Etiket: #siyaset

  • “KADER”

    Yine “kader” yine “fıtrat” dediler… 20 yıldır dedikleri gibi…

    Sayıştay raporunda bile açık açık uyarılmasına rağmen gerekli tedbirler alınmadığı için 41 işçimiz hayatını kaybetti. Yine ne sorumlu var ne sorumluluk duyan…

    8 Eylül 2004 tarihinde Kastamonu-Küre’de Cengiz Holding’e satılan bakır madeninde neden ve nasıl çıktığı hâlâ bilinmeyen bir yangınla 19 madencimiz hayatını kaybetmişti.

    O dönemde de yalaka medya “Erdoğan Acıyı Omuzladı” diye manşetler atmıştı…

    Oysa bu ülkede Başbakanların ve bakanların görevi acıları omuzlamak değil o acıları yaşatmamak…

    CHP’li milletvekillerinden oluşan bir heyet Küre’deki facia üzerine bir rapor hazırladı. Küre raporuna göre, yangına, “Madende olmaması gereken ağır bir yanıcı madde” neden oldu. Kaza sırasında madencilerde toz maskeleri dışında hiçbir koruyucu önlem yoktu. Madencilerde gaz maskesi de kapalı devre tahliye cihazı da bulunmuyordu. Madende organize bir acil kurtarma ekibi yoktu. Maden İşleri Genel Müdürlüğü, madende hiçbir denetim faaliyetinde bulunmamıştı. Rapor böyle uzayıp gidiyordu…

    Elbette kimse sorumluluk almadı… Kader… Fıtrat…

    maden faciasından tam 10 yıl sonra Türkiye tarihinin en büyük maden faciası Soma’da yaşadı. 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde özel bir şirket tarafından işletilen kömür madeninde, çıkan yangın nedeniyle 301 madenci hayatını kaybetti.

    Yine sorumlu yoktu… Üstelik acılı madenci ailelerini tekmeleyenler Almanya’ya konsolos olarak atandı…

    Soma faciasından beş ay sonra da Karaman’ın Ermenek ilçesindeki maden faciasında 18 işçi

    boğularak hayatını kaybetti. Evet yine gereken tedbirler alınmadığı için galerileri basan su nedeniyle 18 işçimiz yer altında boğularak can verdi.

    Yani 1992, 2004, 2014, 2022 değişen bir şey yok. Çünkü acıları “omuzlayan” bakanlarımız, başbakanlarımız ve artık bir de Başkanımız var.

    Sadece madenler mi?…

    2004 yazında “İcraat yapıyorum” şovu uğruna, gerekli tedbirler alınmadan, yeterli deneme sürüşleri yapılmadan, bilim insanlarının uyarıları kulak ardı edilerek, “trenleri hızlandırıyoruz” dediler, Pamukova’da kadın-erkek, çoluk-çocuk 41 vatandaşımızı göz göre göre öldürdüler…

    Yine “kader”, “fıtrat” dediler…

    Henüz Erdoğan’a gazetecilerin soru sorabildikleri dönemdi. “Ulaştırma Bakanı istifa edecek mi?” diye sordular, “Haddinizi bilin, bu zamana kadar hangi tren kazasından sonra bakan istifa etti. Genel Müdür istifa etti, böyle soru olur mu, haddinizi bilin” dedi.

    8 Temmuz 2018’de bu kez Çorlu’da yine adına “kaza” denilen bir cinayetle “çoluk-çocuk, genç-yaşlı 25 vatandaşımızı hayattan kopardılar. 340 kişi de yaralı. Yine inanılmaz hatalar zinciri. Kontrol, izleme, bakım ve onarım süreçlerindeki ihmaller zinciri 25 vatandaşımızı hayattan kopardı. Bırakın büyük Başkan’a “istifa” falan demeyi ve hatta bırakın Bakan’ı, Genel Müdür bile istifayı düşünmüyor.

    Yine ölen öldüğüyle kalıyor, yine sorumlu yok. Kader… Fıtrat…

    Aynı yıl içinde Çorlu’da yitirilen 25 canın acısı hala çok tazeyken, 13 Aralık 2018 Perşembe sabahı bu kez Ankara’da sinyalizasyon sistemleri devrede olmadan çalıştırılan Yüksek Hızlı Tren, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın çok yakınında karşı yönden gelen kılavuz trenle kafa kafaya çarpıştı. Dokuz vatandaşımız hayatını kaybetti. 86 vatandaş da yaralandı.

    Makas değiştirilmediği için Yüksek Hızlı Tren birinci hattan gitmesi gerekirken ikinci hattan gidiyordu. Yani otobanda ters yönden gidiyordu. Fren dahi yapamadan, makinistler yerlerinden dahi kıpırdayamadan iki tren kafa kafaya girdi. İlk ölenler makinistlerdi. Ülkeyi yönetenlere, sistemi yönetenlere güvenmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdi.

    Elbette yine sorumlu yoktu. Kader… Fıtrat…

    Daha dün 20 Ağustos 2022 tarihinde, Gaziantep’te ve Mardin’de katliam gibi iki kaza yaşandı.

    35 vatandaşımız hayatını kaybetti. Birçoğu ağır olmak üzere 56 da yaralı var. Gaziantep ve Mardin’de yaşanın iki kazanın en dikkat çeken ayrıntısı, “Birinci kazadan sonra yaşanan ikinci kazalar” ve doğal olarak can kayıplarının ve zararın katlanarak artması…

    Bir kaza yerinde ilk alınması gereken önlemin, KAZA YERİNİN GÜVENLİĞİ olduğunu anlamamız için daha kaç kez adına “kaza” denilen katliamları yaşamamız gerekiyor?

    Derik’e giden İçişleri Bakanı Soylu açıklama yapıyor: “Bedelini ödettiririz. Kimin ihmali varsa hesabını sorarız…” Kimin ihmali var acaba?

    Her şey kendiliğinden oluyor. Bu ülkede sorumlu yok. Sorumlu olmadığı için de facialar devam ediyor. En bariz insan hataları “kader, kısmet, alın yazısı, Allahın takdiri” denilerek geçiştiriliyor.

    Peki madem “kader, alın yazısı” o zaman neden son model uçaklarla seyahat ediyorsunuz? Neden altınızda son model otomobiller var? Neden en lüks konutlarda, saraylarda,

    organik ürünler yetiştirerek yaşıyorsunuz? Neden çevrenizde bir koruma ordusuyla dolaşıyorsunuz?

    Çünkü bu işin kaderle, fıtratla, alın yazısıyla bir ilgisi yok. Cenabı Allah kullarına “akıl” vermiş.

    O aklınızı kendi yararınıza çok iyi kullanıyorsunuz da konu vatandaş olunca neden yan çiziyorsunuz. Ya da bu yaptığınız büyük hataların sorumluluğunu neden üzerinize almıyorsunuz.

    Ahmet Akbulut’un Sahabe Dönemi İktidar Savaşları kitabında “kader” le ilgili çok güzel bir tespit var: “Kader, zalim ile mazlumun birlikte yaşadığı sanal evin adıdır. Zalim zulmünün gerekçesini, mazlum da aczinin gerekçesini Emevi yönetiminin geliştirdiği bu düşünce biçiminde buldu”.

    Emevi kralları Ebu Süfyan, Muaviye, Yezid zulümlerinin açıklamasını “kader” diye açıkladılar. Mazlumlar da bu acıya “kader” diyerek katlandı.

    1500 yıl sonra aynı coğrafyada aynı anlayışla birileri devlet yönetiyor.

    20 yıllık AKP iktidarı dönemi boyunca toplu işçi ölümleri tarihin en yüksek sayılarına ulaştı. 20 yılda 28 binin üzerinde emekçi işyerlerinde hayatını kaybetti.

    Görmezden gelmek, kafaları çevirmek on yıllardır bu ülkede “siyaset” olarak yutturuldu.

    Hani Nebati diyordu ya, “Onlar yüzde 9 enflasyonla halkın önüne çıkamazken ben yüzde 90 enflasyonla elimi kolumu sallayarak halkın arasında dolaşıyorum…”

    İşte bütün mesele bu… Bütün sorumlular ve ar damarı çatlamış siyasetçiler hala meydan meydan dolaşıp “Tüm sorumlular açığa çıkarılacak… Artık risk istemiyoruz” diye açıklamalar yapıyor…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Siyasetin tarihsel anlamı ve işlevi üzerine

    Merhaba,

    Bu haftaki yazımda bir miktar siyaset kavramı üzerinde durmak istiyorum. Zira, bu kavram, uzun yıllardan beri siyasal iktidarlar tarafından bir hayli kirletilmiş ve dokunanı yakıp kavuran cehennem ateşine dönüştürülmüştür. Bu yüzden geniş kitleler siyasetten soğutulmuş ve özellikle uzak durmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Oysa, siyaset her zaman toplumsal yaşamın merkezinde yer alan bir kavramdır. Siyasetle uğraşmayan kişiler, egemen siyasete boyun eğmekten kurtulamazlar; kaderlerini asla değiştiremezler. Kötü yaşam koşullarımızı değiştirmek, haklarımızı elde etmek, güzel bir gelecek yaratmak istiyorsak, siyasetin tam da göbeğinde bulunmak, egemen siyaset yöntemlerine müdahale etmek zorundayız.

    Siyasetin pek çok tanımı yapılabilir. Ama ben sadeleştirerek son derece basit bir tanımını vermek istiyorum. Siyaset karar alma süreçlerini ve mekanizmalarını etkileme mücadelesidir. Zira, yaşamımızı şekillendiren, iyi veya kötü yapan, birtakım kurullarca veya kişilerce verilen siyasal kararlardır.

    Karar alma süreçlerini ve mekanizmalarını etkilemek iki türlü olabilir: ya siyasal bir parti aracılığıyla iktidar mücadelesi sürdürerek ya da kişisel veya örgütlü olarak lobi ve savunuculuk etkinlikleri yürüterek. Siyasal partiler aracılığıyla sürdürülen siyasete ben dar anlamda; lobicilik veya savunuculuk etkinlikleri aracılığıyla sürdürülen siyasete geniş anlamda siyaset diyorum. Toplumda hiçbir şey, dar ya da geniş anlamında siyasetin dışında kalamaz. Bu yüzden falan sorun siyaset üstüdür, filan sorun siyaset dışıdır gibi söylemlerin hiçbir anlamı yoktur veya egemen siyaseti gizleme çabasından ibarettir.

    Peki, siyaset tarih sahnesine ne zaman ve nasıl çıkmıştır?

    Ne zaman ki, toprağın ekilip biçilmesi, demir balta, demir saban gibi üretim araçlarının kullanılması keşfedildi, işte o zaman tek bir bireyin ürettiği üründe, kendi karnını doyurmasının ötesinde bir fazlalık meydana geldi. O zaman savaşlarda tutsak edilip gereksiz bir boğaz oldukları için öldürülen ya da klana kandaş olarak kabul edilen kişiler, emeklerinin fazla ürünlerine el konulmak üzere köleleştirildiler. Bu uygulama yaygınlaşıp yerleşti. Giderek toplum, temel iki sınıfa bölündü: efendiler ve köleler. Başka ara sınıflar da vardı kuşkusuz; ama toplumun eksenini bu iki temel sınıf oluşturmaktaydı. Efendilerin, sık sık baş kaldıran köleleri zapt-ı rapt altında tutmaları güçleşmekte; bu yüzden onları bastırmak, boyun eğdirmek ve bir düzen içinde yönetebilmek için özel bir mekanizmaya gereksinim duyulmaktaydı. Bürokrasisi, silahlı gücü ve cezalandırma araçları olan bu mekanizma Devlet’ti. Devlet gücünü, iktidar olabilme yeteneğinden almaktaydı. İktidar olabilmekse, sadece silahlı güçle başarılamazdı. Araya dinsel inanışlar girmeli, yönetilenler yönetenlerin meşruiyetine ve adaletine inanmalıydılar. İşte egemen sınıf ideolojisi ve siyaseti böyle doğdu. Egemen sınıflar egemenliklerini, uyguladıkları bin bir siyaset biçim ve yöntemleri sayesinde sürdürebildiler. Ezilenler siyasette başarılı oldukları ölçüde haklarını ve kimi yerde iktidarı elde edebildiler.

    Devletler, ona sahip olan sınıfın niteliğine, egemenliğin kaynağına, yönetme biçim ve anlayışına göre içerik ve biçim değiştirdiler. Ayrıntıya girmeden kabataslak devlet çeşitlerini, değişik ölçülere göre şöyle özetleyebiliriz:

    Sınıfsal içeriğine göre: köleci, feodal, kapitalist, sosyalist.

    Egemenliğin kaynağına göre: monarşik, aristokratik, oligarşik, teokratik, demokratik.

    Yönetme biçimlerine göre: mutlakiyet, meşrutiyet, cumhuriyet.

    Başlangıçta sadece asayişi sağlamak için esas olarak baskı ve zora dayanan Devlet, toplumun bu biçimde yönetilememesi ve kabına sığmaması karşısında ezilenlerin isyanı ve mücadeleleri sayesinde toplumsal dengeleri ve uzlaşmaları dikkate almak zorunda kalmış; böylece bugün sık sık vurgu yaptığımız Sosyal Devlet noktasına dek evrimleşmiştir. Siyaset yaşamımıza girmekle kaderimizi biçimlendiren, mutluluğumuzu derinden etkileyen bir güç haline de dönüşmüştür. Çünkü siyaset, sadece devletin yönetilmesinden ibaret olmayıp bu sayede ekonominin, toplumsal yaşamın, eğitimin, kültürün de yönetilmesi veya yönlendirilmesi anlamına gelmektedir. Zamanla anlam genişliği kazanıp genel olarak amaca ulaştıran yol, yöntem anlamında da kullanılmaktadır.

    Bugün siyaset, aynı zamanda bilimsel bir disiplinin de adıdır. Çünkü siyasetin de nesnel olarak incelenebilecek yasallığı, yöntemi ve kuralları bulunmaktadır. Halkın yararına, bilimsel yöntem ve araçlarla sürdürülecek bir siyasetin, yaşamımızı olağan-üstü güzelleştireceği ve mutluluğumuzu sürekli kılacağı kuşku götürmez. Siyasetin, halk arasında alavere-dalavere, çirkin ayak oyunları ve sahtekarlık anlamında kullanılması, yedi bin yıldır süregelen egemen sınıf siyasetinin zihinlerimizde yarattığı bir deformasyondur. Hatta egemenler, zaman zaman siyaseti öylesine kötüler ve halk kitlelerinin ondan uzak durmasını salık verirler ki, kitleler, siyasetin yaşamlarındaki önemini kavramasınlar ve başlarına gelen kötülükleri başka güçlerden bilsinler. Oysa siyaset, ekmeğimizle, eğitimimizle, özgürlüğümüzle, onurumuzla ilgili bir şeydir. Bu yüzden devleti yönetenler, gerçekte her gün ekmeğimize, eğitimimize, özgürlüğümüze ve onurumuza ilişkin kararlar almaktadırlar. Bu kararlarla yaşam düzeyimizi ya yükseltmekte ya da bizi açlığa mahkûm etmektedir ya aydınlatmakta ya da cahil bırakmakta; ya özgür yurttaşlar olmanın hazzını yaşatmakta ya da hapislerde çürütmekte; ya insan onuruna yaraşır bir biçimde ya da başı eğik, ezik-büzük, öz-güven yoksunu bireyler olarak yaşamamıza yol açmaktadırlar. Dolayısıyla siyasetten uzak durmamız, kendi kendimizden uzak durmamız, kendi kendimize yabancılaşmamız anlamına gelmektedir.

    Antik Yunan düşünürü Aristotales, insanı çeşitli biçimlerde tanımlardı: “Alet kullanan hayvan, düşünen hayvan” vb… Düşünürün bir başka tanımı daha vardı ki, konumuzun özünü oluşturmaktadır. “Zoon politicon” yani politik hayvan derdi insan için. Bu tanıma göre politik olma özelliğini aldığımızda insandan geriye ne kalır? İşte egemenler, yüzyıllardan beri kendilerinden başka herkese politikayı yasaklayarak toplumun çoğunluğunu hayvanlaştırmak istemişler; böylece daha kolay güdebileceklerini düşünmüşlerdir. Politika yapan, yapmanın yollarını arayan insan, gerçekte hayvanlaştırılmasına karşı direnmekte; daha çok insan olmanın çabasına girmektedir. Çünkü politik insan, kendi kaderine ve geleceğine sahip çıkan, kendi haklarını bilen, içinde yaşadığı topluma karşı sorumlu, başı dik ve özgür insandır.

    Gelecek haftaki yazımda kitleleri siyasetten caydırma yöntemleri üzerinde duracağım. Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Toplumumuzdaki bozulma sürecine genel bir bakış

    Merhaba,

    Bu haftadan itibaren Medyaport sayfalarında yazmaya başlıyorum. Ortalama haftada bir yazmayı düşünüyorum. Yazılarımda nelerden söz edeceğim, birkaç tümce ile ona değineyim.

    Ben, 10 yaşımdan itibaren görme engelliyim. ODTÜ Sosyoloji bölümünü ve Ankara Hukuk fakültesini bitirdim. Yüksek lisansımı Ankara Üniversitesi Sosyal Hizmet bölümünde yaptım.

    1974 yılından beri, tam 48 yıldır örgütlü olarak engelli hakları mücadelesi içerisindeyim. Dönem dönem Altı Nokta Körler Derneği’nin, Türkiye Körler Federasyonu’nun ve en son Engelliler Konfederasyonu’nun başkanlık görevlerini yürüttüm. Onlarca proje, yüzlerce eylem gerçekleştirdim; yüzlerce araştırma ve makale kaleme aldım. Tabii, bilgi ve deneyimlerim sakatlık konusuna odaklandığından daha çok bu konularda yazdım.

    Ama aynı zamanda 15 yaşımdan beri örgütlü sosyalist hareket içerisindeyim. iki sosyalist partide Merkez Komite üyeliği ve CHP’de Parti Meclisi üyeliği yaptım. Demem o ki, siyasal deneyimlerim de az değil. Siyaset üzerine de yazıp çizdiklerim oldu.

    Haftada bir yazacağım köşemde daha çok bilgi ve deneyim sahibi olduğum bu konuları ele alacağım.

    Ülkemizde 12 Eylül’den sonra yani yaklaşık kırk yıldan beri önemli sosyolojik değişiklikler meydana geliyor. Devrim ve karşı devrim çatışmasında karşı devrimin galebe çaldığı görülüyor. Toplumsal sınıflar arasındaki farklar uçurumlaştı. Sosyal adalet dengeleri büsbütün bozuldu. Modern kurumların ve değerlerin yerini, hızla Ortaçağ kurumları ve zihniyeti aldı. Bilinç, kültür ve alışkanlıklarıyla modern burjuvazinin etki alanı daralırken, dinci iktidarlar tarafından desteklenip kayrılarak semirtilen sonradan görme tefeci-bezirgân taşra sermayesinin etki alanı olağanüstü genişledi. Buna paralel olarak dinci eğilimlerin, tarikat ve cemaatlerin gücü arttı. Pozitif bilim ve özgür aklın yerine, hurafeler ve dogmalar geçti. Kır kente hâkim olurken, otoriter – totaliter eğilimler ve şiddet, toplumsal yaşama egemen oldu. Eşitlikçi, özgürlükçü, dayanışmacı ve paylaşımcı değerler gözden düşerken onların yerini, bireyci, bencil, köşe dönmeci, rantçı değerler aldı. İkiyüzlülük ve ahlaki çürüme yaygınlaştı.

    Kuşkusuz bu değişiklikler, birdenbire meydana gelmedi. Bazen içten içe birikerek, damla damla göl olup çatlaklardan sızarak, yasa dışı sessiz sedasız faaliyetlerle, bazen açık çatışmalar, askeri-sivil darbelerle, ama demokratik ve modern güçlerin büyük direnişleriyle karşılaşarak ve yer yer durdurulup geriletilerek, sancılı bir biçimde kırk yıla yayılarak, aşama aşama, ama her aşamada daha da ağırlaşarak gerçekleşti.

    Toplumsal olaylarda da birleşik kaplar yasası aynen geçerlidir. Bir alanda meydana gelen değişiklikler, eninde sonunda diğer alanlara da sirayet eder. Söz gelişi, ekonomi çok iyi, ama siyaset berbat diyemezsiniz. Ekonomi ve siyaset bozuksa eğitim, kültür ve ahlak alanlarında da bir bozulmaya tanık olursunuz. Hatta, genel toplumsal bozulma, iktidar mevkilerinden başlayıp özel alanlara, sivil ve askeri bürokrasiye, yargıya, üniversiteye, işçiye, köylüye, esnafa, çocuğa, kadına, engelliye dek yayılır. Halkımızın deyimiyle balık baştan kokar.

    Hangi konuyu olursa olsun ele alırken, bu arka planı ve perspektifi gözden ırak tutmamalıyız. Bundan sonraki yazılarımda ben de öyle yapacağım.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor

  • Kal, gitme…

    Eğitim almış genç ve yetişkin nüfusun mevcut baskı ve değersizleştirme süreci etkisiyle ülkeden uzaklaşarak, yurt dışına gitme gerçeğine dikkat çekmek istiyorum…

    Haklı bir itirazla belirsiz ve karanlık bir geleceğe hızla sürüklenen gençler; bu savrulmayı, işsizliği, adaletsizliği, reddediyorlar…

    Adil, eşitlikçi, refah seviyesi yüksek, sosyal demokrat ve bağımsız bir yaşam modeli savunan gençlere tüm mesleklere demek isterim ki, haklısınız. Cebinizde baki kalsın “Haklılığın” Eğer değişmesini istiyorsan, eğer değiştirmek istiyorsan, kal. Korkma birlikte değiştirelim…

    Bu ülke; çocukların, sizin, benim senin, bizim…

    Doğru, oldukça sağlıksız, hatta anlamsız zamanlardasınız. Evet; sen, siz, doktorlar, avukatlar, üniversite okuyup bir türlü atanamayan gençler, ben ve hepimiz…

    Şüphesiz ki; daha adil, eşit, kaygı ve endişeden uzak özgür bir dünyada son derece haklılık dolu yaşam hayaliniz, hayallerimiz var. Ayrıştırıldığınız, ötekileştirildiğiniz, baskı altında, kaygılarla dolu ve hatta darp edilip, öldürüldüğünüz bu coğrafyadan gitmek istiyorsunuz. Ki, bu da haklılığınız da en büyük parçanız…

    Zira, karşıya bakıyorsunuz manzara değişmiyor. Durdurulamaz duygular geçidi içinde bocalıyor ve gitmenin çözümün bir parçası olacağını düşünüyorsunuz…

    Ama gitme, gitmesi gereken SİSTEM. Kal ve toplumsal hoşgörüsüzlüğe, seçkinlerin tercihiyle şekil verilen ayrımcılığa, tüm baskılara ve sizleri yerinden etme politikaları üretenlere karşı birlikte dövüşelim…

    Çünkü bu topraklar, bu hukuksuz sistemi besleyenlerin değil. Senin, benim, bizim…

    Sizlere dokunacak sihirli bir değneğim yok, vaatlerde bulunacak bir gücüm de. Ama yanınızda duracak dirençli cümlelerim var…

    Sen kal gitme…

    Şüphesiz; daha eşitlikçi, insan hak ve hukukunu önceleyen coğrafyalar vardır. Ve fakat yer kürenin, tabiatın içinde kurulu yaşam formunun ve bu sistemin en arızalı parçasının “insan” olduğunu unutma. Nereye ve ne kadar uzağa gidersen git, insanın olduğu yerde hiçbir şey değişmeyecek…

    Belki biraz daha yumuşayan zeminlerde bir kaç sorundan azade ve belki bir tutam daha rahat nefes alacaksın ama bu tam bir çözüm getirmeyecek. Çözüm olduğumuz yere gelmedikçe, bir kara parçasından bir başka kara parçasına savrulup duracağız…

    Bak, hala burada nefes alıyoruz, kalplerimiz hala atıyor. Doğru, derinde gömülü korku. Ama onu çıkarabilir, ay ışığına asabiliriz, ışık aydınlatır karanlığı. Güneşte yakabiliriz bütün travmaları ve sonra dönülen karanlıktan yeni bir özgürlük ateşi yakabiliriz…

    Hayır, hayır sandığının aksine, egemenler çok da özgür değiller. Yaşamları korkuyla dolu, sadece güzel bir kuyu içinde…

    Onların istedikleri de bu, biat edecek bir toplulukla kalmak. Korkma, eğer değişmesini istiyorsan ve değiştirmek için kal, halkınla birlikte…

    Sen iste ve sadece karanlığı yakmaya devam et. Aynı melodiyle, özgürlüğün ıslığıyla. Nefes al, kapat gözlerini ve sonra aç. Evet, işte kendi yurdundasın. Erimiş tüm karanlık, sen en parlak ışıksın…

    Söndür karanlığı. Haykır, açık ve çok açık, tam bağımsız bir ülke hayalim için buradayım. Tüm travmaları yaktım, aydınlık için dövüşebilirim. Çünkü burası benim memleketim…

    Sevgili; genç, yetişkin; doktor, avukat, akademisyen, bilim insanı, üniversite okuyup atanamayan, sen, ben, biz…

    Eğer değişmesini istiyorsan, eğer değiştirmek istiyorsan kal, gitme…

    Karanlık terk etsin bu ülkeyi, sen etme…

    Değiştirelim birlikte…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Yol açın, sözü gençlere bırakın…

    Asgari ücret, zamlar, NATO görüşmeleri ve değerlendirmeleri, yoksulluk, olası seçim, yaklaşan bayram…

    Hayır, bunların hiçbirinden, bir fikirden diğerine koşar adım giden muhalefetten hiç bahsetmeyeceğim…

    Ama yirmi yıllık yönetenlerin insanlarda yarattığı tahribattan bahsedeceğim…

    Yorucu koşturmalı gündüzler, uykusuz geçen ve geçecek gecelerden, hızla ve hırsla ne olduğunu anlamadan yaşayıp, tuhaf gölgeli zihinlerle zamanın bir anından diğer bir anına zıplayarak tükettiğimiz ömürle, günü her akşama evrilttiğimizde avucumuzda koca bir kaygı kalıyor geriye…

    Bu keyifsiz zamanlar içinde bulunduğumuz durumda; ruhumuzu ve bedenimizi iyice güçsüz kılıyor…

    İrademiz dışında işlemeye devam eden bir yapı var. Bu yapının icraatlarıyla boğuşmaktan ve sonuçsuz kalmaktan, bir yetmezlik haliyle çarpışıp geleceğe kaygılı bakıyoruz…

    Bizi öfkelendiren, tiksinti uyandıran onlarca şey oluyor ve olanlar karşısında hiçbir şey yapamamanın ağırlığında eziliyor, yine de yaşamak adına bir telaşla umuda sarılıyoruz…

    Bu bir hastalık hali. Evet, evet bir hastalık olmalı bu. Dirençsiz, kavgasız, kabulleniş, kanıksayış ve pasif bir umuda tutunmak, olsa olsa bir hastalık hali…

    Daha 20’li yaşların çocukları, içsel dünyalarında çoktan yaşlılığa göç ettiklerinden bahsediyorlar…

    Hiçbir hesap taşımadan yaşaması gerekirken etrafımız; ürken, şaşan, yaralanan çocuklarla dolu…

    Hayır efendim, öyle bahsettiğiniz gibi dirençli filan da değiller. Zekiler evet, keyifli çocuklar hatta. Doğrudur hepsi yaratıcı ruhla dolular…

    Fakat tüm bunları sergileyebilecekleri bir koşulları yok. Bırakın bunları, umutsuzluktan yaşamaya mecalleri yok…

    Evet, durum tam da böyle. Öyle reklam kuşaklarında gösterildiği gibi değil…

    Geriye dönüp baktığımda ben dahil iri cümlelerle umutlardan, geliyor gelmekte olandan, geççek’lerden bahsetmişiz de, hiçbir şeyin geçmediğini, geçecek gibi görünmediğini çocuklar bizlerden daha iyi görüyor…

    Sokakta kiminle konuşsan hukuk yok diyor. Bir başkası, hukukun olmadığı yerde adalet de olmuyor diyor…

    Yıllarca mürekkep yalayıp, bir başına bırakılan gençler tüm bunlar yoksa kalkınma olmaz, kalkınma yoksa iyileşme de olmaz diyor…

    Özcesi; hukukun olmadığı yerde özgürlük olmaz. Özgürlüğün olmadığı yerde adil bir yaşam olmaz diyorlar…

    Yok, bugün ne insan romantizmine bulaşmış cümleler, ne naif sevgiler, ne de iddialı büyük sözler, hele umuttan hiç bahsetmeyeceğim…

    Şu olursa çözüm olur, bu olmazsa bu bir tıkanmadır demeyeceğim…

    Sol halka inemiyor, tabana ulaşamıyor. Merkez sağ muhafazakarlıktan sıyrılıp ülke gerçeğini göremiyor. İktidar artık bırakmanın da bir hizmet olduğunu anlayamıyor demeyeceğim…

    Hastalıklı bir hal alan yaşam, çocuklar ve gençler diyeceğim. Ama ille de gençler…

    İnecekseniz eğer bir yerlere, gençlere ulaşın. Çözecekseniz eğer bir şeyleri, işe gençleri katın. Bugün hepimizin ama yarın onların…

    Nasıl bir ülkede yaşamak istiyorlar? Gençlerin fikirlerini alın…

    Sıyrılın; her şeyi kanıksayan, normalleştiren, kabulleniş hallerinizden. Kendinizle savaşmayın. Ama kötü olan her şeyle dövüşün…

    Yol açın, ülke için söz hakkını gençlerinize bırakın…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Ünlüler için iftar yoksullar için sabır ve iftihar vakti

    Her zaman var olan ancak son zamanlarda daha da yaygın hale gelen ve muktedire yönelik her türlü eleştirinin önünü kesmek için kullanılan “ideolojik bakma!” ya da “siyaset yapma!” gibi bir tavsiye ya da yasak var. Öyle ki, ideolojik olmama ya da siyaset yapmama gibi tavsiyeler kültürden sanata, spordan gündelik hayata, üretimden tüketime kadar yaygınlaşabilir. Siz “halk aç aç!” diye meramınızı haykırmaya çalışırsınız karşınızdakine, “halkın açlığı üzerinden siyaset yapma, ekmek meselesini siyasete alet etme” şeklinde bir uyarıyla karşılaşırsınız. Siz “Ormanlar yanıyor” diye hatırlatacak olursunuz yine karşınızdakine, aynı kişi ya da kişiler dikilirler “ülkenin ciğerleri yanarken nasıl siyaset yaparsınız, hele bir şu yangını söndürelim, o zaman sorarsın hesabını” diyerek karşınıza. Oysa yangın hiçbir zaman sönmez, ya mutfaktadır ya da aile ocağındadır; her zaman ülkenin birlik ve beraberliğe ihtiyacı olan günlerden geçeriz. Siz “gençler işsiz, umutsuz, geleceğinden beklentisi kalmamış, göç edecek ülke arıyor” diyerek çırpınırsınız derdinizi anlatmak için, “gençlerin geleceği üzerinden siyaset yapmayın, gençler bizim göz bebeğimiz” diyen hamaset ustaları, mevzuyu hemen siyasetin dışına taşır.

    HAYATTA SİYASİ OLMAYAN HİÇ BİR ŞEY YOKTUR

    Oysa her şey siyasetin içindedir. Büyük kentlerde evlerin musluklarından su içemiyor olmamız da, gözlerdeki ışıltıyla ekonomiyi düzeltmeye çalışan ekonomi bakanının yaptığı ironi de, beş yıldır aynı bayram ikramiyesine talim eden emeklinin ikramiyesini arttırmayıp, kur korumalı mevduat sistemi üzerinden bir avuç parası olan azınlığa devlet kasasından servet aktarmak da, çiftçiye üretmesi ve yaşayabilmesi için gıdım gıdım destek verilirken, tuzu kuru bir avuç ünlüye mükellef sofralarda iftar yemeği vermek de siyasidir. Galiba siyasetin bu kadar fetişleştirilip kutsallaştırıldığı, bir o kadar da kriminal ve yakınına yaklaşanın elini yakan bir şey haline getirildiği bir ülke ve dönem az bulunur. Yine galiba Türk sağı kadar hem siyasetin göbeğinde olup da karşılaştığı herkesi siyasetten men etmeye bu kadar istekli başka bir sağ ekol yoktur. Milliyetçisinden İslamcısına, Türkçüsünden muhafazakârına, liberalinden orta yolcusuna kadar karşılaştığınız her sağcıyla yaptığınız tartışmada mutlaka “ideolojik bakıyorsun” eleştirisine maruz kalmışsınızdır. Sağcılık elbette bir var oluş biçimidir. Öyle sağcılar vardır, hayatta siyasal olmayan hiçbir şeyin olmadığını bal gibi kabul eder, bu kabul üzerinden sizinle tartışmaya girer ve siz kendine sağcı diyen bu kişiyle kıyasıya tartışsanız da ondan asla “ideolojik bakıyorsun” saçmalaması duymazsınız. Nice sağcı kafalı solcu vardır, size militarist ve yabancı düşmanı bir bakış açısını devrimci tavır olarak yutturmaya çalışır.

    CUMHURBAŞKANI KÜLTÜR ALANINDA ARZU EDİLEN NOKTADA OLMAMAKTAN ŞİKÂYETÇİ

    AKP iktidarı, artık gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki 20 yıldır ülkeyi yönetiyor. Bu 20 yılın ilk on yılında haydi diyelim kendi deyimleriyle “vesayet altında tam iktidar olamadılar”. Son 10 yıldır tam iktidar, son beş yıldır da mutlak iktidar şeklinde yönettiler, yönetiyorlar. Elbette yönetiyorlar çoğul yüklemi lafın gelişi; 2017’deki rejim değişikliği referandumundan sonra yapılan 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminden günümüze yüklemin çoğulluğu tamamen anlamını yitirdi ve “yönetiyor” daha yerinde bir ifade sanırım. Ancak Cumhurbaşkanı bu mutlak iktidarına rağmen her zaman kültür alanında iktidarın “arzu edilen seviyeye ulaşılamamasından” yakınıyor. Bu yakınmanın nedenini ortadan kaldırabilmek için, bazı “ünlüler”e belirli aralıklarla iktidar destekçisi medya kuruluşlarında mikrofon uzatılıp iktidar ve muktedir güzellemeleri yaptırılıyor. Bir süredir de, tek adamın uygun gördüğü saraylarda her Ramazan ayında belli başlı ünlüler davet edilip iftar yemeği veriliyor, verilen yemekte bol bol fotoğraf çektirilip medyaya servis ediliyor. Diğer yandan yaşını başını almış bazı tiyatrocu, oyuncu ve sanatçılarsa sosyal medyada paylaştıkları ya da televizyonlarda dile getirdikleri görüşleri nedeniyle mahkemelere veriliyor, adliyelerde burunları sürtülüyor. Kimi genç müzisyenler de haklarında soruşturmalar başlatılıp hapis cezaları alıyorlar.

    MAKBUL ÜNLÜLER SİYASİ GÖRÜŞLERİNİ İÇLERİNDE SAKLIYORLAR

    Bu iki farklı sanatçı ve ünlü profiline karşı iktidarın ya da muktedirin tavır farklılığının sırrı galiba birisinin siyaset yapıyor, diğerinin ise siyaset yapmıyor ya da siyasi görüşünü içinde taşıyor olmasından kaynaklanıyor. Muktedirin verdiği son iftar yemeğine katılan sanatçılara getirilen eleştirilere de makbul ünlülerden bu yönde savunmalar geldi. Misal bu iftar yemeğinin kadrolu ünlülerinden Coşkun Sabah “Bu programın sosyal medyada bazı yerlere çekilmesini çok anlamsız buluyorum. Bir sanatçı politik fikirlerini içinde saklar, dışarı vermez ama bu bir davettir, Cumhurbaşkanının davetidir”[1] buyurmuş. Buradaki cümlenin vurucu noktası sanırım “Cumhurbaşkanının davetidir” ifadesi. Cumhurbaşkanı aynı zamanda elbette devlettir bu bakışa göre. Oysa Cumhurbaşkanının bir partinin genel başkanı olması, kendisini eleştiren herkesi neredeyse sıra dayağından geçiriyor olması ünlü Sabah’ın önemsediği bir şey gibi durmuyor. Siyaset denilen şey bu profile uygun ünlülere göre, “sağcı mısın solcu musun?” sorusuna verilecek basit bir yanıttan ibaret sanki. Muktedirin her türlü icraatına boyun eğmenin ve onu olumlamanın siyasetle hiçbir alakası yok. Yine bir başka ünlü Hülya Avşar bu nezih ortamdan duyduğu memnuniyeti sözcüklere sığdıramayacak kadar mesut bir şekilde ortamın siyasetsizliğini şu sözlerle anlatıyor: “Siyasetten uzak, kargaşadan uzak, herkesin sadece birbirine güzel baktığı bir ortam oluyor. Senede bir olan bu davette herkesin birbirini görmesi ve hatır sorması bana keyif veriyor.”[2] Buradaki vurucu nokta ise siyasetten uzak olma ile kargaşadan uzak olmanın peş peşe tanımlanıyor olması. Bu makbul ünlü profilinin nazarında siyaset demek kargaşa demek zira. Kargaşanın olmadığı yerde mutlak itaat, dolayısıyla huzur ve mutluluk var. İtaatkârsan, huzurlu ve mutlusun.

    “KÜLTÜREL İKTİDAR OLAMADIYSAK İKTİDARI KÜLTÜRLENDİREBİLİRİZ”

    Şimdi gelelim kültürel iktidar mevzusuna. Son yıllardaki muktedirin “kültürel iktidar olamadık” serzenişleri, bir yandan bir gerçeğe işaret ederken, diğer yandan siyasetsiz siyasetin konforunun ne kadar keyifli olduğunun bir itirafıdır. İtiraf odur ki, “kültürel alan aslında bal gibi siyasetle ilgilidir ki, muktedir olmanın şahikasıdır, ancak kültürel iktidar olamadıysak da iktidarı kültürlendirebiliriz”. Türk sağının kültür tanımına işlemiş müzmin bir hastalıktır iktidarı kültürlendirme arzusu. Medeniyetin muasırı otantisiteyi bozar, bu bozulmadan muaf kalabilmek için, medeniyeti seçmeci bir şekilde kabul eder Türk sağı. Kültüre ve medeniyete dair seçilen her unsurda fütursuz bir pragmanın izlerini görürüz. Tekniğin tüm olanaklarından sınırsızca yararlanılır, tekniğin getirdiği bütün kültürel unsurlar keyfi bir şekilde kategorileştirilerek bir kısmı ahlaksız, bir kısmı Türk-Müslüman ahlakıyla cilalandığı zaman ancak kabul edilebilir, bir diğer kısmı ise yerli ahlakımıza zinhar uygun değildir. Misal muktedir 2017 yılının Ramazan ayında yine makbul ünlüleri etrafına toplayarak verdiği iftar yemeğinde yaptığı konuşmasında şöyle buyurur: “İrfandan yoksun bir kültür, sanat ve ahlaktan yoksun bir sporla hiçbir yere varamayız”.[3] Burada irfandan yoksun bir kültür ve sanatın tam olarak muktedirin onay vermediği sanat olduğu ortadadır. Ancak muktedirin onay verip makbul saydığı sanatçıların da ürettiği bir kuru imajdan başka bir şey yoktur. Muktedir kültürel iktidar olmaya çalıştıkça kültürü ve sanatı elinden kaçırır, elden kaçan her kültür sanat muktedirin iktidarını tehdit eder. Bu fasit dairenin kırılması imkânsız gibi görünüyor. Bu imkânsız arzuyu iyi anlamak için Tanıl Bora tam olarak hangi Nazi “ulusuna” ait olduğu bilinmeyen bir sözden bahsederek girer bir yazısına: “Kültür lâfı duyduğum anda tabancamın emniyetini açarım.”[4] Bu ifade kültürün bütün otoriter yönetimlerde her zaman muarızların propaganda aracı olarak görüldüğünün bir göstergesidir. İşte kültür ve sanat alanının siyasetten arındırılmış olması gerektiği emri de, siyasetin siyasetsizleştirilme arzusu da kültüre atfedilen bu olumsuz anlamla ilgilidir. Bütün otoriteye boyun eğen makbul sanatçıların siyasete böylesine olumsuz anlam yüklerken, boyun eğdiği otoritenin bizatihi siyasi aktör olduğunu sinik bir şekilde inkar etmesi de kültüre yüklenen bu pragmatik anlamla ilgilidir.

    Kısaca kültür ve sanat alanının siyasetten arındırılması gerektiğine dair emir de her türlü tartışmanın tıkandığı noktada “siyaset yapma-ideolojik konuşma!” uyarısı da müzminleşmiş bir sağcı hastalığıdır. Bunun tercümesi “solcu olma, eleştirel olma, eleştirme, muhalif olma, ortalığı karıştırma, statükoya ve lidere kayıtsız şartsız itaat et”tir. Adamın birisi size bir yandan “kültürel iktidar olamadık” derken diğer yandan da kendisini eleştiren sanatçıları “siyaset yapmayın” diyerek uyarıyorsa, bunun da tercümesi “bana ve benim emirlerime koşulsuz itaat edeceksiniz”dir. Bu koşullar altında asıl arzu edilen itaat ise yoksullara tavsiye edilen sabır ve iftihardır. Bir avuç ünlü için iftar vakti, yoksullar için iftihar ve sabra çağrıyı meşrulaştıran imajlarla sunulur. Bu imajların ölmüş bir bedenin yüzüne sürülen parlak ciladan farkı yoktur. Ölü bedenin yüzündeki cila pul pul dökülür ve karşınızda çürümeye yüz tutmuş cansız bir kütleden başka bir şey kalmaz. Muktedirinse iktidarını kültürlendirmek için bu ölü bedenlerin sunduğu imajlardan başka umut edeceği bir şey kalmamıştır.

    [1] https://www.mynet.com/galeri/unlulerden-iftar-aciklamasi-sanatci-politik-fikirlerini-icinde-saklar-396779-mymagazin/1 (Erişim tarihi: 21/04/2022). Erişim tarihi: 21/04/2022).

    [2] https://www.mynet.com/galeri/unlulerden-iftar-aciklamasi-sanatci-politik-fikirlerini-icinde-saklar-396779-mymagazin/1 (Erişim tarihi: 21/04/2022).

    [3] https://www.youtube.com/watch?v=p7kWkIwm_zQ (Erişim tarihi: 21/04/2022).

    [4] https://birikimdergisi.com/haftalik/8174/kulturel-hegemonya (Erişim tarihi: 21/04/2022).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Yalamayın

    Bir gazeteci, soru olup olmadığı belli olmayan cümlesine, “Millete sevdalı lider, millet de liderine sevdalı…” diye başlayınca çağrışım yaptı.

    Aslında ne o soruyu soranla ne de sorunun muhatabı siyasetçi ile uzaktan yakından ilgisi var…

    Konu sadece yalamakla ilgili.

    xxxx

    Olay yıllar önce Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde yakın köylerden birinde yaşanıyor.

    Bir yaz akşamı, geç saatlerde köyde herkes evlerine çekilip yatmaya hazırlanırken bir avluya gökten bir cisim düşer.

    Gürültü üzerine evdekiler korkuyla avluya fırlar ama gördükleri karşısında şaşkındırlar.

    Pırıl pırıl parlayan rengarenk büyük bir cisim…

    Kırmızı, mavi, yeşil, mor: sanki gökkuşağı gibi…

    Yere düşerken çatıya da çarpmış, bazı parçaları kopmuş, çevreye yayılmış.

    Olayı duyan konu komşu da toplanmış, her kafadan bir ses çıkmaktadır.

    Muhtar hemen jandarmaya haber verir.

    Bu arada o esrarengiz cisim yavaş yavaş erimeye başlayınca birinin önerisiyle büyük bir parçayı korumak için alıp buzdolabına özenle yerleştirirler.

    Kim bilir, köylünün başına talih kuşu konmuş, düşen parça çok değerli bir gök cismi bile olabilir,

    Her kafadan bir ses, her sesten bir çözüm çıkar…

    O sırada birisi, büyük bir cesaret örneği gösterir, yerden bir parça alır, çevredekilerin tüm uyarılarına rağmen diliyle yalar ama tadını bir şeye benzetemez.

    xxx

    Sonunda jandarma ekibi olay yerine gelir, köylüleri esrarengiz cismin çevresinden uzaklaştırır, parçaları toplayıp bir torbaya doldurur, tutanak imzalatır gider.

    Jandarma ekipleri de parçanın ne olduğunu bilemedikleri için MTA’ya yani Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’ne gönderir.

    Köyde olay efsane gibi anlatılıp türlü türlü senaryolar yazılırken, bir süre sonra Jandarma aracılığıyla MTA’dan rapor gelir.

    Gökyüzünden gelen o rengarenk, esrarengiz cisim bir uçaktan düşmüş, daha doğrusu atılmıştır.

    Esenboğa’ya doğru inişe geçen bir uçak tuvalet atıklarını bırakmış, o yükseklikte havanın soğuk olması nedeniyle buz tutmuş, içindeki deterjanlar yüzünden de rengarenk bir hal almıştır.

    Esrarengiz gökcismi nedeniyle zengin olma hayali kurarken yıkık bir çatı ile baş başa kalan köylünün imdadına bir avukat yetişir.

    Dava açılır, o saatlerde Esenboğa’ya iniş yapan uçaklar belirlenir ve tazminat davası açılır…

    xxxx

    Gazeteciliği bırakmak zorunda kaldığım için çok merak etmeme rağmen davanın seyrini takip edemedim.

    O köylü tazminat alabildi mi bilemiyorum ama o parçayı yalayan cesur cengaveri tanımak isterdim doğrusu.

    Köylü dediğime bakmayın, yalamanın köylülükle, sınıfsal konumla, eğitimle, makamla, mevkiyle, bizim mahalle ile karşı mahalle ile ilgisi yok.

    Yalamak her zaman istediğin sonuçlarını vermeyebilir, çoğu zaman da ağızda kötü bir tat bırakır.