Kategori: Yazar

  • 700 yıllık bir çınar ağacı kurursa

    “Çalılık nerede? Gitmiş! Ve kıvrak taylarla av hayvanlarına elveda demek nedir? Yaşamın sonu ve yaşamaya çalışmanın başlangıcı…”

    Kızılderili Şefin mektubundan

    Çocukluğumun geçtiği Antalya’nın Elmalı ilçesinin Tekke Köyü’nde otuz-otuz beş yıl önce yaklaşık beş metre derinden gürül gürül sular çıkardı. Her mahallede su kuyuları vardı. Kuyular çocukluğumun korkulu rüyası olmasına rağmen, ağzından bakmadan edemezdim. Zira benim için büyülü bir derinlikti kuyular. O üç-beş metre derinliğindeki kuyunun nasıl kazıldığı ayrı bir muamma, o kazılan kuyunun dibinde suyun nasıl var olduğu ayrı, o derinlikteki daracık kuyunun duvarlarının taşla nasıl örüldüğü ise apayrı bir muammaydı benim için. Bu muammayı çözmeye çalışırken ilk olarak bu kuyuların dibindeki sular çekildi. Yavaş yavaş bunlar kör kuyulara dönüştü. Şimdi bu kuyuların izleri bile silinmiş durumda. Ardından bazı yörelerde pat pat, bazı yörelerde ise pancar motoru diye bilinen mazotla çalışan su motorlarının beş metre civarındaki derinlikten çektiği sular tükendi. Yıllarca bu motorlarla, kuyularla ve tulumbalarla yerin çok da derin olmayan altından çıkarılan suların bu kadar hızla tükenmesi ilk zamanlar hepimizi dehşete düşürdü.

    SUSUZLUK YOKSULLAŞMAYI GETİRDİ

    Lisede okuduğum yıllarda, sulama yapmak için kullanılan bu sondaj kuyuları patır patır çökünce birden yerin otuz metre altında su arayışına girildi. İlk gençlik yıllarım dalgıç sistemiyle otuz metre derinde su arayan sondaj kazıcılarının her mevkide konuşlandığı ve hummalı bir sondaj kazım faaliyetinin devam ettiği zamanlara denk gelir. Bu susuzluk, elbette birdenbire yoksullaşmayı, üretim yapamamayı beraberinde getirdi. Bu susuzluğun sebebine dair rivayetler muhtelifti. Avlan Gölü’nün kurutulmuş olması, yörenin doğal dengesini bozmuş, yağmurlar yağmaz olmuş, bu nedenle kuraklık başlamıştı. Daha on altı on yedi yaşındayken, bahçelerimizi ve tarlalarımızı yerin otuz metre derininden traktörlerin kuyruk milleri marifetiyle çok pahalı şekilde çıkarılan suyla sulamaya çalıştığımız hala aklımdadır. Bu sulama çabası sırasında bahçelerin neredeyse her iki yüz üç yüz metrekaresinde büyük çukurlar açıldığını, bu ağzına ne versen yutacak kadar geniş ve derin çukurlara yer altından pahalı şekilde çıkarılan suların “boşuna” akmaması için etrafını çamur bentleriyle çevirmeye çalıştığımızı da hiç unutmam. Laf arasında suyun bu çukurlara “boşuna” akmaması diyorum ama aslında boşuna değildi belki de bu akış. Yer altı verdiğini geri istiyordu belki de. Birkaç defa bu derin çukurlara neredeyse ben de kapılıp gitme riskiyle karşı karşıya kalmıştım. Birkaç elma ağacımızın da gövdesinin birden bire bu çukurların içine çöktüğüne ve kaybolduğuna da şahitlik ederek korkudan kalakalmıştım.

    Bunları yaşadığımız zamanların üstünden yaklaşık otuz yıl geçti. İki üç yıl içerisinde karşılaştığımız bu radikal değişiklik, ne devletin tarım ve sulama politikasında ne de üretici köylünün alışkanlıklarında radikal bir değişime yol açtı. O zamandan bu zamana bu değişimin hızı giderek arttı. Şimdi, o zamanlarda açılan sondaj kuyularının çoğunun çöktüğünü, çökenlerin yüz yüz elli metre uzağına yenilerinin açıldığını duyuyorum, nadiren gittiğim zamanlarda da şahit oluyorum. Yeni açılan kuyulardan çıkan suların yaklaşık yüz ile yüz elli metre derinden geldiğini de söylemeden geçmeyeyim. Yer altındaki su rezervlerinin artık tamamen tükenmekte olduğunu anlamak için sanırım jeolog olmaya gerek yok.

    700 YILLIK ÇINAR GÖZ GÖRE GÖRE KURUMUŞ

    Bahsettiğim bu köy aynı zamanda eski bir Bektaşi Tekkesi. Tekkenin girişinde çocukluğumda dallarına salıncaklar kurduğumuz ulu bir çınar yaşardı. Kim bilir kimler bu ulu çınarın altında gölgelemiş, nefeslenmiştir? Bu ulu çınarın yaşının 700 olduğu tahmin ediliyor. Muhtemelen dergâhın kurulduğu tarihlerle yakın tarihlerde dikilmiş ve o günlerden günümüze hayatta kalarak gelebilmiş. Bu yazıyı kaleme aldığım sıralarda yaklaşık iki yıldır görmediğim bu çınarın hazin manzarasını görünce bir yandan çocukluk hatıraları canlandı gözümde, diğer yandan dehşet verici bir korku yerleşti içime. Zaten uzun zamandır, hem ülke yöneticilerinin yürüttüğü tarım politikası-politikasızlığı, aşırı doğa sömürüsü ve su kaynaklarının ölçüsüzce tüketilmesi gibi nedenlerle içine düştüğümüz açmazla ilgili olarak kaygılanıyordum. Bu kaygıyı geçen yıl yaşanan uzun süren orman yangınları, bu yıl yaşanan orman yangınlarıyla dünyanın Kuzey Yarımküresindeki olağanüstü sıcaklar ve dengesiz yağış rejimleri daha da derinleştirdi. Bütün bu kaygıların üstüne 700 yıllık ulu çınarın göz göre göre kuruduğunu ya da kurumasına kayıtsız kalınarak alenen kurutulduğunu görünce kaygılarım korkuya dönüştü.

    DÜNYA ÜZERİNDE İNSAN TÜRÜ OLMASA BİR ŞEY DEĞİŞMEZ

    Kuşkusuz dünyada buzul çağları, belli coğrafyaların çölleşmeleri, belli bölgelerinin de su altında kalması gibi değişik felaketler görüldü. Bu felaketler, bizim gibi fani canlılar için büyük olaylar olsa da, gezegenimiz için belki de sıradan olaylar. Dünyada insan türünün yaşamaması, sanırım dünya açısından çok büyük bir fark yaratmayacaktır. Dünya ile insan türü arasındaki ilişki aklıma her zaman Nazım Hikmet’in Tahir ile Zühre Meselesi adlı şiirini getirir. “Yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?” Yani dünyada insan türü yaşamamış ya da yaşamayacak olsa dünyanın umurunda olur mu? Muhtemelen olmazdı. Belki de içinde bulunduğumuz iklim krizi de, dünyanın yaşadığı bizden önceki iklim değişikliklerinden çok da farklı değildir. Buradaki temel fark, belki de bu değişimde insan faktörünün ciddi bir etkisinin olması. İnsan denen türün açgözlülüğünün, yaşamın sadece kendisininkinden ibaret olduğu suizannının ve bu zanna dayanarak kendisi dışındaki bütün canlıları yok etme arzusunun bu radikal değişimde büyük bir payının olduğu kesin gibi.

    İçinde doğup büyüdüğüm ve bu radikal değişimi yakından gözlemlediğim köyden bu açgözlülüğün izdüşümlerine dair birkaç örnek vereyim sizlere. Bu örnekleri verirken elbette devletin sağlıklı, anlamlı ve bilimsel verilere dayalı bir tarım politikasının olmamasının da önemli bir payının olduğunu unutmamaya çalışacağım. Ancak, insanların açgözlülüğünün, çoğa tamah etmelerinin, doğanın sanki hiç bitmeyecek bir kaynak olduğu yanlış inancının da önemli bir etkisinin olduğunu akıldan çıkarmamak gerektiğinin altını çizeyim.

    ATALIK TOHUMLAR TERKEDİLDİ

    Yıllar içerisinde fazla suya ihtiyaç duymayan atalık tohumlardan vazgeçilip, fazla ekin hasat etme hevesiyle ithal tohumlara tamah edildi. Bu yıl misal, üreticilerden aldığım bilgilere göre, buğdaylara bir ile iki defa yağmurlama sistemiyle ya da salma su yöntemiyle su verildiği halde ne ekin ne de saman açısından beklenen ve istenen randıman alınabildi. Oysa benim çocukluğumda ekilen buğdaylara hiçbir şekilde su verilmezdi, ama yine de beklenen randıman alınırdı. Bu süreç içerisinde atalık buğday tohumu kalmadı. Muhtemelen ekilmek istense de, ekosistem tarım ilaçları ve aşırı gübre kullanımı nedeniyle o kadar bozulmuş durumda ki, atalık tohum bu değişikliğe uyum sağlamakta güçlük çekebilir. Zaten, kime sorsam, atalık buğday tohumunun kendisinde olmadığını söylüyor. Bu da ayrı bir trajedi.

    DAMLAMA SULAMA YAYGINLAŞTIRILAMADI

    Yaklaşık on yıl önce uzun yıllar boyunca bir türlü bitirilemeyen Elmalı Ovası’nı sulama amacıyla kurulan Çayboğazı Sulama Barajı faaliyete geçti. Bu baraj suyundan kullanmak için tek koşul, kullanacak olanların damlama sistemi kurmasıydı. İlk kullanılmaya başlandığında pek çok üretici devlet bankalarının sağladığı uygun kredilerden yararlanarak damlama sistemleri kurdurdular. Ne var ki, bu damlama sistemlerini randımanlı kullanmak neredeyse mümkün olmadı. Çünkü bazı kullanıcılar, kaçak yollarla barajdan gelen suyu salma sulama sistemi için de kullandı. Bir iki kişi bu şekilde kullanınca ve buna gerekli yaptırımlar uygulanmayınca barajın suyu gerektiği gibi işletilemedi. Bu sulama sisteminden umudu kesen pek çok üretici tekrar yer altı sularına geri döndü. Bu dönüşle birlikte, yer altı rezervlerindeki azalmanın hızı yeniden arttı.

    YAYLA SERACILIĞI SU KAYNAKLARINI SÖMÜRÜYOR

    Köyde sera yöntemiyle aşırı su isteyen sebzecilik giderek daha da yaygınlaştı. Öyle ki, Finike ve Kumluca gibi yakın ilçelerde kış seracılığı yapan bazı üreticiler yaz üreticiliği için köyden toprak satın almaya başladı. Beş altı yıl içinde köydeki sera sayısı hızlı şekilde arttı. Bu artış suya ihtiyacı da arttırdı. Bu artışla birlikte yer altı rezervlerinin azalışı hızlandı.

    YONCA YETİŞTİRİCİLİĞİ SU KAYNAKLARINI TÜKETİYOR

    Son on yıldır seracılığın yanı sıra, özellikle elma yetiştiriciliğinden yeterli kazanç sağlayamayan pek çok üretici meyve bahçelerini sökerek yonca üreticiliğine soyundu. Elma bahçesi, ortalama yirmi ila yirmi beş gün içinde su isterken, yonca tarlaları neredeyse beş altı günde su istiyor. Yaklaşık her hafta kesilen yoncanın yerine yeni sürgünlerin çıkabilmesi için yaz boyunca mütemadiyen sulama yapmak gerekiyor. İdeal durumda yaz boyunca yaklaşık yedi sekiz defa yonca kesimi yapılabildiğini düşünürseniz bu yonca tarlalarının istediği suyu hesap edebilirsiniz. Bu yonca tarlalarının aynı zamanda ekosistemi de bozduğunu köylüler kendileri ifade ediyorlar. Domatese ve hasadı yazın yapılan meyvelere musallat olan ve köylülerin kendi aralarında “tuta” adını verdikleri bir çeşit hastalık tarzı bakterinin yaygınlaşmasıyla tarla domatesi üreticiliğinin neredeyse imkânsız hale geldiğini üreticilerin kendileri dile getiriyor.

    Yukarıda bahsettiğim örnekler daha çoğaltılabilir. Ben ne ziraat mühendisiyim ne de jeoloğum. Benim burada aktardıklarım tamamen çocukluğumdan beri süregelen kişisel tarihime dayalı gözlemlerden ibaret. Üniversite okumak için Ankara’ya yerleştiğim yıla kadar neredeyse tam zamanlı tarım üreticiliği yaptım. Yaptığım işten şikâyetim olduğu, köyden uzaklaşmayı arzu ettiğim ve çiftçilikten hazzetmediğim için ayrılmadım köyümden. Belki de hala hayatımda yaptığım en anlamlı işin çiftçilik olduğunu düşünürüm. Çünkü somut olarak bir canlının büyümesine vesile olmak, kendin dâhil birilerinin karnını doyuracak ürün yetiştirebilmek belki de hayatta en tatmin edici işlerden birisi bana kalırsa.

    “ŞEHİRLİLER BİZ ÜRETMEZSEK NASIL KARINLARINI DOYURACAKLAR?”

    700 yıllık çınar ağacının kurumuş olması, büyük bir değişimin işareti büyük ihtimalle. Çünkü böylesi bir çınar ağacının kuruması için yerin en az yüz metre altındaki su kaynaklarının tükenmiş olması gerekir. Zira çınar ağacı belli bir büyüklüğe erişince ekstra sulamaya ihtiyaç duymaz, yer altındaki su rezervleriyle beslenir. Bahse konu bu ihtimalin ne kadar güçlü olduğuna dair bilimsel araştırmalar da mevcut. Meclisin taslak iklim krizi raporuna göre Türkiye’de 2099’a kadar yaz sıcaklığındaki artış 6 dereceyi aşabilir, yağışlar yüzde 60 azalabilir.[1] Yine bir başka araştırmaya göre Antalya’da yaklaşık seksen yıl içinde gündüz saatlerinde kesinlikle dışarı çıkılamaz hale gelecek, tarımsal üretim yapmak imkânsız olacak, topraklar susuzluktan çölleşecek.[2] Açıkçası bu araştırmadan haberdar olduğum için köydeki 700 yıllık çınar ağacının kurumasının ciddiyetini daha iyi kavradığımı düşünüyorum. Bunun ciddiyetini anlatmaya çalıştığım köylülerden birisi, “biz tarımsal üretim yapamazsak, bu sadece bizim sorunumuz olmayacaktır, şehirliler biz üretmezsek nasıl karınlarını doyuracaklar?” diyerek yanıt verdi. Bu yanıt sanırım, iklim krizinin sadece üreticilerin değil tüketicilerin de sorunu olduğunu çok iyi anlatıyor. Bu sorunu hep birlikte sahiplenerek çözüm yolları bulmaya çalışmazsak, belki de sapiens türü top yekûn bir açlıkla sınanacak her şeyden önce. Dünyayı yaşanmaz hale getirmemizin dünyayı pek de ilgilendirmediğini, asıl olarak üzerinde yaşayan ve kendini canlıların en şereflisi olarak addeden insanı ilgilendirdiğini unutmamamız gerekiyor. Dünya değil, bizler yok olacağız bu gidişle. Sonuçta mutlaka dünyanın üzerinde yaşayacak başka canlılar olacaktır.

    [1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-58678549 (Erişim tarihi: 13/08/2022)

    [2] https://www.ntv.com.tr/yerel-haberler/antalya/antalyanin-iklimi-2100de-kahire-gibi-olacak,zPmmG30X00Wo3l7yU5g2Rw (Erişim tarihi: 13/08/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Sorumlunun olmadığı bir ülkede adına ‘kaza’ denilen katliamlar

    Takvimler 20 Ağustos 2022’yi gösterirken, Gaziantep’te ve Mardin’de katliam gibi iki kaza yaşandı.

    35 vatandaşımız hayatını kaybetti. Birçoğu ağır olmak üzere 56 da yaralı var.

    Gaziantep ve Mardin’de yaşanın iki kazanın en dikkat çeken ayrıntısı, “Birinci kazadan sonra yaşanan ikinci kazalar” ve doğal olarak can kayıplarının ve zararın katlanarak artması…

    Kaza olabilir. Bu kazaların birçok nedeni de olabilir. Mardin-Derik’deki kazada, freni patladığı söylenen gübre yüklü TIR’ın devrilmesi sonucu çevredeki vatandaşlar ve başta polisler ve jandarmalar olmak üzere itfaiyesi, sağlık ekipleri yardıma koşuyorlar… Tam o sırada süratle gelen ikinci bir TIR kaza için duran ve kazazedelere yardım etmeye çalışan vatandaşların, ekiplerin arasına dalıyor…

    Görüntüler de korkunç sonucu da…

    Aynı gün birkaç saat önce Gaziantep’te de yine otoyolda kaza yapan araçlara yardım için duran vatandaşlar ve yardıma gelen itfaiye, polisler, jandarmalar ve ilk yardım ekipleri… Tam o sırada süratle gelen bir otobüs yine yardım etmeye çalışanların arasına dalıyor. Korkunç bir görüntü ve sonucu da aynı…

    Ölenlere Allah rahmet eylesin… Acılı ailelerine başsağlığı diliyoruz… Bu acılar tekrar tekrar yaşanmasın diye yazıyoruz bu satırları…

    Otoyollarda ve otobanlarda kuralları kim koyacak? Kuralların uygulanması için takipçisi kim olacak? Kurallara uyması için görevlileri kim eğitecek? Bir kaza yerinde ilk alınması gereken önlemin KAZA YERİNİN GÜVENLİĞİ olduğunu anlamamız için daha kaç kez adına “kaza” denilen katliamları yaşamamız gerekiyor? Bu satırların yazarı gerek otoyollarda ve gerekse otobanlarda veya herhangi bir şehirlerarası yolda karşılaştığı kazalarda YOL GÜVENLİĞİ ÖNLEMLERİNİN ALINMADIĞINA defalarca şahit oldu… Kaç kez trafik polislerinin bile bu önlemleri önemsemediğini gördü…

    Derik’e giden İçişleri Bakanı Soylu açıklama yapıyor: “Bedelini ödettiririz. Kimin ihmali varsa hesabını sorarız…”

    En başta sizin ihmaliniz var Sayın Soylu… Hadi ödetin bedelini… Hadi sorun hesabını…

    (Elbette Süleyman Soylu’dan hesabının sorulacağı konulara girersek içinden çıkamayız neyse biz konumuza devam edelim.)

    O bölgede ilk yaşanan kaza değil bu. Yapılan röportajlardan ve vatandaşların anlatımlarından öğreniyoruz. Neden gerekli önlemler alınmadı? Kimlerin bu önlemleri alması gerekiyor Sayın Soylu?

    Bu ülkenin emniyeti size bağlı, jandarması size bağlı, yolların güvenliği sizden soruluyor Sayın Soylu?

    İktidarın en çok övündüğü otoyollar ve otobanların inşası sırasında ülkenin dört bir yanında birçok tünel hizmete sokuldu. Buradan açıkça yazıyorum, Türkiye çok büyük bir tünel faciasına gebe. Çünkü kimse TÜNELLERDE HIZ SINARLAMALARINA UYMUYOR. 80 KM ile gidilmesi gereken tünellerde 100-120-140 son sürat giden binlerce araç var. Acilen tüm tünellerimizde hız sınırlamaları hayata geçirilmelidir. Sayın Soylu ihmalin hesabını yüzlerce insan ölmeden önce sorunuz?

    19 Mart 2022’de Bolu Tünelinde zincirleme kaza yaşandı. 18 araç çarpıştı. Yaralanan 31 kişiden 17’si, hastanelere kaldırılırken, diğer yaralılara ise kaza yerinde müdahale edildi. Çok büyük bir facia çok ucuz atlatıldı. Yüzlerce insan yanarak ya da boğularak can verebilirdi. Bir kıvılcım çıksaydı bir felaket yaşanabilirdi…

    Aynı tünelde bu yıl içinde 2 Ağustos 2022 tarihinde yine zincirleme kaza yaşandı yine ucuz atlatıldı.

    BÜYÜK BİR FACİA BAĞIRA BAĞIRA GELİYOR SAYIN SOYLU!

    Gelirse gelsin diyenleriniz olabilir… Ayrıca facialar geldi de ne oldu peki… ÇÜNKÜ BU ÜLKEDE NE HESAP VEREN VAR NE DE BİR SORUMLU…

    22 Temmuz 2004 Perşembe akşamı Sakarya’nın Pamukova ilçesi yakınlarında Mekece beldesinde büyük bir tren kazası meydana geldi. Adı kazaydı ama aslında göz göre yaşanmış bir katliamdı. Eleştiriler ve tepkiler arasında siyasi iktidarın şovuyla hizmete sokulan hızlı tren (daha doğrusu “hızlandırılmış tren”) Mekece’de raydan çıkmıştı. 41 vatandaşımız hayatını kaybetti.

    Peki kim aldı bu facianın sorumluluğunu? Hiç kimse…

    Dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım sorumsuz. TCDD Genel Müdürü Hayrettin Karaman sorumsuz…

    “Efendim hız nedeniyle bu kaza oldu. Makinistler yapılmaması gereken yerde hız yaptı!?”

    Peki gerekli ve zorunlu yol sistemini kurmadan makinistlere hız yap diyen kim? Trenleri hızlandıran kim?

    Bu ülkede sorumlu yok. Sorumlu olmadığı için de facialar devam ediyor. En bariz insan hataları “kader, kısmet, alın yazısı, Allahın takdiri” denilerek geçiştiriliyor. Peki madem “kader, alın yazısı” o zaman neden son model uçaklarla seyahat ediyorsunuz? Neden altınızda son model otomobiller var? Neden en lüks konutlarda, saraylarda, organik ürünler yetiştirerek yaşıyorsunuz? Çünkü bu işin kaderle, alın yazısıyla bir ilgisi yok. Allah kullarına “akıl” vermiş. O aklınızı kendi yararınıza çok iyi kullanıyorsunuz da konu vatandaş olunca neden yan çiziyorsunuz. Ya da bu yaptığınız büyük hataların sorumluluğunu neden üzerinize almıyorsunuz? Çünkü işinize gelmiyor…

    bu kez 8 Temmuz 2018’i gösteriyor. Yer bu kez Tekirdağ’ın Çorlu İlçesi yakınları. Yine bir tren kazası ve 25 vatandaşımız hayatını kaybediyor. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı 25 kişi hayattan kopuyor. 340 kişi de yaralı. Yine inanılmaz hatalar zinciri. Kontrol, izleme, bakım ve onarım süreçlerindeki ihmaller zinciri 25 vatandaşımızı hayattan koparıyor.

    Artık “Başbakan istifa” falan diyemiyoruz çünkü Başbakan kalmadı. Büyük Başkan’a böyle bir şey söylemek kimin haddine. Bakan istifa falan demeye bile gerek yok çünkü bırak bakanı Genel Müdür bile istifayı düşünmüyor. Yine ölen öldüğüyle kalıyor, yine sorumlu yok. Acılı aileler yıllardır adliye kapılarında adalet arıyor…

    Bu Kez Ankara’da 13 Aralık 2018 Perşembe sabahı sinyalizasyon sistemleri devrede olmadan çalıştırılan Yüksek Hızlı Tren, Ankara’dan Konya’ya hareket ettikten kısa bir süre sonra, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın alt yamacında yer alan Marşandiz İstasyonunda karşı yönden gelen kılavuz trenle kafa kafaya çarpıştı. Dokuz vatandaşımız hayatını kaybetti. Gerekli sinyalizasyon sistemi kurulmadan çalıştırılan Yüksek Hızlı Tren birinci hattan gitmesi gerekirken ikinci hattan gidiyordu. Yani otobanda ters yönden gidiyordu. Fren dahi yapamadan, makinistler yerlerinden dahi kıpırdayamadan iki tren kafa kafaya girdi. İlk ölenler makinistlerdi. Ülkeyi yönetenlere, sistemi yönetenlere güvenmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdi.

    8 Eylül 2004 günü öğlen saatleri. Kastamonu-Küre’de Cengiz Holding’e ait bakır madeninde çıkan yangında gaz maskeleri olmadığı için 19 işçi boğularak can verdi.

    Ankara’dan helikopterle gelen Başbakan Erdoğan cenaze namazının ardından da ilk madenci cenazesini omuzladı. Bir gün sonra Sabah Gazetesi’nin manşeti, “Erdoğan Acıyı Omuzladı.”

    Bu ülkede Başbakanların ve bakanların görevi “acıyı omuzlamak” değil, bu acıyı bu ailelere “yaşatmamak” olmalı. Bu acıların yaşanmaması için gerekli önlemleri almak, gerekli denetimleri yapmak olmalı.

    Küre maden faciasından tam 10 yıl sonra Türkiye tarihinin en büyük maden faciasını Soma’da yaşadı. 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde özel şirket tarafından işletilen kömür madeninde çıkan yangın nedeniyle 301 madenci hayatını kaybetti.

    Soma faciasından beş ay sonra da Karaman’ın Ermenek ilçesindeki maden faciasında 18 işçi boğularak hayatını kaybetti. Evet yine gereken tedbirler alınmadığı için galerileri basan su nedeniyle 18 işçimiz yer altında boğularak can verdi.

    Yani özetle bu ülkede yıllardır aynı nakaratları, aynı hamaset dolu açıklamaları dinleye dinleye tükendik artık. Bu ülkenin vatandaşları artık bir sorumlu görmek istiyor Sayın Soylu…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Çünkü bu memleket bizim…

    Seçim startı, partiler, koalisyonlar, masalar, herkes her şeyi çözeceğini söyleye dursun…

    Unutma HALKIM, tek çözüm sensin…

    80 kuşağına, okuma yazmayı öğrendikten sonra okullarda ilk öğretilen “hayat bilgisi” dersi, ülkelerin geçim kaynakları olurdu.

    Bu ülke tarım ve hayvancılık ülkesidir. Yer altı kaynaklarıyla zengin, uzun yıllar birçok medeniyete ev sahipliğiyle tarihi kalıntılar ve üç tarafı sularla çevrili, Akdeniz iklimiyle de turizm cennetidir denirdi.

    Ve eklenirdi; Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan; sular, boğazlar, Marmara, Ege ve Akdeniz’le uluslararası stratejik üstünlüğe sahiptir.

    Güney’den ve Doğu’da da Serhat bölgesi ile petrol rezervleri zengin ülkeler ile komşu, akarsular, ırmaklar, dağlar, ovalar, bin bir çeşit yemişiyle bahçeler, milli zenginliklere sahip bir ülke denilirdi…

    Genç beyinlerle, çalışkan ve dinamik nüfusuyla anılır, uluslararası sanat ve edebiyat arenasında; Yılmaz Güney, Sebahattin Ali, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Münir Nurettin Selçuk gibi değerlerle adından söz ettirirdi.

    Siyasal tarihi boyunca zaman zaman çalkantılı dönemler yaşamış olsa da, daima ayağa kalkmayı bilmiş, sosyal ve toplumsal dinamikleriyle aydınlıklı yolların mücadelesini vermişti.

    Köy Enstitüleri, Köy Öğretmen okullarıyla eğitim alanında komşu ülkelere örnek olmuştu…

    Aydınlıkçı ve devrimci mücadelelerle; bir tül perde gibi yırtılmış, karanlıklara geçit verilmemişti…

    Dört mevsimi yaşadığı gibi, kültürel miraslara olduğu kadar toplumsal değerleriyle özdeş onlarca; renge, kimliğe ev sahipliği yaparak çok sesliliğin ışığında yaşayan renkli bir coğrafyaydı…

    Yazlık sinemalar, gezici kütüphane ve tiyatrolar, festivallerle adeta bin bir renkli bir cennet bahçesi gibiydi…

    Di, di, di…

    Bir köşe yazısına sığamayacak kadar “di” ler le dolu…

    Velhasıl “miş” lı geçmiş zamanla…

    Şimdilerde;

    Tarımı, hayvancılığı bitmiş, saman dahi ithal edecek kadar dışa bağımlı hale gelmiş, maden için ormanlar talan edilmiş, altın için dereler kurutulmuş, toprak zehirlenmiş, ülke koca bir TOKİ’ye, beton yığınına dönmüş…

    Her gün kadınları katledilen, çocukları istismar edilen, halklar, inançlar, kimlikler, emekçiler tek bir renk altında yaşamaya zorlanan, ötekileştirmenin, ırkçılığın, talanın tavan yaptığı;

    Sanatçının, gazetecinin suçlanıp, gençlerin bir bir yurt dışına göçmeye zorlandığı, tüm kaynakları, taşı, toprağını yerli yabancı sermayelere satılan;

    Eğitimle birlikte liyakatın tükenip, sağlığın ekonominin çöktüğü;

    Yaşamı değil ölümü kutsayan bakış açılarıyla, komşu ülkeler dahil neredeyse tüm dünya ülkeleriyle kavgalı;

    Üretimi durmuş, tüketilmiş bedenlerde, hüznün sarkacında sallanan insan yüzleriyle dolu karanlığa hapsedilmiş;

    “Gak” diyenin kusurlu, “guk” diyenin suçlandığı, korku ikliminin içinde devasa “sus”lar ordusuyla, olanı biteni kanıksaya, alışa yaşayan insanlar coğrafyasına döndük…

    İşte yiten bunlar…

    Peki ya kazanımlar?

    Son kulvarda; açlık, yokluk, yoksulluk, artan intiharlar, sonu görülmeyen bir karadelik gibi gitgide büyüyen bir karanlık…

    Ne mi olacak?

    “Öyle bir geçer ki zaman”dan sonra, “öyle bir geçer ki karanlık ve doğar ki aydınlık” diyeceğiz.

    Kimler mi?

    Bu ülkenin tüm ezilenleri, işçisi emekçisi, üreteni, ötekisi berikisi demeden tüm dilleri renkleri kimlikleri;

    “…Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

    Düsturuyla, yırtacağız karanlığı, “miş”li geçmişten elimizde ne kaldıysa geriye tutunacak, aydınlığın inşasında yeniden büyüteceğiz yitenleri…

    Başka yolu yok HALKIM…

    “Ya hep beraberiz ya hiç birimiz…”

    Önümüzdeki olası seçim, tek atımlık silah gibi…

    Tek savaşı, karanlığa karşı aydınlığın savaşını hep birlikte vereceğiz…

    Çünkü bu MEMLEKET bizim, bizi ötekileştirenlerin değil, …

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Süper lig başladı…Dakika bir, gol bir…

    Süper lig başladı…

    Henüz üçüncü hafta…

    Kavgalar da erken başladı…

    Bu kavganın olacağı belliydi…

    Özellikle de 4 takım; Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor…

    Kaybetti mi veya berabere kaldı mı?

    Hemen hakemi suçluyorlar…

    Hakem tartışmaları bitmez…

    Böyle gelmiş…

    Böyle gider…

    Bu dört takıma dokunan hakem yandı demektir…

    Hakem kuralları uyguluyor…

    Bu dört takıma göre kural belirlenemez…

    Hakemlerin de hataları var…

    Bu hatalar o an sahadaki yorum farkından kaynaklanıyor…

    Ligin ikinci haftasında…

    Beşiktaş, deplasmanda Alanyaspor karşısında 3-0 önde iken…

    Karşılaşma 3-3 bitti…

    Suçlu hakem Yasin Kol oldu…

    Beşiktaş karşılaşmanın 31. dakikasına kadar 3-0 önde…

    37. dakikada Emrecan kırmızı kartla oyun dışı kalınca 10 kişi kaldı…

    Maç berabere bitti…

    Beşiktaş Başkanı Ahmet Nur Çebi…

    Kılıçları çekti…

    Bu beraberliğin sorumlusu olarak hakem Yasin Kol‘u gösterdi….

    İyi, güzel de…

    SeninTeknik Direktörün suçlu değil mi?

    Takımın en iyi üç oyuncusunu kulübeye çekti….

    5’li savunma yapıp geriye yaslandı…

    Alanyaspor da golleri buldu…

    Neden bu beraberliği hakeme bağlıyorsunuz da teknik direktörünüzü eleştirmiyorsunuz…

    Hakemi eleştirmek kolay…

    Bir hakem eleştirisi de…

    Galatasaray’ın kendi evinde Giresunspor’a 1-0 yenildiği maçtan sonra geldi…

    Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk…

    Maçın hakemi Kadir Sağlam için şunları söylemişti…

    “Hakem sınıfta kaldı. Çok yanlış kararlar verdi. Süper Lig kalitesinin altında, çok altında bir hakemdi.”

    Hakem sınıfta kaldı…

    Çok yanlış kararlar verdi…

    Süper Lig kalitesinin altında bir hakem…

    Hocam sen ne yaptın?

    Kadro tercihinde sen de sınıfta kaldın…

    Ne diyelim…

    Sezon sonuna kadar bu kavga devam edecek…

    Şimdilik Fenerbahçe ve Trabzonspor sesini çıkarmıyor…

    Çünkü işler yolunda…

    Yarın onlar da yenildiği veya berabere kaldığı zaman…

    Yine hakemler hedef tahtası olacak…

    Futbolda erken gol için bir deyim vardır…

    ‘Dakika bir, gol bir’ diye…

    İkinci haftada karşılıklı suçlamalar yapılıyorsa…

    Lig fena karışacak…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Alevi’nin yarası muktedirin havucu

    “Hararet nardadır, sacda değildir

    Keramet baştadır, taçta değildir

    Her ne arar isen kendinde ara

    Kudüs’te, Mekke’de hacda değildir”

    Hacı Bektaş’ı Veli

    Bir hayal edin; seküler bir cumhurbaşkanısınız ya da başkansınız. Ya da ne bileyim kadiri mutlak bir tek adamsınız. Bütün tarikatları, cemaatleri dize getirmeyi kafaya takmışsınız. Dini yasaklamaya, bütün kutsal değerleri toplumun kültürel evreninden silmeye kararlısınız. Buna benzer bir manzaranın Fransız Devrimi sırasında Jakobenlerin iktidarı döneminde hüküm sürdüğünü birazcık tarih okuyanlar bilirler. Özellikle de Jakobenlerin efsane lideri Maximilien Robespierre, bütün kiliseleri kapattırıp, Hristiyanlığın özellikle Katolik kolu olmak üzere bütün kollarını yasaklayıp yerine “Kutsal Varlık Kültü” kuruyor. Kuşkusuz bunu oluşturmasında Voltaire’in “Tanrı yoktur, ama gerekirse tanrıyı yaratıp insanlara sunmak gerekir, çünkü tanrı vicdansızların vicdanıdır” minvalindeki sözü etkili oluyor. Neyse mevzumuzun odağı Jakobenler değil tabi ki.

    “MİSAFİR UMDUĞUNU DEĞİL BULDUĞUNU YER”

    Şimdi hayalimize devam edelim: Yaklaşık bir yıl sonra artık seçimli demokrasiyi bir formaliteden ibaret görmeye başlamış olmanıza rağmen bir seçime gireceksiniz. Bu seçimde başarısız olacağınızı aşağı yukarı tahmin ediyor olmanıza rağmen kadiri mutlak konumunuza güvenerek bütün dini cemaatlere rutin ziyaretler yaparak toplumsal rızayı diri tutmaya karar vermişsiniz. Çünkü toplumun geneli yoksullukla boğuşuyor olmasına rağmen, bu yoksulluğa yol açan bütün kararlarınızdan yüzde yüz eminsiniz ve burnunuzdan kıl aldırmıyorsunuz; yani kararlarınız yanlış olsa da ona herkesin mutlak bir şekilde itaat etmesini istiyorsunuz. Ziyarete gittiğiniz cemaatlerin kendi ritüelleri, var oluş biçimleri, giyim kuşam tercihleri filan var. Bütün bu unsurlar inançlarının birer göstergesi ve gerekli koşulları. Misal İsmail Ağa Cemaatine onların gönlünü hoş etmek ya da gönül rızalarını almak için ziyarete gideceksiniz ve ziyaret sırasında diyorsunuz ki “benim karşıma sakallarınızı keserek, takım elbise giyerek ve bir masa etrafında nizami bir şekilde dizilerek çıkacaksınız. Ben sizi ziyarete ancak bu koşulla gelirim. Sonuçta siz ziyarete gidiyorsunuz ve gittiğiniz mekânın gereklerine göre değil de kendi gereklerinizi dayatarak hareket ediyorsunuz. Öyle ya ziyaret bir nevi misafirliktir ve bir ziyarette ziyaret edenin değil ziyaret edilenin koşulları esastır. Siz bir eve ziyarete gittiğiniz zaman, “ben minderde oturamam, geldiğimde bana sedir kuracaksınız ya da kenarları altın varaklı koltuk hazırlayacaksınız, ben ancak bu koşulla ziyarete gelirim” diyemezsiniz. Ancak ziyaret edilen kişi sizin hassasiyetinizi göz önünde bulundurarak ki bu hassasiyet genellikle sağlıkla ilgili ise kabul edilebilir, size özel koşullar ayarlayabilir. Aksi bir durum yoksa atasözlerine bile geçmiştir; “misafir umduğunu değil bulduğunu yer”.

    ALEVİLER TÜRK-SÜNNİ İSLAM ANLAYIŞININ YERLİ DÜŞMAN KARDEŞİ

    Ülkemizin tek adamının, her şeyin en iyisini bileninin, hikmetinden sual olunmazının, sözünün üstüne söz konulmazının son yaptığı Hüseyin Gazi Cemevi ziyaretindeki manzarayı bir de bu gözle okumak gerekiyor sanırım. Aleviler, Osmanlı’dan Cumhuriyete tevarüs eden Türk-Sünni İslam anlayışının başlıca yerli düşman kardeşi olarak Anadolu coğrafyasında yüzyıllardan beri bin bir türlü yarayla günümüze kadar gelmiş bir topluluk. Cumhuriyetin kuruluşuyla hâkim kılınmaya çalışılan laiklik anlayışının görece korunmasına sığınarak devlet zihniyetinin derinlerine kadar işlemiş Türk-Sünni anlayışının dayattığı asimilasyona direnmeye çalışan bir topluluk olarak mevcut devleti sahiplendiler ve sahiplenmeye devam ediyorlar.

    “ALEVİLER ÜLKENİN SİGORTASI MI?”

    Türk-Sünni devletin devletlileri Alevileri işlerine geldiği zaman Sünni-Alevi çatışmasının payandası olarak araçsallaştırarak hikmetinden sual olunmaz, kadiri mutlak devletin hâkimiyetini tahkim etmeye çalıştı. Maraş, Çorum, Gazi Mahallesi, Sivas’taki gibi katliamlar, bu hâkimiyetin tahkim edilmesi çabası için araç olarak kullanılan en bilinen olaylardır. Devletin görece yüzeyindeki devletlilerin bazıları ise, çoğu zaman Alevileri ülkenin sigortası olarak gördüler. Zira, onlar Sünni İslam’ın sekter yönleri ve modern dünyaya uyum sağlamadaki güçlüklerini törpüleyen ve nötralize eden bir topluluktu. Onlara atfedilen hümanist düşünce ve yaşam biçimi, Cumhuriyetin idealize ettiği muasır medeniyete de uyumluydu. Bu bakışın yarattığı nispi özgüven Alevilerin yurttaşlık bağıyla bağlı oldukları ama bir türlü Anayasal eşit yurttaşlığın gerektirdiği haklara kavuşamama halini kabul edilebilir kıldı. Yani Alevilerin bu kadar yıllık yaşadıkları ayrımcılığın kabul edilebilmesinin belki de en temel nedeni, içselleştirdikleri konjonktürel “makbul yurttaşlık” konumuydu. Alevilerin Anadolu coğrafyasında konsolide bir mezhepsel grup olarak hareket edememe ve siyasal süreçlere etkin bir şekilde müdahil olamama nedeninin de bu konjonktürel makbul yurttaşlık konumunu her daim gündemde tutma arzuları oldu. Bu arzu, Alevilerin yüz yıllardan bu yana kanayan kimlik yarasını belki de bir nevi sarma yöntemiydi. Yara, bir yandan sürekli kanarken, diğer yandan palyatif yöntemlerle sarılmaya çalışıldı. Alevilerin bu palyatif yöntemlere tevessül ve tenezzül etmesinin en önemli nedeni belki de kimliğin temel bileşeninin bu yara olmasıdır. Bazı insanlar, kavga sırasında aldığı yarayı iyileştirmek istemez. Zira o yara o kavgayı ve o kavga sırasında ortaya çıkan azim ve kararlılığı anımsatır. Bu patolojik anımsama, bir süre sonra o kişinin karakterinin temel bileşeni olur. Alevilerin yüz yıllardan beri taşıdığı yara da bir nevi Alevi kimliğinin karakteristik unsuru olmuş ve bu yara olmaksızın varlığını meşrulaştıramaz hale gelmiştir.

    “KİMLİK BİR YARADIR”

    Kimlik temelde bir yaradır; yoksulluğun, aşağılanmanın, yadırganmanın, ayrımcılığın, dışlanmışlığın, savaşların, çatışmaların açtığı yara. Bu yaranın derinliği yaşanan çatışmaların şiddetine göre şekillenir. Çatışmalar sürdükçe yara kanamaya devam eder. Siyaset artık günümüzde bu yarayı kanatacak söylemler üretmek ya da yaraya tuz basacak hareketler şeklinde ortaya çıkmaya başladı. Çoğu sağ popülist lider varlığını sürdürmek için bu yaraları kanatarak siyaset yapıyor. Muarızlarını da bu yaraları taze tutacak şekilde siyaset yapmaya zorluyor. Bugün sağ ya da sol neredeyse hiçbir siyasetçi muhafazakâr popülist liderlerin bu yaraların içine parmağını sokarak yarayı genişletmek ve derinleştirmek şeklinde yürüttüğü stratejiye kayıtsız kalamıyor. Ülkemizin başındaki tek adam, ülkeyi içine düşürdüğü çıkmazdan çıkarma konusunda toplumun hiçbir kesimine herhangi bir umut veremediği için, uzun zamandır bütün yaraları itinayla eşelemekten başka bir şey yapamamaya başladı. Kürt kimliğinin yarası eşelendi eşelendi artık dibine ulaşıldı. Muhtemelen seçim zamanına kadar eşelenmeye devam edilecek. Haklarına duyarlı kadınların yaraları her daim taze tutulmaya devam ediliyor ki, muktedirin bendesi erkekler bu konunun en mahir aktörleri arasında. Ülkenin başındaki tek adam, muktedir konumu kuşkulu hale geldikçe, kendisi de yeni yaralar/kimlikler icat etmeye devam ediyor: Doktorlar, gençler, çevreciler, avukatlar, mühendisler ve daha niceleri. Bu saydığımız özneler aslında bir kimlik olacak denli köklü bir geçmişe ve kolektif irade gösterme konusunda o kadar güçlü bir töze sahip olmasalar da, tek adam her biri için bir hikâye ve tarih uyduruyor ve karşısına savaşılacak aktörler yaratıyor. Bu aktörlerin her birisinin dışlanmışlıktan, yoksunluktan, aşağılanmadan mütevellit yaraları var. İşte tek adamın her hamlesi bu yaraları kanatmak üzerine kurulu. Belli ki bu yaraları kanatmaya devam edecek.

    BİR YANDA YARALARI KANATAN BİR YANDA YARALARI SARAN

    Diğer tarafta, tek adamın elinden rehin aldığı ülkeyi kurtarmak için ülkeyi ve toplumu parçalara bölünmüş halinden uzaklaştırmaya çalışan tarihsel bir blok oluşmuş durumda. Bu tarihsel blokun temel aktörlerinden birisi olan CHP Genel Başkanının helalleşme hamlelerinin, yaraları sarmaya yönelik olduğunu görüyoruz. Bir yanda yaraları kanatıp genişleterek toplumu birbirine düşüren ve bir anlamda toplumun birliğini ve geleceğini tehdit eden bir tek adam, diğer tarafta toplumun tüm yaralarını sarmaya kararlı ve parçalanmış bir toplumu yeniden birlik haline getirmek isteyen bir blok var.

    ANAYASAL EŞİT YURTTAŞLIK TALEBİNDE ISRARCI OLMAK

    Yıllardan beri varlığını kimliğine yüklediği yaşamsal anlamla sürdüren Alevilere AKP iktidarının açılım dönemlerinde de bir yaklaşım oldu. AKP, kuşkusuz bu ilk açılım dönemlerinde sadece Alevilere yönelik değil, toplumun çoğu dışlanmış kimliklerine yönelik açılım hamleleri gerçekleştirdi. AKP’nin şimdi geldiği noktaya bakılırsa bütün bu hamlelerin, yani farklı kimliklere yönelik açılımlarının söz konusu bu kimliklerin kanayan yaralarını sarmak değil, bu yaraları kanatıp tazelemek olduğu anlaşılıyor. AKP iktidarı, özellikle neoliberal politikalara dayanan emek örgütlenmesinin gücünü tümden kırmak, sermayeye yönelik bütün politikalarına toplumsal rıza kazanmak için, başta tevekkülü esas alan Siyasal İslamcılığı mütedeyyinlik adı altında konsolide etti. Bu hamlesine eklediği bu açılımlar sayesinde, kimlikler üzerinden sürecek bir siyaseti teşvik etti. Bunu teşvik ederken, bir yandan kimliklere özgürlük vaadiyle toplumun yerleşik dayanışma kültürünü bu kimliklerin yaralarını sarıyormuş gibi yapıp kanatarak yok etti. AKP’nin bütün açılım hamlelerinin bir “havuç-sopa” ilişkisi şeklinde ilerlediğini en net şekilde göstereni Aleviler için olandır. Alevilerin devletle olan çifte duygulu ilişkisi ise bu havuç-sopa ilişkisinin sürekli tekrar edilebilmesinin en önemli nedenidir. Yıllar önceki açılım hamlelerinde ortaya çıkan bu ilişkinin bugün “kör gözün parmak” şekilde tekrar ediyor olması da bu tekrarlardan bir başkasıdır. Ancak bunun tekrar etmemesi için, Alevilerin bu tür havuçlara tevessül etmek yerine, anayasal eşit yurttaşlık talebinin tüm gerekliliklerini ısrarla talep etmeleri ve bir parçası oldukları devletin “Sünni-Türk” bir zihniyete sahip olduğunu akıllarından çıkarmamaları gerekir. Anayasal eşit yurttaşlık talebinin en önemli garantisi ise laiklik ilkesidir. Alevilerin bu tür tek adamların uzattığı havuçlara tevessül etmeleri, bir yandan topluluk onurunu zedelerken diğer yandan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin en temel garantisi olan laiklik ilkesini aşındırmaktadır. Alevilerin ve tabi ki diğer inanç gruplarının onurlu varlığını sürdürebilmeleri için bu tür pragmatist hamlelere yine pragmaya dayalı reaksiyonlarla karşılık vermek yerine ilkesel davranarak laiklik ilkesine ne pahasına olursa olsun sahip çıkmaları gerekir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • AKP çıkar mı, çıkmaz mı?

    14 Ağustos 2001’de kurulan ve 21.yılını kutlayan AKP o dönemde yeni bir umut olarak doğmuştu. 21 yıllık süreçte Türkiye’nin kaderini değiştiren önemli değişikliklere imza atarak ve oylarını arttırarak yoluna devam etti.

    21 yıllık süreçte 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi, Recep Tayyip Erdoğan’ın milletvekilliği, Avrupa Birliği uyum süreciyle ilgili gelişmeler, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması, AKP’ye kapatma davası açılması “odak olma” nedeniyle Hazine yardımının kesilmesi, Ergenekon ve Balyoz davaları, 2011’de AKP’ye verilen halk desteğinde zirveye ulaşılması, her 2 kişiden birisinin AKP’ye oy verdiği bir sürece girilmesi, çözüm süreci, 2015 seçimlerinin ardından Suriye Savaşı, Gezi Parkı, Fetö paralel devlet yapılanması, ses kayıtlarının sızdırılması, ardından Erdoğan’ın yüzde 57.8 gibi bir oy oranıyla cumhurbaşkanı olması, Kasım 2015 seçimlerinde oylarını yükseltmesi, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun istifa etmesi, kongrede Binali Yıldırım’ın Genel Başkan olması, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, 6 Nisan 2017’deki sistem değişikliği, yetkilerin başkan olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’da toplanması, yapılan yerel seçimlerde İstanbul, Ankara ve İzmir Büyükşehir belediyelerinde AKP’nin yenilgiye uğraması, 2018’den itibaren içine girilen ekonomik kriz gibi başat olaylara tanık oluyoruz.

    Salgın, ekonomik kriz ve 20 yılın yıpranmışlığının ardından bugün AKP’nin oy kaybettiğinden söz ediliyor. Peki, yapılacak erken ya da zamanındaki bir seçimde AKP iktidarı gerçekten kaybedecek mi? Bu sorunun cevabı için şöyle bir geçmişe bakmak gerekiyor;

    AKP, 2002’de yüzde 26.1 oyla tek başına iktidar oldu. 2015’te yüzde 34.1 oy aldı, tek başına iktidar olamayınca Kasım seçimleri oldu ve oyunu kısa sürede 42.4’e yükselterek tek başına iktidar oldu. 6 aylık süreçte bunu sağladı üstelik. 2018 seçimlerinde ise yüzde 36.5 oy aldı ve yüzde 9,7’lik oyu olan MHP’yle yoluna devam etti.

    AKP, yine yeni bir oy kaybı süreci içinde bulunuyor. Peki erken bir seçim ya da zamanında yapılacak bir seçimde sonuçları hangi dengeler etkileyecek?

    İlki, AKP’nin artık kendi sermaye sınıfı bulunuyor. Bu dönemler içinde orta ve alt kesimlere sermaye aktarımıyla yeni bir yandaş sermaye ve İslam burjuvazisi yaratıldı. Bu sınıf, AKP’yi her şartta desteklemeye devam edecek.

    İkincisi, toplumdaki kutuplaşma başkanlık sistemiyle birlikte daha da arttırıldı. Bu kutuplaşma ise ana partilerin seçmen kitlesi ve omurgasında her zaman kenetlenmeyi sağlayan bir gerçek. İnanç ve muhafazakar ideolojileri nedeniyle her ne olursa olsun AKP ve MHP’yi desteklemeye devam eden seçmen kitlesi, bu partileri rahatlatan en önemli özellik. Parti ne yaparsa yapsın oyunu vermeye devam ediyor.

    Üçüncüsü, toplumda sosyolojik ve demografik olarak meydana gelen değişim, kırsaldan metropollere yaşanan göç gibi unsurlar, bu kesimin yeni ihtiyaç ve beklentileri, artan yoksullaşma ve yoksul kesimin iktidara olan bağımlılığının da artarak devam ettiği bir süreç. Bu durum da iktidarı rahatlatıyor.

    Dördüncüsünü ise partinin omurgasının RP’nin örgütlü yapısı üzerine kurulması, sağcılar kadar tarikatlar ve milliyetçilerin bir kısmı tarafından da desteklenmesi oluşturuyor.

    AKP’nin içinde ise zaman zaman gün yüzüne çıkan, zaman zaman da içten içe devam eden Erdoğan sonrasına ilişkin hesapların da eklendiği hesaplaşma yanında, her iktidarın etrafının sarmalanarak yanlışlara karşı “kör” olunan katı bir yapı sarmalamış bulunuyor. Partinin yönetim kadrolarındaki erimeye Başkanlık Sistemi nedeniyle yaşanan sorunlar, ekonomik krizin vatandaşa yansıyan olumsuz etkileri de eklenerek AKP’nin elini güçsüz hale getiriyor.

    AKP oy kaybediyor ancak anketlerde bu kaybedilen oy oranının büyük oranda yansıdığı bir parti görünmüyor. Bazı anketlerde CHP’nin oylarında, bazılarında İyi Parti’nin oylarında artış gözleniyor. Bazı anketlerde ise CHP’nin oylarında dalgalanma da görülmüyor. Yani seçmenin büyük kısmı sessiz, kararsız ya da sandığa gitmeme eğiliminde. AKP, şimdi bu durumu kendi lehine çevirerek yeniden iktidar olmanın hesaplarını yapıyor.

    Muhalefetin ise AKP’nin yaptığı bu aritmatik hesabına karşılık iyi bir hamle yapması gerekiyor.

  • Barselona’nın balıkları ve Toros Dağları

    2010 yılı Temmuz ayında eşim Zuhal’le birlikte Barselona’nın ünlü Rambla bulvarından yürüyüp limana çıktığımızda denizin üzerindeki kıpırtılar dikkatimizi çekti. Biraz daha yakından ve dikkatlice bakınca yüzlerce iri balığın su yüzeyine çok yakın dans ettiğini, oynaştığını gördük. İskelenin üstünde bulunan bazı turistler denize ekmek kırıntıları gibi balıkların yiyebileceği yemler atıyorlardı. Onlar da bunları kapışabilmek için hoplayıp zıplayıp denizin üstünde gümüşi bir dalgalanma yaratıyorlardı.

    Böyle büyük ve kalabalık bir şehrin limanının içinde balık kaynıyordu ama ellerinde oltaları veya misinalarıyla bekleşen bir kişi dahi göremedik. Doğal olarak merak ettik ve orada bizim gibi balıkların cümbüşünü izleyen bir kişiye sorduk: “Neden kimse balık tutmuyor?”

    İspanyol aksanıyla konuştuğu İngilizcesiyle anlattı: “Çünkü burada balık tutulması yasak. Balıkların öldürülmesi buraya tatile gelen bazı turistleri rahatsız edebiliyor. Onlar bir canlının öldürülmesini izlemeye değil, barış içinde uyumlu bir ortamda dinlenmeye geliyor. Kimseyi rahatsız etmek istemiyoruz…”

    İstanbul’da veya birçok kıyı şehrimizde nerede bir su birikintisi olsa hemen yanında ellerinde oltalarla, misinalarla veya ağlarla insanları da görmek mümkün. Her gün Galata Köprüsü’nün üzerinde ellerinde oltalarla, misinalarla yüzlerce insan görürsünüz. Bu durumun birilerini rahatsız edebileceği nedense kimsenin aklına gelmez.

    Telefonuma bir mesaj geldi. Cennet Coşkun Hanımefendi göndermiş. Daha sonra kendisiyle telefonla da görüştük. Vahşi yağma-talan madenciliğine karşı verdiğimiz mücadele için ve bu noktada sosyal medyada yaptığım paylaşımlar için teşekkür ediyordu.

    Cennet Coşkun, eşi Ali Coşkun’la birlikte Aydın’ın Çine ilçesine bağlı Topçam köyünde yaşıyor. Madra Dağı’nın eteklerinde bulunan köylerinin hemen dibinde, evlerine 60 metre uzaklıkta patlatmalı maden işletmeciliği yapılıyor. Yaşam alanlarını açıkça tehdit eden bu vahşi madenciliğe karşı mücadele ediyorlar. Silahlı saldırıya bile uğradılar. Cennet Coşkun’un evlerinin dibinde patlatılan dinamitlere karşı yükselen çığlıkları sosyal medyada dolaşıyor. Yani bırakın denizdeki balıkları, bu ülkede köyünde barış içinde yaşayan vatandaşlarımız bile büyük tehdit altında. Köyleri, ormanları, yaylaları, meraları ve su kaynakları birilerine satılıyor. Bunun adına da “madencilik” diyorlar; “ruhsat aldık” diyorlar. O “ruhsatları” alan birileri gelip Türkiye’nin herhangi bir köşesinde herhangi bir köyün dibinde tonlarca dinamit patlatıp, dağları param parça edebiliyor; köyleri haritadan silebiliyor. Buna izin veren bir iktidar ve buna göz yuman bir devlet var bugün Türkiye’de.

    Adına altın madenciliği, nikel madenciliği diyorlar; adına mermer ocağı, taş ocağı diyorlar; adına HES yapıyoruz, RES yapıyoruz diyorlar. Orada yaşayan köylülere, üreticilere, vatandaşlara ne soran var ne de sayan. Sanki onlar insan değil, sanki o katlettikleri ormanların içinde yaşayan trilyonlarca canlı, içinde yaşadığımız ekosistemi ayakta tutan yapı taşları değil.

    Antalya’nın simgesi olan Beydağları’nın yaylaları, ormanları “mermer ocakları” açıyoruz diye param parça ediliyor. Özgür Atasayar adındaki genç ve duyarlı bir Antalyalı, turizmin kalesi olan bir bölgemizde bile vahşi madenciliğin geldiği noktayı “Beydağları’nın Görünmeyen Yüzü” belgeseliyle çok güzel anlatmış. (https://www.youtube.com/watch?v=GDqmt7zSzFA)

    Köylülerin hayvanlarını otlattığı, doğa yürüyüşü yapan turistlerin hayran olduğu, Akdeniz’de serinleyen milyonlarca turistin gözlerini okşayan ve ruhunu coşturan, yazın kavuran sıcağında bölgenin su kaynağı olan dağlar, yaylalar, meralar ve ormanlar param parça ediliyor. Birileri ellerine aldıkları ruhsatları sallayarak bölge insanlarının ve Antalya turizminin can damarı olan yaşam alanlarını acımasızca katlediyor. Beydağları ve genel olarak “Toroslar” yağmacı talancıların eline terk edilmiş durumda.

    Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Şu anda ülkemizde yaşanan ne yazık ki tam da budur. Ülkemizin her bölgesi ağır ekokırımlara sahne oluyor.

    Milyonlarca turistin Antalya’ya, Muğla’ya, Mersin’e, İzmir’e, Balıkesir’e ve Çanakkale’ye dünyanın dört bir yayından koşarak gelmelerinin en büyük nedenlerinden birisidir o dağlar… Tarihi Likya yolu, sıradağlar, sedir ormanları, ardıç ağaçları, bereketli yaylalar… Hepsi parçalanıyor…

    TURİST HUZUR İÇİN GELİR

    Turist huzur için gelir… Turist denizlerinde balıkların yüzdüğü, dağlarında geyiklerin-karacaların dolaştığı dağlar ister… Turist zehirlenmiş vadileri, çöle çevrilmiş gölleri, yerle bir edilmiş dağları görmeye değil; köylerinde nefes alacağı, ormanlarında huzur bulacağı, zirvelerinde kendini sınayacağı dağlara gelmek ister…

    Hani, “Havasına suyuna, taşına-toprağına, bin can feda uğruna…” diye avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz ya, bırakın taşını-toprağını bu ülkenin dağları param parça edilip dünyanın dört bir yanına gönderiliyor. Havası da suyu da yok edilip zehirleniyor.

    Madencilik bir ülkenin sanayisi için belirli bir strateji ve planlama içinde devletin kontrolünde, önceden belirlenmiş alanlarda sıkı kurallar çerçevesinde yapılırsa bir yere kadar tolere edilebilir. Ancak madencilik ham ya da yarı mamül olarak ülkenin taşının-toprağının gemilere doldurulup yurt dışına gönderilmesi şeklinde yapılırsa bunun adı sömürge madenciliğidir. Sömürge madenciliği hangi ülkeye olursa olsun yıkımdan, sefaletten, iç savaştan başka bir şey getirmemiştir.

    BU NOKTAYA NASIL GELDİK

    Yıl 2001… Türkiye’de ilk altın madenini açmak için birileri canla başla çalışıyor. “Sarı Öküz”ü almak önemli. Devamı çorap söküğü gibi gelecekti nasıl olsa. Ama onlar gibi canla başla mücadele eden başkaları daha vardı. Bergama-Ovacık köylüleri topraklarını, köylerini korumak için eylem üzerine eylem yapıyor, Türkiye’nin sempatisini kazanıyordu. Haklılar ve haklı oldukları için de güçlülerdi. Kamuoyundan da destek bulan bu haklı eylemleri bir türlü engellenemiyordu.

    Emperyal oyunlar büyük, taktikleri de kirliydi. Ovacık köylülerine “Alman ajanı” dediler. “Dışarıdan kışkırtılıyor” dediler. “Türkiye’nin zenginleşmesini istemeyen Almanya, altınlarımızı çıkarmamızı istemiyor” dediler. Hatta servis ettikleri feyk ve abartılı bilgilerle milletvekillerine raporlar hazırlattılar. “Türkiye’nin 6 bin 500 ton altını var, 300 milyar dolar kazanacağız” dediler. Dediler de dediler.

    Dünyadaki bütün metalleri su gibi emen Almanya, altın madeni çıkarmamızı istemeyecek! Üstelik Türkiye’ye altın için çöreklenen ilk şirketlerin ortakları Almanlar. Dünyadaki en büyük siyanür üreticilerinden birisi Alman Degussa. Kargaların bile gülmeyeceği bu yalanlarla kamuoyunu üstelik Türkiye’yi yönetenleri aldattılar.

    Aradan 20 yıl geçti. Yine bir kriz ortamı, yine altın yalanları ve yine yağma ve talan ortamı. Ancak unuttukları bir şey var, artık durum değerlendirmesi yapacak, yalanlarını ortaya çıkaracak bilgilere sahibiz.

    Önce şunu sormaya hakkımız var elbette: Nerede milyarlarca dolar? Bırakın 300 milyar doları, daha iki yıl önce ülke koronavirüs salgınıyla karşı karşıya kalınca ülkeyi yönetenlerin yaptıkları ilk iş, gecekonduda oturanlara Iban numarası göndermek oldu. Nerede o çil çil altınlar? Hani Türkiye uçacaktı?

    Bakınız Türkiye’de bugün 20 altın madeni var. Bu adına “altın madeni” denilen 20 açık hava kimyasal fabrikasının 20 yıllık kazancı ortalama 10 milyar dolar. Son iki yıla kadar yüzde 2-4 devlet hakkı diye verdikleri “sadaka” dışında her türlü teşvik, indirim ve desteklerden yararlandılar. Bu ülkenin ormanlarını, bağlarını, dağlarını, sularını babalarının malı gibi kullandılar ve devlete en fazla 555 milyon dolar para ödediler. 20 yılda ödenen para.

    Sadece fındık ihracatından her yıl elde ettiğimiz gelir 2,5 milyar dolardan fazla. Sadece Gediz Havzasından her yıl 3-4 milyar dolar kazanıyor bu ülke. Türkiye’nin en değerli, en özel tarımsal vadilerinden biri olan Kelkit Vadisi üretim üssü gibi. Şimdi siz bütün bu yerlere adına “altın madeni” denilen açık hava kimyasal fabrikaları, yani yıkım merkezleri kuruyorsunuz. İhale üzerine ihale açıp birilerine ruhsatlar dağıtıyorsunuz. Dağıttığınız gerçekte bu milletin ormanları, meraları, yaylaları, tarlaları, suları.

    BİR TON ALTIN İÇİN BİN TON SİYANÜR

    Altın madenciliğinde ortalama bir ton “dore altın” için bin ton siyanür kullanılıyor. Cevherin yapısına göre bazılarında daha az, bazılarında daha fazla ama ortalama bu. Erzincan-İliç’de iktidara yakın Çalık Holding’in Kanadalı ortağıyla işlettiği Çöpler Altın Madeni’nde, yılda 6,5 ton altın çıkarmak için 7 bin ton siyanür kullanılıyor. Üstelik bu maden, Türkiye’nin gıda deposuna can veren Keban, Karakaya ve Keban barajlarının can damarı Fırat’ın kıyısında.

    Gümüş ve bakır madenlerindeki siyanür kullanımını da eklersek, her yıl ortalama milyonlarca ton taş-toprağın üzerine 50 bin tondan fazla siyanür püskürtülüyor. Bu, adına “altın madeni” denilen açık hava kimya fabrikalarında bir o kadar da sülfürik asit kullanılıyor. Nikel madenlerini de hesaba katarsak topraklarımız bir yılda yaklaşık 400 bin ton da sülfürik asitle sulanıyor. Kelimenin tam anlamıyla açık alanlarda yağmur sulama sistemiyle. Bu madenlerde kullanılan 30 farklı kimyasalı saymıyorum daha. Ve şimdi birileri bu siyanür ve sülfürik asit miktarını üç katına çıkarmak istiyor.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği 100 ton altın çıkarmak için her yıl Türkiye toprakları 125 bin ton siyanürle sulanacak. Nikel madenleriyle birlikte 500 bin ton da sülfürik asitle.

    Bir devlet düşünün, daha doğrusu devleti yöneten bir hükümet, kendi vatandaşlarının ihtiyacı olan yaylaları, meraları, otlakları, tarım alanlarını, ormanları ve su kaynaklarını o bölgeyle ve o toplumla hiçbir ilgisi olmayan tamamen yabancı bir kişiye, kuruma ve günümüzdeki ifadesiyle şirketlere devrediyor. Bunu yaparken o topraklar üzerinde yüz yıllardır nesilden nesile yaşayan insanlara sormak gereğini bile duymuyor. “Bu ülkeyi ben yönetiyorum, devlet benim, otorite benim, böyle uygun gördüm” diyor. Ve bunu o bölgede yaşayan köylülerin, çiftçilerin, vatandaşların, kentlilerin hiç sorgulamadan kabul etmesini istiyor. Ve bunun adı da ülke yönetimi, bunun adı da demokrasi oluyor. Ve bu, adına Cumhuriyet denilen, halkın kendi kendini yönetmesi olarak adlandırılan bir sistem içinde yapılıyor.

    Göçebe-savaşçı Moğolların bir dönem dünya üzerinde yaptıklarını, 400-500 yıl sonra keşifçi-çiftçi Avrupalılar sömürge uygulamalarıyla dünyaya yaşattılar. Daha büyük coğrafyalarda daha acımasız ve daha uzun süren yöntemler uyguladılar.

    Tarihte köyleri, verimli toprakları talancılara karşı korunmak amacıyla “haraç” verilmiştir. Daha sonra çiftçiler, üreticiler köylerinin, düzenlerinin, topraklarının korunması karşısında bunu gönüllü olarak korucularına, devletlerine “vergi” adı altında ödemeye başlamışlardır. Bugün de kurumsallaşan verginin kökeninde bu vardır. Korunma karşısında ödenen bir bedel. Devletlerin ve o devleti yönetenlerin görevi yağmacı-talancılarla işbirliği yapmak değil, çiftçilerini ve üreticilerini ve üretim topraklarını yağmacı-talancılara karşı korumaktır.

    “ALDATILMIŞIZ” DİYECEKLER

    Bakınız birileri aç gözlü. Hiçbir sınır tanımıyor. Her şeyi talep ediyor. Şimdi sıra ormanlarımıza, bahçelerimize, yaylalarımıza, meralarımıza, sularımıza geldi.

    Onların gözünde her şey satılabilir. Her şey ticari bir metadır. Sizin yüz yıllardır üzerinde yaşadığınız topraklar, dereler, vadiler onlar için nakde çevrilmesi gereken bir para.

    Sonra dönüp çok kolay “pardon” , “aldatılmışız” diyecekler. Ama geri dönüşü olmayacak.

    Bu çok farklı bir film. Acımasız, hiç olmadığı kadar gerçek, hiç olmadığı kadar acı veren.

    Bazı Yeşilçam senaryolarına bile taş çıkartacak kadar saçma ama gerçek.

    “Dağına, bağına, ormanına, yaşamına el koyuyoruz. Hadi güle güle” diyen kötü adamlar var bu filmde.

    Ama siz bizzat bu filmin bir parçasısınız. El konulan sizin yaşamınız. El konulan sizin dağınız, sizin bağınız, sizin ormanınız, sizin sularınız.

    Kötü adamlar bir adım attılar. Şimdi bakıyorlar. Ne diyor, nasıl tepki gösteriyor bu insanlar diye. Sesiz kalırsanız ikinci adımı, üçüncü adımı atacaklar. Hazırlıklarını yaptılar bile. Ne Kurşunçalı’nız kalacak, ne Kazdağları’nız ne de Murat Dağı’nız. Ne Kemaliye’niz, ne Çiçekbaba Dağı’nız ne de Canik Dağlarınız. Ne Munzur’unuz ne de Toroslar’ınız.

    Örnekler çok. Bugün doğuda Erzincan-İliç şehri kuşatıldı. İliç’i taşımayı düşünüyorlar. Batıda, Çanakkale-Lapseki aynı durumda. Kapadokya’ya bile göz diktiler.

    Durmayacaklar. Suskunluğunu “kabul” olarak, “sindiler” olarak anlayacak daha acımasızca saldıracaklar.

    İktidar milletvekilleri Türkiye’nin her yerinde yağmacı-talancı madencilerin teşrifatçısı gibi. Güya bölgelerine istihdam sağlıyorlar. Ama gerçekte üç beş kişi cebini doldurup, bölgeyi yaşanmaz hale getiriyor. Yani kâr şirketlerin kasasına girerken, yıkım ve ölüm ise vatandaşlara düşüyor.

    Örnekler çok. Fatsa’da Ordu’da fındık bahçelerinin ortasında bir siyanürlü maden açtılar. Şimdi üç dört tane daha açmak için ruhsatlar dağıtıldı. Ordu’nun yüzde 74’ü maden sahası olarak yerli ve yabancı şirketlere ruhsatlandı. Yazın köylerin üzerinde vızır vızır “özel görevli uçaklar” uçurup, toprakları havadan analiz ediyorlar. Yani köyler bağlar ve bahçeler içindeki insanlarıyla birlikte satılmış. Millet, köyünden ve bağından-bahçesinden kovulacağı günü bekliyor. Bugün Fatsa’daki siyanürlü madeni kapatması gereken devlet, madenin çevresindeki köyleri boşaltmaya çalışıyor.

    Her yerde ama her yerde durum böyle. Türkiye’nin can damarları saldırı altında.

    Adına altın madeni diyorlar, adına nikel madeni diyorlar, adına taş ocağı, mermer ocağı diyorlar ne milli park, ne koruma alanı, ne ormanlık ne de sit alanı dinliyorlar. Çünkü iktidar yasal değişikliklerle hepsinin önünü açtı. Bu milletin dağları, ormanları, yaylaları, meraları çevresinde yaşayan binlerce köye ve köylülere rağmen birilerine ihale ediliyor.

    Gökova’nın can damarı, hayat kaynağı Sandras Dağı’nı parsel parsel böldüler. Madencilik yapacağız diye yüz yıllık ormanları kesmeye başladılar. Köylüler, çevreciler, bilim insanları, “Yapmayın, etmeyin, kıymayın” diye haykırıyor; nöbetler tutuyorlar. Gece yarısı çalıştırdıkları hafriyat kamyonlarıyla dağı yok etmeye kararlılar. Alenen milletin dağları, ormanları çalınıyor. Çoğu vatandaş tehlikenin farkında değil olanlar da çaresiz, oradan oraya koşturuyor. Devletine ve aç gözlü kartellere-şirketlere karşı mücadele veriyor.

    Müsilaj felaketi bağıra bağıra geldi… Ormanlarımız çığlık çığlığa yanıyor… Seller bağıra bağıra geldi… “HES yapıyoruz” diye Karadeniz’de bütün derelerin, ırmakların yatakları darmadağın edildi. Irmakların vadilerinde, yamaçlarında ağaç bırakılmadı. Yoğun yağışlarla birlikte dağlar çamur olup önüne geleni denize döküyor.

    KAZDAĞLARI’NIN YÜZDE 79’U

    Kazdağları’nın yüzde 79’unu maden bölgesi ilan ediyorlar, Türkiye’nin su kaynaklarının yüzde 40’ının kaynağı olan Murat Dağı’nda ruhsat üzerine ruhsat veriyorlar. Dünyanın bir numaralı fındığını üreten, Türkiye’ye her yıl 2,5 milyar dolardan fazla döviz kazandıran Karadeniz parsel parsel madencilere ruhsatlanmış. Fındık diyarı “Yeşil Ordu” nun yüzde 74’ü maden sahası ilan edilmiş. Uzmanlar ısrarla uyarıyor, “Yapmayın, etmeyin, sonu felaket” diyorlar ama kimsenin dinlediği yok.

    Madra dağının zirvelerinde Nurol Holding’in inanılmaz bir doğa kıyımı bütün hızıyla devam ediyor. Kepez Dağlarında Zorlu’nun nikel madeni yaşamı zehirliyor. Şimdi uzun yıllardır direnen Turgutlu’daki Çaldağı’na el attılar. Çaldağı’nda ağaç kesimleri yeniden başladı. Yüz binlerce ağaç kesildi, binlercesi kesilmeyi bekliyor. Bu ülkeyi yönetenler seyrediyor, onaylıyor, yollarını açıyor.

    Munzur dağları adım adım gidiyor… Çöpler’deki adına altın madeni denilen açık hava kimyasal fabrikası yılda 7 bin ton siyanür kullanıyordu, 11 bin tona çıkardılar. 9 bin ton sülfürik asit kullanıyordu 122 bin tona çıkardılar. Zehir barajını ve zehirli pasa dağlarını Fırat’ın kıyısına yığıyorlar. Fırat’ı besleyen dağları parçalarsanız Fırat akmaz olur. Fırat’ın kıyısına, deprem fay hattının üzerine zehir barajlarını ve adına “pasa” denilen zehir dağlarını dizerseniz Türkiye’yi aç bırakırsınız. Say say bitmiyor. Her yerde ama her yerde madencilik, mermercilik, taş ocakları vs. adı altında ormanlar, tarım alanları, köyler, yaylalar-meralar saldırı altında.

    Tokat ve Amasya’da Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’un Şahin Dağları madencilere ruhsatlandı bu ülkede. Toroslar birkaç bölgeden deşiliyor, parçalanıyor. O Toroslar ki Antalya, Mersin, Adana, Niğde ve Konya gibi çevresindeki onlarca ile ve yüzlerce ilçeye can veriyor.

    İktidarın bugünlerde ağzından düşürmediği Tarım Kredi Kooperatifleri bile madenciliğe soyunmuş durumda. Hem de 450 milyon dolarlık bir yatırım. Çiftçinin traktörüne, bağına haciz getiren Kooperatif, bir çırpıda 450 milyon doları siyanürlü altın madeni açacağım diye harcıyor. Nerede? Söğüt’te? Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu toprakları yağmalamak için hazırlık yapıyor.

    Dağları paramparça edip, ormanları katledersen susuz kalırsın. Bu çok nettir. Lafı dolandırıp, bin bir yalanı süslü kelimelerle sıralamak bir şey kazandırmaz. Susuz kalırsan da ölürsün. Tarım topraklarını yok edersen aç kalırsın. Meralarını, yaylalarını katledersen hayvancılık yapamazsın. Nefes alamayacak hale gelir, bir damla suya muhtaç olursun.

    Bu ülke hiç olmadığı kadar ağır tehdit altında. Bugün Türkiye’yi betona boğanlar, Türkiye’nin denizlerini müsilaja teslim edenler şimdi çok daha tehlikeli bir yanlışta ısrar ediyor. Türkiye uluslararası kartellerle iş birliği halinde maden batağına sokuluyor.

    Erbaa’da, Lapseki’de, Ulukışla’da, Fatsa’da, İvrindi’de, İliç’de, Divriği’de, Kemaliye’de, Hekimhan’da köyünden koparılan, tarlasından söküp atılan her çiftçi ülkeye zarar yazıyor. Her tarafımız ithal mallar, ithal gıdalarla doldu. Sütü, samanı, eti, tereyağını, fasulyeyi, mercimeği, cevizi ithal eder hale geldik. Su kaynaklarını bu kadar acımasızca yok ederseniz suyu da ithal etmek zorunda kalacaksınız.

    BİR KARAR VERMELİSİNİZ

    Hiç öyle lafı uzatmaya, dolandırmaya gerek yok: Bu ülkeyi yönetenler bir karar vermeli. Bu vatanın dağlarını, meralarını, yaylalarını, ormanlarını kendilerine madenci diyen yağmacı-talancılara mı bırakacaklar yoksa bu milleti açlıktan kurtaracak, doyuracak, susuzluğunu giderecek üreticilere mi bırakacaklar. Bir karar vermeleri gerekiyor. Çünkü ikisi bir arada gitmez, gidemez.

    Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.

    PETROLDEN DE ALTINDAN DA DAHA ÖNEMLİ

    26 Mart 2022 akşamı partisinin Sancaktepe Danışma Meclisi Toplantısı’nda konuşan AKP Genel Başkan Vekili Binali Yıldırım, “Gıda, petrolden de altından da daha önemli” dedi.

    Rusya ve Ukrayna’nın dünyanın tahıl ihtiyacının yüzde 60’ını karşıladığını söyleyen Yıldırım, “Şimdi bunlar yok. Sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde gıdaya erişimde sorunlar yaşanacak. Bunun farkındayız ve gerekli tedbirleri de hükümetimiz alıyor. Vatandaşlarımıza deliler gibi ekin, dağı-taşı ekin diyorum çünkü artık gıda petrolden de altından da önemli hale geldi” diyor.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere iktidar sözcüleri son günlerde bir yandan, “Ekilmedik bir karış toprak bırakmayın” diye açıklamalar yaparken, diğer yandan tarım alanlarını yok eden kararlar almaya devam ediyor.

    Gıdanın petrolden ve altından daha önemli olduğunu anlamanız için Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması mı gerekiyordu…?

    Evet sizin enerjide ve gıdada bel bağladığınız iki ülke savaş halinde. İşte o zaman Türk çiftçisi, Türk köylüsü aklınıza geldi. Geldi de tarımın en önemli girdilerinden olan gübre, ilaç, mazot ve tohumluk fiyatları dörde-beşe katlandı. Bir yıl içinde gübre 5 kat, mazot 4 kat arttı. Tarım işçilerinin ücretleri arttı. Bu sorunlara bir çözüm bulmanız gerekmiyor mu?

    Peki “ekilmedik bir karış toprak bırakmayalım” da siz ne yapıyorsunuz Sayın Yıldırım? Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü daha dün 344 maden ihalesi daha yaptı…

    MAPEG daha önce de 2018 yılının Temmuz ayında 616, 2019 yılının Nisan ayında 417, 2020 yılının Ağustos ayı başında 766 maden sahası için ihaleye çıkmıştı. Şimdi de 61 ilde 344 maden sahası için ihale açıldı.

    KUMARBAZ GİBİ

    Daha dün zeytinlikleri maden faaliyetlerine açan bir yönetmelik yayınlayan da sizdiniz. Maliye Bakanı Nurettin Nebati’nin ağzından, “Bürokrasiyi al aşağı ederiz” açıklamasını yapan da sizdiniz.

    Üyesi olduğunuz AKP iktidarı, bu ülkenin dağlarını, bağlarını, ormanlarını birilerine ihale ederek devletin kasasını doldurmaya çalışıyor. Yani evin içindeki eşyaları satılığa çıkaran bir kumarbazdan farksız yaptıklarınız.

    Sayın Yıldırım “tulum” diyarı Erzincan “zehir” diyarı Erzincan’a dönüşmek üzere…

    İktidarınız zorda. Ülke her açıdan çıkmaza girmiş durumda. Uluslararası ölçekte en küçük bir kıpırdanma bizde deprem etkisi yaratıyor. Bunun farkındasınız. 20 yıldır uygulanan beton ekonomisi ve plansız-programsız yapılan işlerle bir mirasyedi gibi bu ülkenin bütün birikimleri harcandı, satıldı, tüketildi. Pahalı TL ve ithalata dayalı ticaret ülkeyi bir tüketim cenneti haline getirdi. Üretim adına ne varsa ülkede haraç mezat satıldı. Geldiğimiz noktada ekonomi duvara yaslandı. Şimdi sıra milletin ormanlarına, dağlarına, köylerine geldi. Her kriz döneminde olduğu gibi birileri bu ülkenin toprağını, kayasını, dağlarını, ormanlarını, meralarını “maden sahası” olarak gösteriyor ve bunun kurtuluş olduğunu savunuyor.

    “Onu da yapalım, bunu da yapalım” olmuyor sayın Yıldırım. Bir tercih yapmak zorundasınız. Tarım, gıda, su kaynakları, tertemiz bir hava diyorsanız ülkenin her köşesinde vahşi madenciliğe izin veremezsiniz. İzin verirseniz de ormanlarınız, dağlarınız, tarım topraklarınız ve sularınız gider.

    “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımızda ısrarla anlatıyoruz. Sömürge madenciliğinde bazı kartellerin, taşeronlarının cepleri dolmakta ama milyonlarca insanın hayatı yıkıma uğramaktadır. Köyleri, toprakları, suları yerle bir edilmekte, zehirlenmekte ve göçe zorlanmaktadır.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Karşı Mahalle’de ‘helalleşme’

    Fasulyesi Ahmet Bey’den, nohutu Ayşe Hanım’dan, kayısısı Kadir’den. Büyük bir kazana atıyorlar getirdikleri malzemeleri tek tek, Fatma Hanım da karıştırıyor. Muharrem ayında bir hummalı bir hazırlık var Karşı Mahalle’de, “helalleşme” hazırlığı.

    Koca kazan başında aşureyi karıştıran Fatma Yavuz, savunduğu fikirler nedeniyle Diyanet’ten ihraç edilen bir Kuran Kursu hocası. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun KHK’lı bir öğretmeni evinde ziyaret ettiği anı bir televizyon kanalında izliyor. Helalleşme çıkışını dinliyor Kılıçdaroğlu’nun ve o anda kendisi de görüşmek, kendi deyimiyle “helalleşmek” istiyor. Sonra da arkadaşlarına haber veriyor. Toplanıyorlar. CHP Lideri’ne haber gönderip, hep beraber Ankara’ya gelmek istiyorlar. Kemal Kılıçdaroğlu’ndan yanıt  gecikmiyor, “Siz gelmeyin, ben gelirim İstanbul’a” diyor Kılıçdaroğlu bu buluşma için.

    Buluşmaya günler kala, malum Muharrem ayındayız, Fatma Yavuz katılımcıların her birinden bir malzeme istiyor aşureye yapmak için, sonra da getirdiklerini büyük bir kazanda kaynatıyorlar. İmece usulü. CHP Lideri ile buluşma öncesi tek hazırlıkları da bu.

    Pazar günü öğleden sonra da aşure kazanını alıp, tutuyorlar CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın yolunu. Karşı Mahalle’den buraya, CHP sınırlarına girmek uzun, upuzun bir yol. Saatler sonra 21. Yılını kutlamaya hazırlanan AKP iktidarının tüm karşıtlıkları kaşıyarak, kutuplaştırarak ve düşmanlaştırarak ördüğü upuzun bir yol.

    Buluşma CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda. Buluşmaya gelen 30 kişilik grup, toplantı salonuna alınıyor. Salonun tam ortasında oturuyor Kemal Kılıçdaroğlu. Aşureler elden ele gezerken, kürsüden konuşan Fatma Yavuz, “Bu aşure aynı zamanda bizim olmak istediğimiz kazan” diyor. “Her bir malzeme erimeden kendi lezzetiyle ama aynı kazanda, harikulade bir tatla…”

    Herkes var burada. 50 yaşından sonra İletişim Fakültesi okuyan Ayşe Şafak, onlardan biri. Dilinde aşuresi, “Bin yıldır buradayız ve bir kilimin desenleri gibi bu aşurenin parçasıyız” diye tanımlıyor, salondaki kalabalığı. Onun ardından söz alan Şakir Diclehan, Kürtçe bir şiir okuyor mikrofondan. Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” çağrısının, böylesi bir iklimde ne değerli olduğunu söylüyor ve “Bu büyük bir cesaret. Samimi olduğunuz müddetçe Allah yardımcısınız olacak” diyor.

    Kimler var bugün bu toplantıda?

    Mesela Diyanet çalışanı Meryem Altınkaynak. Üsküdar Müftülüğü’nde Kuran hocası. 6 çocuk annesi ve aynı zamanda Öz Diyanet Sen’in Kadın Kolları Başkanı. “Başörtülü bir kadın olarak çok mağduriyet yaşadım, hakaretlere uğradım” diye anlatıyor yaşadıklarını. Peki tüm bunlar üzerine iktidar olan AKP döneminde yaşadıkları sona ermiş mi? “Şimdi de soruşturmalarla boğuşuyorum” diyor. Üst üste gelen soruşturmalar. Son soruşturmanın konusu söylediği bir şarkıya klip yapmış olması. Onun talebi özgür olabilmek, ama tek başına değil, “Bütün kadınların özgürlüğü…”

    Kendisini kürsüden “muhafazakar” olarak tanımlayan Muharrem Kaşıtoğlu. Üç oğlu var, üçü de İmam Hatipli. Bir oğlu hafız. AKP iktidarında muhafazakar kemsin yaşadıklarını, “nöbetleşe üstünlük” üzerinden anlatıyor:

    “Askere gidenler bilir, ilk askere gidenler üst devrelerinden eziyet görürler. Uzun süre buna isyan ederler, ‘Biz üst devre olunca, bizden sonra gelenlere böyle davranmayacağız’ diye kendi aralarında dertleşirler. Üst devre olur olmaz da kendi üst devrelerini bile aratırlar. AKP budur bizim için. Bu vaatlerle gelip, bizim mahalleye geçmişte yapılan haksızlıkların bin katını yapan bir iktidar haline gelmiştir.”

    Kaşıtoğlu, “Helalleşmeye” gelen Kılıçdaroğlu’ndan kendi de halallik istiyor:

    “Alevi olduğunuz için ayrıca Helallik istiyorum. Bize yıllarca ‘Aleviler’den kız alınmaz’ dediler, başka başka şeyler söylediler. Haklarına girdik. Ben de sizden helallik istiyorum.”

    Maltepe Medine Camii Derneği Başkanı Muhsin Eşlegül de Kılıçdaroğlu’na aynı şekilde sesleniyor, “Ben de sizden helallik istiyorum” diyor.  

    Tarlabaşı Dayanışması’ndan Kadir Bal da katılanlar arasında. Tarlabaşı’nda kağıt toplayan çocuklara yemek dağıtan, sağlık hizmetlerine erişemeyen göçmenlere sağlık hakkına erişim için yardım eden bir grup Tarlabaşı Dayanışması. Kadir Bal, “Toplumun hellaleşerek iyileşebileceğine inanıyorum” diyor.

    Toplantıda son söz Kılıçdaroğlu’nun, “Gönlümü yüreğimi size açtım. Hakkımı helal ettim” diye yanıt veriyor Kılıçdaroğlu, tüm konuşmalara:

    “Helalleşme sıradan bir çağrı değildir. Helalleşme aynı zamanda oturup düşünmek demektir. Oturup düşüneceğiz, neden kavga ediyoruz? Haydi kavga ettik, bari barışmasını bilelim. Eğer biz bunu yapabilirsek bu memlekete huzur getirmiş oluruz. Kusur, evet kusurumuz var. Helalleşmek aynı zamanda barışmak demektir. Oturup konuşmak demektir. Aynı yemeğe kaşık sallamak demektir.

    Aynı yemeğe de kaşık sallıyorlar sonrasında, CHP İstanbul İl Başkanlığı’ndaki toplantı salonundaki katılımcılar, CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu hep beraber, karşı mahalleden gelen aşureye…

  • Çünkü vicdan apolitiktir

    Helalleşmek şüphesiz ki; cesurdur, erdemlidir. Zira içinde, yüzleşme ve yanlışı kabulleniş barındırır…

    Helalleşmek; siyaset ve siyasetçiler olarak, halkalar nezdinde toplumsal olarak, hatta bireysel olarak bir bakıma hepimizin sorumluluğunda olan, olması gereken bir olgu.

    İnsan değişen ve gelişen sosyal bir varlıksa; toplumlar, hükümetler de insandan oluşuyorsa, gelişebilmemiz adına; yüzleşmek, helalleşmek hatalardan dönmek, toplumsal değişim için paha biçilmez bir yol.

    Yeter ki, geçmiş hatalarla karşılıklı olarak; içten, dürüst, cesurca yüzleşme olsun. Ve yeter ki; tamam, döktük etekteki taşları, aldık helallikleri deyip, çözüm bekleyen sorunları ilerleyen süreçte çözümsüz bırakmayalım…

    Bu da on yıllardır süregelen fakat son 7 yılda adeta şahlanan hukuksuzluğun masaya yatırılıp çözülmesi ile mümkündür…

    Unutulmasın ki, bu coğrafyada maruz kaldığı hukuksuzluktan son derece ağır bedeller ödeyen milyonlar var ve ödemeye de devam ediyorlar…

    Hukukun, bağımsız yargının kurulmadığı hiç bir masa sonuç getirmez. Görece an’lık bir ferahlama hissiyle umut ışığı doğursa dahi, çözüme kavuşturulmamış her şey gibi havada asılı kalır…

    Ülkenin kanayan yarası hukuksuzluk, yarını bekleyemeyecek kadar çözümü bekleyen elzem bir sorun…

    Peki, hukuksuzluğa sadece bir helalleşme ile bakabilir miyiz?

    Şüphesiz ki hayır…

    Hukuk; yasalara bağlılık ve delillerle işlediği kadar, karar vericilerin vicdanıyla da işler.

    Eğer karar vericiler, bağımsız değil ise ve vicdanları apolitik kimliği yitirmişse, ortaya çıkan hukuksuzluktan azade tutulamazlar. Zira, vicdan apolitiktir…

    Şöyle ki;

    Hannah Arendt’in, “Kamu Vicdanına Çağrı/Sivil İtaatsizlik” kitabında geçen bir makalesinde şu ifade geçer.

    “Vicdan her yerde apolitiktir.

    Ne haksızlığın yapıldığı dünya ile ne de bu haksızlığın dünyanın geleceğine ilişkin sonuçlarıyla ilgilidir. Vicdan, Jefferson gibi, ‘Tanrı’nın adil olduğunu ve adaletinin ebediyete kadar uyumayacağını düşündüğümde vatanım için ürperiyorum’ demez, çünkü vicdan bireysel benlik ve onun bütünlüğü için ürperir…”

    Burada altını çizmemiz gereken; vicdanın apolitik olması gerçekliğidir.

    Son yıllardaki yargı kararlarını verenler; “biz de biliyorduk bazı hatalar olduğunu, yanlış kararlar da verildi, ama şunun için ama bunun içindi” deseler dahi, bu yaratılan hukuksuzluktan azade kalamazlar ve milyonları bulan insanların bedel ödedikleri hayattan sorumludurlar..

    İşte bu noktada, yapılan haksızlıkların, haksızlık yapanlara Rücü’sü önemlidir.

    Çünkü Arendt’in de makalesinde yer verdiği gibi:

    “Vicdan, bireysel benlik ve onun bütünlüğü için ürpermeli”

    Dediğimiz gibi; toplumsal huzur ve barışın dinamiği için mücadele verilen, emek harcanan her adım önemli olduğu kadar kıymetlidir.

    Ancak nasıl ki; karşılıklı “helalleşme” olmadan hiçbir sorunumuzu kalıcı olarak çözemezsek, hukuk işletilmez, karar vericilerin haksız kararları rücü edilmez ve haksızlığa uğrayanlara haklılıkları teslim edilmezse, “helalleşme” gibi anlamlı bir çıkış da yarım kalır…

    Yine, “Kamu Vicdanına Çağrı/Sivil İtaatsizlik” kitabın hazırlayıcıları, makalelerden oluşan kitabın tanıtımında şöyle güzelliklerle dolu bir paragrafla vermişler:

    “Düzen yerine adaletten, onursuz bir suskunluk yerine insana saygı gösteren tartışmacı birçok seslilikten yana olanlar için”

    Ve ben de eklemek istiyorum. Yazılarımda sıklıkla en büyük yaramız “hukuktan” bahsediyorum.

    Çünkü artık karar vericilerin vicdanlarını yoklamasını istiyorum…

    Çünkü vicdan apolitiktir…

    Unutan herkesin yeniden hatırlamasını istiyorum…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Maçlarda rock konseri serbest, festivallerde yasak

    Konserlere…

    Festivallere…

    Neden…

    Karşı olunduğunu…

    Anlamış değilim…

    Sanatçıya göre konserlere izin verilmesi ise tamamen siyasi…

    Süper Lig 5 Ağustos’ta İstanbulspor-Trabzonspor maçıyla başlamıştı…

    İstanbul Atatürk Stadı’nda yapılan bu maç öncesi…

    Madrigal Rock grubu konser verdi…

    Statta 20 bine yakın seyirci izledi…

    İyi, güzel bir olay…

    Amaç…

    Maçlara taraftar çekmek…

    Taraftarlar böylece…

    Maç öncesi eğlenmiş oldu…

    Nedense…

    Statta yapılacak rock konserine…

    17-22 Ağustos tarihleri arasında yapılacak Zeytinli Rock Festivaline…

    Balıkesir Burhaniye Kaymakamlığı izin vermedi…

    Gerekçe…

    Vatandaşların yoğun şikayetleri ve yakınmaları göz önüne alınmış…

    İki rock grubunu göz önüne getirin…

    Birisi…

    Statta insanları eğlendiriyor…

    İzin var…

    Diğeri…

    Geleneksel Zeytinli Rock Festivali’nde insanları eğlendirecek…

    Sen eğlendiremezsin…

    Vatandaşlar şikayet ediyor…

    Kaymakamlık da…

    Kamu güvenliği ve sağlığı…

    Toplumun huzurunu bozucu…

    Çevrenin korunmaması…

    Gibi gülünç gerekçeler gösteriyor…

    17 yıllık geleneksel festivali yaptırmıyor…

    Bir vatandaş veya vatandaşlar da çıkıp…

    İstanbulspor-Trabzonspor maçındaki rock grubunun konserini şikayet etselerdi…

    Yasaklanacak mıydı?

    Sanat ve sanatçıda ayırım yaparsanız…

    Kutuplaşmaya neden olursunuz…

    Ben de diyorum ki…

    Maçlarda…

    Tarkan…

    Sezen Aksu…

    Haluk Levent…

    Konserleri yapılsın…

    TFF böyle bir konser düzenleyemez…

    İsterse düzenlesin bakalım…

    Ya valilik ya da kaymakamlık tarafından iptal edilir…

    Öyle ise…

    Yandaş sanatçılara selam…

    Konserlere devam…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.