“Liberal düşünceyi niteleyen metodolojik bireycilik, kolektif kimliklerin doğasını kavramaya olanak tanımaz”[1]
“Neoliberal öz-sömürü rejimindeyse insan öfkesini daha ziyade kendine yöneltir. İnsanın kendine yönelttiği bu saldırganlık sömürüleni devrimci değil depresif yapar.”[2]
Doksanlı yıllarda Türkiye takımları arasından özellikle Galatasaray Avrupa’da büyük başarılar gösterirken, her ergen Türk genci gibi ben de hiç yoktan takım tutmaya başlamıştım. Hiç yoktan diyorum, zira ailede futbol taraftarlığı pek yoktu. En yakınında rekabet edecek, didişecek, birbirini kızdıracak birileri olmadığı zaman takım tutmanın da bir anlamı olmadığından olacak, ben de sanırım fazla ilgi duymadım futbol taraftarlığına. Ama Galatasaray’ın başarılarının yarattığı bu çekime ben de kısa süreliğine de olsa kapılmış bulundum. Babama bu heyecanla “baba sen hangi takımı tutuyorsun?” diye sorduğum zaman aldığım “ben ekmeksporu tutuyorum, sen de ekmeksporu tut bence” yanıtı, takım tutma konusundaki tutkuma her zaman ket vurdu. Bu nedenle asla tutkulu bir taraftar olamadım, futbolda da çok becerikli olmadığım için bu sporla aramda her zaman mesafeli bir ilişki oldu. Yanlış anlaşılmasın lisede iyi bir basketbol ve iyi bir voleybol oyuncusu olarak okul takımının etkili oyuncuları arasında bir yerim hep oldu. Ancak babamın “ekmek spor” tabiri nedeniyle bu oyunları oynayan takımları da her ne kadar kendim iyi oyuncu olsam da tutkulu şekilde takip etmedim. Neyse mevzunun spor olduğu sanılmasın. Tam da tutkulu bir takım taraftarı ya da spor takipçisi olmadığım için spor konusunda yazı yazacak haddim olmadığının farkındayım. Şu anda bana Fenerbahçe’nin kalecisinin kim olduğunu sorsanız bilemeyecek kadar alakasız biriyim bu konuda.
Bu takım tutma konusuyla ilgili olarak karşılaştığım bu heves kırıcı “ekmekspor” tabirinin sanırım biri takım tutmanın anlamsızlığına ve lüzumsuzluğuna göndermede bulunan diğeri de “ne olursa olsun bir tarafı tutma, ortalarda dolan” tavsiyesine yaslanan apolitik tavrı benimsemem gerektiğine dair emrivaki olmak üzere iki iması vardı. Aslında birinci tavsiye imanın ötesinde düpedüz emirdi. Takım tutma gibi lüzumsuz bir meşgale yerine, daha “faydalı” işlerle iştigal etmem yönünde emir gücünde tavsiyeydi bu. Bu bir yönüyle elbette anlaşılır. Takım tutma konusunda aşırıya gittiğiniz zaman, başka işlerinizi bir yana bırakıp takımınızın faaliyetlerini izlemeye zaman ayırmanız gerekiyordu. Dahası futbol taraftarlığının da bizzat apolitikliği besleyen bir yanı yok mudur? Portekiz’in uzun soluklu diktatörü Salazar’ın yönetim mottosu üç F’ye (três F) dayanmaz mı? Spor, eğlence ve dini ifade eden bu Futbol, Fado ve Fatima üçlüsü bir anlamda kitleleri apolitikleştirip dilediği ideolojiyle etkileşime sokmak için uydurulmuş ideal bir bilişsel simya değil miydi? Futbol fanatikliği apolitikliğin en bilinen özne biçimlerinden birisi değil midir? Elbette babamın bahsettiği “ekmekspor” ifadesinin, bir yandan futbol fanatikliğinin insanı gerçek ihtiyaçlarını ayırt etmekten uzaklaştırdığı gibi bir iması varken diğer yandan da kolektif bir iradeyle kendi iradesini birleştirme arzusunun beyhudeliğine de göndermede bulunuyor. Bu ise idealde saf bir bireyciliği, ideal olmayan durumlarda yani arızi ve krizli anlarda da bireyciliğin parantez içine alınıp hegemonik olanla iradesini kolayca birleştirebilmeyi, yani saf bir pragmayı vazediyor. İşte tam da bu nedenle zannedildiği gibi apolitik, politikadan uzak ya da politikasız özne değil, belki de en politik var oluşun vücut bulduğu ve sırf kendi yaşamına ve çıkarına odaklandığı için de araçsal aklın güdümünde bir Politik öznedir.
EN YAYGIN KİMLİK
Günümüzde apolitiklik en yaygın kimlik haline gelmiştir. Apolitiğin politik kimliği hem konforlu hem de yüzergezerdir. Konforu her tarihsel ve konjonktürel koşula uyum sağlama kapasitesinden kaynaklanır. Tam da bu uyum kapasitesini işte yüzergezerliğinden alır. Apolitiğin kimliğindeki yüzergezerlik onun konjonktürel olarak hegemonik olan başka başat kimliklere kolay lehimlenebilmesinden kaynaklanır. Aslında bu bir eklemlenmedir, ancak buradaki bu eklemlenmeyi lehimlenme olarak tanımlamak daha yerindedir. Zira eklemlenme nispi bir sabiteye ya da istikrara göndermede bulunur. Yani en azından belli tarihsel konjonktür içinde, belli bir süreliğine de olsa başka kimliklerle ortak idealde buluşabilmeye. Lehimlenme ise, apolitikliğin özünü oluşturur. Tarihsel, konjonktürel veya belli bir rasyonele dayalı bir ideal birleşimi değildir apolitikliğin hegemonik olan diğer kimliklerle lehimlenmesi. Her an, her koşulda, dakikalar içinde dahi değişebilir apolitiğin hangi kimlikle, hangi koşullarda ve hangi derinlikte lehimlenebileceği. Yüzergezerlik apolitiğe böyle esnek bir hareket alanı sunar. Bu nedenle de geniş kitleleri kendine kolayca çeker bu öznellik hali.
APOLİTİĞİN POLİTİK ÖZNEYE DÖNÜŞMESİ
Apolitik, ilk bakışta Türk olmayabilir, ama gerektiğinde ve egemenler Türklüğün altını kalınca çizdiği zaman en koyu Türk olup çıkar. Apolitik, karşınıza ilk çıktığında Müslüman da olmayabilir, ama egemen ve egemenin makbul dinbazlarının dindarlığa dair getirdiği tanımlar, geniş kitlelerin önünde yerli yersiz konuşularak temaşa edilmeye başlandığı zaman, din ve inanç apolitiğin hayatının vaz geçilmez unsuru haline gelebilir ve apolitik en koyu dindar olarak çıkabilir karşınıza. Apolitik erkekliğini o kadar da önemsemeyebilir genel olarak; ancak lider masaya yumruğunu vurduğu zaman, erkekliğini gösteren bütün simgesel nesneleri gözüne gözüne soktuğu zaman, apolitiğin erkekliği aklına birden düşüverir ve erkekliğini göstermeye heves edeceği ilk kişiler karısı ya da kızları olur. Apolitiğin anneliği o kadar da mühim bir şey olmayabilir sıradan gündelik hayatında, ancak egemenler, savaşa giden gencecik evlatlar patır patır ölmeye başladığında ve bu ölümlerin nedenini makul bir şekilde açıklamaktan uzak hale geldiğinde, birden bire annelere seslenir “sen ne yüce bir annesin ki eeyy Türk annesi…” diyerek. Bu sesleniş, apolitiğin anneliğini depreştirir ve evlenmeyi, standart bir aile kurmayı, çocuk doğurmayı reddeden bütün kadınlara, hemcinsine ilgi ve aşk duyan bütün erkek ve kadınlara bu annelik konumundan saydırmaya başlar. Apolitik normal koşullarda, etrafında hangi ırktan, hangi dinden hangi mezhepten kişilerin yaşadığına pek de aldırmaz. Elbette her ortalama apolitik yanında yöresinde kendine benzer tiplerin var olmasını ister o başka. Ancak misal küçük üretici bir apolitik çiftçi tarlasında, bağında bahçesinde hangi milletten işçinin çalıştığıyla pek ilgilenmez. Onun ilgilendiği, meyvelerin berelenmeden toplanabilmesi, tarlasının tek bir ot zerresi kalmadan tertemiz çapalanabilmesidir. Bu işlerin eksiksiz ve ucuz yollu yapılması halinde bu işleri kimin eksiksiz yaptığına bakmaz apolitik küçük üretici çiftçi. Onun küçük dünyasında, hayatına giren kişilerin ne ya da kimler olduğunun önemi yoktur. Ne var ki, egemenler arasından bazıları, göçmenleri işaret edip “bunlar ekmeğimizi elimizden alıyor, bunlara hastanelerde en özel muameleler yapılıyor, bunlar ırkımızı, nüfusumuzu, toplumumuzu bozuyor” demeye başladığı zaman, apolitik küçük üretici çiftçinin “Müslüman, Türk ya da vatansever, milliyetçi, yerlici, millici” olduğu aklına düşüverir. İşte bu aklına düşmeyegörsün, apolitik küçük üretici çiftçi en militan ve en yabancı düşmanı politik özneye dönüşüverir.
HER EGEMENİN ARZU ETTİĞİ POLİTİK ÖZNE: APOLİTİKLER
Apolitiğin politik kimliği hamur kıvamındadır. Geçtiği ele göre şekil alır. Tam da bu nedenle her egemenin arzu ettiği politik öznedir apolitik. Politikaya bulaşmaz, ama her an girdiği politik kabın şeklini alarak o kabın en ufak bir deliğinden çıkarak akacak yerini hızla bulur. Politikaya bulaşmaz, ama egemenin işaret ettiği düşman politik kimliklere demediğini, etmediğini bırakmaz. Politikaya bulaşmaz, ama egemen düşman bellediği siyasi ya da sivil aktörlere eziyet ederken, kenardan izler, “nasılsa beni ilgilendiren bir durum yok, onlar da o kadar seslerini çıkarmasaymış canım, erken öten horozun başı elbette kesilir” gibi sinik yorumlar yaparaktan. Politikaya bulaşmaz, cesur politik yorumları çoğu zaman dinlemekten ya da okumaktan bile imtina eder, ama egemen “milli çıkar” diye bir olayı tanımladığı anda koşarak destek olabilir. Milli çıkar söz konusu olduğu zaman akan sular durur, “İsrafil surunu urur, mahlûkat yerinden durur”[3]; gerekirse sahte olduğuna aldırmaksızın Dolar yakar, gerekirse en halisinden portakal bıçaklayabilir. Politikaya bulaşmaz, egemenin politika uğruna muarızlarına yaptığı tüm eziyetleri değerlendirirken, egemene kızmak yerine, eziyet görenlere köpürür, hiçbir şey yapamazsa kendi kendine söylenir, kendine bilenir. Çünkü apolitik, potansiyelinde olan fakat bir türlü edimsel hale geçiremediği bütün politik faillik hayallerini içine atmak zorunda kalmıştır. Bu zorunluluk onda bir türlü başa çıkamadığı bir suçluluk duygusuna yol açar. Bu suçluluk duygusuyla başa çıkmanın en kolay yolu ise buna engel olanlarla mücadele etmek değil, onlarla mücadele edenlere düşman kesilmektir. Çünkü insan türü özgür ve mutlu olmayı çok ister, ancak bunun için mücadele etmek zordur. Bu zorlukla baş etmek için mutlu ve özgür olanların mutluluk ve özgürlüğüne haset duyar. Çoğu politik kimliğin temelinde işte bu haset yatar. Apolitik, bu hasedi içinde en çok taşıyan ve biriktiren politik öznedir. Zira apolitik, aslında kendine özgü bir var oluş halini hiç tatmamış, hep bir parazit gibi başka kimliklere tutunma deneyimiyle idare etmek durumunda kalmıştır. Bu nedenle apolitik içinde bitmez tükenmez bir haset ve hınç barındırır. İşte egemenler de apolitik kitlelerin içindeki bu hınç ve haset rezervinden en iyi şekilde yararlanmasını bilirler.
[1]ChantalMouffe (2010). Siyasal Üzerine, (Çev. Mehmet Ratip), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 19.
[2]Byung-Chul Han (2019). Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 16.
[3] Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’nın Türk Köylüsü adlı bölümünden.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.