Kategori: Yazar

  • Engellilerin siyasal katılma hakkını sınırlandıran etmenler nelerdir?

    Gelir, meslek, eğitim, cinsiyet, yerleşme biçimi, göç, yaş ve sınıfsal konum gibi siyasal katılmayı etkileyen nedenler arasında engellilik durumu da önemli bir yer tutmaktadır. Engellilik durumu, saydığımız bu nedenlerle de birleşerek, siyasal katılmayı sınırlandıran önemli bir etkene dönüşmektedir. Söz gelişi, engelli bir kişi, aynı zamanda alt gelir ve eğitim gurubuna da mensupsa, siyasal katılma, minimum düzeye inecektir. Ayrıca, engelli seçmenin erişimine uygun olmayan çevre düzenlemeleri, görme engellilerin, oylarını başkaları aracılığıyla kullanması gibi sorunlar da siyasal katılma hakkını sınırlandırmaktadır. Engellilere karşı kamuoyunda ve siyasal partilerin yönetim kadrolarında egemen olan “aciz kişi” yargısı da, siyasal katılma hakkının önündeki ciddi engellerden biridir.

    Engellilerin toplumsal ve siyasal yaşama katılımlarını etkileyen en köklü ve önemli etmenlerden biri de, beden-siyaset ilişkisinin tarihsel süreç içerisinde aldığı biçimdir. Siyaset alanının ve erkin, tarihin hemen her döneminde biyolojik ve fizyolojik açıdan güçlü bedenlere sahip bireylerce yönetildiği, yönlendirildiği, buna karşılık, dezavantajlı gurupların bu sürecin dışında bırakılarak ezildiği, hatta bu süreçte, engellilerin kötü ruhlu ve günahkar olarak algılanıp suçlandıkları bilinmektedir.

    araştırmacılar,16. ve 17. yüzyıllardaki gelişmeler doğrultusunda, bedenin sermaye birikimine ve üretim süreçlerine koşut olarak siyasal erk tarafından denetlenmesi gereken bir varlık olarak algılandığını ve byo-iktidar anlayışının, bedenin yapısını ve gelişimini kontrol etmek amacıyla anatomo-politika ve byo-politika yöntemlerini geliştirdiğini vurgulamaktadırlar. Bu açıklamalar dikkate alındığında engelli bireylerin tarihsel süreç içerisinde toplumsal ve siyasal alanın dışına itilmelerinin nedenleri daha da iyi anlaşılmaktadır.

    Bütün bu nedenlerin çarpan etkisi sonucunda engelliler, etkin siyasal faaliyetlerde bulunmaktan uzak durmayı tercih etmekte; bu yüzden engelliler arasında sandık başına gitme oranı düşük olmaktadır. Yine bu yüzden, engelliler, yönetici görevlere aday olmaktan çekinmektedirler.

    1965 yılında yaptığı araştırma sonucunda geliştirdiği “öğrenilmiş çaresizlik” kavramı, en iyi engellilerin durumunu açıklamaktadır.

    Engelliler de uzun yıllardan beri toplum ve siyaset kurumu tarafından göz ardı edilmeyi öğrenmiş ve kabul etmişlerdir. Bu duruma, Seligman’dan esinlenerek Sn. Bayram Oran’ın ifadesiyle “öğrenilmiş Uzaklaşma” diyebiliriz.

    ENGELLİLERİN SİYASAL YAŞAMLA KATILMALARI NEDEN ÖNEMLİDİR?

    Cumhuriyetin kuruluşuna zemin oluşturan ilkelerden birisi, egemenliğin kayıtsız -şartsız ulusa ait olmasıdır. Bu demokratik ilkenin gerçekleşmesi, ancak halkın (ulusun) yönetime katılımının tam olarak sağlanmasıyla olanaklıdır. Ulusal egemenliğin gerçekleşmesi için katılımın yetmeyeceği, halkın yönetimi denetlemesinin de sağlanması gerektiği açıktır. Egemenliğin gerçekleştiricisi ve denetleyicisi olması gereken(ulusun önemli bir kısmının engellilerden oluştuğunda kuşku yoktur.

    Engelliler alanında katılımın bir politika olarak benimsenip geliştirilmesi, engellilerin haklarının korunup geliştirilmesinde ve ihtiyaçlarının karşılanmasında önemli bir fırsat olarak algılanmalıdır. Bu sayede kentsel çevrenin inşasından mesleki rehabilitasyona, eğitimden istihdama, birçok alanda daha kaliteli ve uygun hizmetin verilmesi sağlanabilecektir.

    Engellilerin siyasal alanında katılımlarının sağlanması, çağımızın modern yönetim anlayışı olan temsili demokrasinin çoğulcu niteliğinin gerçekleştirilmesi için kilit bir öneme sahiptir. Böylece toplumun diğer kesimleri gibi engelliler de yönetimde söz sahibi olma haklarını kullanma olanağına kavuşacaklardır.

    Daha demokratik bir toplum yaratmak için engellilerin hem yerel, hem de genel düzeyde siyasal yaşama katılımlarının sağlanması zorunludur. Yerel yönetimler, günlük yaşamın düzenlenmesine ilişkin çok önemli yetki ve sorumluluklara sahip, halka en yakın yönetimlerdir. Kentsel altyapı, ulaşım, kapalı ve açık alanların oluşturulması gibi günlük yaşamı ilgilendiren birçok alanda yerel yönetimler yetkili ve sorumludur. Bu nedenle engellilerin bu yönetim birimlerine katılması, yaşamlarını, önemli ölçüde kolaylaştırma potansiyeline sahiptir.

    Engellilerin genel düzeyde siyasal yaşama katılmaları, merkezi yönetim organlarında yer almaları, makro politikaların oluşumuna katkı vermeleri ve toplum yaşamını düzenleyen yasaların yapılmasına katılmaları anlamına gelecektir. Böylece engellilerin her düzeyde dikkate alınması ve yaşamın bütün alanlarının buna göre yeniden düzenlenmesi olanağı doğacaktır.

    Önümüzdeki yazıda Engellilerin Siyasal Yaşama Katılma Haklarının Hukuksal Dayanaklarını ele alacağım.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir (Turhan.icli@gmail.com): 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Ninni uyusun da büyüsün Türk futbolu

    Oh be…

    Futbolda…

    Milli takım düzeyinde…

    C liginden kurtulduk…

    B ligine çıktık…

    Haydi bayram edelim…

    Kimler yoktu ki bizim grupta…

    İngiltere…

    Almanya…

    Portekiz…

    İtalya…

    Bu ülkelerin milli takımları…

    Avrupa, dünya şampiyonu olmuş…

    Böyle bir takımları…

    Geride bırakmak kolay iş değil…

    Bayram etmeyelim de…

    Ne yapalım…

    Oturup ağlayalım mı?

    Hayır hayır…

    UEFA Uluslar liginde…

    C grubunda…

    Ne Almanya…

    Ne İngiltere…

    Ne Portekiz vardı…

    Hangi ülkeler vardı…

    Lüksemburg…

    Faroe Adaları…

    Litvanya…

    Bu ülkeleri geride bırakıp…

    B ligine çıkmanın sevincini yaşıyoruz…

    Hele hele…

    Lüksemburg ile 3-3 beraber kaldığımız maçtan sonra…

    TRT Spikeri…

    Büyük bir zafer kazanmışız gibi…

    Milliler bunu kutluyor diyor…

    İşte Türk futbolunun gerçeklerinden biri…

    Şimdi oturup…

    Neden A liginde değiliz bu tartışılmalı…

    Milli takımda yanlışlar sürüyor…

    Alman Kuntz, ülkesinde ikinci, üçüncü sınıf bir teknik dam…

    Ama A milli takımın patronu…

    Ülkemizde teknik adam yok mu?

    Şunu da belirteyim…

    Yabancıya karşı değilim…

    Gelecek yabancı iyi olmalı…

    Kadro seçimi ise tamamen yaz-boz tahtası gibi…

    Özellikle Türkiye’de kendi takımlarında oynamayan…

    Futbolcular milli takıma davet ediliyor…

    Yurt dışında oynayanlar ağırlıkta…

    Nedeni ise yabancı kuralı…

    Çünkü Süper Lig’de takımlar 8 yabancı, 3 yerli futbolcu oynatabiliyorlar…

    Böyle bir kuralda…

    Süper Lig’de milli takıma futbolcu bulmak da zor…

    Öncelikle bu sorun çözülmeli…

    Yoksa…

    C liginden B ligine çıktık…

    Sevinciyle…

    B Liginden, A ligine çıkma mücadelesinde…

    Bakarsınız ki…

    Yeniden C ligine düşmüş oluruz…

    Şunu da belirtmekte fayda var…

    Kuntz’un suyu da ısınmak üzere…

    İstanbul medyası gönderilmesi yolunda…

    Yoğun çabalar gösteriyor…

    Bakarsınız ki…

    25 Eylül 2022 tarihinde…

    Deplasmanda oynanacak…

    Faroe Adaları maçı sonrası ya istifa etmiş olur…

    Ya görevine son verilir…

    Yeni bir teknik adamla…

    Yeni ufuklara yelken açarız…

    Bu kafa ile o yelken…

    Limandan zor yol alır…

    Türk futbolunda…

    Bu kandırmaca sonuçlarla bir yere varmayız…

    C ligi, B ligi arasında gider…

    Ninni söyler, uyuruz…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Evet, sözüm size ey muhalif siyaset…

    Ülkece kısır bir döngüde geriye geriye savruluyoruz…

    Toplum, mücadele dinamiklerinden kopmuş, rüzgâr nereye esecek diye bekleyen ürkek serçe kuşlarına dönmüş…

    Elbette hak etmediğimiz şeyler yaşadık, ondandır bu yorgunluk ve fakat bu coğrafyada hakkın verilmediğini, alındığını da unutmuş…

    Önümüzdeki günler siyasi arenada, elindeki erki kaybetmek istemeyenlerin sonbahar rüzgârlarından daha sert eseceği zamanlara gebe…

    Siyaset ayağının muhalif kanadıysa, muktedirlerin aradığı o kötülük gücünü istemeden de olsa canlı tutuyor. Zira bir yangını söndürmek isteyen rüzgar onun yayılmasına da neden olabiliyor…

    Muhafazakâr kanadı; aman ürkütmeyelim, aman incitmeyelim diye diye sekülerlere karşı oluşturulan hukuksuzluğu büyütüp, muhafazakârları daha da güçlendirdikleri aşikâr. Son LGBT karşıtı yürüyüş insan hakları ihlali olmanın yanında, ciddi toplumsal nefret barındırıyor içinde…

    Eğer bu gitgide büyüyen nefret ve kötülük sarmalını durduramazsak, bugün hayal dahi edilemez olan yarın kaçınılmaz olacak…

    Muktedirlerin kendisi gibi düşünmediği toplumun diğer tüm kesimleri son derece ağır tehditler altında yaşamaya zorlanacak…

    Büyüklerimizden öğrendiğimiz;

    Karadutun lekesi yine kendi yaprağıyla çıkartılır, donmuş bir kişi yine karla ovunca kendine getirilir, ele yapışan hamur yine unla giderilir… Velhasıl, sorun nereden geldiyse çözümü de oradan gelir…

    Evet, sözüm size Ey muhalif siyaset, düşüncelerimi filtresiz yazacağım…

    Ez cümlesi; muhalefet, aman muhafazakârları küstürmeyelim diye kendi tabanını sert rüzgârların önüne atacağına, muktedirlerin ortalığa saçılmış; haksızlığını, hukuksuzluğunu, yolsuzluklarını her gün gözler önüne sermeli…

    Muhafazakâr seçmene, bugün içinde yaşadıkları ekonomik krizin nedeninin, parlamenter sistemin yok sayılıp, teklikle yönetilmesinden kaynaklandığını göstermeli…

    Son derece ağır; nefret ve ayrımcılık içeren hukuksuzca yapılan LGBT karşıtı yürüyüşe tepkisiz bir suskunlukla kendi tabanında ciddi yaralar alacağını, toplumun yüzde 52’sini oluşturan diğer kesimlerin güven endeksini kaybedeceğini görmeli…

    Muhafazakâr kesimle; aramızda tartışma çıkmasın, kırılmasın, kaybetmeyelim diye gereken tepkiyi vermezseniz, her yaşanan olayda biraz daha güven yitirir, biraz daha değersizleşir, sonunda toplum nezdinde öz saygınız da kaybedilir…

    Bu tutumdan en kısa zamanda sıyrılmalı…

    Bırakın bazı kavgalar çıksın, hatta bazen bazı kalpler de kırılsın, hiç bir zaman yanınızda olmayanlar içir, acaba olurlar mı mantığıyla daha da yıpranmayın, size inanan, gönül veren halkı daha da yıpratmayın. Bırakın bazıları kaybedilsin. Bu, yaşamın kendini yenilemesi için kaçınılmaz bir yoldur…

    Bugünkü muktedirlerden kurtulmanın da…

    Vazgeçin artık; o seçmen alınır, bu seçmen kırılır, beriki küser, ayrılır. Yürüyün karanlığın üstüne, inin şehirlerin alacasına, arkanızda halkınız karıncalar ordusuyla…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Engellilerin siyasal yaşama katılma hakkı

    Merhaba, geçen haftaki yazımda bu hafta kitlelerin siyasetten caydırma yöntemleri konusunu ele alacağımı söylemiştim. Bu konuyu daha ileri bir tarihe bırakarak bu yazımda engellilerin siyasete katılma hakkı konusuna değinmek istiyorum.

    Siyasal Yaşama Katılma Hakkı Nedir?

    Siyasal yaşama katılma; “Yurttaşların, devletin çeşitli düzeylerdeki karar ve uygulamalarını etkileme eylemi” olarak tanımlanmaktadır. (Kışlalı 1987; siyaset bilimi. s. 355.)

    Bu etkileme eylemi, parti mitinglerine katılmaktan, oy kullanmaya, karar organlarına seçilmeye ve temsil edilmeye dek geniş bir çeşitlilik göstermektedir. Mitinglere katılma, çeşitli biçimlerde destek sunma ve oy kullanma gibi etkinlikler, siyasal katılmanın edilgen; karar organlarına seçilme, yönetici roller üslenme ve temsil edilme ise siyasal katılmanın etkin biçimlerini oluşturmaktadır.

    “Siyasal katılma, toplumun çeşitli kesimlerine temsil olanağı sağlayarak, toplumda belirli bir dengenin ve uzlaşmanın oluşumunu kolaylaştırır. (…) Siyasal katılma, sistemin barışçı yollardan zaman içinde değişimine olanak tanırken, aynı zamanda karşı güçleri sistemle bütünleştirmiş, bir anlamda sistemi güçlendirmiş olur.” (Kışlalı 1987: siyaset bilimi s. 356.)

    Bu yüzden çağdaş demokrasi, katılımcı demokrasi adıyla da anılmaktadır. Katılımcı demokrasi, tüm yurttaşları ve toplum kesimlerini karar alma süreçlerine dahil ederek ve karar organlarında temsil edilmelerini sağlayarak, bir yandan sorunların, gereksinimlerin ve istemlerin, bu süreçlere birincil elden ve doğru bir biçimde yansıtılmasına olanak verirken, öte yandan, sorunların çözümü doğrultusunda ortak aklın ve iradenin oluşmasına zemin hazırlar. Böylece rejim, büyük bir esneklik kabiliyeti kazanır. Alınan kararlar herkesin ortak eseri olduğundan bu kararlara katılma eğilimi güçlenir. Muhalif eğilimler, kendilerini daha medeni ölçülerde ve biçimlerde ifade edebilirler. Zira, demokratik kanallar açık olduğundan, çoğunluğu, görüşleri doğrultusunda ikna edebilmeleri durumunda yönetici konumlara gelebileceklerini bilirler. Bu nedenle yönetimin ya da rejimin değiştirilmesi, sert ve çatışmacı yöntemleri gerektirmez.

    Her toplum; dil, inanış, etnik köken, cinsiyet, cinsel yönelim, yaş, bedensel yapı vb. bakımlardan farklı özelliklere sahip bireylerden ve bu bireylerin meydana getirdiği kümelerden oluşmaktadır. Farklılığın niteliği, derecesi, nedenleri ve yol açtığı sorunlar, söz konusu bireylerin toplumsal konumlarını da belirlemektedir. Farklı özellikleri ve gereksinimleriyle dikkati çeken toplumsal kümelerden biri de engellilerdir. Engelliler, toplumsal çeşitliliğin en özgün ögelerinden ve renklerinden birini meydana getirmektedirler. Bu nitelikleriyle her toplumda sayısal açıdan önemli bir ağırlığa sahiptirler.

    Birleşmiş Milletler Sağlık Örgütü’nün verilerine göre engelliler, dünya nüfusunun, yaklaşık olarak, gelişmiş ülkelerde yüzde 10’unu, gelişmekte olan ülkelerde ise, yüzde 12’sini oluşturmaktadır. Toplumda bu denli bir ağırlığa sahip olan bir kitlenin, doğal olarak, Toplum Bilimlerinin en önemli konularından birini oluşturması beklenir. Ama ne yazık ki, öyle değildir. Tıpkı toplum gibi, Toplum Bilimleri de bu önemli kitleyi yok saymış; sansür etmiş; dolayısıyla gündeminin dışında tutmuştur. İnsanlık, engellileri, ancak geçen yüzyılın ortalarından itibaren keşfetmeye, ulusal ve uluslararası belgelerde anmaya, onların da insanlığın ve yaşadıkları toplumun ayrılmaz bir parçası olduğunu kavramaya başlamıştır.

    Son yetmiş yıl içerisinde engellilerin rehabilitasyon, istihdam, eğitim ve sosyal güvenlik haklarının geliştirilmesi ve kullanılabilir duruma getirilmesi yönünde önemli çabalar ortaya konulmuş; ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre, sınırlı da olsa bazı adımlar atılmıştır. Ancak engellilerin siyasal yaşama ve kamu yönetimine katılmaları yönünde hemen hiçbir ilerleme kaydedilememiştir. Oysa çağdaş demokrasilerde siyasal yaşama katılma, tüm yurttaşlar için en vazgeçilmez haklardan biri olarak görülmektedir. Toplumun tüm bireyleri seçme-seçilme, yönetime katılma, yönetimde söz sahibi olma gibi çeşitli siyasal haklara sahiptirler. Bu hakların engelliler için de geçerli olması gerektiği kuşkusuzdur. Ancak, mevcut durum engellilerin bu haklarını son derece sınırlı olarak kullanabildiklerini göstermektedir. Bu durum, özellikle seçilme hakkı konusunda belirgin bir biçimde göze çarpmaktadır. Söz gelişi, belediye Meclislerinin toplam üye sayısı yirmi binin üzerinde iken, bu meclislerde yer alan engelli sayısı, 30’u geçmemektedir. 550 milletvekilinin bulunduğu TBMM’de üç engelli milletvekili yer almaktadır. Üstelik bu milletvekillerinin hiçbirinin engellileri temsil yeteneği bulunmamaktadır. Zira, hiçbiri bir engelli örgütüne üye olmadığı gibi, arkalarında bir engelli kitlesi de yoktur. Bu durum karşısında TBMM’de engelli temsilcisinin bulunmadığını söylemek, abartı ya da haksızlık sayılamaz.

    Bütün demokrasilerde seçme-seçilme hakkı, özgür yurttaşlara tanınan bir haktır. İlk demokrasi deneyiminin yaşandığı eski Atina’da özgür yurttaş sayılmayan köleler ve kadınlar bu haklarından yoksundular. Uzun ve kanlı mücadeleler sonucunda özgürlüklerine kavuştular ve seçme-seçilme hakkını elde edebildiler. Oysa engelliler, bu haklarını hiçbir zaman etkin ve toplumda işgal ettikleri ağırlığa uygun olarak kullanamadılar. Bu yüzden bugün bile özgür ve eşit yurttaş olamadılar.

    Eğer bir değişiklik olmazsa ülkemiz, yaklaşık 9 ay sonra milletvekilliği genel seçimlerine gidecektir. Bu seçimler, engellilerin, daha etkin bir biçimde siyasal yaşama katılmaları için bir fırsata dönüştürülebilir.

    Peki, engellilerin siyasal yaşama katılımının önündeki engeller nelerdir? Bu sorunun yanıtını önümüzdeki yazımda irdelemeye çalışacağım.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Ekonomi nasıl bitirildi: Yeşilyuva örneği

    Küreselleşme, emeğin sömürüsü ne diye sorsan kimse bilmezdi belki, ama son 20 senedeki manzarayı anlat desen anlatırlardı. Bin yıldır burayı ayakta tutan ayakkabıcılığın nasıl bitme noktasına gelip, Çin mallarına nasıl teslim olduklarını, evlerdeki halı dokuma tezgahlarının bir tanesinin bile nasıl kalmadığını, nasıl dövizle hammadde almaya mecbur bırakıldıklarını anlatırlardı.

    Pencerelerine Eylül geldi mi kırmızı biber dizilerinin gerdanlık gibi dolandığı, önlerinde pekmez kazanlarının hoş bir kokuyla kaynadığı kerpiç köy evleri kim bilir ne aşklara, ne acılara, ne ölümlere, ne yokluklara, ne savaşlara, ne kıtlıklara şahitlik etmişti yıllarca. Dar sokakların kimisi çıkardı yola, kimisi çıkmazdı.

    Çocukluğumdaki o çekiç sesleri, boya ve deri kokulu ayakkabı dükkanlarıyla dolu hareketli cadde şimdilerde ya boştu ya da çok çocuklu Suriyeli mültecilere bırakmıştı yerini. Yol boyunca kilitliydi dükkanlar ya da terkedilmişti savaş mekanlarını andırır gibi.

    TARİKAT YURTLARI YÜKSELİYOR

    Sadece üç- beş kişinin ziyaret ettiği, deprem bölgesi olmasına aldırmadan minareleri yükseldikçe yükselen çok sayıdaki camiden ezan vakitlerinde ezan sesleri birbirine karışıyordu.

    Cumhuriyet Caddesi’ndeki tek canlılığı sağlayan erkeklerin sabah erken saatlerde gittiği kahvelerdi şimdilerde…Boy boy tarikat yurtları yükselmişti etrafta…

    Neşesini, coşkusunu, ruhunu yitirmişti belki de düğünler. Tek eğlencesi kendi yöresinin müziklerini dahi unutmuş, ilahili, sokak aralarına kurulan kazanlarda kaynağan keşkeklerle yapılan düğünlerdi artık. Gençler baba mesleği ayakkabıdan karın doyuramaz olunca terk edip gitmişlerdi. Kimisi Avrupa şehirlerinde, kimisi Türkiye’nin büyükşehirlerinde kendisine gelecek aramıştı. Eskinin her evden gelen halı dokuma tezgahlarının sesi de yoktu artık.

    Üzüm bağları küsmüştü. Bakanı yoktu çoğunun. Bağlara ve tarlalara tarım yerine evler yapılmıştı yüksekçesinden. Bir de yeraltından su çektirmişlerdi evlerine. Kimsenin sahip çıkmadığı evleri, anılarıyla birlikte yıkıyordu belediye. Birçok ailenin sülalesinin yarısı neredeyse hemen oturma alanına yakın mezarlıktaydı. Kimisi yaz mezarı, kimisi kış mezarı, kimisi güz mezarıydı.

    Geçmişte belediyeyken mahalleye dönüştürülen, muhtarla yönetime mecbur edilen, artık geceleri doktor hizmeti bile olmayan, yıllarca Türkiye’deki birçok insanın ayağına giydiği ayakkabıları üreten, yıllarca evleri süsleyen halıların dokunduğu yer…

    6-7 bin nüfuslu bu mahalledeki ellerden çıkan ayakkabıların kimisi İtalya’daki, kimisi Amerika’daki, kimisi ise Makedonya’daki dükkanları süslüyordu. Kadınlar da erkeklerine omuz vererek ayakkabı dikiyorlardı. Bazen evlerinde, bazen dükkanlarda, bazen de evlerin bahçelerinde sıra sıra. Ucuz emekti kadınınki, çocuğunki.

    Şimdilerde ayakkabı dükkanlarının çoğu caddeden ve insanların evlerinin altındaki dükkanlardan mahallenin girişindeki sanayi sitesine taşınmıştı.

    Oysa binlerce yıllık bir gelenekti ayakkabıcılık, yeni ismiyle Yeşilyuva’da, eski ismiyle Kaysar’da. Denizli’nin Acıpayam ilçesine bağlı bir mahalle şimdi. Kaysar, eski Rum İmparatorlarına verilen bir ad. 1908’de kasaba olmuş, 1925’de Yeşilyuva adını almış. Bugünün Yeşilyuvası’na Kaisaria adı, ilk defa İmparator Octavianus Augustus tarafından Romalı devlet adamı Sezar’ın (Caesar) onuruna bir unvan olarak verilmiş. 1200’lerde Türk yerleşimine açılmış. Türklerin yerleşmesinden önce de dericilik yapılan bölgede Türklerin yerleşmesinin ardından da dericilik yapılmaya devam etmiş. Yeterli su kaynaklarının olması ve çevrede hayvancılık yapılması dericiliğin yıllar boyu sürmesinde etkili olmuş.

    Geçtiğimiz günlerde Yeşilyuva’ya oldukça yakın olan Karahöyük’de bulunan Ahi Evran’ın hocası Ahi Kaysar’ın mezarı da, bu bölgede. Ahi Kaysar’ın dericilik sanatının gelişmesinde görev aldığını usta-çırak ilişkisi içinde üretimin devamlılığı için buralarda çalıştığını gösteriyor. Meslek yıllarca dede, baba, torun şeklinde devam etmiş.

    Tüm bu tarihi geçmişe karşın, Yeşilyuva hala kendi markasının üretim tescilini almış değil. Bu durum büyük markalara fason üretim yapmalarına, dolayısıyla daha çok emek ve az kazanç elde etmelerine neden oluyor. Bir de mahallenin hemen çıkışında tekstil fabrikasında çalışıyor çoğunluğu ve yurtdışına gönderilen havluları üretiyorlar.

    Kaynaklara göre toplam hane içinde dericilik iş kolunda çalışanların hane oranı yüzde 40. Dikici mesleğini yapan hane sayısı yüzde 28.7 gibi oranı oluşturuyor.

    FABRİKALARA KİLİT

    Cumhuriyet Arşivinde yer alan 1946 tarihli bir belgeye göre Yeşilyuva’da 30 yıl süreliğine, 1000 Türk Lirası sermaye ile ayakkabı üretimi yapan esnafı korumaya ve ayakkabıcılığı geliştirmeye yönelik bir kooperatif kurulmuş. Mahdut Sorumlu Yeşilyuva Umumi Ayakkabıcı Sanatkârları Küçük Sanat Kooperatif Ortaklığı adıyla kurulan kooperatif ile ayakkabıcı esnafın hammaddelerini daha ucuza almaları ve ürettikleri ayakkabıları satacakları pazarları oluşturmaları amaçlanmış. Bugün Türkiye’nin kösele ihtiyacının yaklaşık yüzde 40-50’si buradan karşılanıyor.

    Yakın geçmişe kadar camız köselesinden elde ayakkabı dikimi yapılırken, sonraki dönemde kendi ürettikleri derileri kullanmışlar, daha sonra da deri-kösele tabanlarından lastik tabanlı ayakkabılara geçilmiş, bu ayakkabılar köy ve kasabalarda alıcı bulmuş. Daha sonra yöresel olarak ‘gıcırdaklı’ denilen ayakkabı üretimi yanında, kösele ayakkabı, modern teknolojinin getirdiği, sıcak ve soğuğu fazla geçirmeyen, hafif poli tabanlar ya da yarısı poli, altı termo olan iki kısımlı tabanlar tercih edilmeye başlamış.

    1960’lara kadar genellikle ilkokulu bitiren çocuklar bir ustanın yanında çalışmaya başlayarak 3-4 yıl çıraklık yaptıktan sonra, usta çırağın yetiştiğine kanaat getirirse peştamal bağlama töreni yapılmaktaymış.

    Şu anda Yeşilyuva’da 40 bin metrekare alanda 7 blok ve 1 hizmet binası, 254 dükkânın yeraldığı “Yeşilyuva Ayakkabıcılar Küçük Sanayi Sitesi” bulunuyor. Üretim artık makine ile yapılıyor. Sipariş üzerine el yapımı ayakkabı da üretilebiliyor.

    Kadınlar da ayakkabının saya denilen ön yüzünü işleyerek üretime katkı veriyorlar.

    Ülke içerisindeki büyük ayakkabı firmalarına ve 42 ülkeye (İtalya da dahil) üretim yapılıyor. Geçmişte üretilenler hayvanlarla Fethiye’ye oradan Girit ve Meis adasına kayıklarla pazarlanırmış. Ancak makineleşme tam olarak gerçekleşmiş değil, bunun sebebi de üreticilerin birlik olarak güçlü bir şekilde hareket edememesi. 1950 öncesinde haftada 15-20 çift ayakkabı üretilebilirken, bugün bir işçi makineyle günde 40-50 çift ayakkabı üretebiliyor. Elle çalışan bir ayakkabıcı ise günde yaklaşık bir çift ayakkabı yapabiliyor. Geçmişte yılda 3 milyon çift ayakkabının üretildiği, çoğunun ihraç edildiği yerde, kovit süreci ve yaşanan ekonomik kriz, girdi maliyetlerinin artması nedeniyle üretim oldukça düşmüş durumda.

    Geçmişte Yeşilyuva’da Türkiye’nin en büyük ve modern deri fabrikası Yeşilyuva Deri Sanayi kurulması ve kısa bir müddet de olsa üretim yapması sağlanmış. Ancak şimdilerle fabrika yıkılmış durumda.

    1981 yılında üretime geçen YDSAN deri fabrikası işletme sermayesinin yetersizliği sebebiyle üç yıl boyunca yüzde 50 kapasiteyle çalışmış, YDSAN, sadece üç-dört yıl fiilen çalışabilmiş sonra da kapatılmış,

    Şu anda Yeşilyuva’da ayakkabı üretiminin bir kısmı evlerin altındaki, halkın da genellikle dükkân diye bahsettiği küçük atölyelerde gerçekleşiyor. Ayakkabı üretiminin diğer önemli bir kısmı ise kooperatifleşilerek yapılan, yakın zamanda da tapuları dağıtılacak olan, Yeşilyuva Ayakkabıcılar Küçük Sanayi Sitesi’nde gerçekleşiyor.

    Yeşilyuva’daki evlerin altında bulunan küçük atölyelerde ağırlıklı olarak ve Yeşilyuva Ayakkabıcılar Küçük Sanayi Sitesi’nde bir miktar ayakkabının üst derisinin dikimi ve işlenmesi anlamına gelen “saya dikimi” gerçekleşiyor. Saya dikim ustaları ayakkabı üreten işletmeler için fason üretim yapıyorlar. Aynı zamanda Yeşilyuva’da bütün olarak ayakkabı üretimi de gerçekleşiyor.

    Ayakkabı derileri, Bursa, Gaziantep ve Bolu Gerede’den temin edilirken, ayakkabı alt tabanları çoğunlukla Denizli’de üretim yapan firmalardan sağlanıyor.

    Satışlar ise markalı ayakkabı firmalarına yapılan fason üretim ya da toptancılara yapılarak gerçekleşiyor.

    AYAKKABICILIK OKULU İSTİYORLAR

    Gençlerin lise ve üniversite tercihlerinde bu mesleği tercih edip, bu konuda uzmanlaşmaları için teşvik edilmeleri ve bir takım unsurlarla ayakkabı uğraşının ve mesleğinin cazip hale getirilmesi de önem taşıyor.

    Yeşilyuva Ayakkabıcılar Sitesi’ne girdiğinizde, ayakkacılar yeni eleman yetişmediğini belirterek, bu konuya önem verilmesini, artık çırak bulamadıklarını, gençlerin artık mesleği seçmek istemediğini belirtiyor.

    Makineleşme sayesinde günde bir kişinin 3-4 takım ayakkabı çıkardığını belirten ayakkabıcılar, kalitenin artık yükseldiğini, tıra yüklenen ayakkabıların çoğunlukla yurtdışına gittiğini belirtiyor.

    Dövizin yükselmesi, çivi vs gibi malzemelerin girdilerinin artmasına neden olması olumsuz etkiliyor.

    Yapılan işe göre kazancın düşük olmasından yakınıyor ayakkabıcılar. Pandemi döneminde satışın yüzde 50 düştüğünü belirten ayakkabıcılar, malların çoğunu artık internet üzerinden sattıklarını, eskiden arabalara yükleyerek pazar pazar gezerek sattıklarını anımsatıyor. Ayakkabıcılığı devam ettiren son nesil ise haykırıyor, “Yeşilyuva’ya bir meslek lisesi, meslek yüksek okulu açılsın. Hiç çırak yok artık” diye. Gençler göç ediyor bir bilinmeze doğru…

  • Futbolda suçlu hakemler mi?

    Futbolda…

    Kulüpler hakemleri hedef almaya devam ediyor…

    Yenilen…

    Hemen suçlu hakem diyor…

    Hakemler de hata yapıyor…

    Hata yapan hakemler…

    Merkez Hakem Kurulu tarafından dinlendiriliyor…

    Kulüp Başkanları, yöneticiler, teknik adamlar hatta futbolcular…

    Yenilgiyi kendilerine mal etmiyorlar…

    Kendileri hatta yaptıkları zaman…

    Niye bırakıp gitmiyorlar…

    Galip geldiler mi…

    Öyle demeçler veriyorlar ki…

    Ama kendi kendilerini kandırıyorlar…

    Özellikle yabancı futbolcu hayranlığı sonucu…

    Borç batağındalar…

    Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray, Trabzonspor hemen şampiyonluk istiyor…

    İyi güzel de…

    Döviz ile transfer yapanlar…

    Aldıkları futbolcuları kulübede oturtanlar…

    Neden alt yapıya önem vermiyor…

    Hemen şampiyon olmak yerine…

    Geleceği garantiye almak…

    Daha önemli değil mi?

    Alt yapıya önem verilmez ise…

    Genç yeteneklere güvenip, kadroda yer verilmez ise…

    Türk futbolunun Avrupa’daki yeri belli…

    A Milli Futbol Takımı Avrupa C liginde…

    B’ye çıkmak için mücadele ediyor…

    26 yıl sonra Şampiyonlar Lig’inde gruplarda takımımız yoksa…

    Türk futbolu yerinde sayıyor demektir…

    Suçlu olarak hakemleri aradığımız zaman…

    Yerinde saymaya devam ederiz…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Ankara’dan uzakta

    9 yaşındaki oğlumun peşinde okul benim, spor senin, müzik hepimizin diyerek oradan oraya koşturduğumuz 9 ayın ardından, ege kıyısında yer alan “memleket”e gitmek iyi gelecekti.

    Ülkenin cıva yoğunluğundaki ve etkisindeki gündeminden kafayı ayırabilmek pek mümkün olamasa da biraz büyüklerin gönlünü almak, biraz güneş-biraz deniz görmek, biraz tembellik etmek ruhumuzu sağaltacaktı.

    İlk gün, 40 yıldır oturduğumuz yazlık sitede, evin az ötesine 112 ambulansının ve iki polis arabasının gelmesi, kimi ağlayan kimi bağıran 8-10 gencin yığılmasıyla irkildik. Anladığımız kadarıyla biri bıçaklanmıştı, neyse ki hafif yaralıydı. Aynı arkadaş grubundaki gençler arasında olduğunu öğrendiğimiz olayda, bıçaklayan genç, bıçakladığı arkadaşının, kız kardeşine “asıldığını” iddia ediyordu.

    112 ekibi yaralıyı olay yerinden ambulansla uzaklaştırırken, polisler de şok içerisinde oldukları gözyaşları ve seslerinden anlaşılan diğer gençleri, iki polis arabasına bindiriyorlardı. Bıçaklayan genç hâlâ, “Beni alacaksan şimdi al amirim, çünkü ben bunu eninde sonunda öldüreceğim” diye bağırıyordu.

    Ne yazık ki, bütün bunlara tanık olmak durumunda kalan oğlum, ortalığın sakinleşmesinden sonra (sanırım en doğru soruyu bularak) şöyle sordu: “Anne, benim anlamadığım şu; o adamın üzerinde neden bıçak vardı?”!!

    ***

    Ertesi gün, babamın COVID-19 aşısının hatırlatma dozunu yaptırmak üzere, randevumuzu alarak en en yakın aile sağlığı merkezine gittik. Küçük ASM, COVID-19 önlemlerine uyma pratiği ile hayli çelişkili şekilde kalabalıktı. On-line sistem kilitlenmişti, randevuları olmasına karşın hasta kabul edemiyorlardı. Kalabalığın tamamına yakınını 65 yaş üstü kişiler oluşturuyordu ve hava çok sıcaktı. Biz de, bir ağaç gölgesinde sistemin açılmasını ve sıramızın gelmesini bekliyorduk.

    Aniden, az ötemizde 70 yaşlarında iki erkek, birbirinin boğazına yapıştı. Hiç sesleri çıkmıyordu, sadece birbirinin boğazını sıkıyorlardı. Öyle âni ve öyle sessizdi ki, önce şakalaşıyorlar zannettik ama şaka değildi. Ayırırım belki diye yanlarına koştum. Aynı anda, onlarla akran bir başkası müdahale etti ve “Ayıptır yahu, koca koca adamlarsınız” diyerek ayırdı onları. Yine hiç konuşmadan ama birbirlerine yumruk sallayarak aksi yönlere gittiler. Ayıran olmasaydı, iki koca adam, nereye kadar götüreceklerdi boğazlaşmayı bilemiyorum.

    ***

    Herkes anlaşmış gibi; markette kasa sırasında, otopark yeri dolayısıyla, vb. sudan sebeplerle benzer olaylar, kavgalar, küfürleşmeler yaz boyunca neredeyse ara vermeden sürdü gitti. “Hiç bu kadar aksiyonlu bir yaz geçirmemiştim” diyordu oğlum.

    Aynı günlerde, “Türkiye’nin dünyanın en sinirli ikinci ülkesi” olduğuna ilişkin bir haber sosyal medyada çokça paylaşıldı.[1] Bu durumu sadece “sinirlilikle” açıklamak mümkün mü bilemiyorum. Arkadaş buluşmasına belinde bıçakla gelme seviyesinden bahsediyoruz nihayetinde.

    Yine aynı dönemde Dr. Ekrem Karakaya ve Av. Servet Bakırtaş’ın öldürülmesinin ardından sevgili Alican Uludağ’ın DW Türkçe’de yayımlanan “bireysel silahlanma”[2] ve “suç oranlarında yaşanan patlama”[3] konusundaki haberleri daha çok veri sunuyor zannımca.

    Mikro ölçeğimizde bunlar olurken, ülke ölçeğinde yaşananlar ise hepimizin gözü önündeydi zaten…

    Ankara’da Özel Öğretmenler Sendikası’nın özlük haklarının iyileştirilmesi talebiyle yaptığı yürüyüşte polis öğretmenlere saldırdı. Öğretmen Betül Koca, İçişleri Bakanı düzeyinde hedef gösterildi.

    Aydın’ın Köşk ilçesine bağlı Mezeköy’de, hukuksuzca ellerinden alınan topraklarına jeotermal enerji santrali yapılmasına karşı çıkan köylüler jandarma tarafından darp edildi.

    Neşenin olduğu yerde şiddet olmaz. Şiddetten beslenenler neşeye düşmandır bu yüzden. Sayısız festival ve konser gerçek üstü gerekçelerle iptal edildi.

    Kadın cinayetleri aynı vahşetle ve hız kesmeden devam etti. Ve kadın cinayetlerinin bu boyutta olduğu ülkede, şarkıcı Gülşen arkadaşına yaptığı bir şaka dolayısıyla meslek lisesi statüsündeki imam hatip lisesiler hislendiği gerekçesiyle tutuklanarak hapse atıldı.

    Hekim/bilim insanı Prof. Dr. Esin Şenol, ısrarla doktor olduğunu iddia eden ve sırtını bir yerlere dayadığı açıkça belli olan tehlikeli bir dolandırıcı tarafından herkesin gözü önünde ölümle tehdit edildi. Vitesi doktorluktan yaşam koçluğuna kıran adam serbest bırakılırken, Prof. Dr. Şenol’a da “biz adamı salıyoruz, sen kendini kolla” denildi.

    Herkesin çoluk çocuğuyla gittiği bir alışveriş merkezinde, bir kafede silahlı çatışma çıktı.

    Ve en son, Esenyurt Devlet Hastanesi’nde güvenlik görevlisi Tuğrul Okudan bıçaklı saldırı sonucu yaşamını kaybetti.

    Bunlar ilk anda hatırlayabildiklerim.

    ***

    Evet, yaz bitti.

    Bence basitçe “ahlâklılar” ve “ahlâksızlar” arasında gerçekleşecek ve neye gebe olduğunu bilemediğimiz “beklenen” seçim sürecinde, ekonomik krizin yoksulluğu değil açlığı dayattığı bir kışın arifesinde, gittikçe artacağını öngörmenin zor olmadığı bir şiddet sarmalının içinde hayatlarımız…

    Çocuklarımızın hangi ortamda ve nelere tanık olarak büyüyeceğini belirlemek kimin elinde?

    Ve evet, sonuçta işte; canım Ankara’ma kaygımla geldim…

    [1] https://www.statista.com/chart/17842/share-of-the-population-that-experienced-a-lot-of-anger-yesterday/

    [2] https://twitter.com/dw_turkce/status/1545435862477012998

    [3] https://twitter.com/dw_turkce/status/1567174533060108288

  • Mavi Düşler Ülkesi, Van

    Bu hafta sonu, henüz taze çıkan “Diyalektiğin Kanatsız Kuşu” öykü kitabımın lansmanı için, doğup büyüdüğüm topraklar olan Mezopotamya’dan, Doğu Anadolu’nun, Serhat’ın, kadim kenti Van’daydım…

    Bir coğrafyanın kültürünün, tarihinin ve zaman zaman içimize, çocukluğumuza yaptığımız yolcukla kendimizle yüzleşmeleri kalemimden damıtarak yazdığım öykülerimde geçen Van’ı yaralanmış, yıpratılmış buldum…

    Urartulara ev sahipliği yapmış doğa ve tarih cenneti Van, coğrafi erozyonla birlikte sosyo-ekonomik bir çıkmazın içinde sıkışıp kalmış…

    Ağır pandemi koşullarında, şehrin en önemli geçim kaynağı olan İran gümrük kapısının da uzun süre kapalı kalmasıyla ciddi yaralar alan şehir, iyileşme sürecinde de yalnız bırakılmış…

    Esnafı, tüccarı, taciri kendi yaralarını kısıtlı imkanlarla kendileri sarmaya çalışıyor…

    Özellikle hava yolu ile ulaşımda da büyük sıkıntılar yaşayan kent, adeta cezalandırılırcasına yalnızlaştırılmış…

    Oysa tam bir yeryüzü cenneti olan mavi düşler ülkesi Van, ulusal ve uluslararası turizm kenti…

    Mend-i Mahi Çayı’ndan Akdamar Adası’na, toprak damlı Van Evleri’nden Süphan Dağı’na, Şamran Kanalından, Artos’lardan Hoşap kalesine, çavuş tepeden çarparak adasına, Van kalesine, binbir zenginliğe sahip…

    Elma bahçeleri, İn köy, Muradiye çağlayanlarından sevgili Feqiye Teyran’ın memleketi bahçe saraya, Erçek’ten Van gölüne kadar paha biçilmez coğrafi örtüsüyle çevrili kent ve kent halkı hak ettiği değeri görememekten kırgın ve yorgun…

    “Dünyada hiçbir göl, hiçbir deniz, hiçbir su Van Gölü’nün maviliğinde olamaz. Masmavi… Deli eden bir mavilik. Ne gökyüzünde vardır öyle bir mavi, ne de başka bir yerde. Bir tek mavi uyar bu maviye: Diyarbakır ovasındaki çiçeklerin mavisi. Bir de bir camı kırıp kesitine bakın, işte o mavi.” der Yaşar Kemal.

    Ama mürekkeple öykülerime taşıdığım tüm değerlerin özlemini gidermek üzere çıktığım Van yolculuğumda, beni şehre girerken son derece ağır bir hazana sürükleyen görüntüyle, o maviden de mavi olan gölün kirlenmişliği karşıladı…

    Maalesef; seçimle iradesini koyan halkın tercihlerinin üstünün çizilmesiyle, kayyım yönetimindeki kentte bu tür değerlerin de kurban edildiği görülüyor…

    Oysa kentin iç gündeminin ve genel güncel politik tartışmaların dışına çıkarak bu tür değerlerin siyaset üstü bir kavrayışla ele alınması gerekir…

    Dünyada hiçbir suda yetişmeyen, sadece Van gölünde üreyen inci kefalinin evi, Türkiye’nin en büyük, dünyanın en büyük sodalı gölündeki kirlilik ciddi boyutlarda.

    Tabi sorunlar bunlarla sınırlı kalmıyor. Gezip gördükçe betona kurban edilen; bağlar ve bahçelerin yerinde yellerin estiği ve çarpık bir yapılaşmayla karşılaşıyorsunuz…

    Her bir zerresi koruma altına alınacak kadar tarih ve kültürel değerlerle dolu Van’ın yeniden kendi halkının iradesine bırakılacağı günlerin gelmesini umut ediyorum…

    Kentlerin tarihsel kültürü ve kişiler üzerinden kimlik kazanabilirliğine inanıyorum.

    Stranlarla, zengin doğasıyla birlikte Van’da nasıl ki;

    Petersburg Dostoyevski’yle anılıyor, kentte milyonlarca turist akıyorsa, Kafka Praglı diye Prag insan akınına uğruyorsa, Dante için Floransa’ya gidiliyorsa, Yaşar Kemal ve düşlerindeki Van için de bu mümkün…

    Gerekli dokunuşlarla kentin yeniden “Mavi Düşler Ülkesi” olacağı inancımla, beni bağrına basan, topraklarımda yalnız bırakmayan edebiyat severlere de tekrar teşekkür ediyorum…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Adaletsiz kalkınma2: Kötülüğe sabırla dayanılan zamanlar

    Geçen hafta yazıyı bitirirken Bertholt Brecht’in “Gaddarlık, gaddarlıktan doğmaz; artık gaddarlık olmaksızın yapılamayacak iş anlaşmalarından doğar.” sözlerini hatırlatan kimi veriler kullanmıştım.

    https://www.medyaport.net/adaletsiz-kalkinma-fakruzaruret-icinde-gonullu-kulluk-makale,33289.html

    Dönüp bakmayın diye buraya iliştiriyorum: Adaletsiz kalkınmanın olağandışı sömürü döneminde, yüzde 7,5’lik büyümede sınıflar arası gelir dağılımında sermaye bloku payını artırırken geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 olan ücretli emeğin payı 2022’de yüzde 25.4’le düşmeye devam ederken ne düşünüyorsunuz?

    Daniele Guerin’in Faşizm ve Büyük Sermaye kitabındaki “…devlet öncelikli olarak işçi sınıfını hedef alır; ücretleri düşürmeye, sendikaları ortadan kaldırmaya, grev hakkını engellemeye ve işverenlerin mutlak egemenliğini yeniden inşa etmeye çalışır. Kapitalizm karşıtı eğilimleri zararsız yönlere itmek için güç kullanmanın yanı sıra demagojiye de başvurur.” sözlerini yukarıdaki paragrafla yeniden okuduğunuzda aklınızdan geçeni söyler misiniz?

    Guerin bahse konu kitabında “Burjuva demokrasisi kapitalist çıkarları hukukun üstünlüğü yoluyla güvenceye alamaz hale gelince faşizmi kullanmıştır” da diyor. Peki sizce Guerin haklıysa bizi bundan sonra ne bekliyor?

    Erdoğan’ın özellikle 2018 sonrasında mutlak güçle bezenmiş iktidarında “özerkliğini koruyabilen” kesimler kimler? Pandemide işçiler kimler için fabrikalara, inşaatlara, konteynırlara hapsedilmişti? OHAL’de grevler kimin için yasaklanmıştı hatırlıyor musunuz? Erdoğan iktidarında karlarına kar katanlar büyük iş çevreleri değil miydi?

    Yoğunlaşan krizle artan işsizlik, eşitsizlik; artan iş yükü ve çalışma saatlerinin uzaması, yoksullaşma, dışlanma, evsizlik ve keskin ekonomik çöküşle sosyal refahın azaltılması, emeklilik ve sağlık hakkının geri alınması, örgütlenme çabalarına baskıyla engel olma; kişisel- kamusal özgürlüğün ve demokratik hakların erozyonu AKP’li iktidarın işçi sınıfı ve halk üzerindeki otoriterlik organizasyonunda önemli aşamalar değil miydi?

    Hakikaten “gaddarlık” neyden doğar, sevgili okur? “Sermayenin acımasız hakimiyeti için zorunlu” mudur?

    Bizdeki iktidar da Batı kapitalizmine karşı kıyamet koparıyor görünse de büyük iş çevresinin, büyük uluslararası tekellerin Erdoğan’ın yükselişine desteğinin, ( faşizmin kapitalist çıkarlarla bağını düşününce) Erdoğan’ın içinden çıktığı ideoloji ile bugün durduğu yer arasında organik bağını kurabilir miyiz?

    24 Ocak Kararları’nın başbakan yardımcısı Kenan Evren’in başbakanı Turgut Özal’ın fikirlerinin takipçisi olduğunu her fırsatta dile getiren Erdoğan’a bakınca “fikirlerinin iktidarda” olduğunu düşünmek yanlış mı?

    “12 Eylül, iktidar manyağı birkaç generalin işi değildi, hele hele liberal masalda anlatıldığı gibi, devletin topluma karşı yaptığı bir darbe hiç değildi. 12 Eylül, Türkiye işçi sınıfına karşı yapılmış bir sermaye darbesiydi, sermaye vesayetini mutlaklaştırmak için yapılmıştı. Cuntacılar darbenin hemen ardından bütün sendikaları kapattılar, bütün grevleri yasakladılar, ücretleri dondurdular, dönemin sermayedarlarından birinin ifadesiyle, gülme sırası patronlara gelmişti.

    32 yıldır, işçiler, çalışanlar, yoksullar ölür ve sermaye gülerken darbe, intihar eden annelerin ve öğretmenlerin, yanan, boğulan, göçük altında kalan işçilerin ölü bedenlerine vurulmuş sermaye damgasının adıyken, 12 Eylül yargılanıyor, öyle mi?” diye yazmıştı bundan 10 yıl önce Fatih Yaşlı. 12 Eylül’ün üzerinden 32 yıl geçtiğinde bir şey değişmemişti işçiler, yoksullar, ezilenler için; 42 yıl sonra da yine değişen bir şey var mı?

    Sorular uzar; ama galiba yine tüm cevaplar, “siyaset ekonominin yoğunlaştırılmış ifadesidir, ekonomik çıkarları güvenceye almanın nihai aracıdır” diyen Lenin’de…

    La Boetie’yi de yeniden analım burada: “Her şeyin tek bir kişiye ait olduğu hükümet biçiminde en ufak bir kamusallığın bulunduğuna inanmak zordur.”

    Bu yüzden tek bir kişinin, ülkenin yazgısı üzerinde kendine belirleyici rolü biçtiğinde toplumun yaşadığı keskin, yoğun ve geri dönüşümü zor bir yoksulluğa, hak gaspına, hakkaniyetsizliğin kurala dönüşmesinin çaresizliği eşlik eder.

    Aslında hepsinin toplamı adaletsizliktir. Yoksulluktan çalışarak, üreterek, üretilenden hak edileni alarak çıkabilirsiniz.

    Ama tek adamla yönetilen bir ülkenin yoksuluysanız, “kolay hayatın” sadece “gaddarla iş anlaşmaları” olan azınlıktaki bir sermaye blokunun tekelinde olduğunu görür ve ne yaparsanız yapın, “içine düştüğünüz çukurdan” çıkamayacağınızı bilirsiniz. Bağlamından kopardığım şarkı sözüyle söylersem, “kayıtsız bir razı oluş başlamıştır.” Geçen hafta yazıda epeyce üzerinde durmuştuk; la Boetie buna 450 yıl önce ad koymuştu: “gönüllü kulluk.”

    Gönüllü kulluk oluşturmada iktidarın paternalist- popülist yüzüyle kitleye sunduğu maddi çıkarların da payı olduğunu da belirtelim. Kitlelerin ona akın etmeleri için onların yarına ulaşmak için bugünden geçmek yerine daha kolay bir biçimde geriye gidecekleri o eski güzel şeyleri resmedecek, ilham verici sözlerle yeni bir yaşam vaad edecektir. Yani otoriterlik çok katmanlı, çok yüzlü…Her kılığa girebiliyor.

    Kanıp kanmama için Gramsci yol gösteriyor: “Yanılsama kolektif bilinçteki en inatçı zararlı ottur; tarih iyi bir öğretmendir ama şu anda hiç öğrencisi yoktur.”

    2500 YIL SONRA OSTRAKİSMOS

    İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında, dünyayı bir yıkıma sürükleyen faşizm dalgasının yorumları arasında yer alan Führer Devleti Teorisi, Hitler’in hiçbir şeyden şüphelenmeyen Alman halkı tarafından oy verilerek kurulduğunu söylüyordu.

    Weimar Cumhuriyeti sonrasında yaşananlar bunu izaha yetiyor. Sermayenin ihtiyaçlarının karşılanmasına göre düzenlenecek, emeğin daha fazla sömürülmesine yönelik bir siyasi organizasyonun yapılması elzemdi. Büyük sermayenin otoriter devlet ihtiyacı için bir ittifak gerekiyordu, en ideal adaylardan biri Hitler’di.

    Konu üzerinde kafa yoran herkesin vardığı sonuç özgürlüğün yok oluşu ile otoriteryan iktidarların yükselişinin paralel olduğu. İster seçimle ister darbeyle bir iktidar hegemonyasının kurulması ve “özgürlüğün anısının” tümüyle unutturmasıyla, gönüllü kulluk olgusu da yerleşik bir hal alıyor. “Kararlı bir şekilde izlenen güç siyaseti” ile güçsüz, bölünmüş, kendiyle didişen işçi sınıfı ve halk yörüngeye girip orada kalıyor.

    İspanyolların çoğu Franco’yu çok severdi.

    Nasır’ın iktidarı bırakmaması için Mısırlılar sokaklarda göz yaşı döküyordu. 82 anayasası yüzde 97 evetle geçmişti. Biz, “öküzümüzü hançerleyen” birine “reisimiz” diyoruz.

    Muhalefetin önünü almayı, olmuyorsa rotasından şaşırtmayı amaçlayan otoriterlik güdüsünde 2010 anayasa referandumundan sonra siyasallaşan yargı, 2016’dan sonra yeniden dizayn edilerek Erdoğan’ın yeni hükümet sistemi ile bütünüyle bir operasyon timine, iktidarı için sorunsuz işleyen bir öğütme aygıtına dönüştü. Totoliter rejimlerde memurlar, liderlerin sadece emirlerini değil, niyetlerini de uygular sözünü hatırlatırcasına…

    Süreklilik halindeki olağanüstü halde neredeyse tüm muhalefet, iktidar aparatları ve içişleri eliyle her türlü hainlikle kriminal ilan edildi. Agresif medyanın hedefe koyduğu kişi ve kurumlar dışında iktidar trolünün ağzından Erdoğan’ın kendisine teşekkürünü duydu bu memleket ahalisi. Erdoğan’ın kendisine iletilen mesajında söylediği “yav böyle yapacaksın, bize zemin hazırlayacaksın ki biz hamle yapalım” sözlerinde bugün yaşadıklarımızın anlamını, esasını kavrıyoruz.

    Bir parantez: Aynı trol 9 Eylül kutlamaları için de “kıçlarından kurtuluş uyduruyorlar” da dedi geçen gün, istikamet aldığı kılavuzundan esinlendiği belliydi. O da “keşke Yunan galip gelseydi” demişti.

    Parantez öncesine dönersek; Erdoğan rejimi apaçık partizanlarıyla otoriterliğin önündeki bütün bariyerleri yıkmış olmasına rağmen kendini bugün “demokratik biçimini koruyan”, demokratik bir sürecin ve milletin de koruyucusu olarak tanımlıyor.

    Bundan 42 yıl önce tam da bugün yapılanlarla yaşadıklarımız arasında toplama çıkarma yaparken, tarih hep ileriye akarken o günün ardılları, bugün öncüllerini aratmıyor. “Ezilenlerin trajedisi bize içinde yaşadığımız olağanüstü halin istisna değil kaide olduğunu gösterir” diyen Walter Benjamin’in kulakları çınlasın.

    Bugünkü siyasi müktesebatı ile sermayenin bir aracı haline gelmiş iktidar, her kurum ve herkes üzerinde baskı kullanarak ömrünü uzatmaya çalışsa da kaçınılmaz sonu bellidir. Başlangıçta siyasi ikbali ile devleti özdeşleştirdiğinde, kendi çöküşünü devletin çöküşüyle eşitleyen her otoriter gibi ezel ebed iktidarı alın yazısı sanmak faydasız.

    Hüsnü Mübarek de devrilmeden önceki son basın toplantısında Mısırlılar ya beni ya kaosu tercih edecekler demişti. Mısırlılar onun üzerine bir Mursi ve Sisi gördü.

    Antik Yunanda Atinalılar aşırı güçlenen ve despotizm eğilimli olan birilerinin demokrasi için tehdit haline geldiğini düşündüğünde ya da kamusal görevlere yapılan atamalarda kayırma ve kollamanın önüne geçmek, liyakat esasını öncelemek için “ostraka” adı verilen çanak-çömlekleri bir oylama aracı olarak kullanmış; diktatör namzeti gördükleri, despot olma potansiyeli olan yöneticilerden kurtulmak istediklerini 10 yıl süreyle sürgüne göndermeye başlamıştı. Ostrasizm- ostrakismos denilen, halkın demokrasiyi korumak için kurduğu savunma mekanizmasına ilişkin sistemin uygulanmasını tarihçi James Sickinger “negatif popülerlik” olarak tanımlıyor.

    Agora meydanına toplanan halk, demokrasileri ve kamusal düzen için tehdit olan, kendileri için tehlikeli olduğunu gördükleri kişilerin adlarını ostrakalar üzerine yazıyor, 6 bini bulan oyla istenmeyen kişi ilan edilen “diktatör namzetlerini”, 10 yıllığına sürgüne gönderiyordu. Ostrasizm, site devletinde kontrol edilemeyecek kadar güçlenen kişilerin demokrasi üzerindeki tehdidini ortadan kaldırmak için uygulanan bir “anti-tiran yasasıydı.”

    Kleisthenes’in MÖ 500’lerde yürürlüğe koyduğu ostrakismos yasasından 2500 yıl sonrasında bugün biz de bir “ostraka” üzerine bir isim yazma arifesindeyiz. Bugünlerde adayın adı üzerinde koparılan kıyametlere, tartışmalara rağmen bir noktada aklımız net. Belki kimi seçeceğimizi bilmiyoruz; ama kimi seçmeyeceğimizi biliyoruz. Belki kimi istediğimizi bilmiyoruz; ama kimi istemediğimizi biliyoruz.

    Erdoğan için de hakikat anı geliyor. Kendini yok edilemez kudreti veya sınırsız döngüsüyle sürdüren “ouroboros”, kuyruğunu yemeye başladı ve bu kez yeniden başa dönemeyecek.

    Onun iktidarı bittiğinde memleketin çok daha huzurlu, adil ve güzel bir yer olacağına inanan milyonlar var. “Atama yoksa oy yok” diyen öğretmene “o oy senin olsun. Sen vermen gereken yere ver. Bize kimin oy vereceği belli. Sen kendine sakla” dediği günler çok gerilerde kaldı.

    Halkın parçalanmış, bölünmüş, dağılmış olduğu için bir eylem gerçekleştiremediği günlerde değiliz; tek bir beden gibi hareket ettiği ender zamanlar yaşıyoruz.

    “Kötülüğe sabırla dayanılan zamanlar bitti, gelecekteki daha iyi bir yazgıya hazırlanılan zamanlardayız.”

    42 yıl önceki askeri darbeyle yönetimi ele geçiren Evren’in ruhu başka bedenlerdeyken, belki farklı yol ama benzer yöntemlerle tatbik edilen rejim önümüzde dururken, bugün seçimle gelen otokrasiye karşı ostrasizm bize 2500 yıl sonra bir şey söylüyor.

    Bizim ostrakamızda, “şatafatlı ve lüks hayat tarzı nedeniyle pek çok kişi tarafından nefret edilen Atinalı Megakles’e emsal bir isim çoktan yazıldı.

    Özgürlüğün baskı üzerine zaferi gerçekleşmek üzere…

    Bitirirken…Bugün 12 Eylül… Karanlığından kurtulmak için çalıştığımız takvimin utanç sayfası…

    Ama en acımasız politikaların adı olmuş; işkencelerin, idamların, infazların, kayıpların tarihini demokrasiyle ve adaletle sileceğiz.

    Yitirdiklerimizin anısını selamlayarak, sözü Haydar Ergülen’e bırakayım.

    “sen gittin bu sokaklar durmadan aktı

    kentin dingin sularından kovuldu sevincimiz

    bir çürümüş güller balosuna dönüştü şenlik

    yüreğimden yol alan bir erinç besledimdi oğul

    ben seni çağıltılı bağbozumlarında bekledimdi

    (…)

    vurulmuş bir ceylan indirdiler bu sabah dağdan

    yüzünde yorgun bir güzellik yaşıyor gibi

    yakamdan düşmeyecek ah bekleyişin kederi

    gel artık ömrümü seninle bildimdi oğul

    ben seni kimseler beklemezken bekledimdi.”

  • Siyasetin tarihsel anlamı ve işlevi üzerine

    Merhaba,

    Bu haftaki yazımda bir miktar siyaset kavramı üzerinde durmak istiyorum. Zira, bu kavram, uzun yıllardan beri siyasal iktidarlar tarafından bir hayli kirletilmiş ve dokunanı yakıp kavuran cehennem ateşine dönüştürülmüştür. Bu yüzden geniş kitleler siyasetten soğutulmuş ve özellikle uzak durmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Oysa, siyaset her zaman toplumsal yaşamın merkezinde yer alan bir kavramdır. Siyasetle uğraşmayan kişiler, egemen siyasete boyun eğmekten kurtulamazlar; kaderlerini asla değiştiremezler. Kötü yaşam koşullarımızı değiştirmek, haklarımızı elde etmek, güzel bir gelecek yaratmak istiyorsak, siyasetin tam da göbeğinde bulunmak, egemen siyaset yöntemlerine müdahale etmek zorundayız.

    Siyasetin pek çok tanımı yapılabilir. Ama ben sadeleştirerek son derece basit bir tanımını vermek istiyorum. Siyaset karar alma süreçlerini ve mekanizmalarını etkileme mücadelesidir. Zira, yaşamımızı şekillendiren, iyi veya kötü yapan, birtakım kurullarca veya kişilerce verilen siyasal kararlardır.

    Karar alma süreçlerini ve mekanizmalarını etkilemek iki türlü olabilir: ya siyasal bir parti aracılığıyla iktidar mücadelesi sürdürerek ya da kişisel veya örgütlü olarak lobi ve savunuculuk etkinlikleri yürüterek. Siyasal partiler aracılığıyla sürdürülen siyasete ben dar anlamda; lobicilik veya savunuculuk etkinlikleri aracılığıyla sürdürülen siyasete geniş anlamda siyaset diyorum. Toplumda hiçbir şey, dar ya da geniş anlamında siyasetin dışında kalamaz. Bu yüzden falan sorun siyaset üstüdür, filan sorun siyaset dışıdır gibi söylemlerin hiçbir anlamı yoktur veya egemen siyaseti gizleme çabasından ibarettir.

    Peki, siyaset tarih sahnesine ne zaman ve nasıl çıkmıştır?

    Ne zaman ki, toprağın ekilip biçilmesi, demir balta, demir saban gibi üretim araçlarının kullanılması keşfedildi, işte o zaman tek bir bireyin ürettiği üründe, kendi karnını doyurmasının ötesinde bir fazlalık meydana geldi. O zaman savaşlarda tutsak edilip gereksiz bir boğaz oldukları için öldürülen ya da klana kandaş olarak kabul edilen kişiler, emeklerinin fazla ürünlerine el konulmak üzere köleleştirildiler. Bu uygulama yaygınlaşıp yerleşti. Giderek toplum, temel iki sınıfa bölündü: efendiler ve köleler. Başka ara sınıflar da vardı kuşkusuz; ama toplumun eksenini bu iki temel sınıf oluşturmaktaydı. Efendilerin, sık sık baş kaldıran köleleri zapt-ı rapt altında tutmaları güçleşmekte; bu yüzden onları bastırmak, boyun eğdirmek ve bir düzen içinde yönetebilmek için özel bir mekanizmaya gereksinim duyulmaktaydı. Bürokrasisi, silahlı gücü ve cezalandırma araçları olan bu mekanizma Devlet’ti. Devlet gücünü, iktidar olabilme yeteneğinden almaktaydı. İktidar olabilmekse, sadece silahlı güçle başarılamazdı. Araya dinsel inanışlar girmeli, yönetilenler yönetenlerin meşruiyetine ve adaletine inanmalıydılar. İşte egemen sınıf ideolojisi ve siyaseti böyle doğdu. Egemen sınıflar egemenliklerini, uyguladıkları bin bir siyaset biçim ve yöntemleri sayesinde sürdürebildiler. Ezilenler siyasette başarılı oldukları ölçüde haklarını ve kimi yerde iktidarı elde edebildiler.

    Devletler, ona sahip olan sınıfın niteliğine, egemenliğin kaynağına, yönetme biçim ve anlayışına göre içerik ve biçim değiştirdiler. Ayrıntıya girmeden kabataslak devlet çeşitlerini, değişik ölçülere göre şöyle özetleyebiliriz:

    Sınıfsal içeriğine göre: köleci, feodal, kapitalist, sosyalist.

    Egemenliğin kaynağına göre: monarşik, aristokratik, oligarşik, teokratik, demokratik.

    Yönetme biçimlerine göre: mutlakiyet, meşrutiyet, cumhuriyet.

    Başlangıçta sadece asayişi sağlamak için esas olarak baskı ve zora dayanan Devlet, toplumun bu biçimde yönetilememesi ve kabına sığmaması karşısında ezilenlerin isyanı ve mücadeleleri sayesinde toplumsal dengeleri ve uzlaşmaları dikkate almak zorunda kalmış; böylece bugün sık sık vurgu yaptığımız Sosyal Devlet noktasına dek evrimleşmiştir. Siyaset yaşamımıza girmekle kaderimizi biçimlendiren, mutluluğumuzu derinden etkileyen bir güç haline de dönüşmüştür. Çünkü siyaset, sadece devletin yönetilmesinden ibaret olmayıp bu sayede ekonominin, toplumsal yaşamın, eğitimin, kültürün de yönetilmesi veya yönlendirilmesi anlamına gelmektedir. Zamanla anlam genişliği kazanıp genel olarak amaca ulaştıran yol, yöntem anlamında da kullanılmaktadır.

    Bugün siyaset, aynı zamanda bilimsel bir disiplinin de adıdır. Çünkü siyasetin de nesnel olarak incelenebilecek yasallığı, yöntemi ve kuralları bulunmaktadır. Halkın yararına, bilimsel yöntem ve araçlarla sürdürülecek bir siyasetin, yaşamımızı olağan-üstü güzelleştireceği ve mutluluğumuzu sürekli kılacağı kuşku götürmez. Siyasetin, halk arasında alavere-dalavere, çirkin ayak oyunları ve sahtekarlık anlamında kullanılması, yedi bin yıldır süregelen egemen sınıf siyasetinin zihinlerimizde yarattığı bir deformasyondur. Hatta egemenler, zaman zaman siyaseti öylesine kötüler ve halk kitlelerinin ondan uzak durmasını salık verirler ki, kitleler, siyasetin yaşamlarındaki önemini kavramasınlar ve başlarına gelen kötülükleri başka güçlerden bilsinler. Oysa siyaset, ekmeğimizle, eğitimimizle, özgürlüğümüzle, onurumuzla ilgili bir şeydir. Bu yüzden devleti yönetenler, gerçekte her gün ekmeğimize, eğitimimize, özgürlüğümüze ve onurumuza ilişkin kararlar almaktadırlar. Bu kararlarla yaşam düzeyimizi ya yükseltmekte ya da bizi açlığa mahkûm etmektedir ya aydınlatmakta ya da cahil bırakmakta; ya özgür yurttaşlar olmanın hazzını yaşatmakta ya da hapislerde çürütmekte; ya insan onuruna yaraşır bir biçimde ya da başı eğik, ezik-büzük, öz-güven yoksunu bireyler olarak yaşamamıza yol açmaktadırlar. Dolayısıyla siyasetten uzak durmamız, kendi kendimizden uzak durmamız, kendi kendimize yabancılaşmamız anlamına gelmektedir.

    Antik Yunan düşünürü Aristotales, insanı çeşitli biçimlerde tanımlardı: “Alet kullanan hayvan, düşünen hayvan” vb… Düşünürün bir başka tanımı daha vardı ki, konumuzun özünü oluşturmaktadır. “Zoon politicon” yani politik hayvan derdi insan için. Bu tanıma göre politik olma özelliğini aldığımızda insandan geriye ne kalır? İşte egemenler, yüzyıllardan beri kendilerinden başka herkese politikayı yasaklayarak toplumun çoğunluğunu hayvanlaştırmak istemişler; böylece daha kolay güdebileceklerini düşünmüşlerdir. Politika yapan, yapmanın yollarını arayan insan, gerçekte hayvanlaştırılmasına karşı direnmekte; daha çok insan olmanın çabasına girmektedir. Çünkü politik insan, kendi kaderine ve geleceğine sahip çıkan, kendi haklarını bilen, içinde yaşadığı topluma karşı sorumlu, başı dik ve özgür insandır.

    Gelecek haftaki yazımda kitleleri siyasetten caydırma yöntemleri üzerinde duracağım. Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.