Kategori: Yazar

  • The Fear

    Ankara’nın meclis parkı bir zamanlar efsaneydi…

    Şimdilerde; her ne kadar baharın bin bir renk ve kokusuyla dolu olsa da, atmosferinde ölü bir sessizlik, ruhsuz bir koku ve tükenmişliğin resmi var…

    Tıpkı dört yanını umutsuzluk sarmış yurdum gibi…

    Geçenlerde yürürken parkta bir ezgi çarptı kulağıma…

    Bir an; herkesin kendi iktidarını kurmak, kendi hukukunu yaratmak için çabaladığı, halkın değil kendi çıkarını kollamak için muhalefet yaptığı bir ülkede, gerçeği ve doğruyu hiç bir şey yapmadan beklediğimizi fark ettim…

    Âşık ilişkisine benzetiyorum bazen bizim siyasi partileri ve siyasileri. Kibirleriyle yürüttükleri ilişkilerin, yarattıkları onarılmaz hasarlarına kör olan âşıklar gibi…

    Çalan, 2009’larda, Lily Elen’nin efsane parçası “ The Fear” di. Korku tarafından ele geçirilmiş insanları ne de güzel özetliyor…

    Bakıyorum sokaklara, insan yüzlerine, hayatlara; bir kısmı eve ekmek götüremez, yaşamdan çuvallar haldeyken, tüketimin silahı olmuş bir kısmın hayatı nasıl da plastikten. Tıpkı The Fear’daki gibi…

    Ezgi de şunlara değiniyordu…

    “Zengin olmak, çok para istiyorum. Komik olmak, zeki olmak umurumda değil. Yüzlerce giysi, elmas istiyorum. İnsanların onları bulmaya çalışırken öldüklerini duydum. Ama benim suçum değil. Ben bunun için programlandım. Evet, doğru yoldayım ve kazananlar içinde, çünkü herkes bilir böyle olursan kazananlarla kalırsın. Aynalara bakıyorum. Evet; hayatta daha çok film yıldızları hakkında konuşuluyor ve daha az konuşuluyor anneler…”

    Hani bizdeki; derin bir yoksulluk varmış, gıda bulamıyormuş çocuklar, işsizlik çok, yoksulluk tırmanmış, hatta intihar edenler varmış, aldatıyormuş herkes birbirini ve küfür ediyormuş, benim için fark etmez. Çünkü plastiktenim. Görmem, duyup aldırmam ve hayatımı budur bu kadar harika kılan, diyenler de aynı değil mi?

    Savaşlar varmış. Unutuyorum cepheleri, silahları ve göçmenleri. Ezgide dediği gibi; “Kendi küçük misyonumda onlar zaten birer ölü”. Ezgi, sistemleri ve içindeki insanları ne güzel eleştiriyordu…

    Bizde de öyle değil mi? Yirmi yıldır pompalanan; ötekileştirme, ayrıştırma politikası, nefret dili. Bizler için çabalayanlara olmadık mı adam sendeci?

    Ekmediler mi; kolay yoldan para kazan, sana ne başkasının acısından, kendi kervanına ol yük koyan. Düşünme bunları, sakın sorgulama da, takıl, yaşama. Bak orada güvenlikli plastikten odalarda, güzelleşmene bak, aynalar var karşında.

    Öteki mi? dert etme. Dil uzatırsa sana, koparırız, olmadı bir çiviyle çakarız. Yeter ki sen; camdan dünyandan dışarı çıkma, takıl orada aynaların karşısında…

    Yirmi yıldır bu düsturla yaşayana şimdi ne diyebiliriz? Kendine gel, silkelen desek, mesela…

    “Bana günahkâr mı diyorsun? Hayır, hayır. Bir aziz değilim ama günahkâr da değilim” der onlar. Aldanan olur, biz kalırız bedel ödeyen çabalarımızla baş başa…

    Artık ne doğru ne gerçek bilmiyorlar ve artık ne hissetmeleri gerektiğini de. Onlar sadece kazananların içinde plastiktenler…

    Biz ki göz açmak, gerçekle sarsmak istiyoruz. Ama buna hazırlar mı bilmiyoruz. Çünkü gerçek bedel ister…

    Bir şarkının dizeleri önümden akıp geçen hayatı nasıl da özetliyordu…

    Sordum kendime, Ne zaman hepsi anlaşılır olacak çünkü artık korku tarafından ele geçirilmeyen kalmayacak…

    Bir baktım bir baştankara, kondu omzuma, nefis nağmesi kulağımda…

    İnandım umuda bir kez daha…

    Evet, yılgınlık yoktu, umut vardı. Islık çalacaktık biz hayata…

    Umut; ne şu anki yönetimde ne de halkın ve sokağın dilinden uzak kibre batmış, doğruyu yaptım noktasında gezen, insanları da kör zanneden Ehven-i şer’e mecbur sananlarda…

    Umut, yine bu plastikten insanlarda. Onları gerçeği görmeye zorlamakta…

    Kazananlar sevinmesin, yenilenler üzülmesin. Unutulmasın ki, yenilgi beraberinde getirir değişimi…

    İnandım umuda bir kez daha…

    Ve biliyorum umut siyasilerde değil; umut bende, umut sende, umut halkta…

    Biliyorum; plastikten hayat sunulanlarda böyle gitmez görecek, uyanacaklar. Zulme reva görünenlerle birlikte kalkacaklar ayağa…

    Bir baştankaranın nağmesinde uyandım. Umuda bir kez daha inandım. Başaracağız. Haklılığın ıslığını çala çala…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Davalar ve kadınlar

    Hukukçu olmadığıma göre, “Gezi davasının” kamu vicdanını yaralayan sonucunu hukuksal açıdan irdeleyecek değilim. Kitlesel siyasal protesto -şiddet içermemek koşuluyla- her yurttaşın anayasal hakkı iken, on binlerce kişinin günler boyu süren şarkılı, türkülü halaylı protestoları için dokuz yıl sonra, cımbızla çekilmiş gibi birkaç yurttaşın seçilip anayasal haklarını kullanmalarından dolayı suçlanmalarına ve ağır cezalara çarptırılmalarına akıl erdiremediğimi ve bu yurttaşlarımızın iktidarı eleştirenlerin tümü adına mahkum edilmelerinin yüreğimi dağladığını kaydetmekle yetineceğim. Beraat eden bir yurttaşın, tam da cezaevi kapısından özgürlüğe adım atarken, yeni bir ağır suçla, casuslukla itham edilip yeniden tutuklanıp hücreye götürülmesindeki manevi işkencenin ağırlığını ve haksızlığını hissedebilmek ve bu muamelenin çağdaş hukukla asla bağdaşmayacağını kestirebilmek için hukukçu olmaya gerek yok. Üstelik bu yurttaşımız, yani Kavala, kendisini başka bir davadan müebbet hapse mahkum etmiş aynı mahkeme tarafından casusluk suçlamasından beraat ettirilecektir. Demek ki ortada delil yoktur. Peki delil yoksa, kişi nasıl böyle ağır suç yakıştırmasıyla tutuklanabilir? Gezi mahkumlarının, doğal çevrenin ve kent dokusunun korunmasına, iş cinayetlerinde kaybettiğimiz emekçilerin savunusuna gönül vermiş idealistler olmaları, yürek acısını derinleştirmektedir. Ancak… Acı her zaman korkuyu çağırmaz; çoğu kez korkuyu siler!

    Mahkum edilmiş yurttaşlarımız arasında kadınlar var, onların arasında da, yaşı yetmişi aşmış mimar Mücella Yapıcı. Mücella hanım beni yakın geçmişe, birkaç ay önceye yollayıp başka iki kadını Sedef Kabaş’ı ve Aysel Tuğluk’u çağrıştırıyor ; gazeteci Sedef Kabaş biraz daha uzak geçmişe, birkaç yıl önceye, kaleminden başka silahı olmayan biri edebiyatçı diğeri dil bilimci iki kadının, yani Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın uğradığı terörist muamelesine; ve sonra on üç yıl önceye, 2009 yılına gönderiyor beni ve artık aramızda olmayan Türkan Saylan’ı anımsıyorum. Kadınlar için yumuşak muamele beklediğim ya da istediğim sanılmasın. Başka bir şeye dikkat çekmek istiyorum: Kadınların özellikle ağır muameleye tabi tutulduklarını gözlemlemekteyim; ve bu gözlemi kaydetmeyi eli kalem tutan bir kadın olarak yurttaşlık görevi sayıyorum. Diyelim ki bir yurttaş gerçekten suçludur ve hapis cezası almıştır; peki “ev hapsi cezası” yaşlı ve hasta insanlar için icat edilmemiş midir? 72 yaşındaki Mücella hanım niçin cezaevindedir? Yetmişini geçmiş bir insanın sağlığının turp gibi olması mümkün müdür?

    Alzheimer’den muzdarip ve ağır hasta Aysel Tuğluk’un cezası niçin ev hapsine çevrilmemektedir?

    Hakaret suçundan yargılanan Sedef Kabaş, bu suçta teamül tutuksuz yargılama iken, neden aylarca cezaevinde tutulmuştur? Delilleri karartmakmış! Bir televizyon programında sarf edilmiş sözler, yani görsel kayda geçmiş, binlerce kişinin izlediği bir görsel ve işitsel sahne nasıl karartılabilir? Böyle bir sihir mevcut mu dünyada?

    Ya terminal kanser hastası bir yaşlı hekimin ömrünün kısaltılması bahasına evinin basılması, ağır suçla itham edilmesi?! Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan’dan bahsediyorum. Binlerce cüzam hastasını tedavi etmiş, yüzlerce genç kızı eğitimli yurttaşlar olarak bu ülkeye kazandırmış bir hekime, ölür ayak, Türkiye’nin teşekkürü bu mu olmalıydı? 2009 yılında, Ergenekon- Balyoz komploları sırasında, derneği komplolara bulaştırma işgüzarlığının bir parçası olarak yapılan yüz kızartıcı aramadan söz ediyorum! Hastalıktan ipince kalmış Türkan hanımın o onurlu dimdik, ve hafifçe alaycı duruşu! Birçoğu bilim kadınları olan dernek yöneticilerinin tutuklanması… Onlara cezaevinde uygulanan ince işkencenin bilinmesi gerek: Tuzlu peynir, tuzlu zeytin, azıcık su! Elbette beraatla sonuçlanacak davanın akla ziyan suçlaması mı: Deniz Kuvvetlerine kadın sağlamak! Yazarken suçlayıcılar adına yüzüm kızarıyor! Komploların hazırlayıcıları ve onların şakşakçıları neredeler, kimlerdir onlar? Kaçı cezaevindedir, kaçı kaçmış ya da kaçırılmıştır? Türkiye parlamenter muhalefeti, suçlanıp aklananların da, suçlayıcıların da akıbetini bu unutkan ülkede halkımıza hatırlatmakla görevlidir.

    Bütün bunlar, ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetleriyle ve faillerin hukuksal kayrılmalarıyla birleşince, acı gerçek apaçık çıkıyor ortaya: Gelenekçi ataerkil toplumlardaki kadın karşıtlığı, ülkemizde hortlamış ve maalesef emniyet ve adalet kurumlarına bulaşmıştır. Gelenekçi kültürel yapı, “hayatın her alanında güçlü erkek imgesine” dayanır; “devlet aygıtı” ve “ülke yönetimi” bir anlamda bu imgenin kurumlaşmış halleridir; siyasi çağrışımlı “iktidar” sözcüğü bile bu anlayışın dile yansımasının ürünüdür. Kadın karşıtlığının kök nedeni ise kadınların ataerkilliğin “erkek” imgesinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu somut hayatın içinde, fiilen yaşayarak öğrenmeleridir. Ataerkil kafa bu bilgiye erişmiş kadını yok etmek ister.

    Ancak sayın baylar, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1918 yazında Karlsbad’da tuttuğu günceye, kadın erkek toplumsal eşitliği üzerine, dönemi için şaşırtıcı ilericilikteki görüşlerini sıraladıktan sonra, kaydettiği şu cümleye dikkatinizi çekerim: “…Fakat zannediyorum, artık bugün kadınları, büyük babalarımızın müthiş nazarları altında sinmiş olduğu gibi bulunduramayacağız.”

    (M.Kemal Atataürk’ün Karlsbad Hatıraları, Türk Tarih Kurumu Yayınları,2. Bsk, 1991, s.45)

    Siz, 104 yıl sonra hala müthiş nazarların işe yarayacağını mı sanıyorsunuz?

  • Gezi davasında da Akın Gürlek imzası çıktı

    Gezi davasında 18 yıl hapis cezası ile cezalandırılan Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınar, Can Atalay, Mine Özerden, Yiğit Ali Ekmekçi, Tayfun Kahraman’ın tutuklanmasına yapılan itirazı reddeden Mahkeme’nin başkanı tanıdık bir isim çıktı: Akın Gürlek!

    Gezi davasındaki son kararın altından da Akın Gürlek imzası çıkmasının öyküsü şöyle: Gezi davasının İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 21 Nisan tarihli duruşmasında, Osman Kavala TCK 312/1. maddesi uyarınca “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmaya teşebbüs” gerekçesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı. Davada tutuksuz yargılanan Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater Utku, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Yiğit Ali Ekmekçi ve Tayfun Kahraman hakkında “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmaya teşebbüse yardım” gerekçesiyle 18’er yıl hapis cezası veren mahkeme, tutuklanmalarına karar vermişti.

    Avukatların tutukluluklara yaptığı itirazı görüşen İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, “İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin kararında usul ve yasaya aykırı bir husus tespit edilemediği” gerekçesiyle, itirazı oy birliğiyle reddetti.

    Yine Akın Gürlek

    Ret kararını veren Mahkeme Başkanı ise kamuoyunun yakından tanıdığı bir isim olan Akın Gürlek çıktı.

    Türkiye, Akın Gürlek’i Kemal Kılıçdaroğlu’nun onu “Zekeriya Öz’e” benzetmesiyle tanıyor. Ana Muhalefet Lideri, Gürlek için “Türkiye’nin yeni Zekeriya Öz’ü” demiş; Gürlek bu sözler nedeniyle Kılıçdaroğlu’na açtığı davayı kaybetmişti.

    Gürlek, verdiği çok sayıda kararla kamuoyunun gündemine geldi. Önce İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi ardından da İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı görevlerini yürüten Gürlek, muhaliflerle ilgili çok sayıda davaya baktı.

    Kimlerin davasına baktı?

    CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nu sosyal medya paylaşımları nedeniyle 9 yıl 8 ay hapse mahkum etti, TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı’ya yargılandığı davada 2,5 yıl hapis cezası verdi. Verdiği kararlar ve baktığı dosyalar hep tartışmalıydı. HDP’nin önceki dönem genel başkanı Selahattin Demirtaş’a örgüt propagandasından verdiği 4 yıl 8 aylık ceza, bu suçtan verilen en büyük ceza olarak tarihe geçti. Gazeteci Can Dündar’ı kaçak ilan ederek, gayrimenkullerine el koyma kararı veren de yine aynı hakimdi.

    Tüm muhaliflerin davalarının Akın Gürlek’in önüne gelmesi de uzun dönem ülkede tartışma yaratmıştı. Baktığı davalar arasında en çok tartışılan ise Enis Berberoğlu davası oldu. Enis Berberoğlu, MİT tırları davasından yargılanırken; Anayasa Mahkemesi Berberoğlu hakkında “seçme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine” karar vermiş ve yerel mahkemeden yargılamanın durdurulmasını istemişti.

    Ancak Gürlek başkanlığındaki Mahkeme, Anayasa Mahkemesi kararına direnmişti. Hatta Yüksek Mahkeme’yi yerindelik denetimi yapmakla suçlamıştı. Berberoğlu’nun avukatları Gürlek hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu’na şikayette bulunmuş; HSK işlem yapmazken bir süre sonra Gürlek’in birinci sınıf hakimliğe terfi ettirmişti.

  • Kılıçdaroğlu Yörük Festivali’ne neden gelmedi?

    Bildiğiniz gibi Antalya, Yörük kültürünün baskın olduğu bir kenttir. Konar – göçer yaşan biçiminin egemen olduğu Yörük kültürü sosyolojik nedenlerle yaşam alanı bulamasa da, etnografik bir unsur olarak Yörüklük kentte yaşatılmaya çalışılır. Akdeniz Üniversitesi’ne bağlı Yörük Kültürü Araştırma Merkezi (YÖRKAM), Manavgat yakınlarında Doç Dr. Attila Erden’in kurduğu Yörük Müzesi bu çabaların bazı örnekleridir.

    Kentin en önemli kültürel dokusu Yörüklük olunca, doğal olarak siyasilerin de ilgi alanına girer Yörüklük. Bütün siyasiler Yörüklerle ve Yörüklükle doğrudan ya da dolaylı bağlantı içindedirler. Bu nedenle bugün sayısını bilemediğimiz kadar çok Yörük Derneği vardır ve tamamına yakını siyasi rant için kurulmuş derneklerdir.

    İşte bu ortamda, Antalya Büyükşehir Belediyesi, Uluslararası Yörük ve Türkmen Festivali ve Çalıştayı düzenledi. Festival duyurusu ile de kentte tartışmalar başladı. Çünkü Büyükşehir’in organizasyonunda, VIP ‘yağlık’ (Yörük kültürüne ait bir tür fular) VIP otopark, VIP oturum düzeni, vb. uygulamalar vardı. Bu da tepki topladı.

    Ancak esas tartışma, festivalin sponsorları, etkinlik afişinde görülünce başladı. Çünkü sponsorlar arasında, 15 Temmuz’dan sonra kapatılan, ardından tekrar KHK ile açılan, mütevelli heyeti başkanı Fettah Tamince olan Gaye Vakfı’na ait Antalya Bilim Üniversitesi ile adı sürekli Tarım Bakanlığı’nın tağşiş listesinde yer alan ve ayıplı ürün ürettiği bilinen alkol üreticisi Kırbıyık Holding bulunuyordu.

    Antalya Büyükşehir Belediyesi ve CHP Antalya İl Başkanlığı, festivalin açılışını Kemal Kılıçdaroğlu’nun yapacağını duyurmuştu. Ancak Kılıçdaroğlu’nun ‘FETÖ Borsası’ olarak duyurduğu ve savcıların neden kendisine göz yumduklarını sorduğu Fettah Tamince’nin sponsor olduğu bir etkinliğin açılışının CHP Lideri tarafından yapılacak olması kentte ciddi huzursuzluk yarattı.

    Açılış günü, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Antalya’da tatilde olmasına rağmen, saat 17.30’da yapılması planlanan açılışa katılmayacağı bilgisi ulaştı. Ancak ne Büyükşehir yetkilileri ne de CHP İl Başkanlığı konu ile ilgili açıklama yaptılar. Sanki Kılıçdaroğlu programa katılacakmış havasını korumaya devam ettiler. O kadar ki, Antalya Büyükşehir Belediyesi Protokol Müdürlüğü’nden saat 16.00’da Milletvekilleri aranarak, saat 19.30’da Genel Başkanın alana geleceği bilgisi verildi. Bu arada, bazı Milletvekilleri ve İl Başkanı, Kılıçdaroğlu’nu alana gelmeye ikna etmeye çalışıyorlardı. Ancak başarılı olamadılar ve Kılıçdaroğlu programa katılmadı.

    Eş zamanlı Antalya’da bulunan Grup Başkanvekili Özgür Özel, ertesi gün (7 Mayıs Cumartesi) İl binasında yaptığı basın toplantısında, Genel Başkan’ın neden toplantıya katılmadığı yönünde gelen soruya, “Genel Başkanın resmi programı vardır ve bu Genel Merkez tarafından ilan edilir. Genel Merkez’den gelmeyen programlara itibar etmeyin” cevabını vererek hem İl yönetimine hem de Büyükşehir Belediyesi’ne esaslı bir ayar çekti. Tam, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” durumu söz konusuydu. Özel, toplantının ardından da festival alanına giderek, deyim yerindeyse cenazeyi kaldırmaya çalıştı ama olan olmuştu.

    KILIÇDAROĞLU NEDEN VAZGEÇTİ?

    Açılıştan bir gün önce (5 Mayıs Perşembe) Fettah Tamince ve Kırbıyık Holding’in festival sponsoru olduğuna dair haberlerin derlendiği bir dosya Kemal Kılıçdaroğlu’na ulaştırılıyor. Bunun üzerine Antalya’da bulunan Kılıçdaroğlu ile üç grup başkanvekili arasında telefon trafiği başlıyor ve durum değerlendirmesi yapılıyor. Eş zamanlı olarak aralarında il yöneticilerinin de bulunduğu bir grup, Genel Merkez ve Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın milletvekillerine konu ile ilgili baskı yapıyorlar. Bu süreç sonucunda Kemal Kılıçdaroğlu açılışa gelmekten vazgeçiyor ve kaldığı otelde tatiline devam ediyor.

    Peki, bu süreç neyi açığa çıkardı?

    Uzun süredir, Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in, Menderes Türel ekibi ile çalışmaya devam etmesi kentte bir huzursuzluk kaynağıydı. Bu nedenle, Fettah Tamince’nin sponsor olduğu bir etkinlikte, Kemal Kılıçdaroğlu’nun açılış yapması, bu ekibin Muhittin Böcek’e bir komplosu olarak değerlendirildi ve Büyükşehir Belediyesi üst yönetiminde oluşan fay hattının harekete geçmesi olarak okundu. Önümüzdeki günlerde bu fay hattının daha da hareketleneceği yönünde beklentiler oluştu.

  • Kılıçdaroğlu’nun havarileri, kuşkucuları: İrili ufaklı tek adamlar hikayesi

    Bu yazı, CHP’nin çıkmazını görmeyi hedefliyor. İmamoğlu ve otobüsü bu çıkmazın önemli bir koluyken, diğer tarafını da Kılıçdaroğlu’nun kolayca harcanması oluşturuyor.

    Öncelikle hepimizin bilegeldiği bir klişe var ki o da Kılıçdaroğlu’nun yönetemeyeceği/ kazanamayacağı algısının her alana işlenmiş olduğu ve bunun yerleşik bir hal almasında bir hayli çabanın bulunduğu… Bu çaba sadece AKP ve yandaşlarınca inşa edilmedi, buna birtakım CHP’lilerin de epey katkısı oldu, ki hala da olmakta.

    Ancak seçmeni bu olumsuzluğa sürükleyen parti içi haller, aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun aralarından çıkabilecek en doğru aday olduğunu da ispatlar bir yere de götürüyor. İmamoğlu’nun otobüsü de, üzerine sarf ettiği sözler de tam olarak bunun göstergesi gibi.

    Bir otobüs ki içinde olanlar bir devrin özeti ve hatta çok önemli bir vurguyla, kurtulmak istenilen bir devrin özeti…

    Fakat İmamoğlu; parmak sallamalı, vız gelir tırıs giderli, yeni bir Tayyiplik türettiği davranışlarla tek adamlık işaretlerini ayan beyan serdi önümüze birkaç gündür; “hem karnım doysun hem pastam dursun” tarzı o “sadeceli” bir cümlelik özrü ve kimi müfsidlere sahip çıkarak yaptı bunu şürekâsıyla…

    İmamoğlu’nun bu tavrı için “bu kadar kusur kadı kızında da olur” kıvamında mazur görme eğilimleri bana doğru gelmiyor. Kendisinden başka bir Tayyiplik türeyeceğine dair hep kuşku duyulurken, parmakla verdiği ayar Kılıçdaroğlu’nun son dönemki mutedil politikasıyla zıtlık taşıyor. Ülkede “erkeksen çıkışa gel” bayağılığındaki envai çeşit siyasi figür varken, öfkeli adamların parmak sallamasından yılmış, derdi geçinmek olan milyonların bugünkü halinden sorumlulara gösterilen muhabbetin hem onur hem umut kırıcı olacağını bilmeyen biri de aday olmasın bir zahmet diyenleri de anlamak gerekiyor.

    “Bu fotoğraftan hareketle Ekrem İmamoğlu’na saldıranların hiçbiri -evet hiçbiri- mevcut siyasal rejimin muhalifi değil. Bilakis rejime faydalı kişiler. Hepsinin de zihinleri bir şekilde Devlet’in kontrolünde. … Ekrem İmamoğlu’na bu şekilde saldırarak Devlet nezdinde konfor alanlarını genişletiyorlar. Kendilerini garanti altına alıyorlar. Ortada tam bir sahtekarlık var.”

    Habertürk’teki köşesinde böyle diyor, yirmi yılın büyük sahtekarı Nagehan Alçı. Yalı alır gibi aldı muhalifliğimizi bizden…Feodaller, kabileler, İmamoğlucu olmamalar, dile utanmadan Gezi’yi dolamalar… Birtakım uyanıklıklar, hesaplar vs bildiğimiz Nagehan Alçı ve buna sahip çıkan İmamoğlu ile ekibi… Tabi bir de İmamoğlu’na sahip çıkan bir ekip var; onlar da iptal kültürü, haysiyet muhasebesi falan diyor… Preslendik arada…

    Açık açık konuşalım muhalefetin böyle riskler alma lüksü yok, bazılarını o otobüse alma hakkı yok; eğer dertleri iktidarı değiştirmekse…

    Oldukça kaotik bir ortamdayız, böyle bir rejime karşı cumhuriyet tarihinin belki de en önemli seçimi, sınavı yaklaşıyor ve bu sınavı geçecek bir muhalefet görüntüsü olmadığı gibi olanı da yerle bir etme yarışına giriliyor…

    KILIÇDAROĞLU’NUN ADAYLIĞI VE CHP’LİLERİN ‘SELF MUTİLATİON’ SENDROMU

    Muhalefetin bir de Kılıçdaroğlu kanadı bulunuyor. Bir çıkmazda ama güvenli liman gibi bir halle de durumu kotaracak yerde duran bir çıkmazda.

    “Yol arkadaşlarım, bütün yol arkadaşlarımıza sesleniyorum, size de bir çift lafım var. Bu engerekler ve çiyanlarla çatışma ne kadar sert olursa zafer de o kadar yakın ve görkemli olacaktır. Ne pahasına olursa olsun yürüyeceğiz. Bu millete çetelere boyun eğdirmeyeceğiz. Ben o yoksulluğa mahkûm edilen çocuklar için mücadele edeceğim. Ya bana katılın ya da şimdi şu anda yolumdan çekilin, açık ve net söylüyorum.

    Bir insanın uğrunda öleceği bir şey yoksa hayatında, zaten o hiç yaşamamıştır. Pes etmeyeceğim, durmayacağım, söz veriyorum. Hepinizin huzurunda, milletimin huzurunda söz veriyorum. Durmayacağım.”

    Bu sözler Kılıçdaroğlu’nun son grup toplantısındaki konuşmasından.

    Konuşmada bir özne yokmuş gibi dursa da veya Kılıçdaroğlu’nun cümleleri halka sesleniyormuş algısı taşısa da aslolan “içeriye” mesaj veriliyor olması.

    Böyle olduğu, Fikret Bila’nın konuya dair 29 Nisan’daki yazısında hakikate büründü.

    Belli ki CHP kaynıyor ve birileri bu kazana Kılıçdaroğlu’nu atmak istiyor. Sanki partide belirlenen ve Kılıçdaroğlu tarafından dile getirilen politikalar bir ekipçe tartışmalı hale getiriliyor ve ikircikli bir hal oluşuyor.

    Mesele cumhurbaşkanı adaylığı, mesele seçimler, mesele genel başkanlık…

    Bildiğimiz üzere Kılıçdaroğlu, ortak cumhurbaşkanı adayının 6 muhalefet lideri tarafından belirleneceğini ve başarılı bulduğu Ankara ve İstanbul belediye başkanlarının görev sürelerini tamamlamalarından yana olduğunu açıkladı. Ancak iki isim üzerinde tartışma bitmedi ve hatta Kılıçdaroğlu da tartışmanın tarafı oldu.

    Şöyle ki Kılıçdaroğlu, bazı çevrelerin İmamoğlu ve Yavaş üzerinden sürekli adaylık devşirmeleri veya CHP’de adaylık kavgası varmış izlenimi yaratmaya yönelik tutumlar karşısında daha net bir duruş peşinde.

    Kılıçdaroğlu “Ya bana katılın ya yolumdan çekilin” derken, 6 genel başkanın adayı belirlemesi kararında ısrarcı, İmamoğlu ve Yavaş’ın ismi üzerinden yapılan spekülasyonlardan rahatsız, parti içinden ve dışından zemin hazırlanmasına, ucu açık beyanlarda bulunulmasına tepkili ve tüm bu gelgitlere bir set çekmek istiyor gibi.

    Topu kurban bayramı sonrasına atsalar da bu süreçte ortalık durulur gibi durmuyor.

    Grup başkanvekili Özgür Özel “Genel başkan 10 puan farkla kazanıyorsa aday olsun, onur duyarım; ama risk varsa zaten ilk itiraz kendisinden gelir” diyor. Daha sonra Manisa’daki bir açıklamasında “Bu süreçte eğer Sayın Genel Başkanımız arzu ederse,(1) anketlerin sonuçları bu seçimi kazandığımızı gösterirse (2) ve kendisinin hassasiyet duyduğu 6’lı mutabakat masası ortak adaylıkta genel başkanımız üzerinde mutabakata varırsa” (3) diyerek gerekli şartları teyit ediyor.

    Bir grup başkanvekili böyle cümleleri neden kurar, iddiayı neden diri tutmaz da şüphe uyandırır, anlamış değilim.

    Bir AKP’linin çıkıp, Erdoğan kaybedeceği seçime girmez; 10 puan fark olmazsa aday olmaz dediğini duydunuz mu?

    Ki zaten yıllarca “10 seçim kaybetmiş Kılıçdaroğlu o koltukta neden oturuyor” algısını pekiştiren şeyler bunlar.

    Çıkıp; Adalet yürüyüşünden bu yana siyasal- psikolojik üstünlük onun eseri, toplumsal muhalefetin üzerindeki ölü toprağını Gezi’den sonra o kaldırdı, -belli bir kesim için- toplumsal muhalefet ruhunu canlı tutan da oydu diyebilirler. Kılıçdaroğlu referandumla ittifak ruhunu kurdu, İyi Parti’nin siyaset sahnesinde varlığını inşa etti, ittifakla seçime gidip Saadet’i meclise soktu; 11 Büyükşehir onun eseri, 6’lı masaya ruhu o üfledi diyebilirlerdi. Demediler, bunları söylemek İsmail Saymaz’a düştü. “10 puan fark atmazsa ilk o kendi adaylığına itiraz eder”i konuşmak abesle iştigal değil mi?

    O fark oluşmaya başlamadan, yine başarısız, seçim mağlubiyeti hanesi kabarık Kılıçdaroğlu algısına bu cümleler hizmet etmeyecek mi?

    Burada algıcı araştırma şirketlerinden, Kılıçdaroğlu düşmanı AKP’li, ulusalcı kanaat oluşturuculardan bir fark kalıyor mu?

    CHP’liler açısından politika anlatıcılarının sayısı ister şimdiki gibi Öztrak ve Özel gibi isimlerle oldukça sınırlı kalsın, ister seçim sürecinde sahaya çıkacak kurmaylar ve adaylarla artsın, temel sorun işlenen siyasal olaylardaki tekrar eksikliğidir. Aksi, ispatlıdır.

    128 milyar dolar nerede? sorusunun yeryüzü ve gökyüzü arasındaki neredeyse her alanda süreli değil sürekli sorulduğunda AKP’li aklın buna cevap vermek durumunda kalmasıyla elde edilen sonuç ortadayken, CHP’lilerin Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konusunda bunu yapmamaları anca CHP’ye özgü bir durum galiba.

    Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a çok seçim kaybetmiş genel başkan olduğu algısına AKP’liler kadar bizzat CHP’lilerin de hizmet ettiği ayan beyan. Sadece onun karşısına genel başkan adayı olarak çıkanların değil parti içi muhalefetin de en çok sarıldığı argümandır ve neredeyse AKP’nin diliyle söylenmiştir.

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığı ile ilgili cümlelerin, propagandanın da bununla benzeşik olduğunu gösteren çok fazla çok gösterge ve dil vardır. 20 yıllık AKP tahakkümünden sıyrılıp iktidara giden yolda hala neyin anlatılmamış olduğuna ilişkin bu soruna temel katkılardan biridir.

    Partinin politikalarını oluşturmak kadar, bu politikaların toplumsal karşılığının oluşturulması için kullanılacak dilin hangi temelde sunulacağı kamuoyu üzerinde yaratılacak bir etki için oldukça önemlidir.

    Bize ulaştırılan politik argümanlardan daha önemli olan, bunların hangi dille ve hangi bakış açısı ile sunulmasına dair değişik bir dizi etmenin parti kurmayları tarafından dikkate alınmamasının sonucudur belki de Kılıçdaroğlu’nun çıkışı.

    Gustav Le Bon, iknanın asli unsurlarının “beyan”, “tekrar” ve “sirayet” olduğunu sıraladıktan sonra saygınlığı, özellikle de kişisel/ kazanılmış saygınlığı öne çıkarıyor. “ Kişisel saygınlık, şöhret ve servet olmadan, varlığını onlar olmaksızın da mükemmelen sürdürebilir.” diyor.

    Ama şunu da ortaya koyuyor :”Tartışmaya açılmış saygınlık artık saygınlık değildir.”

    Özel ve gibileri adayımız net Kılıçdaroğlu’dur demek yerine şartlar ortaya koyarak o saygınlığı tartıştırıyor mu? Evet ; ha, saygınlık tartışılmaz mıdır? Elbette ki değil; ama bu durumda mı? İşte o tartışılır.

    CHP’liler çok şey söylüyor gibi duruyor; ama asıl söylenmesi gerekeni söylemiyor sanki.

    Bu yazı Kılıçdaroğlu’nu öven bir yazı olmamakla birlikte hakkını bazı alanlarda teslim eden bir iletişim yazısı. İletişimin doğru araç ve dille kurulması durumunda Kılıçdaroğlu’nun adaylığının önündeki engelin Alevi oluşuna gelip dayandırılan halinden CHP’lileri de sorumlu tutan bir yazı.

    Kılıçdaroğlu’nu iddiasız gibi görünen ama iradesinde ısrarcı, kalıcı, güçlü/dayanaklı, kayda değer bir etkiye sahip, kendisine inanan bir avuç insanla yola çıkan Giuseppe Garibaldi’ye, benzetmek, liderliğine vurgu yapmak abartı gibi geliyor mu kulağa?

    Adalet Yürüyüşü ve Gandi benzetmesinden yola çıkarsak aslında bu evre aşılmış sayılır mı?

    CHP’de Kılıçdaroğlu’nun iradesiyle ürettiği fikirlerin biçimlendirdiği politikaların (burada üretilen politikaları Kılıçdaroğlu’nda cisimleştirmek benim tercihim) CHP’lilerin safına çekmek istediği heterojen kitlelerin zihnine, ruhuna hangi araçlarla etki edebileceğini anlamış değiliz.

    Peki burada sadece Kılıçdaroğlu’nu suçlamak doğru mu?

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığıyla seçimi kazanmak fikrinin kitle ruhuna nüfuz ettirilememesi, kesinliğinden şüphe duyulmayacak koşulların henüz yaratılmayışı, Erdoğan’ın tahribinden henüz payını almamış kimi müstahkem mevkilerin koruyucusu olarak Kılıçdaroğlu ismine kitlesel olarak henüz meyledilmemesi sadece Kılıçdaroğlu’nun kusuru değil sanki.

    Onun adaylığıyla Erdoğan’ın mağlub edileceğinin sürekli tekrarlanan bir şey olmaması, fikirlerinin kitlelerin güdülerini şekillendirerek, onların zihin dehlizlerine yerleşerek orada kemikleşmemesi; tercihlerinin bir istikamete yöneltilip, kitlelere özgü bir karaktere bürünerek seçmen davranışına dönüşmemesi sadece Kılıçdaroğlu’na yüklenemez.

    Kılıçdaroğlu’nun fikirleri, hassasiyetleri, duyguları ve inançlarının kitleler söz konusu olduğunda bulaşıcı niteliğe ulaşamaması tek başına onun suçu olmamalı.

    Derdim şu; CHP’lilerin baktığı yerden gerçeğin nasıl şekillendiğini görmeleri önemli.

    Barthes’ın “toplumun gerçekliğini biçimlendirme…” dediği şey gibi.

    Hector Mcdonald’ın “nerden baktığınız gerçeği nasıl şekillendiriyor, doğru bizi nasıl yanıltıyor” dediği şey gibi…

    Tam olarak şöyle diyor hatta: “Duyanların yanlış anladığı bir doğrudan daha kötü bir yalan yoktur.”

    Süreç malumunuz, önümüzde; CHP veya Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu artık, ya “eliyle ettiğini boynuyla çekecek” ve çektirecek ya da bu gidişe ana muhalefet olduğunu hatırlayarak, verili iktidara ve yarattığı garabete bir son vermenin kapılarını aralayacak.

  • Yeni bir yapı yıkıntının enkaz molozlarıyla kurulabilir mi?

    Ana akım medyanın angaje gazetecileri ile siyasiler arasında garip bir simbiyoz ilişkisinin yanı sıra, karşılıklı parazitvari bir bağ vardır. Biri olmadan diğerinin var olması hem imkânsız hem de anlamsızdır. En azından modern zamanlar için durum böyledir; gazetenin olmadığı zamanlar için yönetici ile halk kitleleri arasındaki ilişki başka türlü kuruluyordu. Tek gündemleri siyasilerin icraatları ve açıklamaları ile güç odaklarının çıkarları olan, bu gündemleri bilgiye ve olgulara dayalı şekilde kendine özgü bir bağlam içinde tartışıp kamuoyuna anlatmak yerine, bendesi haline geldikleri siyasi liderin arzu ettiği bağlam içinde döndürüp dolaştırıp sürekli gündemde tutmaktan başka bir becerisi olmayan gazetecilerin nasıl olup da hep gündem olabildiklerini anlamak çoğu zaman güçtür. Fakat bunu anlamak için parazit olarak yaşam süren organizmaların nasıl hayatta kaldıklarına bakmak yeterlidir. Misal son yıllarda öldürücü olan türleri ile sık sık haber konusu da olan keneler bu tür organizmalar arasında en bilinenleridir. Parazit tarzı yaşayan hayvanlarla ilgili bir yazıda keneyle ilgili şöyle bir bilgi verilir: “Kene, görme yetisi olmayan, algısı çok kısıtlı, anlayışı yok denecek kadar az, gelişkin bir sinir sisteminden mahrum, normal şartlarda doğada varlığını sürdürmesi çok zor olacak bir hayvandır. Ama tek becerisi olan asalaklığı sayesinde, evrimsel tarihte yerini koruyabilmiştir.”[1]

    ANA AKIM MEDYADA GAZETECİ ADIYLA DOLAŞAN PEK ÇOK ASALAK

    “Görme yetisi olmayan, algısı kısıtlı, anlayışı yok denecek kadar az” gibi ifadeleri fizyolojik anlamıyla değil de metafor olarak kullandığınız zaman ana akım medyada karşınıza gazeteci adıyla dolaşan pek çok asalağın çıktığını görürsünüz. Olayları kendi gözüyle göremez, yani görme yetisi yoktur, olaylar arasındaki bağlantıları algılayabilme kapasitesi bir hayli kısıtlıdır, değil derin mevzuları, söylediğiniz en basit cümleyi dahi anlamakta ve yorumlamakta olağanüstü güçlük çeker ve fakat her söylediğinizi kendi bildik ezberleriyle ve elbette bendesi olduğu liderin retoriği çerçevesinde yorumlamak konusunda mahirdir. Yani bu tür gazetecilerin kendilerine ait ne gözleri, ne kulakları ne koku alma duyuları ne de beyinleri vardır. Vücudunun en ince ayrıntısına kadar bendesi olduğu liderin bir uzantısıdır bunlar. İşte günümüzün otoriter liderlerinin varlığını yürekten arzu ettiği ve pohpohladığı bu tarz gazeteci figürü, tam da bu otoriter liderlere parazit gibi tutunarak hayatta kalır ve her devirde bunu daha da geliştirerek evrim teorisine muhteşem bir örnek sunar.

    OTORİTER LİDERLERİN YAŞAM KAYNAĞI HALKIN KANI VE CANIDIR

    Aslında otoriter liderler sanki bu tarz parazit gazetecilerin konakçıları gibi görünse de, bunlar da bir nevi bu parazit gazetecileri konak olarak kullanan bir tür parazittirler. Zira parazit olmayan gazeteci ile nasıl ilişki kuracağını, ona nasıl davranacağını, soracağı sahici ve dişe dokunur sorulara nasıl yanıt verileceğini bilemez. Bir anlamda aslında onun da tıpkı kene gibi görüşü neredeyse yok, algısı çok kısıtlı ve anlayışı da bir hayli kıttır. Zira bütün duyuları etrafındaki diğer parazitler tarafından dumura uğratılmış, başka türlü yaşama halini unutmuşturlar. Parazit gazetecinin pohpohlamasına ve her türlü konu hakkında el üstünde tutarcasına ağırlayarak soru sormasına alışkın olduğu için, bu tür parazit gazetecilere tutunarak varlığını sürdürmeye alışmıştırlar bu tür liderler. Bu otoriter liderlerin asıl ve tek konakları bu parazit gazeteciler değildir elbet. Bunlar asıl olarak halkın sırtına yapışıp, onun kanını emerek beslenirler. Bunların asıl yaşam kaynağı halkın kanı ve canıdır.

    NAGEHAN ALÇI’YA GAZETECİ DEMEK ABESLE İŞTİGALDİR

    Geçtiğimiz hafta, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve muhtemel (bu ihtimal her ne kadar zayıflamış olsa da) Millet İttifakı Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu, yukarıda tarif ettiğim türde bazı gazetecileri mitinglere çevirdiği Karadeniz ziyaretinde yanına aldı. Bunların aralarında elbette bu türe biraz daha az benzeyen gazeteciler de vardı. Ancak çok tartışılan otobüsteki fotoğraf karesine girdikleri anda bu gazeteciler de tartışma konusu haline geldi. Bunların arasında en fazla öne çıkan ve itiraza konu olan Nagehan Alçı olsa da, bence asıl odakta olması gereken Ertuğrul Özkök idi. Zira Nagehan Alçı’nın adının başına gazeteci sıfatını koymak bile abesle iştigal. Ancak Ertuğrul Özkök öyle değil. Ertuğrul Özkök, her ne kadar gazetecilik mesleğinden gelmiş olmasa da uzun yıllar boyunca üstlendiği Hürriyet Genel Yayın Yönetmenliği görevi sırasında Türkiye’de kamusal gazetecilik mantığını en çok aşındıran ve parazit gazeteci tipolojisinin yaygınlaşmasına en çok hizmet eden kişi olarak öne çıkıyor. Ertuğrul Özkök’ün o otobüsteki varlığından yola çıkarak her devirde muktedir ya da muktedir adaylarının yanında durabilme ve bu nedenle manevra kabiliyeti açısından da takdir etmek gerekir! Ertuğrul Özkök’ün bir nevi itirafname olarak da okunabilecek “Bir Beyaz Türk’ün Hafıza Defteri” adlı kitabında yazdığı şu satırlar, gazetecilik mesleğinin güvenilirliğine ve saygınlığına verdiği zararın kısa bir bilançosu gibidir:

    “Kadere bakın ki; müesses nizamın en kuvvetli kurumlarından birinin başındaydım. Artık başkaldırmadım. Ama isyan ettim. Eski kavramlara yeni anlamlar veriyordum. Halkı olmayan tek kişilik bir narodniktim. Aynı zamanda varlığı olan bir nihilist. Bunları yıkıcı, yakıcı bir inkâr bayrağının altında topluyordum. Gazeteciler Cemiyeti’ne bu yüzden üye olmadım. Gazeteciliğin ‘5 N, 1 K’ kuralı bu yüzden bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Çünkü bu kelimelerin bu kavramların altında yapılan gazeteciliğin neler olduğunu çok iyi görmüştüm ve biliyordum. Bana ‘sahicilik’ lazımdı. Gazeteci oynadığı oyunun aktörü olmalıydı. Sahici bir aktörü”[2]

    ERTUĞRUL ÖZKÖK YAPMASI GEREKENLERİN SINIRINA ULAŞMIŞ BİR TROLDÜR

    Bu uzun ve bıktırıcı alıntıyı sizlere aktarmamın asıl nedeni Ertuğrul Özkök’ün gazeteciye yüklediği asıl misyonu görmenizi istememdir. Burada Özkök’ün sahicilikten anladığı, bireyselliktir. Bireyselliği anlatmak için gazeteciliği bir oyun, onu icra edeni de o oyunun biricik aktörü olarak görür. Bu tanımlamayı güçlendirebilmek için, bütün mesleki örgütleri, sendikaları ve toplumsal mücadele için dâhil olunan bütün örgütleri “müesses nizam” olarak görür. Özkök’ün müesses nizamdan anladığı toplumsal muhalefettir. Sermayedar, muktedir, bürokrat, yerine göre asker Özkök’ün lügatinde zinhar müesses nizamın temsilcileri değildir. Özkök 1980’lerde başlayıp toplumu berhava eden, örgütlü bireyi imkânsız hale getiren, herkesin herkesten kuşkulanır hale geldiği, toplumun en az yarısının bir diğer yarısından nefret eder duruma getirildiği ikili devlet mantığının oluşmasında büyük roller üstlenmiş, ancak hem yaş haddi hem de yapması gerekenlerin sınırına ulaşmış olması nedeniyle miadını doldurmuş bir troldür. O’nu nitelemek için son kurduğum bu uzun cümlenin sonuna “gazetecidir” demeye elim varmadı inanın. Zira o uzun yıllar Hürriyet gibi bir zamanların “basının amiral gemisi” olarak nitelenen büyük bir gazetesini yönetmiş olmasına rağmen gazetecilik mesleğinden gerçek anlamda nasibini almamıştır. O’nun yaptığı her dönemin muktedirlerinin sözcülüğüdür. Muktedir kendine laik diyen askerse, onlar adına yönettiği gazetenin manşetine “Zana ile Dicle Kapı Dışarı” manşetini atabilir misal. Sağcısı solcusuyla geniş halk kitlelerinin severek dinlediği bir Kürt şarkıcı, Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül töreninde “Kürtçe bir şarkı yaptım, bir de klip çekeceğim” şeklinde bir açıklama yapınca linç edilir. Özkök bu linçe gazetesinde attığı “Vay Şerefsiz!” başlığıyla şehvetle katılır. Velhasıl Özkök, 1980’lerde başlayıp AKP ile şahikasına ulaşan bir toplumsal yıkımın en mümtaz! temsilcilerinden birisidir. Özkök’e gazeteci muamelesi yapmak, en hafif tabirle saçmalıktır, Özkök’ü gazeteci diye bir yurt gezisine davet etmek ise bir siyasetçi için talihsiz bir girişimdir.

    İMAMOĞLU’NUN YIKINTININ MOLOZ TAŞLARINA NEDEN İHTİYAÇ DUYDUĞUNU ANLAMAK GÜÇ

    AKP iktidarı, 1980’lerde başlayan toplumsal bütünlüğü tahrip hareketinin son yirmi yılında hak ettiği şekilde rol oynadı ve sadece toplumu değil, devlete dair tüm nüveleri darmadağın etti. Şimdi bu yıkıntının altında geniş halk kitleleri yaşam mücadelesi veriyor. Bu yıkımın yarattığı molozların arasından başını yukarda tutarak nefes almaya çalışan geniş halk kitlelerine siyasi muhalefet umut olmaya çalışıyor. Bu umudu güçlendirmek ve bu yıkıntıları bir yana bırakarak yeni bir toplum yeni bir hayat kurabilmek için eskinin tüm unsurlarından yakayı sıyırmak gerekiyor. Ülkenin yıkıntı molozlarının içinde kalmasına yol açan başlıca aktörlerin söyleyeceklerine yaslanarak yeni bir yapı kuramazsınız. İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi adayı iken kendi sözünü kendisi söyleyerek, geniş halk kitleleriyle doğrudan ilişki kurarak yola çıktı. Belli ki yıkıntılar içinde kalan ülkenin yeniden kurulma sürecinde baş aktör olma niyetinde. Bu gayet olağan ve saygıya değer niyetini hayata geçirirken, neden yıkıntının moloz taşlarına ihtiyaç duyduğunu anlamak bir hayli güç. Ertuğrul Özkök, ne Hürriyet gazetesini yönetirken ne de şimdi hiçbir zaman toplumun çoğunluğunu temsil etmedi. Kendisine bir zamanlar kelimenin gerçek anlamıyla bir “sembolik seçkin” rolü yüklendi. O da bu rolü şevkle ve fütursuzca oynadı. Ancak rolün süresi dolduğu halde İmamoğlu’nun bu oyuncuya yeni bir rol biçmeye çalışması garip bir çelişki.

    Son olarak 1920’li yıllarda yazılmış ve güncelliğini belki de hiçbir zaman yitirmeyecek bir gazetecilik başyapıtı olan Walter Lippmann’ın Kamuoyu kitabından bir alıntıyla yazıma son vereceğim. Hem okur hem de belki İmamoğlu’nun bu halkla ilişkiler çalışmasına önayak olanlar okur da ilham alır:

    “Kişi hakikat pınarlarının kaynamasını bekler ama kendisini riske atacak, zarar ettirecek veya başını belaya sokacak ne hukuki ne de ahlaki hiçbir sözleşmeye girmez. İşine geldiğinde göstermelik bir bedel öder, gelmediğinde ödemeyi bırakır veya işine gelen başka bir gazeteye geçer. Gazete editörlerinin her gün yeniden seçilmek zorunda olduğu sözü tam da bu duruma uymaktadır.”[3]

    Günümüzde artık kimse gazetelerden kaynayan hakikat pınarları beklemiyor belki. Ama en azından toplumun sağduyulu kesimi, ülkenin yıkıntılar içinde kalması sırasında kendine gazeteci diyen kimlerin toplum yerine kendi varlığını sürdürmeye odaklandığını biliyor. Bunların farklı sesler diyerek seçim hazırlığı otobüsüne bindirilip aynı fotoğraf karesine alınmasından zannedildiği gibi en fazla iki yüz kişinin rahatsız olmadığının da bilinmesi gerekiyor.

    [1] https://acikradyo.com.tr/acik-bilinc/asalaklarin-hayrete-sayan-vakalari (Erişim tarihi: 08/05/2022)

    [2] Ertuğrul Özkök (2014). Bir Beyaz Türk’ün Hafıza Defteri, İstanbul: Doğan Kitap, s. 298.

    [3] Walter Lippmann (2020). Kamuoyu, (Çev. Editörü Orhun Doğuş Yılmaz), İstanbul: Kabalcı Yayınevi, s. 306.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Dünün yasakçıları bugünün ‘demokrat’ı olabilir mi?

    Son günlerde Akif Beki adı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun otobüste birlikte pozu ile gündeme geldi. Medyada çok tartışılan o fotoğraf ve özellikle Akif Beki ile ilgili bazı hatırlatmalar yapılmaya başlandı. Ben de ÇGD’nin dergisi için yazdığım bu yazıyı yeniden paylaşarak, hafızaları tazelemek istedim… 

    Gazetecilere yönelik basın kartı vermeme, akredite etmeme baskısı son dönemde iyice arttı. Artık rengi turkuaz olan basın kartına, iktidar tarafından “makbul” olmayan gazeteciler maalesef erişemiyor. Giderek sokakta haber izlerken bile sorulan turkuaz kart, gazetecilerin tepesinde “Demokles’in kılıcı” gibi sallandırılıyor. Turkuaz kartınız olmayınca da giderek tüm kurumlara sirayet eden akreditasyon mümkün olamıyor. Yani turkuaz kartınız yoksa akredite de edilmiyorsunuz…

    Akredite olmak, akreditasyon denilince de ilk akla Genelkurmay geliyor. Genelkurmay yıllarca gazetecileri isim isim belirleyip akredite etti ya da akreditasyon kartı vermedi. AKP ise muhalefette iken ve iktidarının ilk yıllarında bunu çok sert dille eleştirdi. Ta ki 2008 yılında Başbakanlık muhabirlerinden 7 gazetecinin akreditasyon kartı iptaline kadar…

    2008 yılında, Başbakanlık akreditasyon kartı iptal edilen gazetecilerden biri de benim. O dönem, Başbakan Basın Danışmanı Akif Beki idi. AA’da Türkiye Gazeteciler Sendikası’nı (TGS) bitiren, yılların deneyimli gazetecilerini zorla emekli ettiren ya da mobbing ile kurumdan kaçıran Kemal Öztürk’ün de unutulmaması lazım.

    Her iki isim de bugün kendilerini “demokrat”, “muhalif” gösteriyor. Ne yazık ki, balık hafızalı bizler de buna kanıyor, “aaa ne güzel eleştiriyor” diye onların yazdıklarını okuyor, belki alkış bile tutuyoruz.

    Ama dünün yasakçıları bugünün “demokratı” olabilir mi? Kin gütmüyorum elbette, ama yaptıklarının da unutulmasına gönlüm razı değil…

    Üyesi olduğum Çağdaş Gazeteciler Derneği’nden (ÇGD) bir yazı teklifi geldiğinde ilk aklıma gelen Başbakanlık akreditasyon iptalleri ve AA’da TGS’ye yönelik bitirme operasyonları geldi. Çünkü her ikisi de bugün uygulanan yasakların, baskı ve mobbingin başlangıcıydı. Bugünkü yasakları yürütenlere yol gösterdi o günkü bu uygulamalar.

    AA’DA BİTİRME OPERASYONU VE KEMAL ÖZTÜRK

    Kemal Öztürk, Meclis Başkanlığı döneminde Bülent Arınç’ın danışmadı idi. Arınç, 2009-2015 yılları arasında başbakan yardımcısı olunca, AA da kendisine bağlandı. Kemal Öztürk de 2011 yılında, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdür olarak atandı Arınç tarafından. Öztürk, AA Genel Müdürü olarak görev yaptığı üç yılda, AA’da TGS’ye karşı, Medya İş’i kurdurdu. O dönem TGS yönetiminde bulunduğum için süreci çok iyi biliyorum. Henüz işbaşına gelmesinin üzerinden bir ay bile geçmeden, deneyimli gazetecileri emekliliğe zorlamakla başladı işe. Sonrasında gazetecileri kendi uzmanlık alanları dışında görevlendirdi, haftalık çalışma saatlerini uzattı, her gün yeni bir uygulama ile mobbing uyguladı.

    “Ölseniz de kalsanız da haber istiyorum; Ramazan haberlerini Hıristiyanlara yaptırmayın; her gün cami haberi isterim” dayatmaları o zaman gazetelerde de haber oldu. Onlarca, yüzlerce deneyimli gazeteci AA’dan ayrılmak, gazeteciliği bırakmak zorunda bırakıldı. Gazetecilerle birlikte TGS’ye de operasyon çekip, gazetecileri sendikadan istifaya ve yeni kurdurduğu sendikaya üye olmaya zorladı Kemal Öztürk. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç hedef gösterdi, Kemal Öztürk uyguladı, ta ki sendikanın yetkisi bitirilene, gazetecilerin birçok kazanılmış hakları ellerinden alınana kadar. Sonrasında ise “kraldan çok kralcı” olan öncekiler gibi bu yaptıkları bile yetmedi ki, istifası istendi…

    GELELİM AKİF BEKİ’YE

    2008 yılı, kasım ayıydı. Hiç unutmam, 10 Kasım günü Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası, Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek açıklama yapacak. Ben de Evrensel gazetesi Başbakanlık muhabiri olarak gittim Başbakanlığa. Açıklamayı izleyeceğim. Gazeteci arkadaşlar, yeni akreditasyon kartlarının çıktığını söyledi, “git kartını al” dediler. Birkaç ay önce yeni kart için başvuru yapmıştık, zaten Başbakanlık muhabiri olarak akreditasyon kartım da vardı, şimdi yenilenecekti.

    Yeni kart listesinde ismim yoktu, tekrar tekrar baktık listeye, yanılmıyorsam 364 gazeteci akredite edilmişti, kartı çıkmıştı ama benim yoktu. Görevli kişi, “Akif Beki’nin kişisel tasarrufu” dedi. O gün yeni kartım olmadığı için hükümet sözcüsünün açıklamasını izlemek için içeri alınmadım, hiçbir arkadaş da sormadı “neden kartlar yenilenmedi” diye.

    Sadece ben değil, Hürriyet gazetesinden Hasan Tüfekçi ve Turan Yılmaz, Milliyet gazetesinden Abdullah Karakuş, Akşam gazetesinden Ali Ekber Ertürk, Vatan gazetesinden Veli Toprak ile Star’dan Fatma Çözen akredite edilmeyenler arasındaydı.

    İsimlere bakıldığında özenle seçildikleri belliydi. Her biri AKP Hükümeti’nin, Başbakan’ın hoşlanmadığı haberleri yapan, sorular soran gazetecilerdi. Benim Evrensel’de çalışıyor olmam da ek olarak yetmişti kart iptaline…

    2008 yılı, Amerika’yı bile kasıp kavuran ekonomik kriz dönemiydi. Erdoğan başbakan olarak basın toplantısı düzenlemiş ve “ekonomik kriz bizi teğet geçti” demiş, üstelik Türkiye’nin krizi fırsata çevireceğini söylemişti. O basın toplantısında sorduğum bir soru nedeniyle Akif Beki’nin beni gösterdiğini görmüştüm. Yine Hıdır Göktaş ve Ali Ekber Ertürk’ün soruları nedeniyle not edildiklerini sonradan öğrenmiştik.

    Akreditasyon iptali de sonrasında geldi. Akif Beki, belki Reuters muhabirinin üzerini çizmeyi göze alamadı ama benim ve Ali Ekber’in üzerini çizmişti. Kart iptalleri de bunu gösteriyordu.

    Akif Beki iptalleri, “yalan, yanlış haberlere” bağladı; hatta Başbakan Erdoğan da bir soru üzerine, “Arkadaşlar, muhabirler yalan yanlış haber yapıyorsa akreditasyonları iptal edilebilir. O medya organı veya grubu bir başkasını göndersin. Yalan yanlış haber yapanlarla biz yola devam etmeyiz. Bizim ölçümüz o. Yalan yanlış haber yapmayacak” diyerek, kendilerini yargı yerine koyduklarını da göstermişti.

    Akif Beki de tepkiler üzerine “Genelkurmay, kurumsal akreditasyon uyguladı. Her zaman karşı çıktım. Amerikan tarzı, açık ve şeffaf kriterlere dayalı bireysel akreditasyon modelini esas aldım” demişti.

    Başbakanlıktan kartımın verilmesini, aksi halde nedeninin açıklanmasını istedim yazılı olarak. Verilen yanıt ise Aziz Nesin’in kulaklarını çınlatır nitelikteydi: “Devamlılık kriterine uymadığınız için kartınız yenilenmemiştir.”

    Ben de 364 akredite gazeteci olduğunu hatırlatarak, “her gün Başbakanlığa geliyor mu, geliyorlarsa hangi salona sığdırıyorsunuz, Akif Beki her gün yoklama mı yapıyor” diye sormuştum.

    Elbette, “yalan- yanlış haber” iddiası uymayınca, “devamlılık kriteri” gibi saçma bir yanıt verdiler. Sonrasında ise akredite edilmeyen 7 gazetecinin kurumlarından, Başbakanlığa izlemek üzere başka gazeteci göndermelerini istediler. Evrensel Yönetimi bunu reddetti, “kimin izleyeceğini siz belirleyemezsiniz, biz kimi istersek o muhabiri göndeririz” demişti.

    Daha sonra, Başbakanlık Basın Bürosundan yapılan ve internet sitesinde de yer alan başka bir yazıda, “ilk akredite edildiği 2005 yılından itibaren Başbakanlığı düzenli olarak izlemediği açıkça görülen bir gazete ve muhabirinin neden ‘sürekli akreditasyon kartı’na ihtiyaç duyduğu anlaşılamamaktadır” diye vahim bir yazı da yayınlandı ki, bu da yine Akif Beki’nin marifetiydi. Yanıldıkları bir nokta daha vardı, ben Ecevit Hükümeti döneminde de akreditasyon kartı olan ve Başbakanlığı izleyen bir muhabirdim.

    Akif Beki’nin, Başbakanlık akreditasyon kartı iptali ile yetinmediği, akredite edilmeyen gazetecilerin dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü izlemelerinin de engellenmesi, KÖŞK’e sokulmaması yönünde talepte bulunduğu öğrenildi. Abdullah Gül’ün danışmanı Ahmet Sever, “Abdullah Gül ile 12 yıl” adlı anı kitabında yer verdi bu talebe ve Beki’nin “Başbakanlığa girişini yasakladığımız gazetecileri siz de Köşk’e sokmasanız” mesajı gönderdiğini aktardı; “Genelkurmay tarafından kendisine yapılanın aynısını şimdi başkalarına yapıyordu” diye yorumlayarak…

    Elbette akreditasyon iptalini yargıya taşıdım; 2,5 yıl süren dava sonucunda yargı, “basın özgürlüğü ihlali” diyerek kartımın yenilenmesi yönünde karar verdi. Başbakanlık Basın Bürosundan da hemen “gelip kartınızı alın” diye bir yazı gönderildi…

    O dönem Akif Beki’nin, Kemal Öztürk’ün yolunu gösterdiği uygulamalar bugün İletişim Başkanlığı eliyle ülke genelinde yaygınlaştırıldı. Gerçekleri yazmaktan, gazeteciliğin gereğini yapmaktan başka işi olmayan yüzlerce gazeteci kart alamıyor, kazanılmış hakları yenilenmiyor, kart olmayınca da kurumlara girmeleri, haber izlemeleri engelleniyor.

    Bunları bir kez daha hatırlatmak istedim ki, unutulmasın…

    (Yazı 6 Mart 2022’de Çağdaş Dergi’de yayınlandı)

    (https://cgd.org.tr/cagdas-dergi/cagdas-dergi-yazilar/2022/03/06/dunun-yasakcilari-bugunun-demokrati-olabilir-mi/)

  • Marvel evrenine Sam Raimi dokunuşu

    Marvel filmleri bir ‘evren’e dönüşmezden önce, daha yolun başındayken kapıları açan isimlerden biri Sam Raimi olmuştu. Korku sinemasıyla adını duyuran bu özel yönetmen 2002-2007 yılları arasında çektiği ilk “Örümcek Adam” üçlemesiyle hem çizgi roman uyarlamalarına yepyeni bir soluk getirmiş hem de bugün sinemanın en büyük ekonomisi haline gelen “Marvel evreni”nin temellerine sağlam bir kolon eklemişti.

    Aradan geçen zamanda kamera arkasına daha az oturup, yapımcı olarak daha fazla katkı sundu sinemaya Raimi. Ama yolu Marvel ile kesişmeden edemezdi tabii ki. “Yenilmezler”in finali ile son bulan birbirinin içine geçmiş hikayelerle bezeli ilk Marvel serisinin ardından yeni bir dünya “çoklu evren” çılgınlığı ile inşa edilecek belli ki. Geçen yılın son demlerinde izlediğimiz “Örümcek-Adam: Eve Dönüş Yok” ile bu evrene yeni kapılar açılmıştı. Bu hafta sinemalara konuk olan “Doktor Strange: Çoklu Evren Çılgınlığında” (Doctor Strange in the Multiverse of Madness) filmiyle ise adından da anlaşılacağı üzere tam bir çılgınlığa dönüşüyor.

    Filme geçmeden önce bu parlak buluşun hakkını verelim. Uzun bir döneme yayılan ve hemen her karakterin hikayesinin sonuna gelinen bir durum söz konusuydu. Marvel’in yaratıcıları, bu karakterlere başka evrenlerde başka hayatlar inşa ederek yeni ve büyüdükçe büyüme ihtimali olan bir kapı da aralamış oldular böylece. Her ne kadar önümüzdeki bir Doktor Strange filmi olsa da, asıl odak büyük güçlere sahip olan Wanda Maximoff/ Scarlet Witch gibi görünüyor. Benim izleme fırsatı bulamadığım ama bulanlara sorup öğrendiğim kadarıyla, artık her şeyin her şeye bağlanabildiği bu evrende bu filmin hikayesi de Wanda’nın Scarlet Witch’e dönüştüğü süreci anlatan Wanda Vision dizisine bağlanıyormuş.

    “Yenilmezler”in sonunda Vision’u öldürmek zorunda kalan ve bunu vicdanıyla yaşayan Wanda bir başka evrende ‘mutlu ve çocuklu’dur! Ancak o evrene seyahat edecek olanaklardan yoksundur. Derken America Chavez adlı genç bir kadın çıkar ortaya. Evrenler arasında sorunsuzca seyahat edebilen bu kadının yeteneği Wanda’nın iştahını kabartır, “Karanlık Kitap”ın etkisine giren süper kahramanımız Chavez’in peşine düşer. Onu koruma görevi de Doktor Strange’e düşecektir. Bundan sonrası kaçıp kovalamacanın birbiri ardına geldiği, kentlerin yerle bir edildiği, evrenlerin birbirinin içine girdiği gürültülü bir bilgisayar oyunu gibi. Ama hakkını yemeyelim Sam Raimi, bu görsel obezliği izlenilir ve eğlenceli kılmayı başarıyor.

    Öncelikle çok iyi bildiği korku türünün mekânsal düzenlemelerini ödünç alıyor birçok yerde. Bu uyum, önceki Marvel filmlerinden estetik olarak farklı bir boyuta taşıyor filmi. İkinci olarak kendi filmleri de dahil olmak üzere birçok gönderme yapıyor bilenler için. Ayrıca Marvel evreni filmlerinin sınırlarını zorlayan ‘şiddet’ görüntülerine yer veriyor. Marvel filmlerinde şiddet, tıpkı çizgi romanlarda olduğu gibi ‘karikatür’ düzeyindedir. Görürüz ama dehşete kapılmayız. Plastik bir şiddet döngüsü yaşanır. Eğer filmin kahramanlarından birisi değilse ve dramatik bir an yaşatılmak istenmiyorsa ölüm anları net gösterilmez. Oysa Sam Raimi, insanların yanışından, bedenlerinin bir bölümünü kaybedişlerine kadar kontrollü bir şiddet göstermeyi tercih ediyor. Benzer şekilde Süper Kahraman’ların üzerine asla kan sıçramaz. Ama bu filmde hem Strange’in hem de Wanda’nın eli kana bulanıyor açıkçası.

    Bu tercihler, Christopher Nolan’ın 2010 tarihli “Başlangıç” (Inception) filmine nazire yaparcasına katman katman açılan evrenler arasındaki fantastik boyuta karşı gerçekçi bir zemin oluşturuyor ve denge sağlıyor kanımca. Hal böyle olunca serinin en orijinal işlerinden birisi çıkıyor ortaya. Serinin önceki işlerinde standartlaşmış endüstriyel görsel tercihlerin dışında, ana akım bir filme bir yönetmenin vurabileceği kadar damgasını vurmuş Sam Raimi. Sevenlerini fazlasıyla mutlu edecektir diye düşünüyorum.

  • Deniz, Yusuf, Hüseyin ve Metin Oktay

    6 Mayıs…

    Deniz…

    Yusuf…

    Hüseyin…

    Üç fidan…

    6 Mayıs 1972’de idam edildiler…

    Karşıyaka Mezarlığına gidip…

    50.yılında andık…

    Marşlar söyledik…

    Sloganlar attık…

    Tam Bağımsız Türkiye diye haykırdık…

    Üç fidanın idamını önlemek için…

    Eylemler yapan ve Kızıldere’de katledilen…

    Mahir Çayan’ı da…

    Unutmadık…

    Saygıyla andık…

    Üç fidanın idamını engellemek için…

    Türk futbolunda da bir isim vardı…

    Galatasaray ve Milli takımın golcüsü…

    Türk futbolunun Taçsız Kralı…

    Metin Oktay’dı…

    Metin Oktay sosyalist düşünceyi hep savundu…

    Oyunu İşçi Partisi’ne verdiğini açıklayan tek futbolcuydu…

    Tüm futbolseverlerin efsane ismi olmuştu…

    Fenerlisi, Beşiktaşlısı Metin Oktay’a saygı duyardı…

    Metin Oktay…

    Üç fidanın idamını engellemek için imza kampanyası başlattı…

    Her yerde, her platformda idama karşı çıktı…

    Ancak gücü yetmedi…

    Türk futbolunda Metin Oktay’dan sonra bir başka Metin olan Metin Kurt da sosyalist mücadelesini sürdürdü…

    O da arkadaşları tarafından yalnız bırakıldı…

    Metin Oktay şimdiki bazı futbolcular gibi…

    Ne tarikata sığındı…

    Ne de Cumhurbaşkanına, Başbakana…

    O hep bildiği doğruda hareket etti…

    O’nu Taçsız Kral yapan hareket de buydu…

    Metin Oktay futbolu bırakınca…

    CHP ve Adalet Partisi…

    “Gel bizden milletvekili ol” diye baskı yaptı…

    Ve şu yanıtı verdi…

    “İkinizin de teklifine hayır diyorum beyler. Benim sahada yaptığım ayak oyunlarının ne değeri olur, ne sözü olur, mecliste sizlerin arasında”

    Üç fidanı andığımız günde…

    Türk futbolunun Taçsız Kralını da unutmayalım…

    Futbol hayatı boyunca 632 gol atan…

    1991 yılında vefat eden…

    Metin Oktay’ı…

    Türk futbolunun sosyalist futbolcusunu bir kez daha saygıyla anıyorum, analım…

    İmza kampanyasında…

    Üç fidanın idamını engelleyemedi…

    Ancak neden Taçsız Kral olduğunu bir kez daha gösterdi…

  • 699

    Sanki piyango çekilişi yapılıyor. Temmuz 2018’de 616 ihale, Nisan 2019’da 417 ihale, Ağustos 2020’de 766 ihale, Mart 2022’de 344 ihale ve en son Nisan 2022’de 699 ihalenin duyurusu yapıldı. Türkiye genelinde 63 ilde 699 ihale. Sadece Ordu’da ihaleye çıkılacak alanların sayısı 26.

    Yarın bilmem kaç yüz ihale daha. Bir de bakmışsın ihale yapacak taş-toprak kalmamış. İstisnasız ihaleye çıkılan hemen hemen bütün maden sahaları ormanlarla kaplı. Türkiye’nin can damarı olan yeşil örtüsü korumasız, çaresiz, yeni katliamları bekliyor. Bilecik’te nerede ormanlık alan varsa maden sahası diye ihaleye çıkılmış. Karadeniz’in el değmemiş ormanları, Munzur dağları, Toroslar, Murat Dağı, Eğrigöz Dağı, Muğla’nın çam ormanları, Kazdağları’nın yüzde 79’u, Ordu’nun yüzde 74’ü vahşi madencilere tahsis edilmiş.

    Anayasa, kanunlar, yönetmelikler çerçevesinde bilimi esas olarak ülkesini, vatandaşını, köylerini ve köylülerini koruması gereken bürokratlar “olur” makamlarına dönüştürüldü. “Bu kadarını yapamazsınız, bunun adı katliamdır” diye tepki gösteren devlet memurları, “Vücut dilinden anlamamakla, İş bilmezlikle, çıkıntılık yapmakla” suçlanıp pasifize ediliyor.

    TOPYEKÜN MÜCADELE

    Maden ihalelerinin mantar gibi patladığına dikkat çeken Ordu Çevre Derneği, “Artık kendi ilçemizdeki, köyümüzdeki ihaleyi iptal ettirmek için uğraşmak zaman kaybetmek olur. Ayrıca başarılı olma olanağı yok. Bu nedenle ihalelerin tümünün iptal edilmesi için mücadele şart. Mücadele topyekün olmalı ve 699 alanın ihalesi durdurulmalı. Bu da yetmez, yapılanların yapılacak olanların tümünün iptali için seferberlik gerekiyor. Kapitalizmin doğaya saldırısı iktidarın yol açıcılığıyla hızla devam ediyor. Buna izin veremeyiz” diyor.

    ÇEVRE BAKANLIĞI BİLE İSYANDA

    Bakın artık bu ihalelere Çevre Bakanlığı bürokratları bile isyan ediyor: “Bu kadar da olmaz” diyorlar. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı birkaç kez Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nı uyarmış: “Haritaları masaya serip ihale yapıyorsunuz. Köyler mi var, tarım alanları mı, ormanlar mı, su kaynakları mı, SİT alanları mı dikkate almıyorsunuz. Sonra birileri ellerinde ÇED raporlarıyla bizim kapımıza dayanıyor…”

    Uyardılar ama dinleyen yok…

    Bakanlık kendini köşeye sıkışmış hissediyor. ÇED raporlarının değerlendirildiği İDK toplantıları öncesinde mevzuat gereği, ilgili bölgenin valisi, il tarım müdürlüğü, il orman müdürlüğü, DSİ müdürlüğü ile o ilin valisinden ve belediye başkanlığından görüş soruyorlar. Ne acıdır ki artık “olur” makamına dönüştürülmüş olan ilgili kurumlar, maden izni nerede istenirse istensin “olur” diyor. Söz konusu yer eşsiz ormanların ortası da olsa, fındık bahçeleri de olsa, zeytin bahçeleri de olsa, Kazdağları da olsa, Karadeniz’in şiir gibi ormanları da; ırmakların dibi, göllerin içinde de olsa “olur” diyorlar. Çünkü onlar anayasa, kanunlar ve yönetmelikleri temel alarak çalışan devletin görevlileri, memurları ya da bürokratları değil, siyasetçilerden gelen emirleri uygulayan emir erleri.

    İktidar partisi belediye başkanları da yüzde 99 oranında maden ihalelerine “olur” diyor. Arada AKP’li Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Hilmi Güler gibi halkının tepkilerini dikkate eden belediye başkanları çıkıyor. Valiler ise iktidar bir bölgede maden yapılmasına izin vermişse, canla başka o madenin açılması için çalışıyor. Devletin gücünü kullanarak köylüleri, çiftçileri ve vatandaşları ikna etmeye çalışıyor.

    Sonuçta top Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın önüne geldiğinde il tarım müdürü, il orman müdürü, DSİ müdürü, vali ve çoğu zaman da belediye başkanları hepsi “olur” demiş. Bu durumda bakanlığın işi zorlaşıyor. Ayrıca Çevre Bakanlığı da siyasetin etkisi altında. Orada da vücut dilinden anlayan memurlar ve bürokratlar var. Ama her şeye rağmen biraz vicdanı olan, anayasa-yasa diyen bürokratlar artık dayanamıyor, “Bu kadar da olmaz” diyor.

    AVRUPA’NIN EN YÜKSEK RADYASYONU MANİSA’DA

    Tehlike çok büyük. Bakınız daha dün Avrupa’da en yüksek radyasyon ölçümü Manisa’da yapıldı. 30 Nisan 2022 tarihinde Diken internet haber sitesinde Ayşegül Kasap imzalı bir haber yayınlandı. Diken’in haberine göre, Avrupa Komisyonu’nun Ortak Araştırma Merkezi’nin (JRC) Radyoaktivite Çevresel İzleme (REM) grubunun yayımladığı grafiklere göre 26 ve 27 Nisan’da Avrupa’da en yüksek radyasyon oranı Manisa’da tespit edildi.

    Neden mi?

    Çünkü 1970-1980 arasında Manisa’nın Köprübaşı ilçesinde bir uranyum madeni işletilmiş. Daha sonra tesis işletme sahası, ocaklar, açılan kuyular etrafına tel örgü bile çekilmeden, radyasyon uyarısı bile asılmadan o haliyle bırakılmış. Sonuç: Köprübaşı’nda olması gerekenden 140 kat daha fazla radyasyon var.

    Bölgede 500’den fazla kuyu açılmış, ocaklar açılmış ve uranyum çıkarılmış. 1980’lere gelindiğinde her şeyi olduğu gibi bırakıp gitmişler. Rehabilitasyon çalışması yapmadan, her şey açık ortada. Yani uranyum cevheri açıkta radyasyon yayıyor.

    Her şey çok açık, bilim insanları uyarıyor ama hiçbir önlem alınmamış. Uzmanlar, uranyum tesisinin Demirköprü Barajı ve Gediz Nehri’yle 200 kilometrelik bir hat boyunca İzmir Körfezi’ne kadar bu radyasyonu yaydığını söylüyor.

    RADYASYON BÖLGESİNDE ÇOCUKLAR OYNUYOR

    EGEÇEP yürütme kurulu üyesi ve jeoloji mühendisi Erhan İçöz de Köprübaşı’nda ölçüm yapmaya gittiklerinde uranyum bölgesinde çocukların oynadığını, hiçbir önlem alınmadığını belirterek, “Burada otlayan hayvanlar kesilip yeniyor, yağmur suları baraja akıyor. O barajdan akan sular Gediz’e karışıyor. Gediz’den de Ege’ye kadar geliyor” diyor.

    adına “altın madeni” denilen açık hava kimya fabrikalarının atıkları, nükleer reaktör atıklarıyla eşdeğer tutuluyor. Madenlerin çoğu ekokırım merkezleri. Altın Ölüm ve Altın Girdap kitaplarımızda uzun uzun anlattık. Türkiye de bu ekokırım merkezleri iktidarın desteği, teşviği ve zorlamasıyla hızla yayılıyor. Türkiye hiç olmadığı kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya.

    Yazar Hakkında

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.