Kategori: Yazar

  • Koç-Büyükekşi kavgası haftaya başlıyor

    TFF’de yaz sıcak geçecek…

    Bu sıcaklık kavurucu olacağa benziyor…

    Seçim öncesi…

    Fenerbahçe Kulübü Başkanı Ali Koç…

    Mehmet Büyükekşi’nin kardeşinin FETÖ’den yargılandığını, bu nedenle aday olmaması gerektiğini, hatta Cumhurbaşkanına da bunu engellemesi için çağrıda bulunmuştu..

    Yine de Büyükekşi aday oldu…

    Ali Koç genel kurula katılmadı…

    Ancak kavganın devam edeceğini belirtmiştim…

    Yine Ali Koç’un Kulüpler Birliği Vakfı Başkanı olacağını dile getirmiştim…

    Başkan seçildi de…

    Kavga erken başlayacak…

    TFF Başkanı Büyükekşi, bir televizyon programında Fenerbahçe’nin 1959 öncesi şampiyonluklarla ilgili soruyu “Henüz önümüze bu konuyla ilgili bir şey gelmedi. Şu an çok daha acil çözmemiz gereken konular var” yanıtıyla geçiştirdi…

    Büyükekşi de biliyor ki…

    Fenerbahçe 1959 yıl öncesi 9 şampiyonluğun sayılmasını eski başkan Aziz Yıldırım döneminde TFF’den istemişti…

    Henüz bir yanıt gelmedi…

    Ali Koç da bu isteklerini yeniledi…

    Hakları olduğunu her toplantıda dile getirdi…

    İleriye de giderek Fenerbahçe formasındaki 3 yıldızı kaldırdı…

    5 şampiyonluğa bir yıldız verildiği için…

    Şu anda 19 şampiyonluğu var…

    1959 öncesinin de sayılması halinde…

    28 şampiyonluğa ulaştığı için 5 yıldızı hak ettiğini ve bu sezon maçlara 5 yıldızlı forma ile çıkacaklarını açıkladı Ali Koç…

    Bu forma ile çıkması için TFF’nin de izin vermesi gerekecek…

    Bu nedenle TFF’nin bu işi, 5 Ağustos 2022 tarihinde başlayacak Süper Lig sezonu başlamadan önce çözmesi gerekir…

    Ali Koç şimdi bekleyişte…

    Neden mi?

    Tahkim, Disiplin ve Merkez Hakem Kurulu henüz açıklanmadı…

    Hafta içi açıklanacak…

    İşte o zaman Ali Koç konuşmaya başlayacak…

    TFF ve Kulüpler Birliği Vakfı Başkanı karşı karşıya gelecek…

    Bu nedenle diyorum ki…

    TFF’de yazın kavurucu sıcaklarla geçecek…

    Büyükekşi bir yıllığına seçildiği için…

    Bakalım Ali Koç’a karşı ne gibi tavır sergileyecek…

    Kavgaya girecek mi?

    Yoksa kaçak mı güreşecek?

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Küfür

    Küfür sözcüğü günümüz Türkçesine bir galatı meşhur olarak geçmiştir. Kökü Arapça kfr sözcüğünden gelen “kufr”, dini inkâr ve reddetme anlamına gelir. Türkçeye isim fiil olarak geçen bu sözcüğün hem isim hem de sıfat işlevi gören “kâfir” sözcüğünün de kökü olduğunu unutmamak gerekir. Kâfir, “dinsiz, Allahsız, yaratanı inkâr eden” anlamı sanırım toplumumuzda en iyi bilinen sözcüktür. Ancak sanırım Müslüman olmayanları tanımlayan anlamı en yaygın olanıdır. Daha da eskiler bunun için kefere sözcüğünü de kullanırlar. Bu kâfir sözcüğü ile belki de biraz zorlasanız aynı anlama gelebilecek bir bileşik sözcük daha vardır ki, dini inkâr eden anlamı yerine ağzı bozuk, çok küfreden anlamıyla meşhurdur. Bildiniz, küfürbaz. Küfürbaz Arapça küfür ve Farsça baz sözcüklerinden oluşturulmuş, belki de uydurulmuş bir bileşik sözcüktür. Baz sözcüğü Farsçada “oynatan” anlamına gelir. Düzenbaz, hilebaz, hokkabaz, cambaz, dilbaz gibi sözcükler de aynı mantıkla oluşmuştur. Küfürbaz ise muhtemelen kumarbaz sözcüğünden ilham alınarak uydurulmuş bir sözcük; olması gereken düz anlamı “küfür oynatan” iken, ağzı bozuk, çok küfreden anlamıyla yaygın hale gelmiştir.[1] Son zamanlarda aynı Farsça sözcükle bir sözcüğün daha ortaya çıkmasına vesile olup yaygınlaştırma konusunda bir hayli gayret gösteren Tayfun Atay Hocayı anmadan geçemeyeceğim. Bilenler mutlaka bilir; evet “dinbaz”. Sanırım burada da Tayfun Hocanın meramı, dini oynatan değil de, dini her türlü çıkar ilişkilerine alet ederek, suiistimal edendir. Benim anladığım bu en azından.

    Bir sözcük üzerine böylesi etimolojik detaylarla bir yazıya giriş yapmamı yadırgayanları daha fazla merakta bırakmayayım ve gelmek istediğim yere geleyim. Egemenin müttefiki, velinimeti, koruyucu, kollayıcısı, hık deyicisi, göz bebeği MHP Liderinin bir dizi-film platformunda yayınlanan bir dizi üzerine yaptığı zehir zemberek açıklamalar üzerinden yanlış kullanılan bir sözcüğe açıklık getirmeye çalışmak niyetindeyim. Hayır dizinin sinematografik, senaryo, oyunculuk gibi boyutlarına girme niyetinde değilim. O konuyu sinema yazarları bolca tartıştı, tartışmaya da devam ediyor zaten. Benim derdim başka. Aslında MHP Liderinin küfür diye bahsettiği şeyin gerçekte halk arasında en bilinen adıyla “Sinkaf” olduğunu hatırlatmama müsaade edin. Muhtemelen bu deyimi yeni nesiller bilmiyordur. Arap alfabesindeki Sin ve Kaf harflerinin cinsel içerikli küfrü ifade eden erkek cinsel organı ile bu organın eylemini ifade eden Türkçe sözcüklerin baş harflerine gönderme yapmasıyla oluşturulmuş bir uydurma sözcük bu. Genellikle “sinkaf etmek, sinkafta bulunmak” şeklinde kullanılır. Bu sözcük genellikle küfür olarak tanımlanan kötü sözü ifade eder. Aslında bu kötü söz hakaret olarak algılanmakla birlikte, erkeğin namusunu korumakla yükümlü olduğu anne, bacı, eş gibi öznelere yönelik cinsel birleşme isteğine göndermede bulunur.

    Tabi ki namus, bu arzuyu dile getiren erkeğin karşısındaki erkeğin namusudur. Erkeğin bir şekilde her şeyinden sorumlu olduğu kadınlar, o namusun erkek adına taşıyıcısıdır sadece. Böyle mantıklı ve rasyonel olarak tanımladığıma bakmayın. Bu istek genellikle zorlama içerir ve elbette namusu korunan kadının haberi olmaksızın dile getirilir. Mevzu genellikle iki erkek arasında geçer. Arzunun nesnesi olan kadınların bu alış verişten çoğu zaman haberi olmaz. Erkeklerden bir taraf, namusundan sorumlu olduğu kadınları korurken, diğeri en azından söylemsel düzeyde o erkeğin sorumlu olduğu kadına yönelik taciz ya da tecavüz arzusunu dile getirir. Bu arzunun söylemsel düzeyde vuku bulduğuna bakmayın, bunun söylemden eyleme geçtiğini ve bu eylem neticesinde ne kadar kadının yaşamının karardığını unutmamak gerekir.

    SİNKAF’IN ŞİFRESİ

    Bu iki erkek arasındaki kadınlar üzerinden giden iktidar mücadelesi, çoğu zaman şiddetle sonuçlanır ve mevzu mahkemelik olduğu zaman, taraflar hâkime meramlarını anlatırken elbette s ve k harflerinin Türkçedeki karşılıklarını dile getirmekten imtina ederler ve devreye Arapça sin ve kaf harfleri girer. Bu bile aslında ataerkil kültürel örüntünün ne denli ikiyüzlü ve riyakâr olduğunu ortaya koyar. Hâkim gibi bir güç simgesinin karşısına çıkmadan önce karşıtının kadın yakınlarına ilişkin olarak bütün cinsel arzularını vahşice sayıp dökerek hakaret edebilen bir erkek, birden namus ve edep timsali kesilir ve öyle cinsel içerikli “edepsiz, çirkin” bir eylemi sinkaf gibi şifreli ve örtük bir sözcükle dile getirir. Burada olduğu gibi erkekliğin erkle sınandığı çoğu durum simgesel hadımlıkla sonuçlanır. Belki de bu hadımlık ya dilde telafi ediliyor ya da erki “eksik” olan kadın üzerinde sınanıyor. Kadın üzerinde sınanan her türlü erk ise, bir sınav olmaktan çıkıp bir hayat memat meselesine dönüşüyor. Elbette kadının hayat memat meselesi.

    CİNSEL İÇERİKLİ HAKARETLER

    Küfür sözcüğünün asıl düz anlamı, “örttü” anlamına gelen “kafara” sözcüğüyle bağlantılıdır. Dini inkâr etmek anlamına gelen ikincil-düz anlamı büyük ihtimalle “dinin üstünü örttü, tanrının varlığının üstünü örttü” gibi anlamların evrilmesiyle inkâr etme anlamına dönüştü. Buradaki asıl anlam gerçekten de önemli. Küfür sözcüğünün dini inkâr etmek anlamı ve bununla bağlantılı örttü anlamı yerine cinsel içerikli hakaret etme şekline dönüşmesi büyük ölçüde kültürel kodlarla ilgili. Cinsel içerikli hakaret, çoğu zaman namusla ve dolayısıyla ataerkil örüntülerle bağlantılı az önce de belirttiğim gibi. Bu bağlantının hem son zamanlardaki kadına yönelik şiddet ve katliamların artışı, hem bu tür eylemlerin cezasız kalması ve hatta teşvik edilmesi, hem de muktedirin gerçekleri ters yüz eden hamleleriyle bağlantısı olsa gerek. Hakikate el koyma arzusu ile kadın bedenine el koyma arzusu arasında ciddi bir ilişkinin olduğunu da unutmamak gerekir.

    KADIN CİNSELLİĞİNE ‘NAMUS’ VE İĞRENÇLİK’ BAKIŞI

    Muktedir, eğer ataerkil örüntülerin şekillendirdiği bir kültürel iklime dayalı hegemonya ve tahakküm ilişkisi oluşturduysa, öncelikle kadın cinselliğini namus ve iğrençlik gibi iki paradoksal sıfatla tanımlar. Sonra da bu iki sıfata dayanarak kadına hem kutsallık hem de pespayelik sıfatları yükler. Bu her iki sıfat da her koşulda işlevseldir. Kadını hem korumayı hem de denetlemeyi-baskılamayı mümkün kılan meşruiyet zeminini sunar bu birbiriyle karşıtlık ilişkisi içindeki sıfatlar. Kutsaldır, annedir, dokunulmazdır ve dolayısıyla kendisi de dokunamazdır kadının. Kadın böylece kendisine dokunulmaz olduğu kadar kendisi de iradesi ve arzusuyla başkasına dokunamaz. Korumayla, denetleme arasındaki ince ve geçişken çizginin bütün kutsal addedilen canlı ve nesnelerde nasıl ortaya çıktığının en somut örneği kadın bedenidir. Vatan, bayrak, din, namus, ahlak gibi soyut kavramlar da hem korunan hem de içerdiği anlamların her zaman denetlenmeye müsait olduğu alanlardır. İnsan denen varlık, korumaya niyetlendiği nesne ya da kavramı her zaman denetlemeye de çalışmıştır. Çocuğunuzu da korurken, aynı zamanda denetlemez misiniz? İşte küfür meselesinde de asıl niyet gerçeklerin üstünü örtme arzusudur belki de. Küfürlü dizinin, küfürlü programın denetlenme arzusu, aslında bazı gerçeklerin üstünü örtme arzusuna denk düşüyor olamaz mı? Toplumun namus anlayışını, ahlakını, edebini korumak, aynı zamanda bunların denetlenmesi ve tabi ki diğer yandan da yaşanılan toplumsal sefaletin üstünün örtülmesi anlamına gelemez mi?

    Velev ki küfür sözcüğünü asıl kök anlamıyla değil de, galatı meşhur hale gelmiş anlamıyla değerlendirelim. Bu haliyle cinsel içerikli arzuya tekabül eden küfürlerin toplumumuzda ne kadar yaygın olduğu herkesin malumudur. Misal ben askerde rütbelisinden erine kadar “AK” olarak kısaltılan küfür ifadesinin neredeyse nokta ve virgül yerine kullanıldığına şahit oldum. Muhtemelen askerliğini yapmış bütün er kişiler benimle hemfikirdir. Sanırım ailesinde ya da yakınında bu ve buna benzer cinsel içerikli ve aslen kadının bedenine yönelen irade dışı cinsel arzuyu dile getiren herhangi bir küfre şahit olmamış olan kişi neredeyse yoktur. Muktedirin kollayıcısı yerli ve milli beyefendinin bir dizide geçen belden aşağı espriler nedeniyle berhava olacağını zannettiği her ailede dizidekinin belki de daha ağırı küfürler vakayı adiyedendir. Dahası, küfrün ötesinde en acımasız, en fütursuz cinsel istismarların çoğu kutsiyet atfedilen ailenin çatısı altında gerçekleşmiyor mu? Kutsal aile içindeki en korunmasız haldeki çocuklara karşı istismarı sadece cinsel olanla sınırlasak dahi, duyduğumuz, öğrendiğimiz ensest vakaları bile aileye ne kadar güvenilebileceğine dair bize pek çok ipucu vermiyor mu?

    MHP LİDERİNİN AHLAK DERSİ!

    Bu küfür alerjisinin görünen kaynağı toplumun namus ve adabının bozulabileceği kaygısı. Namus ve adap korunurken, gördüğümüz gibi denetlenmeye de çalışılıyor. Koruma ve denetleme ikiliği yine karşımıza çıkıyor. Ancak aynı kaygının sahibinin yıllardan beri bazıları kendisini de hedef alan şu sözcükleri küfür olarak algılamaması ne hazindir: Zillet, illet, sürtük, çürük, ananı da al git, ulan ahlaksızlar, adiler, cibilliyetsizler, zürriyetsiz, tezek, çamur, mankafa, alçak, affedersin Ermeni, şerefsiz, edepsiz, yalaka, geri zekâlı, vampir, dönek, virüs, soysuz, rezil, çakal, terbiyesiz herif, İsrail dölü.[2] Kendisinin her fırsatta kendisi gibi düşünmeyenlere yönelik sarf ettiği “hain, kökü dışarda, alçak, aşağılık, şerefsiz” gibi sözlerin küfür olmadığını kim iddia edebilir? Bir sözün küfür olarak sayılabilmesi için, illa ki cinsel içerikli mi olması gerekir? Cinsel içerikli küfrün ataerkiyle cinsiyetçilikle kuşkusuz sıkı bir bağlantısı var. Yazının başından beri derdim bunu anlatmaya çalışmak. Ancak cinsellik de cinsiyetçilik de her toplumun kaçınılmaz bir yönü. İnsanlar dâhil bütün canlıların birbirlerine uzaktan bakarak ürediğini kimse iddia edemez değil mi? O zaman, cinsel içerikli hakaretlerin ya da esprilerin küfür ve dolayısıyla ahlaka aykırı sayılırken, nefret kusan sözlerin küfür sınıflamasına dâhil edilmemesinin nedeninin toplumumuzun zihin kodlarına işlemiş olan kadına yönelik kutsallaştırma ile kadın düşmanlığı arasında salınıp giden yaklaşımda gizli olduğunu düşünebiliriz. Bu düşünceyi destekleyecek pek çok olayla her gün karşılaşıyoruz. İşte MHP Liderinin bir dizi filmdeki cinsel içerikli esprilerden yola çıkarak ahlak dersi vermeye kalkışması da bu neviden bir olaydır.

    Velhasıl kutsallık atfedilen bütün kavram, nesne ve kişiler gibi, kötü söz olarak tanımlanan küfür de, egemenin elinde onu zor durumda bırakacak gerçeklerin üstünü örtmek için kullanılan bir araca dönüşüyor. Küfrü dilediği gibi, dilediği kişi ve gruplara karşı kullanabilen egemenin sığındığı son liman namus, ahlak, edep ve değerler oluyor. Aslında kendi ettiği küfürlere sağır, sanatçının bir sanat eserinde yaptığı müstehcen esprilere hassas hale gelmek, egemenin gücünün değil güçsüzlüğünün en belirgin göstergesidir. Cinsiyetçi olmayan, rafine küfürler her zaman egemenin sığınağını berhava etme ihtimali barındırır içinde. Bu tür sanat eserlerine despotun diş bilemesinin en büyük nedeni belki de budur.

    [1] https://www.nisanyansozluk.com/kelime/k%C3%BCf%C3%BCr (Erişim tarihi: 22/06/2022)

    [2] https://www.youtube.com/watch?v=Zs7eeKEfnZk (Erişim tarihi: 22/02/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • ‘Bıçaklayanlar’ ve ‘Zehirlenenler’

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı Ayhan Oğan, 28 Mayıs 2022 tarihinde Ordu’da katıldığı bir panelde, siyanürlü altın madenlerini savundu. Başdanışman Oğan, kendisine Fatsa’daki siyanürlü altın madenini soran Ordulu gazeteci Akın Çiçek’e, “Burası çadır devleti mi kardeşim… Kulaktan dolma bilgilerle konuşmayın” diyerek tepki gösterdi.

    Yemyeşil bir coğrafyanın yüzde 74’ü maden bölgesi ilan edilmiş; fındık bahçeleri, su kaynakları, bal ormanları tehlikede; Karadeniz’in çatısı olarak görülen yaylalar tehlikede; millet ‘nasıl olur da bu illetten kurtuluruz’ diye çırpınıyor; başdanışman gelmiş bütün dünyada emtia fiyatlarının beş-on kat arttığını, herkesin madenler için birbirini bıçakladığını söylüyor. Ardından da doğa savunucularını kahvede duydukları şeylerle hareket eden “provokatörler” olarak suçluyor ve memlekete zarar verdiklerini anlatıyor.

    Ne acı değil mi? Kesenler, parçalayanlar, siyanürleyenler değil de korumaya çalışanlar zarar veriyormuş…

    Hızını alamayan Başdanışman Oğan, Almanya, İsviçre ve Avrupa’nın her yerinde siyanürlü altın madenlerinin çalıştığını da savunarak, Avrupa’da kurulmuş bir derneğin Türkiye’de maden çıkarılmasına karşı çalıştığını söylüyor ve “Bu oyuna gelmeyelim” diye bitiriyor sözlerini.

    BEŞ AYLIK “SÜRESİZ DURDURMA”

    Şimdi Başdanışman Oğan bilmiyordur diye hatırlatalım, 18 Kasım 2021 tarihinde Giresun-Şebinkarahisar’ın Yedikardeş köyünde bulunan çinko-kurşun madeninin zehirli atık barajı çöktü. Başta kadmiyum olmak üzere binlerce ton zehirli atık Kelkit Vadisi’ne aktı.

    Giresun Valiliği olaydan iki gün sonra olabilecek daha büyük çevre kirliliğinin önüne geçilmesi adına maden tesisi faaliyetinin “süresiz” olarak durdurulduğunu açıklamıştı.

    İşte bu süresiz durdurma ancak 5 ay sürebildi. Maden tekrar çalışmaya başladı. Üstelik aynı madenin atık barajı 2018 yılında da çökmüş, yine doğaya ve canlılara zararlı ağır metaller ortalığa saçılmış ve yaklaşık 8 milyon balık ölmüştü.

    Bakın birileri ‘dur’ demezse, birileri harekete geçmezse Türkiye kimyasallarla zehirlenmiş, her köşesi Çernobilleşmiş bir sakat ülke haline dönüşecek.

    Küresel iklim krizinin pençesindeki bir dünyada bir tarım ve turizm ülkesine bunu yapamazsınız.

    YANLIŞ BİLİYORSUNUZ

    Sayın Oğan yanlış biliyorsunuz, Avrupa’nın her yerinde siyanürlü altın madenleri falan çalıştırılmıyor. 2000 yılında Romanya’da yaşanan Baia Mare Felaketi, Avrupa Birliği açısından bir dönüm noktası oldu. Baia Mare altın madeni felaketinin ardından sudaki siyanür değerinin 100 katına ulaşması, yüz binlerce su canlısının ölmesi, 2 milyondan fazla insanın içme suyunun zehirlenmesi sonrası 2000 yılında Çek Cumhuriyeti’nde, 2002 yılında Almanya’da, 2009 yılında ise Macaristan’da siyanürlü madencilik yasaklandı. AB üyesi ülkelerin temsilcilerinden oluşan Avrupa Parlamentosu da Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin AB topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Bugün de Avrupa Birliği ülkelerinde bu yöntemle altın madenciliği, çok sıkı denetim mekanizmalarıyla kontrol altına alındığından kartellerin işine gelmiyor. Oralardaki madenlerini bir bir kapattılar. Nereye gittiler dersiniz?

    AVRUPA’NIN EN YÜKSEK RADYASYONU

    Sayın Oğan, geçtiğimiz günlerde Manisa’da Avrupa’nın en yüksek radyasyonu ölçüldü. Hayır yanlış okumadınız. Avrupa Komisyonu Radyoaktivite Çevresel İzleme grubunun yayımladığı grafiklere göre 26 ve 27 Nisan’da Avrupa’da en yüksek radyasyon oranı Manisa-Köprübaşı’nda tespit edildi. Çünkü 1970-1980 yılları arasında bölgede bir uranyum madeni işletildi. Daha sonra tesis işletme sahası, ocaklar, açılan kuyular etrafına tel örgü bile çekilmeden, radyasyon uyarısı dahi asılmadan o haliyle bırakıldı.

    Ayrıca Aydın-Söke’nin Kisir köyü “kanser köy” olarak anılıyor. 1958’de açılan ve rehabilite edilmeden öylece bırakılan uranyum madeninin bölgede çok yüksek oranda görülen kanser vakalarıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtiliyor. 15 yılda 70’ten fazla kişinin kanserden öldüğü bir yer burası.

    SALSİGNE

    Sayın Oğan Fransa’da Salsigne kasabasını duydunuz mu? Vahşi madenciliğin tipik örneklerinden birisidir Salsigne: Bir Yüzyıl Madencilik, On Bin Yıllık Kirlilik…

    (Salsigne: Bir Yüzyıl Madencilik, 10.000 Yıllık Kirlilik – https://multinationales.org/Salsigne-A-Century-of-Mining-10-000-Years-of-Pollution)

    Salsigne, (Salsinye diye okunur) Fransa’nın en büyük altın ve arsenik madenlerine ev sahipliği yapıyordu. Batı Avrupa’daki ilk altın madeni ve Fransa’da hayatta kalan son altın madeniydi. 2004 yılında kapanan madenden geriye tehlikeli atıklar mezarlığı kaldı. Arsenikle kirlenmiş yaklaşık on milyon ton kaya ile kurşun veya kükürt çeşitli yerlerde depolandı.

    Sayın Oğan orada da yetkililer sizin gibi, “Endişe edecek bir şey yok, devletin kurumları çalışıyor” dedi. Ancak yerel bir gazetenin yayınladığı iki araştırmanın sonuçları ise korkunçtu: Birincisinde bir litre suda 1526 mikrogram arsenik, ikincisinde ise bir litre suda 4469 mikrogram arsenik bulunmuştu. Yani Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) içme suyu standardından 450 kat daha fazlaydı. Fransa’da bile yetkililer, bölgeyi temizlemek için devletin harcaması gereken milyonlarca avrodan kaçınmaya çalışıyorlar. Yani bir başka deyişle insanlar kendi hallerine bırakıldı.

    Ancak Aude Bölge Valiliği 1997 yılından bugüne her yıl kararnameler yayınlayarak bölgedeki sebzeleri tüketmenin, bahçeyi sulamak için yağmur suyu veya nehir suyu kullanmanın güvenli olmadığını, nehirde yüzmenin tehlikeli olduğunu belirtiyor.

    Salsigne’de Fransa’nın diğer bütün bölgelerine göre çok daha fazla insan kanserden hayatını kaybediyor. Akciğer veya mide kanseri gibi bazı kanserlerden ölümler ikiye hatta üçe katlanmış durumda. Bu tablonun ortaya çıkmasında arsenik, kadmiyum, krom ve nikel gibi ağır metallerin payı çok büyük.

    Aude Nehri’nin bir kolu olan Orbiel’e her yıl yedi ton arsenik salınıyor ve ardından Akdeniz’e akıyor. Fransız yetkililer ve akademisyenler, bir asırlık yoğun madencilikten sonra bölgenin en az 10 bin yıl kirli kalacağını tahmin ediyor.

    Şimdi siz Kazdağları’nda, Toroslar’da, Karadeniz’in yaylalarında-meralarında siyanürlü madenciliğe izin vermeye devam ederseniz bizim böyle bir şansımız do olmayacak. Çünkü çatı ekosistemi çökertiyorsunuz. Bir ekosistemi çatısından zehirlemeye başlıyorsunuz.

    BAYAT BİR YALAN

    Sayın Oğan, “Avrupa’da kurulmuş dernekler, vakıflar madenlerimizi çıkarmamızı istemiyor” söylemi artık çok bayat bir yalan. Türkiye’deki siyanür-sülfürik asit çetesi 20 yıldır aynı yalanları tekrarlıyor ve ne yazık ki bugün bile bu yalanlarına inandırabilecek birilerini bulabiliyor. Sen ülkeni delik deşik ettireceksin, bütün dağlarını-ormanlarını kartellerin hizmetine sunacaksın Almanya, Fransa, İngiltere, ABD, Kanada gibi emperyalist ülkeler de buna karşı çıkacak! Ne diyeyim artık pes!

    Daha fazla uzatmak istemiyorum detaylarını “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımda yazdım. Sadece şu kadarını söyleyeyim: O sizin “engelliyorlar” dediğiniz ülkeler,Türkiye’de altın madenciliğine giden yolu döşeyen ülkeler. Hem de bütün kimyasalları da satarak.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • ‘Quid deinde’ sırada ne var…

    Günler kendini tekrarlıyor, biz cümlelerimizde aynı kederleri…

    Zamlar, işsizlik, yoksulluk, haksızlık, hukuksuzluk. Kadınlar öldürülmeye devam ediyor, üstelik artık çocuklarıyla…

    Yirmi yıl önce doğan kabus çöktükçe çöküyor, arkadan gelen tepiyor, önden gelen kapıyor, parçalanıyor hayatlar…

    Bir düzen ki kurulmuş içinde; kurda kuşa, börtü böceğe acımıyor. İnsanlar bıkkın, umutsuzluk salkım salkım, bulut mavi gökler unutulmuş, gözleri hep yere bakıyor…

    Yeni açmış bir dağ çiçeği gibi, üstüne sabah güneşi daha yeni vurmuş gençler; umuttan kopup, umutsuzluğa meyl ediyor…

    Acıyor herkes; çocuklara, geleceklerine acıyor, yüzyıllık kazançların çarçur edilmesine acıyor, körler ülkesinde herkes kendine acıyor…

    Bir koyup üç alacağız diye gelip, kaşıkla verip kepçeyle alanların, beyin yontan kararlarıyla, umutla umutsuzluk sentezinde kaygılı bir ezgide yaşıyoruz…

    İçimizdeki geçitlerde buruk ve kederliyiz. Gitgide gün bozuldu, bozuldu insan, bir huzur yeli değmiyor, keder basıyor yüreklere. Büyüdü git gide karanlık, benzedi ülke zifir bir geceye…

    Tabi hiç konuşmuyor değiliz. Konuşuyor ama konuştuğumuzla kala kalıyoruz…

    Hukuksuzluktan, hepimiz her şeyden şikâyetçiyiz ama iş refleks vermeye gelince; bir korku, bir gözü körlük, bir dili lal’lik, iki adım ötemizi göremez hal ile doluyor ama’larla sözlerimiz…

    Durmuyor tabi yasaklar da besleniyor sessizlikten, gün begün artıyor…

    Öyle ki; hayatımızın içine gri geçitler açmışlar ve bizler de koşuşturuyoruz. Nereye ve neden koşuyoruz? Bilmiyoruz…

    Bize günler telaş, gündüzler bile kara, bazılarına sırça köşk, pür neşe akşamlarda. Ama onlara dokunmak yasak. Yo yooo dokunmamak da yetmiyor, bize her şey yasak…

    Yasak bize; çok seslilik, renklilik, düşünmek yasak…

    Zeytin ağacı dibinde, sevgiliyle el ele, umuda meyl veren gökyüzünü seyretmek yasak. Yasak, seni özgürlüğe yürüten denizler yasak. Boğuntunun, sıkıntının içinde tam hayata sarılacaksın hop; imge yasak, gece yasak, düş yasak…

    Tutunduğumuz her yerden bir bir kanıyoruz. Tam ağzını açacaksın bir bakıyorsun konuşmak yasak…

    Bizdeyse devam ediyor istikrarlı sessizlik…

    Sana ağlamak yasak, sana çıldırmak, sana yarın yasak…

    Sıra da ne var? Bekliyoruz…

    Son olarak Komisyondan geçen

    Sosyal Medya yasa tasarısı gösterdi ki, yasaklar daha da artacak, olacaksa eğer bir seçim, sert girilecek…

    Bu tasarı ciddi bir yasak ağı. Ağzını açanın, söz söyleyenin ipi çekilecek…

    Eğer; kırılma noktalarımızı birleştirmez, direnci yaratmazsak meyl edecekler, her şeye koyacaklar yasak…

    Sırada ne var diye bekleyecek miyiz? Yoksa sırayı artık biz mi belirleyeceğiz?

    Karar vermeliyiz…

    Her tepeden bir gün doğar, durun hele. Umutsuzluğa düşmeyin…

    Belirleyebiliriz…

    Şimdi sıra muhaliflerde, birlikte umudu örgütleyeceğiz…

    Sonra biz söyleyeceğiz “Quid deinde” sırada ne var…

    İnatlı dirençle karanlığı aydınlıkla değiştireceğiz…

    Muhalif pasifliğimizden kurtulursak, sessizliğin sarmalından, inanıyorum yapabiliriz…

    Ne dersiniz?

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Korktuğunuz şeye dönebilirsiniz!

    Toplumsal kırılma anları, korku sinemasının en sevdiği ortam. En azından öyleydi. Toplumsal korkuların, endişelerin bir biçimde istismarı nihayetinde. Kimisi bu korkulara ilerici yorumlar getiriyor, kimisi ise muhafazakar bir noktadan bakıyor.

    70’li yıllar Amerikan sineması için her türde kırılmaların izlerinin yaşandığı bir dönem oldu. 68’ hareketi, kadınlar ve siyahların mücadele bayrağı açması, üstelik bir de Vietnam hezimeti toplumsal büyük kırılmalara neden olmuştu. Bu da korku sinemasının altın çağı olarak adlandırılacak dönemin kapılarını araladı. Üstelik yalnızca ABD için geçerli değildi bu durum. Dönemin öne çıkan yapıtlarından bir kısmını hatırlayayım: Şeytan, Texas Katliamı, Suspiria, Jaws, Yaratık, Nosferatu…

    İşte, bu hafta itibarıyla salonlardaki yerini alan “X”, bu korku filmlerinin parodisini yapma niyetinde, diğer yandan da gerçekten korkutmak istiyor. Yirmi yıla yakın süredir korku türünde filmler/ diziler çeken, “Ayin” (The Sacrament) ile övgüler alan, türe kafayı takmış isimlerden Ti West’in yazıp yönettiği film, 1979 yılına Jimy Carter’in başkan olduğu ‘buhranlı’ zamanlarda geçiyor. Vikipedia’da “Başkanlığı sırasında petrol krizi yaşandı. Enflasyon oranı tarihin en yüksek değerlerinden birine ulaştı. Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etti. İran’daki Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetimi yıkılarak İran İslam Cumhuriyeti kuruldu. ABD’nin Tahran’daki elçiliği hükûmetten cesaret alan bir grup öğrenci tarafından işgal edildi ve elçilik çalışanları 444 günlük bir süreyle rehin alındı” diye anlatılan dönem.

    Film, bugünün Amerika’sına nazire yaparcasına muhafazakar/ liberal kapışması üzerine inşa ediyor bir yandan yapısını. Porno film çekip şöhret ve parayı yakalamak isteyen ama bir yandan da özgürlüklerinin peşinden koşan bir grup genç ile tanışıyoruz. Texas’ta bir çiftlik evine doğru minibüsleriyle yol alıyorlar. Film bu andan itibaren, korku sinemasının bütün klişelerini yerli yerine oturtarak ama alt metnini başka türlü kurarak ilerliyor.

    Kahramanlarımız tabii ki tekinsiz bir çiftlikte buluyorlar kendilerini. Çirkin ve yaşlı bir adam olan Howard karşılıyor onları. Esas kızımız Maxine, kıllanıyor durumdan. Zaten evin penceresinden de belli belirsiz başka bir yaşlı kadın silueti görüyor. Altı kişilik ekibimiz kiraladıkları kulübeye geçiyorlar ve porno filmlerini çekmeye başlıyorlar. O sırada, Maxine gerilimi tırmandıracak ilk hamleyi yapıyor ve ormanda yalnız başına dolaşmaya çıkıyor. Hem durumdan işkillenen hem de olayın üzerine giden esas kız klişesi burada çıkıyor karşımıza.

    Bir süre sonra, özgürlük ve seks düşkünü bu liberal gençler ev sahibi ve sahibesinin tehditkar bakışlarına maruz kalıyorlar ve ardından 70’ler sinemasına öykünen bir kesip biçme, öldürme döngüsü başlıyor. Önce ‘sanat sineması’ düşkünü olan gidiyor haliyle!

    Ti West, bir yandan televizyondan bir rahibin muhafazakar söylevini döndürüp dururken, diğer yandan üstlerine boca edilen bu gericiliği ‘gençlik ve güzelliğini’ kullanarak aşma hayali kuran bir grup gencin açmazını anlatmaya niyetleniyor. Burada spoiler vermeden şöyle bir tespitte bulunalım. Güzellik, gençlik ve cinselliğe özlem meselesi bir yandan farklı kuşaklar üzerinden anlatılırken, diğer yandan da Mia Goth’un canlandırdığı iki kadın karakter üzerinden birbirini tamamlayan bir süreç olarak da tanımlanıyor. “Korktuğunuz şeye dönüşürsünüz” diyor yönetmen. Bunu bir kader olarak mı, yoksa ihtimal olarak mı sunuyor siz karar verin!

    Ev sahibi ve sahibesinin öfkesinin artık geçip giden gençliğe olan özlem ile açıklayabileceğimiz gibi; bastırılmış kimi arzuların patlaması, gençlikte yaşanmamış heyecanları yaşayanlara karşı husumet olarak da okuyabiliriz pekala…

    Filmin tökezlediği yer, ciddiyetle parodi arasındaki sınırı bulanıklaştıramaması, bir oraya bir buraya savrulması. Bir dizi korku klişesinin üst üste bindirilişinin ardından girilen kesip biçme döngüsünden murat tam olarak nedir bilinmez ama olacaklar bilindiği için bir gerilim söz konusu olamıyor. Kesip biçme döngüsüne dair bir şey diyemeyeceğim çünkü türün bu versiyonuyla aram hiç iyi değil! Ama estetik olarak Tarantinovari geldi bana. “Death Proof” mesela.

    Nihayetinde türün vasatın üzerinde, sevenlerinin memnun ayrılacağı bir film olduğunu düşünüyorum “X”in. Ama izleyip karar vermek en iyisi.

  • Büyükekşi’ye sandıkta tepki

    TFF seçimi yapıldı…

    Beklendiği gibi…

    Mehmet Büyükekşi Başkan atandı…

    Seçildi demiyorum…

    Bundan önceki yazımda da belirttiğim gibi…

    8 adayın başvuru için 60 imzayı bulmaları gerekirdi…

    Ancak kimse bu imzayı toplayamadı…

    Hüseyin Yangın 48 imza topladı…

    Seçim günü ise 9 kişi imzasını çekince…

    39’da kaldı…

    Mehmet Büyükekşi ise TFF’nin 311 olan toplam delegesinin 193 imzasıyla aday gösterildi…

    Genel Kurula 219 delege katıldı…

    Başkan adayı olarak Büyükekşi 158, yönetim kurulu ise 153 oy alarak seçildiler…

    Seçimin gizli oyla yapılması…

    Büyükekşi’ye imza verenlerin…

    Sandıkta vermediği ortaya çıktı…

    Baskı sonucu imza verenler, sandık başına giderken vicdanlarını dinleyip, tepki verdiler…

    Büyükekşi TFF delegelerinin yüzde ellisinin oyunu almış oldu…

    Bu, ileride sıkıntı doğuracaktır…

    Bir yıllığına göreve gelen Mehmet Büyükekşi’nin bu süreç içerisinde fazla bir şey yapamayacağı kesin…

    Şu bir gerçek ki seçimler erken de olsa, zamanında da yapılsa…

    Siyasi iklim değişecek…

    Böyle bir iklimde Mehmet Büyükekşi, 2023 Haziran’ında yapılacak seçimde aday olamaz

    Kulüpler…

    Kendi iradeleriyle başkanlarını seçerler…

    Büyükekşi’nin listesi…

    TÜSİAD gibi…

    TFF, Türkiye Futbol İş Adamları Federasyonu oldu…

    Kendisi iki yıl Gaziantepspor Kulübü Başkanlığı yaptı…

    Futbolla ilgisi bu kadar…

    Yönetiminde ise futbolun içinden gelen dört kişi var…

    Hamit Altıntop…

    Ali Düşmez…

    Volkan Can…

    Yusuf Günay Galatasaray’da yöneticilik yaptı…

    Eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun oğlu ise Beşiktaş ve TFF’de geçmiş dönemlerde

    görev aldı…

    Diğer 13 kişi ise çeşitli alanlarda yönetici ve iş insanı…

    Büyükekşi’nin atandığı bir gerçek…

    TFF Yönetiminde iki kadının ilk kez yer alması benim açımdan sevindirici olmuştur…

    Seçim bitti ancak…

    Kavga bitmeyecek gibi…

    Fenerbahçe Kulübü Başkanı 6 yöneticisini genel kurula göndermişti…

    Kendisi yoktu…

    Bu da gösteriyor ki…

    Ali Koç konuşmaya devam edecek…

    Kendisi Türkiye Kulüpler Birliği Vakfına Başkan adayı…

    Büyük ihtimalle seçilecek…

    İşte o zaman ortalık iyice karışacak…

    Genel Kurul’a Erman Toroğlu da gelmişti…

    Konuşmasını bekledim…

    Çünkü…

    Yandaş medyada hep eleştiriyor…

    Yine kaçamak yaptı…

    Köşesinde genel kurulun delegelerinin ellerini kaldırıp indirilmesiyle geçtiğini dile getirmiş…

    Erman hocam sen de delegesin, çıkıp niye konuşmadın…

    Şimdi atabildiğin kadar at…

    Seçim bitti…

    En büyük sorun…

    Tahkim, Disiplin ve Merkez Hakem Kurulu’na kimler atanacak…

    Öyle zor ki…

    Büyükekşi atandı…

    Bu kadar düşük oy alacağını beklemiyordu.

    Delegenin tepkisi karşısında…

    Şaşkındı…

    Yapacak bir şey yok…

    Şunu da belirteyim…

    MHK Başkanlığına…

    Şu anda TFF Danışmanı, İngiltere’de Merkez Hakem Kurulu Başkanlığı yapmış İngiliz David Elleray atanırsa şaşırmamak gerekir…

    Ya da Sabri Çelik devam eder…

    Tahkim ve Disiplin Kurullarına da şu anda görevden istifa edenler yeniden atanırlar…

    Değişen bir şey olmayacak…

    Değişim şarttı…

    Bunun için de seçimi beklemekten başka çare yok…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • RTÜK’ün yetkilerini pozitif özgürlük perspektifinden yeniden düşünmek

    Radyo Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun adlı yasanın 2011 yılında yapılan değişikliğinde Amaç başlıklı 1. Maddesinde şunlar yazıyor:

    “Bu Kanunun amacı; radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerinin düzenlenmesi ve denetlenmesi, ifade ve haber alma özgürlüğünün sağlanması, medya hizmet sağlayıcılarının idarî, malî ve teknik yapıları ve yükümlülükleri ile Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun kuruluşu, teşkilâtı, görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.”[1]

    Yasaya ruhunu veren iki ifade ile karşı karşıyayız: Düzenleme ve denetleme. Yasanın bu maddesinde geçen “ifade ve haber alma özgürlüğünün sağlanması” vaadinin ne kadar yerine getirildiği ise kesinlikle herkesin malumu. Bu değişikliğin yapıldığı tarihlerde belki toplumdaki bazı kesimlerin AKP iktidarından demokrasi ve özgürlük beklentisi hala devam ediyordu. Ancak bu beyhude beklentiye girenlerin sanırım hiç birisi bugün aynı yerde değildir.

    NEGATİF ÖZGÜRLÜĞÜN SUİSTİMAL EDİLMİŞ İZLERİ

    Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) kuruluşundan beri çalışma pratiği ve mantığının temelinde nasıl bir kavrayış ve zihniyetin yattığını anlatmaya çalışacağım bu yazımda. Bu zihniyetin temelinde büyük ölçüde paternalist dünya görüşü, kısmen de negatif özgürlük anlayışının izlerini görmek mümkün. Ancak burada negatif özgürlük anlayışı bir anlamda paternalizmin suiistimal edilmiş üvey evladı muamelesi görmüştür yıllarca. Bu suiistimalin sınırları elbette günümüz muktedirinin elinde bir hayli zorlanmış durumdadır. Bunun izlerini sadece RTÜK’te değil, “bağımsız” mahkemelerde, Merkez Bankasında, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda (BTK) TÜİK’te ve daha nice kurum ve kuruluşun işleyişinde görmek mümkün. Çıkarılan Sosyal Medya Yasa-larından, son olarak düzenlenen Dezenformasyon Yasasına kadar pek çok değişiklik, liberal batı demokrasilerinden esinle hayatımıza giren negatif özgürlük düşüncesinin suistimal edilmiş izlerini taşıyor.

    Negatif özgürlüğün liberal savunucularının temel çıkış noktası, devletin denetimsiz ve mutlak gücünü sınırlayarak, bu gücün bireysel özgürlükleri kısıtlayacak biçimde kötüye kullanılmasını önlemektir. Onlar devletin temel amacının iç ve dış güvenliği sağlamak ve bireysel özgürlükleri korumak olduğunu iddia ederler. Buna göre devletin kendine toplumun refahını artırmak gibi bir hedef koyması gereksizdir. Bu yaklaşıma göre kaynakların daha adil dağıtılmasına yönelik politikalar hiçbir şekilde bireysel özgürlükleri artıramaz, tersine kısıtlar. Aynı şekilde, özgürlüklerin arttırılmasına yönelik de düzenlemeler, çoğu zaman kontrolsüz kitleler tarafından suistimal edilerek sınırlar zorlanabilir bu da kaosa yol açabilir. Sonuçta bireysel özgürlüğün politik koşulu, ekonomiye ve topluma en az müdahale eden “küçük devlet”tir.[2]

    DEVLETİN DÜZENLEME YETKİSİ NEREYE KADAR?

    1980’lerden itibaren dünyada yayılma eğilimi gösteren ve günümüz toplumlarının ve devletlerinin alametifarikası haline gelen neoliberal politikalar, bunu “deregülasyon” ve sermaye için sınırsız “serbestleşme” şeklinde sunmuştur. Devletin düzenleme yetkisi ne kadar az olursa, toplumun işleyişi o kadar sorunsuz ilerler. Sonuçta “negatif özgürlük” tasarımı, her zaman özgürlüklere yönelik kısıtlama girişiminin devletin “mutlak” gücünden geldiğini varsaymıştır. Aslında bu varsayım, bir anlamda burjuva sınıfının monarşiler karşısında verdiği mücadeleden kalan bir bakiyedir. Nihayetinde burjuva sınıfı, demokratik mücadeleyi denetimsiz ve mutlak monarşiler karşısında vermiştir. Bu nedenle özgürlük bu sınıfın nazarında “özgürlüksüz” ortamın yok edilmesi için mücadele etmektir. Özgürlüksüz ortamın yegâne müsebbibi de mutlak monarşidir. Ancak bu bakiye ilerleyen zamanlar içinde bir anlamda burjuva sınıfının evrensel mottosu haline gelmiş, burjuva sınıfı kendi özgürlüğüne kavuştuktan sonra bu mottoyu her koşulda kendi lehine yorumlamıştır.

    Kuşkusuz negatif özgürlük gereklidir, çünkü yurttaşlık haklarının güvence altına alınarak, devletin mutlak gücünü keyfi bir biçimde kullanmasının sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin önemli var oluş koşulları arasındadır. Ancak bu özgürlük tasarımı, gerçek bir özgürlüğün, daha doğrusu özgürleşmenin toplumda geniş bir imkân bulmasını sağlamaz. Burada İngilizce ifadelerle freedom’dan değil emancipation’dan bahsediyoruz. Yani özgürlük değil, özgürleşme. Zira özgürlük bir anlamda özgürlüğün olmaması haliyle tanımlanır. İşte mevzunun can alıcı noktası buradadır. Özgürlüğü kısıtlayan unsura karşı verilen sürekli bir mücadele, özgürleşmeyi yaratacak bir toplumsal ve siyasal iklimin hayal edilmesini sürekli erteler. Sürekli “şu despotu bir devirelim, şu savaşı, şu krizi bir atlatalım, şu mültecilerden bir kurtulalım, şu ulusal kurtuluş mücadelesini bir verelim, özgürlük sonraki mesele” diye diye ertelenir sürekli özgürleşme hayali. Bunun Türkiye siyasi hayatındaki billurlaşmış izdüşümünü “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözünde buluruz. Vatan elden giderken, kimsenin özgürlükten bahsetmesi, ülke ekonomisi dış saldırılar altındayken hiçbir ekonomistin adil ve özgür bir toplum hayali kurması istenilmez. Böylece ömürler biter, partiler, hep vaat eder ama kimse özgürleşmeyi mümkün kılacak bir iklimin yaratılması için hayal kuramaz, kurmasına fırsat tanınmaz.

    ÖZGÜRLÜK VE SEÇME ŞANSI

    Oysa özgürlük, basit bir seçim değildir. Liberal düşüncenin negatif özgürlük tasarımına dayalı özgür seçim varsayımı, bireylerin olasılık dâhilindeki seçenekler arasından en uygununu seçebilecek bir rasyonel birey öngörür. Bu rasyonel bireyin rasyonel aklı her zaman önüne koyulan seçeneklerle sınırlı olduğu halde, seçme şansının sınırsız olduğu vehmine kapılması istenir. Bu vehim, kapitalizmin “özgür mübadele ilişkisinin” yani sermayedara emeğini satarak karşılığında hakça bir ücret aldığı vehmini sürekli besler. İşçi, emeğinin karşılığında ne almış olursa olsun, bunun bir adil mübadele ilişkisi olduğunu kabul etmesi beklenir. Buna itiraz ettiği anda, işçi bozguncudur, teröristtir, anarşisttir. Sermayedar ise, bu mübadele ilişkisinin her zaman paternalist öznesidir; çalışanın hakkını verir, çalışan buna razı gelmezse nankörlük eder. Neyse özetle negatif özgürlük tasarımı, özgürlük tahayyülünü basit bir seçime indirgeyerek her zaman kısıtlar. Mücadele her zaman bu kısıtlamanın geldiği özneye doğru yöneldiği için de sistemik sorun her zaman gözden ırak tutulur. Sistem de zaten bu şekilde yürür, doğal olan budur.

    Negatif özgürlük tasarımının yetersiz kalmasının bu bağlamda iki temel nedeninden söz edebiliriz. Birinci olarak negatif özgürlük anlayışı eylem özgürlüğünün detaylı bir analizini yapsa da, bu tarz özgürlüğü kısıtlayıcı etmenleri oldukça dar bir biçimde ele alır. Yani özgür eylemin sadece diğer kişilerin müdahaleleri tarafından kısıtlanabileceğini savunduğu için, içsel, toplumsal ve sistemsel kısıtlamaları göz ardı eder. İkinci olaraksa, negatif özgürlük anlayışının merkezi eylem özgürlüğü olduğu için, özgür insan kavramının içeriğini belirlemekte bir hayli güçlük çeker. Bunun temelinde, özgürlüğün sadece nesnel, betimleyici bir kavram olarak ele alınıp normatif ve öznel boyutlarının göz ardı edilmesi yatar.[3]

    Buradan yola çıkarak pozitif özgürlük tasarımının sınırlarından söz edebiliriz. Pozitif özgürlük tasarımı, özgürlüğün sadece birileri tarafından kısıtlanabileceği varsayımını reddeder.

    ‘DEMOKRAT’ SİYASETÇİYİ DE DESPOTLAŞTIRACAK MEDYA SİSTEMİ

    Özgürleşme arzusu olan bireyin var oluş koşullarını sadece despot bir yönetici, baskıcı bir baba, hukuk kurallarını dümdüz yorumlayan bir yasa koyucu sınırlandırmaz. İletişim, haber alma ve yayıncılık çerçevesinden baktığımız zaman, özgürlüğü kısıtlayan yegâne unsur baskıcı bir despot olamaz. Bu kısıtlama, sesi çıkmayanların, kendi dertlerini kamuoyuna etkili bir şekilde anlatma fırsatı, yetisi ve koşullarından yoksun olanların, mevcut medya yapılanması içindeki yapısal sorunlardan dolayı her geçen gün daha da suskunluğa gömülmesiyle başlar. İşte günümüzdeki baskı ve bastırılmanın şahikasına ulaştığımız bu koşulların ilk çıkış noktası burasıdır. Meramını anlatacak mecra bulamayan, derdini ifade edecek sözcükleri anlamlı ve etkili bir bütün oluşturacak şekilde peş peşe dizecek yetiden yoksun hale getirilen geniş kitleler, bir süre sonra despot tarafından gelen ifade özgürlüğünü baskılayıcı hamleleri önemsememeye başlar. Böyle bir ortamda despottan gelen bu hamlelerle mücadele etmek elbette anlamlıdır; ancak emin olun bu despot gittikten sonra gelecek başka bir “demokrat” siyasetçi bile böylesi bir medya sistemi içerisinde çabucak despotlaşma eğilimi içine girer. Mesele sadece ifade özgürlüğünü despot karşısında savunmaktan ibaret görülürse, herkesin özgürce ve kendi cümleleriyle kendi derdini geniş kamuoyuna anlatabileceği bir yapı kurmayı sürekli erteleriz. İşte bunun ertelenmemesi için olası bir rejim ve iktidar değişiminden sonra gelecek köklü revizyon sürecinde bu bakış açısını gözden kaçırmamak gerekir.

    RTÜK’ÜN MERMİSİ TÜKENMEYEN SİLAHI

    RTÜK’e bu kuramsal çerçeve içerisinde geri dönecek olursak. RTÜK kuruluşundan günümüze kadar iki temel görev üstlendi: Televizyon ve radyo yayıncılığına yönelik düzenleme ve denetleme. Düzenleme kısmı, teknik bir mesele olan frekans tahsisinden ibaret olarak görüldü. Denetlemeyi de hepimiz çok iyi biliyoruz. RTÜK’ün web sayfasına girdiğiniz zaman, “üst kurulun aldığı kararlar” başlıklı bölümde son bir ay içinde alınan kararlara baktığınız zaman neredeyse tüm kararların yayın durdurma olduğunu görürsünüz.[4] RTÜK’ün günümüzde aldığı kararları siyasi iktidarın muhaliflere karşı silah olarak kullandığını açıkça görebiliyoruz. Haber alma ve ifade özgürlüğünü boğmak için kullanılan bu silahın tükenmeyen mermisi RTÜK’ün denetleme yetkisidir. RTÜK başta da belirttiğim gibi, demokrasinin en temel unsurlarından birisi olan ifade özgürlüğünü, paternalist bir zihniyetle suiistimal ettiği negatif özgürlük tasarımıyla boğmayı temel görevi haline getirmiş durumda. Bu duruma şaşmamak gerekiyor.

    RTÜK’e baştan itibaren yüklenen düzenleme yetkisi güdük bir perspektifle yorumlandığı ve neredeyse sadece frekans tahsisiyle sınırlandığı için, demokratik bir toplum için pozitif özgürlüğü teşvik edecek düzenlemeler yapma görevini hiçbir zaman yerine getirmemiştir. RTÜK kamusal sorumlulukla hazırlanmış ve adına “kamu spotu” denilen içeriklerin yayınlanmasını bile yayın kuruluşlarına bir ceza olarak vermiştir yıllarca. Hâlbuki düzenleme denilen görev başka türlü de yorumlanabilirdi. Yıllardan beri, sesi çıkmayan kesimlerin, kendilerini ifade etme konusunda yeterli imkâna sahip olmayan toplumsal grupların, ticari ya da kamu fark etmeksizin bütün yayın kuruluşlarında belli aralıklarla kendilerini ifade edecek şekilde yer vermeye zorlanması da bir düzenleme görevi olarak tanımlanabilirdi. Bunun pek çok örneği mevcut dünyada. Bu ülkede gerçekten demokratik bir toplum hayal edeceksek, öncelikle insanlara meramını anlatacak koşullar yaratmalıyız.

    DEZENFORMASYON YASASI İLE GAZETECİLİK BİLE YAPILAMAZ HALE GELECEK

    Bu satırları okuyanlar, muhtemelen, “biz neler yaşıyoruz, siz neler anlatıyorsunuz?” diyerek bıyık altı gülüyorlardır. Haksız da sayılmazlar. Son çıkarılan Dezenformasyon Yasasıyla ifade özgürlüğünü geçtim, gazetecilik yapmak bile neredeyse imkânsız hale gelecek. Elbette tarihte bütün despotik yönetimler bu tür baskıları denediler. Bundan sonrakiler de deneyecekler. Ancak toplumun selameti, huzuru ve barışı için bu tür baskılara direnirken, gerçek bir özgürlük ortamını da hayal etmeyi asla ihmal etmemeliyiz. Despotlar gelirler giderler, geriye bu despotların bıraktığı yıkıntılar arasında yeni, eşitlikçi ve hakkaniyetli bir yaşam kurma hayali kuran halklar kalır. Bu hayali mümkün kılacak koşulları yaratmak içinse sadece size özgürlük vaat eden yeni siyasetçilere değil, kuracağımız özgür konuşmayı mümkün kılacak yapıya güvenebilirsiniz ancak. Böyle bir yapının kurulmadığı her toplumda en demokrat siyasetçi bile çabucak despot olma hayali kurmaya girişir. Bu hayalin panzehri, pozitif özgürlük tasarımıyla oluşturulmuş medya sistemidir.

    [1] https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.6112.pdf (Erişim tarihi: 16/06/2022)

    [2] Yıldız Silier (2003), “İki Özgürlük Anlayışı”, Felsefe Tartışmaları, Vol. 31, s. 51-68.

    [3] Silier, a.g.e.,

    [4] Detaylar için bkz: https://www.rtuk.gov.tr/ust-kurul-kararlari (Erişim tarihi: 17/06/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Hekimlik nereye gidiyor?

    Meclis’te sağlıkla ilgili yasa görüşmeleri sürerken, özel ve kamu sektöründeki çalışan doktor maaşları da tartışma konusu olmaya devam ediyor. Doktorlar arasındaki maaş farklılıkları uçurumun da ötesinde. Çoğunluğu uzman olmayan pratisyen hekimlerin atandığı sağlık müdürlüğü maaşları 52 bin TL’yi bulurken, hastanelerde yoğun iş yükü altında çalışan meslekte 40 yılını doldurmuş uzman doktorların maaşları ek ödeme ile birlikte 12 bin lirayı ancak buluyor. Yine döner sermaye eşitsizliği, ek ödeme tutarsızlıkları bu adaletsizliği daha da arttırıyor.

    ZOR ÖTESİ EĞİTİM SÜRECİ

    Zor bir eğitim sürecinin ardından, büyük iş yükü altında çalışmaya başlayan doktorlar, bir hastanın kalbini açıp kapatan, her gün saatlerce röntgen ışınlarına maruz kalan, yoğun nöbetler, uzun süren ameliyatlar altında hem bedenen, hem de ruhen büyük bir yük altına giriyorlar. Bu stresin bedeli miktarlarla ölçülemeyecek kadar fazla.

    Ancak toplumda ve siyasi kesimde doktorların tümünü milyarder gösterme gibi bir durum söz konusu.

    Uzman doktor yüksek dereceden maaş alıp, en yüksekten döner sermaye parası alıyorsa alacağı maaş 30 bini bulabiliyor. Ancak doktorların tümü bu kadar şanslı değil, 41 yıl 3 ay hizmeti olan birinci derece 4. kademe uzman hekim maaşı 7 bin 445 TL, sabit ek ödeme 5 bin 413 TL olmak Haziran 2022 itibariyle aldığı maaş 12 bin 858 TL yani 747 ABD Doları.

    Bir de döneri yatmayanlar, üniversite hastanelerinde asistan olup döner alamayanlar, sözleşmeli olup bu hakları olmayanlar var.

    Peki sağlıkta iyi kazanan doktorlar hangileri? Üniversitelere öğretim üyesi olan aynı zamanda hastanede çalışan, muayehanesi olan, özel hastanelerde yüksek sözleşmeli ücretlerle çalışan doktorlar mevcut. Ancak doktorların muayenehane açma hakkı olmadığı gibi, birkaç yere atanarak o makamlardan maaş alma şansları da yok.

    Büyük bir salgın sürecinden çıkan, bu salgın sürecinde de hakettiği karşılığını bulamayan doktorlar ve sağlık personelinin hali son olarak bir ambulans şoförünün kendisini ambulansa kilitlemesiyle ayyuka çıktı.

    PRATİSYEN HEKİM, AİLE HEKİM FARKI

    Bir de pratisyen hekim ve aile hekimleri arasındaki ücret farklılığı var. Bu konu mahkemeye de taşındı. Sebebi; Birinci basamakta sağlık ocağı hekimi aleyhine oluşturulmuş olan maaş farkının ortadan kaldırılması aile hekimlerine ödenen ücretten daha az ücret ödenmesi nedeniyle doğan ücret farkı. Açılan davada; aynı nitelikte görev ve sorumluluklara sahip olan ve kamusal bir görevi yerine getiren hekimlerin aynı ücretten yararlandırılmasına ilişkin düzenleme yapılmaması, Anayasa’da ve ülkemizin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerde öngörülen “eşitlik” ilkesi ile Anayasa’da belirtilen “ücrette adaletin sağlanması” ilkesine aykırı olduğu dile getirilerek dayanağı olan düzenlemenin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması da talep edildi.

    NE KADAR HASTA, O KADAR PARA

    Döner sermaye, performans gibi sistemlerle küresel sağlık sistemi içinde müşteri gibi görülen hastalar ve doktorlar sadece çarkın birer dişlisi gibi. Doktor ne kadar hasta bakar, ne kadar çok ameliyat yaparsa o kadar çok kazanıyor. Ne kadar hasta, o kadar para. Ne kadar ekmek, o kadar köfte misali. Koruyucu sağlık, halk sağlığı, hastalıkların önlenmesi gibi geçmişte verilen sosyal devletin bir gereği olan hizmetler tümden raftan kaldırılmış durumda. Çünkü hastalıklar önlenirse, küresel sağlık kartelleri bu kadar kazanamaz, ilaç, tıbbı malzeme ve cihaz satamaz hale gelirler.

    3 BİN 500 TL ALAN EMEKLİ DOKTORLAR VAR

    Emekli olunca ise doktorlar ikinci bir işi mecbur yapmak zorunda kalıyor. Hele okulu bitirip sadece muayanehanede çalışıp emekli olmuş olanların durumu içler acısı. Çünkü bu durumdaki doktorlar Bağ-Kur emeklisi ve 3 bin 500 TL civarında maaş alıyorlar. SGK emeklisi doktorlar onlara göre daha iyi durumda. 65 yaş sınırını doldurup emekli maaşıyla geçinemeyeceğini düşünerek yaş uzatma talebinde bulunan doktorların sayısı da az değil.

  • Köyden indim Meclis’e

    Son altı ayı doğup büyüdüğüm köyde geçirdikten sonra bir salı günü, yıllarca haber peşinde koştuğum Meclis koridorlarını dolaşınca durumum tam da başlıktaki gibiydi…

    “Köyden İndim Şehire” misali yani…

    Zeki Alasya, Metin Akpınar, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Meral Zeren, Tekin Akmansoy, Perran Kutman gibi Türk sinemasının en büyük sanatçılarının rol aldığı, ne kadar seyredilirse seyredilsin yine de güldürmeyi başaran “Köyden İndim Şehire” filmindeki gibi komikler yaşamadım elbette.

    Köyde bir çuval altın falan da bulmuşluğum yoktu.

    Sadece köy kahvesindeki konuşmalardı, yanımda getirdiğim…

    xxx

    MHP grubu her zaman olduğu gibi erken başlamıştı;

    80’li yıllarda okulumuzda hoca olan, tek bir dersine bile girmediğim Devlet Bahçeli’ye kulak kabartınca dört bir yanımız düşmanla çevriliydi.

    İlk kez oy verecek gençleri, “Cumhur İttifakı ile birleşip yeni bir sayfa açmaya” çağırıyordu.

    Tersi ise “zulme, istismara, adaletsizliğe ve alçaklığa göz yummak” olurdu.

    Bahçeli’nin şu sözünü, daha bir kaç gün önce işsizlikten yakınan köyümdeki “ülkücü” gençlerin nasıl algıladığını da merak ettim doğrusu:

    “Mesele yalnızca ‘Az kazandım, çok yedim’ meselesi değildir. Mesele yalnızca ‘aç kaldım, tok gezdim’ meselesi değildir. Bunlar günü geldiğinde çabucak çözülür. Ancak vatan elden giderse, bunun dönüşü yoktur.”

    Gruptaki milletvekilleri çılgınca alkışlıyordu ama, “çabucak çözülecek gün ne zaman gelecekti” acaba…

    Toplantı çıkışında Bahçeli’nin ardında kuliste yavaş yavaş yürüyen sert bakışlı bir milletvekili “tarihi bir konuşma” diyordu.

    Bu arada, Bahçeli’nin “Polise yumruk atan bu milletin mensubu olamaz” sözlerini alkışlayanlar arasında polise, hem de Erdoğan’ın koruma polisine yumruk attığı için yargılanan bir MHP milletvekili de varmış.

    İsmini de söylemişlerdi ama not almamışım…

    xxx

    İtiraf edeyim, epeydir görmediğim meslektaşlarla sohbete dalınca HDP grubunu kaçırdım. Salonlar yan yana olunca CHP grubuna gelenlerle HDP’den çıkanlar birbirine karıştı ama birbirlerine ters bir bakışa dahi tanık olmadım.

    Bütün CHP’lilerin “devamı ne zaman gelecek” diye beklediği o büyük eyleminin, “Adalet Yürüyüşü”nün 6’ncı yıldönümü imiş.

    Toplantıyı açan Özgür Özel unutmamış doğal olarak;

    “Dünya tarihinin en barışcıl gösterisinin lideri” olarak kürsüye çağırdığı Kılıçdaroğlu’nun bir ara boğazı düğümlendi, sesinin tonu değişti, tam da “gözyaşlarını tutamadı” cümlesine sıra gelecekti ki bir milletvekilinin ayağa kalkıp alkışlamasına bütün salon eşlik edince, haberlere “duygulandı” sözcüğü yeterli geldi.

    Sahi, Kılıçdaroğlu’nun “bitmedi, sürüyor” dediği Adalet Yürüyüşü’nün başlamasının ‘sembolü’ Enis Berberoğlu dün grupta var mıydı, yoksa basına sansürün konuşulduğu komisyon toplantısında mıydı?

    Görmediysem Enis abiden bin bir özür…

    xxx

    CHP Liderinin “Sözüm senettir, mutlaka gereğini yapıp, hakkını teslim edeceğim” cümlesi çiftçilere ulaşmış mıdır bilemem, ama mazot zammından başka bir şey konuşamayan bizim köydekilerin, Meclis Genel Kurulu’ndaki “Otur yerine, terbiyesizlik yapma” gibi bağrışmalarla ilgilenmediği kesin.

    Sesler yükselince Genel Kurul’a koşan gazeteci arkadaşlara duyurulur…

    xxx

    Son bir anekdot;

    Meclis lokantasındaki yemeklere zam gelmiş.

    İnsanlar biraz şikayetçi.

    Ama aynı yemeği evde yapmaya kalksalar sadece malzemesine bile daha fazla para ödemek zorunda kalacaklarını bildikleri için yine de hallerine şükrediyorlar…

    Belki kuliste biraz daha otursam köyümdekilerin ilgisini çekecek bir şeyler görürdüm ama yağmur kesilir gibi olduğu için erken kaçmak zorunda kaldım.

    Meclis’in şeref kapısı önünde ‘başkan’larını bekleyen resmi araçların büyük çoğunluğu çalışıyordu.

    Siz benzin mazot zammını konuşmaya devam edin…

  • Toprağa düşüyor umudun kırlangıçları…

    Sokaklar; seslerinde çelik sertliğinde zorlama bir ton, dudağı gülümsemeyi unutmuş insanlarla dolu…

    Bizi boğan bir iklimde, bir bir toprağa düşüyor umutlar, hava kırlangıç çığlıklarıyla doluyor…

    Ama hepimiz biliyoruz ki, bugünlere bir durak yolculukla gelinmedi…

    Bugün karnımızı ağrıtan, tatlı yaz meltemlerine benzer yalanları yediğimiz geçmişin bıldır ki hurmalarından…

    Bize dokunmayan bin yaşasın dediğimiz yılanların boğazımıza kadar sarmasından…

    Tabi aralarında eskinin muktedirleri de var. Hani sonradan görmüş, parayla her şeyi yapmaya mubah olduklarını ve gücü parada bulanlar…

    Zevkleri modaya bağlı, duyguları sahte, düşüncelerini başkalarından ödünç alan, sevgileri de arkadaşlıkları da yapmacık insanlar…

    Hani geçmişte yaptıkları seçimlerle, davul zurnayla karşıladıklarını felaket olduğundan bi haber olanlar…

    Kendi dertlerinin sızıları sarınca başlarını; yalanın, hilenin, ıstırabın daha demincek farkına varan, herkesten önce veryansına duranlar. Var elbette uyananlar arasında da onlar. Onların da boğazına sarılanlar…

    Ama artık fikrimizin kırlangıçları acı acı çığlık atmakta…

    Evet, bizi boğan hava değil yüreğimizi, benliğimizi, tüm vücudumuzu saran işte bu seçimler sonunda gelen keder. Açlıkla, hukuksuzlukla, her güne düşen acı çığlıklarla çağlıyor coğrafya…

    Yirmi yılda; yitirdiğimiz ruhun aynası, empati ve çarpan kalplerin ritmi, kayboldu insanlık, hırs ve çıkar savaşları arasında…

    Özellikle son altı yılda erozyona uğrattığımız vicdan ve umuttur vurulup boylu boyunca yerde yatan…

    Biliyoruz tabi, yaşamak kadar yaşatmak da hak. Bir parçacık huzur ve nefes, herkese büyük bir iyilik olacak…

    Ancak; bireysel ve toplumsal, siyasal refleksizliğimiz devam ederken, söylenenler, sadece hakiki olmayan ümit kapılarını aralamak…

    8 Haziran’da Diyarbakır’da yirmisi gazeteci, yirmi bir kişi habercilik mesleğini icra ederken gözaltına alındılar. Gören, duyan olmadı, toplu bir ses veren çıkmadı…

    Tepkisizlik, sessizlik, haklarında bilgilere erişim engeli getirdi, dosyalarına gizlilik ve gözaltı süreleri uzatıldı. Batıda aynı meslekten bir kaç kişi hariç, görmezden geldiler. O kadar yalnız bırakıldılar…

    Ana muhalefet, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları basına karşı bu baskıda sessiz kalırsa nasıl barışacaklar halkla?

    Özgür ve bağımsız basının olmadığı bir ortamda özgür ve adil yarınların geleceğini zannetmek safdillik değil de nedir?

    Bilin ki vaatlerinizde uçuşan umutlar, hakikilikten uzak, umudumuzun kırlangıçlarını toprağa düşürüyorlar. Yirmi yıldır fikirlerin kırlangıçları düşmüşken toprağa…

    Biz karanlığı yırtıp doğursak da aydınlığı, nasıl unutacağız düşenleri bu uğurda?

    Nasıl geri getireceğiz zulmün pençesinde intihara duran canları?

    Nasıl iyileştireceğiz solan hayatları, geleceği karartılan gençleri, travmaya boğulan çocukları?

    Enkaza dönmüş bir coğrafyadan pembe umutlar çıkar mı?

    Yaşadığımız son derece kötü atmosferin içinde, toplumun gerçeğinden kopuk muhalifçilik, muktedirlerin ekmeğine yağ sürmekten başka işe yarar mı?

    Görmüyor musunuz? Kan sızıyor bir halkın dinmeyen uğultusundan…

    Halkı umutlarla avutmayın, gerçeklerle sarsın. Bir bahar daha görecek mecali kalmadı bu halkın…

    Deyin; her şey çok güzel olmayacak. Ama el ele verirsek, karanlık aydınlığa çıkacak. İşte o zaman filizler yeniden sürgüye duracak ve geride bıraktıklarımıza, yüreklerimizde hep bir kırlangıç çığlığı olacak…

    Hesap da sorulacak. Hak da alınacak…

    Ancak beklemeyin halklarla barışmadan güneşin kendi başına yeniden doğmasını…

    Fikirleriniz olsun, fikirleriniz çözüme, yeni bir baharı sürgüye dursun. Zira umutsuzluk çığlık atarken beynimizde, toprağa düşüyor umudun kırlangıçları bu refleksizliğinizle…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.