Etiket: #muktedir

  • Zifiri karanlıkta gözlerden akamayan iki damla yaş

    Baştan uyarayım, bu yazıda bolca kişisel hikâye vardır. Ancak bütün bu kişisel hikâyeler ülkenin tarihiyle doğrudan ilişkilidir.

    İnsan denen canlı türü, yaşadığı travmaların yarattığı acıları çok iyi gömüyor. O kadar iyi gömüyor ki, travmanın acısının nereden çıktığını bile bazen fark etmekte güçlük çekiyor. Daha 13 Kasım Pazar günü İstanbul İstiklal’deki patlama olmamışken, belki de bu olaydan birkaç gün önce iki yaşındaki oğlumla akşam vakti arabayla bir yere gidiyorduk. Oğlumun nasılsa duyup müptelası olduğu ve yıllar yıllar öncesinden gelen bir şarkı boğazımın düğümlenmesine, gözlerimin nemlenmesine yol açtı. Yok yok, öyle duygusal, sakin ve içli bir şarkı değil gözlerimin nemlenmesine yol açan. Zaten öyle bir şarkıya bir çocuk neden müptela olsun değil mi? Öyle olsa bu kadar şaşkınlık geçirmezdim boğazımın düğümlenmesine. Üstelik oğlumun iptilası olmasa bin yıl geçse aklıma bile gelmeyecek bir şarkı bu. İşte bu şaşkınlıktır ki, gözlerimdeki nemin yaşlara dönüşmesine güç bela engel oldu. Elbette siz değerli okurların kıymetli vakitlerini almasına yol açacak kadar bir yazıya giriş de yapmazdım bu yaşadığımı.

    12 DEV ADAM ŞARKISI VE KUŞAKLARA ETKİSİ

    Şarkının ilk çıkış tarihini net olarak ben de anımsayamadım. Google hazretlerine sorduğum “12 dev adam şarkısı ne zaman bestelendi?” sorusuna karşılık karşıma çıkan beşinci sıradaki yazıdan öğrendim hangi tarihte bestelendiğini.[1] Karşıma çıkan yazıda, şarkının ilk radyolarda, televizyonlarda duyulduğu 2001 tarihinde yaşanan coşkuyu ve o coşkudan günümüze ne kaldığını anlatıyor yazar kısaca ve sporun her alanındaki başarılarda yaşanan düşüşün envanterini tutmaya çalışıyor. Ya da yazının meramından benim çıkardığım bu oldu. Malum yazar derdini anlatır, okuyan bu derdi bambaşka anlayabilir. Şarkı Athena Grubu’nun bestelediği “Uh ah dev adam 12 dev adam”. Şarkının ritmik yapısı, coşkusu gerçekten spora karşı ilgili ilgisiz bütün herkesi sarıp sarmalamıştı zamanında. Bu yönüyle hem konjonktürün hem de şarkının etkisiyle pek çok çocuk ve genç belki de basketbola merak salmıştı geçmiş zamanda. O zamandan bu zamana “bu merak ve ilgi patlamasıyla büyük basketbolcu yetişti mi?” derseniz, bu sorunun yanıtı maalesef bende yok. Ne var ki, şarkı 19 yıl öteden gelip hala benim iki yaşındaki oğlumun iptila derecesinde diline düşüyorsa ve dönüp dönüp bu şarkıyı istiyorsa, hala başarılı demektir. Üstelik de, şarkının klibinde geçen basketbolcuların basket atışları iki yaşında bile basketbola ilgi uyandırabiliyor. Yemek yedirme motivasyonu bile sağlıyor. “Bak oğlum yemeğini yersen, sen de o abiler gibi dev adam olup, basket atabilirsin, sana en yakın zamanda basket topu alacağım ve parktaki basket sahasında birlikte basketbol oynayacağız” cümleleri kurmaya vesile oluyorsa hala bu şarkı başarılı demektir. Bu işin sahiden de bambaşka bir boyutu. Asıl mevzumuz bir şarkının çocuklarda basket sporuna karşı uyandırdığı ilgi değil elbet. Travmadan girip buradan çıkılacağını hiç biriniz öngöremezdiniz. Yazılarım da ülke gibi sürprizlerle dolu.

    Önce şarkının bende uyandırdığı anıları paylaşayım. Dahası daha derinden düşündükçe hafızama hücum eden anılar bunlar. Çoğunu zihin silme istidadı göstermiş belli ki. 2002 yılı başları. 2001 ekonomik krizinde bir gecede iki kat değersizleşen Türk parası ve altüst olan ekonomi koşullarında Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimime devam ediyorum. O tarihlerde sınavlarına girerek çaldığım her üniversite kapısı yüzüme kapanmış ve akademisyenliğe asistanlık aşamasından adım atmaktan en azından bir süreliğine umudu kesip o zamanlar revaçta olan yabanca sermayeli bir hipermarkette önce haftada iki gün, daha sonra tam zamanlıya yakın sayılabilecek bir pozisyonda kasiyerliğe başladım. Ailemin babamın sağlık masrafları nedeniyle satıp savdığımızdan arta kalan kırık dökük birkaç dönüm tarlası ve bahçesi, içinde kendin çalışıp ekip biçmediğin sürece neredeyse hiçbir getiri sağlamıyordu. Babamın benim öğrencilik dönemlerime uzanan uzun sağlık sorunları, onda değil bağ bahçede çalışmaya, gündelik hayatını idame ettirmeye bile yetecek enerji bırakmamıştı. Sonunda Kasiyerlik kariyerimin daha ilk ayı bitmeden babamı kaybettim. Bu kayıptan sonra kısa süreliğine devam edeceğimi beklediğim kasiyerlik kariyerim beklediğimden uzun sürerek neredeyse iki yılı buldu. Ne yalan söyleyeyim bu kasiyerlik süreci bana dört yıllık üniversite eğitiminden daha çok şey öğretti. Kasiyerliği bırakıp yüksek lisansa nasıl devam ettiğim konusu daha derin ve ailevi bir mesele, şimdi burada bu konuya girmeyeceğim. Benim burada anlatmaya çalıştığım şey şu: Babasını kaybetmiş, annesinden başka dayanacak hiçbir yakını olmayan, (bu olmama hali gerçek bir yokluk değil haliyle, var ama yok kabilinden bir yokluk) eğitimine kaldığı yerden devam edip akademisyen olma arzusundaki yeni yetme bir gencin umudunu yitirmeden yoluna devam etme azmi veren koşullara dikkat çekmek niyetim. Bu kişisel anlamdaki deneyimlediğim ağır koşulları ülke de paylaşıyordu kuşkusuz. Ama bu zorlukların geçici olduğunu hem ben hem de ülkece herkes biliyordu galiba.

    KASİYERLİKTEN AKADEMİYE!

    Kasiyerlik mesleğini 2001 yılının sonunda bırakıp, çok kısa bir süre içerisinde yüksek lisans tezimi yazıp savunduktan sonra, daha önce akademik kadro için çaldığım kapıları tekrardan çalmaya başladım. Sonunda oldu ve 2002 yılının sonlarına doğru, yani lisans mezuniyetimden dört buçuk yıl sonra 2017’de kapının önüne koyulduğum Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin kapısından asistan olarak içeri girdim. Asistan olup hayatımın nispeten rahatladığı yıl, ülkenin uzun istikrarsız siyasal ve ekonomik iklimden kurtularak tek partili AKP iktidarına “kavuştuğu” yıl ne tesadüftür ki aynı yıla denk gelir.

    NOSTALJİK BİR ÖZLEM

    Bir süreliğine devam eden ve umut vaat eden yıllar deneyimledik bu yıldan itibaren. AKP bir süreliğine uzun yıllardır ihmal edildiği iddia edilen taşrayı ve çevreyi söylemsel olarak da olsa iktidara taşıdı. Tam iktidar olamadığını iddia ettiği yıllardaki yine AKP liderinin ayağına pranga olarak gördüğü hukuki denge ve denetleme süreçleri, işlerin nispeten yolunda gittiğine dair izlenimi güçlü tuttu. Benim şarkıyla birlikte gözlerimin nemlenmesine yol açan belki de bu nispi huzur ve istikrar yıllarına duyduğum özlemdi. Düşünün, hayatımın AKP iktidarda olduğu süresi boyunca bazıları gibi gerçek bir demokrasi ve adalet getireceğine bir saniye bile inanmadığım halde, bu yıllara bile nostaljik bir özlem duyabiliyorum. Ne hazin ve acıklı bir çelişki değil mi? İnsan yaşadığı yoksunluk ve yokluk derinleştiği zaman, bir zamanlar sahip olduğunu zannettiği şeyleri bile özler hale geliyor. Ülkenin içinde bulunduğu trajedi bu özlemin kendisidir aslında.

    CELLATTAN KAÇARKEN, BAŞKA BİR CELLATA YAKALANMAK

    AKP’nin başında Ahmet Davutoğlu’nun bulunduğu yıllarda 90’lı yıllardaki “beyaz Toroslar” tehdidi girmişti hayatımıza. Beyaz Toroslar belki de hayatlarımızdan hiç çıkmamıştı. Bu tehdit, belki de Davutoğlu’nun ve AKP’nin topluma “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” stratejisiydi. Bu strateji uzunca zamandır AKP’nin ve bugünkü liderinin temel stratejisi olarak işletiliyor. Bu stratejinin yaşattığı korku, yoksunluk ve ürküntü bugün beklenmedik şekilde hala geniş kitleleri AKP’nin ve liderinin etrafında kenetlemeyi sağlıyor. Bu strateji aynı zamanda dünyadaki pek çok topluma da hâkim hale gelmiş olan ikili bir toplum olarak bölünmeyi beraberinde getirdi. Toplumun bir kısmı gerek gelecek korkusundan gerekse baskılardan korkarak, kendi celladına ram olup onun etrafında kenetleniyor. Diğer kısmı ise bu cellattan kaçarken başka cellatlara yakalanıyor. Bu cellatların illa ki bir fail ya da kurum olması gerekmiyor kuşkusuz. Bir duygu ya da davranış olabiliyor çoğu zaman. Her iki kısmın da ortaklaştığı yer acıdan kaçınmak. Byung Chul Han Paliyatif Toplum adlı kitabında günümüz modern toplumlarının temel mottosunun acıdan olabildiğince kaçmak ve acıyı göz ardı etmek olduğunu dile getirir. O’na göre “neoliberal performans toplumunda emir, yasak ya da cezalandırma gibi olumsuzluklar yerlerini motivasyon, kendini optimize etme, kendini gerçekleştirme gibi olumluluklara bırakır. Disipline edici mekânların yerini huzur verici alanlar alır. Acı güç ve iktidarla tüm ilişkisini yitirir. Tıbbi bir sorun olarak siyasetten arındırılır.”[2]

    Ben de bu mottonun vazettiği olumluluk davranışından uzak olmadığımı ve bu davranışın üzerimde ne kadar ağır bir yük haline geldiğini fark ettim aslında şarkının yarattığı hüzünle birlikte. Bu yükün kendisi de aslında ağır bir travmanın göstergesi olarak okunabilir.

    DERİN TRAVMALAR VE BAŞEDEBİLMENİN YOLLARI

    Dünyada genel olarak kurulmuş hukuk sistemlerini, toplumsal mutabakatları, bölüşüm adaletini, velhasıl ortak duyu denilebilecek bütün mekanizmaları altüst edip bir kaos ortamı yaratan neoliberal politikaların şahikasını uygulayan AKP iktidarının bizi getirdiği son süreç, bir yandan yoksulluğu derinleştirirken, diğer yandan bu yoksulluktan kurtulmak için elde bulunan tüm örgütlenme mekanizmalarını yok etti. Bu yok oluş, aynı zamanda bireyleri içe kapattı. Bireyler ne mücadele edebilecek enerji ve motivasyon bulabiliyor ne de pes edip vaz geçebiliyor. Bu iki birbiriyle çelişkili davranış örüntüsü bireylerde derin travmalara yol açıyor. Bu travmaların sonuçlarının nereden ve nasıl çıkacağı hiç belli olmuyor. Zira var olan sorunların kim ya da kimlerden kaynaklandığını bilen ve çözüm yollarına dair bir fikri olan benim gibi insanlar, üstelik de bireysel kimliğini politik mücadelesi üzerine kurmuşsa, kuyruğu dik tutma kaygısıyla sürekli “acımadı ki!” diyerek muktedire nanik yapmaya çalışıyor. Bu gayret çok takdir edilesi olmakla birlikte derin yaralara da yol açıyor. Ben açıkçası, hiç hüzünlenmeye yol açmayacak bir şarkıda bile gözlerimin nemlenmesini buna yoruyorum. Karanlıklar içinde gözlerden akamayan yaşlar, belki de kendini şöyle güvenli toplum kolları bulduğu zaman sel olup çağlayacak. Toplumun güvenli kollarının varlığı da kuşkusuz hepimizin mücadele azmiyle ilişkili. Ne var ki, bu mücadele azminin daha da güçlenmesi için belki de kendimizi şöyle bir bırakıp yaşadığımız travmaları, haksızlıkları, hukuksuzlukları birileri keyiflenip güler kaygısı taşımadan (burada birileri muktedir ve aveneleri oluyor tabi ki) doyasıya bağırabilmek gerekiyor. Gerekirse ağlayarak, gerekirse hıçkırarak “beni hapse attılar, beni dövdüler, beni görevimden uzaklaştırdılar, benim hakkımı yediler, bana pusu kurdular” diyebilmek gerekiyor. Ben bu nedenle uğradığı haksızlığı her ortamda bağıra bağıra anlatabilmeyi çok kıymetli buluyorum. Birileri yattığı dört aylık hapis cezasının yarattığı mağduriyetle 20 yıllık iktidarını sürdürebiliyorsa, o birilerinin sebep olduğu haksız mahpusluklar ve mahrumiyetler nelere kadirdir bir düşünsenize.

    [1] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/09/01/18-yilda-dev-de-kalmadi (Erişim tarihi: 14/11/2022)

    [2] [2] Byung Chul Han (2022). Palyatif Toplum: Günümüzde Acı. (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 21.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Çeşmede merkep var mı, yok mu? Mesele bu…

    Kimsenin birbirine güvenmediği, herkesin umudu kestiği, hangi dalı tutsak elimizde kaldığı bir memleket ahvalindeyiz…

    Dert ki; derya deniz, yakınmayan yok ama sorumluluğa gelince alan yok.

    Önümüzde, üstelik seçim sathındayken, özünde gerçekleri karartma olan “sansür yasası” var, bir avuç insandan başka mücadele veren yok.

    Herkes laf kumkuması. İş ciddiye binip eyleme, tepkiye gelince bir uyuşukluk, ses çıkaran yok.

    Arada yazılarımda da kullandığım kıssadan bir hisse:

    Masal bu ya:

    Köyün birinde akıllı olduğu kadar namuslu bir adam varmış. Öylesine iyi, dürüstmüş ki, şeytan yıllarca uğraşmış da yolundan çıkaramamış, çok sinirlenmiş. “Şuna öyle bir oyun yapayım ki anlasın şeytanlığımı demiş. Köyün su içmek için kullandığı tek çeşmesi varmış. Şeytan çeşmenin içine girmiş, adamın gelmesini beklemiş. Adam da her gün camiye giderken çeşmede abdest alırmış. O gün yine gelmiş, musluğu çevirdiğinde ne görsün? Şeytan koca kulaklı bir merkep şeklinde nanik yapıyor.

    Adam bağırmış: “Çeşmede merkep var.”

    Köylüler toplanmış. Şeytan onlara görünmüyor ya, ortada merkep yok. Olay bir kaç gün tekrar edince sonunda adamı akıl hastanesine kaldırmışlar. Bir zaman sonra doktorlar iyileşti mi diye adamı çeşmeye götürmüş, şeytan yine orada, nanik yapıyor. Adam da doğrucu ya.

    “Vallahi de çeşmede merkep var” diyor.

    Tekrar hastaneye götürüyorlar.

    Aradan yıllar geçiyor. Bakıyor ki ömrü akıl hastanesinde geçecek, üstelik köyde de olmadık olaylar oluyor, çıkmış doktorların karşısına, “ben iyileştim” demiş.

    Getirmişler çeşme başına, şeytan yine kahkahalarla nanik yapıyor.

    “Yok” demiş, “Hiç çeşmede merkep olur mu?”

    Doktorlar da artık iyi oldu diye bırakmışlar.

    Şeytan, bu sefer de “Nasıl beni inkâr edersin?” diye arkasından öfkeyle bağırmış. Adam dönmüş, “Sen ordasın, bu gerçeği ikimiz de biliyoruz, ama doğruyu söylersem bana ‘deli’ diyorlar, onların istediğini söylersem ‘akıllı’. Bu yalancı dünya da böyle. Hadi bana “eyvallah” demiş yürümüş. Akıllandığı için köylülerin, ailesinin alkışlarıyla karşılanmış…

    Evet, mesele tam da bu sanırım. Sonunda kıssadan hissedeki gibi pes edip; yalanı, büyüyen ‘karanlığı’ kabul etmek mi lazım, yoksa bildiğimiz yolda “deli” olmayı göze alıp, dikenli olsa da yol ‘aydınlık’ için yürümek mi?

    Memleket; bin bir dertle yaralı, herkesi uyku tutmaz günler bekliyor, kara kış geldi çattı…

    Ülkede son yıllarda; bir yanda doğruculuğun faturasını en ağır biçimde ödeyen, işini, ailesini, güvenip dost sandıklarını, sevgiyle zülfünü zülfüne bağladıklarını kaybedenler…

    Yalan söylemeyip yalana çarpan, aldatmayıp aldatılan, kandırmayıp kandırılan, yine de; gerçeğin dilinden vazgeçmeden, çıkar için topaç gibi dönmeden, acı çekmeyi göze alanlar var.

    Doğruluğun kaybedip, sahtekarlığın kazandığı bu yangın çağında, iyi mi, kötü mü ediyorlar bilinmez sevgili okurlar ama hala omurgalılar var…

    Ki, bu haklı öfkeyle bedel ödemekten korkmayanlara bırakın toplumsal ses vermeyi, yaratılan korku iklimi, sertleşen muktedirler, daralan sivil alan mücadelesi içinde sırt döndü en yakınları, kalmadı kırılmayan kanatları…

    Son yirmi yılda kötücül kuşlara kaptırmadığımız değerimiz kalmadı.

    Bir de tepkisiz olanlar var.

    Doğa talan edilirken, yanından geçip giden, zaman geçtikçe büyüyen kötülüğe susan, sevgiler, değerler alınıp satılırken gözünü kapatan, çocuk tacizlerine lal, kadınlar öldürülürken ‘ama’lı cümleler kuran, hayvanlar katledilirken çığlıklarına kulak tıkayanlar…

    Hatta görüp, duyup da aman; duyup da ne yapacağım, karışmıyorum etliye karışmıyor kimse sütlüme, bunları ben yaşamıyorum ya diyen bananeciler var…

    İşte bunlar; her olanı normalmiş gibi kanıksayarak kötülüğü git gide beslediler, doğrunun yalanla, güzelliklerin kötülüklerle yer değiştirmesine göz yumdular. Fakat zaman hızlı olduğu kadar acımasızdı. İşler öyle bir terse döndü ki dertler bana ne diyenlerin evini de sardı…

    Velhasıl toplum, hakikatleri görüp de bilmesine rağmen susanlarla doldu…

    Yetmez gibi; yaratılmak istenen algının sesi olup, arada ses çıkaranlar, duyulmasını istediklerini duyuranlar var. Mesela: Konya’da bir aile katledildi, yaşanan katliamlara ‘münferit’ diyenlerin sesi olup, üstelik bunlar akıllı (!) da oldular.

    Halbuki hiç bir şey münferit değildi. Her şey örgütlü kötülüğün diliydi. Tüm bunlar; sorunlara, sorumlu hep başka argümanları gösterenlerin, toplumsal çözümsüzlük karşındaki acizliğinin ürünüyken, gösterilene inanmak bu kişiler için kolay olan oldu.

    Oysa insan, kendisinin delisi olmayı göze alıp, çıplak gerçeği görmeli…

    Ülkede gelir dağılımındaki adaletsizlikle halk her geçen gün yoksullaşıyor. İşsizlik ve bunların sonucu olan açlığın sorunsal sebebi olarak; mağdur edilmiş başka insanları, göçmenler gösterilip toplumsal öfke, hukuksuzlukla mücadeleye değil sınıfsal çatışmaya aktarılıyor.

    Tüm bunlar planlı kötülüğün ürünü. Zira sorun; ne halkların ana dilini özgürce konuşmak istemesi, ne eşit yaşamak isteyen; Kürtler, Alevilerin ne de topraklarına zorla girilip, savaş çıkaranların elinden çocuğunu ‘yaşamak’ için getiren ‘mülteci’ olmak zorunda kalanlarındır.

    Sorun; biten parlamenter sistemle gelen tekçilik, sorun muhalefetsizlik, halka inemeyen siyasiler, tıkanmış siyasettir…

    Sorun; satılmış tank paletler, fabrikalar, hasta garantili hastane, geçiş garantili yollar. En önemlisi hukuktur. Zira hukukun olmadığı ülke; ne ekonomik ne de bilimsel, kültürel bir kalkınma hamlesi yapamaz…

    Öyle bir iklim yaratıldı; ya bedel ödemeyi göze alan, gördüğünü inatla söyleyenlerden olacaksın, ya kaybeden olmamak için görmeyip, istenildiği gibi akıllı (!) olacaksın…

    Sonunda dert gelip de kendi kapısını çalana kadar, hakikatleri görüp de bilmesine rağmen susan velhasıl ‘akıllı’ (!) olduk. Olduk da; kendimizi artık, akıllı görünmenin de kurtaramayacağı yerde, sondan bir önceki durakta bulduk…

    Yolsuzluk ve yoksullukla alev alev yanan bir yerdeyiz. Unutmayın; ne iktidar, ne muhalefet, ne mevcut siyaset. Çözüm, sizsiniz…

    Ya yine; “Yok, hiç çeşmede merkep olur mu?” diyecek, akıllı görünmeye devamla yangının evimizin sofasına kadar girmesini izleyeceğiz, ya bu karanlıktan çıkış mümkün diyecek, “çeşmede merkep var” diyecek, koşullar ne olursa olsun gerçeği dile getirenlerle yan yana duracağız, kazanmak için tek yol olan elimizdeki hakikatlere sahip çıkıp, birbirimize tutunacağız…

    Seçim sizin. Siz, HALKSINIZ…

    Hülasa; bir karar vermek için, son duraktayız…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Evet, sözüm size ey muhalif siyaset…

    Ülkece kısır bir döngüde geriye geriye savruluyoruz…

    Toplum, mücadele dinamiklerinden kopmuş, rüzgâr nereye esecek diye bekleyen ürkek serçe kuşlarına dönmüş…

    Elbette hak etmediğimiz şeyler yaşadık, ondandır bu yorgunluk ve fakat bu coğrafyada hakkın verilmediğini, alındığını da unutmuş…

    Önümüzdeki günler siyasi arenada, elindeki erki kaybetmek istemeyenlerin sonbahar rüzgârlarından daha sert eseceği zamanlara gebe…

    Siyaset ayağının muhalif kanadıysa, muktedirlerin aradığı o kötülük gücünü istemeden de olsa canlı tutuyor. Zira bir yangını söndürmek isteyen rüzgar onun yayılmasına da neden olabiliyor…

    Muhafazakâr kanadı; aman ürkütmeyelim, aman incitmeyelim diye diye sekülerlere karşı oluşturulan hukuksuzluğu büyütüp, muhafazakârları daha da güçlendirdikleri aşikâr. Son LGBT karşıtı yürüyüş insan hakları ihlali olmanın yanında, ciddi toplumsal nefret barındırıyor içinde…

    Eğer bu gitgide büyüyen nefret ve kötülük sarmalını durduramazsak, bugün hayal dahi edilemez olan yarın kaçınılmaz olacak…

    Muktedirlerin kendisi gibi düşünmediği toplumun diğer tüm kesimleri son derece ağır tehditler altında yaşamaya zorlanacak…

    Büyüklerimizden öğrendiğimiz;

    Karadutun lekesi yine kendi yaprağıyla çıkartılır, donmuş bir kişi yine karla ovunca kendine getirilir, ele yapışan hamur yine unla giderilir… Velhasıl, sorun nereden geldiyse çözümü de oradan gelir…

    Evet, sözüm size Ey muhalif siyaset, düşüncelerimi filtresiz yazacağım…

    Ez cümlesi; muhalefet, aman muhafazakârları küstürmeyelim diye kendi tabanını sert rüzgârların önüne atacağına, muktedirlerin ortalığa saçılmış; haksızlığını, hukuksuzluğunu, yolsuzluklarını her gün gözler önüne sermeli…

    Muhafazakâr seçmene, bugün içinde yaşadıkları ekonomik krizin nedeninin, parlamenter sistemin yok sayılıp, teklikle yönetilmesinden kaynaklandığını göstermeli…

    Son derece ağır; nefret ve ayrımcılık içeren hukuksuzca yapılan LGBT karşıtı yürüyüşe tepkisiz bir suskunlukla kendi tabanında ciddi yaralar alacağını, toplumun yüzde 52’sini oluşturan diğer kesimlerin güven endeksini kaybedeceğini görmeli…

    Muhafazakâr kesimle; aramızda tartışma çıkmasın, kırılmasın, kaybetmeyelim diye gereken tepkiyi vermezseniz, her yaşanan olayda biraz daha güven yitirir, biraz daha değersizleşir, sonunda toplum nezdinde öz saygınız da kaybedilir…

    Bu tutumdan en kısa zamanda sıyrılmalı…

    Bırakın bazı kavgalar çıksın, hatta bazen bazı kalpler de kırılsın, hiç bir zaman yanınızda olmayanlar içir, acaba olurlar mı mantığıyla daha da yıpranmayın, size inanan, gönül veren halkı daha da yıpratmayın. Bırakın bazıları kaybedilsin. Bu, yaşamın kendini yenilemesi için kaçınılmaz bir yoldur…

    Bugünkü muktedirlerden kurtulmanın da…

    Vazgeçin artık; o seçmen alınır, bu seçmen kırılır, beriki küser, ayrılır. Yürüyün karanlığın üstüne, inin şehirlerin alacasına, arkanızda halkınız karıncalar ordusuyla…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Yozlaşma

    Bütün sözcüklerin olduğu gibi yozlaşma sözcüğünün de kullanıldığı bağlam çok önemlidir. Bu nedenle günümüzün toplumsal, politik, kültürel ve ekonomik iklimini tümden en iyi anlattığını düşündüğüm bu sözcüğün farklı kullanımları ve farklı bağlamlardaki anlamlarına odaklanmaya çalışacağım. Sözcük, Osmanlıca tereddi sözcüğünün yerine kullanılmak üzere Dil Devrimi döneminde popülerleşmiştir. Tabi ki tereddi kökünden üretilen mütereddi sözcüğü de Batı dillerinden geçen dejenere sözcüğü yerine kullanılmaktadır. Mütereddi sıfat, tereddi ise isim hali sözcüğün, elbette karşılıkları da dejenere ve dejenerasyon. Ne var ki Osmanlıcadaki tereddi sözcüğünün birincil anlamı dejenere sözcüğünün asıl anlamını karşılamaktan bir hayli uzak görünüyor. Zira yüksek bir yerden düşme, devrilme, düşerek ölme gibi anlamlara geliyor. İkincil ve günümüzdeki yozlaşma sözcüğüne yakın olan anlamı ise, “kıymet ve meziyet-i maddiye ve maneviyesinin şaşaasını kaybetme, tabiatını değiştirme”.[1] Ancak bu anlam da yozlaşma sözcüğünün tam karşılığını vermiyor. Yozlaşma herhangi bir nesne ya da canlının “meziyet-i maddiye ve maneviyesini” kaybetmesinden çok daha öte anlamlar içeriyor. İşte tam da bu nedenle yozlaşma kavramı günümüzdeki AKP iktidarının yarattığı ya da yarattığını zannettiği her şeyi anlatmak için çok isabetli bir kavram.

    YOZMAK, YOZLAŞMAK, BULUNDUĞU ALANI SÖMÜRMEK…

    Benim doğup büyüdüğüm köyde yozlaşma sözcüğü çok bilinmez. Daha çok “yozmak” diye bir sözcük bilinir ve sözcük herhangi bir canlının yeni bir canlıyı doğurma ya da başka bir canlıya evrilme sürecinin kesintiye uğraması sürecini anlatmak için kullanılır. Misal, çok kaliteli olmayan bir meyveye daha kaliteli bir meyveyi aşı yaptığınız zaman, aşı tutmazsa, buna meyve yozdu denilir. Misal kızgınlık dönemine girip, bir şekilde döllenmesini sağladığınız büyükbaş ya da küçükbaş hayvanın gebe kalmaması için hayvan yozdu dersiniz. Misal mayaladığınız herhangi bir şey istediğiniz şekilde maya tutmazsa ona yozdu dersiniz. Bu örnekleri çoğaltabilirsiniz. Yozlaşma sözcüğünün bu kullanımı bana çok anlamlı ve bir toplumun her anlamdaki değerlerinin anlamsızlaşma sürecini çok iyi anlatıyor gibi görünüyor. Bu mevzuya kafa yorarken sözcüğün kökünü merak edip etimoloji sözlüğüne baktığım zaman yaşadığım köyde kullanılan anlamın ne kadar eskiye gittiğini gördüm. 1073 tarihli Kaşgarlı Mahmut’un Divan-i Lügati’t-Türk sözlüğünde “yozamak”[2] diye bir sözcük var ve sözcüğün anlamı kısırlaşmak; yanı sıra kötüleşmek, yabanıllaşmak demek. Ama birincil anlamı kısırlaşmak. Ancak buradaki kısırlaşmayı tek başına doğuramamak, üreyememek şeklinde algılamamak gerekiyor. Her anlamdaki üretimden bahsetmemiz gerekiyor üreme kavramı için. Buradaki kısırlaşma hali, aynı zamandan üremeyen şeyin tek başına bulunduğu ortamın bütün kaynaklarını sömürmesini de beraberinde getiriyor. Yozmanın asıl vurgusu da burada yatıyor. Yani kısırlaşmak, yeni bir şey üretememek ve bulunduğu ortamın bütün kaynaklarını tek başına sömürerek semirmek ve genişlemek.

    YOZMAK, YOZLAŞMAK…

    İzin verirseniz size bu konuyu daha da netleştirmek için bir de meyve ağaçlarından örnek vereyim. Bu örnek içinde yaşadığımız “yozlaşma” sürecini anlatmak açısından daha çarpıcı bir örnek gibi geliyor bana. Çocukluğum köyde geçtiği için ve meyve ağacı dikmek, herhangi bir bitkinin büyümesine şahit olmak hayatımın belki de en tatmin edici eylemlerinden birisi olduğu için bu örnek bana epeyce anlamlı geliyor. Çünkü bir bitkinin büyümesine şahit olmak aynı zamanda yaşama dair de çok çarpıcı ibretler sunuyor insana. Bilenler bilir, meyve ağaçları, önce bir şekilde çöğür denilen dallardan üretilir. Bu üretilen dallar, biraz boy attıktan sonra kökün biraz üstünden elde etmek istediğiniz meyve ağacının bir dalına aşı yapılır. Eğer bu aşıyı yapmazsanız, çıkan daldan meyve elde edemezsiniz ya da elde edilen meyve istenilen kalitede olmaz. Bu aşı yapıldıktan sonra aşılanan kısma güç gider ve asıl meyve ağacının gövde kısmı verimli bir meyve ağacına dönüşür. Çöğür halinde kalan kısım bu ağacı toprağa bağlayan bir kök olmaktan başka bir anlam ifade etmez. Ancak bu meyveler toprağa dikildikten sonra yıllar boyunca bu ağaç o çöğür kısmından filiz vermekte ısrar eder. Bunlara bizim oralarda “piç dal” denilir. Piç sıfatı cinsiyetçi bir küfür olarak görülebilir. Ancak bu deyimi köylüler doğallığı içinde kullanırlar ve bu dallara piç denilmesinin nedeni, onların değersiz olmasından kaynaklanır. Çünkü bu dallar meyve vermediği gibi asıl meyve ağacının gövdesini bir süre sonra boğar. Aynı zamanda eğer siz bu dalları düzenli olarak kesmezseniz ağacın aşılı kısmına giden güç azalır ve meyveler yeterince mineral alamaz ve zayıf düşer. İşte bu olaya da bizim oralarda yozmak denilir.

    İzin verirseniz bu noktada mevzuyu içinde yaşadığımız topluma ve toplumun içindeki genel yozmaya/yozlaşmaya geçeceğim. Yine izin verirseniz toplumu iyi, düzgün, üretken, karşılıklı yardımlaşmayı teşvik eden, adil ve hakkına hukukuna razı gelen, doğayı, hemcinslerini ve bütün canlıları fütursuzca sömürerek semirmek yerine başkalarının hakkına saygılı biçimde yaşamayı salık veren düşünce ve normlarla aşılanmış bir ağaca benzeteceğim. Bunun toplumun aşılanmış meyve gövdesi olduğunu varsayalım. Ancak toplumun bir de bütün bu fikirleri umursamayan, sadece neyin ve kimin pahasına olursa olsun hayatta kalmayı önceleyen aşılama öncesi dönemi olduğunu varsayalım. Şimdi “uzun uzun toplumlar nasıl oluştu, mülkiyet ne zaman başladı, insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı nedir?” gibi sorularla meseleyi uzatmayacağım. Bütün bu sorulara verilen yanıtların hepsi varsayımsal biliyorsunuz. Verdiğim ağaç örneğindekine benzer şekilde toplumun “çöğür” hali ne zamandı, “aşılanmış” gövde hali ne zaman ortaya çıktı gibi sorular da çok anlamlı görünmüyor. Zira bunlar da varsayım. Ben sonuca bakıyorum. Ayrıca “AKP öncesi muhteşemdi, hukuk kusursuz işliyordu, siyaset de şahane demokratikti, devlet bütün yurttaşlarına anne şefkatiyle sarılıyordu” gibi güzellemeler yapsam, muhtemelen satırları okuyanlar neresiyle güleceğini şaşırır. Sedat Peker’in AKP iktidara gelmeden dört yıl öncesinde muktedir olan bir siyasetçiyle ilgili anlattığı enekdotu burada tekrar etmeye gerek yok.

    DEVLET AĞACININ ‘PİÇ’ DALLARI

    Meyve ağacı analojisine geri dönelim ve oradan doğru ilerleyelim. Devleti ve toplumu bir meyve ağacının gövdesi olarak varsayarsak, AKP iktidarı döneminde devlet ağacının aşı altından filiz veren pek çok “piç dalı” neşet etti. Elbette bu dalların neşet etmesi için ortam, koşullar ve yaklaşım müsait hale getirildi. Kurallar esnetildi, hukuk bu dalların semirmesi için uygun hale getirildi. Toplumun bütün yurttaşlarına eşit şekilde muamele etmesini gerektiren bütün kuralları hatırlı ve ayrıcalıklı kişileri koruyan bir kalkana dönüştürüldü. Bütün görece bağımsız, özerk kuruluşları kişiye bağlı hale getirildi. Yukarıda da belirttiğim gibi, kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti’nin belki de hiçbir döneminde devletin yürütme erkini denetlemekle yetkili özerk ve bağımsız kuruluşlar gerçek anlamda bağımsız olmadı. Her zaman istisnalar kaideleri belirledi. Zannedildiğinin aksine istisnalar kaideleri bozmaz değil, bizzat belirler. Zira siz bir kurala istisna koyduğunuz anda, o kuralın ruhu ortadan kalkar ve getirilen istisna kuralın tümüne her zaman teşmil olma ihtimaliyle var olur. Bu aslolanın kural değil istisna olduğu anlamına gelir. Bu nedenle geçmişle günümüzü kıyaslarken, her zaman bir geçmiş güzellemesi yapmaktan imtina etmeye çalışırım. Ne var ki günümüzde durum tam tersine dönüştü. Bu defa kurallar istisna, istisnalar kural haline geldi. Tersinden düşünürsek bu defa da istisnanın hâkim olmasını beklersiniz değil mi? Öyle değil işte. İstisna kural olamayacak kadar ele avuca sığmaz. Siz istisnayı kural haline getirdiğiniz zaman, onu herkes arzu eder ve asıl gövdeyi istisnaya dayanan dallar boğmaya başlar.

    TOPLUMUN YAŞAM ENERJİSİNİ SÖMÜRMEK

    Bugün toplumun tümünü temsil eden meyve ağacının gövdesi, gövdenin alt kısmından neşet etmiş yozmuş dallar tarafından boğulmak üzeredir. Bu yozmuş dalları say say bitmez. Mafya, çete, tarikatlar ve cemaatler, kişisel ikbali için kamusal görevini yapmaktan imtina eden rektör, dekan, bürokrat, hâkim, savcı, polis müdürü, kısacık yaşamında kısacık bir kısmı kapsayacak olan siyasi ikbali için toplumun tümünün çıkarını yok sayan muhalefet siyasetçileri, oturduğu koltuğu dünyanın en yüksek zirvesi zanneden ve bu koltuktan inmeyi kabul etmek yerine ağacı ateşe vermeyi göze alabilen muktedirler… Bütün bunlar, ağacın asıl gövdesine giden yaşam enerjisini sömürerek semirmeye devam ediyorlar. Bu semirme o kadar yayılmış durumda ki, ağacın asıl gövdesi, yani toplum yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

    BİRAN ÖNCE YOZ DALLARDAN KURTULMAK

    Yozmanın asıl anlamının kısırlaşmak, üretememek olduğunu anımsayalım. Bütün bu yoz dalların hiçbir şekilde üretemediğini, sadece kendi varlığı için ortamın tüm kıymetli kaynaklarını sömürdüğünü düşünelim. Geriye hiçbir kaynak kalmayınca, asıl ağacın gövdesinin de ortadan kalkacağının farkında değil bu dallar. Zira semirme hırsından ve üretememe sıkıntısından dolayı sadece var kalmayı temel motivasyon olarak görüyorlar. Bir an önce bu yoz dallardan kurtulmazsak, ağaç tümden yok olacak. Ağacın üstündeki giderek daha da cılızlaşan bizim gibi meyveler ne yapabilir diye sorabilirsiniz. İşte burada analojiyi bırakarak gerçeğe dönelim. Ağacı boğan bu dallardan kurtulmak bizlerin elinde. Ağacın üstündeki cılız meyveler değiliz hiç birimiz. Gücümüz, irademiz ve yaşama azmimiz var. Bu azimle örgütlenerek bu dallardan kurtulma zamanı çoktan gelmiştir.

    [1] https://www.etimolojiturkce.com/kelime/tereddi (Erişim tarihi: 0707/2022)

    [2] https://www.nisanyansozluk.com/kelime/yoz (Erişim tarihi: 07/07/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Ünlüler için iftar yoksullar için sabır ve iftihar vakti

    Her zaman var olan ancak son zamanlarda daha da yaygın hale gelen ve muktedire yönelik her türlü eleştirinin önünü kesmek için kullanılan “ideolojik bakma!” ya da “siyaset yapma!” gibi bir tavsiye ya da yasak var. Öyle ki, ideolojik olmama ya da siyaset yapmama gibi tavsiyeler kültürden sanata, spordan gündelik hayata, üretimden tüketime kadar yaygınlaşabilir. Siz “halk aç aç!” diye meramınızı haykırmaya çalışırsınız karşınızdakine, “halkın açlığı üzerinden siyaset yapma, ekmek meselesini siyasete alet etme” şeklinde bir uyarıyla karşılaşırsınız. Siz “Ormanlar yanıyor” diye hatırlatacak olursunuz yine karşınızdakine, aynı kişi ya da kişiler dikilirler “ülkenin ciğerleri yanarken nasıl siyaset yaparsınız, hele bir şu yangını söndürelim, o zaman sorarsın hesabını” diyerek karşınıza. Oysa yangın hiçbir zaman sönmez, ya mutfaktadır ya da aile ocağındadır; her zaman ülkenin birlik ve beraberliğe ihtiyacı olan günlerden geçeriz. Siz “gençler işsiz, umutsuz, geleceğinden beklentisi kalmamış, göç edecek ülke arıyor” diyerek çırpınırsınız derdinizi anlatmak için, “gençlerin geleceği üzerinden siyaset yapmayın, gençler bizim göz bebeğimiz” diyen hamaset ustaları, mevzuyu hemen siyasetin dışına taşır.

    HAYATTA SİYASİ OLMAYAN HİÇ BİR ŞEY YOKTUR

    Oysa her şey siyasetin içindedir. Büyük kentlerde evlerin musluklarından su içemiyor olmamız da, gözlerdeki ışıltıyla ekonomiyi düzeltmeye çalışan ekonomi bakanının yaptığı ironi de, beş yıldır aynı bayram ikramiyesine talim eden emeklinin ikramiyesini arttırmayıp, kur korumalı mevduat sistemi üzerinden bir avuç parası olan azınlığa devlet kasasından servet aktarmak da, çiftçiye üretmesi ve yaşayabilmesi için gıdım gıdım destek verilirken, tuzu kuru bir avuç ünlüye mükellef sofralarda iftar yemeği vermek de siyasidir. Galiba siyasetin bu kadar fetişleştirilip kutsallaştırıldığı, bir o kadar da kriminal ve yakınına yaklaşanın elini yakan bir şey haline getirildiği bir ülke ve dönem az bulunur. Yine galiba Türk sağı kadar hem siyasetin göbeğinde olup da karşılaştığı herkesi siyasetten men etmeye bu kadar istekli başka bir sağ ekol yoktur. Milliyetçisinden İslamcısına, Türkçüsünden muhafazakârına, liberalinden orta yolcusuna kadar karşılaştığınız her sağcıyla yaptığınız tartışmada mutlaka “ideolojik bakıyorsun” eleştirisine maruz kalmışsınızdır. Sağcılık elbette bir var oluş biçimidir. Öyle sağcılar vardır, hayatta siyasal olmayan hiçbir şeyin olmadığını bal gibi kabul eder, bu kabul üzerinden sizinle tartışmaya girer ve siz kendine sağcı diyen bu kişiyle kıyasıya tartışsanız da ondan asla “ideolojik bakıyorsun” saçmalaması duymazsınız. Nice sağcı kafalı solcu vardır, size militarist ve yabancı düşmanı bir bakış açısını devrimci tavır olarak yutturmaya çalışır.

    CUMHURBAŞKANI KÜLTÜR ALANINDA ARZU EDİLEN NOKTADA OLMAMAKTAN ŞİKÂYETÇİ

    AKP iktidarı, artık gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki 20 yıldır ülkeyi yönetiyor. Bu 20 yılın ilk on yılında haydi diyelim kendi deyimleriyle “vesayet altında tam iktidar olamadılar”. Son 10 yıldır tam iktidar, son beş yıldır da mutlak iktidar şeklinde yönettiler, yönetiyorlar. Elbette yönetiyorlar çoğul yüklemi lafın gelişi; 2017’deki rejim değişikliği referandumundan sonra yapılan 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminden günümüze yüklemin çoğulluğu tamamen anlamını yitirdi ve “yönetiyor” daha yerinde bir ifade sanırım. Ancak Cumhurbaşkanı bu mutlak iktidarına rağmen her zaman kültür alanında iktidarın “arzu edilen seviyeye ulaşılamamasından” yakınıyor. Bu yakınmanın nedenini ortadan kaldırabilmek için, bazı “ünlüler”e belirli aralıklarla iktidar destekçisi medya kuruluşlarında mikrofon uzatılıp iktidar ve muktedir güzellemeleri yaptırılıyor. Bir süredir de, tek adamın uygun gördüğü saraylarda her Ramazan ayında belli başlı ünlüler davet edilip iftar yemeği veriliyor, verilen yemekte bol bol fotoğraf çektirilip medyaya servis ediliyor. Diğer yandan yaşını başını almış bazı tiyatrocu, oyuncu ve sanatçılarsa sosyal medyada paylaştıkları ya da televizyonlarda dile getirdikleri görüşleri nedeniyle mahkemelere veriliyor, adliyelerde burunları sürtülüyor. Kimi genç müzisyenler de haklarında soruşturmalar başlatılıp hapis cezaları alıyorlar.

    MAKBUL ÜNLÜLER SİYASİ GÖRÜŞLERİNİ İÇLERİNDE SAKLIYORLAR

    Bu iki farklı sanatçı ve ünlü profiline karşı iktidarın ya da muktedirin tavır farklılığının sırrı galiba birisinin siyaset yapıyor, diğerinin ise siyaset yapmıyor ya da siyasi görüşünü içinde taşıyor olmasından kaynaklanıyor. Muktedirin verdiği son iftar yemeğine katılan sanatçılara getirilen eleştirilere de makbul ünlülerden bu yönde savunmalar geldi. Misal bu iftar yemeğinin kadrolu ünlülerinden Coşkun Sabah “Bu programın sosyal medyada bazı yerlere çekilmesini çok anlamsız buluyorum. Bir sanatçı politik fikirlerini içinde saklar, dışarı vermez ama bu bir davettir, Cumhurbaşkanının davetidir”[1] buyurmuş. Buradaki cümlenin vurucu noktası sanırım “Cumhurbaşkanının davetidir” ifadesi. Cumhurbaşkanı aynı zamanda elbette devlettir bu bakışa göre. Oysa Cumhurbaşkanının bir partinin genel başkanı olması, kendisini eleştiren herkesi neredeyse sıra dayağından geçiriyor olması ünlü Sabah’ın önemsediği bir şey gibi durmuyor. Siyaset denilen şey bu profile uygun ünlülere göre, “sağcı mısın solcu musun?” sorusuna verilecek basit bir yanıttan ibaret sanki. Muktedirin her türlü icraatına boyun eğmenin ve onu olumlamanın siyasetle hiçbir alakası yok. Yine bir başka ünlü Hülya Avşar bu nezih ortamdan duyduğu memnuniyeti sözcüklere sığdıramayacak kadar mesut bir şekilde ortamın siyasetsizliğini şu sözlerle anlatıyor: “Siyasetten uzak, kargaşadan uzak, herkesin sadece birbirine güzel baktığı bir ortam oluyor. Senede bir olan bu davette herkesin birbirini görmesi ve hatır sorması bana keyif veriyor.”[2] Buradaki vurucu nokta ise siyasetten uzak olma ile kargaşadan uzak olmanın peş peşe tanımlanıyor olması. Bu makbul ünlü profilinin nazarında siyaset demek kargaşa demek zira. Kargaşanın olmadığı yerde mutlak itaat, dolayısıyla huzur ve mutluluk var. İtaatkârsan, huzurlu ve mutlusun.

    “KÜLTÜREL İKTİDAR OLAMADIYSAK İKTİDARI KÜLTÜRLENDİREBİLİRİZ”

    Şimdi gelelim kültürel iktidar mevzusuna. Son yıllardaki muktedirin “kültürel iktidar olamadık” serzenişleri, bir yandan bir gerçeğe işaret ederken, diğer yandan siyasetsiz siyasetin konforunun ne kadar keyifli olduğunun bir itirafıdır. İtiraf odur ki, “kültürel alan aslında bal gibi siyasetle ilgilidir ki, muktedir olmanın şahikasıdır, ancak kültürel iktidar olamadıysak da iktidarı kültürlendirebiliriz”. Türk sağının kültür tanımına işlemiş müzmin bir hastalıktır iktidarı kültürlendirme arzusu. Medeniyetin muasırı otantisiteyi bozar, bu bozulmadan muaf kalabilmek için, medeniyeti seçmeci bir şekilde kabul eder Türk sağı. Kültüre ve medeniyete dair seçilen her unsurda fütursuz bir pragmanın izlerini görürüz. Tekniğin tüm olanaklarından sınırsızca yararlanılır, tekniğin getirdiği bütün kültürel unsurlar keyfi bir şekilde kategorileştirilerek bir kısmı ahlaksız, bir kısmı Türk-Müslüman ahlakıyla cilalandığı zaman ancak kabul edilebilir, bir diğer kısmı ise yerli ahlakımıza zinhar uygun değildir. Misal muktedir 2017 yılının Ramazan ayında yine makbul ünlüleri etrafına toplayarak verdiği iftar yemeğinde yaptığı konuşmasında şöyle buyurur: “İrfandan yoksun bir kültür, sanat ve ahlaktan yoksun bir sporla hiçbir yere varamayız”.[3] Burada irfandan yoksun bir kültür ve sanatın tam olarak muktedirin onay vermediği sanat olduğu ortadadır. Ancak muktedirin onay verip makbul saydığı sanatçıların da ürettiği bir kuru imajdan başka bir şey yoktur. Muktedir kültürel iktidar olmaya çalıştıkça kültürü ve sanatı elinden kaçırır, elden kaçan her kültür sanat muktedirin iktidarını tehdit eder. Bu fasit dairenin kırılması imkânsız gibi görünüyor. Bu imkânsız arzuyu iyi anlamak için Tanıl Bora tam olarak hangi Nazi “ulusuna” ait olduğu bilinmeyen bir sözden bahsederek girer bir yazısına: “Kültür lâfı duyduğum anda tabancamın emniyetini açarım.”[4] Bu ifade kültürün bütün otoriter yönetimlerde her zaman muarızların propaganda aracı olarak görüldüğünün bir göstergesidir. İşte kültür ve sanat alanının siyasetten arındırılmış olması gerektiği emri de, siyasetin siyasetsizleştirilme arzusu da kültüre atfedilen bu olumsuz anlamla ilgilidir. Bütün otoriteye boyun eğen makbul sanatçıların siyasete böylesine olumsuz anlam yüklerken, boyun eğdiği otoritenin bizatihi siyasi aktör olduğunu sinik bir şekilde inkar etmesi de kültüre yüklenen bu pragmatik anlamla ilgilidir.

    Kısaca kültür ve sanat alanının siyasetten arındırılması gerektiğine dair emir de her türlü tartışmanın tıkandığı noktada “siyaset yapma-ideolojik konuşma!” uyarısı da müzminleşmiş bir sağcı hastalığıdır. Bunun tercümesi “solcu olma, eleştirel olma, eleştirme, muhalif olma, ortalığı karıştırma, statükoya ve lidere kayıtsız şartsız itaat et”tir. Adamın birisi size bir yandan “kültürel iktidar olamadık” derken diğer yandan da kendisini eleştiren sanatçıları “siyaset yapmayın” diyerek uyarıyorsa, bunun da tercümesi “bana ve benim emirlerime koşulsuz itaat edeceksiniz”dir. Bu koşullar altında asıl arzu edilen itaat ise yoksullara tavsiye edilen sabır ve iftihardır. Bir avuç ünlü için iftar vakti, yoksullar için iftihar ve sabra çağrıyı meşrulaştıran imajlarla sunulur. Bu imajların ölmüş bir bedenin yüzüne sürülen parlak ciladan farkı yoktur. Ölü bedenin yüzündeki cila pul pul dökülür ve karşınızda çürümeye yüz tutmuş cansız bir kütleden başka bir şey kalmaz. Muktedirinse iktidarını kültürlendirmek için bu ölü bedenlerin sunduğu imajlardan başka umut edeceği bir şey kalmamıştır.

    [1] https://www.mynet.com/galeri/unlulerden-iftar-aciklamasi-sanatci-politik-fikirlerini-icinde-saklar-396779-mymagazin/1 (Erişim tarihi: 21/04/2022). Erişim tarihi: 21/04/2022).

    [2] https://www.mynet.com/galeri/unlulerden-iftar-aciklamasi-sanatci-politik-fikirlerini-icinde-saklar-396779-mymagazin/1 (Erişim tarihi: 21/04/2022).

    [3] https://www.youtube.com/watch?v=p7kWkIwm_zQ (Erişim tarihi: 21/04/2022).

    [4] https://birikimdergisi.com/haftalik/8174/kulturel-hegemonya (Erişim tarihi: 21/04/2022).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Şakanın şiddeti, ironinin sağduyusu!

    Şaka, bir tür gerçeğin eğlenceli bir şekilde dışavurumudur Freud’a göre.[1] İnsanın bilinçdışında gizli olan söylemek istediği gerçekler, gündelik hayatın hayhuyu içinde şakayla ya da dil sürçmesiyle açığa çıkar. Aslında gerçeğin dile getirilmesine cesaretiniz yoksa, gerçeği dile getirdiğiniz zaman birilerinin bam teline basacağınızı ya da hiç değilse hakkında şaka yaptığınız kişiyi kıracağınızı düşünüyorsanız, dile getireceğiniz gerçeği abartılı ve ironi yaparak ya da mavraya vurarak dile getirirsiniz. Bu, insanlığın en eski alışkanlıklarından birisidir. Ancak yaptığınız şaka her zaman hoş karşılanmaz ya da şakayı abarttığınız zaman gerçeğin şakanın altında gizlenme ihtimali ortadan kalkar ve apaçık bir hal alır. Elbette gerçeğe tahammülü olmayan muhatabınızın hışmına uğrama ihtimaliniz yüksektir bu durumda. Muhatabınızın hışmının ölçüsü sahip olduğu güce, toplumda kapladığı özgül ağırlığa ve tabi ki kişiliğini oluşturan tevazu, olgunluk ya da hamlığa göre değişebilir. Bir siyasetçi, egosu şişkin/kırılgan olma durumuna göre kendisiyle ilgili yapılan şakayı ya olgunlukla ya da kopkoyu bir öfkeyle karşılayabilir. Bu öfke, çoğu zaman siyasetçinin gözünü kör, algısını dumur eder. İşte o an şakanın altında yatan gerçeklik tüm berraklığıyla daha bir ortaya çıkar. Ancak şakanın altındaki gerçeği ortaya çıkaran bu öfke aynı zamanda korkuya da yol açar. Korkunun hâkim olduğu ortamlarda şakayla ciddiyet arasındaki sınır aşılır, her şaka gerçeğin üstünü örten bir perde olmak yerine gerçekliği çarpıtan bir silaha dönüşür. Tam da bu nedenle bütün otoriter yöneticiler kendilerini eleştirmek için kullanılan şakayı bumerang gibi toplumun gerçeklikle kurduğu ilişkiyi berhava eden silaha dönüştürür. Bir kere toplumun gerçeklikle kurduğu ilişki koparsa, şaka bir direniş aracı olmaktan çıkıp muktedirin tahakküm araçlarından birisine dönüşür.

    “PARODİ ABARTILDIĞI ZAMAN OTORİTERLEŞİR, OTORİTE ABARTILDIĞI ZAMAN PARODİLEŞİR”

    Ne var ki muktedirin şakayı tahakküm aracı olarak kullanmasının da bir sınırı vardır. Bu sınırın nerede başlayıp nerede bittiğini gücünün debdebesinden gözü hiçbir şey görmez hale gelen muktedir, korkuyu ve korkunun yarattığı şiddeti toplumu denetlemenin yegâne unsuru olarak kullanmaya başlar. Bu koşullar altında şakanın dozu arttıkça şiddetle bağlantısı yoğunlaşır, şiddetin dozu arttıkça şakaya dönüşür. Ya da şöyle diyelim, parodi abartıldığı zaman otoriterleşir, otorite abartıldığı zaman parodileşir. Her türlü duygu, davranış abartıldığı zaman zıddına dönüşmez mi gerçekten de? Bir şeyi ya da birisini çok sevdiğiniz zaman o sevginin nefrete dönüşmesi an meselesi değil midir? En büyük aşklar nefretle başlamaz mı? Benim aklıma bu noktada Kazancakis’in Zorba romanındaki karakterin “çilek zaafıyla” nasıl başa çıktığı gelir. Çileğe olan zaafından kurtulmak için komşunun bahçesine dalıp midesi altüst olana kadar çilek yediğini ve sonunda bu zaaftan kurtulduğunu anımsar Zorba. İşte toplumlar da biraz böyledir. Korku ve şiddetin abartıldığı noktada denetim bir anlamda imkânsız hale gelir. Kültürümüzde yaramazlığı şiddetle bastırılmaya çalışılan ama şiddet uygulandıkça yaramazlığı artan çocuk ya da ergenler için kullanılan “dayak arsızı” deyimi vardır. Bu deyimi pekâlâ toplumlar için de kullanmak mümkündür. Baskının ve şiddetin yoğunlaştığı her yerde direnişin tohumları atılır. Bu tohumların hangi koşullar altında nasıl büyüyüp serpileceğini kestirmek çoğu zaman mümkün olmaz. Mümkün olsaydı diktatörler olağandışı yollarla devrilmezlerdi muhtemelen.

    KUTUPLAŞMANIN KAYNAĞI SİYASETSİZ SİYASET

    Günümüz modern toplumlarını kutuplaştıran siyasetsiz siyaset, demokratik müzakereyi anlamsız hale getiriyor. Bu anlamsızlık ortamı aynı zamanda muhafazakâr popülist liderlerin sürekli kendini yenileyebilen enerji kaynağına dönüşebiliyor. Bu noktada şaka ve ironinin bu siyasetsiz siyasal stratejiyi nasıl beslediğine gelelim. Bunun için öncelikle tarihin en bilinen ironi ustalarından Sokrates için yapılan iki farklı değerlendirmeden bahsedeceğim. Birincisi Viladimir Jankelevitch’e ait: “Sokrates, uçarı kentin nazarında bir tür kanlı canlı vicdan azabıdır; kenti yatıştırır ama aynı zamanda tedirgin eder, tam bir oyunbozandır. İnsanlar onunla temasa geçer geçmez sahte apaçıklıkların sağladığı aldatıcı güveni yitirir, zira Sokrates’e bir kez kulak verildi mi, eski kesinliklerin yarattığı uykuyu sürdürmeye artık imkân yoktur: Bilinçsizlik, iç huzuru ve mutluluk sona ermiştir.”[2] Bir diğer değerlendirme ise Jacques Ranciere’den: “‘Cahil’ Sokrates, kendini mahkemenin hatiplerinden üstün gördü, onların sanatını öğrenmeye üşendi, dünyanın akıldışılığına rıza gösterdi. Peki, niye böyle davrandı? Laios, Oedipus ve bütün trajedi kahramanları hangi nedenle kaybettiyse yine o nedenle: Delphi kâhinine inandı. Tanrının onu seçtiğini, ona kişisel bir mesaj gönderdiğini düşündü. Üstün varlıkların deliliğini paylaştı: dehaya duyulan inancı. Tanrının ilhamına erişen bir varlık Anytos’ların konuşmalarını, söylemlerini öğrenmez, bunları tekrarlamaz, ihtiyacı oldu mu sanatlarını benimsemeye çalışmaz. Bunun için de Anytos’lar toplumsal düzenin efendisi olur.”[3] Günümüzde neden Anytos’ların toplumun efendisi olduğunu anlamak için bu iki farklı değerlendirmeye de kulak vermek gerekir. Günümüzün iyiden iyiye akıldışılığı temel düstur haline getirmiş toplumlarında ironi de şaka da bu akıldışılığı besleyen ve aklıselim diyaloğu imkânsız hale getiren silahlar haline gelmiş görünüyor. Ranciere, toplumsal akıldışılığın bir savaş olduğunu ve karşımıza iki kılıkta çıkabildiğini anımsatır: meydan savaşı ve mahkeme. Toplumlar, halklar, devletler her zaman akıldışı olabilir. Ancak Ranciere’ye göre “birey olarak akıllarını kullanacak ve yurttaş olarak akıldışına çıkma sanatını akla mümkün olan en uygun biçimde bulmayı başaracak insanların sayısını arttırmak” mümkündür.[4]

    ŞAKA KİTLELERİN AKILDIŞILIĞA SAPMASININ SEBEBİ OLABİLİR Mİ?

    Şimdi tekrar şakanın aşırısı ile ciddiyetin abartılısı arasındaki ilişkiyle nasıl başa çıkılabileceği meselesine gelelim. Toplumlar, devletler, halklar her zaman akıldışına sapabilir. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Toplumları akıldışına saptırmak için onların refahını, konforunu, geleceğini tehlikeye atan krizler serisi yeter. Kıtlık, susuzluk, salgın hastalık, ekonomik istikrarsızlık, adaletsizlik, eşitsizlik, gelir uçurumu bu krizler serisine verilebilecek en çarpıcı örneklerdir. Böyle anlarda sapılan akıldışılıkla toplumların baş etme yöntemleri farklılaşabilir. Kimisi isyan eder, kimisi tevekkülle liderine sarılır. İsyan Ranciere’nin de işaret ettiği gibi bir nevi meydan savaşıdır ve bütün meydan savaşları gibi yıkıcı etkisi yüksektir. Tevekkülle liderin etrafında kenetlenmek, belki de akıldışılığın en çaresiz halidir. Türkiye’nin içine düştüğü açmazla ilgili olarak hala sokak röportajlarında durumdan şikâyet edenlerin şikâyete konu olan durumun asıl müsebbiplerine değil de muhalefete kızıyor olmalarına şaşırmamak gerekir. Bu durumu akıldışı olarak değerlendirip ironiyle yanıt vermek ya da değerlendirmenin, çaresizlik içinde etrafında kenetlenilen lidere her zaman can suyu verdiğini akıldan çıkarmamalıyız. Hele de günümüzün sosyal ağlarında dolaşıma sokulan bu akıldışı çaresizliklere yöneltilen şaka-ironi yollu değerlendirmeler, kutuplaşmayı daha da derinleştirerek akıldışılığı daha da arttırıyor olabilir.

    ŞAKA YERİNE LİDERİ ISRARLA CİDDİYETE DAVET ETMEK

    Liderin ciddiyetle verdiği akıldışı ve toplumsal gerçekliklerden uzak tavsiyeleri, hedef göstermeleri, siyasi kararları da abartılı şakalar olarak değerlendirmek gerekir. Şaka abartıldığı zaman şiddete dönüşür. Şiddet abartıldığı zaman şaka haline gelir. Abartılı şaka ya da ironi toplumları da gerçeklikten ve akıldan uzaklaştırmıyor mu? Bu durumda gerçeklikten kopmuş bir muktedirin ciddiyetle yaptığı şakalarla başa çıkmanın yolu onun etrafında kenetlenen kitleleri “akılsızlıkla” suçlayan ve onların davranışlarındaki ve savlarındaki tutarsızlıkları ortaya çıkarmaya çalışmak değil, inatla lideri ciddiyete davet etmektir. Çünkü muktediri besleyen akıldışı kitlelerin şakayla ciddi arasındaki ayrımı yapmaktan giderek uzaklaşan çaresizliğidir. Bu çaresizliği ironiyle, şakayla ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bilakis her sarkastik şaka, bu kitlelerin akıldışılığa daha çok saplanmasına yol açmaktadır. Zira böylesine kutuplaşmış toplumlarda kitleleri her akla ve mantığa davet, onların aklı reddine yol açar. Şaka normal koşullarda bir direniş aracıdır. Ancak şakayla ciddi arasındaki sınırın flulaştığı zamanlarda şaka, ciddiyetle yürütülmesi gereken demokratik müzakerenin düşmanı haline gelebilir. Toplumlara, sorumlu kişilere, karar verici konumundakilere gerçeği anlatabilmeyi imkânsız hale getiren aşılmaz bir duvar haline de gelebilir.

    [1] Sigmund Freud (2003), Günlük Hayatın Psikopatolojisi, (Çev. Şemsa Yeğin), İstanbul: Payel Yayınları.

    [2] Viladimir Jankelevitch (2020), İroni, (Çev. Yunus Çetin), İstanbul: Metis Yayınları, s. 16.

    [3] Jacques Ranciere (2015), Cahil Hoca: Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders, (Çev. Savaş Kılıç), İstanbul: Metis Yayınları, s. 97.

    [4] A.g.e., s. 93-100.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.