Her zaman var olan ancak son zamanlarda daha da yaygın hale gelen ve muktedire yönelik her türlü eleştirinin önünü kesmek için kullanılan “ideolojik bakma!” ya da “siyaset yapma!” gibi bir tavsiye ya da yasak var. Öyle ki, ideolojik olmama ya da siyaset yapmama gibi tavsiyeler kültürden sanata, spordan gündelik hayata, üretimden tüketime kadar yaygınlaşabilir. Siz “halk aç aç!” diye meramınızı haykırmaya çalışırsınız karşınızdakine, “halkın açlığı üzerinden siyaset yapma, ekmek meselesini siyasete alet etme” şeklinde bir uyarıyla karşılaşırsınız. Siz “Ormanlar yanıyor” diye hatırlatacak olursunuz yine karşınızdakine, aynı kişi ya da kişiler dikilirler “ülkenin ciğerleri yanarken nasıl siyaset yaparsınız, hele bir şu yangını söndürelim, o zaman sorarsın hesabını” diyerek karşınıza. Oysa yangın hiçbir zaman sönmez, ya mutfaktadır ya da aile ocağındadır; her zaman ülkenin birlik ve beraberliğe ihtiyacı olan günlerden geçeriz. Siz “gençler işsiz, umutsuz, geleceğinden beklentisi kalmamış, göç edecek ülke arıyor” diyerek çırpınırsınız derdinizi anlatmak için, “gençlerin geleceği üzerinden siyaset yapmayın, gençler bizim göz bebeğimiz” diyen hamaset ustaları, mevzuyu hemen siyasetin dışına taşır.
HAYATTA SİYASİ OLMAYAN HİÇ BİR ŞEY YOKTUR
Oysa her şey siyasetin içindedir. Büyük kentlerde evlerin musluklarından su içemiyor olmamız da, gözlerdeki ışıltıyla ekonomiyi düzeltmeye çalışan ekonomi bakanının yaptığı ironi de, beş yıldır aynı bayram ikramiyesine talim eden emeklinin ikramiyesini arttırmayıp, kur korumalı mevduat sistemi üzerinden bir avuç parası olan azınlığa devlet kasasından servet aktarmak da, çiftçiye üretmesi ve yaşayabilmesi için gıdım gıdım destek verilirken, tuzu kuru bir avuç ünlüye mükellef sofralarda iftar yemeği vermek de siyasidir. Galiba siyasetin bu kadar fetişleştirilip kutsallaştırıldığı, bir o kadar da kriminal ve yakınına yaklaşanın elini yakan bir şey haline getirildiği bir ülke ve dönem az bulunur. Yine galiba Türk sağı kadar hem siyasetin göbeğinde olup da karşılaştığı herkesi siyasetten men etmeye bu kadar istekli başka bir sağ ekol yoktur. Milliyetçisinden İslamcısına, Türkçüsünden muhafazakârına, liberalinden orta yolcusuna kadar karşılaştığınız her sağcıyla yaptığınız tartışmada mutlaka “ideolojik bakıyorsun” eleştirisine maruz kalmışsınızdır. Sağcılık elbette bir var oluş biçimidir. Öyle sağcılar vardır, hayatta siyasal olmayan hiçbir şeyin olmadığını bal gibi kabul eder, bu kabul üzerinden sizinle tartışmaya girer ve siz kendine sağcı diyen bu kişiyle kıyasıya tartışsanız da ondan asla “ideolojik bakıyorsun” saçmalaması duymazsınız. Nice sağcı kafalı solcu vardır, size militarist ve yabancı düşmanı bir bakış açısını devrimci tavır olarak yutturmaya çalışır.
CUMHURBAŞKANI KÜLTÜR ALANINDA ARZU EDİLEN NOKTADA OLMAMAKTAN ŞİKÂYETÇİ
AKP iktidarı, artık gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki 20 yıldır ülkeyi yönetiyor. Bu 20 yılın ilk on yılında haydi diyelim kendi deyimleriyle “vesayet altında tam iktidar olamadılar”. Son 10 yıldır tam iktidar, son beş yıldır da mutlak iktidar şeklinde yönettiler, yönetiyorlar. Elbette yönetiyorlar çoğul yüklemi lafın gelişi; 2017’deki rejim değişikliği referandumundan sonra yapılan 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminden günümüze yüklemin çoğulluğu tamamen anlamını yitirdi ve “yönetiyor” daha yerinde bir ifade sanırım. Ancak Cumhurbaşkanı bu mutlak iktidarına rağmen her zaman kültür alanında iktidarın “arzu edilen seviyeye ulaşılamamasından” yakınıyor. Bu yakınmanın nedenini ortadan kaldırabilmek için, bazı “ünlüler”e belirli aralıklarla iktidar destekçisi medya kuruluşlarında mikrofon uzatılıp iktidar ve muktedir güzellemeleri yaptırılıyor. Bir süredir de, tek adamın uygun gördüğü saraylarda her Ramazan ayında belli başlı ünlüler davet edilip iftar yemeği veriliyor, verilen yemekte bol bol fotoğraf çektirilip medyaya servis ediliyor. Diğer yandan yaşını başını almış bazı tiyatrocu, oyuncu ve sanatçılarsa sosyal medyada paylaştıkları ya da televizyonlarda dile getirdikleri görüşleri nedeniyle mahkemelere veriliyor, adliyelerde burunları sürtülüyor. Kimi genç müzisyenler de haklarında soruşturmalar başlatılıp hapis cezaları alıyorlar.
MAKBUL ÜNLÜLER SİYASİ GÖRÜŞLERİNİ İÇLERİNDE SAKLIYORLAR
Bu iki farklı sanatçı ve ünlü profiline karşı iktidarın ya da muktedirin tavır farklılığının sırrı galiba birisinin siyaset yapıyor, diğerinin ise siyaset yapmıyor ya da siyasi görüşünü içinde taşıyor olmasından kaynaklanıyor. Muktedirin verdiği son iftar yemeğine katılan sanatçılara getirilen eleştirilere de makbul ünlülerden bu yönde savunmalar geldi. Misal bu iftar yemeğinin kadrolu ünlülerinden Coşkun Sabah “Bu programın sosyal medyada bazı yerlere çekilmesini çok anlamsız buluyorum. Bir sanatçı politik fikirlerini içinde saklar, dışarı vermez ama bu bir davettir, Cumhurbaşkanının davetidir”[1] buyurmuş. Buradaki cümlenin vurucu noktası sanırım “Cumhurbaşkanının davetidir” ifadesi. Cumhurbaşkanı aynı zamanda elbette devlettir bu bakışa göre. Oysa Cumhurbaşkanının bir partinin genel başkanı olması, kendisini eleştiren herkesi neredeyse sıra dayağından geçiriyor olması ünlü Sabah’ın önemsediği bir şey gibi durmuyor. Siyaset denilen şey bu profile uygun ünlülere göre, “sağcı mısın solcu musun?” sorusuna verilecek basit bir yanıttan ibaret sanki. Muktedirin her türlü icraatına boyun eğmenin ve onu olumlamanın siyasetle hiçbir alakası yok. Yine bir başka ünlü Hülya Avşar bu nezih ortamdan duyduğu memnuniyeti sözcüklere sığdıramayacak kadar mesut bir şekilde ortamın siyasetsizliğini şu sözlerle anlatıyor: “Siyasetten uzak, kargaşadan uzak, herkesin sadece birbirine güzel baktığı bir ortam oluyor. Senede bir olan bu davette herkesin birbirini görmesi ve hatır sorması bana keyif veriyor.”[2] Buradaki vurucu nokta ise siyasetten uzak olma ile kargaşadan uzak olmanın peş peşe tanımlanıyor olması. Bu makbul ünlü profilinin nazarında siyaset demek kargaşa demek zira. Kargaşanın olmadığı yerde mutlak itaat, dolayısıyla huzur ve mutluluk var. İtaatkârsan, huzurlu ve mutlusun.
“KÜLTÜREL İKTİDAR OLAMADIYSAK İKTİDARI KÜLTÜRLENDİREBİLİRİZ”
Şimdi gelelim kültürel iktidar mevzusuna. Son yıllardaki muktedirin “kültürel iktidar olamadık” serzenişleri, bir yandan bir gerçeğe işaret ederken, diğer yandan siyasetsiz siyasetin konforunun ne kadar keyifli olduğunun bir itirafıdır. İtiraf odur ki, “kültürel alan aslında bal gibi siyasetle ilgilidir ki, muktedir olmanın şahikasıdır, ancak kültürel iktidar olamadıysak da iktidarı kültürlendirebiliriz”. Türk sağının kültür tanımına işlemiş müzmin bir hastalıktır iktidarı kültürlendirme arzusu. Medeniyetin muasırı otantisiteyi bozar, bu bozulmadan muaf kalabilmek için, medeniyeti seçmeci bir şekilde kabul eder Türk sağı. Kültüre ve medeniyete dair seçilen her unsurda fütursuz bir pragmanın izlerini görürüz. Tekniğin tüm olanaklarından sınırsızca yararlanılır, tekniğin getirdiği bütün kültürel unsurlar keyfi bir şekilde kategorileştirilerek bir kısmı ahlaksız, bir kısmı Türk-Müslüman ahlakıyla cilalandığı zaman ancak kabul edilebilir, bir diğer kısmı ise yerli ahlakımıza zinhar uygun değildir. Misal muktedir 2017 yılının Ramazan ayında yine makbul ünlüleri etrafına toplayarak verdiği iftar yemeğinde yaptığı konuşmasında şöyle buyurur: “İrfandan yoksun bir kültür, sanat ve ahlaktan yoksun bir sporla hiçbir yere varamayız”.[3] Burada irfandan yoksun bir kültür ve sanatın tam olarak muktedirin onay vermediği sanat olduğu ortadadır. Ancak muktedirin onay verip makbul saydığı sanatçıların da ürettiği bir kuru imajdan başka bir şey yoktur. Muktedir kültürel iktidar olmaya çalıştıkça kültürü ve sanatı elinden kaçırır, elden kaçan her kültür sanat muktedirin iktidarını tehdit eder. Bu fasit dairenin kırılması imkânsız gibi görünüyor. Bu imkânsız arzuyu iyi anlamak için Tanıl Bora tam olarak hangi Nazi “ulusuna” ait olduğu bilinmeyen bir sözden bahsederek girer bir yazısına: “Kültür lâfı duyduğum anda tabancamın emniyetini açarım.”[4] Bu ifade kültürün bütün otoriter yönetimlerde her zaman muarızların propaganda aracı olarak görüldüğünün bir göstergesidir. İşte kültür ve sanat alanının siyasetten arındırılmış olması gerektiği emri de, siyasetin siyasetsizleştirilme arzusu da kültüre atfedilen bu olumsuz anlamla ilgilidir. Bütün otoriteye boyun eğen makbul sanatçıların siyasete böylesine olumsuz anlam yüklerken, boyun eğdiği otoritenin bizatihi siyasi aktör olduğunu sinik bir şekilde inkar etmesi de kültüre yüklenen bu pragmatik anlamla ilgilidir.
Kısaca kültür ve sanat alanının siyasetten arındırılması gerektiğine dair emir de her türlü tartışmanın tıkandığı noktada “siyaset yapma-ideolojik konuşma!” uyarısı da müzminleşmiş bir sağcı hastalığıdır. Bunun tercümesi “solcu olma, eleştirel olma, eleştirme, muhalif olma, ortalığı karıştırma, statükoya ve lidere kayıtsız şartsız itaat et”tir. Adamın birisi size bir yandan “kültürel iktidar olamadık” derken diğer yandan da kendisini eleştiren sanatçıları “siyaset yapmayın” diyerek uyarıyorsa, bunun da tercümesi “bana ve benim emirlerime koşulsuz itaat edeceksiniz”dir. Bu koşullar altında asıl arzu edilen itaat ise yoksullara tavsiye edilen sabır ve iftihardır. Bir avuç ünlü için iftar vakti, yoksullar için iftihar ve sabra çağrıyı meşrulaştıran imajlarla sunulur. Bu imajların ölmüş bir bedenin yüzüne sürülen parlak ciladan farkı yoktur. Ölü bedenin yüzündeki cila pul pul dökülür ve karşınızda çürümeye yüz tutmuş cansız bir kütleden başka bir şey kalmaz. Muktedirinse iktidarını kültürlendirmek için bu ölü bedenlerin sunduğu imajlardan başka umut edeceği bir şey kalmamıştır.
[1] https://www.mynet.com/galeri/unlulerden-iftar-aciklamasi-sanatci-politik-fikirlerini-icinde-saklar-396779-mymagazin/1 (Erişim tarihi: 21/04/2022). Erişim tarihi: 21/04/2022).
[2] https://www.mynet.com/galeri/unlulerden-iftar-aciklamasi-sanatci-politik-fikirlerini-icinde-saklar-396779-mymagazin/1 (Erişim tarihi: 21/04/2022).
[3] https://www.youtube.com/watch?v=p7kWkIwm_zQ (Erişim tarihi: 21/04/2022).
[4] https://birikimdergisi.com/haftalik/8174/kulturel-hegemonya (Erişim tarihi: 21/04/2022).
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Bir yanıt yazın