Henüz kırkına basmamış Robert Eggers, yakın geleceğin gözde yönetmeni olacak belli ki ABD’’de… “The Witch” (The VVitch: A New-England Folktale, 2015) ve “The Lighthouse” (2019) filmleriyle büyük bir çıkış yakalayan genç yönetmen, bu kez ilk ikisinin mütevazılığından uzak, pahalı, görkemli bir epikle çıktı karşımıza.
“Kuzeyli” (The Northman), ilhamını William Shakespeare’den ve en çok Hamlet’ten alan, ama modern zaman yapımlarıyla da temas eden (Gladyatör, Yeşil Şövalye ve tabii ki Barbar Conan) bir film. Hikaye yapısı Shakespeare eserleriyle fazlasıyla bağlı olsa asıl olarak “Hamlet”e de ilham kaynağı olan İskandinav efsanesi “Amleth”in izini takıp ediyor yapım.
Filme dair birkaç kelam etmeden önce bir kez daha “Batılı eleştirmenlerin” yere göğe koyamadığı, bizim ise izledikten sonra “bu kadar abartacak ne var ki şimdi bunda” diye düşünmeden edemediğimiz filmler listesindeki yerini aldı “Kuzeyli”. Yılda birkaç kez böyle olur. Oralarda büyük övgüler alanı biz beğenmeyiz, onların tu kaka ilan ettiklerini baş tacı yaparız!

“Kuzeyli”, yönetmenin önceki iki filmini tematik ve görsel atmosferine uyumlu bir yapım ilk bakışta. Kadim inanışların, pagan ritüellerin, tekinsiz mekanların, rehberlik eden hayvanların, ağacın, çamurun, denizin, yağmurun ve güneşin birbirinin içine geçtiği bir anlatı söz konusu burada da. Ama bu kez, öncekilere göre daha az karmaşık, daha az katmanlı bir film var karşımızda. Hikaye basit. Küçük bir Viking prensi olan Amleth’in babası gözlerinin önünde öldürülüp, annesi kaçırılınca bir yemin ediyor. Babasını öldüren amcasından intikam almak, annesini kurtarmak ve tahtına oturmak. Yukarıdaki bütün ‘paganist’ görsel atmosferin içinde temel olarak bu düz hikaye akıp gidiyor.
Babasının katledildiği gün ülkeden kaçan Amleth, Rus ülkesinde barbarlık yaparak geliştiriyor savaşçı maharetlerini. Barbarlığı gaddarlık anlamında değil, bir kültür olarak kullanıyorum burada. Savaşma biçimlerinden, savaş sonrası ayinlerine kadar gerçekçi bir yaklaşım söz konusu. Ama bir biçimde intikamını alma fırsatı bulunca başka bir maceraya atılıyor, Olga ile tanışıyor. Bu tanışıklığın, kahramanın yolculuğunda bir kırılma yaratacağı beklentisi de boşa çıkıyor açıkçası. Birazcık yumuşuyor o kadar.
Robert Eggers’in kadim inanışları, hayvanları ve doğayı kullanma biçimine (emarelerini The Witch’te gördüğümüz) insan bedenini de ekliyor. Alexander Skarsgård’ın belli ki bu film için şişirdiği kasları ve devasa bedeni filmin asli unsurlarından. Oyuncu bu bedeni eğip bükmeyi, karakterinin ruh haline göre ezik, ruh haline göre gaddar göstermeyi ustalıkla başarıyor.
“Kuzeyli”, bir film olarak çok öngörülebilir hikayesine rağmen kendisini izlenilebilir kılan bir yapım. En nihayetinde nasıl sona ereceğini az çok kestirdiğimiz bir intikam hikayesi. İlk kareden itibaren yönetmenin mekanları ve yaşananları mümkün olduğu karar ‘gerçek’liğe yaklaştırmaya çalıştığını da görmek mümkün. Ki ana akıma yaklaşmaya çalışan bir yapımda çocukların öldürülmesini göstermekte ısrar etmek fazla gerçekçilik olarak bile kabul edilebilir. Hatta risktir bu…

Ne var ki filmin gerçeklikle kurduğu ilişki en sıkıntılı yönünü de oluşturuyor bence. Mesele her zamanki gibi gerçeğin gerçekte nasıl olduğu değil, nasıl yorumlandığında düğümleniyor. Robert Eggers’in “Karanlıkta Dans”, “Lamb” gibi tanıdık yapımlarda da imzası bulunan İzlandalı senarist Sjón ile birlikte kaleme aldığı eser bu noktada çarpıcı bir dönem canlandırmasına dönüşüyor. Eggers sanki gerçeğin çarpıcılığının etkisinin filmin dilini de kurtarmaya yeteceğini düşünmüş gibi. Oysa gerçekle kurduğumuz ilişki biraz karmaşık olabilir. Hele de geçmişin gerçeği söz konusuysa. Çünkü toplumsal ve kültürel durumlarda gerçek fizik yasaları gibi işlemez. Değişen, gelişen ve kendini inkar ederek ilerleyen bir yapısı vardır. Yüz yıl önce gerçek olan bugün lanetlenebilir örneğin…
İşte “Kuzeyli”nin gerçeğe bu kadar sadakatle bağlı kalması filmin dilini maçolaştırıyor bana kalırsa. Erkeklik, prenslik, intikam vb. kavramları kutsamıyor belki ama tarihteki meşruiyetiyle arasına mesafe de koymuyor. Geçen yılın en iyilerinden birisi olmasına rağmen hakkı teslim edilmeyen “Yeşil Şövalye” filminde örneğin, şövalyelik, onur, şeref gibi kavramların o dönem için anlamlarına vurgu yapılırken, bugünden bakınca aslında ne kadar da altı boş olduğunu gösteriliyordu. Burada ise bedenin, adanın (İzlanda) ve erkekliğin şehvetinin vaat ettiği görsellik teslim alıyor sanki anlatıyı. Film giderek Amleht ile amcası Fjölnir’in erkeklik şovuna dönüşüyor. Bana kalırsa yönetmen de bunda bir beis görmüyor!
