Kategori: Yazar

  • ‘Kuzeyli’: Hangi zamanın gerçeği!

    Henüz kırkına basmamış Robert Eggers, yakın geleceğin gözde yönetmeni olacak belli ki ABD’’de… “The Witch” (The VVitch: A New-England Folktale, 2015) ve “The Lighthouse” (2019) filmleriyle büyük bir çıkış yakalayan genç yönetmen, bu kez ilk ikisinin mütevazılığından uzak, pahalı, görkemli bir epikle çıktı karşımıza.

    “Kuzeyli” (The Northman), ilhamını William Shakespeare’den ve en çok Hamlet’ten alan, ama modern zaman yapımlarıyla da temas eden (Gladyatör, Yeşil Şövalye ve tabii ki Barbar Conan) bir film. Hikaye yapısı Shakespeare eserleriyle fazlasıyla bağlı olsa asıl olarak “Hamlet”e de ilham kaynağı olan İskandinav efsanesi “Amleth”in izini takıp ediyor yapım.

    Filme dair birkaç kelam etmeden önce bir kez daha “Batılı eleştirmenlerin” yere göğe koyamadığı, bizim ise izledikten sonra “bu kadar abartacak ne var ki şimdi bunda” diye düşünmeden edemediğimiz filmler listesindeki yerini aldı “Kuzeyli”. Yılda birkaç kez böyle olur. Oralarda büyük övgüler alanı biz beğenmeyiz, onların tu kaka ilan ettiklerini baş tacı yaparız!

    “Kuzeyli”, yönetmenin önceki iki filmini tematik ve görsel atmosferine uyumlu bir yapım ilk bakışta. Kadim inanışların, pagan ritüellerin, tekinsiz mekanların, rehberlik eden hayvanların, ağacın, çamurun, denizin, yağmurun ve güneşin birbirinin içine geçtiği bir anlatı söz konusu burada da. Ama bu kez, öncekilere göre daha az karmaşık, daha az katmanlı bir film var karşımızda. Hikaye basit. Küçük bir Viking prensi olan Amleth’in babası gözlerinin önünde öldürülüp, annesi kaçırılınca bir yemin ediyor. Babasını öldüren amcasından intikam almak, annesini kurtarmak ve tahtına oturmak. Yukarıdaki bütün ‘paganist’ görsel atmosferin içinde temel olarak bu düz hikaye akıp gidiyor.

    Babasının katledildiği gün ülkeden kaçan Amleth, Rus ülkesinde barbarlık yaparak geliştiriyor savaşçı maharetlerini. Barbarlığı gaddarlık anlamında değil, bir kültür olarak kullanıyorum burada. Savaşma biçimlerinden, savaş sonrası ayinlerine kadar gerçekçi bir yaklaşım söz konusu. Ama bir biçimde intikamını alma fırsatı bulunca başka bir maceraya atılıyor, Olga ile tanışıyor. Bu tanışıklığın, kahramanın yolculuğunda bir kırılma yaratacağı beklentisi de boşa çıkıyor açıkçası. Birazcık yumuşuyor o kadar.

    Robert Eggers’in kadim inanışları, hayvanları ve doğayı kullanma biçimine (emarelerini The Witch’te gördüğümüz) insan bedenini de ekliyor. Alexander Skarsgård’ın belli ki bu film için şişirdiği kasları ve devasa bedeni filmin asli unsurlarından. Oyuncu bu bedeni eğip bükmeyi, karakterinin ruh haline göre ezik, ruh haline göre gaddar göstermeyi ustalıkla başarıyor.

    “Kuzeyli”, bir film olarak çok öngörülebilir hikayesine rağmen kendisini izlenilebilir kılan bir yapım. En nihayetinde nasıl sona ereceğini az çok kestirdiğimiz bir intikam hikayesi. İlk kareden itibaren yönetmenin mekanları ve yaşananları mümkün olduğu karar ‘gerçek’liğe yaklaştırmaya çalıştığını da görmek mümkün. Ki ana akıma yaklaşmaya çalışan bir yapımda çocukların öldürülmesini göstermekte ısrar etmek fazla gerçekçilik olarak bile kabul edilebilir. Hatta risktir bu…

    Ne var ki filmin gerçeklikle kurduğu ilişki en sıkıntılı yönünü de oluşturuyor bence. Mesele her zamanki gibi gerçeğin gerçekte nasıl olduğu değil, nasıl yorumlandığında düğümleniyor. Robert Eggers’in “Karanlıkta Dans”, “Lamb” gibi tanıdık yapımlarda da imzası bulunan İzlandalı senarist Sjón ile birlikte kaleme aldığı eser bu noktada çarpıcı bir dönem canlandırmasına dönüşüyor. Eggers sanki gerçeğin çarpıcılığının etkisinin filmin dilini de kurtarmaya yeteceğini düşünmüş gibi. Oysa gerçekle kurduğumuz ilişki biraz karmaşık olabilir. Hele de geçmişin gerçeği söz konusuysa. Çünkü toplumsal ve kültürel durumlarda gerçek fizik yasaları gibi işlemez. Değişen, gelişen ve kendini inkar ederek ilerleyen bir yapısı vardır. Yüz yıl önce gerçek olan bugün lanetlenebilir örneğin…

    İşte “Kuzeyli”nin gerçeğe bu kadar sadakatle bağlı kalması filmin dilini maçolaştırıyor bana kalırsa. Erkeklik, prenslik, intikam vb. kavramları kutsamıyor belki ama tarihteki meşruiyetiyle arasına mesafe de koymuyor. Geçen yılın en iyilerinden birisi olmasına rağmen hakkı teslim edilmeyen “Yeşil Şövalye” filminde örneğin, şövalyelik, onur, şeref gibi kavramların o dönem için anlamlarına vurgu yapılırken, bugünden bakınca aslında ne kadar da altı boş olduğunu gösteriliyordu. Burada ise bedenin, adanın (İzlanda) ve erkekliğin şehvetinin vaat ettiği görsellik teslim alıyor sanki anlatıyı. Film giderek Amleht ile amcası Fjölnir’in erkeklik şovuna dönüşüyor. Bana kalırsa yönetmen de bunda bir beis görmüyor!

  • Ünlüler için iftar yoksullar için sabır ve iftihar vakti

    Her zaman var olan ancak son zamanlarda daha da yaygın hale gelen ve muktedire yönelik her türlü eleştirinin önünü kesmek için kullanılan “ideolojik bakma!” ya da “siyaset yapma!” gibi bir tavsiye ya da yasak var. Öyle ki, ideolojik olmama ya da siyaset yapmama gibi tavsiyeler kültürden sanata, spordan gündelik hayata, üretimden tüketime kadar yaygınlaşabilir. Siz “halk aç aç!” diye meramınızı haykırmaya çalışırsınız karşınızdakine, “halkın açlığı üzerinden siyaset yapma, ekmek meselesini siyasete alet etme” şeklinde bir uyarıyla karşılaşırsınız. Siz “Ormanlar yanıyor” diye hatırlatacak olursunuz yine karşınızdakine, aynı kişi ya da kişiler dikilirler “ülkenin ciğerleri yanarken nasıl siyaset yaparsınız, hele bir şu yangını söndürelim, o zaman sorarsın hesabını” diyerek karşınıza. Oysa yangın hiçbir zaman sönmez, ya mutfaktadır ya da aile ocağındadır; her zaman ülkenin birlik ve beraberliğe ihtiyacı olan günlerden geçeriz. Siz “gençler işsiz, umutsuz, geleceğinden beklentisi kalmamış, göç edecek ülke arıyor” diyerek çırpınırsınız derdinizi anlatmak için, “gençlerin geleceği üzerinden siyaset yapmayın, gençler bizim göz bebeğimiz” diyen hamaset ustaları, mevzuyu hemen siyasetin dışına taşır.

    HAYATTA SİYASİ OLMAYAN HİÇ BİR ŞEY YOKTUR

    Oysa her şey siyasetin içindedir. Büyük kentlerde evlerin musluklarından su içemiyor olmamız da, gözlerdeki ışıltıyla ekonomiyi düzeltmeye çalışan ekonomi bakanının yaptığı ironi de, beş yıldır aynı bayram ikramiyesine talim eden emeklinin ikramiyesini arttırmayıp, kur korumalı mevduat sistemi üzerinden bir avuç parası olan azınlığa devlet kasasından servet aktarmak da, çiftçiye üretmesi ve yaşayabilmesi için gıdım gıdım destek verilirken, tuzu kuru bir avuç ünlüye mükellef sofralarda iftar yemeği vermek de siyasidir. Galiba siyasetin bu kadar fetişleştirilip kutsallaştırıldığı, bir o kadar da kriminal ve yakınına yaklaşanın elini yakan bir şey haline getirildiği bir ülke ve dönem az bulunur. Yine galiba Türk sağı kadar hem siyasetin göbeğinde olup da karşılaştığı herkesi siyasetten men etmeye bu kadar istekli başka bir sağ ekol yoktur. Milliyetçisinden İslamcısına, Türkçüsünden muhafazakârına, liberalinden orta yolcusuna kadar karşılaştığınız her sağcıyla yaptığınız tartışmada mutlaka “ideolojik bakıyorsun” eleştirisine maruz kalmışsınızdır. Sağcılık elbette bir var oluş biçimidir. Öyle sağcılar vardır, hayatta siyasal olmayan hiçbir şeyin olmadığını bal gibi kabul eder, bu kabul üzerinden sizinle tartışmaya girer ve siz kendine sağcı diyen bu kişiyle kıyasıya tartışsanız da ondan asla “ideolojik bakıyorsun” saçmalaması duymazsınız. Nice sağcı kafalı solcu vardır, size militarist ve yabancı düşmanı bir bakış açısını devrimci tavır olarak yutturmaya çalışır.

    CUMHURBAŞKANI KÜLTÜR ALANINDA ARZU EDİLEN NOKTADA OLMAMAKTAN ŞİKÂYETÇİ

    AKP iktidarı, artık gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki 20 yıldır ülkeyi yönetiyor. Bu 20 yılın ilk on yılında haydi diyelim kendi deyimleriyle “vesayet altında tam iktidar olamadılar”. Son 10 yıldır tam iktidar, son beş yıldır da mutlak iktidar şeklinde yönettiler, yönetiyorlar. Elbette yönetiyorlar çoğul yüklemi lafın gelişi; 2017’deki rejim değişikliği referandumundan sonra yapılan 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminden günümüze yüklemin çoğulluğu tamamen anlamını yitirdi ve “yönetiyor” daha yerinde bir ifade sanırım. Ancak Cumhurbaşkanı bu mutlak iktidarına rağmen her zaman kültür alanında iktidarın “arzu edilen seviyeye ulaşılamamasından” yakınıyor. Bu yakınmanın nedenini ortadan kaldırabilmek için, bazı “ünlüler”e belirli aralıklarla iktidar destekçisi medya kuruluşlarında mikrofon uzatılıp iktidar ve muktedir güzellemeleri yaptırılıyor. Bir süredir de, tek adamın uygun gördüğü saraylarda her Ramazan ayında belli başlı ünlüler davet edilip iftar yemeği veriliyor, verilen yemekte bol bol fotoğraf çektirilip medyaya servis ediliyor. Diğer yandan yaşını başını almış bazı tiyatrocu, oyuncu ve sanatçılarsa sosyal medyada paylaştıkları ya da televizyonlarda dile getirdikleri görüşleri nedeniyle mahkemelere veriliyor, adliyelerde burunları sürtülüyor. Kimi genç müzisyenler de haklarında soruşturmalar başlatılıp hapis cezaları alıyorlar.

    MAKBUL ÜNLÜLER SİYASİ GÖRÜŞLERİNİ İÇLERİNDE SAKLIYORLAR

    Bu iki farklı sanatçı ve ünlü profiline karşı iktidarın ya da muktedirin tavır farklılığının sırrı galiba birisinin siyaset yapıyor, diğerinin ise siyaset yapmıyor ya da siyasi görüşünü içinde taşıyor olmasından kaynaklanıyor. Muktedirin verdiği son iftar yemeğine katılan sanatçılara getirilen eleştirilere de makbul ünlülerden bu yönde savunmalar geldi. Misal bu iftar yemeğinin kadrolu ünlülerinden Coşkun Sabah “Bu programın sosyal medyada bazı yerlere çekilmesini çok anlamsız buluyorum. Bir sanatçı politik fikirlerini içinde saklar, dışarı vermez ama bu bir davettir, Cumhurbaşkanının davetidir”[1] buyurmuş. Buradaki cümlenin vurucu noktası sanırım “Cumhurbaşkanının davetidir” ifadesi. Cumhurbaşkanı aynı zamanda elbette devlettir bu bakışa göre. Oysa Cumhurbaşkanının bir partinin genel başkanı olması, kendisini eleştiren herkesi neredeyse sıra dayağından geçiriyor olması ünlü Sabah’ın önemsediği bir şey gibi durmuyor. Siyaset denilen şey bu profile uygun ünlülere göre, “sağcı mısın solcu musun?” sorusuna verilecek basit bir yanıttan ibaret sanki. Muktedirin her türlü icraatına boyun eğmenin ve onu olumlamanın siyasetle hiçbir alakası yok. Yine bir başka ünlü Hülya Avşar bu nezih ortamdan duyduğu memnuniyeti sözcüklere sığdıramayacak kadar mesut bir şekilde ortamın siyasetsizliğini şu sözlerle anlatıyor: “Siyasetten uzak, kargaşadan uzak, herkesin sadece birbirine güzel baktığı bir ortam oluyor. Senede bir olan bu davette herkesin birbirini görmesi ve hatır sorması bana keyif veriyor.”[2] Buradaki vurucu nokta ise siyasetten uzak olma ile kargaşadan uzak olmanın peş peşe tanımlanıyor olması. Bu makbul ünlü profilinin nazarında siyaset demek kargaşa demek zira. Kargaşanın olmadığı yerde mutlak itaat, dolayısıyla huzur ve mutluluk var. İtaatkârsan, huzurlu ve mutlusun.

    “KÜLTÜREL İKTİDAR OLAMADIYSAK İKTİDARI KÜLTÜRLENDİREBİLİRİZ”

    Şimdi gelelim kültürel iktidar mevzusuna. Son yıllardaki muktedirin “kültürel iktidar olamadık” serzenişleri, bir yandan bir gerçeğe işaret ederken, diğer yandan siyasetsiz siyasetin konforunun ne kadar keyifli olduğunun bir itirafıdır. İtiraf odur ki, “kültürel alan aslında bal gibi siyasetle ilgilidir ki, muktedir olmanın şahikasıdır, ancak kültürel iktidar olamadıysak da iktidarı kültürlendirebiliriz”. Türk sağının kültür tanımına işlemiş müzmin bir hastalıktır iktidarı kültürlendirme arzusu. Medeniyetin muasırı otantisiteyi bozar, bu bozulmadan muaf kalabilmek için, medeniyeti seçmeci bir şekilde kabul eder Türk sağı. Kültüre ve medeniyete dair seçilen her unsurda fütursuz bir pragmanın izlerini görürüz. Tekniğin tüm olanaklarından sınırsızca yararlanılır, tekniğin getirdiği bütün kültürel unsurlar keyfi bir şekilde kategorileştirilerek bir kısmı ahlaksız, bir kısmı Türk-Müslüman ahlakıyla cilalandığı zaman ancak kabul edilebilir, bir diğer kısmı ise yerli ahlakımıza zinhar uygun değildir. Misal muktedir 2017 yılının Ramazan ayında yine makbul ünlüleri etrafına toplayarak verdiği iftar yemeğinde yaptığı konuşmasında şöyle buyurur: “İrfandan yoksun bir kültür, sanat ve ahlaktan yoksun bir sporla hiçbir yere varamayız”.[3] Burada irfandan yoksun bir kültür ve sanatın tam olarak muktedirin onay vermediği sanat olduğu ortadadır. Ancak muktedirin onay verip makbul saydığı sanatçıların da ürettiği bir kuru imajdan başka bir şey yoktur. Muktedir kültürel iktidar olmaya çalıştıkça kültürü ve sanatı elinden kaçırır, elden kaçan her kültür sanat muktedirin iktidarını tehdit eder. Bu fasit dairenin kırılması imkânsız gibi görünüyor. Bu imkânsız arzuyu iyi anlamak için Tanıl Bora tam olarak hangi Nazi “ulusuna” ait olduğu bilinmeyen bir sözden bahsederek girer bir yazısına: “Kültür lâfı duyduğum anda tabancamın emniyetini açarım.”[4] Bu ifade kültürün bütün otoriter yönetimlerde her zaman muarızların propaganda aracı olarak görüldüğünün bir göstergesidir. İşte kültür ve sanat alanının siyasetten arındırılmış olması gerektiği emri de, siyasetin siyasetsizleştirilme arzusu da kültüre atfedilen bu olumsuz anlamla ilgilidir. Bütün otoriteye boyun eğen makbul sanatçıların siyasete böylesine olumsuz anlam yüklerken, boyun eğdiği otoritenin bizatihi siyasi aktör olduğunu sinik bir şekilde inkar etmesi de kültüre yüklenen bu pragmatik anlamla ilgilidir.

    Kısaca kültür ve sanat alanının siyasetten arındırılması gerektiğine dair emir de her türlü tartışmanın tıkandığı noktada “siyaset yapma-ideolojik konuşma!” uyarısı da müzminleşmiş bir sağcı hastalığıdır. Bunun tercümesi “solcu olma, eleştirel olma, eleştirme, muhalif olma, ortalığı karıştırma, statükoya ve lidere kayıtsız şartsız itaat et”tir. Adamın birisi size bir yandan “kültürel iktidar olamadık” derken diğer yandan da kendisini eleştiren sanatçıları “siyaset yapmayın” diyerek uyarıyorsa, bunun da tercümesi “bana ve benim emirlerime koşulsuz itaat edeceksiniz”dir. Bu koşullar altında asıl arzu edilen itaat ise yoksullara tavsiye edilen sabır ve iftihardır. Bir avuç ünlü için iftar vakti, yoksullar için iftihar ve sabra çağrıyı meşrulaştıran imajlarla sunulur. Bu imajların ölmüş bir bedenin yüzüne sürülen parlak ciladan farkı yoktur. Ölü bedenin yüzündeki cila pul pul dökülür ve karşınızda çürümeye yüz tutmuş cansız bir kütleden başka bir şey kalmaz. Muktedirinse iktidarını kültürlendirmek için bu ölü bedenlerin sunduğu imajlardan başka umut edeceği bir şey kalmamıştır.

    [1] https://www.mynet.com/galeri/unlulerden-iftar-aciklamasi-sanatci-politik-fikirlerini-icinde-saklar-396779-mymagazin/1 (Erişim tarihi: 21/04/2022). Erişim tarihi: 21/04/2022).

    [2] https://www.mynet.com/galeri/unlulerden-iftar-aciklamasi-sanatci-politik-fikirlerini-icinde-saklar-396779-mymagazin/1 (Erişim tarihi: 21/04/2022).

    [3] https://www.youtube.com/watch?v=p7kWkIwm_zQ (Erişim tarihi: 21/04/2022).

    [4] https://birikimdergisi.com/haftalik/8174/kulturel-hegemonya (Erişim tarihi: 21/04/2022).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Bir skandalın otopsisi!

    Netflix’te şu sıralarda çok popüler olan “Bir Skandalın Anatomisi” (Anatomy of a Scandal) adlı mini dizinin dördüncü bölümündeki beş dakikalık kesit, bütün anlatının özeti gibi adeta. İngiltere siyasetinde etkili, başbakanın yakın dostu olan kocası tecavüz suçlamasıyla yargılanan Sophie’nin iki kadınla konuştuğu beş dakikalık bölüm bu. İlk önce kendi evinde çocuklarının bakıcısı Krystyna’ya kocasının iyi biri olup olmadığını soruyor. Krystyna’nın bir iki kaçamak cevabının ardından ısrar edince aldığı yanıt “erkek işte” oluyor.

    Hemen ardından kocası James’in ailesinin kırdaki görkemli evlerine gittiği bir sahne var çocuklarıyla birlikte. Evden, anne-babanın hal ve tavırlarından burjuva/ aristokrat ayrıcalıklı bir aile olduğunu anlamak zor değil. James’in annesi, adeta Krystyna’nın sözünü tamamlarcasına “özgüvenli olmanın erkeklere bahşedilmiş bir hak” olduğundan yakınıyor. Kadınların öyle olamamasına hayıflanıyor. Ama biricik oğlunun bunu fazlasıyla hak ettiğini, daha küçükken yalan söyleyerek insanları manipüle ettiğini, oyunların kuralları değiştirdiğini söylüyor. Ama bunu söylerken yergiden çok övgü ile bahsediyor.

    Dizinin ve ona kaynaklık eden eski The Guardian muhabiri Sarah Vaughan’ın romanın ‘erkeklik’ meselesine bakmak istediği alan burada tanımlanıyor bana göre. Krystyna’nın “erkek işte” diye toplumsal koşulların bize sağladığı avantajlara dikkat çeken basit tanımı ile Sophie’nin aile ziyaretinden çıkan “ayrıcalıklı sınıfın ayrıcalıklı oğulları”nın sahip olduğu fazladan avantajlar arasında bir yerde yaşanıyor her türlü erkek egemenliği…

    Aslında bir mahkeme dizisi “Bir Skandalın Anatomisi”. Ayrıcalıklı bir sınıfa mensup olarak doğmuş, iyi okullarda okumuş, Oxford’da ancak kendisi gibi olanların kabul edildiği “Liberten” grubuna girmiş, gelecekte ülkeyi yönetecek azınlıktan olma hakkına sahip muhafazakar bir politikacı James. Oxford’da tanıştığı, kendisiyle benzer bir sınıfsal kökten gelen Sophie ile evli, biri kız biri oğlan iki çocuk sahibi ideal bir aile babası. Politikanın bu yükselen yıldızının tadı, bir dönem ilişki yaşadığı, eski çalışanlarından genç bir kadının tecavüz suçlamasıyla kaçıyor. Savcılık, meseleyi ciddiye alıyor ve dava açıyor. Altı bölümlük dizinin büyükçe bir kısmı mahkeme salonunda geçiyor.

    Yukarıda da belirttiğim gibi. Dizi İngiliz sinemasının çokça mahir olduğu üzere sınıf ilişkilerini yerli yerine koyarak anlatıyor derdini ilk olarak. Sophie ve James’ın sınıfsal ayrıcalıklarının, geri dönüşlerde karşımıza çıkan Holly ve diğer öğrencilerden farkını; İngiliz siyasetinde bu ayrıcalıkların etkisini ve tabii bu seçkin sınıfın birçok şeyi kendilerine nasıl da hak olarak gördüklerini seriyor gözler önüne bir yandan yapım. Ama sadece bununla kalmıyor. Aynı sınıfa mensup kadınlar ve erkeklerin meseleyi bambaşka duygularla yaşadığını da gösteriyor.

    Tam da bu noktada bu farkı gözler önüne seren şey ‘hatırlamak’ oluyor. Dava süreci ilerleyip geçmişte, özellikle de Oxford’da yaşanan anlar tekrar hatırlandıkça Sophie ve James’in tavırları farklı oluyor. Geçmiş hatırlandıkça ilk dikkat çeken unsur, aslında her şeyin Sophie’nin gözlerinin önünde olduğu ve onun görmemeyi tercih ettiği gerçeği. Çünkü James’i ve vaat ettiklerini kaybetmek istemiyor. Ama aradan geçen yirmi yıldan sonra hatırlamak farklı sonuçlar doğuruyor. Oxford’un ayrıcalıklı çocuklarının, kibirli zamanlarına dair anıları geri geldikçe James’in olanlara dair tavrı inkar ve manipülasyon olurken Sophie hatalarını kabullenme ve yüzleşme sürecine giriyor. Bu da bize ayrıcalıklı sınıfa üye olmanın erkeklerden zarar görmeyeceğiniz anlamına gelmediğini gösteriyor. Ama dizi bir katman daha koyuyor ve Sophie’nin yaşadıklarıyla, James’in cinsel şiddetine maruz kalan iki kadın arasındaki mesafeyi açıyor. Çünkü bu iki kadın üzerindeki tahakküm yalnızca cinsel değil, aynı zamanda da sınıfsal inşa ediliyor.

    Dizinin yaratıcılarının ustaca başardığı bir şey daha var. Mahkeme süreci boyunca, cinsel saldırıya maruz kalan Olivia’nın anlattıklarına dair boşluklar da oluşturuyorlar. Nihayetinde gönüllü bir ilişki bu. Dolayısıyla hem seyircinin hem de mahkeme jürisinin, ortada bir rıza olduğuna inanması için nedenler inşa ediyor dizinin yaratıcıları. Böylece akıllarda sorular oluşuyor. Çünkü mesele yalnızca Olivia’nın iddialarının doğru olup olmaması değil, James’in nasıl biri olduğuna dayanıyor. Olivia sadece bir kurbanken, James her şeyi yapma ve hesap vermeme hakkını kendinde gören ayrıcalıklı erkekler topluluğunun sembolüne dönüşüyor. Bu bakımdan yalnızca James’i değil, bir toplamı işaret ediyor bize dizi. Asıl derdi de James’in Olivia’ya cinsel şiddet uyguladığı gerçeği kadar, bu adamların böyle şeyler yapmayı kendilerinde hak olarak gördükleri gerçeğine dikkat çekmek.

  • 27 Nisan

    ** Yaşamla ölüm arasında bir tercihin yapılacağı Karadeniz’in kader tarihi…

    Resmi rakamlara göre 120 bin insanın yaşadığı bir şehir.

    “Yeşil Ordu”nun en gelişmiş şehirlerinden birisi.

    Fındık üretimi, kestane balı, hayvancılık ve balıkçılığın yanı sıra organize sanayi sitesi de ekonomiye önemli kazançlar sağlıyor.

    Her yıl devletin kasasına giren 2 milyar dolarlık döviz girdisinin 700 milyon dolarını tek başına karşılıyor. Eşsiz vadileri ve özel toprakları sayesinde Türkiye’nin en kaliteli ve leziz fındıkları orada yetişiyor.

    Turizm ve organik tarımcılık potansiyeli çok yüksek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “şifa” niyetine önerdiği kestane balının ana üretim merkezi. “Kabakdağı” gibi organik tarım yapılan ve tüm Türkiye’de tanınan özel tarımsal bölgelere sahip.

    Meraları ve yaylaları hayvancılık için eşsiz bir cennet. Bir kilogram kırmızı etin 150 TL’ye dayandığı günümüzde çözüm Arjantin ve Brezilya’nın yaylalarında değil Karadeniz’in yaylalarında.

    Ekonomiye katkıları saymakla bitmez…

    İşte böyle bir coğrafyanın tam ortasına geldiler ve adına “altın madeni” denilen bir hançeri sapladılar.

    2013 yılında ilk kazmayı vurduklarında millet ne olduğunu anlayamadı. Çünkü halkı aydınlatması gereken devlet kurumları suskun, medyası ise esir alınmıştı. İktidar FETÖ’nün yol göstericiliğinde uluslararası kartellerin önünü açarken, vahşi madencilikte köşe başlarını tutan sermaye guruplarıysa gazete ve televizyonları kontrol ediyordu. Bu nedenle yağma ve talan projeleri halka “müjde” diye sunuldu yıllarca.

    Ama şimdi herkes ne olduğunu ve neyle karşı karşıya olduklarını çok net görüyor. Hani derler ya bir müsibet bin nasihattan iyidir diye. İşte Fatsa’da yaşanan tam da bu.

    Aradan 10 yıl geçti. Ordu-Fatsa’daki siyanürlü altın madeni bölgeye zehir saçıyor. ÇED süresi doldu. Kapatıp, pılını-pırtısını toplayıp bölgeyi terk etmesi bekleniyor. Ama gitmiyor.

    Diğerleri gibi 3-5 yıllığına geldiklerini söylediler ama girdikleri bölgeyi bitirmeden, tüketmeden gitmezler. Bahar Madencilik de farklı değildi elbette. Şimdi yeni ÇED başvurusunda bulundu. Madeni iki katına çıkarmak istiyor. Fatsa’ya 5 dakika mesafedeki bir siyanürlü maden burası. Şimdi de Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı inşa etmeyi planlıyorlar. O da yetmeyecek. İkincisini, üçüncüsünü talep edecekler.

    patlatılan dinamitler ve kazılar nedeniyle çevresindeki köylerde heyelanlar başladı. Evler oturulamaz hale geldi. AFAD, “Evlerinizi boşaltın” diyerek köylülere yazı gönderiyor. Peki nereye gidecekler? Bunu söyleyen yok. Bu insanların yaşam alanı orası. Ha Rusya gibi tepelerinden bomba atarak milleti evinden barkından kaçırmışsın, ha ‘madencilik yapıyorum’ diye milletin köylerini dinamitlemişsin; ortalığa siyanür saçmışsın. Ne farkın var!?

    Türkiye’yi “madencilik ülkesi” yapacaklarmış.

    Ordu’nun yüzde 74’ünü maden bölgesi ilan ettiler. Düşünebiliyor musunuz? Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ü param parça edilecek. Ve buna evet diyen bir iktidar var bu ülkede. Yüzde 80’i tarım alanı ve ormanlardan oluşan bir coğrafyada siz yüzde 74’ünde yani dörtte üçünde “madencilik” izni veriyorsunuz.

    Madencilik denince de öyle bildiğiniz madenlere benzemiyor bunlar. Yerin altında dehlizler, tüneller falan değil. Onun da ekosisteme zararları var ama altın madenciliği dedikleri şey tam bir ekokırım. Yıkımın zirvesi. Coğrafya tümüyle ters yüz ediliyor. ‘Şunu çıkarıp, onu alıp, tekrar eski haline getireceğiz’ değil bu iş. Onlar masal. Yapılan bütün madencilik coğrafyayı yıkmaktan ibaret. Ormanların kesilmesi, tarım alanlarının yok edilmesi, dağların parçalanması, su kaynaklarının zehirlenmesi ve bölgenin yaşanılamaz hale getirilmesi…

    Üstelik Ordu Üniversitesi Fatsa Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Profesör Dr. Mehmet Aydın’ın başkanlık ettiği bir akademik çalışma grubu, siyanür madenciliğinin kaçınılmaz bir sonucu olan “ağır metal zehirlenmelerini” bilimsel bir çalışmayla da kanıtladı. Yer kabuğunda ortalama 20 milyonda bir düzeyinde olması gereken kurşun değerleri, madenin çevresinde yaklaşık 5 ile 7 kat arasında daha fazla çıktı. Yer kabuğunda ortalama 13 milyonda bir olan Arsenik değerlerinin ise, madenin yakın çevrelerinde 6-7 kat daha fazla olduğu tespit edildi. Siyanürlü altın madeninin yakın çevrelerinde bulunan sulardaki alüminyum değerleri, madenden daha uzak yerlere oranla 30 kat daha fazla. Kadmiyum değerlerinin 100 kat, bakır değerinin 80 kat, demir ve kurşun değerlerinin 100 kat daha fazla olduğu tespit edildi.

    Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir.

    Şimdi Fatsa’da, Ordu’da ve Karadeniz’de bu ekokırımın son perdesi oynanacak. 27 Nisan 2022 tarihinde saat 10.00’da Ankara’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda sahne alacak.

    Bakanlıkta yapılacak İDK (İnceleme Denetleme Kurulu) toplantısında Bahar Madencilik’in bölgeye yıkım getiren, kestane ormanlarını kesen, suları zehirleyen siyanürlü altın madenine tamam mı devam mı kararı verilecek.

    27 Nisan’da Ordulular, Fatsalılar ve bu ülkedeki tüm yaşam savunucuları Ankara’da, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın önünden ‘güçlü bir sesle’ Yeşil Ordu’nun korunmasını talep edecek.

  • Serbest gezen COVID dönemi

    Pandemide içinde bulunduğumuz dönemin adını açıklıyorum naçizane: Serbest gezen COVID dönemi.

    “Tespit”imin esinini kıymetli Esin Hoca’dan aldım. Sözcük oyunu olsun diye değil, sahiden… Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol, geçen hafta Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından düzenlenen ve COVID-19 Pandemisinin İkinci Yıl Değerlendirme Raporu’nun açıklandığı basın toplantısında[1] şunları söyledi:

    “Nisan ayının ortası itibarıyla servislerde ve yoğun bakımlardaki hasta yükünün azalmış olduğunu görüyoruz. Bu bizler için çok sevindirici olmakla birlikte, ayaktan gezen, servislere başvurmadan, kendi imkânlarıyla hızlı testler yaparak ayaktan gezen çokça vaka olduğunu biliyoruz.”

    Neymiş? Pandeminin başında bulaş zincirini kırmak için panik halde karantinaya aldığımız, yakınlarıyla görüştürmediğimiz, hafif geçiriyor olsalar bile evlerde, odalarda tecrit ettiğimiz COVID-19 hastaları, bugün serbest geziyorlarmış. Nasıl? Büyük ihtimalle maskesiz.

    “E, bunun ne sakıncası var ki? Sağlık Bakanımız, 2 Mart tarihli basın toplantısında[2] ‘Salgın kelimesini eskisi kadar çok kullanmazsak salgın olmaz’ diyerek pandeminin etkisini yitirdiğini, maske zorunluluğunun kaldırıldığını, önlemlerin gevşetildiğini açıkladı ya!” diye düşünebilirsiniz. E, siz de haklısınız.

    Ama, şöyle devam etti, Prof. Dr. Şenol:

    “Önümüzü sislendiren bunun nereye evrileceğini bilmememiz. Eğer, yeni ve ciddi bir dalga ile karşılaşırsak, salgının başına göre çok daha fazla şey bilen, salgını yüklenen hekimler ve salgın bilimciler olarak şunu biliyoruz ki; hem sağlık sistemi, hem sağlıkçılar, hem de aslında korunması gerektiği halde kendini korumaktan yorulmuş kırılgan nüfus üzerinde -ki Türkiye’de bu nüfusun yüzde 49-50 civarında olduğunu biliyoruz- bu süreçte bağışıklıkları da eksilmiş olacağı için, çok daha büyük bir sarsıntıya yol açabilir. Ve bununla ilgili hiçbir hazırlık olmaması son derece endişe verici.”

    Evet, yöneticilerin bu umursamazlığı gerçekten son derece endişe verici.

    Geçtiğimiz hafta, okulların “çeyrek ara dönem tatili” dolayısıyla Ankara dışına çıktık. Büyükanne-büyükbaba ziyaretleri yaptığımız küçük bir Ege turunun ardından, oğlumun katılacağı Uluslararası Eskrim Çocuk Kupası Turnuvası için Antalya’ya gittik. Pandeminin bu “serbest gezen” dönemine ilişkin, farklı kentlerde ve farklı ortamlarda pek çok gözlem yapma fırsatı oldu böylece.

    Ankara ile kıyaslandığında zaten açık ara farklı olan ama bölge pazarları arasında bile görece daha uygun fiyatlı olan Davutlar (Kuşadası) pazarında, peynir alamaz hale gelen insanların artık “süt kesiği” almayı tercih ettiklerini de, almaya niyetlendiklerini tarttırıp bıraktıklarını da gördük ama bu ağır durum bu yazının konusu değil. Bu ağır durum, hükümetin pandemi önlemlerini bir telaş boşlamasının sebeplerinden biri. Ekonomik krizin ağır yükünün altında ezilen ve “vatan, millet, sakarya, ne yapalım, artık bir süre simit ile idare edece(ksiniz)ğiz” diyerek boğazına çöktükleri yurttaşa, “bir de maskeni tak” diyemiyorlar artık.

    Neler gözledik bu sürede? Toplumun önlemler konusunda da ikiye ayrıldığını gördük. 65 yaş üstü yurttaşların -belki tehdit doğrudan onlara yöneldiği için, belki de yaşamın kıymetini bildiklerinden- gençlere kıyasla, pandemi önlemlerini sürdürme konusunda daha hassas olduklarını gördük.

    Turizm sezonunun açıldığı bu bölgelerde, turistik otellerde maske-mesafe-hijyen kurallarının bütünüyle geçersiz olduğunu, buralarda çalışan işçilerin, emekçilerin kalabalık ve akışkan ortamlara rağmen tamamen korunmasız olduklarını gördük.

    Aşı konusundaki hassasiyetin ilk dönemlere kıyasla neredeyse sıfırlandığını, hatırlatma dozunu ihmal edenlerin sayısının çoğaldığını, “aşı olanlar da hastalanıyor nasılsa” yaklaşımının yaygınlaştığını gördük.

    Bir kesimin kesinlikle pandemi bitmiş, yokmuş, hiç olmamış gibi davranmasına karşılık, bir kesimin her şeye rağmen kendi önlemleri sürdürmeye çalışması arasındaki uyumsuzluğun, yine bir çeşit toplumsal anomi durumu yarattığını gözledik.

    Bilimi kerteriz almazsanız, yüzünüzü insana dönmezseniz, insan yaşamını öncelemezseniz, insanların kafasını karıştıracak, tutarsız yaklaşımlarla pandemiyi yönetmeye çalışırsanız böyle bir şey oluyor işte.

    Yine Davutlar pazarında yumurtanın envai çeşidini satan bir yumurtacı vardı. “Gezen tavuk yumurtası”, “serbest gezen tavuk yumurtası”, “köy yumurtası”, “organik”, “çiftlik” vb… Yumurtada bu kadar “klasman” olabileceğini hiç düşünmemiştim. “Serbest gezen tavuk yumurtası ile köy yumurtası arasında ne fark var” diye sordum. “Köy tavuğu kümeste olur. Serbest gezen tavuk yumurtası daha makbuldür” dedi.

    Hiç bilemiyorum, ben onun aktarıcısıyım. Tavuğun serbest gezeni daha makbul olabilir ama virüsün “serbest gezeni” o kadar makbul olmasa gerek.

    “Sıfır vaka” stratejisi uygulayan Çin dâhil olmak üzere, dünyada farklı bölgelerde yeni dalgalar ortaya çıkarken, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) “pandemi bitmedi” uyarısında bulunurken, TTB, bilim insanları, hekimler tedbiri elden bırakmak için henüz erken olduğunu ısrarla dile getirirken, “virüsü serbest gezdirme” noktasına gelmek, insanı uygun sözleri bulmak konusunda zorda bırakıyor.

    Şunu söyleyebilirim sadece; bilimin özgürlüğüne ve yol göstericiliğine evet, tavuk serbestiyetine hayır!

    [1] https://www.youtube.com/watch?v=3N2t_ZPiXsc&t=10s

    [2] https://www.youtube.com/watch?v=x7eYJHFBq58

  • İttifaklar, olasılıklar, hidralar

    “Bu seçim ülkenin son şansı olabilir. Son demokrasi nefesi olabilir. Hata yapma şansımız yok. Partilerin dar parti çıkarlarından kendisini soyutlaması lazım. Cumhurbaşkanı adayı olabileceğini düşünen insanların kendi şahsi ihtiraslarından arınıp bu ülke meselesi deyip yapıcı olması lazım. Kolay yönetilecek bir süreç olmayacak…” Ali Babacan, Murat Sabuncu’ya konuştuğunda söylüyordu bunları. Aynı programda “Altılı masanın üzerinde uzlaştığı cumhurbaşkanı aday kriteri şöyle: Kapsayıcı, kucaklayıcı ve demokrasiye gönül vermiş olmalı. Bunun dışında bir kriter konuşmadık” bu sözlerini de söyledi.

    İslamcılar ne zaman dışarıda kalsalar hep aynı yere sığınırlar: kapsayıcı, kucaklayıcı ve demokrasiye gönül vermiş. Bundandır ki aynı konuşmasında Gezi Direnişine değiniyor ve “Başbakan olan Erdoğan Gezi’de gözünü kararttı, durduramadık. İçeride ciddi mücadele verdik. Bakan olarak ne söylemişim kayıtlarda. Sadece ben değil bakanların neredeyse tamamı durduramadık. (kendi gibi sonradan muhalifleri de aklıyor) Erdoğan değişik bir psikolojiye girdi” diyor. Evet öldürülen o genç insanlardan, ailelerinden, sevenlerinden utanmak yerine Erdoğan’a muhalefet ettiğine delil olarak bu sözleri sarf ediyor. Çünkü meselemiz “kapsayıcılık ve demokrasi”.

    Günümüzde demokrasi gibi içeriği kirlenmiş, çürütülmüş ne kadar kavram var bilemiyorum ama kapitalizme teşne olanların demokrasiyi de istediği düzeyde kullandıklarını biliyorum. Bu haliyle de insan, demokrasiyi “ayaktakımının iktidarı” olarak gören Platon’u hatırlıyor. Onun ayaktakımından kastı alt sınıflar, mülksüzler ve onların yönetimde olma veya temsil edilme biçimi… Ancak kapitalizmin yarattığı garabet demokrasiyi sadece bir görüntüye ve oy vermeye hapsetmiştir. Hatta 1972 Hisar Dergisinde Cemil Meriç Voltaire’den örnek verip “Katıksız demokrasi, ayaktakımının despotizmidir” cümlesini o yüzden yazının burasına koymak gerekiyor. Ve memlekette “eşitlerin eşitliğinin” hüküm sürdüğü ortamda demokrasi gerçekten de ayaktakımının iktidarına dönüşmüştür. Burada temel mesele “ayaktakımı”nın anlamının en az demokrasi kavramı kadar dönüşüm yaşadığıdır kuşkusuz.

    Şimdi bu görüntüde, Yunan mitolojisindeki Hidra’yı andıran bazı İslamcıların kapsayıcılık takıntısı da devreye giriyor. Ama bu söylem 6’lı İttifakın her birinde var. Karamollaoğlu yeni söylemler geliştirirken de kapsayıcı olma düsturundan kopmuyor. Kılıçdaroğlu da Karamollaoğlu’nun yeni ittifak gündemi için “Anladığım kadarıyla ittifaktan ayrılmak değil ittifak içinde ittifak oluşturmak. Bir düşüncedir tabii saygı duyacağız, her düşünceye olduğu gibi” diyerek bu söyleme sarılıyor. Bu problemli yaklaşıma Terry Eagleton’ın müthiş bir yorumu var: “farklı bakış açılarına sırf farklı oldukları için değer verilmemelidir. Eğer travestilerin timsahlara atılması gerektiğini düşünenler, görüşlerine şiddetle karşı çıkıldığında kendilerini “istismar edilmiş” (anahtar bir postmodern terim) hissediyorlarsa, bırakın öyle hissetsinler. Bir fikre sadece birinin fikri diye saygı duyulmamalıdır. … dışlayıcılıkta ilkesel olarak yanlış bir şey yoktur.”

    Evet kapsayıcılık, çeşitlilik, farklılık gibi söylemler değerli kazanımlar da sunmuş olabilir ama daha ziyade sınıfsal ayrımı örtme marifetiyle donatılmışlardır. “Kapsayıcılık kültü maddi farkları gizlemeye yardımcı olur. İnsanın istediği gibi giyinme, tapınma ya da sevişme hakkına saygı duyulurken; düzgün bir maaş alma hakkı reddedilmektedir.” Ve bildiğimiz üzere bizim memlekette hepsi reddedilmektedir.

    Bu sebeple dışlayıcılık da siyasi bir program olabilir, varmış gibi yapılan ama olmayan sürekli yönsüzlük bir siyaset değildir. Ve bu yönsüzlük içinde belirli bir dışlama programı bir yön tayin edebilir. Ama yapılan şey iktidar aracı olan şeyleri iktidar olabilmek için sürdürme eğilimi… Hâlbuki o araçlar iktidara direnme biçimine dönüşebilecekken…

    Yönünü bulmaya çalışan Millet İttifakı yeni seçim yasasıyla sarsıntıya girdi, yeni hesaplar yapılmaya başlandı ve uyumlu hale gelme süreci başladı. İşte problemli kısım burası, sürekli bir uyma hali devrede; itiraz etmeden gelen her şeye boyun eğmek; her şeyi sandığa yedeklemek. Kılıçdaroğlu’nun “İktidar kendi koltuğunu korumak için seçim kanununda bazı değişiklikler yaptı. Ne yaparsa yapsın aslında bizim için hiç önemli değil. Şimdi çıkan kanuna göre bizim yeniden oturup bir strateji belirlememiz lazım” sözleri gibi.

    David Hume diyor ki “yalnızca zaman [hükümdarların] hakkını sağlamlaştırır. … ve insanların zihinlerine yavaş yavaş işleyerek onları her türlü otoriteyle barıştırır, her türlü otoritenin adil ve makul görünmesine sebep olur”; bu topluma da, o altılı İttifaka da olan bu. Yasaya itirazları kısık sesle; git gide her yere sızan AKP rejimi, devletleşmiş bir iktidar karşısındaki halleri, adaletsiz-eşitsiz bir yarışa girerkenki bu kabul edilmiş vaziyetleri yaşanacak başarısızlığın gelişi gibi.

    Bu seçim kanunu ile var olan adaletsizlik, eşitsizlik daha da derinleştiriliyor. Teklif edilen hali ile demokratik bir seçimin gerçekleşmeyeceği, eşit siyasi mücadelelerin imkânsız hale geleceği, kamu kaynaklarının kullanımında suiistimalin artacağı ayan beyan… Aslında tamamen kaldırılması gereken barajın inmiş olması bir illüzyon; il bazında fiilen daha yüksek oranlı barajlar oluşmuş vaziyette. Azınlığın varlığına da, çoğulculuk yerine çoğunluğun dayatıldığı, tam da Erdoğan rejimini sağlamlaştıran bir sistem geliyor. Böylece çok sayıda parti meclisten dışlansın isteniyor.

    E tabi bunun akabinde Millet İttifakı da hesap yapıyor. En net girişim Karamollaoğlu’ndan geldi; ittifak içinde ittifak hesapları başladı. Karamollaoğlu, AKP’den kopan %15’lik bir kitleyi hedefine koyarak “Eski sistemde, ittifak eden partiler önce tek oymuş gibi ittifaklar arasında bölünüyor sonra milletvekilleri çıkıyor ve milletvekilleri kendi aralarında pay ediliyordu. Şimdi o avantaj kalktı. Yeni yollar aramak icabet eder. Seçim kanunuyla şartlar değişti. 3. ittifak olabilir” diyerek bu halin adını da koydu. Gerçi Gültekin Uysal’ın Deva ve Gelecek’i dışarıda bırakan açıklamasının ardından, Karamollaoğlu’nun 6’lı İttifak’tan bir ittifak çıkabilir vurgusu birbirinden bağımsız değil.

    Karamollaoğlu’nun 3. İttifak’tan kastı Deva’lı, Gelecek’li, Saadet’li bir üçlü. Öte yandan Uysal’ın çıkışı da Demokrat Partililerin de İyi Parti ve CHP listesine yedeklenmesinin de önünü açıyor. Karamollaoğlu’nun sözleri Uysal’ın çıkışına karşılık da söylenmiş olabilir, kendi muradı da…

    %7’ye düşmüş bir seçim barajı Milet’in motivasyonunu ittifak açısından bozmuş gibi okunsa da İttifak’taki İslamcı organizasyon için daha cüretli davranmanın önünü açtığını da düşünüyorum. Peki Erdoğan bunu düşünmemiş olabilir mi, hiç sanmıyorum.

    Diğer taraftan Karamollaoğlu çeşit çeşit söylemlerde bulunup ahvalini de ortaya koyuyor. Birkaçını paylaşmak isterim; mesela AKP’yi övüyor –ki çok normal, onlar aynı evin çocuğu– Ayasofya’ya değiniyor. Başörtüsü meselesinin yanında AKP, Ayasofya meselesini de görmüş ve çözmüş. Bunca sorun, sorun değil; İslamcının sorunu hiç değil… Saadet’in “dönüşü” muhteşem olabilir.

    Yine benzer noktadan bir çıkışı var: “Şunu ifade edelim toplum da bilsin, bizim özellikle inançlı kesim, manevi değerlerine önem veren kesimin kazanımlarından 1 milim bile taviz vermeyiz, verdirtmeyiz. Böyle bir ittifakın içinde de bulunmayız. Bu konuda kazanımlarımızdan taviz verilmeyeceğine inanarak birlikteliği yürüttük.” Devamlılık esastır… Diğer taraftan çok problemli bir şeyi daha dile getiriyor “Güçlendirilmiş parlamenter sistem ifadesi, geçmişte normalde parlamenter sistemle karşılaşılan hükümet düşünce uzun zaman boşluk doğabiliyordu. Şimdi onu ortadan kaldıracak yeni formül ortaya kondu. Bu değişiklik yapılırsa Türkiye hükümetsiz kalmayacak” hangi geçmiş diye sormadan edemiyorum… Ama Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adayı olup, olmayacağı konusundaki yorumuna da katılıyorum; Erdoğan kaybedeceğini anlarsa girmez o seçime diyor “Kendisi kaybetmiş olmayacak, başka aday kaybedecek”. Tabi burada aynı yerden kalkış yapmıyor olabiliriz. Tüm bunların yanında bir konuşmasında “komünist Rusya” demesi de ne olduklarını hep hatırlatmak/hatırlamak adına iyidir.

    Acıları silme eğilimi veya örtme/ yokmuş gibi davranma eğilimi tehlikeli. Kapsayıcı dilleri, söylemleri bunu da kapsıyor ne yazık ki. “Etkili iktidar kolektif hafıza kaybına dayanır; suçlara eski dostlarımızmış gibi alışırız” sözlerine kulak vermek gerek…

    Sadece Cumhur ve Millet İttifakları varmış gibi yapmak tam da sistemin istediği şey. Solcuların sürek avı yaptığını ileri süren Yıldıray Oğur gibiler “Peki neden altılı masa iktidar çevrelerini telaşlandırmış gözükürken, bazı muhalifleri pek heyecanlandıramıyor? Heyecanın düşük olmasının bazı pratik nedenleri var” açıklamalarında bile AKP’ye övgü düzedursun, asıl nedeni hep es geçiyor. Hidralar meseleyi kimlik siyasetine bağladığı için hedefleri hep solcular.

    Burada o çok meşhur ifade devreye giriyor: Kürtler ve HDP bu denklemin neresinde?

    HDP HERKESİN AKLINDA; AMA KİMSE HDP’NİN YANINDA DEĞİL…

    Çok açık ki denklemin bir ucu Karamollaoğlu’na dayanırken, diğer ucu HDP’ye uzanıyor. Cumhurbaşkanı Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Mesrur Barzani ile görüşüyor; Nihal Bengisu Karaca gibiler Kürtler üzerine yazıp, çeşitlilik övüyor. Evet, herkes farkında Kürtlerin ve HDP’nin kilit parti olduğunun. Zira Mithat Sancar da “Hedefimiz % 15. Kibir yapmıyoruz ama anahtar parti olduğumuzun farkındayız” diye belirtiyor. Üstelik, onlar Millet İttifakını da göz ardı etmiyorlar.

    Ama yeni seçim yasası meşum denklemi bozacak; çünkü bir anlamda bu yeni seçim yasası partileri ayrı ayrı seçime girmeye zorluyor ve bu ipi diğerlerinden daha iyi göğüsleyen tek muhalefet HDP.

    HDP’nin de bazı partilerin desteğini alarak seçime gireceği neredeyse kesin. Haziran seçimlerinde olduğu gibi bazı parti liderlerine listelerinde yer açacaklar; sol-sosyalist bir cephe ile seçime girme çabasının sürdüğü de malum. Burada bütün eleştiriler yapılabilir, yapılmalıdır da ancak gerçekleri göz ardı etmeden. HDP’nin etrafında oluşacak bir üçüncü blok/ittifak önemli bir güce de sahip olacak. Sadece sandık üzerinden bakınca bile yedi milyon gibi bir oy oranı mevcut. İçeride olmasına rağmen Selahattin Demirtaş’ın etkisi de sürüyor. Burada önemli olan işçileri, gençleri, yoksulları dâhil edebilme. Ve kadınlar ile LGBTİ+ bireylere yönelik tek “kapsayıcı” davranış HDP’nin de olduğu cephede gibi duruyor.

    Bugün bazı seçmen grupları da, İttifaklar da kendilerini tüm topluma dayatma peşinde. Tek seçenek olduklarını düşünen kimileri kol geziyor. Bütün umutsuzluğunu, siyasetsizliğini, basiretsizliğini dayatan seçmen de siyaset de kendini zorunlu görüyor.

    Ama hafıza iyidir, hatırlayınız; “bu ülkede onların kazanması çok zor”culara da hatırlatınız. Ayrıca şu yaşadıklarımız kolay mı? Uygarlığın tek bir atası var o da emek; onu göz ardı eden göz ardı edilmelidir, unutmayınız.

  • İktidar futbolu da bitirdi

    Nerelerden…

    Nereye geldik…

    Cumhur ittifakında…

    Her şeyde dibe çakıldık…

    Ekonomiyi getirdiğimiz nokta belli…

    Her şey ateş pahası…

    Sadece bakıp geçiyoruz…

    Yoksulluk demeye gerek yok…

    Nefes almaya çalışıyoruz…

    Ekonomide uçuşa geçeceğiz diyorduk…

    Enflasyonda uçuşa geçtik…

    Görsel ve yazılı medyada…

    Tartışmaların odağı…

    Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı kim olacak…

    Ekonomi, siyaset elbette konuşulacak…

    Benim konum spor…

    2000 yılından bugüne kadar Türk sporu çöküş döneminde…

    2002 yılında Dünya Kupası üçüncüsü olan A Milli Futbol takımımız…

    Şimdi Avrupa Uluslar Kupasında…

    C grubunda…

    Rakiplerimiz…

    Litvanya, Lüksemburg, Faroe Adaları…

    Haziran’da yapılacak maçlar sonunda grup birincisi olduğumuz takdirde B ligine, daha sonra ise bu ligi de geçtiğimiz takdirde A ligine yükseleceğiz…

    Bekleyeceğiz…

    Göreceğiz…

    Süper Lig’in hali…

    Kulüpler borç batağında…

    Türkiye yabancı futbolcu cenneti oldu…

    Avrupa’da başarımız var mı?

    Galatasaray’ın 2000 yılında Avrupa UEFA Kupası ve Süper Kupa şampiyonluğu var…

    Siyasetçilerin gözdesi…

    Seçimleri etkileyecek…

    Z kuşağı bunu hatırlayamaz…

    Ülkelerin puan sıralamasına baktığımızda…

    Türk futbolunun nereden nereye geldiğini gösteriyor…

    UEFA Avrupa sıralamasında…

    1990-1991 yılından itibaren 18’nci sıranın altına düşmedik…

    Bu sıralama nedeniyle…

    Süper Lig’de şampiyon olan takım direkt Şampiyonlar Ligi’ne katılıyordu…

    Süper Lig ikincisi bir ön elemede kazanması halinde Şampiyonlar Liginde gruplara kalabiliyordu…

    Üç takımımızın da UEFA Avrupa ligine katılma hakkı vardı…

    Şimdi 20’nci sıradayız…

    Bu nedenle…

    2023-2024 sezonunda…

    Süper Lig şampiyonu ön eleme turunu geçmesi halinde…

    Şampiyonlar liginde oynayacak…

    UEFA Avrupa Kupasına katılamıyoruz…

    Bir alt organizasyon olan…

    Konferans ligine katılacağız…

    Takımlarımız oynadıkları iki ön eleme maçlarını kazandığı takdirde…

    Hani Türkiye Süper Ligi Avrupa’da ilk beşte yer alıyordu…

    Futbolda yokuz…

    Enflasyonda…

    Yoksullukta…

    Geçim sıkıntısında…

    Yolsuzlukta…

    Fikir özgürlüğüne zincir vurmada…

    Kadın şiddetinde…

    Avrupa’yı bırakın…

    Dünya şampiyonuyuz…

    İşte bu da bize yeter…

    En sonunda Cumhur İttifakı futbolu da bitirdi…

    Şu anda yönetimde olanlar…

    Bu iktidarın adamları…

    Nerelerden…

    Nereye geldik…

    Cumhur ittifakında…

    Her şeyde dibe çakıldık…

    Ekonomiyi getirdiğimiz nokta belli…

    Her şey ateş pahası…

    Sadece bakıp geçiyoruz…

    Yoksulluk demeye gerek yok…

    Nefes almaya çalışıyoruz…

    Ekonomide uçuşa geçeceğiz diyorduk…

    Enflasyonda uçuşa geçtik…

    Görsel ve yazılı medyada…

    Tartışmaların odağı…

    Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı kim olacak…

    Ekonomi, siyaset elbette konuşulacak…

    Benim konum spor…

    2000 yılından bugüne kadar Türk sporu çöküş döneminde…

    2002 yılında Dünya Kupası üçüncüsü olan A Milli Futbol takımımız…

    Şimdi Avrupa Uluslar Kupasında…

    C grubunda…

    Rakiplerimiz…

    Litvanya, Lüksemburg, Faroe Adaları…

    Haziran’da yapılacak maçlar sonunda grup birincisi olduğumuz takdirde B ligine, daha sonra ise bu ligi de geçtiğimiz takdirde A ligine yükseleceğiz…

    Bekleyeceğiz…

    Göreceğiz…

    Süper Lig’in hali…

    Kulüpler borç batağında…

    Türkiye yabancı futbolcu cenneti oldu…

    Avrupa’da başarımız var mı?

    Galatasaray’ın 2000 yılında Avrupa UEFA Kupası ve Süper Kupa şampiyonluğu var…

    Siyasetçilerin gözdesi…

    Seçimleri etkileyecek…

    Z kuşağı bunu hatırlayamaz…

    Ülkelerin puan sıralamasına baktığımızda…

    Türk futbolunun nereden nereye geldiğini gösteriyor…

    UEFA Avrupa sıralamasında…

    1990-1991 yılından itibaren 18’nci sıranın altına düşmedik…

    Bu sıralama nedeniyle…

    Süper Lig’de şampiyon olan takım direkt Şampiyonlar Ligi’ne katılıyordu…

    Süper Lig ikincisi bir ön elemede kazanması halinde Şampiyonlar Liginde gruplara kalabiliyordu…

    Üç takımımızın da UEFA Avrupa ligine katılma hakkı vardı…

    Şimdi 20’nci sıradayız…

    Bu nedenle…

    2023-2024 sezonunda…

    Süper Lig şampiyonu ön eleme turunu geçmesi halinde…

    Şampiyonlar liginde oynayacak…

    UEFA Avrupa Kupasına katılamıyoruz…

    Bir alt organizasyon olan…

    Konferans ligine katılacağız…

    Takımlarımız oynadıkları iki ön eleme maçlarını kazandığı takdirde…

    Hani Türkiye Süper Ligi Avrupa’da ilk beşte yer alıyordu…

    Futbolda yokuz…

    Enflasyonda…

    Yoksullukta…

    Geçim sıkıntısında…

    Yolsuzlukta…

    Fikir özgürlüğüne zincir vurmada…

    Kadın şiddetinde…

    Avrupa’yı bırakın…

    Dünya şampiyonuyuz…

    İşte bu da bize yeter…

    En sonunda Cumhur İttifakı futbolu da bitirdi…

    Şu anda yönetimde olanlar…

    Bu iktidarın adamları…

  • Yasak ve yalan kaleleri halkın nefretini engelleyebilir mi?

    Herkesin bildiğini sandığımız şeyleri sahiden de herkes biliyor mu? Ya da soruya şöyle bir soru daha ilave edelim: Herkes kendisine ulaşan bilgilerle bilgiyi veren kaynağın beklediği tepkiyi gösteriyor mu? Sınırsız iletişim ortamı ve üzerimize üzerimize gelen bilgi sağanağı pek çoğumuzu herkesin her şeyi biliyor olduğu vehmine kaptırıyor. Bu vehim aynı zamanda herkesin sahip olduğu bilgilerle hemen harekete geçeceği gibi bir vehmi beraberinde getiriyor. Galiba bu da bir zamanlar kitle iletişim araçlarına atfedilen sihirli mermi misyonunun bir getirisi. Bir zamanlar kitle iletişim araçları üzerine yapılan araştırmalar ve bu araştırmalar doğrultusunda geliştirilen kuramlara göre, kitle iletişim araçlarından izleyici-okuyucuya giden mesaj onlarda hemen bir reaksiyona yol açıyordu. Yani mesaj izleyiciyi bir anlamda sihirli bir mermi gibi vuruyor ve o da hemen tepki veriyordu. Kamuoyunun gücüne olabildiğince güvenildiği ve verilen mesajların anlamlı bir kamusal duyarlılık doğuracağına inanıldığı günler tabi ki. Aynı zamanda sömürücülerin kitlesel hareketlerden ölesiye korktuğu ve bu korkuyla kitleleri harekete geçirecek herhangi bir hakikat kırıntısının dahi varlığına pek de tahammül edilmediği yıllar. Kitle iletişim araçlarına atfedilen misyon doğrultusunda hem kitleler açısından hem de sömürücüler açısından korkmayı gerektiren pek çok olay ortaya çıktı. Farklı tarihlerde kitleleri milyonlarca insanın ölümüne yol açan, inanılmaz trajedilerin kaynaklığını yapan korkunç bir savaşa ikna etmek için de kullanıldı kitle iletişim araçları, kitleleri sömürücülere karşı örgütlemek için de.

    KÖŞE BAŞLARINI TUTMUŞ İBRİKÇİLER

    Aslında kitlelerle ilgili bu paradoksal algıda çok büyük bir değişikliğin olmadığı ortada. Hala despotik liderler, bir yandan kitlelerin tepkisinden ve isyanından ölesiye korkuyorlar; bu korkuyu gerçeğe dönüştürecek herhangi bir hareketin ortaya çıkmasını engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunun için herkesin her şeyi biliyor olabileceği varsayımından hareketle, bilgi kaynaklarını sınırsızca denetlemeye çalışıyorlar. Denetim için başına çöreklendikleri devletin her türlü güç ve denetim aygıtını kullanmaktan geri durmuyorlar. Halkın vergileriyle toplanan devletin parasal kaynaklarını da bilgi diye yutturmaya çalıştıkları manipülatif kanaatlerin yayılmasını sağlamak için hem medya sermayedarlarının önüne seriyorlar hem de medya kuruluşlarının köşe başlarını tutmuş ibrikçilerin üstüne boca ediyorlar. İbrikçiler, yapmaları istenen işin ne kadar beyhude bir iş olduğunu bildikleri için, sürekli yaptıkları işin önemini hatırlatma gayreti içine girerek yerlerini sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Yazdıkları her yazının, paylaştıkları her kulis bilgisinin, “tuvaletten çıkan her kişiye doğru ibriği gösterme gayretkeşliğinden” daha anlamlı olmadığının o kadar farkında ki bu ibrikçiler, kurdukları her cümlede bu farkındalığın izlerini görmek mümkün. Ne var ki, en azından Türkiye ve Türkiye gibi tek adam rejimlerinin hâkim olduğu ülkelerde medya sermayedarlarının da bir anlamı kalmamış durumda. Ellerinde bulundurdukları korkunç sermayelere rağmen istihdam ettikleri ibrikçilerin etkisinden daha fazla bir etkilerinin olmadığının gayet farkındalar bunlar. Tam da bu nedenle, sahip oldukları medya kuruluşlarının itibarı, yapılan işin ehemmiyeti ve saygınlığı ile toplumun ve yurttaşların selameti umurlarında değil. Umursadıkları tek şey üzerinde oturdukları ve nereye dönerlerse dönsünler arkalarında kalan mabatlarını korumak.

    HERKESİN HERŞEYİ BİLDİĞİ DÜŞÜNCESİ BİR VEHİM Mİ?

    Başta da belirttiğim gibi hepimiz herkesin her şeyi bildiği gibi bir vehim içindeyiz ve bu vehmin kaynağı aslında hepimizin sahip olduğunu var saydığımız bilgi kaynakları. Bu bilgi kaynakları elbette televizyonlar, gazeteler, sosyal medya araçları, internet gibi mecralar. Bu bilgi kaynakları bizlere pek çok bilginin yanı sıra yalan ve sınırlı çerçevelere hapsedilmiş hakikat kırıntıları da ulaştırıyor. Bu araçların bilgiyi taşımak için kullandığı sözcükler de birer araç ve bu araç her zaman gerçeğin belirli bir perspektifle muhatabına ulaşmasını sağlıyor. Siz kitlelere “halk kuru ekmekle karnını doyurabiliyor” diye bir bilgi veriyorsunuz, despotun ibrikçileri oradan çıkıp “kuru ekmek bulabiliyorsa karnı aç değildir insanların” diyerek sizin verdiğiniz bilgiyi kendince düzeltiyor.[1] Bu düzeltmeler, despot ve ibrikçilerinin halkın tepkisinden ne kadar korktuğunun belirtisi aynı zamanda.

    “EN İYİ KALE HALKIN SEVGİSİDİR”

    Size aynı tarihlerde iki farklı Cumhuriyetle yönetilen devlette özgürce yazabilme şansına erişmiş olan iki farklı düşünürden peş peşe alıntı sunacağım. Birincisi Floransa Cumhuriyeti’nde yaşamış, ancak Floransa’yı Medici ailesi ele geçirip Cumhuriyeti yıktıktan sonra uzun süre hapsedilmiş, hatta kemikleri kırılacak kadar işkenceye maruz kalmış olan Nicolo Machiavelli’dir. Bu düşünürden yapacağım alıntı bu hapis hayatından sonra yazdığı Hükümdar kitabından. Bu kitap her ne kadar modern pragmatik siyasetçinin başucu kitabı olarak bilinse de, içinde hükümdara yönelik sağduyulu tavsiyeler barındırır. Machiavelli’nin iflah olmaz bir Cumhuriyetçi olduğunu gösteren asıl kitabı ise Söylevler’dir. Machiavelli’ye göre “iyi insanlar, iyi yasalar ve iyi eğitim topluma nitelik kazandıracak üç şeydi. Bunların hepsi, eleştirinin ve ifadenin özgür olduğu bir iklimde olabilir şeylerdi. Sadece gerçek bir cumhuriyette fikri salim ve güven ortamı oluşurdu. Şehirleri belli birinin iyiliği değil, ortak iyilik büyütür. Bu ortak iyilik, cumhuriyetten başka bir yerde daha iyi bir şekilde ortaya çıkamaz” diyordu.[2]

    “Kaleler, yerine ve zamanına göre yararlı da olabilirler, zararlı da. Bir işinizde yararlı olur, öbür işinizde zararlı olurlar. Bu işe şöyle bakmak gerekir: hükümdar düşmanlardan çok kendi uyruğundan korkuyorsa kale yaptırması yararlıdır. Ama uyruğundan çok dış düşmanlardan çekiniyorsa kale yapımına önem vermesi gerekmez… En iyi kale halkın sevgisidir. Eğer halk sizden nefret ediyorsa birçok kaleniz de olsa kendinizi güvencede sayamazsınız… Bütün bunları dikkate alarak kale yaptıranları da yaptırmayanları da öveceğim. Ama kalelerine güvenerek halkın nefretini önemsemeyenleri ayıplayacağım.”[3]

    “TEK BİR ADAM KİBİRLENEBİLSİN DİYE…”

    Bir diğer alıntı ise yine aynı tarihlerin bir diğer müreffeh Cumhuriyeti olan Hollanda’da mukim Benedictus Spinoza’dan. Hem içine doğduğu Yahudi cemaatinden aforoz edilmiş, hem de kitapları pek çok Protestan ve Katolik Kilisesi tarafından yasaklanmış bir Allahsız Spinoza. Diğer pek çok düşünür ve filozof gibi çalışmalarını özgürlükçü Hollanda Cumhuriyetinde sürdürmüş ve dönemin monarşileri için Teolojik Politik İnceleme başlıklı kitabında şöyle yazıyor:

    “Monarşik yönetimin en büyük sırrı ve tüm çıkarı insanları aldatmakta ve onları dizginlemesi gereken korkuya din maskesi takmakta yatar. Onlar böylece, sanki kurtuluşları için savaşıyormuşçasına, köleleşmek için savaşırlar. Tek bir adam kibirlenebilsin diye karılarını ve canlarını vermeyi bir utanç değil de, en büyük onur sayarlar. Ama tersine özgür bir devlette, bundan daha uğursuz bir şey ne hayal edilebilir ne de denenebilir. Çünkü her insanın özgür yargısının önyargıların boyunduruğu altına alınması ya da herhangi bir biçimde baskıya uğratılması, ortak özgürlüğe bütünüyle aykırıdır…”[4]

    YALAN VE YASAK KALELERİNİN YIKILMASI YAKINDIR

    Günümüzün hükümdarları olarak görebileceğimiz muhafazakâr despot liderler, kendilerini korumaya alabilmek için odalarının sayısını saymakta güçlük çektiğimiz kale gibi saraylar yaptırıyorlar, yüzlerce koruma ve uçsuz bucaksız konvoylarla dolaşıyorlar. Ancak kendilerini asıl koruduğunu düşündükleri yalan ve yasak kaleleri. Bu yalan ve yasak kalelerinin içine, gerçeklerin öğrenileceği medya kuruluşlarını hapsetmeye çalışıyorlar. Misal Türkiye’de RTÜK marifetiyle, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) eliyle ve sayısız pek çok kurum ve mahkeme kanalıyla pek çok olayla ilgili haberlerin yasaklanması sağlanıyor. Bu yasaklar, medya kuruluşlarından halka ulaşan bilgilerle halkın bilgilenerek hemen harekete geçeceği vehmiyle koyuluyor. Kuşkusuz bunda bir doğruluk payı var. Özgür bir ülkede, özgür bir iletişimin olduğu ortamda, gerçeklerin halka ulaştırılmasının mümkün olduğu bir iklimde bir despot fütursuzca hareket edemez. Bu fütursuzluk ancak baskıcı bir ortamda mümkün olabilir. Ne var ki, medya kuruluşlarından ulaşan bilgilerden daha etkili bir bilgi vardır. İnsanların bedenine kazınan ve yaşayarak öğrenilen bilgi. Siz açlıktan yürümeye takati kalmamış birisine istediğiniz kadar “aç değilsin” ya da “sen açsın!” deyin. Birbirini olumsuzlayan bu her iki bilginin de açlığı iliklerine kadar hisseden birisinin nazarında hiçbir anlamı yoktur. Siz istediğiniz kadar açlığın toplumun geniş kesimleri içinde kol gezdiği bilgisini yasaklamaya çalışın. Bu bilginin yasaklanması, açlıktan nefesi kokan geniş halk kitlelerinin bu bilgiden yoksun kalmasına mı yol açacak sanıyorsunuz? Tıpkı orta çağdaki kalelerin hükümdarların kendi uyruklarına karşı yapılmış olmasına benzer biçimde, yalan ve yasak kaleleri de günümüzde despotların yönettiklerini iddia ettikleri halklarına karşı kuruluyor. Ancak yine Machiavelli’nin de altını çizdiği gibi en büyük kale halkın sevgisidir. Bu sevgiyi nefrete döndüren ise yokluk, yoksulluk, açlık ve adaletsizliktir. Halkın sevgisi nefrete döndüğü anda despotu koruyabilecek kadar yüksek duvarlı bir kale daha yapılmamıştır. Despotun yalan ve yasaklardan oluşan günümüz kaleleri ise ancak kendi avenelerini içinde barındırabileceği sefahat konaklarıdır. Bu konakların da yıkılması yakındır.

    [1] https://www.youtube.com/watch?v=3C7nQ089_rg (Erişim tarihi: 14/04/2022).

    [2] https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/ozgurluk-ve-toplumlarin-yukselisi-ifade-ozgurlugunun-tarihine-bir-yolculuk-2,32631 (Erişim tarihi: 14/04/2022).

    [3] Nicolo Machiavelli (1994). Hükümdar, (Çev. Selahattin Bağdatlı), İstanbul: Sosyal Yayınları, s. 105.

    [4] Benedictus Spinoza (2016). Teolojik-Politik İnceleme, (Çev. Cemal Bali Akal), Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, s. 45.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • ‘Peki kime oy vereceğiz’

    Türkiye seçim sathı mahalline girdi.

    Bir millet, demokrasilerin o muhteşem hesap gününü bekliyor.

    Ülke yangın yerine dönmüş. Çarşıda-pazarda, yolda-otobüste-uçakta, evlerde-iş yerlerinde milletin konuştuğu tek konu var: Hayat pahalılığı.

    Faturalar katlanarak artıyor. Pansuman müdahaleleri hiçbir şeye çare olmuyor.

    “KDV’yi indirdim… Bilmem ne payını almayacağım” gibi açıklamalar hiçbir şeyi değiştirmiyor.

    İnsanlar araçlarına binemez, çarşıya-pazara çıkamaz hale geldi. Evlerde elektrik kullanmaktan korkan, doğalgazın vanasına dokunamayan bir millet olduk.

    Nereye giderseniz gidin, herkesin dilinde faturalar, hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk yakınmaları…

    Bu yürekleri yakan, sinirleri geren tablo karşısında ülke gerçeklerinden kopmuş, hala çifte maaşlar alabilen, saraylarda yaşayabilen, giderayak ihale kotarmaya çalışan bir iktidar gerçeği var karşımızda…

    Aslında hepimizin bildiği ve bizzat yaşadığı şeyler bunlar ama söylemek istediğim başka…

    Bir haftalığına Ordu’daydım. Karadeniz malum AKP’nin oy potansiyelinin yüksek olduğu bir bölgemiz.

    Yukarıda yazılanların hepsi her ilde, her ilçede ve memleketin bütün köylerinde aynen yaşanıyor…

    Yakınmalar aynı, tepkiler aynı… Sitemler, küfürler havada uçuşuyor… İnsanlar inanın bana çok dolmuş durumda… Patlamaya hazır bir yanardağ gibi…

    Kendisine bu sıkıntıları yaşatan mevcut iktidara karşı doğal olarak tepkiler zirvede. Konuşmalarda ister istemez konu seçimlere ve hangi partiye oy vereceksiniz noktasına geliyor…

    İşte burası en can alıcı nokta…

    Ne beklersiniz böylesine yakınan ve tepkili insanlardan?

    Muhalefete oy vereceğini söylemesini beklersiniz değil mi?

    Yanıt karşı bir soruyla geliyor: Peki kime vereceğiz?

    Benim son aylarda en sık duyduğum yanıt bu: Peki kime vereceğiz?

    Elbette her partinin bir kemik oyu var. AKP, CHP, İyi Parti, HDP, MHP, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Deva Partisi veya Demokrat Parti fark etmiyor.

    Burada konuştuğumuz artık AKP’den ya da MHP’den ümidini kesmiş kararsız seçmenler. Şunu söylüyorlar: Tamam mevcut iktidar bizi yaktı, ülkeyi büyük sıkıntıya soktu; hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk canımıza tak etti. Tamam da kime oy vereceğiz?

    Bakınız bütün samimiyetimle, objektif olmaya çalışarak izlenimlerimi paylaşıyorum.

    Hala bu ortamda bile yarın sandığa gidecek seçmen, “Peki kime oy vereceğiz?” diye soruyorsa burada ciddi bir sorun var demektir.

    Muhalefet açısından hala kitleleri ikna etmede ciddi bir sorun var.

    “Erdoğan gidecek, biz her şeyi çözeceğiz…” demek kitleleri ikna etmiyor.

    İnsanlar sorunlarının çözümü için akılcı projelerle ortaya çıkılmasını bekliyor.

    Bir an önce kitlelerin bu sorusuna yanıt verecek adımlar atılmalıdır…

  • ‘Tek patlıcan, tek bayrak, tek adam’

    Yeni DEVA’lı eskinin AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün’ün, 6 Ocak 2009’da Habertürk’teki “Türkiye’nin Nabzı” programında, iktidarın yaptığı yardımların oy olarak geri dönüp dönmediğinin sorusu üzerine verdiği yanıt hala aklımda: “Ne yapsalardı yani, hem kömür alıp hem de beddua mı etselerdi?” Memleketi getirdikleri bugünkü duruma bakınca insanın “keşke etselerdi” diyesi gelmiyor değil…

    Bugünlerde tüm ülkenin insanıyla, ağacıyla, hayvanıyla taşıyla toprağıyla yaşadığı çoklu krizlerin temel birkaç yönlü sebebi var. Bu krizler karşısında insanlar artık o kömürü alır ama bedduasını da eder. Ancak sanılmasın ki beddua ediyor olması AKP’ye veya direkt Erdoğan’ın şahsına oy vermeyeceği anlamına gelmiyor. Yapılan anketler, yaşanan çıkmazlar, liberal goygoylar başka fikirlere savursa da durumlar böyle gelişmeme ihtimaline gebe.

    Gramsci’nin “çelişkili bilinçlilik” olarak adlandırdığı bir durumu yaşıyoruz sanki.

    AKP neoliberalizme şahlanma yaşattı; özelleştirmeler, piyasalaştırma, esnekleştirme, güvencesizleştirme, serbestleştirme… AKP, hâkim sınıfların sermayesine sermaye kattı; ama bağımlı sınıfların sefaletine de sefalet… Sefalete, yoksulluğa, açlığa rağmen -türlü dalavere dönse de- katıldığı her seçimden de galip çıktı. Bu aradaki çelişki bir sorunsal olarak hala karşımızda.

    Richard Sennett diyor ya “genellikle, özgürlüklerini ellerinden alan karizmatik bir lidere sadakatle bağlandıklarında olduğu gibi, insanları kendi çıkarlarına karşı birleştirmesi durumu” geçerli mi acaba? Ama dediğim gibi çelişkili bilinçlilik hali tam burada işliyor.

    Zizek’e de kulak verelim: “Egemen ideolojinin işleyebilmesi için, sömürülen çoğunluğun, içinde kendi sahici özlemlerini görebileceği bir dizi özelliği de bünyesinde barındırması gerekir. Başka bir deyişle, her hegemonik evrensellik en azından iki tikel içeriği, yani hem sahici popüler içeriği hem de onun tahakküm ve sömürü ilişkileri tarafından çarpıtılmış bir biçimini bünyesinde barındırmak zorundadır.” Neoliberalizmin hayata sızması da böyle oluyor; yarattığı acımasız biçimsizliği, popülizmi “ortak duyu” olarak pazarlıyor. Zira pazarlayamayacağı herhangi bir şey yok…

    Bu durum uluslararası alandan bağımsız değil. Sonuçta söz konusu olan kapitalizm ve birbirini beslemeye doymayan sağcılık. Sermayenin her türlü hegemonyasını sağlamlaştırma peşinde ve bunun için çeşit çeşit dil üretiyor. Yeni hegemonik diller kurarken veya hegemonyasını yeniden üretirken emperyalist hedeflerini ve heveslerini Türkiye gibi ülkelerde yerlileştirme projelerine de dönüştürüyor. Bu, hegemonya krizlerine cevap olabileceği gibi, kapitalizmin krizlerine de seçenek olabiliyor.

    Bu veriler ışığında bakınca dünyanın sürekli yoksullaşması ile sürekli sağcılaşması arasındaki bağı görmek mümkün. Çünkü dayatılan gerçeklik dağıtılan kömürle de ilgili; dahası onda saklı.

    Artan sağcılığın, otoriterleşmenin, büyüyen faşizmin ve yoksulluğun hala iktidar gruplarına yarıyor olmasının bu arka planına ek olarak önemli bir kaynak da muhalefet gruplarının ne yaptığıyla bağlantılı. Ülkemizde de yaratılan yıkımdan çıkmak için yaratılan yıkımın dili kullanılıyor. Bu, bu dilin toplumda da daha çok kabul görmesine yol açıyor. Normalleşiyor. İslamcıların, milliyetçilerin birbirine yedeklendiği bir kısır döngüyü tekrar inşa ediyor. Buna popülizmin, liderlik/tek adamlık heveslerinin, kendini demokrat/kapsayıcı olarak sunan irili ufaklı sağcı muhalefet partilerinin etkisi de bir hayli. Ve bu tamamen sağa çekmiş muhalefetin sessiz, amorf, tekrardan ibaret, sandığa tabi, geçersiz tutumu bizi nereye vardıracak?

    Günlerdir Macaristan dinliyor ve okuyor olmamız belki bir işe yarar.

    Orban ile Erdoğan arasında kurulan benzerlik yabana atılmamalı. Çünkü bu ülkeler özelinde bir durum olmanın yanında sistemle bağlantılı, büyüyen faşizmle, otoriterleşmeyle de ilgili bir süreç. Orban’ın partisi Fidesz’in seçim propagandası için muhalefetten 8 kat fazla para harcamış olması bile bize hem geçmişi hem yeni seçim yasasını hem yaşanabilecek ihtimalleri hatırlatmalı.

    Öncelikle merkez sağ geleneği bu kadar yerleşmişken, liderlik sevdasının da ne denli etkin olduğunu görmek gerek. Memleketin bugünkü siyaset hali, partileri değil daha çok genel başkanları büyütmek üzerine kurulu. Türk seçmeninin ezeli lider hayranlığı sendromunu büyüttü. Ülkücülük ve İslamcılık gibi ana akım sağcılıkta birinci belirleyici olan liderlik yeni dönem popülist dalgayla iyice kitleselleşip çizgisini kalınlaştırdı. 1950’lerden beri bunu okumak zor değil; Özal’la belirginleşen süreç bugün şahikada. Birçoğumuza anlamsız gelen hareketin ardında da bu isteği okumak mümkün: bakınız İmamoğlu Alpaslan Türkeş’i anıyor, bakınız Kılıçdaroğlu Ozan Arif’i anarken onu Pir Sultan ile bir görebiliyor, bakınız Akşener nasıl büyüyor…

    Burada gördükleri gerçek; Türkiye’de sağ partilerin, kendi ürettikleri arzuları, yarattıkları gerçekleri veya sermaye ilişkilerini yönlendirerek kendi iktidarını yeniden üretmeleri ve kitlelerin rızasını da sağlamaları. Liderleri ise bu yolla yaşadıkları dönemin ruhunu kişiliklerinde resmen tecessüm ettiriyor ve hatta arttık liberal kanat muhalefet liderleri de bu yolda yürüyor.

    Erdoğan’a baktığımızda toplumun belli sabit karakterlerini kendinde birleştirdiğini görürüz; baba gibi, hami bir kabadayı gibi, ağabey gibi, ağlayabilen duygusal biri gibi vs. Kitleler ona bakınca arzularının ve korkularının buluştuğunu görürler. Ama bunlar dış etkenler. Ana mesele 2001 krizidir, 2008 krizidir, sermaye ilişkileriyle bütünleşmesi, devletleşmesidir, despotik emek rejimidir, sol düşmanlığıdır, dincilik ve milliyetçilik zehridir, yerleşen faşizmdir.

    MACARİSTAS’A BAKIP NE GÖRMELİ?

    “Faşizmin bileşenleri çoktur: ekonomik ve politik kriz, proleter yenilgi, sosyal demokrasinin başarısızlığı, devrimci liderliğin yokluğu veya iktidarsızlıktır.” Bu eksiklikler lider tercihini veya parti tercihini değiştirecek güce sahipken; aksi bir yöne kartopu misali büyümeye dönüşüyor.

    2 Nisan’da Macaristan’da yapılan seçimlerde Viktor Orbán ve seçim koalisyonunun, muhalefetin kurduğu “6’lı ittifak”a 18 puan fark atarak yüzde 53’le parlamentoda mutlak çoğunluğu elde ettiğini gördük. Macaristan küresel finansal kriz sonrası yükselen yeni otoriter dalganın veya faşizmin önemli bileşenlerinden biri. Macaristan’a bakınca yenilen ittifakı görüp sadece Türkiye’deki ittifak üzerinden okumak ve hatta öncesinde o ittifakı Türkiye’deki muhalefete model sunmak liberal bir alışkanlık. Meseleyi sadece seçilen lidere indirgemek de büyük ölçüde hatalı. Evet seçilecek kişi önem taşıyor ama sağcılığı, faşizmi büyüten olguları es geçiyor. Neoliberalizmin içinde olduğu krizi ve büyüttüğü milliyetçi-muhafazakâr sağı ve onun iktidar projesini görmezden gelemeyiz. Türkiye, Macaristan, Polonya gibi ülkelerin temel benzerliği burada; liderleri de bu sebeple benzeşiyor, muhalefetleri de.

    Çünkü muhalefetin sunduğu da farklı olmuyor.

    Evet, Macaristan’daki isim de ortağı da bize benziyor ama muhalefet de benziyor; Orban’a karşı sahici bir ekonomik alternatif sunulmuş mu, neoliberal politikalara karşı durulmuş mu, yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik, büyüyen açlık-işsizlik gündeme alınmış mı? Yoksa boş demokrasi söylemleriyle, olağanı kamufle etme çabasıyla yola mı düşülmüş? Macaristan’da İttifakın lideri Marki-Zay diyor ki “Yenilgimiz ülkedeki demokrasi eksikliğinin sonucudur” o zaman önce onun için mücadele etmek gerekmiyor mu? Eagleton’ın dediği gibi “faşizmin burjuva demokrasi görüntüsünün çok uzakta olmadığını hatırlatmak” gerek…

    Erdoğan ve Orban, güçlü, “milletin çıkarlarını” bilen ve koruyan, alternatifi olmayan, tek adam portresiyle benzeşiyorlar. Hatta geçmişe vurguları, özlemleri, demagojileri, hasletleri vs. de benzeşiyor. Çünkü bunlar otoriter-sağ figürler. Ve bunlar faşizmi ihya ederler.

    Eğer Türkiye’deki muhalefet rejimin dinci, milliyetçi dilini sürdürmeye devam ederse; neoliberal yıkıma make up’tan fazlasını öneremezse rejimin destekçilerinin sadakatine şaşmamalıdır.

    Biliyoruz ki, Hitler Alman kapitalizminin bir ürünüydü; Orban ve Erdoğan da bundan ayrı değil. Günümüzün sorunu da Erdoğan’ın en büyük rakibi ve düşmanı da hala yoksulluktur.

    YolTv’nin pazarda yaptığı bir röportajda bir teyze diyor ki “Tek patlıcan, tek bayrak, tek adam; her şeyi tek tek alıyoruz”.