Kategori: Yazar

  • Kimlik muhasebesi – 3

    “Liberal düşünceyi niteleyen metodolojik bireycilik, kolektif kimliklerin doğasını kavramaya olanak tanımaz”[1]

    “Neoliberal öz-sömürü rejimindeyse insan öfkesini daha ziyade kendine yöneltir. İnsanın kendine yönelttiği bu saldırganlık sömürüleni devrimci değil depresif yapar.”[2]

    Doksanlı yıllarda Türkiye takımları arasından özellikle Galatasaray Avrupa’da büyük başarılar gösterirken, her ergen Türk genci gibi ben de hiç yoktan takım tutmaya başlamıştım. Hiç yoktan diyorum, zira ailede futbol taraftarlığı pek yoktu. En yakınında rekabet edecek, didişecek, birbirini kızdıracak birileri olmadığı zaman takım tutmanın da bir anlamı olmadığından olacak, ben de sanırım fazla ilgi duymadım futbol taraftarlığına. Ama Galatasaray’ın başarılarının yarattığı bu çekime ben de kısa süreliğine de olsa kapılmış bulundum. Babama bu heyecanla “baba sen hangi takımı tutuyorsun?” diye sorduğum zaman aldığım “ben ekmeksporu tutuyorum, sen de ekmeksporu tut bence” yanıtı, takım tutma konusundaki tutkuma her zaman ket vurdu. Bu nedenle asla tutkulu bir taraftar olamadım, futbolda da çok becerikli olmadığım için bu sporla aramda her zaman mesafeli bir ilişki oldu. Yanlış anlaşılmasın lisede iyi bir basketbol ve iyi bir voleybol oyuncusu olarak okul takımının etkili oyuncuları arasında bir yerim hep oldu. Ancak babamın “ekmek spor” tabiri nedeniyle bu oyunları oynayan takımları da her ne kadar kendim iyi oyuncu olsam da tutkulu şekilde takip etmedim. Neyse mevzunun spor olduğu sanılmasın. Tam da tutkulu bir takım taraftarı ya da spor takipçisi olmadığım için spor konusunda yazı yazacak haddim olmadığının farkındayım. Şu anda bana Fenerbahçe’nin kalecisinin kim olduğunu sorsanız bilemeyecek kadar alakasız biriyim bu konuda.

    Bu takım tutma konusuyla ilgili olarak karşılaştığım bu heves kırıcı “ekmekspor” tabirinin sanırım biri takım tutmanın anlamsızlığına ve lüzumsuzluğuna göndermede bulunan diğeri de “ne olursa olsun bir tarafı tutma, ortalarda dolan” tavsiyesine yaslanan apolitik tavrı benimsemem gerektiğine dair emrivaki olmak üzere iki iması vardı. Aslında birinci tavsiye imanın ötesinde düpedüz emirdi. Takım tutma gibi lüzumsuz bir meşgale yerine, daha “faydalı” işlerle iştigal etmem yönünde emir gücünde tavsiyeydi bu. Bu bir yönüyle elbette anlaşılır. Takım tutma konusunda aşırıya gittiğiniz zaman, başka işlerinizi bir yana bırakıp takımınızın faaliyetlerini izlemeye zaman ayırmanız gerekiyordu. Dahası futbol taraftarlığının da bizzat apolitikliği besleyen bir yanı yok mudur? Portekiz’in uzun soluklu diktatörü Salazar’ın yönetim mottosu üç F’ye (três F) dayanmaz mı? Spor, eğlence ve dini ifade eden bu Futbol, Fado ve Fatima üçlüsü bir anlamda kitleleri apolitikleştirip dilediği ideolojiyle etkileşime sokmak için uydurulmuş ideal bir bilişsel simya değil miydi? Futbol fanatikliği apolitikliğin en bilinen özne biçimlerinden birisi değil midir? Elbette babamın bahsettiği “ekmekspor” ifadesinin, bir yandan futbol fanatikliğinin insanı gerçek ihtiyaçlarını ayırt etmekten uzaklaştırdığı gibi bir iması varken diğer yandan da kolektif bir iradeyle kendi iradesini birleştirme arzusunun beyhudeliğine de göndermede bulunuyor. Bu ise idealde saf bir bireyciliği, ideal olmayan durumlarda yani arızi ve krizli anlarda da bireyciliğin parantez içine alınıp hegemonik olanla iradesini kolayca birleştirebilmeyi, yani saf bir pragmayı vazediyor. İşte tam da bu nedenle zannedildiği gibi apolitik, politikadan uzak ya da politikasız özne değil, belki de en politik var oluşun vücut bulduğu ve sırf kendi yaşamına ve çıkarına odaklandığı için de araçsal aklın güdümünde bir Politik öznedir.

    EN YAYGIN KİMLİK

    Günümüzde apolitiklik en yaygın kimlik haline gelmiştir. Apolitiğin politik kimliği hem konforlu hem de yüzergezerdir. Konforu her tarihsel ve konjonktürel koşula uyum sağlama kapasitesinden kaynaklanır. Tam da bu uyum kapasitesini işte yüzergezerliğinden alır. Apolitiğin kimliğindeki yüzergezerlik onun konjonktürel olarak hegemonik olan başka başat kimliklere kolay lehimlenebilmesinden kaynaklanır. Aslında bu bir eklemlenmedir, ancak buradaki bu eklemlenmeyi lehimlenme olarak tanımlamak daha yerindedir. Zira eklemlenme nispi bir sabiteye ya da istikrara göndermede bulunur. Yani en azından belli tarihsel konjonktür içinde, belli bir süreliğine de olsa başka kimliklerle ortak idealde buluşabilmeye. Lehimlenme ise, apolitikliğin özünü oluşturur. Tarihsel, konjonktürel veya belli bir rasyonele dayalı bir ideal birleşimi değildir apolitikliğin hegemonik olan diğer kimliklerle lehimlenmesi. Her an, her koşulda, dakikalar içinde dahi değişebilir apolitiğin hangi kimlikle, hangi koşullarda ve hangi derinlikte lehimlenebileceği. Yüzergezerlik apolitiğe böyle esnek bir hareket alanı sunar. Bu nedenle de geniş kitleleri kendine kolayca çeker bu öznellik hali.

    APOLİTİĞİN POLİTİK ÖZNEYE DÖNÜŞMESİ

    Apolitik, ilk bakışta Türk olmayabilir, ama gerektiğinde ve egemenler Türklüğün altını kalınca çizdiği zaman en koyu Türk olup çıkar. Apolitik, karşınıza ilk çıktığında Müslüman da olmayabilir, ama egemen ve egemenin makbul dinbazlarının dindarlığa dair getirdiği tanımlar, geniş kitlelerin önünde yerli yersiz konuşularak temaşa edilmeye başlandığı zaman, din ve inanç apolitiğin hayatının vaz geçilmez unsuru haline gelebilir ve apolitik en koyu dindar olarak çıkabilir karşınıza. Apolitik erkekliğini o kadar da önemsemeyebilir genel olarak; ancak lider masaya yumruğunu vurduğu zaman, erkekliğini gösteren bütün simgesel nesneleri gözüne gözüne soktuğu zaman, apolitiğin erkekliği aklına birden düşüverir ve erkekliğini göstermeye heves edeceği ilk kişiler karısı ya da kızları olur. Apolitiğin anneliği o kadar da mühim bir şey olmayabilir sıradan gündelik hayatında, ancak egemenler, savaşa giden gencecik evlatlar patır patır ölmeye başladığında ve bu ölümlerin nedenini makul bir şekilde açıklamaktan uzak hale geldiğinde, birden bire annelere seslenir “sen ne yüce bir annesin ki eeyy Türk annesi…” diyerek. Bu sesleniş, apolitiğin anneliğini depreştirir ve evlenmeyi, standart bir aile kurmayı, çocuk doğurmayı reddeden bütün kadınlara, hemcinsine ilgi ve aşk duyan bütün erkek ve kadınlara bu annelik konumundan saydırmaya başlar. Apolitik normal koşullarda, etrafında hangi ırktan, hangi dinden hangi mezhepten kişilerin yaşadığına pek de aldırmaz. Elbette her ortalama apolitik yanında yöresinde kendine benzer tiplerin var olmasını ister o başka. Ancak misal küçük üretici bir apolitik çiftçi tarlasında, bağında bahçesinde hangi milletten işçinin çalıştığıyla pek ilgilenmez. Onun ilgilendiği, meyvelerin berelenmeden toplanabilmesi, tarlasının tek bir ot zerresi kalmadan tertemiz çapalanabilmesidir. Bu işlerin eksiksiz ve ucuz yollu yapılması halinde bu işleri kimin eksiksiz yaptığına bakmaz apolitik küçük üretici çiftçi. Onun küçük dünyasında, hayatına giren kişilerin ne ya da kimler olduğunun önemi yoktur. Ne var ki, egemenler arasından bazıları, göçmenleri işaret edip “bunlar ekmeğimizi elimizden alıyor, bunlara hastanelerde en özel muameleler yapılıyor, bunlar ırkımızı, nüfusumuzu, toplumumuzu bozuyor” demeye başladığı zaman, apolitik küçük üretici çiftçinin “Müslüman, Türk ya da vatansever, milliyetçi, yerlici, millici” olduğu aklına düşüverir. İşte bu aklına düşmeyegörsün, apolitik küçük üretici çiftçi en militan ve en yabancı düşmanı politik özneye dönüşüverir.

    HER EGEMENİN ARZU ETTİĞİ POLİTİK ÖZNE: APOLİTİKLER

    Apolitiğin politik kimliği hamur kıvamındadır. Geçtiği ele göre şekil alır. Tam da bu nedenle her egemenin arzu ettiği politik öznedir apolitik. Politikaya bulaşmaz, ama her an girdiği politik kabın şeklini alarak o kabın en ufak bir deliğinden çıkarak akacak yerini hızla bulur. Politikaya bulaşmaz, ama egemenin işaret ettiği düşman politik kimliklere demediğini, etmediğini bırakmaz. Politikaya bulaşmaz, ama egemen düşman bellediği siyasi ya da sivil aktörlere eziyet ederken, kenardan izler, “nasılsa beni ilgilendiren bir durum yok, onlar da o kadar seslerini çıkarmasaymış canım, erken öten horozun başı elbette kesilir” gibi sinik yorumlar yaparaktan. Politikaya bulaşmaz, cesur politik yorumları çoğu zaman dinlemekten ya da okumaktan bile imtina eder, ama egemen “milli çıkar” diye bir olayı tanımladığı anda koşarak destek olabilir. Milli çıkar söz konusu olduğu zaman akan sular durur, “İsrafil surunu urur, mahlûkat yerinden durur”[3]; gerekirse sahte olduğuna aldırmaksızın Dolar yakar, gerekirse en halisinden portakal bıçaklayabilir. Politikaya bulaşmaz, egemenin politika uğruna muarızlarına yaptığı tüm eziyetleri değerlendirirken, egemene kızmak yerine, eziyet görenlere köpürür, hiçbir şey yapamazsa kendi kendine söylenir, kendine bilenir. Çünkü apolitik, potansiyelinde olan fakat bir türlü edimsel hale geçiremediği bütün politik faillik hayallerini içine atmak zorunda kalmıştır. Bu zorunluluk onda bir türlü başa çıkamadığı bir suçluluk duygusuna yol açar. Bu suçluluk duygusuyla başa çıkmanın en kolay yolu ise buna engel olanlarla mücadele etmek değil, onlarla mücadele edenlere düşman kesilmektir. Çünkü insan türü özgür ve mutlu olmayı çok ister, ancak bunun için mücadele etmek zordur. Bu zorlukla baş etmek için mutlu ve özgür olanların mutluluk ve özgürlüğüne haset duyar. Çoğu politik kimliğin temelinde işte bu haset yatar. Apolitik, bu hasedi içinde en çok taşıyan ve biriktiren politik öznedir. Zira apolitik, aslında kendine özgü bir var oluş halini hiç tatmamış, hep bir parazit gibi başka kimliklere tutunma deneyimiyle idare etmek durumunda kalmıştır. Bu nedenle apolitik içinde bitmez tükenmez bir haset ve hınç barındırır. İşte egemenler de apolitik kitlelerin içindeki bu hınç ve haset rezervinden en iyi şekilde yararlanmasını bilirler.

    [1]ChantalMouffe (2010). Siyasal Üzerine, (Çev. Mehmet Ratip), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 19.

    [2]Byung-Chul Han (2019). Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 16.

    [3] Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’nın Türk Köylüsü adlı bölümünden.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Camus’sal sağlık, bir imza, bir miting

    Sağlık kamusal bir meseledir. Sağlığın bireysel olarak algılanmasına, toplumda öyle algılanması için çalışılmasına, toplum sağlığının korunması için yapılması gerekenlerin usulca vatandaşların üzerine bırakılmasına, devletin bu konudaki ödev ve sorumluluklarından “profesyonel” bir şekilde sıyrılmasına alışmamamız gerek.

    Sağlık herkes için bir haktır. Müşteri değil, vatandaş olduğumuzun bilincinde olarak, sağlığa erişim konusunun bir “ticari mesele” haline getirilmesine karşı çıkmamız, vergisini, primini ödediğimiz bir hizmet için ayrıca cebimizden para ödemeye itiraz etmemiz gerek.

    En yaygın tanımıyla “bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali” olan sağlık, bütüncül bir kavramdır. Sağlığa erişim için getirilecek -ırk, din, politik görüş, inanç, ekonomik ve sosyal durum vb.- en küçük koşulun ayrımcılık anlamına geleceğini ve bunun da başta Anayasa olmak üzere yasalara ve pek çok uluslararası sözleşmeye de aykırı olduğunu bilmemiz gerek.

    Doğduğumuz, büyüdüğümüz, yaşadığımız yer, içinde bulunduğumuz çevre, barınma ve çalışma şartlarımız, beslenmemiz, sosyo-ekonomik koşullarımızın tamamı sağlıklı olma durumumuzu etkiler. Bu yüzden, hastalandıktan sonra astronomik paralar ödeyerek sağlık hizmetine erişmeye çalışmaktan çok, hastalanmamıza neden olan koşulların ortadan kaldırılması gerektiğinin farkında olmamız, bunu talep etmemiz ve bunun için mücadele etmemiz gerek.

    Bir kişinin hastalığı sadece kendi sorunu, bireysel bir sorun değildir. Ailesinden ve yakın çevresinden başlayarak bütün toplumun sorunudur. COVID-19 pandemisi sürecinde, bunun ne anlama geldiğini somut olarak yaşadık, gördük hepimiz. COVID-19 pandemisinin daha da görünür kıldığı gerçekleri aklımızdan çıkarmamamız ve idarenin “PR jargonlu” tuzaklarına düşmememiz gerek.

    ***

    Ne var ki, neoliberal politikaların tetikçisi AKP iktidar(lar)ı geçen 20 yılda, sağlığın bu niteliklerinin aşındırılması konusunda (daha öncekilere kıyasla) çok yol kat etti. Önce, göz boyayan uygulamalarla kışkırtılmış bir sağlık talebi yarattı. Ardından, sağlık harcamaları için cepten yapılan ödemelerin oranını giderek artırdı. Koruyucu sağlık ihmal edildi. Sağlığa ve sağlık hizmetlerine erişim zorlaştı ve eşitsizlik arttı. Giderek olumsuzlaşmakta olan bu tabloya pandeminin yarattığı olağandışı koşullar eklendi.

    Şimdi, insanlar sağlık hizmetine erişim için hastanelerden randevu bile alamaz duruma geldiler. Randevu süreleri sadece 5 dakikayla sınırlandı. Kronik hastalıkların ve COVID-19 dışı hastalıkların tedavileri aksadı. Neoliberal politikaların etkisiyle çalışma şartları giderek olumsuzlaşan, itibarsızlaştırılan ve sağlıkta şiddetin odağında bırakılan sağlık çalışanları tükenmişlik içerisine girdiler. Yurtdışına gitmek isteyen hekimlerin sayısı hiç olmadığı kadar arttı.

    Tüm bunların üzerine ekolojik, ekonomik ve siyasi krizler eklendi. Bir “kusursuz fırtına”nın ortasındayız sanki.

    ***

    Amerikalı yönetmen Michael Moore’un yazıp yönettiği 2007 yılı yapımı “Sicko (Hasta)” isimli filmi hatırlarsınız. Kâr odaklı Amerikan sağlık sisteminde, özel sigorta şirketleri, ilaç şirketleri ve işbirlikçi siyasetçiler aracılığıyla vatandaşların nasıl istismar edildiği, hiç sağlık sigortası olmayanlar bir yana, sağlık sigortası olan yurttaşların bile bir süre sonra artan prim ödemeleri, fahiş katkı/katılım payları nedeniyle sistemin dışına nasıl atıldıkları, sağlık hizmetine erişimden yoksun kalışları ve nasıl yoksullaştırıldıkları anlatılır. Amerikan sağlık sisteminin absürdlüğe varan akıl dışılığı ve yıkıcı sonuçları çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilir filmde.

    Absürdlükten söz açılmışken; absürdizmin öncülerinden kabul edilen Albert Camus’yu anmadan geçmeyeyim.

    Albert Camus’nun, 1960 yılında bir trafik kazasında yaşamını yitirmeden önce, dostlarına sık sık en absürd ölüm şekillerinden birinin trafik kazasında ölmek olduğunu söylediği aktarılır.[1] [2] Bu böyle, çok mistik bir şeymiş gibi anlatılır. Oysaki, trafik kazasının kendisi değil de, beklenmeyen, dışarıdan gelen ya da önlenebilir bir nedenle birden bire yok olmanın absürtlüğüdür aslında Camus’nun sözünü ettiği…

    COVID-19’dan ölmek gibi mesela; ya da herhangi bir önlenebilir hastalıktan. İş kazasında sakatlanmak, ölmek gibi ya da.

    Kendi var oluşumuzdan kaynaklı hakkımızı kullanabilmek için şirketlere para ödemek durumunda kalmamız gibi mesela. Bir insan hakkı için para ödenmesinin absürdlüğü yani…

    Kimsenin ulaşamadığı devasa şehir hastaneleri için yandaş firmalara hasta garantisi verilmesinin absürdlüğü. Ya da kendi iradelerinde olmadığı halde, çocuklarımızın dünyaya “borçlu” gelmesinin absürdlüğü…

    Ve bütün bu olan bitenin üstünün “veri, bilgi saklayarak” örtülmeye çalışılmasının absürdlüğü…

    Bizim yaşadığımız işte Sicko filmindeki gibi; bir nevi “Camus’sal” sağlık yani…

    ***

    Yıllardır, sağlık çalışanlarının özlük hakları ve toplumun sağlık hakkı için mücadele eden Türk Tabipleri Birliği (TTB), 3 yıl arayla görevleri başında katledilen Dr. Ersin Arslan (2012) ile Dr. Kamil Furtun’un (2015) ölüm yıldönümleri olan 17 Nisan ile 29 Mayıs tarihleri arasında “Emek Bizim Söz Bizim, Sağlık Hepimizin” başlığı ile bir imza kampanyası düzenliyor. İmza kampanyasının sona ereceği 29 Mayıs tarihinde ise Ankara’da 9 sağlık meslek örgütünün katılımıyla bir miting gerçekleştirilecek.[3] Mitingin yeri ve saati önümüzdeki günlerde açıklanacak.

    İmza kampanyasına ve mitinge konu olan “10 Acil Talep” metnini ve imza kampanyasını içeren linki buraya  bırakıyorum. Ben imzaladım. Sağlık hakkına sahip çıkan ve bu absürdlüğün içinde yaşamaya itiraz eden herkes imzalamalı ve 29 Mayıs’ta düzenlenecek mitinge destek vermeli.

    [1] https://www.britannica.com/story/how-did-albert-camus-die

    [2] https://www.irishtimes.com/culture/how-absurd-the-world-as-albert-camus-saw-it-1.1581045

    [3] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=8d3da174-c61a-11ec-8bef-40694c436a49

  • Kanayan bir zaman gülü

    Yazıyoruz hepimiz her gün gündemi, siyaseti, zamları, yoksulluğu, ekonomiyi, hukuku…

    Hayata dair bize dokunan her şeyi…

    Ama zamanın da bizi yazdığını unutuyoruz…

    Ve görmüyoruz, yirmi yılın büyüttüğü gençleri ve çocuklarını zaman nasıl oluşturdu, bilmiyoruz…

    Yazmak; hayata karşı direniş, birçok kez tutunuş, sessizliği kanatmak ve haykırmak, her şeyi yazarız ama zamanı asla…

    Çünkü zamandır bizi yazan…

    Yavaşladığımız, coşkulandığımız anlarda, özenli ve özensiz olduğumuzda, azaltarak bazen, bazen boşaltıp doldurarak yazar bizi zaman…

    Günlerin ağırlığından, hayatın kargaşasından geçip gelen bir kuşak var…

    Gençler ve çocuklar…

    Acılar fazla geliyor minik yüreklerindeki kanatlara…

    Hiçbiri uçmayı istemiyor. Gelecek hayallerini bırakın, hani neredeyse tevellüde ayrılan paralar gibi sıkışıp bir köşede yok olmayı bekliyorlar…

    Yolun başında, hayatın baharında, dalın tomurcuğunda yorgunlar…

    Onlar, yirmi yıl kadar önce daha doğarken karartılmış günbatımlarına doğdular…

    Belki bir kaç gülün kırık hatırası ebeveynlerinin yanlarında kalan, o kadar…

    Ne verebildik onlara? Yalnızlaştırılmış ve karartılmış, bolca açlıkla sıvanmış bir an’dan başka…

    Evet, şüphesiz sevgi zengini bir kalp sunduk yanında ama belirsizlikle, tehlikeyle, yenilgiyle dolu hayatlarımızda sevgimiz tek başına büyütüp, besleyebilir mi onları? Koruyabilir mi?

    Ki, doğdukları an’ın geçmişi parçalanmış insan duyguları, harap edilmiş doğası, ışığı söndürülmüş ay ve kenarları bir bir kırılmış yıldızlarla doluyken…

    Şimdileri henüz tanımsız ve belirsizken ve geleceğin şimdiki umut dışında bir gerçeği, düşü yokken…

    Sahi; yirmi yıl öncenin bebeği bugünün gencine, dünün çocuğu şu anın erişkinine, çocuklar ve gençlere ne verebildik? Dolaşabilecekleri çatallı bahçelerden, insan doğasının iyi yanını yok ettiğimiz bir çağda, kısacık sevinçler arkasından upuzun acılar yaşatmaktan başka…

    Umut ne renk? Hayal? Bilemeden,

    Öğrendikleri; karşı koymak ne renk? Ve çoğu kez susmak?

    Gelecekleri sisin en derininde, gül benizleri solgun, yorgunlar…

    Dedik ya insan yazar her şeyi…

    Açlığı, yokluğu, hukuku ve hukuksuzluğu…

    Yazar insan tarihi, yasaları, türküleri, acılarla beraber sevinçleri…

    Yazar; mücadeleyi, direnişi, umudu ve umutsuzluğu, tükenişi…

    Bazen de başkaldırıdır düzene kalemi yazarın…

    Ve elbette; kuşkanadı sevdaları, mor kelebek heyecanında aşkları…

    Kırgınlıkları, ayrılıkları da yazar kalem, mürekkebe bata bata kanatırken kendini, zaferleri de…

    Ama zamanı asla…

    Zaman, bizi oluşturandır. Yirmi yıldır yaralı bir iklimde doğan bu çocukları zaman nasıl oluşturdu? Hiç baktık mı?

    Elbette umutsuz değilim…

    Çünkü zaman, aynı zamanda dönüştürendir…

    Nehirleri alıp götürdüğü kadar geri de getirir, yok ettiği kadar bizi yeniden var eder, ateş olup yaktığı kadar bir yağmur olup söndürür bilirim…

    İnsanın yaşadıklarından başka nedir ki zaten zaman?

    Çocuklar ve gençler bu yirmi yılda neler yaşadılar, yaşadıklarıyla nasıl oluştular?

    Görmemiz gereken elzem sorunlardan birisi bu bence…

    Öyle ya, geleceğin sahibi onlarsa, zamanın içinde kıskıvrak sarılmış bu çocuklara, kuşatmaları kaldırıp neye dönüşmek istiyorlarsa o dönüşüme kapı açmak lazım…

    Bu da bizlerin artık; ne istediğimizi bilmekle, kim olduğumuzu yeniden keşfetmemizle mümkün…

    Çünkü biliyoruz ki; zaman bükülmez, biz içinde yürürüz…

    Kötülüğü baş tacı edip, iyiliği çılgınlık sayan dünyada…

    Daha da geç olmadan, zamanın içinde bu taze yüreklerin eğilip bükülmesini beklemeden…

    Yorgunluktan yaşanmamış bir hayat tüketmeden…

    Özgürce hayalleriyle yürüyebilecekleri aydınlık bir yolu açmak zorundayız…

    Çocuklar ki elimizde kanayan birer zaman gülü…

    Bu karanlık iklim her şeyi istediği gibi oluşturmadan, hayallerle buluşturmak için çocukları…

    Bir an evvel halk olduğumuzu hatırlayıp, karanlığın perdelerini yırtmak zorundayız…

    Ve artık yeniden yazmalıyız özgürlüğün rengini…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Memleketi yağmalamanın adı ‘ülkeyi yönetmek’ olmuş

    Böyle bir ülke yönetimi olabilir mi arkadaşlar…

    TÜİK’e güvenemiyorsun… Merkez Bankası’na güvenemiyorsun… Bakanlar olmuş ayaklı yalan makinesi… Bir söyledikleri bir söylediklerini tutmuyor. Üstelik sözlerinin hiçbir hükmü yok…

    yenemediğini hukuk yoluyla cezalandırmaya kalk. Hukuku siyasetin sopası gibi kullan. İstanbul’da oyların çalınmasını engelleyen kişiyi, “Hakaret etti” diyerek içeri tıkmaya çalışıp, siyaset yasağı getir.

    Seçimlere giderken yine gerilim hattına sarıl, geziyi nifak kaynağı olarak milletin arasına sok, canı burnunda olan insanları cezalarla korkut.

    Böyle bir ülke, böyle bir devlet olabilir mi…

    Memleketi yağmalamanın ve yağmalatmanın adı ülkeyi yönetmek olmuş. “Biz seçildik, ülkeyi yağmalayabiliriz…” Böyle bir mantık olabilir mi? Moğolları iktidara getirseydik inanın bu ülkeye bu kadar zarar veremezlerdi.

    dünyadaki en önemli şey BE-YİN. Bildiğiniz beyin. Kafatasımızın içinde olan o kıvrımlı organımız. Devasa fabrikalarınızdan, en öldürücü silahlarınızdan bile daha değerli olan şey BEYİN. İyi eğitimli ve üretken beyinler.

    Bunun için özgür ve sağlıklı bir ortamda yaşamaları gerekiyor. Bir beynin üretici olabilmesi için öncelikle içinde bulunduğu bedenin sağlıklı bir ortamda yaşaması ve sağlıklı beslenmesi gerekiyor. Sonra dogmalardan, baskılardan, önyargılardan kurtarılması gerekiyor. Özgür bırakılması gerekiyor. Özgürce düşünmesi, özgürce üretmesi ve özgürce açıklaması ve yayması gerekiyor.

    Kim sağlayacak bu ortamı?

    O beyinlerin içinde yaşadığı devlet.

    Beyinlerine düşman bir devlet olabilir mi? Olabilir. Beyinlerine düşman bir hükümet tarafından yönetilen bir devletimiz var.

    Sınırlar yol geçen hanı olmuş. Elini sallayan sınırı geçiyor. Hem de kafileler halinde geçiyorlar. Kamyon kamyon, TIR’larla her gün yüzlerce insan Türkiye’ye akın akın geliyor. Bu insan göçünü film izler gibi izleyen bir hükümet ülkeyi yönetiyor.

    Hepimiz Orta Asya steplerinden gelmişiz; öyle diyor.

    Ülkeyi ucuz işçi cenneti haline getireceklermiş. Çin’in yerine üretim üssü olacaklarmış. Bunun için de sigortasız, karın tokluğuna çalışacak kölelere ihtiyaçları var. Çaresini de bulmuşlar Afganlı, Iraklı, İranlı, Suriyeli, Afrikalı çaresiz insanları ülkeye dolduruyorlar.

    Bu ülkenin İçişleri Bakanı bu sistemi savunuyor. Yasa dışı göçmenleri gönderirsek en çok işverenler üzülecekmiş. Onları sigortasız, düşük maaşla çalıştırıyorlarmış. Kaçak göçmenler sayesinde ülke ayakta duruyormuş. Yasadışı çalışmayı ve çalıştırılmayı savunan bir İçişleri Bakanı!

    Sayın İçişleri Bakanı, küresel iklim krizi nedeniyle bu “göçmen krizi” dediğiniz sessiz işgal giderek büyüyecek. Milyonlarca insan daha sınırlarımıza dayanacak. Önümüzdeki yıllarda sınırlarımız doğudan ve güneyden hiç görülmemiş sayıda göçmenlerin hücumuna sahne olacak. Evet siz kabul etmeseniz de tam bir istila durumuyla karşı karşıya kalacaksınız. Sizin yasa dışı göçmenleri ülkeye doldurmadan önce bu ülkede yaşayan milyonlarca insanı düşünmeniz gerekiyor. Sizin birinci önceliğiniz Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmalıdır. Siz bu devleti ayakta tutabilmek için önlemleri almak zorundasınız.

    Siz İçişleri Bakanı olarak ona buna laf yetiştireceğinize, bu göç dalgasıyla sınırlarınıza dayanacak milyonlar için ne önlemler almayı planlıyorsunuz bunu söyleyin. Komşu ülkelerle işbirliği halinde projeler geliştirmek zorundasınız. “Bilmiyorduk, haberimiz yoktu, aniden oldu” gibi bahanelerin arkasına sığınamazsınız. Yıllardır bilim insanları uyarı üstüne uyarı yayınlıyor.

    Ülkenize, topraklarınıza, dağlarınıza, ormanlarınıza, su kaynaklarınıza, tarım alanlarınıza sahip çıkın diye uyarıyorlar. Sizin yönettiğiniz polis ve jandarma, topraklarına sahip çıkmaya çalışan köylülere, çiftçilere saldırıyor. Sizin yönettiğiniz jandarma ve polis köyleri haritadan silen, dağları-ormanları ve su kaynaklarını param parça eden emperyalist yağmacıların bekçiliğini yapıyor. Adına da “madencilik” diyorlar.

    Ne olduğuna bakmadan, ne kadar kurum var hepsi yağmalandı, satıldı, savıldı. Memleketin en stratejik kurumlarından birisi olan şeker fabrikaları arsa rantlarına kurban edildi. Şimdi herkes döne döne hayvan yemi arıyor. Çünkü şeker pancarı sadece şeker değil aynı zamanda hayvan yemiydi.

    Ne kadar kurum var satıldı, şimdi ülkenin toprakları satılıyor. Bu ülkenin vatandaşlığını ayağa düşürdüler. 200 bin dolar getir, 300 bin dolar getir hem ev sahibi ol, hem vatandaşlığı al. Böyle bir devlet yönetimi olabilir mi…

    Önce adamı tüm dünyaya katil ilan et ki öyle, sonra git adamı kucakla. Böyle bir ülkedeyiz şu anda…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Kaftancıoğlu İl Başkanlığı görevini bırakmayacak

    Siyaseten yasaklı olan CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, görevi bırakmayacak… Aynı Erdoğan’ın 2002’de AKP Genel Başkanlığı görevini bırakmadığı gibi.

    Yargıtay, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun 4 yıl 11 ay 20 günlük hapis cezasını onayladı, yerel mahkeme kararı Türk Ceza Yasası’nın 53. Maddesi kapsamında verdiği için Kaftancıoğlu’na siyasi yasak da getirildi.

    TCK’nın 53. Maddesi’nin 4. Fıkrası uyarınca siyasi yasaklı hale geldi. Düzenleme, kişinin “Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasi parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan yoksun bırakılmasına” hükmediyor.

    Bu ne demek?

    Kaftancıoğlu, siyasi partinin üyesi olabilir ancak siyasi partinin yöneticisi olamaz.

    Yönetici olursa ne olur?

    Türk Ceza Kanunu, 53 madde uyarınca yoksun bırakma cezasına hükmediyor ama aksi durumda ne yapılacağına ilişkin yaptırıma yer vermiyor.

    Eğer Kaftancıoğlu, il başkanlığı görevine devam ederse, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Sicil Bürosu, bu durumda Anayasa Mahkemesi’ne partinin uyarılması için başvuruyor.

    Yüksek Mahkeme de siyasi partiye “ihtar”da bulunuyor.

    Daha önce siyasi partilerin, Anayasa Mahkemesi’nin ihtarlarına uymamaları olası kapatma davalarının konusu olabiliyordu. Ancak AKP döneminde yapılan bir değişiklikle, bu yaptırım kaldırıldı.

    Yerine başka bir düzenleme yapılmadığı için, yasada bu kapsamda boşluk kaldı.

    Düzenleme kaldırıldığından, Anayasa Mahkemesi bu konuda CHP’ye ihtarda bulunur ve CHP, ihtarın gereğini yerine getirmezse CHP’ye bir yaptırım olmayacak.

    Dolayısıyla CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, bugün itibariyle siyasi yasağına rağmen görevine devam edebilir, bunun da bir yaptırımı olmaz.

    ERDOĞAN SİYASİ YASAĞIYLA AKP GENEL BAŞKANI OLARAK SEÇİME GİRMİŞTİ

    AKP’nin 3 Kasım 2002’deki ilk seçimini hatırlayalım… Erdoğan, Türk Ceza Yasası’nın 312. Maddesinden mahkum olduğu için Anayasa Mahkemesi hakkında “milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olmadığı” kararını vermişti.

    Erdoğan, Yüksek Mahkeme kararıyla yasaklıydı, milletvekili seçim listelerinde yer alamadı ama ismi seçim pusulasında “AKP Genel Başkanı” olarak yer aldı. Yüksek Seçim Kurulu da o pusulaya sesini çıkarmadı.

    Seçimlerden sonra Meclis’te yapılan değişiklikle, Erdoğan’ın seçimlere girmesinin önü açıldı, Siirt’te yenilenen seçimlerle milletvekili olabildi.

    CHP NE YAPACAK?

    CHP’de Canan Kaftancıoğlu’nun İstanbul İl Başkanlığı görevine devam edip etmeyeceğine yönelik tartışma sürüyor.

    Parti’nin önünde iki yol var.

    Birincisi, bu kararın İstanbul seçimlerinin rövanşı olarak alındığı ve bu rövanş hamlesine, Kaftancıoğlu’nun İl Başkanlığı görevine devam ederek yanıt verilmesi yönünde. Kaftancıoğlu’nun ismi resmi olarak kalacak, görevine devam edecek, bununla ilgili de hiçbir yaptırım olmayacak.

    İkincisi ise Kaftancıoğlu’nun İstanbul İl Başkanlığı görevinden resmi olarak istifa etmesi ama pratikte, eylemsellikte İl Başkanlığı görevini devam ettirmesi. Kağıt üzerinde bir başka biri İstanbul İl Başkanlığı’na atanacak, tüm açıklama ve eylemleri ise Kaftancıoğlu yapacak.

    Bugün CHP’de önce MYK ardından Parti Meclisi toplantısı yapılacak.

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, her iki toplantının ardından Kaftancıoğlu’na ilişkin izleyecekleri yol haritasına karar verecek.

    Genel Merkez’de ibre Kaftancıoğlu’nun resmen görevine devam etmesi yönünde…

  • Erşan Kuneri: Zaman ve mekan!

    Cem Yılmaz’ın Netflix için çektiği dizisi “Erşan Kuneri”nin yedinci bölümünün sonlarında, Erşan ile Feride’nin sohbet ettiği bir sahne var. Seks filmlerinin unutulmaz yıldızı olmaktan kurtulup ciddiye alınan bir sinemacı olmaya karar veren Erşan Kuneri’nin üst üste batan filmlerin ardından bir iç dökme sahnesi aynı zamanda. İlginçtir bu sahneyi izlerken, Cem Yılmaz’ın bilinçaltının konuştuğunu düşündüm.

    Feride’nin yirmi kişiye tiyatro oyunu sahnelemesi muhabbetinin ardından, “Ben de yirmi kişiye oynasam neler yapardım. Kulaklarına fısıldardım valla. Bizi dövdü mü, yüzbinler milyonlar dövüyor Feride.” Cem Yılmaz’ın sinema ile kurduğu ilişkiyi tanımlayan şey burada yatıyor kanımca, milyonların ilgisine olan açlık ve onlardan duyulan korku! Belki de bu yüzden, bu durum aynı zamanda Cem Yılmaz’ın en büyük dilemması. Bir yandan sineması eleştirmenler, festivaller tarafından ciddiye alınsın, bağırlara basılsın istiyor, diğer taraftan gişe rekorları kırmak. Hem kulaklara fısıldamak hem de dayak yememek istiyor. Haliyle bu arada kalmışlık bir yandan İstanbul Film Festivali’nde en iyi ilk film ödülünün sponsoru olma, diğer yandan ‘çakma Emek’ sinemasında gala yapma gibi iki uç arasında gidip gelmesine neden oluyor.

    Netflix’i hem eleştirmenleri aynı anda mutlu etmek nadiren olur! Hem memleket meselelerine yakın görünüp hem Kültür Bakanı’nın kapısında yalnızca sizin gibi sektörün büyük oyuncularının işine gelecek düzenlemeler talep edemezsiniz. Biri geri teper. En nihayetinde 20 kişinin kulağına “Emek sineması harcanamaz” diye fısıldayabilirsiniz ama ‘milyonların’ sizi unutmasından korktuğunuzda kendinizi bir anda ‘çakma Emek’te bulursunuz.

    Diziye gelirsek. “Erşan Kuneri”, Cem Yılmaz’ın daha önce birçok filminde yaptığı gibi bir tür sinemaya ‘saygı duruşu’ olarak da okunabilir. Ancak burada “G.O.R.A”, “A.R.O.G” ve “Arif V 2016” ‘üçlemesi ya da “Pek Yakında” da olduğu gibi ‘ana akım’ Yeşilçam sinemasından çok ötekilere, dışlananlara dair bir anlatı söz konusu. Bu yapımlardan farklı bir yaklaşım da var burada. Örneğin “Pek Yakında”, Yeşilçam’ın karakterlerine, insanlarına özlemi ifade ediyordu daha çok. “Arif V 2016” ise dönemin popüler kültür atmosferine, oradaki karakterlere ağırlık veriyordu. Burada 80’lı yıllardaki dönüşüm dizinin ana aksını oluşturuyor. Örneğin 1981’de cezaevinden çıkıyor Erşan. Niye içerdeymiş ki? Bunu öğrenemiyoruz ama biz eskiler, muhtemelen seks filmleri çektiği için darbe iktidarı tarafından içeri atılmıştır diye düşünüyoruz. Ama dönemin koşullarını bilmeyenlere malum olamıyor bu bilgi.

    Haliyle, kariyerini değiştirmek ve ciddiye alınmak istenen bir yönetmen olmaya karar veriyor Erşan Kuneri. Eski ekibi topluyor, yeni isimler ekliyor ve dönemin ruhunu yansıtacak filmler çekiyor. Tarihi “Kuru Murad”, korku “Ebenin Avı”, toplumcu gerçekçi “Kooperatif Kemal”, polisiye “Kötü Mal”, fantastik “Faqbadi”, süper kahraman “Erman” gibi filmler çekip türler arasında gezindikten ve bütün bunların batmasının ardından dönemin ruhuna uygun bir şekilde arabesk “Doyamadım” ile final yapıyor. Kendi adıma en beğendiğim bölümün “Erman” olduğunu, diğerlerinin vasatı aşamadığını belirteyim. Ama kanımca Cem Yılmaz’ın sinema nostaljisinden kaynaklanıyor artık bu vasatlık. Detaylara inmeden konuya değineyim. Sanırım Cem Yılmaz’ın en küfürlü işi olabilir. Küfür komedinin olmazsa olmaz araçlarından ama bana çok yerli yersiz kullanılmış hatta abartılmış gibi geldi. “Abi adamlar seks filmi emekçileri böyle konuşurlar” diyecek olanlara cevap “Netflix’te çekilmiş en namuslu yerli içerik bu olabilir”. Yani mevzunun seksle ilgili olmadığı kesin!

    Dönelim konumuza. Cem Yılmaz, Yeşilçam’a ve şöhretlerine birer hayal kahramanı olarak bakıyor. Onları popüler kültür ikonları olarak ele alsa da var oldukları bağlamdan kopartarak bir tür laboratuvar ortamında yeniden yaratıyor. Bu da çekildikleri dönemde değil, ama özellikle 90’lı yıllardan sonraki izlenme deneyimleriyle birer parodiye dönen bu filmlerin/ karakterlerin yeniden üretilmesi anlamına geliyor. Sıkıntı burada baş gösteriyor. Zaten parodi haline gelmiş bir meselenin parodisi nasıl yapılır? Cem Yılmaz’ın buna çözümü filmlerine aldığı karakterlerin zamanı yerine, kendi zamanına sadık kalmak oldu. Haliyle Yeşilçam’ın popüler figürlerinin başka zamanlarla ve durumlarla girdiği ilişki anlatıların komik yönünü de oluşturuyordu. Zamansızlık, Cem Yılmaz’ın sihirli formülüydü. Filmlerinin niteliğinden bağımsız zamansız olmaları (zamanla oynayabilme olanağı ya da) Yılmaz’ın eline güçlendiriyordu.

    Oysa “Erşan Kuneri”, daha açılış sahnesinde “1981” diye zamanını ele veriyor. Sonra dünya kupası, atari, video, blue box, arabesk filmler vb. gibi temalarla bu zamanın ayrıntılarına giriyor. Bu somut göstergeler, daha önceki filmlerden ödünç alınmış gibi duran renkli laboratuvar ortamına konulunca ahenk bozuyor. Önceki filmlerinde bütün dış etkilerden arındırıp renkli bir evrene, bir grup iyi oyuncunun arasına sıkıştırdığı dünya dışarıdan ışık alıyor. Laboratuvar ortamının şöyle bir etkisi vardı çünkü. Etkili bir biçimde kurulduğunda, geçtiği dönemin gerçekliğinden kaçmak, Yeşilçam’ın asıl yüzünü göstermekten imtina etmek gibi sıkıntıları bir yana bırakma olanağı sağlıyordu. En nihayetinde ‘kaçış sinemasını’ anlatan birer ‘kaçış filmi’ydi onlar.

    Ama burada dönemi işin içine sokunca, ister istemez bu sorulardan kaçmak zorlaşıyor. Bütün sinema sektörü Erşan’dan mı ibaret? Memlekette neler olmakta? Karakterlerin izlediği maç hangi takımlar arasındaydı? Kaç kaç bitti? Darbe memleketin üzerinden geçerken bu arkadaşların gündemine neden hiç girmiyor?

    Bütün bu soruları anlamsız kılacak tek şey, gerçekten seyirciye düşünme fırsatı vermeyecek bir komedi sağanağı olabilirdi. Ama yer yer gülümsetse de bu bir Cem Yılmaz gösterisi değil. Amacı da durmadan kahkaha attırmak değil. Bütün bu analitik tespitleri bir yana bırakarak şöyle söylersek derdimizi daha iyi anlatmış oluruz: “Erşan Kuneri”, karakterlerinin, onların yapmak istedikleri filmlerin, yaşadıkları dünyanın, içinde bulundukları ruh halinin leşliği karşısında fazlasıyla steril ve ışıl ışıl bir dünya sunuyor bizlere.

    Mekanların ve kıyafetlerin ışıl ışıllığı göz alıcı olsa da etkisi ‘çakma Emek’ kadar olabiliyor ancak. Kimseye akıl vermek haddimize değil ama belki bir beklenti olarak dile getirebiliriz: Cem Yılmaz, geçmiş zaman parodilerinin parodilerini yapmaya bir süre ara verip, şimdiki zamanın komedisinin peşine koşsa keşke.

  • Göçen bir yoldaşımız daha – Ahmet Say

    “Ben de beşikte yattım

    Salıncakta büyüdüm

    meme emdim

    geceleri arpa boyu büyüdüm

    adam oldum elim ekmek tuttu

    sevdiğim insanların çoğu öldü

    yıllar su gibi geçti

    anasız babasız kaldım böyle”[1]

    Doğa yasaları ama öte yandan “yetti artık!” diye sesleniyor bir yanım. Ölümlerden değil yaşamdan söz etmek istiyorum. Bizi terk eden her arkadaşımızın, her yoldaşımızın ardından sadece eksilmekle, kişisel olarak da yalnızlaşmakla kalmıyoruz, aynı zamanda kuşakların yok oluşuna da tanıklık ediyoruz.

    Deniz’lerin avukatlarından sevgili dost Erşen Şansal’ın ölümünün bir kaç gün sonrasında değerli hocamız Rona Aybay’ın kaybı haberiyle sarsıldık. Bu olayların üzerinden hafta bile geçmeden Ahmet (Say)’i yitirdik. Ahmet anı kitabına “Ağaçlar çiçekteydi” başlığını uygun görmüştü ama ağaçlar bugünlerde çiçeklenmekle kalmıyor, olağanüstü bir yaprak dökümünü de birlikte getiriyor toplumsal yaşamımıza…

    Ahmet bizden on yaş ilerdeydi. Ne var ki, daima formda, yakışıklı ve güler yüzlü olan bu güzel insanın yanında bu farkı hiç hissetmezdiniz. İçten, dürüst, duygularını hiç saklamayan, yardımsever, bir o kadar da disiplinli ve çalışkan bir insandı.

    İlk tanışmamız 1960’larda Marmara Adası’nda oldu. Bu seçim Ahmet’in de bir çok dost gibi Ada’da düşük bütçeyle bir tatil planladığını gösteriyordu. Keyfinin yerinde olduğunu ve bizimkilerle selamlaşıp ayrıldığını anımsıyorum. 68li yıllarda Ankara’da evinde görüşmüştük bir arkadaş eşliğinde. Büyük olasılıkla Türk Solu dergisinin çıktığı dönemlerdi. Son uzun görüşmemiz anılarını hazırladığı günlere denk gelir. Babam Halit Çelenk ancak çok yakın olduğu insanlarla yatak odasında görüşüyor, yataktan çok az kalkabiliyordu. Ahmet bu ziyarete Aydın’la (Çubukçu) görüştükten sonra karar vermişti. Son bir kez görmek ve onun için yazdığı anıyı okumak istiyordu. Bir saate yakın sürdüğünü anımsıyorum görüşmenin. Eskilerden, 68li yıllardan konuştular. Metninin Nazım’a ait olduğu söylenen bir tango hakkında düşünce alışverişi yaptılar. Babamın ezberindeydi tango…Ve Nazım’a ait olmadığında birleştiler. Fazıl’dan da söz ettiğimizi anımsıyorum. Oğluyla ilgili sarf ettiği her cümle ona duyduğu derin sevgi ve kıvancı açığa vuruyordu. Güzel ama buruk bir sohbetti… İzleyen yıllarda Ahmet bu buluşmayı “yatağında eylemsizliğe mahkum edilmiş gibi bir konuma düşmüştü…fizik olarak bir tabutluğun içinde gibiydi…onca hareketli, çekişmeli, savaşımlı, inişli çıkışlı, rengarenk geçen bir yaşamdan sonra şimdi işlevsiz bir insan gibi yaşamak zordu” diye anlattı.[2]

    KISA YAŞAM ÖYKÜSÜ

    Yazıya başlamadan önce internete göz gezdirdim yaşamıyla ilgili yazılanlara bakmak için. Müzik çalışmaları, Fazıl’ın babası Ahmet, bir iki ödüllü hikaye ve romanla noktalanan bir yaşam tarifi ona büyük haksızlık olur. Bence kendisi de üzülürdü bu duruma çünkü yaşamıyla ve eylemiyle inançlı bir devrimci, bir sosyalistti.

    Eğitimli bir ailenin çocuğudur Ahmet. Erken yaşta okula başlamak ve devlet ortaokulu ile konservatuvar eğitimini bir arada götürmek gibi ağır bir çalışmanın konservatuvar yanı, kardeşi Memo’nun onulmaz hastalığına gerekli ilaçların satın alınabilmesi için evin tüm eşyaları ve piyanonun satışı ile sona erer.

    Almanya’da altı yıl sürecek bir okuma ve sosyalizmle tanışma dönemi başlar. Sosyalizm, 1956’da Alman Sosyal Demokrat Partisi gençlik örgütü “Alman Sosyalist Öğrenciler Birliği” üyeliği ile yaşamına girer. Birlik üyesi Alman sosyalist gençler Marksist’tirler. Ahmet bu dönemi “örgüt üyeliği sosyalist kültürümü geliştirdi. Felsefeye ve tarihe nasıl bakmam gerektiğini öğrendim. Çünkü bu konudaki temel kaynakları her fırsatta okudum… üyelerin teorik yönden gelişmesi için örgütün , örgüt ideologu …tarafından hazırlanmış bir programı vardı… her hafta eve örgütten bir arkadaş, sosyalist kültürü içeren değişik bir dosya getiriyordu…bir hafta üye inceliyor ve götürmesi gereken başka bir adrese iletiyordu…” diye anlatır[3]. “Yüreğim sanki benim değil, geleceğin yüreği gibi çarpıyordu. Sosyalist dostlarım, arkadaşlarım benden yıldızlara atlamamı, okyanusları taşırmamı istese, bunları hemen yapacak gibi hissederdim kendimi. İşte böyle anlarda hep aynı dizeleri mırıldanırdım: ‘Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm/Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz/Ya dünyamıza inecek ölüm’” tümcelerini okuruz “İnsanoğlu İnsanlar” da bu döneme dair[4].

    1960’ta Almanya’dan aldığı gazetecilik diplomasıyla yurda döner. 25 yaşındadır. İ.Ü. İktisat Fakültesinde bir hocalık beklentisi vardır ama diplomasına denklik verilmez. Ne üzülür ne de umursar fazla… Bir gazetede çalışmak daha da iyidir ama kendi ifadesiyle “teorik-ideolojik yaklaşımının belirlediği dünya görüşü”, yani sosyalist olması Türkiye’deki genel havaya uymadığı için bir süre sonra işten çıkarılacaktır. Almanca dersi vererek harçlığını çıkarmaya başlar. Akçadağ Köy Enstitüsü müdürlüğü yapmış olan Şerif Tekben’le, Şaban Ormanlar’la tanışması bu döneme denk gelir. TKP Genel Sekreterliği yapmış olan Reşat Fuat Baraner ile tanışmak ister. Reşat Fuat bir Spartakus Bund üyesi olan, Rosa ve Karl’ın arkadaşı olan babası Fazıl Say’ın arkadaşıdır! O yıl 1951 tutuklamasında ağır işkencelere karşın ifade vermemesi ile ünlü olan Şevki ağabey (Akşit) ile tanışır. Artık “Piri”ni bulmuştur![5]

    “ALMANYA’DAN SIÇRADIM. BİNGÖL’E KNDUM”[6]

    Türkiye’de uzunca bir süre birlikte olacağı sosyalist-komünist çevre ile bu ilk tanışma askerlikle aralanır. 27 Mayıs’tan hemen sonra Milli Birlik Komitesi’nin aldığı karar, lise mezunlarına askerliği köy öğretmeni olarak yaptırmaktır. Ahmet’in bağlı olduğu askerlik şubesi ise yedek subay öğretmenleri Bingöl’e yollamaktadır. Bir burjuva gencin karalar bağlayacağı bu habere o çok sevinir. Bingöl’ün dağ köylerindeki öğretmenlik macerası böyle başlar. Maaşının tamamını okulun ve öğrencilerin gelişimine harcayan, öğretmenliğin yanı sıra danışmanlık, sağlıkçılık gibi işlere de bulaşan Ahmet gelecekte müzik ve edebiyat alanında kullanacağı bol miktarda malzemeyi toplama şansını da yakalar. Vahap Erdoğdu ve Hayrettin Uysal ile tanışır. 2012’de Zazacaya çevrilen Bingöl Hikayeleri, Güneşin Savrulduğu Yerden eserleri o günlerin izlerini taşıyan öykülerden oluşurlar. Yazar yazmaya başlama öyküsünü de aktarır anılarında. Şevki ağabey’in tanıştırdığı Orhan Kemal Bingöl günlerini dinleyince onu yazmaya teşvik eder. “Düpedüz yaz… Bana anlattığın gibi yaz ve sakın edebiyat paralamaya kalkma…İş bitince yazdıklarını oku, zayıf bulduğun ifadeleri yeniden yaz, güçlendir…”der.[7] Güneşin Savrulduğu Yerden başlıklı hikayelerle ödüller alır; TRT ödülü, Yeni Adımlar dergisi 1974 Sabahattin Ali birincilik ödülü, Antalya Film Festivali öykü yarışması mansiyon ödülü… 70’li yıllarda dergilerde yayınlanan öyküleriyle tanınmış bir öykücüdür. Ne var ki ilk hikaye kitabı ancak bir roman olan Kocakurt’ tan dört yıl sonra okurla buluşur.

    DERGİCİLİK, YAZARLIK, PARTİ ÜYELİĞİ-TİP, TÜRK SOLU,TÜRKİYE SOLU, TÜRKİYE YAZILARI

    Ahmet, 1963 yılında Erzincan’da kısa bir halk eğitim uzmanlığı kadrosuyla çalıştıktan sonra ölünceye kadar kalacağı Ankara’ya döner. Yıl 1964’tür. Hayrettin Uysal Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu’nun yayın müdürlüğünü teklif etmektedir ona. Görevi haftalık bir “Öğretmenler Gazetesi” çıkarmak ve öteden beri yayında olan “Birlik” dergisini de sürdürmektir. Hürrem Arman’ın da yardımıyla işini büyük bir sorumlulukla yapan Ahmet Aşıklar Derneği ve Hacı Bektaş Derneği çevresiyle de tanışır. Bu arada aynen 68 gençliği gibi o da TİP üyesi olur ama parti deneyimi 1967’deki ihraç olayı ile son bulur.

    Sosyalist dergicilik deneyimini ise 1967-70 yılları arasında yayımlanan Türk Solu ile yaşar. Milli Demokratik Devrim düşüncesini benimseyen yazarların ağırlıkta olduğu dergide günde 14 saat çalışır. Bir “hareket dergisi” olarak tanımlar sekiz sayfalık Türk Solu’nu. “Siyasal bir tabanı” temsil etmektedir. Tüm teknik işler sırtındadır. Vahap Erdoğdu sorumlu yazı işleri müdürü, Şerif Tekben ise dergi sahibidir. Derginin amacını “anti emperyalist ve anti feodal bir devrimci cephe kuruluşu” olarak tarif eden Say, derginin bu amacın başlangıç aşamasını oluşturduğunu, yayın yoluyla cepheyi yaygınlaştırıp kökleştirmeyi düşündüklerini yazar. İstanbul’da çıkarılmaya başlanan “işçi köylü” gazetesi de halkla ilişkileri sağlayacaktır. Gecekondularda, fabrika kapılarında dağıtılacaktır. Ahmet Ankara-İstanbul arası mekik dokur… 1967’de Mihri Belli’nin SBF’deki konuşmasının özeti ve Metin Demirtaş’ın ” Bizim de dağlarımız var Che Guevara” diye başlayan şiirinin dergide yayınlanması ile M. Belli ve V. Erdoğdu’nun tutuklanmaları sonucunda yazı işleri müdürlüğünü de üstlenir. Derginin İstanbul’a taşınması üzerine Filistin’de daha sonra İsrail güçlerince öldürülecek olan Bora Gözen teknik işleri devralır. Bu dönemde Ahmet hakkında 14 adet ağır ceza davası açılır. 1970’te kapanan Türk Solu’nun yerine Türkiye Solu yayınlanır. Dergi İstanbul’da basılır ama Say derginin sahibidir. Deniz’in arkadaşı Mustafa Lütfi Kıyıcı da yazı işleri müdürüdür.

    Ahmet Say’ın “dergicilikte iki çocuğum oldu” dediği dergiler Türk Solu ve Türkiye yazılarıdır. 1977-83 yılları arasında Türkiye Yazıları’nı çıkarır. Yazarları Cemal Süreyya, Ragıp Gelencik, Vecihi Timuroğlu, Ali Püsküllüoğlu, Demir Özlü olan Türkiye Yazıları “bir edebiyat hareketi dergisi” dir ama kaçınılmaz olarak sol eğilimlidir. 12 Eylül faşizmi döneminde İlhan Erdost öldürüldüğünde “İlhan Erdost Özel Sayısı” yayımlanır. Ahmet 12 Eylül’den üç yıl sonra dergiyi kapatır. Oto sansür ona göre sansürlerin en kötüsüdür. Kendi ifadesiyle “ulusal çerçevede kıvranıp durmak yerine uluslararası bir dil olan müzik sanatında Fazıl’ı desteklemek” kararını alır ve pazarda limon satmaya geri dönmemek için müzik yazarlığına başlar. İlk geniş çalışması 4 ciltten oluşan “Müzik Ansiklopedisi” dir. Sonra müzik eğitimi üzerine bir derleme hazırlar. 1990’ların ilk yıllarında yazdığı “Müzik Tarihi”nin çok ilgi görmesi üzerine 1995’te Türkiye’nin müzik yaşamını tüm yönleriyle veren dış tanıtım amaçlı “The Music Makers in Turkey” başlıklı bir kitap hazırlar. Eser 1998’de Türkçe dilinde yayınlanır. 2000 yılında ise bir müzik sözlüğü hazırlığına girişir. Ardından bir müzik teorisi kitabı olan “Müzik Teorisi” (2000), Müzik Sözlüğü (2003), Müzik Ansiklopedisi (2005, 3 cilt), Müzik Yazıları (2007)… 5000 sayfalık bir ulusal müzik kitaplığı oluşturmuştur tek başına[8]. 1996’dan itibaren Cumhuriyet gazetesinde müzikle ilgili haftalık köşe yazıları yazar.

    CEZAEVİNDE BAŞLAYAN ROMAN YAZARLIĞI

    Şimdi biraz geriye dönelim.

    Ahmet de 12 Mart dönemindeki hemen hemen tüm devrimciler gibi üç cezaevinde yatarak öder sosyalizme olan inancını! Ankara Yıldırım Bölge, Ankara Ulucanlar ve İstanbul Davutpaşa ceza ve tutukevleri… Denizlerin idamlarının ertesi günü Ulucanlar’a getirilir. Adi mahkumların arasına konulduğunda gösterilen saygı ve sevgiyi önce yadırgar ama hemen sonra anlar nedenini.

    1975 yılı roman yarışmasında Milliyet mansiyon ödülü alan ve 76’da Milliyet Yayınları arasına giren “Kocakurt” romanı bu tutukluluğun ürünüdür. Kahramanı Ulucanlarda yatan büyük bir dolandırıcıdır. Gogol’ün Ölü Canları’nda ölü toprak kölelerini canlı gibi göstererek toprak ağalarını dolandıran Çiçikov tiplemesini andırır. Telif ücretiyle Fazıl’a piyano alınır.

    Bir epik öykü olan “İpek Halıya Ters Binen Kedi” ise 1982’de basılır. Türünün tek örneği olması kuvvetle muhtemel olan bu yapıtta Say, Brecht’in öncülük ettiği epik tiyatro anlayışını yani tez-anti tez karşıtlığı üzerine kurgulanan ve seyirciyle sahne arasında diyalektik bir ilişki kurmaya çalışan anlayışı benimsemiştir. Kırk beş yaşına ulaşmış olan yazar Brecht’in yaptığını öyküye yansıtmaya karar verir. Epik tiyatro yerine epik öykü yazmak… Amacın, ticaret olgusunun özünde ne olduğunu, nasıl olduğunu göstermek olan bu olağanüstü öykü Almancaya çevrilir. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte öykünün de tiyatroya uyarlanarak Brecht’in kurduğu “Berliner Ensemble”da oynanması çabası hayal olur. Türkiye’de 2010’lu yıllarda Yücel Erten’in yazdığı metni “Tiyatro Kumpanyası” adlı bir tiyatro grubu birçok ilde sahneler.

    Ahmet Say kadar üretken bir yazar az bulunur. Son görüşmelerimizin birinde on bir ayrı dergi ve gazetede yazmayı sürdürdüğünü söylemişti. 24 yıl yazdığı Evrensel Gazetesi, Sol ve Evrensel Kültür ve daha nice yayın organı… . Ağaçlar Çiçekteydi adlı anı kitabında bu durumu şöyle anlatıyor:

    “Yaşam boyunca sıkı çalıştım, ciltler dolusu kitap yazdım. Giriştiğim her işin en iyisini yapmak istedim. Kendimle barışığım, 76 yaşındayım, kafam dinç, dilediğim gibi yaşıyor yani okuyup yazabiliyorum.”

    Zamanında bırakmayı bildi. “Serpil, yapmak istediklerimin hepsini yaptım. Şunu da yapsaydım diye düşündüğüm bir şey kalmadı” dediğini hatırladım ölüm haberini aldığımda.

    Ne var ki, mantık her zaman duyguların yerini alamıyor.

    Keşke tamamlanmadığını düşündüğün bir projen olsaydı da bizi terk etmeseydin arkadaşım!

    [1] Oktay Rıfat, “Yaşayıp ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, Marmara Kitabevi, İstanbul, 1946, aktaran Ahmet Say, Ağaçlar Çiçekteydi, s.539.

    [2] Ahmet Say, Mayıs 2016, “İnsanoğlu İnsanlar, Evrensel Basım Yayın, s. 41, İstanbul

    [3] Ahmet Say, 2011, Ağaçlar Çiçekteydi, s. 164, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, elektronik yayın

    [4] Ahmet Say, 2016, İnsanoğlu İnsanlar, s. 26-27, Evrensel Basım Yayın, İstanbul

    [5]Ahmet Say, Ağaçlar Çiçekteydi, s. 190

    [6] Ahmet Say, İnsanoğlu İnsanlar, s. 12

    [7] A. Say, Ağaçlar Çiçekteydi, s. 247

    [8] A. Say, İnsanoğlu İnsanlar, s. 23-24

  • Trabzonspor-Altay maçı neden İstanbul’da?

    Süper Lig gelecek hafta sonlanıyor…

    Trabzonspor şampiyon oldu…

    Tebrik ederiz…

    Çaykur Rizespor…

    Altay…

    Göztepe…

    Malatyaspor…

    Küme düştü…

    Trabzonspor şampiyonluğunu ilan etti ve 2-2 berabere kaldığı Antalyaspor maçının son dakikalarında taraftar sahaya indi…

    Ortalık karıştı…

    Çünkü hakem Atilla Karaoğlan bitiş düdüğünü çalmamıştı…

    Böyle bir olay karşısında hakem Karaoğlan’ın soyunma odasına gitmesi gerekirdi…

    Çünkü gittiği takdirde…

    Maçın tatil edilme tehlikesi ve Trabzonspor’un hükmen yenilgisine neden olabilirdi…

    Ancak orta sahada…

    Sahaya inen taraftarların arasında kaldı…

    Antalyaspor’un kalecisi Boffin taraftarlar tarafından tartaklandı…

    Yine de büyük bir olay olmaması sevindirici…

    Bu olaylar nedeniyle…

    Trabzonspor TFF Profesyonel Disiplin Kurulu 600 bin lira para cezası verdi…

    Böyle bir olay karşısında sahanın kapatılması gerekirdi…

    PDK böyle bir şey yapmadı…

    Belki de diğer takımlar için de böyle bir olay karşısında ceza alması gündeme gelmeyecek…

    Taraftarları yüreklendirecek…

    Ne Atilla Karaoğlan soyunma odasına gidebildi…

    Gidemezdi de…

    Ne de PDK bu olayı geçiştirdi…

    Yine de lig bittiği için…

    Büyük olayların çıkması da bir anlamda önlenmiş oldu…

    PDK Trabzonspor’un sahasını kapatmadı…

    Trabzonspor kendi sahasını kapattı…

    Küme düşen İzmir ekibi Altay ile kendi sahasında oynayacağı maçın…

    İstanbul Olimpiyat Stadında oynanması için TFF’ye başvurdu…

    TFF kabul etti…

    Yeni bir yol açılmış oldu…

    Takımlar istediği şehirlerde maç yapabilecek…

    Trabzonspor-Altay maçı bir örnek teşkil edecek…

    Asıl nedenin başka olduğu kulislerde konuşulmaya başlandı…

    Trabzonspor şampiyonluk kupasını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elinden alması için böyle bir istekte bulundu…

    TFF’nin hemen kabul etmesi…

    Bu iddiaların doğruluğunu gösteriyor…

    Ne diyelim…

    8 Mart’ta hakemlere operasyon yapılıyor…

    Tahkim Kurulu bu hakemlerin itirazını kabul ediyor…

    Hakemler yeniden sahalara alkışlarla dönüyor…

    TFF Başkanı Nihat Özdemir istifa ediyor…

    Ferhat Gündoğdu MHK’sı istifasını veriyor…

    Kayserispor-Trabzonspor maçı sonrası Trabzon ve Milli takımın kalecisi Uğurcan Çakır, “taraftarlarımız bu olayı unutmasın” sözleriyle bir anlamda tahrik ediyor…

    Ne yazık ki Disiplin Kuruluna verilmiyor…

    Böyle olunca da…

    Beşiktaş-Fenerbahçe maçının hakemi Arda kardeşler kale ve top atışında kripto para kullanıyor…

    Bir zahmet soruşturma açılmış…

    Ne demişler…

    Balık baştan kokar…

    Böyle olunca da…

    Şampiyonluk Kupası için…

    İstanbul ‘a evet denilmesi normal…

  • Kimlik muhasebesi – 2

    “’Ama en kötüsü’ dedi bir diğeri, ‘dini ya da etnik resmi olarak kabul edilmemiş bir başka cemaate ait olmak istemek. Siz kendinizi ‘tanıyorsunuz’ ama yönetenler sizi ‘tanımıyor’. Bu kabul görmeyen cemaatler, listedekiler tarafından asıl tehlike olarak görülüyor’”

    Steven Lukes[1]

    Kimlik muhasebemin ikinci yazısına başka şekilde giriş yapmayı tasarlıyordum. Ülke gündemden gündeme ışık hızıyla koştuğu için tasarladığım şekilde girmek yerine gündem olan bir konuyla girmek zorunda kalıyorum yazıma. Ali Nesin, tanrı tanımaz bir babanın matematik profesörü oğlu. Ben Ali Nesin ile Şirince Matematik Köyü’nde düzenlediğimiz bir atölye çalışması sırasında karşılaşıp bir dost meclisinde sohbetine katıldım. Daha doğrusu o bizim masamıza geldi ve bizim sohbetimize katıldı. Atölye çalışmasına katılan herkes Sevan Nişanyan ile birlikte var ettikleri ve Nişanyan’ın ardından Ali Nesin’in can verdiği bu köye hayranlıkla bakıyordu. Köye 2014’ün sonbahar aylarından birisinde konuk olduk. Bu sırada köyde ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye farklı yaş aralıklarından pek çok öğrenci vardı. Ali Nesin’in etrafı gençler ve çocuklarla sarılıydı. Tıpkı babası Aziz Nesin’in arzu ettiği gibi, gençlere el veriyordu Ali Nesin. İstese Amerika’nın en iyi üniversitelerinden birisinde dolgun maaşla ders verebilecek ve akademik çalışmalarını özgürce sürdürebilecekken, kendini milli eğitimin eğitim sisteminin yarattığı “matematik zordur, matematik gündelik hayatımızda ne işimize yarayacak?” şeklinde özetlenebilecek önyargılarını kırmaya adamıştı. Yapılan taş evler ve derslikler o kadar doğayla barışıktı ki, balkonlar ve yapılar ağaçlar kesilmeden ağacın büyüdüğü yöne doğru bükülmüştü.

    Ali Nesin kendini o kadar bu köye ve gençlere adamıştı ki, bütün kitaplarını büyük dersliğin kütüphanesine yerleştirmişti. Biz gittiğimizde Sanat Köyü ve Felsefe Köyü adıyla yeni köylerin inşaatları da devam ediyordu. Ali Nesin’le konuşurken, sıra dışı ve bu ülke için fazla liberal bir insan olduğunu çabucak anlıyordunuz. Sohbetin bir yerinde, gençlerin her ihtiyacını karşılamaya çalıştığını, bu konuda sınırının olmadığını dile getirdi. Eğer gençler arasında mescit isteyen olursa, onu da çekinmeden yapacağını dile getirdiğinde bir anlık bir sessizlik oluştu. Bu konuda ciddi olduğunu ısrarla bu cümleyi tekrar etmesinden anladık. Bizim sessizliğimiz AKP gibi siyasal İslamcı bir partinin, üniversiteler dâhil gündelik hayatın her yanını dinselleştirme arzusunun hepimizi boğmakta olmasından kaynaklıydı. Zaten AKP’nin bu arzusu ve girişimlerine bir yıl önce Gezi direnişi gibi bir girişimle tepki verilmişti. Ama AKP bu tepkiyi anlamak yerine arzusunda ısrar etmeye devam ediyordu, o zamandan bu zamana bu arzusundan bir adım geri atmadı. Zaten AKP büyük büyük camiler yapmakta, üniversitelerde alkolü yasaklayıp, taşradaki bütün kampüslere şirazesiz ölçülerde camiler inşa etmekte olduğu için Ali Nesin’in bu ifadesinin hepimize tuhaf gelmesi normaldi belki de. Ama Ali Nesin, babası gibi kendisi inançsız dahi olsa (bunu ben varsayıyorum, kendisi böyle bir şey söylemedi) bütün inançlara saygılı olmanın neden önemli olduğunu bu sıra dışı ifadesiyle dile getiriyordu. Laf olsun diye değil gerçekten de yapardı dediğini. Bu yıldan sonra her ne kadar Felsefe ve Sanat Okullarında ders vermek için gitmeyi çok arzu etsem de koşullar el vermedi bir daha gidemedim Şirince’ye. Belki de dediğini yapmış, Matematik Köyü’nde bir mescit açmıştır Ali Nesin.

    Şirince deneyiminden yaklaşık bir yıl sonra 2015’in Haziran ayında, üniversite sınavında ÖSYM Temsilcisi olarak Mardin’de görevlendirildim. Düşünün beş yılı aşkın bir süredir “terörist” olduğum gerekçesiyle Türkiye sınırları içindeki herhangi özel ya da devlet olmak üzere YÖK’ün sorumluluğundaki bir eğitim kurumunda ders veremeyen ben, ÖSYM’nin yaptığı sınavın selametinden sorumlu olarak görevlendirilebiliyordum bir zamanlar. Hayat ne tuhaf değil mi? Bu sınav için, Mardin ÖSYM Sınav Merkezi benim kontrol ve denetlemem için bana dört okul verdi. Prosedür gereği sınav başlamadan önce okullardan birisine gidiyorduk, bu okulda sınavı salimen başlattıktan sonra, sırasıyla diğer okullarda da işler yolunda mı diye kontrole devam ediyorduk. İş ciddiydi. Benim sayemde belki de birileri soruları çalıp usulsüzlük yapamıyordu. Belki de ben öyle sanıyordum. Sorular kim bilir bu tür sınavların hangi aşamasında çalınıp ilgililerine veriliyordu? Neyse asıl mevzumuz bu değil elbette. Anlatacağım konu bambaşka aslında.

    Birinci okuldaki sınav başladıktan sonra, günün biraz ilerleyen saatleri olmuş, güneş Mezopotamya Ovası’nın tepesine doğru dikilmeye başlamıştı. Tepeye dikilen güneş hem doğada hem de bende harareti arttırmıştı. Üstelik sabah nasılsa bir okuldan diğerine geçiş yaparken bir fırın, dükkân ya da ne bileyim pastaneye denk gelir açlığımı bastıracak bir şeyler bulurum diye düşünerek evine konuk olduğum Artuklu Üniversitesi’nde çalışan akademisyen arkadaşıma zahmet vermemek için kahvaltı yapmadan çıkmıştım evden. İnsan alışkın olduğu hayatın dışında bir yere gidince bildiği alışkanlıklarını devam ettirmek istiyor. Ankara’da olsam, muhtemelen yine aynı düşünceyle evden kahvaltı yapmadan çıkar, dışarıda nefsimi köreltecek bir şeyler bulurum diye umut ederdim, nitekim bulurdum da. Ama Mardin’de hem de Ramazan ayında böyle bir umudun beyhude olduğunu birinci okuldan çıkıp ikinci okulu bulmaya çalışırken karşılaştığım en az üç dükkânın açık olmasına rağmen kapılarının suratıma kapanmasıyla anladım. Üçüncüsü bir fırındı ve fırının vitrini ekmek, pasta ve bilumum hamurlu gıda doluydu. Dükkânın ya sahibi ya da çalışanı olduğunu tahmin ettiğim kişi, havanın ve fırının yarattığı çifte harareti biraz olsun azaltmak için atletle kapıda duruyordu. Ben daha bir şey alacağıma dair niyetimi dahi belli etmeden o benim niyetimi bir müneccim gibi fark etti ve bu niyeti savuşturmanın imanın şartları arasında en vazgeçilmezi olduğuna inanmış bir şekilde “dükkân kapalı” diyerek kapıyı suratıma kapatarak, içeri daldı.

    Bir yandan hararet, bir yandan açlık, bir yandan hayal kırıklığı, bir yandan da yaşadığım bu anlayışsızlığa olan öfkemle baş başa kaldım ve vücudumda kalan son enerji ve tahammülü bu öfkeyi savuşturmaya harcadığım için hem tansiyonum hem de şekerim epeyce düşmüştü. Bunu başımın dönmesi ve elimin ayağımın titremesinden anladım. Bir anlık nefes almak ve kendime gelmek için yolda gördüğüm bir yükseltiye çömeldim, sonra yoluma öfkem burnumda devam ettim. İtiraf edeyim, softalığın en şiddetlisini daha 14’ünde deneyimlemiş bir insan olarak böylesi bir yobazlığı anlamakta epeyce güçlük çektim. Şehrin yerlisi olmadığı her halinden tahmin edilebilecek bir insana hiç değilse misafirperverlik adına böylesi bir davranışın layık görülmeyebileceğini aklımdan geçiriyordum. Bu tahmin, aynı zamanda kişinin “seferi” olduğu gerçeğini de beraberinde getirmez miydi? Fırının kapısını suratıma kapatan ve vitrindeki hamurlu gıdaları benden sakınan kişi hangi inancın gereği böyle davranıyordu? Müslümanlık hani hoşgörü diniydi? Üstelik ben Müslüman olmayabilirdim. Oruç tutmuyor olmam “Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya” niyetli olduğum anlamına mı gelirdi? Belki de bir kronik rahatsızlığım vardı ve oruç tutamıyordum. Belki de o sırada bir hastalığım nedeniyle ilaç kullanmak zorundaydım ve aç karnına o ilacı almam mümkün olmadığı için fenalaşacaktım. Bunların hiç birisinin düşünülmemesi sonucunda önyargıların en kabasına layık görülerek açlıkla mecburi terbiye edilmek nasıl bir inançtır anlamakta epeyce güçlük çektim. Bu düşünceler, o gün de bugün de hala zihnimi kurcalamaya devam ediyor. Neyse merak edenler için bu mevzuyu kapatmadan belirteyim. Sonunda kapalı bir dükkânın kapısında oturan iki adamdan rica minnet dükkânın dışında kalmış meşrubat dolabında bulunan meşrubatlardan satın alıp içerek bir miktar kendime gelebildim. Elbette sıvı dışında herhangi bir katı gıdaya ulaşımım sınav görevim bitip bir market bulana kadar mümkün olmadı.

    Ali Nesin’e geri dönelim. Ali Nesin birkaç gün önce sosyal medyada bir açıklama paylaştı. Nesin Vakfı’nın hesaplarının “izinsiz bağış kampanyası düzenledikleri” gerekçesiyle bloke edildiğini ve bunun kaldırılması için kamuoyunun desteğine ihtiyaç duyduklarını açıkladı. Açıklamayı ben de okudum ve açıklamada Ali Nesin’in aşırı liberalliği ve nüktedanlığına dair tüm nüvelerini ilk bakışta fark ettim. Çatalca’daki Nesin Köyü’ne komşu gelen İsmail Ağa Cemaati ile ilk karşılaşmaları ve bu karşılaşmanın kendi açısından nasıl içten ve samimi olduğunu anlatan ifadeler bazı çevreler tarafından “yobazlığı şirin göstermek” gerekçesiyle yadırgandı.

    KENDİLERİ DIŞINDA KALAN TÜM KESİMLER TERÖRİZE EDİLİYOR

    Bu yadırgamanın nasıl bir iklimin sonucu ortaya çıktığı çok açık. Yıllardır Sünni İslam’ın yaşama kültürüne dair tüm düsturları toplumun tümünün üstüne her kanaldan boca ediliyor. Yetmiyor, bütün Sünni Müslümanlar, yıllardır koyu Sünni Müslüman bir otokrat tarafından fütursuzca yönetiliyor olmamıza rağmen, hala toplumun en mağduru olmayı başarabiliyorlar. İnanca saygı, dini değerlere karşı nazik olma, oruçlular karşısında hassas davranma, nefislerini gıdıklayan her şeyden rahatsız olma gibi bin bir türlü gerekçeyle toplumun kendileri dışında kalan bütün kesimleri terörize ediliyor. Tek bir gün, bu ülkede başka bir dinden birilerinin de yaşıyor olabileceğine, bazı insanların hatta hiçbir tanrıya inanmayabileceğine, inanıyor olmasına rağmen ibadet etmeyi tercih etmeyebileceğine, ama buna rağmen iyi insan olmak için elinden geleni yapmaya çabalayan milyonlarca insanın bu toplumda yaşıyor olabileceğine dair fikirleri olmadı bu ülkenin mütedeyyin insanlarının. Ellerine geçirdikleri ölçüsüz iktidara rağmen hala nasıl en mağdur bu kişilerin olabildiğini sahiden anlamak mümkün değil. Benim bildiğim inançlı insan, nefsini gıdıklayan ortamdan kendisi uzaklaşır, bu insanlar nefislerini gıdıklayan kadınları yok etmeyi, evlere tıkmayı tercih ediyorlar. Benim bildiğim insanın en büyük savaşı nefsiyledir. Ama bu insanların en büyük savaşı kendileri gibi inanmayan, kendileri gibi yaşamayan, kendileri gibi ilişki kurmayan insanlarla. Benim bildiğim inanç Tanrıyla kul arasında bir meseledir. Ama bu insanların dini tamamen temaşadan ibaret. Benim bildiğim inanç insanın diğer varlıklara bakışını güzelleştirir. Ama benim görebildiğim kadarıyla bu insanlar kendilerine benzemeyeni geçtim, kendileri dışındaki bütün canlılara nefret ve intikam duygusuyla bakıyorlar.

    İşte böylesi bir inanç iklimi birkaç yıl içinde oluşmadı. Karşılıklı nefret ve düşmanlıkla yılların getirdiği bir iklim bu. Böylesi ölümcül kimliklere sarınmış toplumun farklı kesimlerinin tekrar birbirine karşı saygılı ve birbirinin yaşam alanlarını fethedilecek alanlar değil de, barış içinde karşılaşılabilecek alanlar olarak görebilmeleri için inatla ve ısrarla Ali Nesin gibi davranmak gerekiyor. İnançlının inançsıza inançsızın inançlıya karşı bu şekilde saygılı ve içtenlikli davranabileceği iklimin yaratılabilmesi için bu ısrar çok önemli. Ölümden sonra bir ahiretin var olduğuna inanmak ve buna yönelik olarak ibadet etmek insanı iyi insan olmaya yönlendirmeli değil mi? Öbür dünyada cennete ulaşmak arzusuyla bu dünyayı başta kendileri, sonra da kendileri dışındaki herkes için cehenneme çeviren mütedeyyin insanların, inançlarından neşet eden ölümcül kimliklerini tekrar gözden geçirmeleri gerekiyor. Son olarak Ömer Hayyam’ın yüzyıllar öncesinden gelen dizeleriyle yazıma son vereyim:

    “Kim görmüş o cenneti cehennemi?

    Kim gitmiş de getirmiş haberini?

    Kimselerin bilmediği bir dünya

    Özlenmeye korkulmaya değer mi?”

    [1] Steven Lukes (2005). Profesör Caritat’ın Şaşırtıcı Aydınlanması: Bir Düşünce Güldürüsü, (Çev. Fisun M. Demir), Ankara: Bilim ve Sanat, s. 198.

    Yazarın ‘Kimlik muhabesebesi (1)’ yazısına buradan ulaşabilirsiniz:  (https://www.medyaport.net/kimlik-muhasebesi-1-makale,33188.html

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Bakana açık mektup

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Sayın Murat Kurum,

    Sayın Bakan,

    Malumunuz olduğu üzere “Yeşil Ordu”nun “Yeşil Fatsa” ilçesinde yaklaşık 8 yıldır faaliyet gösteren siyanürlü altın madeni bölgeye zehir saçmaya devam etmektedir. Birinci ÇED süresi dolan ve bakanlığınıza ikinci ÇED başvurusu yapan siyanürlü maden kapasitesini iki katına çıkarmayı ve Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 2-3 milyon metreküplük bir zehir barajı inşa etmeyi planlamaktadır.

    Buna izin vermeyiniz. Bütün Fatsalıların ve bütün Orduluların isteği budur Sayın Bakan.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Eylül 2021’de New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı açıklamanın ardından, Ekim 2021’de Paris İklim Anlaşması TBMM’de onaylandı. Siz de “Yeşil Kalkınma Devrimi” ilan ederek Türkiye’nin karbon azaltımı için atacağı adımları açıkladınız.

    Sayın Bakan,

    Dünyamız “küresel iklim krizi” gibi ağır bir hastalık geçirirken, bugün en değerli varlıklarımız ormanlarımız, tarım topraklarımız ve su kaynaklarımızdır. Tüm dünyada bilim insanları yıllardır bu konuda bütün ülkelere uyarı üzerine uyarılar yapıyor. Hal böyleyken, Türkiye’nin can damarı olan Karadeniz bölgesinde kestane bal ormanları ve fındık bahçeleri kesilerek, su kaynakları acımasızca zehirlenerek açılan siyanürlü bir altın madeni halen çalışmaktadır.

    Sayın Bakan,

    Ukrayna savaşı bize bir kez daha gösterdi ki tarım topraklarımız, su kaynaklarımız, ormanlarımız olmadan ayakta kalamayız. Karadeniz bölgesi aşırı ağaç kesimi, bilinçsiz tarımsal faaliyetler ve düzensiz yapılaşma nedeniyle zaten sorunlar yaşayan bir bölgemizdir. Ancak Ordu’nun yüzde 74’ünün, Fatsa’nın ise yüzde 92’sinin maden bölgesi ilan edilmesi bir katliamdır. Üstelik Yeşil Ordu bölgesinde dünyanın en tehlikeli madenciliği olan siyanürlü altın madenciliği yapmak, ekokırımın zirvesidir. Karadeniz Çernobil felaketini en derinden yaşadı. Kanserden binlerce insanını kaybetti ve kaybetmeye de devam ediyor. Şimdi yeni Çernobilleri getirip Karadeniz’in kalbine saplamayın. Bugün siyanürlü altın madenlerinin ortaya çıkardığı atıklar, nükleer reaktör atıklarıyla eş tutulmaktadır.

    Bugün hiçbir parti ayrımı yapmadan tüm Fatsalıların ve tüm Orduluların şiddetle karşı olduğu bu siyanürlü madenin çalışmaya devam etmesi demek, ilk etapta iki köyümüzün haritadan silinmesi, yani aileleriyle birlikte 1000 kişinin yerinden yurdundan edilmesi anlamına geliyor.

    Bilim insanlarımızın hazırladığı bir rapor ortadayken, hatta maden şirketinin kendi hazırladığı ÇED raporundaki verilerde bile bölgedeki zehirlenmeler açıkça beyan edilirken, bu yıkımın iki katına çıkarılması kabul edilemez.

    8 yıllık çalışması sonucunda bölgedeki toprak ve suların zehirlendiği ve bölgedeki köylerde heyelanların yaşandığı kanıtlanmış bir gerçektir. AFAD bölgedeki köylülerimizin evlerini boşaltmasını istiyor ama her nedense sorunların kaynağı olan madene tek kelime etmiyor.

    Sayın Bakan,

    27 Nisan’da Ankara’da bakanlığınızda yapılan İDK toplantısında tüm Fatsalıları ve Orduluları memnun eden bir karar verilmiş ve siyanürlü maden şirketinin isteği olan ikinci ÇED raporu onaylanmamıştır. ÇED süreci durdurulmuştur.

    bölge halkını mutlu eden bu kararın üzerinden iki hafta geçmiş olmasına rağmen henüz bakanlığınız tarafından yazılı bir açıklama yapılarak, ÇED’in nihai durumu açıklanmamıştır. Bizler, bölgeye daha fazla yıkım, ölüm ve zehir getirecek, “Yeşil Fatsa”nın idam fermanı olacak bu ikinci ÇED’in reddedileceğine inanıyoruz.

    Ancak bize ulaşan bazı duyumlara göre şirket hatırlı kişileri devreye sokarak ve bazı kurumları etkileyerek ÇED’in onaylanması için yoğun bir kulis faaliyeti içindedir.

    Lütfen Sayın Bakan, Fatsa’nın ve Ordu’nun ekokırıma uğratılması; ormanlarının, fındık bahçelerinin yok edilmesi, su kaynaklarının zehirlenmesi Türkiye’yi de yıkıma uğratır. Yüz binlerce insanın hayatı ve geleceği bakanlığınızın vereceği karara bağlı.

    Yeşil Orduyu çöle çeviren, fındık bahçelerini ve kestane ormanlarını yok eden bir Çevre Bakanı olarak tarihe geçmeyiniz…

    Saygılarımızla…