a bağlı Şebinkarahisar ilçesinde Nesko Madenciliğin maden ocaklarında kullanılan siyanür atıklarının depolandığı flotasyon tesislerindeki havuzlar patladı ve atıklar tesisin çevresinde bulunan dereye karışıp, Kılıçkaya Barajı’na kadar ulaştı. Yaşanan felaketin boyutu çok büyük ama konuşulmadı bile. Aynı yerde 2018’de de benzeri bir felaket yaşanmış ve 8 milyon balık ölmüştü, yok olan birçok şeyle beraber…

    Manisa’da da durumlar farksız. Gördes’te Meta nikel madeninin atık havuzuna giden borunun patlaması sonucu atıklar sulara karışırken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri “13 gün içinde bakarız” yanıtını verdi. O kadar umurlarında değil ki bunun sadece kapitalizmle açıklanamayacağını çok iyi biliyor insan… Diğer taraftan Zorlu Holding’in Gördes ilçesindeki nikel madenine sülfirik asit taşıyan tankeri devriliyor ve 27 ton asit çevreye yayılıyor. Alaşehir’de bir de jeotermal kuyuda meydana gelen patlama ile 100 ton eriyik bölgede yayılıyor. Kimin umurunda? Ama sonuçlarını tahmin etmek zor değil.

    Biz bu yaz Antalya Belek Port Nature Luxury Resort Hotelin ve Orange County Resort Hotelin kullandığı kumsalda, yuva üzerine konulan ahşap yürüme bandının altında yaklaşık 62 yavru deniz kaplumbağasının sıkışarak öldüğünü de gördük; Cumhurbaşkanın “beyaz et” dediği canlıların yanarak öldüğünü de, Karadeniz’de tomruklar arasına sıkışmış ölü bedenleri de, müsilajla kaplı ölmüş bir denizi de…

    Bunlar karşısında bize sunulan şey hemen “yeşil ekonomi”, “Paris Antlaşması”, “Avrupa Yeşil Mutabakatı” gibi kapitalizmi sürdürmenin yollarını arayan seçenekler oluyor.

    Geçiniz!

    Ölümü yeşille karşılamaya hevesli kapitalistler; suyu idareli kullanın diye reklam yapıyor mesela… Yani mesele aslında yönetememekle, becerememekle ilgili değil. Bu felaketler aynı zamanda bir “yönetme” anlayışını da getiriyor: “Felaketler kapitalizmi”…

    Bu felaketler ve bu kapitalist anlayış Türkiye’de farklı alanlardaki çöküşün bilançosunu çok yönlü sunabiliyor; yaşanan krizleri gözler önüne seriyor. Diğer taraftan da sanki Türkiye’nin sermaye birikiminin özeti gibi: emek sömürüsü daima gasp, talan ve yağma ile birlikte çalışıyor…

    Marx ve Engels Komünist Manifesto’da, “Peki burjuvazi bu krizlerin üstesinden nasıl gelir” sorusunu; “Daha yaygın ve daha yıkıcı krizlerin yolunu açarak ve bu krizleri önlemenin yollarını tıkayarak.” diye cevaplıyor. Bu cevap Türkiye ve Erdoğan rejimi için de oldukça uygun. Aynı zamanda “felaketler kapitalizmi” ile de uyuşuyor. Çünkü bu neoliberalizmin her türlü felaketin önünü açan 30 yıllık hikâyesi aynı zamanda.

    Bir tarafıyla tüm yaşam için varlık ya da yokluk meselesine dönüşen bir süreç hâlihazırda zaten yaşanıyor ve bu biçimin getireceği en kötü şey insan soyunun tükenmesi de değil; mesele tükeniş sürecinin kendisi…

    Bizler yüzümüzü sosyalizme döndükçe yıkıma dayalı sistemi de iktidarları da yenebiliriz. Minareyle betona sıkışan hattan çıkmak, “yaratıcı yıkım” dedikleri o oksimoron durumdan kurtulmak bir seçenek değil, mecburiyet…

    Asla bitmeyecek bir şey hakkında konuşurken, son sözü İkizköylüler söylesin: “zeytinlerin dibi yeşil/ altında gahve pişir / limak sana bu zeytinleri yedirmeyeceğiz / aklını başına devşir”

  • O kadar da derin değil

    Erotizm, cinsellik, kıskançlık vb. temaları ya da bunlar üzerine inşa edilmiş gerilim senaryonuz varsa, bu filmi yönetmesi için aklınıza gelebilecek en güçlü isim Adrian Lyne’dı bir zamanlar. “Flashdance”, “9 Buçuk Hafta”, “Öldüren Cazibe”, “Ahlaksız Teklif”, “Lolita”, “Sadakatsiz” gibi türün en iyi yapımlarına imza atan bir isimden bahsediyoruz. Ama ‘bir zamanlar’ vurgusu burada önemli. Çünkü üstat 2002 tarihli “Sadakatsiz”den sonra yani yirmi yıldır kamera arkasına geçmemişti.

    Patricia Highsmith’in “Derin Sular” adlı romanını senaryoya aktarmak için masa başına oturan Zach Helm ve Sam Levinson ikilisinin aklından geçmiş midir bilinmez. Ama yapımcılar bunu parlak bir fikir olarak düşünmüş olmalı. Amazon’da gösterilmeye başlanan “Derin Sular”ın sıkıntısının kaynağı Adrian Lyne mı, net biçimde söylemek zor. Fakat sıkıntıların olduğu kesin. Film, erotizm, cinayet ve şüphe üzerine inşa ediyor hikayesini. Vic ve Melinda uyumlu bir çift gibi görünmektedirler. Vakti zamanında bir yazılım ürettiği için zengin bir hayat süren Vic, güzel, seksi ama bir o kadar da gözü dışarda eşi için bazı kararlar vermek zorunda kalmıştır oysa ki.

    Flört etmeyi çok seven Melinda’nın erkek dostlarından birisinin eve konuk olduğu akşam, adamı tehdit etmek için karısının başka bir flörtünü öldürdüğünü söyler şakayla karışık Vic. Bu, yalnızca Melinda’nın değil seyircinin de kafasına kuşku tohumları ekmeye yeter. Bu bilginin bir şakadan ibaret olduğunu iddia etse de yeni erkek arkadaşlarının başlarına garip şeylerin gelmesi Melinda’nın kuşkularını artırır. Öte yandan, Vic’in arkadaşları kadına dair kuşkuları körüklerken, komşuların gözleri ona döner.

    “Derin Sular” filminden bir sahne 

    “Derin Sular”, bir tür “ne olduğu değil nasıl olduğu önemli” temalı yapımlardan. Çok geçmeden gerçekten Vic’in kim olduğunu ve neler yaptığını seyirci olarak biz öğreniyoruz. Ama bu bilgi Melinda’da ve arkadaşlarında yok. Tam da bu noktada, yani seyirciye gösterilip karakterlerden saklanan bilgi konusunda başlıyor filmin sıkıntısı bence. Çünkü bazı şeyler o kadar çok göz önünde yaşanıyor ki, görmemek imkansız. Filmin senaristleri şüphe tohumlarını ekmeyi başarıyor belki ama onu yeşertip büyütme konusunda yetersiz kalıyorlar kanımca. Bu tür hikayelerde ya seyircini merak içinde bırakmak gerek ya da bir karakter için endişelenmesini sağlamak. Film ikisini de başaramıyor.

    En nihayetinde bu garip ailenin, Vic’in karanlık sularda gezinen yanlarının, Melinda’nın ‘kendisi için savaşan bir koca’ arayışları çerçevesinde tuhaf bir uzlaşıya varacağını öngörmek de kahinlik olmuyor. Yazının girişinde Adrian Lyne’i hedef göstermiş gibi olduk ama bütün suçu ona yüklemek haksızlık olacaktır. Seksenini geride bırakmış olan Üstat, zanaat kısmında kimi sahnelerde gençlere taş çıkartıyor. Ama şüphe, merak ve erotizmi inşa etme maharetlerinden de pek çok şey kaybetmiş gibi.

    Son James Bond filmi “Ölmek İçin Zaman Yok”ta kısacık sahnesiyle akıllara yer edinen Kübalı oyuncu Ana de Armas burada da benzer bir performans ortaya koyuyor. Oyunculuğuna bir türlü ısınamadığım Ben Affleck, bozuk saatin günde iki kere doğruyu göstermesi gibi, arada sırada ışıldıyor kimi rollerde. Kanımca bu da onlardan birisi. Belki belli rollerde çok daha iyi olduğu için. Zira 2014 tarihli David Fincher imzalı “Kayıp Kız”dan bu yana ilk kez kendisini beğenerek izledik!

    “Derin Sular”, kusursuz gibi görünen ailenin altındaki karanlığa dair ama yarattığı beklenti kadar derine inemiyor maalesef. Evde seçeneksiz kalınan bir günde, belki de son filmini çekmiş olan Adrian Lyne’a saygı duruşu mahiyetinde sıkılmadan izlenebilir. Beklentiyi çok yükselmemek kaydıyla tabii.

  • Spor Yasası aceleye getirildi

    Ve nihayet…

    20 yıl sonra Spor Kulüpleri Yasası Meclis’e geldi…

    Komisyonda kabul edildi…

    Genel Kurul’da görüşülecek…

    Kabul edileceği belli…

    Değişiklik olur mu?

    Bilinmez…

    Bakarsınız Cumhur İttifakının unuttuğu bir şey akıllarına gelir, önerge verebilirler…

    Komisyondan geçen yasaya bakıldığında…

    Akademik çevrelerce, Spor Yüksek Okulu Bölümleriyle, spor medyası ile kamuoyunda tartışılmadı…

    Türkiye’de şu anda üç türlü federasyon sistemi var…

    Ayrı bir kanuna göre kurulmuş ve tabi olan Futbol Federasyonu…

    Özerk spor federasyonları…

    Bağlı spor federasyonları…

    Bu da gösteriyor ki…

    Türkiye’de tek tip federasyon yapısına gidiliyor…

    Delege yapısında değişiklik yok…

    Branşlarında olimpiyat, dünya ve Avrupa şampiyonu olmuş sporculara kendi federasyon seçimlerinde delege hakkı verilmiyor…

    Bu hakkın verilmemesi şampiyon sporcuları federasyondan uzak tutma taktiği…

    Başkan adayları için yine mevcut delegenin yüzde 15’inin imza şartı kaldırılmıyor. Kaldırılması halinde Spor Bakanlığı’nın etkisi kalmayacak…

    Kişilerin seçme ve seçilme hakkı elinden alınmış oluyor…

    Spor federasyonlarının denetimi yine Spor Bakanlığı’nda…

    Bakanlık her alana el atarsa sporun gelişmesini de engellemiş olur…

    Burada yasanın çıkması değil, spora getireceği faydaların tartışılıp Meclis’e getirilmesi gerekirdi…

    Böyle bir tartışma yapılmadan hazırlanan yasa teklifi Cumhur İttifakının ‘güç bende, istediğim gibi çıkarırım’ görüşüyle hareket etmesi hukuka, adalete ve demokrasiye aykırıdır…

    Spor federasyonlarının denetimini bakanlık yapacak…

    Böyle bir durumda federasyonların Denetim Kurulu ne görevi yapacak?

    Bu da yasa teklifinde açıkça belirtilmemiş…

    Harcamaların denetimini Devlet teşkilatı içinde bir kurumun yapacağı belirtiliyor…

    Bu kurumun ismi belirtilmemiş…

    Demek oluyor ki bunu da bakanlık kendisi yapacak…

    Neden federasyonlar harcamalar konusunda Sayıştay tarafından denetlenmiyor…

    Kulüp başkan ve yöneticileri, borçlardan sorumlu olacak…

    Bu yasanın Meclis’te kabul edilmesi halinde ne zaman yürürlüğe girecek?

    Üç-dört yıl sonra mı bu hüküm uygulamaya konulacak?

    Belirsiz…

    Kulüpler borç batağında…

    Spor federasyonları da öyle…

    Gerek kulüpler gerekse federasyonlara başkan olmak isteyenler böyle bir borç yükünün altına girerler mi?

    Acele yazılan bir yasa teklifi…

    Yarın getirir yasalaştırır…

    İş işten geçmiş olur…

    Ne derler…

    Acele işe şeytan karışır…

    Öyle olmuş…

    Bakalım Genel Kurul’da ne gibi değişiklikler yapılacak…

    Göreceğiz…

  • Şakanın şiddeti, ironinin sağduyusu!

    Şaka, bir tür gerçeğin eğlenceli bir şekilde dışavurumudur Freud’a göre.[1] İnsanın bilinçdışında gizli olan söylemek istediği gerçekler, gündelik hayatın hayhuyu içinde şakayla ya da dil sürçmesiyle açığa çıkar. Aslında gerçeğin dile getirilmesine cesaretiniz yoksa, gerçeği dile getirdiğiniz zaman birilerinin bam teline basacağınızı ya da hiç değilse hakkında şaka yaptığınız kişiyi kıracağınızı düşünüyorsanız, dile getireceğiniz gerçeği abartılı ve ironi yaparak ya da mavraya vurarak dile getirirsiniz. Bu, insanlığın en eski alışkanlıklarından birisidir. Ancak yaptığınız şaka her zaman hoş karşılanmaz ya da şakayı abarttığınız zaman gerçeğin şakanın altında gizlenme ihtimali ortadan kalkar ve apaçık bir hal alır. Elbette gerçeğe tahammülü olmayan muhatabınızın hışmına uğrama ihtimaliniz yüksektir bu durumda. Muhatabınızın hışmının ölçüsü sahip olduğu güce, toplumda kapladığı özgül ağırlığa ve tabi ki kişiliğini oluşturan tevazu, olgunluk ya da hamlığa göre değişebilir. Bir siyasetçi, egosu şişkin/kırılgan olma durumuna göre kendisiyle ilgili yapılan şakayı ya olgunlukla ya da kopkoyu bir öfkeyle karşılayabilir. Bu öfke, çoğu zaman siyasetçinin gözünü kör, algısını dumur eder. İşte o an şakanın altında yatan gerçeklik tüm berraklığıyla daha bir ortaya çıkar. Ancak şakanın altındaki gerçeği ortaya çıkaran bu öfke aynı zamanda korkuya da yol açar. Korkunun hâkim olduğu ortamlarda şakayla ciddiyet arasındaki sınır aşılır, her şaka gerçeğin üstünü örten bir perde olmak yerine gerçekliği çarpıtan bir silaha dönüşür. Tam da bu nedenle bütün otoriter yöneticiler kendilerini eleştirmek için kullanılan şakayı bumerang gibi toplumun gerçeklikle kurduğu ilişkiyi berhava eden silaha dönüştürür. Bir kere toplumun gerçeklikle kurduğu ilişki koparsa, şaka bir direniş aracı olmaktan çıkıp muktedirin tahakküm araçlarından birisine dönüşür.

    “PARODİ ABARTILDIĞI ZAMAN OTORİTERLEŞİR, OTORİTE ABARTILDIĞI ZAMAN PARODİLEŞİR”

    Ne var ki muktedirin şakayı tahakküm aracı olarak kullanmasının da bir sınırı vardır. Bu sınırın nerede başlayıp nerede bittiğini gücünün debdebesinden gözü hiçbir şey görmez hale gelen muktedir, korkuyu ve korkunun yarattığı şiddeti toplumu denetlemenin yegâne unsuru olarak kullanmaya başlar. Bu koşullar altında şakanın dozu arttıkça şiddetle bağlantısı yoğunlaşır, şiddetin dozu arttıkça şakaya dönüşür. Ya da şöyle diyelim, parodi abartıldığı zaman otoriterleşir, otorite abartıldığı zaman parodileşir. Her türlü duygu, davranış abartıldığı zaman zıddına dönüşmez mi gerçekten de? Bir şeyi ya da birisini çok sevdiğiniz zaman o sevginin nefrete dönüşmesi an meselesi değil midir? En büyük aşklar nefretle başlamaz mı? Benim aklıma bu noktada Kazancakis’in Zorba romanındaki karakterin “çilek zaafıyla” nasıl başa çıktığı gelir. Çileğe olan zaafından kurtulmak için komşunun bahçesine dalıp midesi altüst olana kadar çilek yediğini ve sonunda bu zaaftan kurtulduğunu anımsar Zorba. İşte toplumlar da biraz böyledir. Korku ve şiddetin abartıldığı noktada denetim bir anlamda imkânsız hale gelir. Kültürümüzde yaramazlığı şiddetle bastırılmaya çalışılan ama şiddet uygulandıkça yaramazlığı artan çocuk ya da ergenler için kullanılan “dayak arsızı” deyimi vardır. Bu deyimi pekâlâ toplumlar için de kullanmak mümkündür. Baskının ve şiddetin yoğunlaştığı her yerde direnişin tohumları atılır. Bu tohumların hangi koşullar altında nasıl büyüyüp serpileceğini kestirmek çoğu zaman mümkün olmaz. Mümkün olsaydı diktatörler olağandışı yollarla devrilmezlerdi muhtemelen.

    KUTUPLAŞMANIN KAYNAĞI SİYASETSİZ SİYASET

    Günümüz modern toplumlarını kutuplaştıran siyasetsiz siyaset, demokratik müzakereyi anlamsız hale getiriyor. Bu anlamsızlık ortamı aynı zamanda muhafazakâr popülist liderlerin sürekli kendini yenileyebilen enerji kaynağına dönüşebiliyor. Bu noktada şaka ve ironinin bu siyasetsiz siyasal stratejiyi nasıl beslediğine gelelim. Bunun için öncelikle tarihin en bilinen ironi ustalarından Sokrates için yapılan iki farklı değerlendirmeden bahsedeceğim. Birincisi Viladimir Jankelevitch’e ait: “Sokrates, uçarı kentin nazarında bir tür kanlı canlı vicdan azabıdır; kenti yatıştırır ama aynı zamanda tedirgin eder, tam bir oyunbozandır. İnsanlar onunla temasa geçer geçmez sahte apaçıklıkların sağladığı aldatıcı güveni yitirir, zira Sokrates’e bir kez kulak verildi mi, eski kesinliklerin yarattığı uykuyu sürdürmeye artık imkân yoktur: Bilinçsizlik, iç huzuru ve mutluluk sona ermiştir.”[2] Bir diğer değerlendirme ise Jacques Ranciere’den: “‘Cahil’ Sokrates, kendini mahkemenin hatiplerinden üstün gördü, onların sanatını öğrenmeye üşendi, dünyanın akıldışılığına rıza gösterdi. Peki, niye böyle davrandı? Laios, Oedipus ve bütün trajedi kahramanları hangi nedenle kaybettiyse yine o nedenle: Delphi kâhinine inandı. Tanrının onu seçtiğini, ona kişisel bir mesaj gönderdiğini düşündü. Üstün varlıkların deliliğini paylaştı: dehaya duyulan inancı. Tanrının ilhamına erişen bir varlık Anytos’ların konuşmalarını, söylemlerini öğrenmez, bunları tekrarlamaz, ihtiyacı oldu mu sanatlarını benimsemeye çalışmaz. Bunun için de Anytos’lar toplumsal düzenin efendisi olur.”[3] Günümüzde neden Anytos’ların toplumun efendisi olduğunu anlamak için bu iki farklı değerlendirmeye de kulak vermek gerekir. Günümüzün iyiden iyiye akıldışılığı temel düstur haline getirmiş toplumlarında ironi de şaka da bu akıldışılığı besleyen ve aklıselim diyaloğu imkânsız hale getiren silahlar haline gelmiş görünüyor. Ranciere, toplumsal akıldışılığın bir savaş olduğunu ve karşımıza iki kılıkta çıkabildiğini anımsatır: meydan savaşı ve mahkeme. Toplumlar, halklar, devletler her zaman akıldışı olabilir. Ancak Ranciere’ye göre “birey olarak akıllarını kullanacak ve yurttaş olarak akıldışına çıkma sanatını akla mümkün olan en uygun biçimde bulmayı başaracak insanların sayısını arttırmak” mümkündür.[4]

    ŞAKA KİTLELERİN AKILDIŞILIĞA SAPMASININ SEBEBİ OLABİLİR Mİ?

    Şimdi tekrar şakanın aşırısı ile ciddiyetin abartılısı arasındaki ilişkiyle nasıl başa çıkılabileceği meselesine gelelim. Toplumlar, devletler, halklar her zaman akıldışına sapabilir. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Toplumları akıldışına saptırmak için onların refahını, konforunu, geleceğini tehlikeye atan krizler serisi yeter. Kıtlık, susuzluk, salgın hastalık, ekonomik istikrarsızlık, adaletsizlik, eşitsizlik, gelir uçurumu bu krizler serisine verilebilecek en çarpıcı örneklerdir. Böyle anlarda sapılan akıldışılıkla toplumların baş etme yöntemleri farklılaşabilir. Kimisi isyan eder, kimisi tevekkülle liderine sarılır. İsyan Ranciere’nin de işaret ettiği gibi bir nevi meydan savaşıdır ve bütün meydan savaşları gibi yıkıcı etkisi yüksektir. Tevekkülle liderin etrafında kenetlenmek, belki de akıldışılığın en çaresiz halidir. Türkiye’nin içine düştüğü açmazla ilgili olarak hala sokak röportajlarında durumdan şikâyet edenlerin şikâyete konu olan durumun asıl müsebbiplerine değil de muhalefete kızıyor olmalarına şaşırmamak gerekir. Bu durumu akıldışı olarak değerlendirip ironiyle yanıt vermek ya da değerlendirmenin, çaresizlik içinde etrafında kenetlenilen lidere her zaman can suyu verdiğini akıldan çıkarmamalıyız. Hele de günümüzün sosyal ağlarında dolaşıma sokulan bu akıldışı çaresizliklere yöneltilen şaka-ironi yollu değerlendirmeler, kutuplaşmayı daha da derinleştirerek akıldışılığı daha da arttırıyor olabilir.

    ŞAKA YERİNE LİDERİ ISRARLA CİDDİYETE DAVET ETMEK

    Liderin ciddiyetle verdiği akıldışı ve toplumsal gerçekliklerden uzak tavsiyeleri, hedef göstermeleri, siyasi kararları da abartılı şakalar olarak değerlendirmek gerekir. Şaka abartıldığı zaman şiddete dönüşür. Şiddet abartıldığı zaman şaka haline gelir. Abartılı şaka ya da ironi toplumları da gerçeklikten ve akıldan uzaklaştırmıyor mu? Bu durumda gerçeklikten kopmuş bir muktedirin ciddiyetle yaptığı şakalarla başa çıkmanın yolu onun etrafında kenetlenen kitleleri “akılsızlıkla” suçlayan ve onların davranışlarındaki ve savlarındaki tutarsızlıkları ortaya çıkarmaya çalışmak değil, inatla lideri ciddiyete davet etmektir. Çünkü muktediri besleyen akıldışı kitlelerin şakayla ciddi arasındaki ayrımı yapmaktan giderek uzaklaşan çaresizliğidir. Bu çaresizliği ironiyle, şakayla ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bilakis her sarkastik şaka, bu kitlelerin akıldışılığa daha çok saplanmasına yol açmaktadır. Zira böylesine kutuplaşmış toplumlarda kitleleri her akla ve mantığa davet, onların aklı reddine yol açar. Şaka normal koşullarda bir direniş aracıdır. Ancak şakayla ciddi arasındaki sınırın flulaştığı zamanlarda şaka, ciddiyetle yürütülmesi gereken demokratik müzakerenin düşmanı haline gelebilir. Toplumlara, sorumlu kişilere, karar verici konumundakilere gerçeği anlatabilmeyi imkânsız hale getiren aşılmaz bir duvar haline de gelebilir.

    [1] Sigmund Freud (2003), Günlük Hayatın Psikopatolojisi, (Çev. Şemsa Yeğin), İstanbul: Payel Yayınları.

    [2] Viladimir Jankelevitch (2020), İroni, (Çev. Yunus Çetin), İstanbul: Metis Yayınları, s. 16.

    [3] Jacques Ranciere (2015), Cahil Hoca: Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders, (Çev. Savaş Kılıç), İstanbul: Metis Yayınları, s. 97.

    [4] A.g.e., s. 93-100.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Elmadağ

    Altı milyon vatandaşımızın yaşadığı bir şehir: Başkent Ankara.

    Devletin merkezi burada. TBMM, Cumhurbaşkanı, hükümet, bakanlıklar; ülkenin kilit kurumları ve diplomatik temsilcilikler hepsi burada. Türkiye’nin kalbi olmasının yanında, Türkiye’yi ziyaret eden devlet başkanlarının, başbakanların ve bakanların da ilk durağıdır Ankara.

    Ankara’nın bir çok noktasında “Elmadağ Kayak Merkezi” diye bir tabela vardır. Bir başkente yarım saat mesafede bir kayak merkezinin olması inanılmaz bir şanstır aslında.

    Elmadağ özellikle başkentin Ulus semtinden, şimdi Millet Bahçesi olan eski Hipodrom alanından çok güzel görülür. Özellikle kar yağdığında şehrin omuzlarına oturmuş, bembeyaz şık bir şal gibidir.

    Elmadağ aslında Ankara’nın cenneti gibidir. Ankara’nın hemen dibinde şehrin nefes alma noktasıdır. Yani olması gereken odur anlamında söylüyorum, yoksa öyle olmadığını ben de biliyorum.

    Yaklaşık 5 yıl önce gitmiştim ve bir daha da gitmeyeceğime dair söz vermiştim kendi kendime.

    Neden mi?

    Çünkü gördüğümüz manzara çok rahatsız ediciydi…

    Ne beklersiniz?

    Hafta boyunca hem fiziken hem de ruhen yorulmuş ve dinlenmek istiyorsunuz. Ailenizle birlikte atlıyorsunuz aracınıza Elmadağ’ın yolunu tutuyorsunuz. Çevre yolunu geçtikten hemen sonra ilk karşınıza çıkan tel örgülerle çevrilmiş otoparklar. El konulmuş, hacizle satılmayı bekleyen araçların tutulduğu bir hapishane gibi. Biraz ilerlediğinizde yolun hemen kenarında çengellere asılmış, üzerlerinden kan damlayan henüz yeni kesilmiş hayvanlar. Bir iki de değil, sağlı sollu kasaplar. Ama her ne hikmetse kasaplar icraatlarını ve hünerlerini açık havada insanların gözü önünde sergiliyor. Kimisi hayvanları parçalıyor, kimisi derisini yüzüyor, kimisi küçük parçalara ayırıyor…

    Gözlerinizi kapatıp, dikkatinizi yola verip moralinizi bozmamaya çalışıyorsunuz ama mümkün değil. Biraz daha ilerlediğinizde yıkık-dökük, gecekonduvari evler karşılıyor sizi. Ortadaki dar asfalt yolun dışında ne kaldırım var ne de doğru dürüst araç otoparkı. Herkes kafasına göre araçlarını park etmiş. Her yer toz ve çamur. Yol boyunca bekleşen sahipsiz hayvanlar; köpekler ve kediler…

    Turizm, tatil, hafta sonu… İnsanın fiziken ve ruhen huzur bulduğu anlar… Güzel bir müzik, onu tamamlayan bir manzara. Düzenli sokaklar, mis gibi kafeler ya da lokantalar. Tertemiz bir bardakta içilecek bir bardak çay. Bunlar tatilinizi tamamlayan ve size huzur veren detaylar…

    Peki nedir bu sahipsizlik… Herkes kendi sarayını yaratıyor… Kimisi lüks sitelerin arkasına, kimisi lüks sarayların kimisi de lüks rezidansların arkasına saklanıyor… Parası olanlar pahalı tatil beldelerine gidiyor… Peki ya dar ve orta gelirli milyonlarca vatandaş? Onlar da şehrin içinde ya da kenarında nefes almaya çalışıyor.

    Ankara’da açılamayan bir park için 800 milyon dolar harcandı. Üzerine kurulduğu AOÇ olduğu gibi bırakılsaydı, sadece yürüyüş yolları yapılmış olsaydı bugün Ankara’nın en güzel, en yeşil ve en verimli alanı olurdu. AOÇ’nin sebze ve meyve bahçelerinden insanlar ucuz ürünlere ulaşabilirdi. Bugün gelişmiş ülkelerde uygulanan şehir içinde sebze-meyve bahçeleri kopsepti, 100 yıl önce ulu önder Atatürk tarafından düşünüldü… Sadece Atatürk’ün mirasına, AOÇ’ye sahip çıkılabilseydi bugün çok farklı bir başkenti konuşuyor olabilirdik.

    Tekrar Elmadağ’a dönelim. Kayak Merkezine doğru yolumuza devam edelim. Tamam yoksul ve sahipsiz köy evlerini de geçtiniz ve doğayla buluşmak için dişinizi sıktınız. Kayak merkezi olduğu söylenen ve otellerin olduğu bölgeye yaklaştığınızda bu kez her köşe başında bir cız-bız ailesi sizi karşılıyor. Herkes uygun bulduğu bir yere aracını park etmiş, mangalını hazırlamış ve yanında getirdiği ya da az önce önünden geçtiğimiz açık hava mezbahalarından aldığı etleri pişirmeye çalışıyor. Çevrelerinde onlarca köpek, kendilerine düşecek bir parça kemik için bekliyor. Herkes eline geçen çöpü gelişi güzel sağa sola atıyor.

    Devam ediyoruz. Birazdan kayak merkezi olduğu söylenen bölgeye vardığınızda ise kaos içinde bir kalabalıkla karşılaşıyorsunuz. Herkes kendi çözümünü kendi bulmuş. İsteyen istediği yere çökmüş. Ellerinde kartonlar, ellerinde maşalar mangalları harlıyorlar.

    Asfalt yol birden bitiyor ve delik deşik, çamur içinde bir yol çıkıyor karşınıza. Yavaş yavaş sağa sola atılmış çöplerin arasından yine de ilerliyorsunuz. Sağınızda solunuzda gecekondu tarzı derme çatma yapılar. Üzerlerinde “lokanta”, “kafe” yazıyor ama ne pişiyor ya da ne demleniyor bilemiyoruz.

    Hiçbir standart yok. Yani normalde güzel bir gün geçirmek, stres atmak için çıktığınız bu yol sizi sinirden delirtip evinize geri gönderiyor.

    Bu anlattıklarım 5 yıl önceki manzaralardı…

    Elmadağ’ın İlker’den görünüşü 

    Geçtiğimiz günlerde oğlum Barış, birkaç gündür yağan karın da etkisiyle, “Baba Elmadağ’a gidelim” diye tutturdu. Elmadağ, evimizin karşısında. İlker’in Elmadağ’a bakan tarafında oturuyoruz. Karşıdan çok etkileyici, çok şiirsel. Ama oraya gittiğim zaman öyle olmadığını biliyorum. Biliyorum ama belki 5-6 yılda bir şeyler değişmiştir diye Barış’ı da kırmamak için yine de çıktık yola. Otobanı geçtikten sonra yokuşu tırmanmaya başlayınca yine sağlı sollu derme-çatma mezbahalar ve kasaplar karşıladı bizi. Bu sefer bir de bok içindeki zavallı koyunları tuttukları küçük ağıllar yapmışlar. Hayvanlar kesilmeyi bekliyor.

    Siz ruhunuzu dinlendirmek, nefes almak için şehrin dışına kendinizi atıyorsunuz ve kesilmeyi bekleyen ve gözünüzün önünde parçalanan hayvanlarla karşı karşıyasınız. Neden? Elmadağ’da cızbız yapmak isteyen vatandaşlara taze et temin etmek için. Peki bu hizmet daha medeni bir şekilde verilemez mi? Belediye bunu düzenleyemez mi?

    Biraz yukarı tırmandığınızda Yakupabdal köyüne ulaşıyorsunuz. Yine hiçbir düzen yok. Yıkık dökük evler ve binalar. Kimisi tamirhane açmış, kimisi bir atölye, bakkal, çakkal…

    Tırmandıkça yol boyunca çok fazla başıboş köpekler yine sizi karşılıyor. Biraz ileride hala faaliyette olan taş ocakları. Ve zirveye ulaştığınızda yine yollar delik deşik. Çukurla dolu yollar, her tarafta çöp, gecekonduvari yapılar. Yine ne standart var ne kalite.

    Kayak merkezinin olduğu yöne doğru ilerlediğinizde çamur ve kaos artıyor. Otoparkta en az 10 genç birden aracımıza hücum ediyor, “Abi kayak verelim… Abi kayak 40 TL…” Aradan biraz zaman geçiyor, aynı kişi, “Abi iki kayağı 30 TL’ye verelim” diyor. Teşekkür ediyoruz, küçük kızaklarımız var elimizde, istemediğimizi belirtiyoruz, az sonra yine aynı çocuk geliyor, “Abi iki tanesi 20 TL” diyor.

    Yola devam ediyoruz. Telesiyej çalışmıyor. Herkes kızaklarıyla tepeden aşağı kaymaya çalışıyor, kendince eğleniyor. Ama bu sırada ortada 3-5 at dört nala koşturuyor. Atların üzerinde o bölgenin gençleri, güya atları kiralamaya getirmişler ama kiralayan olmayınca kayan, eğlenen çocukların insanların arasında dört nala atları koşturuyorlar. Pistin çevresinde yine yerlerde çöpler… Pet mi ararsın, meyve suyu kutusu mu ararsın, kahve kabı mı ararsın hepsi var.

    Pistin çevresindeki binalar yıkık dökük. İki üç tane büfevari yerler yapılmış. Gecekondu tarzında. Tenekeden, brandadan binalar. İçinde bazlama, çay, köfte ekmek satıyorlar.

    İnsanlar yine de her şeye rağmen oralarda oturup karınlarını doyuruyor, çocuklarını eğlendirmeye çalışıyor.

    Peki böyle mi olmalı? Böylemi olmalı 6 milyon kişinin yaşadığı bir şehrin kenarındaki kayak merkezinin hali. Böyle mi olmalı Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinin hemen dibindeki bir turistik kayak merkezinin hali?

    Neden Elmadağ için bir proje hazırlanmıyor? Neden Elmadağ ve çevresi “Milli Park” ilan edilmiyor. Neden Elmadağ’ın Ankara’nın bir uzantısı olduğu, bir parçası olduğu görülmüyor. Elmadağ Ankara demek, Ankara Elmadağ demek.

    Bir de 5-6 sene öncesine göre en büyük değişiklik ise Elmadağ ve çevresinde çok fazla arazi tel örgülerle çevrilmiş. Herkes bir yeri çevirmiş, derme-çatma kulübeler yapan da var. Kendine villa inşa eden de…

    Bir an önce Elmadağ’la Ankara’nın bağı kurulmalıdır. Elmadağ Ankara’ya kazandırılmalıdır.

    Ankaralılar Elmadağ’a yürüyerek, bisikletleriyle, koşarak gidebilmelidir. Yol boyunca kafeler, lokantalar olmalıdır. Ankaralılar, insanlarımız çok daha iyisini hak ediyor. Ankaralılar spora, gezmeye, koşmaya, yürümeye aç. İnsanlarımızın önünü açınız.

    Bugün Elmadağ’da işsiz güçsüz kendilerine iş ve ekmek yaratmaya çalışan gençlerimiz, geliştirilecek güzel bir projenin parçası haline getirilebilir. Bu ülkenin acilen beyinlerini kullanmaya, mühendislerini, eğitimli insanlarını kullanarak projelere ihtiyacı var. Bu ülkenin yıkım, yağma-talan projelerine değil bu ülkenin yaşam, projelerine, insanlık projelerine ihtiyacı var. Elmadağ da onlardan birisidir.

    Sayın Mansur Yavaş biliyoruz, görüyoruz. Merkezi iktidarın özellikle muhalefet belediyelerini nasıl sık boğaz ettiğinin farkındayız. Ama yine de sizler bu projeleri yapabilirsiniz. Sizler bunun için oy aldınız. Sizler, şehirlerimize ihanet edenlere tepki olarak o koltuklara oturdunuz. Bunu yapacak kapasiteniz ve beyin gücünüz de var.

    Bakınız Elmadağ için hazırlanacak bir proje hem Ankaralıları rahatlatacaktır hem de orada yaşayan insanlarımız için bir kurtuluş olacaktır. Ama birisinin yol göstermesi, planlaması, insanları ikna etmesi gerekiyor. Bu sizlerin görevi Sayın Başkan…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.