Kategori: Yazar

  • Yalnız, mutsuz ve üzgünüz…

    Bugün mutsuzluktan söz etmek istiyorum. İnsan soyunun o devasa, yatay ve dikey mutsuzluğundan. Ve yalnızlıktan…

    Gitgide öz değerini kaybeden ülkemin insanlarının, ev-iş arasında daraltılmış hayatları içinde kıvrandığı o mükemmel yalnızlıktan…

    Belki; adaletsizlikten, eşitsizlikten, pervasızca büyütülen şiddetli yoksulluktan yorulduğumdan, belki de gördüğüm; umutsuzca, çaresizce yalnızlaşan insanlar için cümleler dokumak istiyorum…

    Güneşin bir türlü doğmadığı, çokça öldüğümüz günlerden geçiyor, hep tetikte kendi sığınaklarımız içinde yaşıyoruz.

    Açlığın, intiharların, cinayetlerin ortasında nasıl da çığlık çığlığayız…

    Ve artık biliyoruz ki bu ülkede “insan”, bu ülkede “kadın” olarak yaşamak ağır, çok ağır bir yük…

    Sevgiye inanıyorsun; tutup inandığın yerden yalana boğuyor, kanatıyorlar seni…

    Dayanışmaya umut büyütüyorsun; en fazla sosyal medya da bir iki rt, bir kaç fav’la geçiştiriliyorsun…

    İnsanlık, büyük insanlık rüyana sarılıyorsun; hop, bir gencin etrafını çevreleyen, kocaman insanların ırkçı söylemlerine çarpıyorsun. “Ben bir insanım” haykırışında hüzne dalıyorsun…

    Bir ışık arıyor hukuka tutunuyorsun; olmuyor, son bir kaç günde hukuk kimliğini taşıyanların, hukuku nasıl tırpanladığına şahitlik ediyorsun…

    Güven duyuyorsun, vicdana bel bağlıyorsun; öylesine hudutsuz, öyle can yakıcı şeylerle karşılaşıyorsun ki kopuyor inancın, tuzla buz oluyor güven duygun…

    Değerlere, dostluklara, topluma, insan ilişkilerine tutunuyorsun aklın dışlanmışlığıyla karşılaşıyorsun. Zenginliği seven, zengine ve güce yanaşan, statüye tapanlara tosluyorsun…

    Anlamak; birini, birbirini, seviyi ve hüznü, olanı, biteni. Hani, insanlar arasında kurulu en sağlam köprü anlamak diyorsun, o da ne! Su köpükleri altında kalmış, bir başka ırmakta yeniden doğar mı bilmiyorsun…

    Sonra bir bakıyorsun ki; milyonların içinde, çevrende yüzlerce kişi, onlarca arkadaş arasında kocaman tekil bir kalabalıktasın…

    Yalnızsın…

    Aynı acılardan geçip, aynı yollarda, aynı taşlara takılıp, aynı yerlerden kanadığın insanların, toplumunun içinde; kör gözler, sağır kulaklar, lâl dillere çarpmış, bir başına yalnız kala kalmışsın…

    Temel insan hakları çiğnenmiş, özgürlük hırpalanmış, ilerici, demokratik düşünce zincirlenmiş, sanat, kültür örselenmiş, susmuş, kendi tekil kalabalığımız içinde boğulmuşuz.

    Acıyor, acıyor insan olan her yanım, sevgim acıyor…

    Çünkü; insan, mahcubiyetlerini bir ömür taşıyor. Sonradan, yapmam gerekenler vardı ama yapmadım demek ise yetmiyor, toplumlar utançlarını tarih boyu taşıyor…

    Sevgiden, aşktan, değerlerden, renklerden, hakkaniyetten, eşitlikten, doğruluktan dünyası olmayan insanlar ölür, toplumlar çürür…

    Bir kedi başı okşamıyor, bir yaprağa ne kadar güzel olduğunu, kalbinize iyi gelen birine iyi geldiğini söylemiyorsanız, eğilemiyorsanız bir çiçeğe su verebilmek için, hüsransınız, savrulup gidiyorsunuz…

    Ve savrulup gidiyor ömür…

    Bir umutsuzluk mudur bana bunları yazdıran, yoksa hukuksuzluk karşında büyüyen toplumsal huzursuzluk mudur, bilmiyorum…

    Ama siz bocalaya durun, hayat bir biçimiyle günleri ardı ardına eklemek için bir yol buluyor, biliyorum.

    Ve biliyorum, elbette geçer, geçecek de. Fakat bu karanlık fırtınadan çıktıktan sonra hiç birimiz fırtınaya girenle aynı insan olarak kalmayacağız…

    Çünkü çürütülen değerler bir daha geri gelmeyecek, kaybedilen canlar da.

    Çünkü ülke de yaşananlar ve insanlara yaşattıkları derin lodoslardan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

    Yitenlerden sonra geriye elimizde; üzünçler, kocaman mutsuzluklar, yalnızlıklar kalacak.

    İşte buna üzülüyorum…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Sezgin Baran Korkmaz, 234 milyar dolarlık kara para ve Magnitsky Yasası

    Sözcü Gazetesi’nde Uğur Dündar yazdı…

    ABD Adalet Bakanlığı 2019 yılında Türkiye’den Sezgin Baran Korkmaz’la ilgili belge ve bilgileri talep etmiş. Ancak yanıt verilmemiş…

    Sezgin Baran Korkmaz yakında Kingston kardeşlerle birlikte vergi yolsuzluğu ve kara para aklama suçlamaları nedeniyle ABD mahkemelerinde hesap verecek.

    Bu türden suçlar ve suçlular her ülkede olabilir ancak işin içine savcılar, polisler ve siyasetçiler girdiği zaman veya Sezgin Baran Korkmaz gibi ilişkiler ağı kurulduğu zaman farklı bir hikâye anlatılır.

    Peki Kingston kardeşler ABD’de vergi yolsuzluğuyla elde ettikleri paraları neden Türkiye’ye gönderdiler? Neden Türkiye’de yatırım yapmayı tercih ettiler? ABD dışındaki ülkelerden de Türkiye’ye benzer kara para akışları oluyor mu? Türkiye neden Ürdün ve Mali’yle birlikte gri listeye alındı? Rusya bu kara paraların ve yolsuzlukların neresinde? Bunlar yanıtlanması gereken çok ciddi sorular…

    Şimdi bu sorulara bir kitabı anlatarak yanıt bulmaya çalışalım…

    İngilizcesi FREEZİNG ORDER…

    Türkçeye DONDURMA KARARI olarak çevirebiliriz. Yazarı BİLL BROWDER…

    Peki kim bu Browder?

    HERMİTAGE

    Bill Browder, Hermitage adlı bir yatırım ve finans şirketinin kurucusu ve CEO’su. İngiliz vatandaşı ama ABD’yle de çok yakın ilişkileri var. 2005 yılına kadar da Rusya’daki en büyük yabancı yatırımcıydı. Bir süre sonra Rusya’da yatırım yaptığı şirketlerdeki yolsuzlukları ortaya çıkarmaya başladı. İlk başlarda Putin, siyasi rakiplerinin de tasfiye edilmesine olanak sağladığı için bu duruma sesini çıkarmadı. Ne zaman ki Rusya’da tek güç haline geldi durum değişti. Çünkü Browder’in ortaya çıkardığı yolsuzluk ağları Putin’e kadar uzanıyordu.

    Browder ve arkadaşları 230 milyon dolarlık bir kara para aklama olayını araştırmaya başlayınca da ağır bir saldırıyla karşı karşıya kalır. Sınır dışı edilir ancak mücadeleyi bırakmaz. Bu mücadele sırasında da çok acı bir olay yaşanır. Moskova’da yaşayan ve hukuki süreci yürüten avukatları SERGEİ MAGNİTSKY önce tutuklanır sonra aylar süren sorgulama ve işkencenin ardından cezaevinde öldürülür.

    Bu olay Browder ve arkadaşları için bir dönüm noktası olur. 230 milyon dolarlık yolsuzluğu ortaya çıkarmak artık bir onur ve namus mücadelesidir. Putin rejiminden Batı finans sistemine aktarılan milyonlarca dolarlık kara paranın peşine düşerler. Bunun için ABD, İngiltere, Kanada ve AB ülkelerinde “MAGNİTSKY YASASI” adını verdikleri bir yasal düzenleme için canla başla çalışırlar. Putin’le aralarında ilan edilmemiş bir savaş vardır artık. Cinayetler birbirini izler. Browder ekibinin çalışmalarına destek veren BORİS NEMTSOV adındaki Putin karşıtı Rus siyasetçi Moskova’da sokak ortasında katledilir. Sürecin önemli tanıklarından ALEXANDER PEREPİLİCHNYY adındaki bir kişi yine Magnitsky yasasına destek verdiği için zehirlenerek öldürülür. Ölümler birbirini izler… Rusya defalarca Browder hakkında gerçekle alakası olmayan kırmızı bültenler yayınlatır.

    KOZLOV KATLEDİLDİ

    Aslında hikâyenin başlangıcı 2006 yılına kadar uzanır. Rusya Merkez Bankası’nın 41 yaşındaki enerjik Başkanı ANDREİ KOZLOV, 13 Eylül 2006 tarihinde Spartak Stadyumu’nda arkadaşlarıyla spor ve eğlence amaçlı oynadığı futbol maçından sonra şoförüyle birlikte katledilir. Kozlov, Estonya-Talin’de Danimarka bağlantılı bir banka üzerinden kara para aklandığını keşfetmiş ve daha Talin’den döneli birkaç gün olmuştu.

    DANSKE BANK

    Tam 12 yıl sonra Danimarka’ya ait Danske Bank, Eylül 2018 tarihinde uzun süren teftiş ve incelemelerinin sonuçlarını açıkladı. Rusya ve eski Sovyet devletleri kaynaklı olmak üzere bankanın Estonya-Talin’deki şubesi üzerinden tam 234 MİLYAR DOLAR kara para geçişi olmuştu. Andrei Kozlov’un katledilmesine neden olan kara para aklama faaliyetlerinin 12 yıllık bir bilançosunun bir bölümüydü bu rakam.

    Sonunda mızrak çuvala sığmaz hale gelir. Kara paranın aklandığı bankalar ve ülkeler bir bir dökülmeye başlar. Ortaya çıkan dehşet rakamlar Bill Browder ve arkadaşlarının tahmin dahi edemeyeceği boyutlardaydı. Sadece bir Danimarka Bankası üzerinden aklanan kara paranın miktarı 234 MİLYAR DOLARDI. Olay patlak verince Danske Bank pazar değerinin yüzde 65’ini kaybetti. Danske Bank’ın Talinn şubesinin müdürü Aivar Rehe intihar etti.

    Ardından İsveç’in SEB Bankası 28 MİLYAR DOLAR, Swedbank 42 MİLYAR DOLAR kara para aklamakla suçlandı.

    Bu işlere bulaşmış bütün bankalar incelendiğinde Putin’in iktidar olmasından bu yana Rusya ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinden 1 TRİLYON DOLARDAN fazla bir kara paranın çalındığı tahmin ediliyor.

    Danske Bank skandalından sonra AB ülkeleri Magnitsky Yasasını tartışmaya başladı.

    Rusya ise Sergei Magnitsky dahil bütün ölümlerden “uluslararası bir suç örgütü” kurduğunu iddia ettikleri ve hakkında defalarca kırmızı bülten çıkardıkları Bill Browder’i sorumlu tutmaya başladı. Browder’in suçlamalarını ters çevirip kendisine yönelttiler. Daha önce hapishanede “doğal yollardan öldü” dedikleri Magnitsky’yi daha sonra Browder’in öldürttüğünü iddia etmeye başladılar.

    Peki Putin bütün bunları neden yapıyor. Neden Suudi Prensi Faysal gibi bir veya birkaç elemanını feda edip de kenara çekilmedi? Neden bütün Batı dünyasını karşısına alma pahasına Magnitsky Yasası’na karşı mücadele etti?

    Browder’e göre, “Çünkü tehlikede olan sadece MİLYONLARCA DOLAR değildi. Hatta tehlikede olan MİLYARLARCA DOLAR bile değildi. Muhtemelen BİR TRİLYON DOLARDAN FAZLA parası tehlikedeydi. Ve Putin bunu korumak için her şeyi yapmayı göze almış durumda.”

    miktarda bir para aynı zamanda neden bu kadar çok insanın öldürüldüğünü de açıklıyordu. Sergei Magnitsky, Boris Nemtsov, Alexander Perepilichnyy ve Andrei Kozlov gibi insanlar. Ayrıca Kremlin’in neden Vladimir Kara-Murza ve Nikolai Gorokhov’u öldürmeye çalıştığını da açıklıyor.

    Browder’e göre, “Putin ve rejiminin davranışı ne kadar aşağılık olsa da, bunların hiçbiri Batılı güçlerin işbirliği olmadan gerçekleşemez. John Moscow ve Mark Cymrot gibi avukatlar, Glenn Simpson gibi dönekler, Dana Rohrabacher gibi politikacılar ve Danske Bank’takiler gibi yöneticiler olmadan bu kadar cesaretli olamazlardı. Bu insanlar diğerleri ile birlikte, Putin ve yandaşlarının suçlarından kurtulmalarını sağlayan makineyi yağlıyorlardı.”

    Browder, “230 milyon dolarlık suçla bağlantılı en büyük para New York’ta, İspanya’da, Fransa’da veya İsviçre’de değil, benim memleketim olan Londra’da sona erdi. Bu para mülk ve lüks mal satın almak için kullanıldı. Yetkililere, Parlamentoya ve İngiliz basınına sunduğum tüm kanıtlara rağmen, bugüne kadar Birleşik Krallık’ta Magnitsky Yasası’yla bağlantılı tek bir kara para aklama soruşturması başlatılmadı” diyor.

    Magnitsky Yasası bugün 34 ülkede yürürlükte. Bu yasalar dünyanın her yerindeki insan hakları ihlalcilerini, hırsızları, soyguncuları ve kleptokratları cezalandırma gücüne sahip. Türkiye’de bir an önce kendi Magnitsky Yasası’nı yürürlüğe koymalıdır. Mevcut iktidardan böyle bir adımı beklemek safdillik olur ama seçimlerden sonra bir iktidar değişiminde bu en öncelikli görevleri olmalıdır.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • TFF ve kurullarının yemini işe yarayacak mı?

    Nereden çıktı bu yemin…

    Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Büyükekşi, şimdiye kadar uygulanmayan bir konuyu gündeme getirdi…

    TFF Kurullarını açıkladıktan sonra…

    Bir bilgilendirme notu düştü…

    Tahkim Kurulu…

    Profesyonel Disiplin Kurulu…

    Merkez Hakem Kurulu…

    Amatör Futbol Disiplin Kurulu…

    Uyuşmazlık Çözüm Kurulu…

    Etik Kurulu.

    Lisans Kurulu…

    Temsilciler Kurulu…

    Engelliler Koordinasyon Kurulu…

    Bu Kurullar şöyle bilgilendirildi…

    “Kanun ve TFF Statüsü uyarınca; Tahkim Kurulu, Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu (PFDK), Amatör Futbol Disiplin Kurulu (AFDK), Uyuşmazlık Çözüm Kurulu (UÇK), Etik Kurulu ve Kulüp Lisans Kurulu’nun seçilen başkan ve üyeleri, görevlerini tarafsızlık ve bağımsızlık içinde yerine getirmelerine engel bir durumlarının olmadığına dair yazılı beyanlarını sunmaları ve Yönetim Kurulu üyelerinin huzurunda görevlerini tarafsız ve bağımsız şekilde yerine getireceklerine dair yemin etmeleri ile resmi olarak göreve başlayacaklardır.”

    İyi güzel…

    Yaklaşık…

    45 yıldır futbolun içindeyim…

    Yemin ile göreve başlama olayı ilk kez yaşanıyor…

    Yemin sözcüğü için sözlüğe baktım…

    Karşıma şöyle bir tanım çıktı…

    “Sağ el, sağ taraf, gerçek, ant, kuvvet, bereket” anlamlarındaki yemîn (çoğulu eymân), terim olarak bir kimsenin kararlılığını pekiştirmek ve başkalarını ikna etmek amacıyla söz ve beyanını Allah’ın adını veya bir sıfatını zikrederek kuvvetlendirmesini ifade eder. Kelimenin kök anlamından hareketle, karşılıklı söz verme durumunda tarafların sağ ellerini kullanmaları sebebiyle yeminin bu anlama geldiği zikredilir.”

    Nasıl bir yemin töreni düzenlenecek…

    Veya düzenlendi…

    Yoksa göstermelik bir uygulama mı?

    TFF Yönetim Kurulu üyelerinin karşılarına geçip, bu kurulların başkan ve üyeleri yemin edecek…

    Yemin edecekler arasında…

    Tahkim Kurulu Başkanı İsmail Rüştü Cirit de var…

    Cirit, eski Yargıtay başkanı…

    Diğer kurulların çoğunda…

    Üst düzey hukukçular var…

    Düşünün, bu hukukçular…

    TFF yöneticilerinin önünde yemin edecek…

    Peki TFF kimin önünde yemin edecek…

    Bu yemin de gösteriyor ki…

    Geçmiş kurullarda yer alanlar, görevlerini yapmamışlar ki…

    Böyle bir uygulama başlatıldı…

    Yemin edildi, göreve başladılar…

    Futbolda yeni sezon 5 Ağustos’ta başlıyor…

    Bakalım yeminlerine ne kadar sadık kalacaklar…

    Yoksa boşuna mı yemin etmiş olacaklar…

    Çünkü…

    Öyle yemin eden kişiler var ki…

    Göreve geldikleri zaman…

    Yeminlerini unutuyorlar…

    Önemli olan sağ elini kaldırıp yemin etmek değil…

    Yeminin gereklerini yerine getirmektir…

    Yoksa sağ elini kaldırıp yemin eder, sol elinle vurursan…

    Boşuna yemin etmiş olursun…

    Ben de yemin ediyorum…

    TFF yönetimi ve diğer kurullar…

    Doğru işler yaptığı zaman alkışlayacağım…

    Yanlış işler yaptığı zaman…

    Eleştireceğim…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Acısız hayatlar

    “Acı artık ilaçlarla mücadele etmeyi gerektiren anlamsız bir kötülüktür.”

    Byung Chul Han-Palyatif Toplum

    “Yaşarsın karıcığım,

    kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;

    yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı

    en fazla bir yıl sürer

    yirminci asırlarda

    ölüm acısı.”

    Nazım Hikmet Ran

    Acı zannedildiği gibi kaçılması, kaçınılması gereken bir duygu mudur? Çalışan elleriniz, yürüyen ayaklarınız su toplayıp patladığı zaman acır; acır ama bu acıya bir süre katlanırsanız o patlayan yerler kabuk tutup nasırlaşır ve patlamadan önceki halinden daha mukavemetli hale gelir. Bir kaybın acısını doyasıya yaşamazsanız, bir gün mutlaka hiç ummadığınız bir yerden patlak verir. Bu nedenle aklıselim psikologlar kayıp yaşayanlara sağlıklı bir yas süreci önerirler. Ağlamak zannedildiği gibi bir güçsüzlük göstergesi değildir bu nedenle. Şairin dediği gibi “Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle / Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı”.[1] Bahsettiğim şey elbette acıdan zevk almak değil, Hasan Hüseyin’in şiirinde belirttiği gibi “acıyı bal eylemek” ve başkalarının acısına ortak olabilmek için acıyla pişmek. İdeal durumda Mevlana’nın da dediği gibi “hamdım, piştim, yandım” diyebilmek. Elbette her insan pişebilir ama yanmak her canlının harcı değil. En azından hamlıktan, olmamışlıktan kurtulmak için “acıdan kaçmak mı, acıyla hemhal olmak mı gerek?” sorusunu düşünmek gerek.

    Bu satırları yazmaya karar vermeden çok önceden beridir çocukluğum ve ilk gençlik yıllarımdan hafızama yerleşmiş birkaç sekans belirir hep. Bu sekanslar her gözümün önüne geldiğinde acı konusunu düşünürüm. İlk sekans, babamın büyük oğlunu 18 yaşındayken talihsiz bir kazada kaybetmesinin ardından çektiği acıların simgesi niteliğinde. Belli aralıklarla evin herhangi bir odasına girip yastık kullanmaksızın, kilimin üzerinde kapaklanmış şekilde saatlerce yatışı gözümün önünden hiç gitmez. Bir zaman bu halin depresyon belirtisi olduğuna kanaat getirmiştim hatırladıkça. Elbette olan biteni en net haliyle anımsamam mümkün olmadığı için, babamın bu halden nasıl kurtulduğunu, kurtulmak için herhangi bir ruh hekimine gidip gitmediğini bilemiyorum. Şimdiki algımlaysa bunun bir acı ve yas süreci olduğuna kanaat getiriyorum. Babamın büyük oğlunu kaybından dolayı yaşadığı sadece bir evlat acısı değildi. Köy yerinde ağır bağ-bahçe işleri belli bir yaştan sonra fiili olarak büyük oğula devredilir. Babam büyük oğlunu kaybettiğinde ki ben bu kayıp sırasında daha üç yaşındaymışım, aynı zamanda bir nevi emeklilik hakkını da kaybetmişti. Bir yandan evladın kaybının acısı, diğer yandan ailenin geçiminin ağır yükü, şimdi iyice anlıyorum yaşadığı acının tarifsizliğini. İkinci sekans ise yine sanırım bu kaybın acısıyla da ilgili olan babamın ağlama seanslarıydı. Musa Eroğlu’nun türkülerini çok seven babam, bu türküleri açıp enikonu ağlardı. Neye ağladığını, ne için üzüldüğünü bilmezdim hiç. Bildiğim sadece kendi deyimiyle “yaşadığı müddetçe başında ottan gayrısının bitmiş olmasıydı, o da ölünce bitecekti”, nitekim bitti. Şimdi babamın başından geçenleri tek tek saymak değil niyetim. Saymaya kalksam muhtemelen bu satırlar kâfi gelmez. Herkesin hayatı roman tadındadır mutlaka ama gerçekten de, şimdi düşününce roman gibi bir hayat yaşamış bir adam babam. Her baba kadar kusurlu, her baba kadar melekti ama burada benim anlatmaya çalıştığım şey, acıyı da yaşamayı bilen adamdı. Güldü mü ağız dolusu, ağladı mı “erkekler ağlamaz” sözüne inat ölçüsüz ağlardı. Acısını bastırmak, belli etmemek, paylaşmamak diye bir şey bilmezdi. Acısını bize yüklemek değildi niyeti belki, olduğu gibi yaşadığı için bizler de ortak olurduk onun acısına, olması gerektiği gibi.

    GÜNÜMÜZ TOPLUMU VE ACIYI BASTIRMA

    Şimdi durduk yerde neden acıdan söz etme ihtiyacı hissettiğimi merak ediyordur okuyucu. Daha fazla merakta bırakmayayım. Uzun zamandır konu üzerine düşünürken, karşıma yakın zamanda günümüz toplumlarına dair sıra dışı analizleriyle ışık tutan Byung Chul Han’ın Palyatif Toplum kitabı çıktı. Chul Han’ın kitabının alt başlığı ise Günümüzde Acı. Günümüz toplumlarının acıyı ilaç, sosyal medya temaşası, mutlu olma zorunluluğu gibi pek çok farklı mekanizmayla bastıran bir palyatif toplum haline geldiğini dile getiriyor. Burada palyatif ifadesi tam da tıptan alınmıştır; geçici, anlık ve semptomları ortadan kaldırmaktan başka bir işe yaramayan tedavi yöntemidir. Hatta tedavi bile değildir, asıl tedaviye hazırlayan geçici pansumandır. Kuşkusuz tıbbi olarak bunun bir anlamı vardır ve çoğunlukla da acil durumlar için yerine getirilir. Ancak Chul Han’ın günümüz toplumlarının acıyı dindirmek için kullandığı palyatif kavramı, geçici bir pansuman olmaktan çıkıp bizzat tedavinin kendisi haline gelmiştir. “Başın mı ağrıdı al ağrı kesiciyi, nedenine takılma!” “Herhangi bir şeyden dolayı acıya mı garkoldun, üstünde durma, hayat devam ediyor, gereksiz yere yasla oyalanma!” Çünkü Chul Han’a göre acı ve benzeri olumsuzluklar günümüz neoliberal öznesini verimlilikten alıkoyan istenmeyen unsurlardır. O’na göre “neoliberal performans toplumunda emir, yasak ya da cezalandırma gibi olumsuzluklar yerlerini motivasyon, kendini optimize etme, kendini gerçekleştirme gibi olumluluklara bırakır. Disipline edici mekânların yerini huzur verici alanlar alır. Acı güç ve iktidarla tüm ilişkisini yitirir. Tıbbi bir sorun olarak siyasetten arındırılır.”[2]

    İKTİDARIN ‘MUTLU OL’ MOTTOSU

    Günümüzde iktidarın yeni mottosu “mutlu ol”dur. Herkes mutluluğunu paylaşır; lokantada yemek yerken, çocuğunun doğum günü partisinde çılgınlar gibi eğlenirken, sevgilisiyle el ele dolaşırken. Instagram hesaplarında saçı başı dağınık tek bir anneyi göremezsiniz. Hepsi az sonra podyuma çıkacak mankenler gibi en şık elbiselerini giymiş, saçını başını yapmış ya da yaptırmış halde çıkar Instagram sahnesine. Bu sahnede tek bir sümüklü çocuğa rastlamanız mümkün değildir. Zira günümüz iktidarı ağlamaktan sümüğü akmış bir çocuğu göstermek yerine, en cici elbiselerini giymiş çocuğu paylaşmayı salık verir. Hatta sosyal ağlarda paylaşma konusundan bağımsız olarak da bir çocuğun sümüğünün akmasına kata tahammülü yoktur günümüz “mutlu ol!” toplumunun. İşte tam da bu nedenle bir arkadaşımızın derdini uzun uzun dinlemek zül gelmeye başlamıştır. Dertleşmek zaman kaybı, dedikodu ve goygoy mutluluk kaynağıdır. Birine dert yanmaya başladığınız anda, gözlerdeki tedirginlik dert yanma uzadıkça dehşete dönüşür. Oysa gittiğiniz bir tatili, geçirdiğiniz mutlu anları ağzınızdan bal damlarcasına anlatırsınız ve dinleyen de anlattıklarınızı içer gibi dinler.

    Öyle görünüyor ki “mutluluğun olumluluğu acının olumsuzluğunu yerinden eder.” Zira mutluluk günümüzde birileri ile birlikte olunan bir şey olmaktan çıkmıştır. Mutluluk herkesin kendi başına uğraşması gereken kişiye özel bir şey haline gelmiştir. Eziyet de, acı da keza kişinin kendi başarısızlığının sonucudur. Chul Han, tam da acının yadsınması ve mutluluğun dayatılması nedeniyle günümüzde “devrimin yerini depresyonun aldığını” düşünür. Çünkü kendi ruhumuzu ilaçlarla, terapi seanslarıyla, yaşam koçlarının optimizasyon formülleriyle tedavi etmeye uğraşırken sosyal çarpıklıklara yol açan toplumsal ilişkileri gözden kaçırırız. Korku ve güvensizlikle uğraşırken bunun sorumlusunun içinde yaşadığımız haksızlıklarla dolu toplum değil de bizatihi kendimiz olduğunu düşünürüz. Oysa devrimin mayası kolektif şekilde hissedilen acıdır. Neoliberal performans toplumunun mutluluk dispozitifi bu acıyı daha doğmadan boğar ve anlamsızlaştırır. İşte bu nedenle kimsenin kimseyle acısını paylaşmaması, bu kolektif iradeyi güçsüz hale getirir. İnsanların birbiriyle acısını, derdini ya da yoksunluğunu paylaşmaktan imtina etmesi, ortaya çıkacak kolektif acı hissini yok ettiği için, devrimci bir çıkış deneyimlemek imkânsız hale gelir. Palyatif toplumun alametifarikası, acıdan sakınmak, mutlu olmaya mecbur olmaktır. Çünkü palyatif toplumun müsekkin bağımlısı bireyleri, varlıklarını sadece mutlu olarak ya da kendisini mutluluk temaşasının bir üyesi yaparak anlamlı kılabilirler.

    ‘PAYLATİF TOPLUM’ ELEŞTİRİLMEKTEN KAÇINIR!

    Palyatif toplum, içinde yaşayan üyeleri tarafından eleştirilmeyen, eleştirilmekten her zaman kaçabilen bir toplumdur. Çünkü ilaçlar, medya ve sosyal medya yoluyla oluşan acıya duyarsız hal, kronik sorunlara kalıcı çözümler bulmak yerine, sürekli geçici pansumanlar önerilmesi sayesinde palyatif toplumu eleştiriye karşı bağışık hale getirir. Sosyal ağlardaki kampanyalar, hashtagler, bilgisayar oyunları, like’lar, repostlar bir nevi anestezik etki yapar; bilgilenme ve düşünmeyi engeller ve hakikate ulaşmayı imkânsız hale getirir. Chul Han bu bağlamda Adorno’nun Negatif Diyalektik’te sarf ettiği şu cümlelere dikkat çeker: “Istıraba ses verme ihtiyacı, bütün hakikatlerin ön koşuludur. Çünkü ıstırap öznenin omuzlarına binen nesnelliktir; öznenin en öznel unsuru olarak deneyimlediği ifadesi, nesnellik üzerinden dolayımlanmıştır.[3]”

    Çekilen acıların ilaçlar tarafından baskılanması, acının ve ıstırabın utanılması gereken bir şey haline gelmesine yol açmıştır. İşte bu nedenle kimse yarasını göstermek istemez palyatif toplumda. Oysa gizlenen yara içe kanamaya devam eder. İşte bu nedenle palyatif toplumun mutluluk oyuncusu bireyleri, içe kanayan yarasına odaklandığı ve bunu paylaşmayı zül saydığı için, içinde yaşadığı toplumun nesnel gerçekliğini kavramaktan ve harekete geçmekten bir hayli uzaktır. Bunun yerine yaşadığı toplumsal sorunları, adaletsizlikleri, eşitsizlikleri, haksızlıkları, açlığı, yokluğu ve yoksunluğu ya kendinden ya da karşısına çıkan konuyla belki de en alakasız kişi ya da kişilerden bilir. İşte bu yüzdendir hastanede yakınını tedavi ettiremeyen ya da kaybeden hasta yakınlarının sistemin kalbini hedef almak yerine, karşısına ilk çıkan emekçi doktora saldırması. Çünkü bu hasta yakını, aynı zamanda ölümün hayatın bir gerçeği olduğunu da çoktan unutmuştur. Zira palyatif toplumun acıdan uzak bireyleri için hayatta kalmak da tek motto haline getirilmiştir. Palyatif toplum, iyi hayat kaygısından ziyade ne pahasına olursa olsun hayatta kalmayı da dayatır bizlere. Oysa yine Chul Han’a göre “hayatta kalma histerisinin hâkim olduğu toplum bir ‘ölememişler’ toplumudur. Ölemeyecek kadar canlı ve yaşayamayacak kadar ölüyüzdür”[4] artık. Bir noktada artık karar verme zamanı gelmiştir. Acıya duyarsız ve ölemeyen zombiler mi olacağız, acısını onuruyla çeken ve bu acıyı bal eyleyerek eyleme dönüştüren bir toplumun bireyleri mi olacağız?

     [1] Ataol Behramoğlu: Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var.

    [2] Byung Chul Han (2022). Palyatif Toplum: Günümüzde Acı. (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 21.

    [3] A.g.e., s. 23.

    [4] A.g.e.. s 27.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Çünkü boynumuzun borcudur yaşamak, düşmana inat…

    “Anlarsınız ya, tehlike insanların inandığı yalanlar değil, insanların doğrunun varlığına bile inanmayı bırakacak olmasında…”

    Evet, işte tam da bu yüzden bu haftaki yazım; minik düşsel, öyküsel cümlelerle, unutulan, hep unutulan, yok sayılan KHK’lılar için…

    Uyandığımda kendiliğinden gelen sabah sanki gece, günün karanlığı güneşi söndürmüş…

    Evden ne zaman çıktığımı, poğaça aldığımı hatırlamıyorum. Bir bir geçtiğim sokaklardan sonra bir parkta buldum kendimi…

    “Tak tak” diye gelen sesle sıyrıldım düşüncelerden. Karşımda bir yavru saksağan, elimdeki poğaçayı didikliyor…

    “Sana da günaydın dedim. Sahi gün “aydın” mı?”

    Kaldırdı başını simsiyah gözlerle sokuldu kucağıma. “Değil, ama hayat istemesen de devam ediyor geleceğe bakmalısın” dedi…

    Her gün biraz daha yoksul, biraz daha yoksunuz. Vaktim kalmamış artık yaşamaya, baksana çimlere düşen gün ışığı bile karanlık, gelecekte ne var ki?

    “Neyi görmek istersen o var.”

    İçimi kaplayan öfke ve çaresizlikle canım burnumda. Bir hukuksuzluğun pençesinde sallanan yıllar karşımda. Cesurca yaşamayı, sadece yaşamayı ben de isteyenlerdenim ve fakat düşünmeyi öğrenmişim bir kere.

    Olmuyor, hakkaniyet gibi gerçeği, sadece gerçekleri düstur edinerek yaşamayı öğrenenlerin, hayatın griftlerine takılmaması, varoluşun sancılarına tutulmaması mümkün değil. Karşımda bir gelecek göremiyorum…

    “Düşün tabi, iyidir düşünmek ama inanmalısın da.”

    “İnanmak ama neye?”

    “Hayallerine” dedi poğaçadan pay almaya çalışan bir başka serçe kuşu…

    “Yaşamın ağırlığından, sarsıcı sıkıcılığından kurtulman için birazda hayal kurman lazım. Arada geleceğini de düşündürecek”

    Hep güvendiği insanlardan, tutunduğu yerlerden vurulan neye bel bağlar? Bilmiyorum. Talihime mi? O doğuştan terk etmiş beni…

    Etraftaki insanlara mı? Bu ülkenin iyiye doğru değişeceğine, insanların bilinçlenip karanlığı yırtacağına mı?

    Tüm bildiklerime karşın, keskin kılıç yalnızlığımda direnen yanım yorgun. Hayatta kırılma noktaları var, bugün benim kırılma noktam, bitişe doğru…

    “Her gün yeniden başlar” dedi baba Saksağan daldan.

    “Hiç kuşkun olmasın, bir gün vurulacak hepsi, gözlerini kapattıkları sağır kulaklarından. Dün değildi, bugün de değil ama mutlaka bir gün. Çünkü hiçbir kötülük sonsuza dek sürmez, karanlık güneşe galip gelmez. Sen hayal kur. O günler daha çabuk olur.”

    Aslında ben de biliyorum mesela; öpüşmek güzel şey, buz atmak rakıya, sığınmak bir ezginin koynuna, yollar var gidilecek ve biliyorum insanlar var sevilecek. Ama dedim ya, karanlık içinde günler batarken insanlar; sağır, dilsiz, lal iken, üstelik boğazına kadar aldatmacaya batmış, yalan içinde yüzerken hayal kuramıyorum.

    Her gün daha yoksul, daha yoksunken, yaşama bir kafiye aramaktan, geleceğe umutla bakmaktan yoruldum…

    Dizlerime kondu anne saksağan. “Yarın diye bir şey var. Bir bakarsın bir beyaz güvercin, ağzında bir kağıt bitmiş hukuksuzluk, zulüm bitmiş, gözlerindeki hüzün silinmiş.”

    Öptüm gagasından minik serçeyi. “Ne dersin olur mu anne saksağanın dedikleri.”

    “Hadi isteyelim dedi. Bak kanat çırptım ben özgürlüğüne doğru.

    Biliyorum, çaresiz ve yalnızsın. Bu hukuksuzlukta çare sen de değilsin. Ama umut hayallerde, gerçek çıkacak bir gün. Bahtiyar değilsin ama sana; ihanet, yalanla riya edenlere, bu karanlık zulme inat bir gün daha fazla yaşamalısın.”

    Hadi dedi hepsi birlikte. “Şimdi bir şiir söyle. Hani bir sevgilinin koynuna girer gibi, hani yaşamın içine akar gibi, çünkü bazen gün, çünkü bazen yaşam bir şiirle başlar.”

    Sarıldı hepsi kanatlarıyla, öptüm hepsini gagasından. O an anladım ki, tüm yenilgilerime, hayal kırıklıklarıma rağmen, dirençli yanlarımı büyütüp, çoğaltıp umudumu, hayallere yelken açmam lazım…

    Çünkü bir gün gelecek, bu karanlığı yaratanlardan ve utanmayanlardan hesap sorulacak…

    İşte o günü görmem lazım…

    Sevgili KHK’lılar; hadi durmayın, geleceğe hayaller kurun.

    Çünkü boynunuzun borcudur yaşamak, düşmana inat…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • MHK, 8 Mart operasyonunu ve iki ispiyoncu hakemi açıklamalı

    8 Mart hakem operasyonu aydınlanmadı…

    12 hakem neden uzaklaştırıldı?

    O dönemin MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu şöyle açıklamıştı…

    “Yaklaşık iki ay bu arkadaşları takip ettik. Sezon sonuna kadar maç vermeme kararı aldık”

    Bu hakemler arasında…

    FİFA Kokartlı Cüneyt Çakır da yer alınca…

    Kamuoyu günlerce bu hakemlerin neler yaptığı konusunda çeşitli yorumlar yapmaya başladı…

    Sonunda…

    TFF Başkanı Nihat Özdemir istifa etti…

    Vekaleten Servet Yardımcı göreve başladı…

    12 hakem TFF Tahkim Kurulu’na başvurdu…

    Tahkim Kurulu bu hakemlerin lehine karar verdi…

    Bunun üzerine de MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu istifa etti…

    Yerine…

    Şu andaki MHK Başkanı Sabri Çelik atandı…

    Önünde iki dosya var…

    Birincisi 8 Mart operasyonu…

    İkincisi iki ispiyoncu hakem kim?

    Sabri Çelik’i yakından tanırım…

    Öğretmenlikten gelme…

    Hakemlerin arkasında olan bir kişi…

    Kurullarında yer alan…

    Murat Ilgaz…

    Aytekin Durmaz…

    Sürhat Müniroğlu…

    Yakinen tanıdığım eski hakemler…

    Diğer kurul üyelerini maçlarda görev yaparken defalarca izledim…

    MHK Başkanı Sabri Çelik’in işi bir hayli zor…

    Çelik öncelikle…

    8 Mart operasyonunun neden yapıldığını Ferhat Gündoğdu’dan sordu…

    Tatmin edici yanıt aldı mı bilemiyorum…

    Bu kumpas olayını…

    Ya Sabri Çelik…

    Ya da Ferhat Gündoğdu…

    Açıklamalıdır…

    Bu iki isim açıklamadığı takdirde…

    TFF Başkanı Mehmet Büyükekşi, hakemlere yapılan bu kumpas olayını aydınlatmalı…

    Yoksa her sezon, bu hakemler görev aldığı sürece tartışılır…

    Şunu da belirteyim…

    MHK’nın yeni üyeleri, birkaç isim hariç Sabri Çelik’i aşmış görünüyor…

    5 yardımcı hakem var…

    Şu anda faal olan hakemlere “Hocam” yardımcılık yaptılar…

    Şimdi tersine dönecek…

    Hakemler kendilerine yardımcılık yapanlara hocam diyecek…

    Sabri Çelik’in aydınlatması gereken bir olay da…

    Tarık Ongun’un VAR odasına girip, Galatasaray-Fenerbahçe derbisinin kayıtlarını dinlemek istemesi…

    Bu derbiyi FİFA Kokartlı hakem Umut Meler yönetmişti…

    VAR’da ise yine FİFA Kokartlı hakem Yaşar Kemal Uğurlu vardı…

    Tarık Ongun’un yaptığı hareket hoş değil…

    Ancak…

    Bu olayı medyaya haber veren…

    İspiyoncu iki hakem hala faal…

    Bu iki ismi biliyorum…

    Hakem camiasının de kesinlikle bildiğini düşünüyorum…

    Gizli bir şey konuşulduğu takdirde…

    Yine bunların sızdırmayacaklarını kim garanti edecek…

    İşte bu nedenle…

    Sabri Çelik…

    8 Mart operasyonunu…

    İspiyoncu iki hakemi açıklamalı…

    Yoksa…

    Camia yeni kumpaslara ve ispiyonlara gebe…

    Sabri hocam…

    40 yıldır seni tanıyorum…

    Hakkında hiçbir dedikodu çıkmadı…

    Sana güvenenleri mahcup etme…

    Ben de güveniyorum…

    Bu iki olayı aydınlat…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Özgürlük vaat edenlere koşulsuz inanmak özgürlüğün en büyük düşmanıdır

    Dünyaya elinde güç olduğu halde bu gücü kullanmaktan imtina edecek kadar güçlü kişi çok az gelmiştir, belki de hiç gelmemiştir. Şimdi bu cümleyi okuyanların aklına hemen dinleri yaymak misyonuyla dünyada yaşamış peygamberler, İnanç önderleri ve din tebliğcileri gelecektir. Bütün bu inançla ilgili liderler güçsüzlükten ve güçsüzlerden güç alarak muktedir olmuşlardır. Kendilerinin bu gücü nasıl kullandığı tartışmalı olmakla birlikte, arkalarında bıraktıkları dinin yayıcılarının genellikle gücü suiistimal ettikleri tartışmasızdır. Tarihteki savaşların ezici bir çoğunluğu, fetih adı altındaki işgallerin tümü bu güçsüzlükten devşirilen gücün araç olarak kullanıldığı dinler uğruna yapılmıştır. Mevzumuz dinler tarihi değil tabi ki; sadece geçerken hatırlatmak istedim. Mevzumuz, Tanrının sözünü aktardığını söyleyen peygamberler de dâhil, özgürlük, eşitlik, adalet vaat eden hiç kimsenin, vaat edilen şeye ulaştıktan sonra asla bunların garantörü olamayacağı. Çünkü özgürlük sadece bir kimsenin ya da bir grubun bir başka grup ya da kişiler için altın tabakta sunduğu bir ödül değildir. Hele de sunulduktan sonra, ila nihai özgürlüğe kavuşan insanların sınırsızca ve zahmetsizce kullanabileceği bir nesne hiç değildir. Hele hele, herkesin içinde sınırsızca devinebileceği bir kap hiç değildir. Özgürlüğün hem talep edenler tarafından ısrarlı şekilde arzu edilmeye, hem de herkesin hakkı olduğuna samimiyetle inanılmaya ihtiyacı vardır.

    Özgürlüğün büyümesi ve serpilmesinin en temel unsuru onun için mücadele etmek ve herkesin hakkı olduğuna içtenlikle inanmaktır. Kendiniz için mücadele ederken, özgürlüğün sadece sizin hakkınız olduğuna ve bunu kullanmak için ehil olmak gerektiğine kanaat getirdiğiniz anda, özgürlük dalından koparılarak avcunuzun içinde solup giden bir gonca güle döner. Tarih büyük özgürlük vaatleriyle kitleleri harekete geçirip, sonrasında özgürlük uğruna kitlesel kıyımlara girişen toplumsal ve politik hareketlerle ve liderlerle doludur.

    “İNSANIN ÖZGÜR OLMASI İÇİN ÖZGÜRLÜĞÜN NE OLDUĞUNU ANLAMASI GEREK”

    Özgürlük, insanın bilişsel zekâsının ve muhakeme yetisinin sonucu olarak kavranabilen bir şey diğer yandan da. Zira bir canlının, tabi ki örneğimiz açısından düşünürsek bir insanın özgür mü yoksa tutsak mı olduğunu anlayabilmesi için özgürlüğün ne menem bir şey olduğunu kavraması gerekiyor öncelikle. Ancak bu kavrayışın ardından içinde yaşadığı koşulların özgürlükle alakası olmadığına kanaat getirdikten sonra, eğer mücadele azmi ve cesareti varsa, o zaman mücadeleye girişir. Çoğu zaman her insanın bu kavrayışa sahip olması mümkün olmayabilir. Ya yaşadığı koşulların dışında bir yaşama biçiminin varlığını merak etmemekten, ya korkudan, ya cesaretsizlikten, ya da fazla kanaatkâr olmaktan dolayı yaşadığı koşulların özgür bir ortam olmadığını anlamayabilir insan. Bu eğilimleri besleyen kanaat, bilişsel önyargı, ideoloji, dogma, doksa gibi engeller insanlık tarihinin her devrinde var olmuştur. Bunların hepsi de, insanın varlığını ve özgürlük algısını bulanıklaştıran unsurlar. Adına ister din deyin, isterse ideoloji insanın ne kadar özgür olduğu hakikati ters yüz eden inanışlar tarafından sınırlanıyor. Belki de pek çok insan bu inanışlara hakikat arayışı için gidilen yolun meşakkatinden kaçınmak için eğiliyor. Çünkü insan en kolay kendini kandırabiliyor. Cesaretle korku arasında zannedilenin aksine çok ince bir çizgi var belki de. Çizginin neresinde kalmayı istediği insanı özgürlüksüz bir ortama razı eden eğilim olabiliyor. Tarihte insanın özgürleşmesi gerektiğini dile getiren aydın, filozof, peygamber gibi yol göstericiler, belki de esasen yol göstermiyorlar, aslında görülen yola çıkma konusunda cesaret veriyorlar. Ancak bu cesaret verme işi aynı zamanda cesaret verenin yolda dönüşmesine de yol açıyor. Bu dönüşüm genellikle olgunlaşma ve kendini bu yola girenlerden sadece birisi olmaya razı etme şeklinde vuku bulmuyor. Dönüşümün olumsuz örnekleri, özgürlük mücadelesi konusunun çizgisel şekilde değil de, ileri geri şekilde ilerlediğini bize en iyi şekilde anlatıyor.

    Size bu özgürlük mücadelesi yolunda gerçekleşen iki dramatik dönüşüm hikâyesinden örnek vererek ne demek istediğimi daha net anlatabileceğimi düşünüyorum. Birincisi Fransız Devrimi sırasında yıldızı parlayan Jakobenlerin efsanevi lideri Maximilien Robespierre. Diğeri Amerika Birleşik Devletleri’nin İkinci Başkanı ve kurucu babalarından John Adams.

    DÜRÜSTLÜK TİMSALİ ROBESPİERRE

    Robespierre, Fransız Devrimi öncesinin bütün aydınlanma filozofları içinden en çok da Rousseau’nun fikirlerinden etkilenmiş taşralı bir avukattır. Kısa boyu ve silik kişiliğiyle devrimin ilk yıllarında çok da ön planda değildir. Genel Meclis’in (Etat Generaux) tamamen iktidarı ele geçirdiği süreçte ortaya çıkan fraksiyonlar içinden en radikallerinden birisi olan Jakoben Klübü’nün önde gelenleri arasındadır. Devrimin ilerleyen yıllarında, başlangıçta aynı idealle yola çıktığı başta Jirondenlerin etkili ismi olan Danton olmak üzere pek çoğu ile yolları ayrılır ve bu süreç yol ayrımıyla kalmaz, hepsi giyotine gönderilir. Robespierre’i bu süreçte halkın sevgilisi haline getiren en önemli özelliği onun dürüstlüğü ve tutarlılığıdır. Devrimin ilerleyen zamanlarında dili keskinleşen bir hatip haline gelen Robespierre kendi dürüstlüğünden o kadar emindir ki şu sözleri tüm kalbiyle dile getirir: “Rezil bir mesleği tutmakla, ya da utanç verici ilişkiler ve skandala yol açan davalarla adımı kirletmekle hiç kimse suçlayamaz beni… Yüreğime asla kötü bir duygu gelip yaklaşmadı…”[1] Robespierre’in bu sözleri sadece kendine ait bir vehimden ibaret değildir. Düşmanları bile, her türlü kişisel tutkudan uzak olduğunu belirtirler; lakabı tam da bu nedenle “satın anılamaz”dır. Gelirinin az olmasına rağmen, kazanç sağlayıcı her türlü unvan ve teklifi hiç düşünmeden reddeder. Adının kişisel çıkarını gözetiyor olduğu ithamıyla lekelenmesindense ölmeyi yeğleyecek kadar dürüst ve tutarlı biri olduğundan kimsenin kuşkusu yoktur.

    TİRANLIK KORKUSUNDAN TİRAN OLMAYA GİDEN YOL

    Robespierre, 1789 Mayıs’ında Paris’e gelerek Genel Meclis’e katıldığında ılımlı liberal bir özgürlükçü profili çizer. Sorbon’dan mezun olduktan sonra başladığı yargıçlıktan idam cezasına karşı bir pasifist olduğu için istifa etmiştir. İfade özgürlüğünü ve devleti protesto hakkını hep savunmuş, köleliğe ise en başından karşıdır. Robespierre’in, “erdemli cumhuriyet” savunuculuğundan birlikte yola çıktığı devrimci arkadaşları da dâhil olmak üzere on binlerce insanı gözünü kırpmadan giyotine yollayacak kadar paranoyak bir diktatöre bu kadar kısa sürede dönüşebilmesi hala pek çok tarihçi için şaşırtıcıdır. İlginçtir ki devrimin ilk iki yılına kadar bile en korktuğu şey tiranlıktır Robespierre’in. Sırf tiranlığa yol açabileceği kaygısıyla 1791 sonbaharında devrim Fransa’sının diğer ülkelerle savaşa girmesine açıkça karşı çıkmıştır. Ona göre savaş, ülkenin başına zafer halinde bir askeri diktatör, mağlubiyet halinde ise yeniden eski krallık rejimini getirmekten başka bir şeye yaramayacak bir maceradır. Roma döneminde halkın yolsuzluk ve yoksulluğa itirazını yükselttiği her dönemde Senato’nun bir dış savaş veya gerginlik başlatmasına ve halkın da başlayan savaş ile birlikte öfkesini ve itirazlarını unutup Senato’nun arkasından onun istediği yönde gitmesine dikkat çeker konuşmalarında. Ama o günlerde savaş kararı hem halkta hem mecliste hem de Jakoben Kulübünde daha popüler desteğe sahip olduğu için engel olamamıştır.[2]

    ÖZGÜRLÜĞÜN DESPOTLUĞU

    En nihayetinde Robespierre’in muarızlarıyla mücadele süreci O’nu derin korkulara sürüklemiş, özgürlük kavramını radikalleştirerek özgürlüğü tehdit eden halkın düşmanlarına karşı terör uygulamayı meşru gören bir bakışa savurmuştur. Kuşkusuz Robespierre terör rejimini önceden planlamamıştır. Savaşın totaliter bir rejim getireceğini önceden sezmiş, ancak bu rejimin başında kendisinin olacağını ne önceden ne de diktatör haline geliş sürecinde hiçbir zaman fark edememiştir. Zira O halkın haklarını en iyi savunanın kendisi olduğunu şu sözlerle dile getirmiştir hep: “Bugüne kadar Devrim sahnesinde görünen bütün açgözlülerin şu ortak yanı vardı: Hepsi halkın haklarını ona ihtiyaçları olduğu sürece savundular. Hepsi ona en kurnaz ve en güçlüler eliyle güdülmek için yaratılmış aptal bir sürü gözü ile baktılar…”[3] Sonuçta Devrim bütün çocuklarını yediği gibi en ateşli çocuğu olan Robespierre’i de yemiştir.

    JOHN ADAMS İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KISITLAYAN YASAYI YÜRÜRLÜĞE KOYMUŞTUR

    Gelelim John Adams örneğine. John Adams, esasında basın ve ifade özgürlüğüne inanan aydın bir karakter. Gençlik yıllarında yaptığı gazetecilik mesleğinden itibaren baskılarla, kısıtlamalarla, yasaklarla mücadele etmiş bir isim. Kimsenin karşı olmadığı, karşı olmaya cesaret edemediği dönemde köleliğe net şekilde karşı çıkanlardan birisi aynı zamanda. Sonradan ABD’nin 6. Başkanı olacak olan oğluyla beraber, ABD’nin ilk 12 başkanı arasında hayatında hiç köle sahibi olmamış tek isim de aynı zamanda. Ne var ki Adams’ın başkan olduktan sonra eleştirilmeye tahammülü kalmamış, selefi Washington gibi muhalefeti hazmedip kabullenmek yerine bastırmaya çalışmıştır. Hayatı boyunca emek verdiği siyasi kariyerinin en yanlış kararını vererek, Federalistlerin Kongre’den geçirdiği bir yasayı, hem de dramatik bir tesadüf olarak, 14 Temmuz 1798 günü, yani Fransız devriminin Bastille Kalesi Baskının dokuzuncu yıldönümünde imzalayarak yürürlüğe sokmuştur.

    YARGILANIP MAHKÛM EDİLENLER ARASINDA KONGRE ÜYESİ DE VAR

    Bu yasa uyarınca Başkanı, Bakanları, Federal hükümeti, devlet görevlilerini eleştiren herkes 2000 dolara kadar para cezası ve 2 yıla kadar hapis cezası ile yargılanmaya başlanmıştır. Kongre’nin “ifade özgürlüğünü yasaklayacak yasa yapamayacağı” hükmünü kapsayan birinci ek maddenin anayasaya girmesinin üzerinden 7 yıl bile geçmemişken, çok sayıda gazeteci, politikacı ve sıradan yurttaş, “devlet başkanına hakaret”, “devleti aşağılama”, “devlet görevlisine hakaret”, “devlete itiraz, devleti protesto” gibi demokrasi ve cumhuriyet ilkeleri ile kesinlikle bağdaşmayacak suçlamalarla gözaltına alınıp yargılanmaya başlanmıştır. Yargılanıp mahkûm edilenler arasında, Adams yönetiminin politikalarını eleştiren makale kaleme alan bir Kongre üyesi bile olmuştur. Federalistler de tıpkı Robespierre gibi, ifade, protesto ve eleştiri özgürlüğünü askıya alan bu yasanın, “özgürlüğü korumak” için gerekli olduğunu savunmuşlardır. Daha da kötüsü, yasada yer alan bir madde ile bu yasayı eleştirmek de yasanın öngördüğü “devlete karşı gelmek” suçu kapsamına alınmıştır. Böylesi bir yasanın çıkarılmasına önayak olan bir Başkan’ın bir zamanlar şöyle bir cümle kurduğunu da unutmamak gerekir: “Halkın, devlet baskısına karşı direnme ruhunu canlı tuttuğunu devlet yöneticilerine zaman zaman hatırlatmadığı hangi ülke özgürlüklerini koruyabilir ki?”[4]

    Bu her iki örnekte de görüldüğü gibi, bir zamanların özgürlük savunucuları, muktedir olduktan sonra yine özgürlüğü korumak adına, özgürlüğü boğan en önde gelen kişiler haline gelebiliyor. Özgürlüğü kısıtlamak için her zaman, her tarihsel koşulda mutlaka kolayca gerekçeler bulunabiliyor. Halkın ekmeğine göz koyanlarla mücadele etmek, hainlere haddini bildirmek, halkı kandırmak isteyen gericileri püskürtmek, ülkenin bütünlüğünü bozmak isteyen ajan-teröristlere dünyayı dar etmek. Milli çıkarlar, dini hassasiyetler, gelenekler, ahlaki değerler, aile birliği aklınıza ne gelirse özgürlüğü boğmak için kullanılabilir. Günümüz Türkiye’sini açlığın kol gezdiği halde hiç kimsenin sesini çıkaramadığı bir korkaklar ülkesi haline getiren parti aynı zamanda herkes için özgürlük ve refah vaat eden parti değil miydi? “Açız!” diye haykıran başörtülü “bacılara” güvenlik güçlerini saldırtan parti ile başörtülü olarak kamusal alanda var olabilme hakkı vaat eden yine aynı parti değil mi? Ülkeyi siyaseti imkânsız hale getiren askeri vesayetten kurtarma vaadiyle yola çıkıp, asker-polis demeden bütün kolluk kuvvetlerini tek hedefe seferber ederek kendi tek adam vesayetinin aparatları haline getiren kişi bir zamanlar yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edeceğini muştulamamış mıydı?

    Özgürlük vaadi siyasetin en kolay vaatleri arasında olmasına rağmen, hiçbir siyasetçinin muktedir olduktan sonra yerine getiremediği vaattir de aynı zamanda. Çünkü dünyada sağlam bir denge ve denetleme mekanizması ile yetkileri ve kararları sınırlanmayan herkes çok çabuk bu vaat ettiğinin tersine savrulabilir. Çünkü insan denilen canlı, en çok kendisine yabancı, en çok kendisine âşıktır. Birileri tarafından uyarılmayan herkes, bir süre sonra kendisini asla yanılmayan bir tanrı zannetmeye başlayabilir. Birileri tarafından uyarılmayan herkes dünyanın en adil, en mükemmel, en eşitlikçi insanı zannedebilir. Çünkü yetkisi sınırsız, sözü ve kararı sorgulanmayan herkes bir süre sonra değil dünyanın kendisi etrafında döndüğünü zannetmeyi, bizzat evrenin kendisinden ibaret olduğunu zannedebilir. Sınırsız güç ve yetki narsizmin gübresidir. Siyasetçi olmak bir miktar narsistik kişilik gerektirir; ancak bu narsistik kişilik mümbit bir toprağa düştüğü ve sınırsız güç ve yetki tarafından da beslendiği zaman, bu toplumun, siyasetin, özgürlüklerin ve refahın çoraklaşması anlamına gelir. Çünkü toplumun tüm refahını bu tek bir kişi sömürür ve kendi bünyesinde toplar. Toplumun refahı için, mayasında narsistik unsur olan hiçbir siyasetçinin sınırsız yetki ve gücü olmamalıdır.

    [1] Server Tanilli (2001), Fransız Devriminden Portreler, İstanbul: Adam Yayınlar, s. 30.

    [2] Cemal Tunçdemir: https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/ozgurluk-esitlik-kardeslik-ve-kahve-ifade-ozgurlugu-tarihine-bir-yolculuk-6,34972 (Erişim tarihi: 14/07/2022).

    [3] Vedat Günyol (Yay. Haz.) (1989). Devrim Yazıları, İstanbul: Belge Yayınları, s. 40.

    [4] Cemal Tunçdemir: https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/ifade-ozgurlugu-yok-edilmeden-kisitlanabilir-bir-sey-degil-ifade-ozgurlugunun-tarihine-bir-yolculuk-son,35459 (Erişim tarihi: 14/07/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Kal, gitme…

    Eğitim almış genç ve yetişkin nüfusun mevcut baskı ve değersizleştirme süreci etkisiyle ülkeden uzaklaşarak, yurt dışına gitme gerçeğine dikkat çekmek istiyorum…

    Haklı bir itirazla belirsiz ve karanlık bir geleceğe hızla sürüklenen gençler; bu savrulmayı, işsizliği, adaletsizliği, reddediyorlar…

    Adil, eşitlikçi, refah seviyesi yüksek, sosyal demokrat ve bağımsız bir yaşam modeli savunan gençlere tüm mesleklere demek isterim ki, haklısınız. Cebinizde baki kalsın “Haklılığın” Eğer değişmesini istiyorsan, eğer değiştirmek istiyorsan, kal. Korkma birlikte değiştirelim…

    Bu ülke; çocukların, sizin, benim senin, bizim…

    Doğru, oldukça sağlıksız, hatta anlamsız zamanlardasınız. Evet; sen, siz, doktorlar, avukatlar, üniversite okuyup bir türlü atanamayan gençler, ben ve hepimiz…

    Şüphesiz ki; daha adil, eşit, kaygı ve endişeden uzak özgür bir dünyada son derece haklılık dolu yaşam hayaliniz, hayallerimiz var. Ayrıştırıldığınız, ötekileştirildiğiniz, baskı altında, kaygılarla dolu ve hatta darp edilip, öldürüldüğünüz bu coğrafyadan gitmek istiyorsunuz. Ki, bu da haklılığınız da en büyük parçanız…

    Zira, karşıya bakıyorsunuz manzara değişmiyor. Durdurulamaz duygular geçidi içinde bocalıyor ve gitmenin çözümün bir parçası olacağını düşünüyorsunuz…

    Ama gitme, gitmesi gereken SİSTEM. Kal ve toplumsal hoşgörüsüzlüğe, seçkinlerin tercihiyle şekil verilen ayrımcılığa, tüm baskılara ve sizleri yerinden etme politikaları üretenlere karşı birlikte dövüşelim…

    Çünkü bu topraklar, bu hukuksuz sistemi besleyenlerin değil. Senin, benim, bizim…

    Sizlere dokunacak sihirli bir değneğim yok, vaatlerde bulunacak bir gücüm de. Ama yanınızda duracak dirençli cümlelerim var…

    Sen kal gitme…

    Şüphesiz; daha eşitlikçi, insan hak ve hukukunu önceleyen coğrafyalar vardır. Ve fakat yer kürenin, tabiatın içinde kurulu yaşam formunun ve bu sistemin en arızalı parçasının “insan” olduğunu unutma. Nereye ve ne kadar uzağa gidersen git, insanın olduğu yerde hiçbir şey değişmeyecek…

    Belki biraz daha yumuşayan zeminlerde bir kaç sorundan azade ve belki bir tutam daha rahat nefes alacaksın ama bu tam bir çözüm getirmeyecek. Çözüm olduğumuz yere gelmedikçe, bir kara parçasından bir başka kara parçasına savrulup duracağız…

    Bak, hala burada nefes alıyoruz, kalplerimiz hala atıyor. Doğru, derinde gömülü korku. Ama onu çıkarabilir, ay ışığına asabiliriz, ışık aydınlatır karanlığı. Güneşte yakabiliriz bütün travmaları ve sonra dönülen karanlıktan yeni bir özgürlük ateşi yakabiliriz…

    Hayır, hayır sandığının aksine, egemenler çok da özgür değiller. Yaşamları korkuyla dolu, sadece güzel bir kuyu içinde…

    Onların istedikleri de bu, biat edecek bir toplulukla kalmak. Korkma, eğer değişmesini istiyorsan ve değiştirmek için kal, halkınla birlikte…

    Sen iste ve sadece karanlığı yakmaya devam et. Aynı melodiyle, özgürlüğün ıslığıyla. Nefes al, kapat gözlerini ve sonra aç. Evet, işte kendi yurdundasın. Erimiş tüm karanlık, sen en parlak ışıksın…

    Söndür karanlığı. Haykır, açık ve çok açık, tam bağımsız bir ülke hayalim için buradayım. Tüm travmaları yaktım, aydınlık için dövüşebilirim. Çünkü burası benim memleketim…

    Sevgili; genç, yetişkin; doktor, avukat, akademisyen, bilim insanı, üniversite okuyup atanamayan, sen, ben, biz…

    Eğer değişmesini istiyorsan, eğer değiştirmek istiyorsan kal, gitme…

    Karanlık terk etsin bu ülkeyi, sen etme…

    Değiştirelim birlikte…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • ‘Bob’ Hasan, Veysel Eroğlu ve Yağmalanan Türkiye

    Endonezya’daki takma adı Mohamad “Bob Hasan”dı. Java’ya taşınan Çinli bir tüccarın oğlu olarak Kian Seng’de doğmuştu. Kazançlı kaçakçılık operasyonları ve ordudaki bağlantılarıyla yükseldi ve Devlet Başkanı Suharto’nun kerestecilik ve dolayısıyla yağmur ormanlarının katledilmesi işindeki en güvenilir adamı oldu. İngiltere’nin iki katı büyüklüğünde bir alan olan 130 milyon dönümlük bir bölgeden aslan payını kapanlardan biriydi. Hasan, Suharto’nun yolsuzluk ağının merkezindeki örümcek olarak, hem düzenleyici konumunu sürdürdü, hem de muhteşem bir kişisel servet oluşturdu.

    Amerikalı gazeteci-yazar Fred Pearce’nin “TOPRAK YAĞMASI” adlı kitabında dünyadaki bu yağma-talan hikayeleri anlatılır. Endonezya’da da kalkınma, dünyadaki en büyük, en sistematik ve acımasız toprak gaspı operasyonlarından biri üzerine kuruldu. Dönemin Cumhurbaşkanı Suharto, binlerce adadan oluşan geniş ülkesinin ormanlık alanlarını “devlet ormanı” ilan etti. “ULUSAL KALKINMA” için kullanılacaklardı. Elbette bu, kitleleri kandırmak için kullanılan bir yalandı.

    Suharto’nun akıl hocalığını, “Berkeley Mafyası” olarak bilinen bir grup ABD eğitimli Endonezyalı ekonomist yapıyordu. Suharto, devlet ormanlarında ailesini, arkadaşlarını ve generallerini büyük tavizlerle ödüllendirdi. Başkanın desteğine sahipseniz, istediğiniz bölgeyi alabilirdiniz. İşgücü ihtiyacını da yine Suharto’nun desteğiyle Java gibi yoğun nüfuslu adalardan binlerce insanı taşıyarak çözdüler. Eski bir Hollanda sömürge stratejisiydi. Bugün Türkiye’ye doldurulan yüz binlerce Afganlı, Iraklı, Suriyeli, Somalililere bir de bu gözle bakınız.

    Milyar dolarlık kâğıt hamuru değirmenleri inşa ettiler. İsveç, Japonya, Kanada, ABD, Almanya ve İngiltere’den makineler getirdiler. Ancak bu kovboy ekonomisi hem orman sakinleri hem de çevre için bir felaketti. Yağmur ormanlarının katledilmesi üzerine kurulmuş bir ekonomiydi bu.

    Suharto, 30 yıllık yönetimi sırasında komünizme karşı bir siper olarak Batı’nın sarsılmaz desteğine sahipti. Ancak soğuk savaş sonrası bir dünyada artık komünizme karşı bu sipere ihtiyaç yoktu. Keresteciler ve orman yağmacıları iflas edemeyecek kadar büyümüşler ama aynı şey Suharto için artık geçerli değildi. Endonezya’nın mali krizi tırmanırken, para birimi çökerken, binlerce insan hayatını kaybederken ve isyanlar Cakarta sokaklarını doldururken 1998’de istifa etmek zorunda kaldı. Suharto, 15 milyar dolar olduğu tahmin edilen bir aile servetiyle Jakarta’daki müstahkem villasına emekli oldu. On yıl sonra öldü.

    Hocasının gidişiyle “Bob Hasan”ın da yıldızı söndü. 2001 yılında dolandırıcılıktan ve 250 milyon dolarlık devlet fonunu kötüye kullanmaktan suçlu bulundu; hapse atıldı.

    Endonezya genelinde ormansızlaşma oranı Suharto sonrası da artarak devam etti. Ormansızlaşma 1998’den sonra ikiye katlandı. Neoliberal kapitalist düzende emperyal kartellerin taktikleri üç aşağı beş yukarı tüm dünyada aynı. Vücut dilinden anlayan bürokratlara ve ülkelerini uluslararası kartellere açarken “milliyetçilik masalları” anlatacak iktidarlara ihtiyaçları var.

    Türkiye’ye dönelim…

    John McCluskey, Kazdağları ekosisteminde 347 bin ağacı kesen Kanadalı Alamos Gold şirketinin CEO’su, “Biz kesmedik” dedi.

    30 Ekim 2020 tarihinde yatırımcılarla yaptığı toplantı sırasında, bir soru üzerine şunları söyledi:

    “O ağaçlar şirketimiz tarafından değil, Türkiye Cumhuriyeti Orman Bakanlığı tarafından kesildi. Türkiye’de hiçbir şirketin ağaç kesme hakkı yoktur. O ağaçları bizzat devlet kesti. Sonra kesilen ağaçları topladılar ve sattılar. Bu ağaçlardan elde edilen tüm geliri de devlet aldı. Bununla bizim hiçbir ilgimiz yoktu.”

    McCluskey doğru söylüyor. Evet o ağaçları kestiren başında Veysel Eroğlu’nun olduğu Orman Bakanlığı’ydı. Ağaçları Orman Bakanlığı kestirdi ama tüm geliri devletin aldığı konusu yanlış. Çünkü ağaçların kesilmesi işini yandaş şirketlere yaptırıyorlar.

    Burada Veysel Eroğlu’na bir parantez açmak lazım. Çünkü Eroğlu, gelmiş geçmiş en büyük “ORMAN KATLİAMCISI BAKAN” olarak tarihteki yerini aldı. Erdoğan tarafından 2007 yılında Çevre ve Orman Bakanı olarak Osman Pepe’nin yerine atandı. Çünkü Osman Pepe, Manisa – Çaldağı’nda nikel madeni için yüz binlerce ağacın kesilmesine onay vermiyordu. Çaldağı nikel madeni sonradan FETÖ’cü olduğu belirtilen VTG Holding’in İngilizlerle ortak projesiydi. Üzüm diyarı Gediz Ovası’nın ve Manisa’nın kalbine sokulan bir hançerdi. Eroğlu göreve geldi ve Çaldağı’nda katliam başladı. Daha sonra Eroğlu, 2011-2018 yılları arasında Orman ve Su İşleri Bakanı olarak görevine devam etti. Yani tam 11 yıl ormanlardan sorumlu oldu. Eroğlu sadece vahşi madencilik için değil otoyollar, hava limanları, köprüler diyerek milyonlarca ağacın kesilmesinden sorumlu bir siyasi kişiliktir.

    Ormanlarını kestiren, dağlarını parçalatan, ülkesini uluslararası kartellerin ham madde deposu haline getiren bir ülke olursanız; ülkenizi SÖMÜRGE MADENCİLİĞİNİN bir üssü haline getirirseniz Alamos Gold’da gelir, Centerra’da, El Dorado’da gelir, SSR Mining’de…

    Türkiye çok tehlikeli sularda yol alıyor. Ne siyasetçiler tam olarak farkında ne de vatandaşları uyarması gereken medya.

    2021 yılının Temmuz-Ağustos aylarında Ege ve Akdeniz’de meydana gelen yangınlarda 181 bin 393 hektar orman yandı. 254 bin futbol sahasına denk geliyor. Yangınlar üç hafta boyunca kontrol altına alınamadı. Yetkililer ve sorumlular Yangın Eylem Planı hazırlamadığı gibi, Türk Hava Kurumu’nun çalışabilir durumda olan yangın söndürme uçaklarını saf dışı bırakmıştı. Bu durum Sayıştay raporlarında da yer aldı.

    Millet yangınların şokunu yaşarken, yaralarını sarmaya çalışırken, gerekli analizler yapılmadan, “Yanmış ağaçları kesiyoruz” denerek yaş ve yanmamış ağaçlar da kesildi. Ağaç kesim işlemleri özel şirketlere verilmiş, özellikle Muğla’da ‘vahşi kesim’ işlemleri had safhaya ulaşmıştı.

    Dönemin Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ve Orman Genel Müdürü Bekir Karacabey hakkında “görevi kötüye kullanma ve temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak” iddialarıyla suç duyurusunda bulunuldu.

    Bitmedi; gazeteci Tuncay Mollaveisoğlu, büyük orman yangınlarından sonra adına “orman emvali” denilen odun, direk, kereste gibi ürünlere dönüşen orman değerlerinin satışında büyük vurgun yapıldığını yazdı. Yangın alanlarının apar topar yandaş şirketlere verildiğini; emval değerlerin 7 milyon metreküp düşük gösterilmesinin yanı sıra, metreküpü 2500 TL olan tomrukların ortalama 100 TL’den satıldığını anlattı.

    CHP Trabzon Milletvekili Ahmet Kaya’nın verdiği soru önergesinden, 2017 yılında 95 bin metreküp ağaç kesimi yapılan Trabzon’da 2020’de 432 bin metreküp, 2021 yılında da 471 bin metreküp ağaç kesimi yapıldığını ve Türkiye genelinde 2014-2015 yılına kadar yılda ortalama 7-8 milyon metreküp olarak gerçekleşen ağaç kesim miktarının 2021 yılında 30 milyon metreküpün üstüne çıktığını öğrendik.

    Türkiye açısından konu sadece ormanlar değil. Tehlike çok daha büyük. Türkiye kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına her bir köşesi yağma-talan madenciliğinin oyun alanı haline getirilmiş durumda. Türk Lirası diplerde, maliyetler çok düşük. Gözünü kırpmadan dağları parçalayacak ve kirli işleri yapacak ve sömürülecek ucuz iş gücü Endonezya’da olduğu gibi bolca var. Hiçbirisi tesadüf değil.

    Yanlış ekonomi politikaları, yaşanan büyük ekonomik krizler ve krizlerden çıkış için ormanlar dahil tüm ülke kaynaklarının meta olarak görülüp satılığa çıkarılması. Türkiye bugün “milliyetçi” olduğunu iddia eden bir iktidar tarafından satılığa çıkarılmış durumda. Tehlike çok büyük…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Maçlar öncesi Tarkan da şarkı söyleyebilecek mi?

    Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Büyükekşi, koltuğa oturduktan sonra…

    Bir dizi kararlar aldı…

    Yabancı sınırını kaldırdı…

    Yayıncı kuruluşla yeniden anlaştı…

    Taraftarların deplasman yasağını kaldırdı…

    Merkez Hakem Kurulu Başkanını atadı…

    VAR hakemleri ile sahada maç yöneteceklerin kadrolarını ayırdı…

    Gizli bir odada gözlemci bulunacak…

    Süper Lig maçları öncesi konserler verilmesini kararlaştırdı…

    Güzel hareketler bunlar…

    Ancak…

    Ben kafayı konserlere taktım…

    Maçlar öncesi sanatçılar…

    Nasıl belirlenecek…

    Fenerbahçeli olan…

    Tarkan Fenerbahçe maçı öncesi konser verebilecek mi?

    Veya…

    Karadenizli sanatçı…

    Niyazi Koyuncu…

    Trabzonspor veya Giresunspor maçı öncesi sahne alacak mı?

    Edip Akbayram..

    Haluk Levent…

    Leman Sam…

    Sıla…

    Sertab Erener…

    Musa Eroğlu…

    Sanatçıların maçlar öncesi şarkı ve türkülerini dinleyebilecek miyiz?

    Yoksa…

    İbrahim Tatlıses…

    Orhan Gencebay…

    Yavuz Bingöl

    Seda Sayan…

    Sibel Can…

    Emel Sayın…

    Nur Yerlitaş…

    Gibi sanatçıları mı izleyeceğiz…

    Şimdilik kesin hükümlü olmamakla birlikte…

    Tarkan’a…

    Haluk Levent’e…

    Sıla’ya…

    Leman Sam’a…

    Sertab Erener’e…

    Ambargo konacağı kesin…

    Çünkü bunlar…

    Her yerde…

    Halkın sorunlarını dile getiriyor…

    Bugünkü iktidarı eleştiriyor…

    Bu sanatçılar…

    Bakarsınız öyle bir konuşma yapar ki…

    Tribünleri coştururlar…

    İşte korkunun temelinde bu yatıyor…

    Yine de biz…

    Tarkan’ın söylediği gibi…

    Bugünler de Geççek…

    Bugün Kurban bayramı…

    İyi bayramlar…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.