Kategori: Yazar

  • Pek masum değil gibiler

    Eskil Vogt, son olarak “Dünyanın En Kötü İnsanı” filmiyle adından söz ettiren Joachim Trier’in çalıştığı senarist olarak duyurdu adını. İkili daha önce “Thelma”, “Sessiz Çığlık”, “Oslo, 31 Ağustos” ve “Reprice” filmlerinin senaryosunu birlikte kaleme almışlardı.

    Vogt, 2014’te tek başına yazıp yönettiği “Körlük” ile olumlu eleştiriler almış, İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale’yi kazanmıştı. İkilinin işbirliği ilerleyen yıllarda da devam etti. Ama belli ki Vogt, yönetmen olarak da rüştünü ispatlamak niyetinde.

    Geçen yıl Cannes Film Festivali Belirli Bir Bakış bölümünde dünya prömiyerini yapan “De uskyldige”, bu hafta itibariyle “Masumlar” adıyla Türkiye sinemalarında gösterime girdi. Açıkçası filmin, yukarıda anılan filmler içerisinde en çok “Thelma” ile akraba olduğunu düşündüm izlerken. Bu akrabalığın en önemli nedeni ise kuşkusuz “gerçek üstü” kimi özelliklerinden kaynaklanıyor. Filmin tanıtım bülteninde de ifade edildiği gibi “Yetişkinler için çocukların dehşet verici gizli dünyalarına yolculuk vaat eden” “Masumlar”, arada yolunu kaybediyor fakat.

    Küçük Ida ve engelli ablası Ana, anne-babalarıyla birlikte bir toplu konuta taşınıyorlar. Daha açılış sahnesinde Ida’nın Ana’dan pek hoşlanmadığını, ona zarar vermek istediğini anlıyoruz. Film bize, “çocukların kötücüllüğüne” dair bir hikaye anlatacağı vaadinde bulunuyor. Bir yandan yerleşme telaşı sürerken Ida, yeni arkadaşlar ediniyor kendisine. Bunlardan birisi bazı özel güçleri olduğunu yeni yeni keşfetmeye başlayan Ben, diğeri ise başkalarıyla telepati yoluyla iletişim kurabilen (özellikle Ana ile) Aisha. Ida ile Ben, Aisha ile Ana arasında kurulan ilişki bir yandan çocukluğun keşfetme, keşfederken zarar verme süreçlerini gözler önüne seriyor, diğer yandan da güçlenen ve güçlendikçe yıkıcı olmaya başlayan karakterlerin dönüşümünü anlatıyor.

    Film, büyüklerin olmadığı, bakmadığı alanlara götürüyor seyirciyi. Kimi zaman kuytu köşelerde hayvanlara eziyet edilen, kimi zaman kalabalıklar içinde karşılıklı meydan okunan bir güç gösterisine dönüşüyor yapım bir noktada. Ben’in güçlenmesi ve dinmeyen öfkesiyle etrafa verdiği zararı, Aisha’dan aldığı destekle düzelme emareleri gösteren Ana dengelemeye başlıyor. Ida ise ‘kötücül’ olarak başladığı bu yolculukta dönüşmeye başlıyor.

    Eskil Vogt, iyi bildiği tekinsiz ortamlar yaratma işinin altından ustaca kalkıyor açıkçası. Bir yandan mekanı, yani toplu konutların sunduğu görsel olanakları iyi kullanıyor, diğer yandan çocukları bu yapının içine doğru yerleştiriyor. Çocukların kendi dünyaları ile yetişkinlerin dünyalarını doğru anlarda birleştirip ayırıyor. Filmin görsel dilinin yeterince tatmin ettiğini söyleyebiliriz bu bakımdan. Ama beni doğrusu tam olarak tatmin etmeyen şey meseleyi ele alış biçimi.

    Çocuk kötücüllüğü, hem edebiyatın hem de sinemanın sevdiği konulardan. “Sineklerin Tanrısı”ndan “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”a oradan birçok örneğini izlediğimiz “akran zorbalığı filmleri”ne uzanan geniş bir liste yapmak mümkün. Yeri gelmişken Eskil Vogt’un filmin ismini koyarken bilinçli bir gönderme yapıp yapmadığından emin değilim ama 1961 tarihli “The Innocents” (Masumlar) filmini de analım. Jack Clayton’ın Henry James’ın romanından çektiği film, bir malikaneye bakıcı olarak giden kadına yönelik çocuk acımasızlığına dair başyapıttır.

    Vogt’un filminin, Ben’in öfkesi büyüklere yönelmeye başladığında bu başyapıta saygı duruşunda bulunduğu anlar da yok değil hani ama asıl olarak çocuğun çocuğa ettiği üzerine “Masumlar”. Tam da bu noktada filmin iyi ve kötüyü verili, doğuştan, tanrıdan gelen bir şey olarak kabul ettiğini not düşelim. Bu idealist bakış Ben’in kötülüğüne hiçbir açıklama yapma ihtiyacı hissetmediği gibi, bedensel sorunları olan Aisha ve engelli Ana’ya da benzer bir masumiyet atfediyor ve onları iyi olarak kodluyor. Hikayenin tek ‘normal’ çocuğu olan Ida ise iki arada bir derede kalıyor film boyunca.

    Filmin zayıf karnı da burası. Yani bu çocuklar arasındaki rekabetin, birbirlerine ve çevrelerine yapıp ettiklerinin ayakları bir türlü yere basmıyor. Hiçbir bağlama oturamıyor bir türlü. Kendinden menkul bir kötülükle, masumiyetten kaynaklı bir iyilik arasında havada asılı duran bir mücadeleye dönüşüyor bir süre sonra yapım. Eskil Vogt’un en güçlü olduğu yerden, yani senaryodan açık vermesi ise terzinin kendi söküğünü dikememesi ile ilgili olmalı herhalde!

  • TFF Genel Kurulu’nda Ali Koç konuşmalı

    Sporda en büyük pasta futbolda var…

    Bu nedenle…

    Siyasi iktidar ipleri elinde tutar…

    İşaret ettiği kişi…

    TFF Başkanı seçilir…

    İşte bu nedenle…

    Nihat Özdemir’in istifasıyla…

    TFF seçim kararı aldı…

    Olağanüstü Seçimli ve Olağan Mali Genel Kurulu 16 Haziran 2022 tarihinde Ankara’da yapılacak…

    Seçilecek kişi belli…

    9 aday çıkması göstermelik…

    Gaziantep Kulübünün eski başkanı, iş insanı Mehmet Büyükekşi TFF’nin başkanlık koltuğuna bir yıllığına oturacak…

    Bir ihtimal…

    Her genel kurulda konuşma cesaretini gösterip, kürsüye çıkan Pazarspor’un eski başkanı Hüseyin Yangın da adaylar arasında…

    Büyükekşi’nin en büyük rakibi gözükse de…

    Seçim günü Divan Kurulu’nda yeterlik ve başvuru belgeleri incelendikten sonra 9 kişinin adaylığı kesinleşmiş olacak…

    Şu bir gerçek ki…

    Mehmet Büyükekşi imzaları toplamış bile…

    Siyasi iktidarın desteği arkasında…

    Başakşehir Kulübü Başkanı damat Göksel Gümüşdağ ile Spor Hizmetleri Genel Müdürü Mehmet Baykan’ın Büyükekşi’ye destek vermesiyle…

    Seçim yapılmadan bitmiştir…

    Büyükekşi dışında…

    Aday olma cesaretini gösteren 8 kişiyi yürekten alkışlıyorum…

    Bir alkış da…

    Fenerbahçe Kulübü Başkanı Ali Koç’a…

    Ali Koç, Mehmet Büyükekşi’nin kardeşinin FETÖ’den yargılandığına dikkat çekmiş, Cumhurbaşkanı’nın buna müdahale etmesini istemişti…

    Burada…

    Kardeşi yargılanıyor diye..

    Mehmet Büyükekşi’yi suçlamak istemiyorum…

    Koç’un sıkıntılar olacağını dile getirmesi, ligler başladığında tartışmaların devam edeceğini gösteriyor…

    Nasıl ki…

    Ferhat Gündoğdu, TFF eski Başkanı Nihat Özdemir tarafından MHK Başkanı atanmıştı. FETÖ suçlamasıyla tutuklu olan Mehmet İyidil’in aynı zamanda dünürü idi.

    Gündoğdu ne yaptı…

    8 Mart’ta hakem operasyonu yaptı…

    Tahkimden döndü…

    Kendisi de gitti…

    Ancak hala o operasyonun izleri silinmiş değil…

    16 Haziran’da genel kurul var…

    Bakalım kimler kürsüye çıkıp konuşacak…

    Ali Koç katıldığı takdirde konuşması lazım…

    Yoksa…

    Nasıl olsa seçilecek diye…

    Konuşmamak yanlış…

    Tüm delegeler…

    Özellikle de…

    Kulüp Başkanları…

    Çıkıp konuşmalı…

    Yarın şikayet etme hakları olmaz…

    Konuşması gereken birisi de…

    Genel Kurul delegesi olan Erman Toroğlu…

    Eski FİFA hakemi, şimdi yandaş medyada yorumcu…

    Genel kurula çık…

    Tahkim, Disiplin, MHK hakkındaki görüşlerini söyle…

    Bakalım o cesareti gösterecek mi?

    Gelse de…

    Salonda boy gösterecek ve gidecek…

    Genel Kurul’da gerçekleri dile getirmeyip, susarsanız…

    Ligler başladıktan sonra…

    TFF ve kurullarını eleştiremezsiniz…

    Çünkü…

    Bir işaretle seçilen başkana destek veriyorsunuz…

    O başkan da istediğini yapar…

    Seçilecek başkan yüzde yüz Mehmet Büyükekşi olacak…

    Bir yıllığına…

    Bir yıl sonra neler olacak…

    Şimdiden belli…

    Bu nedenle kimse susmasın…

    Çıkıp konuşsun…

    Zaten seçim göstermelik…

    Atama yapılmış…

    Ama…

    Bu atamaya karşı çıkma tepkisini gösterin…

    Çünkü…

    Gelecek sene…

    Siyasi iklim değişecek…

    Her şey güzel olacak…

    Hak, hukuk, adalet gelecek…

    Niye korkuyorsunuz ki…

    Ben…

    Eğer genel kurula katılırsa, katılmayacağı yönünde bilgiler var…

    Fenerbahçe Kulübü Başkanı Ali Koç’un…

    Yandaş medyada yorum yapan, mangalda kül bırakmayan Erman Toroğlu’nun…

    Genel Kurulda konuşmalarını bekliyorum…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet, tek YALAN

    İtalya’da faşizm
    Emilialı büyük toprak kontlarının asalarından
    ve Romalı bankerlerin demir kasalarından
    geçip
    İL DUÇE’nin dazlak kafasında dank demiş
    bir nuuurdur
    Taranta – Babu…

    Nazım Hikmet

    2011 yılı yazın son, güzün ilk günleri. Pisa’dan başlayıp Floransa ve Bologna’yla devam eden turistik seyahatimizin son durağı olan Roma’da gün ışığının yavaş yavaş dünyamızı terk ettiği bir vakitte günün yorgunluğunu atmak için sandalyeleri bir meydana bakan kafeye bir miktar nefes almak için oturmuştuk. Zira Turistliğin yorgunluğu hiçbir şeye benzemiyordu. Kısa süre içinde bir daha gelip görebilmenin belki de mümkün olmayacağı tarihi bir şehrin tüm dokusunu bir nefeste olmasa bile bir kaç nefeste içinize çekmeye çalışıyorsunuz. Haliyle bunun için de koşturmak, koşturmak gerekiyor. Roma’daki geniş meydanları, görkemli yapıları ve üstümüze üstümüze gelen estetik harikalarını üçüncü günün sonunda iyice kanıksadığımız ve artık etrafa ve yukarıya bakmaktan yorulduğumuz için oturduğumuz sandalyelerin yönelmiş olduğu meydanın hangi meydan olduğuna dikkat etmemiştik.

    Oturuşumuzun üstünden beş on dakika geçtikten sonra, neredeyse aynı masadaymışız kadar yakınımızdaki yan masada oturan İtalyan Beyefendi tüm sıcakkanlılığıyla sohbetimize karıştı. Türkçeye kulağı aşina olmalı ki, doğrudan Türkiye’nin neresinden geldiğimizi sordu. Konuştuğumuz dilin Türkçe olduğunu anlayacak kadar Türkçeye aşina olmakla beraber elbette soru cümlesi İngilizceydi. Konuşmamız da o dilde devam etti. Elbette biz Türkiyeli insanlar “hemşerim memleket neresi?” sorusuyla sohbete başlamaya alışkın olduğumuz için soruyu yadırgamadık ve söyledik nereden geldiğimizi ve sohbetin keyfine kendimizi bıraktık. Laf lafı açtı konu döndü dolaştı siyasete geldi. İşte o zaman anladık sandalyelerimizin hangi meydana baktığını: PiazzaVenezia. Bu meydanın simgesel önemi elbette sadece Antik Roma tarihinin ünlü meydanlarından birisi olmasından gelmiyordu. PalazzoVenezia adlı sarayın aynı adlı meydana bakan balkonundan geliyordu asıl güncel önemi. Bu balkon İl Duce lakaplı Faşist Lider Mussolini’nin tarihi pek çok konuşmasını çılgın ve heyecanlı kalabalıklar karşısında yaptığı ünlü balkondu. Faşizmi ilan etmesinden, İtalya’nın İkinci Dünya Savaşına dâhil olduğunu ilan ettiği konuşmasına kadar pek çok konuşma yapmış İl Duce bu geniş meydana bakan balkonda. Sohbetimize bal katan İtalyan Beyefendi, “Mussolini’nin bu meydanda binlerce kişi karşısında ateşli konuşmalar yaptığını hayal edebiliyor musunuz?” diye sordu. Biz de tabi ki o zaman için “yaklaşık on yıldır her seçim sonrası buna benzer balkon konuşmaları dinlemeye alıştığımızı” belirttik. Mamafih bizim ateşli konuşmalar dinlediğimiz balkon böyle tarihi ve estetik bir sarayın değil, nevzuhur ve estetikten yoksun bir parti binasının balkonuydu, ama olsun. Nihayetinde balkon aynı amaca hizmet ediyordu. Beyefendi gülümsedi. “Alışmak en beteri, faşistlerin en iyi bildiği şey mutlak otoriteye kitleleri alıştırmaktır” dedi. Biz anlar gibi olduk. Ama sanırım bugünleri görebilmiş olsaydık İtalyan Beyefendiyi daha net anlardık.

    Her tarihsel dönemin kendine has bir ruhu var. Ancak bu ruhu toplumların içine düştüğü bunalımlar önemli ölçüde şekillendiriyor ve bu ruha karakterini veren rejimler küresel olarak yükselip yaygınlaşıyor. Faşizm Birinci Dünya Savaşının yarattığı derin yıkıntının ardından 1919’da ilk defa resmi olarak İtalya’da doğdu. Ancak temsil ettiği siyaset, dünyanın birbirinden uzak köşelerinde eş zamanlı olarak ortaya çıktı; tıpkı günümüzde muhafazakâr popülist liderlerin pıtrak gibi dünyanın dört bir yanında ortaya çıkması ve kitlelerden geniş bir teveccüh görmesi gibi. Farklı saikler ve motivasyonlarla Hindistan, Japonya, Brezilya, Almanya, Arjantin, İspanya gibi birbirinden epeyce uzak ve farklı ülkelerde, ortak bir retoriği ve argümanı paylaşarak popüler oldu faşizm: Modern bir halk egemenliği fikrine yaslanıyor olmakla birlikte, bu egemenliğin, halk adına hareket ettiği iddia edilen bir diktatöre mutlak ve sorgulama yapılmaksızın devredilmesi. Bu devir fikri ise, aşkın hakikat olarak benimsenen mitsel fikirler tarafından da meşrulaştırıldı.[1]

    MİTSEL LİDERE İNANMA ÇARESİZLİĞİ

    Faşistler halkın iradesinin diktatörde vücut bulduğu bir düzeni arzuluyorlardı. Çünkü diktatör, halkın ne istediğini halktan daha iyi bilen ve halkın iyiliğine hizmet eden birisiydi. Aslında buna inanmak, bilişsel zekâsına, rasyonel davranışına sonsuz bir güven duyulan insan öznesine ilk bakışta ters gibi görünür. Ancak kitlesel kıyımlarla, yıkıcı savaşlarla, ezici bir yoksullukla bütünlüğü ve dayanışma ruhu yok olan bir toplumun kendine ve etrafındaki hiç kimseye güveni kalmamış mensuplarının böyle bir mitsel lidere inanmaktan başka çaresi kalmayabilir. İnsan, çaresizlik anlarında tarihe ve ampirizme dayalı hakikat yerine siyasal mitlere, gerçek olmadığı ayan beyan ortada olan olaylara, düşman olarak belirlenen hedeflere atfedilen insan-lık-dışı nitelemelere inanmayı seçebilir. Bu seçim, düşünmeyi, kafa yormayı, kendini başkası yerine koymayı, dayanışma için kendi çıkarlarından ilk bakışta feragat etmeyi askıya almak anlamına gelir. Çünkü toplum, zannedildiğinden daha karmaşık ve heterojen unsurlardan oluşur. O unsurlar her ne kadar belli kriterlerle kategorize edilmiş olsa da, her kategoriye nasıl davranılması gerektiği de muğlaklığını sürdürür. Hem tek tek toplumun farklı unsurları hem de kategorilerin içine tıkıştırılmış olanların her birisi hakkında bir yargıda bulunmak zaman, emek ve hakkaniyetli bir bakış açısı gerektirir. Bunun yerine iradeyi kendisi adına mutlak şekilde adil davranacağına, kendi çıkarlarını sözde düşmanlara karşı kesin bir şekilde koruyacağına inanılan bir lidere emanet etmek daha kolay gelebilir. İradeyi teslim alan lidere bir de mistik bir güç atfettiniz mi, böylesi bir kaotik ortam içinde konforlu bir şekilde yaşayıp gidersiniz. Ta ki iradenizi emanet ettiğiniz lider ve liderin uyguladığı politikalar sizi mutlak bir açlıkla baş başa bırakana kadar.

    LİDER TEMSİL ETTİĞİ BÜTÜN SİMGELERİ BEDENİNDE TEKLEŞTİRİR

    İşte o zaman, liderin karizması sorgulanmaya, mitsel gücünden kuşku duyulmaya başlanır. İşte o zaman lider, kendi gücünü mutlak bir otoriteye dayandırmak konusunda sınır tanımamaya başlar. Böyle bir aşamada, en büyük güç ne siyasi otorite, ne askeri ne de bürokratik otoritedir. Otoritesi ve karizmasının kırılganlığı son raddeye ulaşan liderin yegâne gücü yalan söyleme tekelini elinde bulundurma imkânının sınırlarını zorlamasından kaynaklanmaya başlamıştır artık. Bu aşamada lider, temsil ettiği bütün simgeleri tekleştirir ve bedeninde cisimleştirir. Ancak liderin bedeninde cisimleşen devlet, millet, bayrak, vatan gibi bütün tekliklerin varlığı insanın bu dünyada var oluşunun temeli olan karnını doyurma konusu tehlikeye girdiği için kuşkulu hale gelir. Vatan, millet, bayrak, devlet benzeri kavramlar, bunlara inanan ve kutsiyet atfedenlere güvenli bir yaşam ve anlamlı bir gelecek sunduğu sürece bir gerçekliğe tekabül eder. Bu gerçeklik kuşkuyla karşılanmaya başlandığı anda, bu kavramlar ancak yalan tekeli sayesinde kuşkudan arındırılır. İşte tam da bu nedenle lider, tıpkı devletin hukuken şiddet tekeline sahip olmasına benzer şekilde, meşruiyetini yalan tekeline dayandırır. Bu aşamada liderden başka kimsenin yalan söyleme hakkı yoktur. Nasıl ki, devlet, hukuki zemine dayalı şiddet kullanma tekeline sahipse ve bu tekele dayanarak, bireylerin şiddet kullanmasına izin vermiyorsa, lider de hukuki zemine dayalı yalan söyleme tekelini sahiplenir ve kendisinden başka kimsenin yalan söylemesine izin vermez.

    LİDER YALANDAN GÜCÜNÜ ALIR

    Artık burada devletle, milletle, bayrakla lider arasındaki sınırlar aşılmış, lider dünyadaki bütün sosyolojik ve politik varlıkların bir araya geldiği aşkın bir varlığa dönüşmüştür. Ancak bu aşkınlığın sözde olduğunu unutmamak gerekir. Faşizm zannedildiği gibi, sonsuz bir otorite kaynağına sahip değildir. Otoritesinin yoğunlaştığı ve sınırının aşıldığı nokta, faşizmin en kırılgan noktasıdır. O, varlığını bir süre daha kitlelerin hem otoriteden hem de otorite tarafından korkutulmuş diğerlerinden korkusuna dayandırır. İşte bu nedenle korkunun devam etmesi için yalanın tek elde toplanması gerekir. Lider, tek başına olabilecek bütün büyük yalanları özgürce söyleyebilmeli ki, liderin varlığı sorgulanmasın. Bu aşamada artık liderin yegâne otorite kaynağı, yalanları tek başına söyleyebilme gücüdür.

    Finchelstein’a tekrar uzun bir alıntıyla kulak verelim: “Faşistler, hakikat arayışları sırasında metaforları gerçekliğe dönüştürme yoluna başvurdular. Deneyimlerden öğrendikleri bir dünyaya uzaktılar. İdeolojik yalanların içinde hakikate dair hiçbir iz yoktu. Ancak bu yalanları olabildiğince gerçeğe evirmeye çevirdiler. Görüp de beğenmedikleri her şey onlar için asılsızdı. Mussolini için faşizmin temel görevi demokratik sistemin yalanlarını reddetmekti. Demokrasinin yalanına, faşizmin hakikati ile karşı duruyordu. Demokratik yalanlarla faşist hakikatler arasındaki mitsel karşıtlıkta Lider Mussolini için aslolan, enkarnasyon prensibiydi.” AKP iktidarının hem meşruiyetinin, hem muktedirliğinin hem de popülerliğinin giderek daha kırılgan hale geldiği bugünlerde, bütün gücün omnipotent olduğu varsayılan bir lidere yüklenmesi ve bu liderin kendini devletin kendisi olarak ilan etmesi şaşırtıcı değildir. Bir şaşırtıcı olmayan şey de, iktidar ortağı ile birlikte hazırlanan “Dezenformasyon Yasa Teklifi”nin meclis genel kuruluna gönderilmesi ile artık şirazesinden çıkmış “camide bira içtiler ve cami yaktılar” yalanının söylenmesinin paralel zamanlarda gündeme gelmesidir. Bu manidar tesadüf bize çok şey anlatıyor. Birincisi iktidar artık “yalan söylenecekse sadece ben söylerim” diyor. İkinci olarak “benim varlığımı eleştiri, sorgulama, kuşkuya düşürme gibi yol ve yordamlarla inkâr edenleri ben bir anlamda zındık ilan edebilirim” diyor. Üçüncü olarak “çünkü benim söylediğim size yalan görünebilir, ama ben bunların yalan olduğuna dair izleri istediğim şekilde çıkaracağım bir yasayla istediğim şekilde silebilirim” diyor. Dördüncü olarak da “sizlerin gerçeğe dair dile getireceğiniz her şeyi ben böylesi bir keyfi yasayla yalan ilan edebilirim, böylece sizi yalancılıkla suçlayarak bizzat hakikate el koyabilirim, çünkü kimse benim varlığımdan ve kelamımdan sual edemez” diyor. Böylesi bir omnipotent lider profilinin gücünü yaşlı bir bedenin ölmeden önceki “son gürlüğü” gibi okumak gerekir. Yaşlı kişi gençliğinde çok cefa çekmiştir ama ölmeden önce bir huzura ve refaha kavuşmuştur. Ancak bu huzur ve refahın önce geniş halk kitleleri açısından sonra da omnipotent lider açısından bir bedeli vardır. Bu bedeli açlık, sefalet ve baskıyla geniş halk kitleleri ödüyor ve bir süre daha ödeyecek gibi görünüyor. Ancak bu ağır bedelleri ödeyen geniş halk kitleleri, ödedikleri bedelleri misliyle mutlaka hikmetinden sual olunmaz lidere de ödetecektir. Bu çok uzak değildir.

    [1]FedericoFinchelstein (2021), Faşist Yalanların Kısa Tarihi, (Çev. Zeynep Şarlak), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Gezi’den 2023’e Bir Muktedirin Seyir Defteri

    Erdoğan’ın gezi protestocularına hakareti daha sonra bu hakareti savunmak için söyledikleri 20 yılın sonunda hem siyaset kurumu hem de bu ülkenin yurttaşları için çok acıklı…

    Erdoğan’ın 11 Haziran‘da 10 yıl olacak, türlü vesilelerle tedavülde tuttuğu yalanını sürdürmesi; “Eğer insanlara devamlı olarak yalan söylenirse bu, insanların söz konusu yalanlara günün birinde inanmalarını sağlamaz; aksine artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması sonucunu doğurur” diyen Hannah Arendt’i doğruluyor.

    Hakikat sonrası çağ, Erdoğan’ın ruhunda cisimleşiyor.

    Aslına bakarsanız; küfür ve hakaret; bu ülkenin yurttaşları için Özal’ı hatırlayınca, Bahçeli’yi, Soylu’yu hatırlayınca; Lütfü Türkkan’ı, MHP’li İzzet Ulvi Yönter’i, Semih Yalçın’ı, Celal Adan’ı; Ersoy Dede’yi; Akit’i, erasmusa orgasmus diyen AKP profesörünü hatırlayınca; Atatürk’e, İsmet İnönü’ye söylenenleri; Şevket Kazan’ı, Alevilere söylenenleri, hatırlayınca; Kadir Mısıroğlu’nu hatırlayınca…İslamcı, milliyetçi -mukaddesatçı cenah için karşı tarafa söylendiğinde pekala caiz olan; icazet alabilen bir şey değil miydi?

    Sadece şu son bir buçuk yılda içinde yaşadığı distopik yoksulluğa sadece sokak röportajlarında itiraz eden bir halk için bu küfür ve hakaret de travmatik gelmiyor olabilir mi?

    AKP Genel Başkanı sıfatıyla grup toplantısında kendi halkına küfür eden kişinin birinci sıfatı cumhurbaşkanıydı. Onun siyasi kariyerinde, siyasal icaplara göre 20 yıldır bu hakaret ve küfürlerin dolaşıma sokulduğunu görmedik mi?

    Küfür vesilesiyle kronolojisi çıkarılan hakaretlerinden rakipleri de payını almıyor muydu? HDP’lilere, Kılıçdaroğlu’na bir zamanlar muhalefetteyken Bahçeli’ye, gezi protestocularına, kadınlara söylediği her şey; Erdoğan’ın siyasi icaplarından doğmadı mı?

    O icaplar, siyasal İslamcılar tarafından destekleniyor, kimi yandaşlarca tevil edilmeye çalışılarak toplumda karşılık yaratılmaya uğraşılmıyor muydu?

    Erdoğan’ın hakareti aşıp küfre dönen sözleri yoktu şimdiye kadar; ama siyasal durumunun yeni fazı, yeni ideolojik formatı artık küfrü gerektiriyor belki ve buna da birkaç cılız ses dışında neredeyse kendi cenahından hiç itiraz gelmiyor.

    Erdoğan’ın kutuplaştırma politikası onun iktidarının yakıt tankı; her haziran da ikmal zamanı. Onun narsisistik davranışın bir göstergesi de olan halkı iki kampa bölme 30 yıldan fazladır narsisizm çalışan Barbel Wardeztki’ye göre dünya görüşünü basitleştiriyor, insanların tasnifini ve kendi duygularıyla teması kolaylaştırıyor.

    İşte o yüzden Erdoğan geri adım atmadı, “milletine” sığındı.

    Çünkü Erdoğan kendisinin inandığı gibi kendi tabanını da Gezi’den 2019’a giden, 2019’dan 2023’e gidecek bir yol olduğuna inandırdı, hakaret ve küfür biraz da onun hıncı…

    Maslow‘un ihtiyaçlar piramidi halk için başka, Erdoğan için başka, Erdoğan’ın kendisine 20 yıldan bu yana imal ettiği bir zamanlar evde zor tuttuğu yüzde 50 (eridi ve yüzde 30’a düştü) tabanı için başka bir yerden işliyor sanki.

    O yüzden Ebubekir Şahin; Erdoğan’dan farklı bir şey düşünmüyor. RTÜK başkanının Kılıçdaroğlu hatırlatmasıyla üstünü örtmeye çalıştığı şey toplumda başka bir şeyin de üstünü örtüyor çünkü. O yüzden Ebubekir Şahin liderinin yolundan yürüyor.

    Barbel Wardetzki , “Narsisizm, Ayartma ve İktidar” adlı kitabında: “Politik liderin açık narsisist rolünü memnuniyetsiz incinmiş halkın da “ekhoist” rolünü üstlenmesi anlamına gelir. Bu, lideri yetersizlik duygularından kurtarır ve kendi ihtişamını tam anlamıyla yaşamasına imkan verir. O güçlü adam olduğu için halk kendi sorumluluğunu ona aktarır, böylece kendi kararlarını vermek ve çaba harcamak zorunda kalmaz; iki tarafın da avantajı vardır, narsisist büyür “ekhoist” ve onun arkasına saklanabilir ve onun başarılarından faydalanabilir.” diyor.

    Erdoğan bu yüzden bana saldıran Türkiye Cumhuriyeti’ne saldırmış sayılır diyebiliyor; ama o cumhur da bütünü değil, kendi ittifakını içeriyor. O kendisini makam, makamı da kendisi olarak görüyor, bu ikisi o ve taraftarları için ayrılamaz.

    “Narsistik sistemlerde yalan sadece kandırmak için söylenmez aynı zamanda bir yıldırma ve kafa karıştırma aracıdır.” da diyor Wardetzki…Erdoğan’ın bugününü iyi anlatan bir cümle… Oradan sürdüreyim…

    Wardetzki; Erdoğan’ı biliyor, dünyasını tanıyor: ” Narsistik dünya, diğer insanların pek söz konusu olmadığı kişiye özel bir dünyadır. Bir anlam ifade eden tek şey, kişinin kesin bir şekilde gerçekleştireceği kendi planıdır; buna sisteme uymalarını sağlamak amacıyla gerçekleri saptırmak ve inkar etmek de dahildir. Eğer bugün işime yaramıyorsa dün söylediğim saçmalık beni niye ilgilendirsin ki; karşıt iddia ifade edilir ve daha önce tersini söylemiş olduğu yalanlanır. Bugün iki kere iki üç eder, yarın altı; gerekirse öbür gün sekiz. Esneklik sınırsızdır.” diyor Erdoğan ve benzerleri için… Haklı…

    Onun ölçüsüz politik davranışlarını, dilini belirleyen bir durum mevcut bugün. Kendisine tahsis ettirdiği sınırsız iktidar narsisistik ruhunu yüceltiyor ve “büyüklük fantezisini monark rolünde” gerçekleştiriyor.

    Kendinden öncekilerin hepsinin başarısız her şeyi yanlış ona göre; her şey onunla abad oldu, onun kaderi, milletin kaderi o yüzden; o yüzden makamı ile kişiliğini aynı kılar, ayırmaz Erdoğan.

    O, timsal-i cihandır ayrıca ve bir nevi “omniptens”…

    2023’E GİDERKEN..

    Geçtiğimiz günlerde bir söyleşisini okuduğum siyaset bilimci İvan Krastev :”Popülizm, demokratikleşme sürecinin bir parçasıydı. İnsanların oy verme hakkı vardır ve bu oyları farklı yönlerde kullanabilirler. Belirsizlik zamanında kendini tek bir kişiyle özdeşleştirmek, koca bir partiyle özdeşleştirmekten daha kolaydır.” diyordu popülizmin sonu geldi mi diye soranlara Wardetzki’yi haklı çıkarırcasına.

    Erdoğan da bunu biliyor. Kılıçdaroğlu’nu adaylık konusunda ve halkı özdeğerleri, özsaygısı konusunda tahrik etmesi; seçimi cumhurbaşkanlığı seçimine sıkıştırması bilinçli bir tercih. Tek seçim havasıyla kendisini ve Kılıçdaroğlu’nu yarıştırıyor; kendi oyunun partisinin oyundan çok olduğunu bilerek. Klıçdaroğlu’nu muhtemel rakipleri içinde en zayıf görerek…

    Bildiği başka bir şey ise bugün için tek çıkar yolunun dozunun her geçen gün artması gereken sindirme, yıldırma stratejisi…

    Ama bir sorunu var; Erdoğan ve partisinin anlatısı artık karşılık bulmuyor…

    Rıza üretme kapasitesini kaybetti, bunun tersini ördüğü an Erdoğan seçime gidecektir. Tahrik, küfür, hakaret, Gezi’ye hınç ondan…

    O yüzden Türkiye tarihinin en önemli seçiminin ne zaman olacağından çok, ne şekilde olacağı ve nasıl sonuçlanacağı üzerinde konuşmak gerekiyor.

    Bürokratların partizanlaşması, sığınmacı gündeminin her geçen gün türlü kışkırtmalarla köpürtülmesi, dozu buna endeksli artırılan milliyetçilik ve bunun bir siyasi argüman olarak neredeyse tüm partiler için kullanışlı bir alan olması ondan.

    İnce’nin Özdağlaşması, Özdağ’ın Le Penleşmesi de ondan…

    Son bir iki haftadır yaşadıklarımızda; dil, müzik, konser, festival, tiyatro yasakları; temel hak ve özgürlüklerin önünde engel teşkil edecek yasaların meclis gündemine gelmesi normal değil. Sosyal medya, dezenformasyon yasası ve yargı paketinin hedefi belli ve nihayetinde bunların hepsiyle bir şekilde ilgili Kürtlerin durumuna da bakmak gerekiyor…

    Erdoğan önceki seçimlerde inşa ettiği şahsi rejimini artık totaliterlikle taçlandırarak rejimini sınırsız sorumsuz ikbal döngüsüne kavuşturmak istiyor.

    Neredeyse her defasında el yükseltti. 2015 Haziran- 1 Kasım’da başka bir seçim stratejisi kurdu. 2018 Haziran‘da başka bir evresine girdik rejimin ve 2023 seçimleriyle Erdoğan başka bir faza geçmek istiyor.

    Erdoğan krizi, kaosu yönetme üzerine bir strateji izlerken, kararsızlar son ana kadar kararsız kalsın; muhalefet ben güçsüzken güçlenmesin şeklinde bir siyasi noktada duruyor.

    Muhalefetin güçlenmesinin engellenmesi, Erdoğan’ın siyasi hattını oluşturuyor. Daha önceki yazılarımda da değinmiştim; 6’lı masayı önemsiz, işlevsiz kılıp, dağıtamasa da yorma derdindeki Erdoğan; Gezi, Kaşıkçı, HDP, Kaftancıoğlu, İmamoğlu, Çubuk davaları, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu‘na açılan dava ve bunların son noktasında Akın Gürlek’i Adalet Bakan Yardımcılığına atamasıyla -o bakan Bekir Bozdağ olduğunda- bize bir şey anlatıyor.

    Tüm bunları Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu‘ndaki değişikliklere eklediğimizde her şey daha karmaşık hale mi geliyor?

    Bunu çözecek, bu stratejiyi engelleyecek bir muhalefet aklına ihtiyaç var. O akıl 6’lı masada nasıl işliyor göreceğiz…

    Görünen o ki Erdoğan Modi, Orban, Bolsonaro, Vucic, Putin olmaktan ötesini istiyor ve bunun için daha fazla sebeplere ihtiyaç duyuyor.

    Kabine toplantısı sonrasında yaptığı açıklamalarda da gördük ki o da krizi iktidardayken çözemediğini itiraf edip, yeni iktidar talep ettiği 2023 seçimleri için de aynı dili oluşturuyor.

    Oysa biliyoruz ki bu seçim hem iktidar hem muhalefet için inandırıp ikna etmeyi, vaad üzerinden kuran bir seçim değil; muhtevası itibari ile de öyle olmaması normal.

    Erdoğan için kişisel rejiminin ikbali; muhalefet için Erdoğan’ın bu rejimine son vererek cumhuriyetin ikinci yüzyılana nasıl girileceği gibi anlamlar taşıyor; bu yönüyle geçmiş seçimlerden farklı bir yerde…

    Ayrıca 2023 seçimleri vaad değil takatsizlik seçimi; seçmen için de iktidar için de muhalefet için de böyle…

    Aynı durumu 2015’ten hatırlıyoruz. Türk seçmeni, güvenlik; iktidar, güç tahkimi ve devamlılık; muhalefet de her iki kesimi kollama telaşındaydı.

    Herkes güçsüzdü ama AKP kazandı; aynı son olası mı? Evet; tehlike de burada… Seçmen bu kez sadece güvenlik değil, açlıkla da sınanıyor. Erdoğan yine iktidarının ikbalini kolluyor; muhalefet ise yine her iki kesimi…

    Ancak bu kez muhalefetin daha rasyonel olduğunu söylemek mümkün…Dağılmadan, küçük sarsıntılarla bir arada durma iradelerini koruyorlar.

    Ancak bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. yüzyılında kendini nerede konumlandıracağı üzerine bir siyasi liderlik inşasına da tanıklık ediyoruz; bu her aday için geçerli.

    Bugün kararsızlar ikinci parti konumuna gelmiş bir seçmen kitlesini oluşturmuş durumda.

    Bu, güvensizliğin sonucu ve bu güvensizliği yöneten aday seçimi de kazanacak…

    Yazı aslında bitti.

    Ancak Nefi’nin şu dörtlüğü ile bir hatime daha yapalım:

    “Tahir Efendi bana kelb demiş
    İltifatı bu sözde zahirdir
    Malikidir mezhebim zira
    İ’tikadımca kelb tahirdir”

  • Sakın ha! zülfü yâre dokunma

    TBMM’de görüşmeleri başlayan ve gazetecilerin “sansür yasası” olarak tanımladığı yeni Basın Kanunu’na meslek örgütlerinden de tepkiler büyüyor…

    Ama bu noktaya da bir günde gelinmedi, nasıl gelindiğini hatırlamak için de içeride tutuklu basın emekçilerine bakmak ve gazeteciler için açılan ceza davalarını bilmek gerek…

    Tabi tüm bunlar olup biterken, “sus” durağı sakinlerini de unutmamak…

    Teknolojik gelişimle birlikte sosyal medyaya hızlı giriş yapıldı. “interaktif gazetecilik” de çağda yer buldu.

    Demokratik toplumlar; kişilerin temel hak ve özgürlüklerini koruyan toplumlardır. Basınsa; düşünce ve fikirleri açıklama özgürlüğünü kullanmamızı sağlayan bir araç. İnsanların seslerini duyurma çabaları, bu amaçla kullandıkları araçların kısıtlanması söz konusu.

    Nasıl mı?

    Mesela;

    Gazetenin halk “açız diyor” haberi suç sayılacağı gibi, açlığı, yoksulluğu ima etmek de yasağa dair sayılıp, sosyal medya hesaplarında kullanmak suça dair olacak.

    Öyle ki;

    Betonla doldurulurken dereler, kesilirken zeytinler, “Ah benim canım yurdum, böyle mi olacaktı, ne hale geldi” diyemeyeceğiz.

    Hatta;

    “Esasen bir el versek çiftçiye, bak oradaki yer, hani kurak kalmış hıı işte oraları, bir ekip biçsek, buğdaya buğday demeyiz hani, ne de güzel olur, dışardan almaz biz satarız, kalkınırız evelallah” diyemeyeceğiz…

    Senaryosuna kuvvet, ne de güzel anlatmış filminde yoksulluk, hukuksuzluk var diye. Hele şu gösterime bakın, emeklerine sağlık tiyatro emektarlarının, çok güzel dikkat çekmişler kadın cinayetlerine. Düşünce ve konuşma özgürlüğünden bahseden sanatçılar için dillerine sağlık, dirençlerine kuvvet diyemeyeceğiz mesela…

    Dar gelirli; emekçi, işçinin hakkını arayan, sağlık haktır diyen Türk Tabipleri Birliği’ne, doğru söyledin kardeşim. Mademki sosyal devletiz, eğitim ve sağlık ücretsiz olmalı diyemeyeceğiz…

    Eşit işe eşit ücret diyemeyeceğiz mesela…

    Herkesin kendi düşüncesini rahatça konuşabileceği günler gelir mi bilmiyorum. Şimdilik bizi karşılayacak olan sansürlerin ez cümlesi bunlar…

    Aman ha! Sakın ola! Zülfü yâre dokunma da…

    Bilinçlendirmek, gerçekle göz açmak da ne. Çiz böyle, ver ayarı, halka. Yaz mesela; nasıl da kalktı ekonomi şaha…

    Aman sakın ola, tek Zülfü yâre dokunma…

    Dedik ya, kamunun haber alma özgürlüğü, halkın, söz ve düşünce hürriyetinin olacağı günler gelir mi bilinmez, ama “yeni basın yasası” başlığıyla çıkartılmak istenen “sansür yasası”ndan da anlıyoruz ki; gerçeğe batıp ortaya saçılan mürekkep; güçlüdür mevkilerden, paradan. Yoktur gerçeğin korkutmadığı hiçbir makam…

    Sevgi pıtırcıklı mı? Yoksa dirençli günlere mi uyanırız bilmiyorum…

    Kendi adıma, daima haktan yana duracağım, onu biliyorum…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Zorlama şeyler!

    “Stranger Things”, Netflix’in küresel bir güç olmasında öne çıkan yapımlardan birisi. Şirket 2016 yılında, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 130 ülkede faaliyete geçti. Aynı yıl 126 orijinal dizi veya film yayınlayarak da rakiplerine açık ara fark attı. İşte 2016’da Netflix’i tüm dünyada gündem haline getiren ve abone sayılarına doğrudan etki eden bir yapımdı “Stranger Things”.

    Dizi, 80’li yılların popüler kültür ürünlerini ustaca kullanarak bir grup çocuğun büyüme hikayesini anlatıyordu asıl olarak. Çocukluktan ergenliğe geçişin endişeleriyle dönemin Amerikan toplumunun ortak korkularını harmanlayan, ‘bilinmeze’ doğru giden insan hayatıyla, bilinmezden gelecek tehdidin ustaca birleştirildiği, dönemin şarkı, kıyafet ve tavırlarının bugünün seyircisiyle bağ kurmasının olanaklarının yaratıldığı eğlenceli bir yapım olarak tüm dünyada büyük beğeni topladı. Yalnızca dönemin popüler kültürüne değil, korku temalarına da oldukça hakimdi yaratıcıları. Nükleer tehdit, komünizm paranoyası vb. hepsi yerli yerine yerleştiriliyor ve çarpıcı bir dönem parodisi çıkarılıyordu ortaya.

    Ancak dizinin üçüncü sezonu ‘Soğuk Savaş’ı bir fon olarak kullanmaktan ‘Yeni Soğuk Savaş’ın fonu olmaya geçiş gibiydi adeta. Her şeyi parodileştirmeyi başaran yaratıcılar Ross ve Matt Duffer kardeşler mevzu komünistlere geldiğinde 70 yıllık ezberi bir kenara bırakmayı denememişlerdi bile. O dönem üçüncü sezon için kaleme aldığımız yazıyı şöyle sonlandırmışız: “Bu anlatı Amerikan sinemasının kutsal kitabında yer alan bir ayettir. Bunu meşrebinize, yeteneğinize, dünya görüşünüze göre yorumlayabilirsiniz ama belli ki değiştiremezsiniz!”[1]

    Bu hafta itibariyle iki parti halinde yayınlanacak final sezonunun yedi bölümü izleyiciyle buluştu. Önceki sezonda yer alan klişelerin dozu azaltılmış, bambaşka bir düşmana dikkat çekiliyor bu kez. Tabii önceki sezonla bağlantılı olduğu için hikayenin bir ayağını da Sovyetler Birliği oluşturuyor. Ama tabii ki karakterler olarak değil, kötü karikatürler olarak varlar. Ve tabii ki, yine ancak Amerikalıyla temasa geçen ve onunla dost olan Rus gerçek bir karaktere dönüşebiliyor. Kötü adamlara gelince, Amerika’da da onlardan biraz var. Final sezonunda öldüğünü sandığımız Jim Hopper ölmemiş ve karşı tarafa yani Sovyet topraklarına ‘zıplamış’ meğerse. Haliyle bir hapishanede kurtulma planları yapıyor.

    Joyce’un yanına Evelen ve Will’yi alarak Hawkins kasabasını terk etmesinin üzerinden bir yıl geçmiştir. Herkesin hayatı sakin görünmektedir. Amerika’dakiler özellikle de Joyce ve Eleven, Hopper’ın yasını tutmaktadır. Çocuklar okulda ergen zorbalığına maruz kalmaktadır vs vs. Tipik Amerikan kasabası olayları yaşanıp giderken, okuldaki genç bir kadının garip bir biçimde ölmesiyle başlayan süreçte yeni bir kapı aralıyor. Ardından başka cinayetler gelince eski ekip yeniden bir araya geliyor. Çünkü tuhaf bir şeyler olmaktadır ve belli ki tehlike tam olarak geçmiş değildir. Bu arada Eleven güçlerini kaybetmiştir. Ancak yaşanan gelişmeler onu yeniden hedefe koyunca güçlerini geri almak için önüne fırsat çıkar.

    İzlemeyenler için daha fazla detaylandırmayalım ve 1 Temmuz’da yayınlanacak final bölümleri öncesindeki genel duruma dair iki kelam edelim. İlk ve bu sezona dair söylenebilecek en önemli şey: Hikaye nerede? Yedi bölüm boyunca olan şeyler yukarıdaki paragrafta anlattıklarımdan daha fazla değil aslında. Her biri birer saatten uzun olan bölümler düşünüldüğünde, bu kadar az malzemeyi seyirciyi sıkmadan izletmek için ortaya konulan zanaata şapka çıkarmak gerekir. Duffer Kardeşler, özet olarak önceki sezonu tekrar eden bir hikaye kuruyorlar aslında. Yani bir öte dünya durumu var. Bitmemiş demek ki tehdit. Haliyle yeni bir tehdit inşa edilecek. Onun dışında gençler arasındaki sürtüşmeler, Hopper’ı kurtarma planları ve Eleven’ın özüne dönüşü olarak tanımlayabileceğimiz bir hikayeyi doldurmayı başaran kalemleri takdir etmeden geçmeyelim.

    Ama öte yandan da, meseleyi bu kadar uzatmanın, serinin sevenlerini istismar etmenin ne gereği var sorusu da geliyor akıllara. Belli ki, elimizdeki 7 bölümde bile rahatlıkla bitirilebilirmiş bu dizi.

    Son olarak Eleven’ın olduğu bölümlerin sıkça “Jeson Boure” serisini çağrıştırdığını, “kimim ve nerelerden geldim” sorularına yanıt aranırken, hikayenin başka bir alana da kapı açıldığını ekleyelim. En nihayetinde görülen o ki, birçoklarında olduğu gibi olaylar gelişecek, aradan zaman geçecek ve bu hikaye de başladığı yerde bitecek. Krakterlerimiz bu yolculukta bambaşka insanlar olacaklar. Ama işte gereğinden fazla uzatılmış, tekrar edilmiş bir biçimde…

    [1] https://altyazi.net/yazilar/elestiriler/stranger-things-3-sezon-duvarin-altinda-kalmak/

  • TFF ölü evinde düğün yaptı

    Gelenek, göreneklerimize bağlı bir milletiz…

    İnançlara saygı duyarız…

    Irk, cins, dil, din, mezhep farkı gözetmeksizin…

    Herkese saygı duymamız gerekir…

    Ancak bazı konularda da dikkat etmemiz gerekir…

    Komşunun evinde…

    Bir üzüntü var ise…

    Düğün dernek yapamayız…

    Onun üzüntüsünü paylaşırız…

    Neden bunlardan söz ettim…

    Bandırmaspor ile İstanbulspor…

    Süper Lig’e çıkmak için…

    Kocaeli Stadı’nda karşılaştılar…

    Kocaelispor geçen sezon 1.lige çıktı…

    Küme düştü…

    Bu ayrı bir konu…

    Kent bir üzüntü içerisinde…

    Deyim yerinde ise…

    Ölü evine dönmüş…

    Böyle bir görüntüde…

    Futbol Federasyonu’nun Kocaeli stadında…

    Final maçını vermesi…

    Ölü evinde düğün yaptırmaya neden oldu…

    Futbol Federasyonu’nun Bandırma ve İstanbulspor’a…

    Aynı mesafede Kocaeli’de oynatması normal karşılanabilir …

    1.Ligde küme düşmüş, üzüntü içerisinde bir final oynatılması hiç de hoş bir şey değil…

    İki takımın mesafesi göz önünde alındığında…

    Sakarya’da da oynatabilirdi…

    Futbol Federasyonu ne yaptı…

    Ölü evinde, düğün yaptı…

    Hiç yakışmadı…

    Yakışmayan bir başka şey ise…

    VİDEO Yardımcı Hakem(VAR) uygulaması…

    Kocaeli ile Riva arasında bir bağlantı olmadığı için…

    VAR sistemi olacaktı…

    Neden böyle bir riske girildi…

    Anlamak mümkün değil…

    Anlamadığım bir konu da…

    Türkiye Kupası finalini yöneten…

    FİFA kokartlı hakemin…

    Bandırmaspor-İstanbulspor final maçına verilmesiydi…

    Demek ki…

    Merkez Hakem Kurulu’nun elinde bu final maçını yönetecek hakem yok…

    Ya da MHK…

    Şöyle düşündü…

    Sezonun son finalinde hakem tartışılmasın…

    17 Haziran’da yapılacak TFF Genel Kurulu sonrası…

    Seçilecek yeni yönetim…

    Bizi tekrar göreve getirir…

    Getirir, getirmez bilinmez…

    Sadece şunu bilirim…

    Ölü evinde düğün olmaz…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Kuru sulu fanteziler

    Sen bu dünyanın sırlarına eremezsin;

    Erenlerin dilini de söktüremezsin;

    İyisi mi iç şarabı, cennet et bu dünyayı;

    Öbür cennete ya girer ya giremezsin.

    Hayyam

    “Ne kadar büyük yalanı ne kadar sık söylersen o kadar iyidir” gibi bir söz genellikle Nasyonal Sosyalistlerin Propaganda Bakanı Goebbels’e atfedilir. Bu söz ya da ifade bir anlamda Nazizm’in propaganda mottosu olarak anlatılır. Ancak durum gerçekten böyle midir? Nasyonal Sosyalistler, gerçekten de yalanı bir propaganda aracı olarak gördüklerini açıkça kabul etmişler midir? Ya da şöyle diyelim: Goebbels acaba hayatının hiçbir döneminde halkı kandırmak için yalanlar söylediğini kabul ya da itiraf etmiş midir? Bu galatı meşhur haline gelmiş söz gerçekten de Goebbels’e ya da Nazilere mi aittir? Hiç sanmıyorum. Federico Finchelstein, ölümünden yıllar sonra bulunan Goebbels’in günlüklerinde “propagandanın özünün basitlik ve tekrar” olduğunu yazdığını, ancak kesinlikle ve hiçbir yerde halka yalan söylediğini itiraf anlamına gelecek bir ifadeye rastlanmadığını hatırlatır. Kendisi için yalandan bir suikast tezgâhlayıp, bu tezgâhı dahi günlüklerine bu olay sanki gerçekten olmuş gibi yazdığına özellikle dikkat çeker Finchelstein.[1]

    BÜLENT ARINÇ SUİKAST GİRİŞİMİNİN YALAN OLDUĞUNU BİR GÜN İTİRAF EDER Mİ?

    Buna benzer bir olay Türkiye’de Bülent Arınç vesilesiyle yaşanmadı mı? Daha sonra yalan olduğu ortaya çıkan Bülent Arınç’a suikast girişimi vesile edilerek Türkiye tarihine kumpas davaları olarak geçen davalara temel oluşturacak şekilde ordunun kozmik odası olarak nitelenen yere girilmedi mi? Şimdi sorsanız Bülent Arınç’a acaba bu suikast girişimi iddiasının yalan olduğunu kabul eder mi? Ya da bir gün Arınç anılarını yazsa, bu olayı acaba nasıl anımsar ve yazardı? Büyük ihtimalle bu olayın yalan olduğunu itiraf etmek şöyle dursun, büyük bir suikast girişiminden nasıl kurtulduğuna dair kahramanlık hikâyesi uyduracaktır. Anımsama böyle bir şey büyük ihtimalle. Yaşadığı ve deneyimlediği olayları özeleştiri süzgecinden geçirerek anlatabilmek büyük meziyet ve bu meziyete sanırım çok az insan sahip. Neyse mevzumuz anımsama ya da otobiyografi değil tabi ki.

    FAŞİSTLER HAKİKAT VE PROPAGANDA ARASINDA HİÇBİR ÇELİŞKİ GÖRMEZLER

    Mevzumuz faşist ya da otoriter yönetimlerin bize yalan görünen hakikatleri. Evet, sahiden de hakikat. Finchelstein’a tekrar kulak verelim: “Goebbels gibi faşistler için bilgi inanç meselesiydi, özellikle de lider mitine duyulan derin bir inanç meselesi. Gerçeklerin icadı ya da manipülasyonu faşizmin çok önemli bir boyutuydu. Ancak bir o kadar önemli olan, aşkın gerçeklere duyulan inançtı. Faşistler, hakikat ve propaganda arasında hiçbir çelişki görmüyorlardı.”[2] Eğer propaganda ile hakikat arasında böylesine çelişkisiz bir eşleşme olmasaydı, o kadar büyük bir kitleyi dünyanın efendisi olma hayaliyle kitlesel bir kıyıma nasıl razı edebilirsiniz? Ancak söylenen yalanlar, kitleyi çelik çekirdek haline getirecek kadar güçlü bir hakikat ambalajıyla sunulabildiği zaman böylesine büyük yalanlar söylenebiliyor. Aslında burada hakikatten ziyade bir hakikat rejiminden bahsediyoruz. Hakikat rejimi aynı zamanda biteviye yıllar boyunca söylene söylene bir yaşam biçimine, bir dünya görüşüne ve bir zihniyete dönüşüyor.

    AKP’NİN KURDUĞU HAKİKAT REJİMİ YALAN VE DESİSELERLE HAYAT BULUYOR

    Türkiye özelinde baktığımız zaman, bugün söylenmesinin üzerinden dokuz yıl geçmiş bir “camide bira içtiler” yalanı hala fütursuzca bir Cumhurbaşkanı tarafından söylenebiliyor ve bu yalana dayanarak halkın bir kısmına ağza mahalle kavgasında dahi alınsa mahkemelik olunacak ifadelerle hakaret edilebiliyorsa, bu bir yalan değil, bir dünya görüşünün, bir hayat anlayışının dışa vurumu olarak okunmalıdır. Öyle görünüyor ki bu hayat anlayışının kurduğu ve toplumun genelinin inanmadığı hakikat rejimi, sadece ve sadece yalan ve desiselerle hayat bulabiliyor. Ancak böyle olması bunun belli bir kitlenin inandığı hakikat olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İşte tam da bu nedenle AKP rejimi, rejimin aveneleri ve rejimin lideri hiçbir zaman söylenen yalanların yalan olduğunu kabul etmedi, etmiyor. Zira karşımızda alenen söylenen yalanlar, temelde bilgiye değil inanca dayanan bir hakikat rejiminin yapı taşları. Söylenenlerin yalan olduğu kabul edildiği anda bu hakikat rejiminin büyüsü bozulacak ve derme çatma fikir ve yalan kırıntılarından oluşturulmuş bir dünya görüşü buhar olup uçacak. Ondan sonra etrafına topladığın kitleyi topla toplayabilirsen. İşte tam da bu nedenle, ne AKP lideri ne de ona inananlar ve güvenenler, asla halka yalan söylediğini kabul etmeyecektir; hele ki özeleştiri bu hakikat rejiminin kurucuları ve inananlarının geleneğinde yoktur.

    FAŞİSTLERİN HAKİKAT TASARIMI AMPİRİK DOĞRULAMAYA İHTİYAÇ DUYMAZ

    Finchelstein, dünyadaki tüm faşistlerin kutsal olandan beslenen bir hakikat tasarımına inandıklarına dikkat çekiyor. Bu hakikat tasarımı, ampirik bir doğrulamayı gerektirmez; ilahi adalet fikriyle örtüşür, yasalar ise talidir. [3] Böylesi bir adalet anlayışı ebedi hakikat kavramından destek alır. Faşistlerin bir nevi mesihsel din yorumu düşmandan beslenir, hakikat karşısında olan ve bu yüzden de ezilmesi gereken bir düşmandan…

    Türkiye’de bugün kurulmuş olan rejimin ideolojik formasyonu, farklı farklı cemaatlerin ve tarikatların ortaklaştığı ebedi hakikat mitinden oluşur. Bu hakikat mitini besleyen bütün meseller, anekdotlar ve hikâyeler bir yandan bir zamanların altın nesline ya da asrısaadete referans verirken diğer yandan dinin hüküm sürmesini engelleyen, ülkeyi ve toplumu “gâvurlaştıran” dönem ve kişilere işaret eder. Asrısaadet özlemle, asrısaadeti engelleyenler hep nefretle anılır. Bu mitik kurgunun hiçbir zaman ampirik verilerle doğrulanmasına ihtiyaç duyulmaz. Adı üstünde mit denilen şey doğruluğu yanlışlığı tartışılabilir değil inanılan bir şeydir. AKP iktidara geldiğinde bu tür mitlerle yıllardan beri hayat görüşü şekillenmiş, yalan ya da yanlış olduğuna bakmaksızın kendisine anlatılan bu tür hikâyelerle kendine bir yaşam düsturu edinmiş hazır bir kemik kitleye sahipti. Bu kitle, yıllardan beri, cemaatlerin ve tarikatların anlattıkları yalan yapıtaşlarından oluşmuş hakikat rejiminin içindeki özneler olarak tanımlıydılar. Bu tanımlı özneler için, asrısaadeti tesis edecek lider nihayet gelmiş ve bu liderin etrafında kenetlenmek dini bir görevdi. Bugün AKP Liderinin anlattıklarını yıllardan beri cemaat liderlerinin anlattıklarından ve anlatmaya daha fütursuzca devam ettiklerinden ayrı düşünemezsiniz. Hatta ve hatta anlatılanların içeriğini bir yana bırakın sarkastik ve sinik üsluplar bile birebir aynıdır. “Sapkınlar, sapıklar, sürtükler, soysuzlar, ayyaşlar, kuru-sulu her türlü kafa yapıcı maddenin müptelaları” gibi ifadeleri aynı sarkastik üslupla herhangi bir cemaat liderinden de duymanız mümkündür. Cüppeli Ahmet Hocayı dinlediğiniz zaman, anlattığı en eğlenceli ve esprili mesel dahi, ilk başta sizi güldürse bile, derin anlamına erdiğiniz anda, bağrınıza diken olup saplanır. İşte bu muarızlarına diken olup saplanan her mesel, bizim için yalan ancak, lidere koşulsuz sadakat duyanlar için hakikatin ta kendisidir.

    YALANLARDAN OLUŞAN HER HAKİKAT REJİMİ BİR YAMALI BOHÇADIR

    Bir yanda açlık kol gezerken diğer yanda uzaya Türk vatandaşı gönderilmek üzere hazırlık yapıldığının bu denli fütursuzca anlatılabilmesinin nedeni, hala bu yalanlar ve mitlerden örülü hakikat rejiminin hüküm sürdüğüne inanılmasıdır. Ancak yalanlardan örülü her hakikat rejimi en nihayetinde bir yamalı bohçadır. Uzun zamandır yamalı bohçanın yalanlardan oluşan iplikleri, tel tel çözülmeye başlamıştır. Çözülen her telin orasından burasından sehven de olsa itiraflar sızmaktadır. İşte bu nedenledir ki, AKP Lideri, bir yandan “kuru ve suluya” yaptıkları zamların bir anlamda toplumun “sapkın kesimlerine” verdiği ceza olduğunu, diğer yandan da halkın aç ve sefil hale geldiğini ağzından kaçırabilmektedir. Bu nedenle AKP’nin diğer ürünler bir yana “kuru ve suluya” getirdiği insafsız zamların da, dezenformasyon yasasının da, “camide bira içtiler” yalanının da aynı şeye hizmet ettiğini düşünmek gerekir. Yalanlardan oluşan “hakikat rejimi”nin ve bu rejimin üzerine bina edilen iktidar koltuğunun da son demleridir artık. Lider bu son demlerini kendi mitik gücüne inanan kitleleri tatmin etmeye çalışarak, onları yıllardan beri yarattığı iç ve dış düşmanlardan intikam aldığına inandırma gayretiyle uzatmaya çalışmaktadır. Ancak bu beyhude bir çabadır. Ne Dezenformasyon Yasasıyla kuracağı cendere ne de intikam hayalleri geniş kitleleri, yalanlardan oluşan hakikat rejimine bağlayabilir artık.

    [1] Federico Finchelstein (2021), Faşist Yalanların Kısa Tarihi, (Çev. Zeynep Şarlak), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 32.

    [2] A.g.e., s. 22-23.

    [3] A.g.e., s. 57.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Gezi’deki bakan çocuğu…

    Tam 9 yıl geçmiş aradan, Taksim’de yine benzer manzaralar.

    Yine polisin sert müdahalesi, yine gaz, yine yerlerde sürüklenenler, yine gözaltılar…

    Bilindik manzaralar ister istemez 9 yıl öncesine götürüyor insanı, hafızaları canlandırıyor.

    xxx

    Öncelikle altını çizmem gerekir ki bu yazıda anlatılanlar bir gazetecilik faaliyeti sırasında tanık olunan olaylar değil…

    Osman Kavala’ya, ‘cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesinden bu yana sorulara yanıt bulma çabası…

    Kim kimi yıkmak istiyordu ya da en etkili ve yetkili bir kişinin cümleleriyle “kimler kimlerle beraber”diyi hatırlama çabası…

    xxx

    O tarihlerde çalıştığım Habertürk Gazetesi’nde el üstünde tutulan, şimdi ise Adil Öksüz’ü kaçırma suçlamasıyla galiba cezaevinde olan bir Fetöcü nedeniyle kovulmuş, ne yapacağını bilemez halde dolaşıyordum.

    Belki kafamı toparlar, kendime gelir de bir şeyler yazarım diye kendimi Ayvalık’a kapatmıştım.

    Gezi Parkı’nda ağaçların kesilmesini engellemek için eylem yapan bir gruba polis sabaha karşı müdahale etmiş, Sırrı Süreyya Önder de iş makinalarının önüne yatarak engellemeye çalışmıştı.

    Sonrası malum, protestolar kısa sürede tüm Türkiye’ye yayıldı.

    Ayvalık’ta Cumhuriyet Meydanı’nda, Atatürk anıtının önünde her akşam yüzlerce kişi toplanıp protestolara destek veriyordu.

    Sağcısı, solcusu, ülkücüsü, genci, yaşlısı, laikçi teyzesi hep birlikte kolkola protesto ediyordu.

    xxx

    Ülkede bir şeyler değişirken daha fazla oralarda kalamazdım, hemen Ankara’ya döndüm…

    Sanki Ankara’da gazetecilik yapabilecekmişim gibi…

    Her şeye rağmen hayat devam ediyor, para kazanmak gerekiyordu.

    Eşimin annesi ile beraber ev yemekleri sattığı; garsonluk, bulaşıkçılık, alış veriş gibi ne iş olsa yaptığım kafeye geri döndüm.

    Evi hemen yakınlarda olan bir bakan da sık sık korumalarını falan atlatıp tek başına geliyor kahve içerken sohbet ediyorduk.

    Protestoların dozunun iyice arttığı, polisin Kızılay’da en sert şekilde müdahale ettiği günlerde yine bir akşam otururken Bakanın telefonu çaldı.

    Arayanı dinledikten sonra yüzünün şekli değişti, bir süre düşündü, ardından;

    “Senin kararın, ama ne olursa olsun sakın polise yakalanma…”

    Elbette anlamıştım, oğlum da oralardaydı…

    “Evlat işte… İnsan çocuğuna da laf geçiremiyor, başındakine de” dedi ve sustu…

    xxx

    Bu diyaloga inanmayanlar, spekülasyon yaptığımı söyleyenler olacaktır mutlaka.

    Zaten bir gazetecilik faaliyeti olmadığı için o bakanın ismini yazmam da mümkün değil.

    Belki aradan koskoca 9 yıl geçtikten sonra bile Gezi’yi anlamak istemeyenlere ışık tutar…

    Osman Kavala da Mücella Yapıcı da, onlara “yardım etme” suçundan cezaevinde yatanlar da Gezi’de yalnız değildi.

  • 3 Haziran 1963, Nazım sürgünde, motorlar sürüldü maviliklere…

    Söz bu kitabında kalmıyor işte, dokunuyor cana, dökülüyor dile…

    Heyhat sorun sadece uygulayıcılarda değil, sorun on yıllardır süregelen sistemin içinde. Ve demek istiyor insan, bu yasaklar bir günde oluşmadı diye…

    Hatta eklemek istiyor; hani biraz açığı, biraz koyusu morun lacivertin ama hep vardı diye…

    Bir kaç gündür 3 Haziran’a programlar yapıldı. Andıktan sonra tekrar rafa kaldırılacak; duyarlı şarkılar, içli şiirler okumak üzere, başladı Nazım anması…

    Koymayın bu cümlelere gönül, öyle…

    Anmaktan öteye gidemediğimiz üretilen her düşünce, bir sonraki çağda biraz daha kalmıyor mu gölgede?

    “Sen yanmazsan, ben yanmazsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” dediğinden bu yana Nazım’ın, değişen ne var bir bakmak lazım…

    Geçmişe şöyle bir döndüğümüz zaman görüyoruz ki düşünsel tarihimizde “yazmak” ağır bedeller ödenen çileli bir iş…

    Son yıllarda uygulananlarla “gündelik yasaklar” dönemine girdiğimiz günlerde görüyoruz ki, sistemler değişmediği sürece “yasaklar” da yasaklardan beslenenler değişmiyor, değişmeyecek de…

    Hani, gidiyor siyah-beyaz geliyor ebrulisi biraz, ama değişmiyor…

    Çünkü gelen hiçbir iktidar, çünkü toplumlar kendileriyle hakikat temelli bir yüzleşmeyi gerçekleştirmiyor…

    Yüzleşmenin olmadığı yerde, iyileşme de olmuyor…

    Yasaklayanlardan ziyade, yasaklı zihniyetlere zemin hazırlayan sistemi irdelemediğimiz sürece de başkaca renk, başkaca boyutta bu coğrafyada hep olacak yasaklar…

    1963’ten, hani Nazım’ın vedasından, ustanın uğrunda hapisler yattığı, sürgünlere vurulduğu zamanlardan bu yana ne koyabilmişiz ürettiklerinin üzerine? Ne kadarını hayata geçirebilmişiz fikirlerinin?

    Tüm değerlerle beraber “sevginin” de alınır-satılır olduğu bu çağı hep birlikte yaratırken, Sabahattin Ali’nin “sevgiyi kutsayan” duygularını ne kadar yaşatabilmişiz?

    Evet ekonomi. Koca bir inşaatın istinat duvarı çökmüş üstümüze ve altında kalanlar yine bizleriz. Ama çöken duvarların harcında birer tutam katkı sunan da bizler…

    Son yirmi yılda kanıksamadık mı her şeyi?

    Sistemler değişmeden düzelir mi ekonomi?

    Düzelir “gibi” oldurur, pembe bir kaç yıl yaşatırlar, ta ki bir başka istinat duvarı altında kalıncaya kadar…

    Sonrası…

    Gidenin bittiği, gelenin koyacağı, yaşamaya mecbur bırakılacağımız başka yasaklar durağı…

    Zira coğrafyada on yıllardır bu böyle, bitişi olan erk’ler çareyi hep yasaklarda görmüşler…

    Dedik ya; Edebiyat, ince bir işçilik.

    Yaşamımıza çok yönlü dokunabilir; tiyatroyla, sinemayla, sanatla sanatçılar. Yazılarla yazarlar…

    Ki, düşünsel tarihimizde; yazar, gazeteci, çizerler ve sanatçılarımız bu meşakkatli yolda ağır bedeller ödedi…

    Yazılarından ötürü Nazım 15 yıla yakın hapis yattı, memleketinden sürgün hasretiyle yandı. Sabahattin Ali gibi sevgi yürekli bir adama kıyıldı…

    Kemal Tahir, Orhan Kemal, Enver Gökçe, Ahmet Arif, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin gibi daha pek çok yazarın mahpushaneler oldu adresleri…

    Ve şimdi; kenarından köşesinden kemirmeye, delmeye başladılar güzel olan her şeyi…

    Kemirmeye başladılar merkezinden ufak ufak, bedeller ödenerek kazanılmış tüm değerleri…

    Son zamanlarda; sonu nereye varır tahayyül edemediğimiz, sıkça maruz bırakıldığımız yasaklar var…

    Ve bir şeyler yapılmazsa bu yasakların “Sürdürülebilirliği” ile karşımıza çıkacaklar…

    Artık, an’malarla yetinmeyip, fikirleriyle yaşatmalıyız cesur yürekleri…

    Tüm kokular kurumadan ve renkler solmadan…

    3 Haziran 1963’te toprağa düşen bedenin Nazım’ın ve cümle “aydınlık” için bedel ödeyenlerin fikirleri, 3 Haziran 2022’de yeniden, maviliklere sürülmeli…

    İşte o zaman an’malar anlam bulabilir. Yoksa bu sistemde;

    Yasaklılar döneminin biri gider, belki biraz daha yumuşağı ama bir diğeri gelir…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.