Kategori: Yazar

  • CHP Başörtüsü konusunu neden gündeme getirdi?

    CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, geçen sene kasım ayında helalleşme ifadesini kullandı, ondan sonra uzun bir liste hazırlayıp yola çıktı. Bu listede Emine Şenyaşar’dan İŞİD tarafından katledilen Fethi Şahin’e kadar çok sayıda isim vardı. Listenin en önemli ayrıntısı ise kuşkusuz, 28 Şubat mağdurlarıyla bir araya geldi o toplantıydı…

    Kılıçdaroğlu, önce katıldığı bir televizyon programında, kendisinin de 28 Şubat mağduru olduğunu söyledi. 28 Şubat sürecinde Başbakanlık tarafından fişlenen bir bürokrat olduğunu belirtti, ardından İstanbul’a gidip, başörtüsü mağdurlarıyla bir toplantı yaptı. Sonra, 6 Temmuz’da, başörtüsü nedeniyle öğretmenlik mesleğinden çıkarılan bir öğretmeni, evinde, eşi Selvi Kılıçdaroğlu ile ziyaret etti. Son olarak da tarihler 14 Ağustos’u gösterdiğinde, CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda İstanbul’da, yaklaşık 50 kişinin katıldığı bir “helalleşme” toplantısı düzenledi.

    “Helalleşme” adı altında tüm toplum kesimleriyle kucaklaşmak için yola çıkan Kılıçdaroğlu’nun, yaz boyunca muhafazakar kesimle sürekli bir araya gelmesi, kuşkusuz iktidar bloğunda büyük rahatsızlık yarattı. O rahatsızlığın işaretlerini yandaş medyanın manşetlerinden okumak mümkündü. Zira yandaş medya Kılıçdaroğlu’nun İstanbul İl Başkanlığı’ndaki helalleşme toplantısını “tiyatro” olarak manşetine taşımış; toplantıyı düzenleyen Fatma Yavuz’a itibar suikastinde bulunmuştu.

    Amaç kuşkusuz CHP’nin bu konudaki tarihsel misyonunu ortaya koyup, “Parti’nin samimi olmadığını ortaya koymaktı.” Bunu, helalleşme toplantısını kaleme alan Ahmet Hakan’ın Hürriyet Gazetesi’ndeki satırlarından açıkça okumak mümkündü:

    “Helalleşme sözcüğünden tiksiniyorlar. ‘Biz helalleşecek bir şey yapmadık ki’ diyorlar, başka da bir şey demiyorlar. ‘Ne helalleşmesi!  Onlara günlerini göstereceğiz’ duygusundalar. …”

    CHP’de ajanda işlemeye devam etti. En nihayetinde, CHP Lideri sosyal medya hesabından, bir video yayımlayarak, başörtüsüne yasal güvence verilmesini teklif etti. Sonra da bunu Salı günkü Grup Toplantısında tekrarladı.

    CHP’nin bu adımları, başörtüsü sorununu tekelinde tutan ve bunun üzerinden iktidarın yolunu döşeyen AKP için dehşet vericiydi. Önce bunun nedenlerini, ardından Erdoğan’ın kendi deyimiyle topu nasıl göğüslediğini değerlendirelim.

    Türkiye, seçim sathı mahalline girdiğinden bu yana genel kanı, ekonomik krizin AKP iktidarını etkileyeceği yönünde. Açıkçası yapılan anketlerde ortaya çıkan düşüş de iktidarın eski gücünü bulamadığı kanısının açık delilleri. Peki ekonomi her konuda belirleyici mi? Siyasi söylemle, tencere hem getirir, hem götürür mü?

    Ben bu konuda çok emin değilim. Son olarak Gezici Araştırma koordinatörü Murat Gezici, bir televizyon programında yaptığı konuşmada, AKP seçmenlerinin bazıları üzerinde, hala kazanılmış demokratik haklarının öncelik olduğunu belirtiyordu. Yani AKP seçmeni için ekonomiden öncelikli bazı konular vardı. Bu konuların başında da benim aklımda başörtüsü olarak şekillenen, Gezici’nin bahsini ettiği demokratik haklar geliyor.

    Hal böyleyken, yandaş medya, Kemal Kılıçdaroğlu’nun her helalleşme adımını, “samimiyetsizlikle” itham ederek, aslında vatandaşlara, CHP’nin iktidarında haklarının kaybolacağı propagandası yaptı. Bu yüzden de CHP’nin başörtüsü başta olmak üzere muhafazakar kesime vereceği, önemli bir garanti olmalıydı. Kılıçdaroğlu, bu garantiyi yasal düzenleme sözü vererek, yerine getirdi.

    Peki Kılıçdaroğlu bunu tek başına mı yaptı? Önceki gün gazetecilerle bir araya gelen Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu’nun söylediklerine bakılırsa, tek değildi. Davutoğlu, bu konunun, başından beri 6’lı Masa’nın gündeminde olduğunu söylüyordu:

    “AK Parti ve MHP’nin 28 Şubat korkusu üzerinden yürüttüğü ve kendi kitlelerini konsolide etme çabasına karşı ne tedbirler almak gerekir, muhafazakar kitlelelirn kaygılarını Altılı Masa toplantılarında hep görüştük.”

    Davutoğlu, 2 Ekim’deki 6’lı Masa buluşmasında bu konunun spesifik olarak gündemlerine gelmediğini  sözlerine ekliyor…

    Davutoğlu, “Altılı Masa’da ben varım” diyerek, muhafazakarların  muhalefet bloğuna yönelik kaygılarını gidermeye çalışıyor. İttifak bloğunda bugüne kadar Saadet Partisi’nin üstlendiği rolü bir bakıma yüklenmeye çalışıyor. Tek değiller, Babacan da bu görüntüde yanlarında.

    Peki, Türkiye’nin yakın siyasi tarihi açısından pek önemli olan bu tartışma Z Kuşağında nasıl yankı buluyor. Yine anketlere bakılırsa, Z kuşağı bu tartışmalardan uzak. Son olarak Yöneylem Araştırma, AKP’nin 2002’deki oy seviyesinin altına indiğini ortaya koydu.

    Bunda sadece siyasi tercihler değil, doğal sirkülasyonun da katkısı var. Daha önce SETA’nın yayımladığı bir rapora göre, 2002’de AKP’yi iktidar yapan kitle doğal sirkülasyon nedeniyle eridi. SETA’ya göre onun yerine gelen Z Kuşağı’na AKP’nin bir vaatle gelmesi gerekiyordu. 

    Elinde ekonomik krizden başka bir şey kalmamış olan AKP’ye bu yeni vaat de Kılıçdaroğlu’nun “eski Türkiye” hatırlatmasıyla geldi. Eski Türkiye’nin korkuları üzerinden yeni Türkiye vaadi Z Kuşağı’nı nasıl etkiler bilinmez ama AKP’nin bu düğümü çözecek adımı CHP’den görmesi hayli tartışmalıydı.

    Kulislerde CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun AKP’de, başörtüsüne ilişkin yasal düzenleme çalışmalarını duyması üzerine ön almak için böyle bir adım attığı konuşuluyor. Son aylarda yaşanan atışmalara bakılınca kulağa olası gelen bu senaryoya göre, AKP’nin Devrim Kanunları üzerinde yaptığı ve seçim kampanyası olarak gündeme getireceği bu çalışmaya Kılıçdaroğlu, çalım atmak istemişti. Son günlerin moda deyimiyle, rol çalmak istemişti.

    Bugüne kadar ÖTV indirimi, KYK borçlarının silinmesi gibi konularda başarılı bir şekilde bunu yapan Kılıçdaroğlu, aslında tuzağa mı düştü? Erdoğan’ın deyimiyle, “Kılıçdaroğlu pas attı, kendisi de topu göğüsledi mi?”…

    CHP’deki analizlere kulak asarsak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu konuda bir yol haritası mevcut. Bunu bir satranç oyunu gibi görüyorlar, Erdoğan’ın bu hamlesine karşı geliştirecekleri pozisyonları ceplerinde. Sadece zaman bekliyorlar.

    Nasıl bir zaman?

    AKP Kulisleri çok hareketli. MYK üyeleri ile milletvekillerinin çalışmaları başladı, Pazartesi günü Anayasa taslağının Kabine Toplantısına yetiştirilmesi gündemde. Onay görürse de Salı veya Çarşamba günü TBMM Başkanlığına sunulacak.

    Sonra da CHP’nin salvoları ardı ardına gelecek. En azından CHP Genel Merkezi’ndeki tutum bu. Genel Merkez böyle ama CHP tabanının bu ve benzeri çıkışlara itirazını da göz ardı etmemek gerek. CHP Genel Merkezi de özellikle Alevi tabanının oyunu cepte hazır sanmamalı.

  • Kültürel hegemonya tamam, sıradaki!

    Yüksek lisans tezimi yazarken, ele aldığım konu Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne adaylık süreciyle ilgiliydi. Daha doğrusu tezimde bu adaylık sürecinin köşe yazarlarının yazılarında nasıl savunulduğu ya da daha akademik tabirle nasıl temsil  edildiğine odaklanacaktım. O tarihlerde uzun yıllara sâri Avrupa Birliği hayalinin doruk noktasını deneyimliyorduk. 1999 Aralık ayında bu hayale dair bir dönüm noktası yaşanmıştı. 10-11 Aralık tarihleri arasında Helsinki’de toplanan AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylık başvurusu resmiyet kazanıp kabul edilmişti. Yani Türkiye’nin AB kapısındaki uzun süreli bekleyişinde bir büyük adım atılmış oluyordu. Aslında gidilecek daha çok uzun yol vardı, ama o  zamanki olumlu hava köşe yazılarına “sanki Türkiye’nin 200 yılı bulan Avrupalılaşma, batılılaşma, medenileşme, modernleşme”, artık adına ne derseniz deyin, yolunun sonuna gelinmiş gibi yansıdı. Tuhaf bir ülkeyiz vesselam. Bazı şeyleri  abartmakta üstümüze yok.

    Hayatlarımız ifratla tefrit arasında gidip gelmelerle geçiyor. Bir bakıyorsunuz AB adlı medeniyet treninin en heveskâr yolcu adayıyız, bir bakıyorsunuz AB ve bileşenleri en azılı düşmanlarımız. Yeri geliyor bu bileşenlerin simgelerini bıçaklamakta, yakmakta, yuhalamakta ve onlardan ölesiye nefret etmekte çok hevesliyiz. Yeri geliyor, bu birliğin bileşeni ülkelere kapağı atmak için atmadığımız takla kalmıyor. Neyse asıl mevzumuz bu değil tabi ki. Bu mevzu asıl anlatmak istediğim konuyla  bir yönüyle doğrudan, bir başka yönüyle dolaylı ilişkili. Dolaylı ilişki yazının zemininde inceden ilerleyecek tabi ki. Ben asıl mevzuya geleyim.

    Ben uzun bir akademik metin yazma konusunda ilk deneyimimi yaşarken, öncelikle köşe yazarlarının ne olduğunu anlatmaya çalışmam gerektiğine kanaat getirdim tez danışmanımla birlikte. Bu köşe yazarlarının işlevi nedir? Köşe yazarlarının  toplumsal olarak varlıklarının anlamı nedir? Köşe yazarının genel olarak modern dünyadaki ve Türkiye’deki yeri ve anlamı nedir gibi sorulara kuramsal olarak yanıtlar vermem gerekiyordu. Bu soruların yanıtları hiç de kolay değildi. Üstelik de  akademik hayatının başında bir acemi akademisyen adayı için bunu yapabilmek epey bir çetrefilliydi. Zira aslında dünyada köşe yazarı diye bir kavram pek de yaygın değildi. Gazetelerin ya da günümüzün web sitelerinin siyasi yorumcuları  vardı Batıda. Ama Türkiye’de bunun adı eskinin fıkra yazarı, günümüzün köşe yazarıydı. Köşe yazarı kavramının hem siyaset bilimi hem de sosyoloji disiplinleri açısından bir anlamı yoktu. Zira köşe yazarı yazıyla toplumsal hayata müdahil  olan, kafa emekçiliği yapan diğer pek çok meslek erbabı içinde sadece birisiydi ki bunlar da hem sosyoloji hem de siyaset bilimi açısından belirlenen genel bir kategori içerisindeki tikel bir örnekti.

    Ruslar bunlara zamanında entelijansiya demişler, Osmanlılar münevver, İranlılar rövşenfikran, batılılar entelektüel demişler. Osmanlı’nın münevver sözcüğü ile İranlıların rövşenfikran sözcüğü birbirine pek benzer. İkisi de düşün insanını  aydınlıkla, aydınlanmayla özdeşleştirirler. Tam da belki bu nedenle, her iki toplumda da aydınla yobaz arasında hep bir karşıtlık olmuştur. Birincisi aydınlanmayı ve ilerlemeyi, ikincisi muhafaza etmeyi ve gericiliği temsil etmiştir, etmeye de devam ediyor. Ne var ki batılıların entelektüel kelimesi intelect, “zekâ, akıl, idrak, müdrik” gibi anlamlara gelen kök sözcükten neşet eder. Entelektüelin aydınlıkla ve ilerlemeyle dolaylı bir anlamı vardır. Bu bağlamda, herkes zekâ sahibidir ve düşünebilir olduğu için herkes entelektüeldir aslına bakılırsa. Bu açıdan baktığımız zaman eğer herkes düşünebilir ve zekâ sahibiyse neden bazıları entelektüel payesi edinir de herkes bu payeyi kazanamaz? İşte konunun hassas noktası  burada yatar. Ben de bu noktada tıkanmış ve bu yazarların neden Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili görüşlerinin önemli de, biz sıradan fanilerin önemsiz olduğunu anlatabilmem gerekti.

    Yani özetle neden bu zatı şahanelerin Türkiye’nin AB aday üyeliği ile ilgili yazılarını incelemem gerekiyordu? Ya da bu yazılar bize ne söyleyecekti? Ya da neden sıradan insana değil de, bu yazarların yazılarına kulak vermeliydim? İşte bu soruların yanıtlarını ararken karşıma iki ismin ayrım ve tanımlamaları çıktı: Antonio Gramsci ve Pierre Bourdieu. Antonio Gramsci toplumsal alandaki her bireyin entelektüel kapasitesi olduğunu ileri sürerek, bazılarının entelektüel rolü  üstlenmesinin tamamen toplumsal alandaki tarihsel değişimler sırasında kurulan tarihsel bloktaki misyonuyla ilgili olduğunu düşünür. Kendisinden önce entelektüele ya da aydına yüklenen verili ilerici rolü yadsıyarak, her tarihsel dönemin geleneksel ya da organik entelektüelinin olduğunu ve bu entelektüelin kendiliğinden bir ilerici ya da gerici misyonu üstlenmediğini kabul eder. Bu anlamıyla baktığımız zaman, entelektüele yüklenen kendiliğinden olumlu tözü bir anlamda  geliştirdiği kuramsal yaklaşımla yıkar. Bu açıdan baktığımız zaman aslında Gramsci’nin ister geleneksel isterse organik her türlü entelektüel ya da aydın kategorisi, devlet ile sivil toplum arasında uzlaştırıcı işlevi görür.

    Gramsci’nin bahsettiği sivil toplum kavramına siz halk da diyebilirsiniz tabi ki. Aydın ya da entelektüel, her türlü tarihsel değişim sırasında ortaya çıkan uzlaşmazlıkları ittifak içinde olduğu sınıf lehine çözümlemeye çalışır. Burada aydın tek  başına ilerici bir rol üstlenmez. İttifak içinde olduğu sınıf ne kadar ilericiyse, ancak o bu ilerici rolü pekiştirebilir. Gramsci’nin entelektüele yüklenen tarihsel olumlu işlevi sorgulatan bu tanımlaması kafamı ve ufkumu biraz açmakla birlikte, köşe  yazarı kavramının konumunu ve işlevini tam olarak kavramamı sağlamamıştı.

    Bu noktada imdadıma Bourdieu’nun sembolik seçkin kavramı yetişti. İşte bulmuştum. Sembolik seçkin. Gramsci’nin tarif ettiği aydın ya da entelektüel kavramı en nihayetinde olumlu bir işlev üstleniyor gibi görünmese de, anlamında başlı başına  bir olumluluk vardı. Her yönüyle olumlu anlamda sıradan insandan ayrılıyordu. Benim maksadım da elbette köşe yazarını sıradan insandan ayırmaktı ki Türkiye’nin AB aday adaylığıyla ilgili yazdıklarını neden incelemem gerektiğini hem  kafamda hem de tezimde meşrulaştırabileyim. Nihayet hem olumlu olmayan, hem de sıradan insandan ayrılmasına yol açan bir kavrama ulaşmıştım. Ancak yine de hala bir olumluluk vardı: Seçkin. Nitekim tez savunmam sırasında bu  seçkin kavramındaki “olumlu” öz karşıma bir sorun olarak çıktı. Tez jürimdeki bir hocam, seçkin kavramının başındaki “sembolik” sıfatına pek itibar etmeden seçkin kavramının olumlu anlamına odaklanmıştı ve o zaman misal yazılarını  incelediğim Mehmet Barlas, Ertuğrul Özkök, Engin Ardıç gibi köşe yazarlarını ne münasebetle “seçkin” olarak nitelendirdiğimi sorgulamıştı. Hocam haklıydı belki de. Ancak Bourdieu’nun “sembolik seçkin” kavramı en nihayetinde beni bir noktada kurtarıyordu. Zira Bourdieu’nun bu sembolik seçkin kavramı içinde hem ekonomik hem de kültürel tanımlamayı barındırıyordu.

    Sembolik seçkin kültürel ve maddi sermaye itibariyle, sesi olduğu burjuva sınıfıyla sınıfsal bir yapılaşma içindeydi ve tam da 90’lı yılların bahse konu köşe yazarları her bakımdan bu tanımlamaya uyuyorlardı. Her biri, dönemin reklam gelirleri  yüksek, devletle kurdukları ihale ve çıkar ilişkileri sayesinde büyük holdingler haline gelmiş medya sahiplerinin astronomik maaşlar verdikleri ve bu maaşlarla hem maddi hem de kültürel sermaye itibariyle çıkarını savundukları medya sahipleriyle yakınsamışlardı. Misal Aydın Doğan’ın çocuklarıyla Ertuğrul Özkök’ün çocukları aynı okullarda okuyacak kadar birbirine yakın maddi ve kültürel sermayeye sahiplerdi. Bu açıdan baktığımız zaman, dönemin köşe yazarları, devletle  sınıfsal yapılaşma içinde bulundukları burjuva sınıfının dolayımı üzerinden bir aidiyet ve temsil düzeyine sahiplerdi.

    Devletin çıkarları, temsilciliğini yaptıkları sermayedarın çıkarı dolayımı üstünden savunulan bir şeydi. Yine bu açıdan baktığımız zaman, dönemin köşe yazarları herhangi bir talimata gerek kalmaksızın, içselleştirdikleri burjuva kültürel  değerlerini kendiliğinden habituslarının bir parçası haline getirebilmişlerdi. Şimdi bu kadar uzun bir girizgâhı neden yaptığımı muhtemelen okuyucu merak ediyordur. Sabırlı okuyucu eğer şu satırlara kadar yazdıklarımı okuyabilmişse, ulaşmak istediğim noktaya geldiğimi görecektir. Bir akademisyenin kişisel akademik gelişimiyle tarihsel dönüşümler her zaman birbirini takip eder. Kendi gelişim seyrini takip etmeyi ya da kendi kendini gözden geçirmeyi becerebilen akademisyen herhangi bir konuyu tanımlarken bir zamanlar kullandığı kavram setlerinin hala geçerli olup olmadığını her zaman sorgular. Ben de geçtiğimiz günlerde, ülkenin kadiri mutlak Cumhurbaşkanının televizyon kanallarından birisine çıkıp karşısına oturttuğu gazeteci/köşe yazarlarıyla hasbihal ettiği programda sarf ettiği “Abdülkadir Bey artık bunu da köşenizde yazarsınız!” talimatını duyunca, bu kişi ya da kişileri nasıl tanımlayabileceğimi düşünmeye başladım. O günden beri, bu kişileri  nasıl tanımlamak gerektiğini düşünüyorum ve ayrıca bahse konu kadiri mutlak Cumhurbaşkanının neden halkın önünde böyle bir talimat verme gereği duyduğunu anlamaya çalışıyorum. 

    Yazının girişinde bahsettiğim günlerden bu yana yirmi yılı aşkın zaman geçti. Bu yirmi yıl içinde hem toplumda hem siyasette ve hem de medyada pek çok şey değişti. Son beş yıldır ortaya çıkan değişimler ise belki de uzun yıllar içinde  gerçekleşebilecek radikal değişimler. Şimdi son beş yıldır, ülkede her türlü kararı tek bir kişi vermeye başladı. Yapılan her iş tek bir kişinin talimatı olmadan yapılamaz hale geldi. Bu tek bir kişi fiilen her türlü işe talimat verebilecek kapasiteden uzak olabilir, ancak bu durumda bu kişinin yapıp ettiklerini halka anlatan ya da bu eylemleri meşrulaştıran ister köşe yazarı isterse bakan olsun her kişi iradesinden sıyrılmak zorunda kaldı. Bu kişi ya da kişilerin iradeleri bir anlamda tek bir kişinin iradesiyle özdeş hale geldi. Burada Bourdieu’nun sembolik seçkin kavramına yeni bir boyut ekleyerek bütün tek kişiyle toplum-halk-sivil toplum arasında bağ kuran kişilere toptan “simbiyotik seçkinler” demek mümkündür artık. Simbiyotik seçkini sembolik seçkinden ayıran en temel ayrım, sembolik seçkin, siyasal, kültürel, ekonomik olmak üzere her türlü karar, eylem ve anlamı kendi iradesine dayanarak halka aktarıyormuş gibi görünürken, simbiyotik seçkin böyle bir görüntüye ihtiyaç duymaz. Böyle bir görüntü, tek adamın herkesten beklediği mutlak biatını zedeler. Simbiyotik seçkin hem habitus hem de irade olarak kendini hiçleştirmelidir ki, tek adamın kadiri mutlak pozisyonu pekişebilsin. Günümüzün siyasal ve toplumsal konjonktüründe, özellikle de Türkiye’de oluşan siyasal kültür ortamında, liderin söz ya da eylemlerinin dolayıma sokulması onun meşruiyetini zedeleyebilir. Zira günümüzün muhafazakâr popülist tek adamları, halkla dolayımsız bir ilişki içinde oldukları vehmini ne kadar yaygınlaştırabilirse o kadar meşru bir zeminde oturabildiklerine kendilerini inandırmışlardır. Halkın teveccühü de bu inançtan kaynaklanır zaten. Ne var ki, simbiyotik seçkinin dolayımsız, talimatlı uzlaştırıcı rolü, kriz anlarında sekteye uğrama riskiyle karşı karşıyadır.

    Türkiye, ekonomik kriz başta olmak üzere, her alanda derin bir kriz içindedir. Ahlaki, dini, kültürel, siyasi, hukuki, manevi pek çok krize eşlik eden giderek derinleşeceği çok açık olan ekonomik kriz, tek adamın halkla kurduğuna inandırdığı dolayımsız ilişkiyi de zedelemiştir. İşte tam da bu nedenle tek adam, gücünü ispatlamak istercesine, fütursuzca karşısına aldığı simbiyotik seçkinlere talimatlar vermekte bir beis görmemektedir. Ancak bu simbiyotik seçkinlerin tarihsel uzlaştırıcı  rolü çoktan ortadan kalkmış, birer karikatür haline gelmiştir. Tabi ki, yine de hala bir işlev gördüklerini inkâr etmemek gerekir. Tek adamdan çoktan umudu kesmiş olan geniş halk kesimleri, tek adamın karikatürleşmiş kadiri mutlak pozisyonuna gülmek yerine, simbiyoz içinde olduğu bu seçkinlere gülmektedir. Zira tarih hepimize göstermiştir ki, her türlü diktatörün kendini en güçlü zannettiği anlarda kendisine erişemeyen geniş halk kitleleri onunla özdeşleşen simgelere saldırır.

    Simbiyotik seçkinler, günümüzün tek adamıyla özdeşleşen önde gelen simgelerdir ve tek adamı halkın öfkesinden koruyan bariyer işlevi görmektedir. Bu işlevin ne kadar süreceğiyse halkın öfkesinin sınırıyla ilişkilidir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Anayasa çıkışındaki amaç gerçekten başörtüsü mü?

    CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “böşörtüsü” çıkışına Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Anayasa salvosu geldi. Tartışma başladı…

    Erdoğan’ın bugünkü grup toplantısındaki en dikkat çekici bölüm, hem başörtüsü sorununu kendi iktidarının çözdüğünü söyleyip hem de bu sorunu çözmek için Anayasa değişikliği çağrısı yapması oldu. O çağrıyı yaparken de araya iki cümle sıkıştırdı ve dedi ki:

    “Aile kurumumuzu güçlendirecek ilave değişiklikler yapalım.”

    Erdoğan bunu söylediği anda, benim gözümde işin rengi değiştirdi. Madem başörtüsü sorunu yoktu, Anayasa değişikliğindeki amaç aslında bu muydu?

    Nasıl mı?

    Hafızalarınızı tazeleyim…  Sizi 2010 yılındaki Anayasa değişikliği sürecine götüreyim.

    AKP, 2010 Anayasa taslağını önümüze getirdiğinde Meclis’teydik. Ben taslağı alıp da ilk maddesini okuduğumda, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Zira ilk madde şu şekildeydi:

    “Devlet, çocuk istismarı, cinsellik ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirler alır.”

    İstismar ve şiddet pek anlaşılırdı lakin, burada geçen “cinsellik” ifadesinde bir sıkıntı vardı. Hemen Avukat Hülya Gülbahar’ı aradım. Zira o da benden farksız düşünmüyordu. Bize burada sıkıntı olduğunu düşündürten, tam bu taslak önümüze geldiği zamanlarda, parklarda oturan gençlere Zabıta tarafından ceza kesilmiş olmasıydı. Bu işte bir tuhaflık vardı, o tuhaflıkları kaleme aldığım yazı Habertürk Gazetesi’nde ertesi gün manşet olmuştu.

    Hülya Gülbahar da boş durmamış, kadınları topladığı gibi Meclis’e gelmişti. Uzun görüşmeler, tepkiler sonucunda, AKP geri adım attı!

    Madde, “Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır” diye değiştirildi.

    “Cinsellik” ifadesi madde metninden çıkarıldı.

    Çıkarılmasa ne olurdu? O zaman bulunduğumuz ortam, bu ifade çıkarılmasa Ahlak bekçilerinin sokaklardaki gençlere müdahale edeceği yönündeki kaygılarımızı arttıran cinstendi. Bugün geldiğimiz nokta ise LGBTİ+’lere yönelik tartışmaları akıllara getiriyor!

    Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, “Talimatı aldık, çalışmalara başlıyoruz” dedi.

    Taslak çok uzun sürmeden, ortaya çıkacak.

    AKP Grubu, 2010’dan bugüne neyi çantasında sürüklemiş, o gün göreceğiz.

  • Yara derin, yara büyük, deldi geçti sızlıyor kemik…

    Değişir sistemler, çöker saltanatlar, hükümetler de gider.

    Gider elbet, gider de ya peki; suyun çürüdüğü, tuzun koktuğu bir coğrafya nasıl onarılacak, nasıl değişecek bozulan insanla?

    Yara derin, yara büyük, deldi geçti sızlıyor kemik..

    Semirtilmiş erkekliğin katlettiği kadın cinayetleri durmuyor. Kartopu oynadı diye insan öldürülüyor…

    Yetmiyor…

    Kopya çekerken yakalayan eğitimciyi öldürenler, istediği raporu yazmadı diye sağlık emekçisini darp edenler, besleniyor hukuksuzluktan, semiriyor cezasızlıktan bitmiyor…

    Emeksizce para kazanan kültürsüz erkeklerin, hudutsuz bir şımarıklık ve hadsizlikle kendilerine her şeyi hak gördükleri eğlence anlayışı içinde pırlanta gibi bir can, bir müzisyen istedikleri parçayı bilmediği için söyleyemeyince canice katlediliyor…

    Yılların nefret dili, kindarlık söylemlerinin kodlandığı insanlarla aynı toplumda yaşarken, bu şiddet sarmalının ucu nerelere varacak kimse bilmiyor…

    Ama durmuyor..

    TV’ler de; zorbalık, mafyatik güzellemeler, kılıçlar, kafa kesmelerle toplum kodlarını; sevgiden, vicdandan, merhametten bir habere evrilten, ölümü kutsayıp yaşamı savunmaktan uzak diziler de bitmiyor…

    Günler ağır, günler sisli, kötülüğün zirve yaptığı çağda, coğrafya adeta can çekişiyor.

    Şiddeti semirten, kültürel ve siyasi anlayış içinde hayatta kalmaya çalışırken, toplum bir de ekonomik krizle boğuşuyor…

    Sevginin ezgisini ıslıklarla söylemek varken, ölüm vadisine dönen coğrafyada artık kimse kendini güvende hissetmiyor…

    Karanlığın en derinin içinde, hani zifiri karanlıkta çırpınıyor…

    Neyi yazalım. Hangi birine yanalım…

    Evsizlere, sokaktaki canlara mı? Ellerinden gelecekleri kayan gençlere mi?

    Mevsimlik tarım işçileri, çocuk işçiliğine mi? Her gün yasaklanan festivaller, konserlerle yaralanan sanata mı?

    Arkasında “Adalet Mülkün Temelidir” yazan ama mülkün bir diğer temelinin aile olduğunu unutan hukukun, hukuksuzluklarıyla parçalanan ailelere mi?

    Tüm bunları yazıyor, gerçeği kamuoyuna duyuruyor diye cezalandırılan Basın Emekçilerini mi?

    Yetmez gibi, Basına uygulanmak üzere çıkarılmak istenen Sansür Yasasına mı?

    Neye yanalım, hangi birini yazalım?

    Başımız üstündeki gök bulanık, günler koyu bir lacivert karanlık…

    Bir şey yapmalı. Yapmalı artık bir şey. Büyütmeli mesela öfkeyi, bu böyle gitmez, gitmeyecek demeli.

    İktidara, muhalefete, siyasiye, siyasete, STK’lara, aktivistlere…

    Korunaklı yerlerinde, susarak tepkisiz oturan tuzu kurulara…

    Dokunur bu sistem size de, bu zalim kötülüğün dokunacağı kimse kalmadığında…

    Ya şimdi, hemen bugün, yan yana durursunuz bu halkla ya da kötülüğü daha da büyütürsünüz tepkisiz suskunluğunuzla…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • CHP’li belediyelerde aslında ne oldu?

    Önce Mersin, ardından İzmir. Son bir haftada siyasi iktidarın zoraki soruşturmalar ve algı operasyonlarıyla hedef yaptığı iki ilin belediye başkanı hafta sonu Ordu’da buluştu; Seyit Torun aracılığıyla kamuoyuna mesaj verdi. Sonra da kenti sokak sokak gezip, o operasyonların boşa çıktığını gösterdi.

    Son bir haftadır Mersin Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Büyükşehir Belediyesi hakkında yazılan yazılar ve yapılan yorumlar, iktidarın yankı odalarında nasıl bir etki yarattı bilinmez ama iki başkanla geçen hafta sonu sokağa çıktığımda gördüm ki; o operasyonların hiç ama hiç katkısı olmamış.

    Biraz uzun bir yazı olacak, ama tane tane anlatmakta fayda var. Önce Mersin’de ardından İzmir’de ne olduğunu bir anlatalım. Kafa karışıklıkları giderilsin.

    MERSİN’DE NELER YAŞANDI?

    26 Eylül günü, Mersin Polisevi’ne saldırı düzenlendi. Süleyman Soylu’nun verdiği bilgiye göre, 2 kadın terörist, çantalarıyla birlikte Polisevi önünde nöbet tutan polislere ateş açıyor ve çatışma çıkıyor. Daha sonra iki ayrı patlama gerçekleşiyor ve İçişleri Bakanı’nın verdiği bilgiye göre, iki kadın kendi sırtlarına koydukları bombaları patlatıyorlar. Burada iki kadın teröristle birlikte, bir polis de yaşamını yitiriyor.

    Olayla ilgili olarak Anadolu Ajansı, iki kadın teröristin saldırısı için “PKK saldırısı” manşeti attı. Gazeteci Ruşen Takva ise olayı HPG’nin üstlendiğini açıkladı.

    İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, olayın ilk anında yaptığı açıklamada, buradaki kadınlardan birinin isminin “Dilşah Ercan” olduğunu açıkladı. Ancak bu isim oldukça tartışmalıydı…

    Dilşah Ercan, Yorum Gazetesi ve Yeni Özgür Halk Dergisi’nde çalışmış. Hakkında toplatma kararı olan Yeni Özgür Halk Dergisi’ni kargodan alırken polisler tarafından gözaltına alınıp, tutuklanmış. Hakkında bazı eylemlere de katıldığı gerekçesiyle PKK örgüt üyeliğinden dava açılmış. 8 yıl 9 ay hapis cezası alarak, Karataş Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderilmiş. 3. Yargı paketi ile 2013 yılında serbest bırakılmış bir kadın.

    Tutuklu gazeteciler listesinde ismi geçiyor. O listelerden biri de CHP’nin yaptığı liste. Soylu bu ismi açıklar açıklamaz, Mersin’deki saldırı ile CHP’nin tutuklu gazeteciler listesi üzerinden bir bağ kurulmaya çalışılıyor. Hatta ilk mesaj AKP’li Hamza Dağ’dan geliyor. Dağ, “Terör örgütleriyle kol kola olmayı normalleştiren Kılıçdarolu” ifadesini kullanıyor, sosyal medyadan.

    Takvim Gazetesi “İşte namussuz siyaset” başlığıyla haberi verirken, yasalarla kamu yayıncılığı yapması gereken TRT de yandaş gazete manşetlerini atarak, “Mersin’deki saldırının faili de CHP’nin tutuklu gazeteciler raporunda” diye haberi verdi.

    29 Eylül’de saldırıyı üstlenen HPG’nin yaptığı açıklamada ise saldırıdaki ismin Dilşah Ercan olmadığı açıklandı. Açıklamaya göre o saldırı düzenleyenlerin adı Dilara Ürper ve Emel Feremez Hisên’di… Aynı anda Kemal Kılıçdaroğlu da İçişleri Bakanına “2 gündür yalan söylediniz, havuz medyası manşetler attı” dedi ve saldırganların DNA raporlarını açıklamaya davet etti.

    Kılıçdaroğlu’na göre devlet burada Başsavcılığın DNA raporunu saklamıştı! Bunun nedeni de saldırı üzerinden CHP ile bir bağ kurma çabalarıydı. Kılıçdaroğlu’nun çıkışıyla birlikte bu Mersin saldırısına dair soru işaretleri ortaya çıktı.

    Ve ilginç bir şekilde bir önceki gün, yani 28 Eylül’de, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Mersin’de başka bir soruşturma için düğmeye basıldı. Bir şafak operasyonuyla Mersin Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Daire Başkanı Bedrettin Gündeş, gözaltına alındı. Gündeş, 29 Eylül’de de tutuklandı. Yandaş medya organları, zorlama bir yorumla, Gündeş’in tutuklanması ile Polisevi baskını arasında bağ kurmaya çalıştı.

    Bedrettin Gündeş’in ifade tutanaklarına baktım.

    Gündeş hakkında bir gizli tanık ifadesi bulunuyor. Bu ifadede, “Güneş’in, PKK örgüt yöneticileri ile gizli görüşmeler sağladığı ve Avrupa’nın üst düzey sorumlularından biriyle fotoğrafının bulunduğu, örgüte para aktardığı, ” iddia ediliyordu. Gündeş, suçlamaları kabul etmedi.

    İfadelere göre, Gündeş’e, bir terör örgütü üyesi ile çekilen fotoğrafı gösterilmiş. Gündeş, 2014 yılında Toroslar Belediye Başkan adayı olduğunu ve söz konusu fotoğrafların Demirtaş Mahallesi’nde gittiği bir düğünde çektirildiğini anlattı. Bu fotoğrafları çektirdiği şahısları ise tanımadığını söyledi. “Belediye başkan adayı olduğum süreçte binlerce fotoğraf çektirdim” diye yanıt verdi.

    KURBAN BAYRAMI AFİŞLERİ

    İfadede, Kurban Bayramı afişleri de gündeme geldi.

    “1 Temmuz 2022 tarihinde ilimizin farklı noktalarında bulunan bilboardlarda, ‘Paylaşmanın, Kavuşmanın, Kaynaşmanın Bayramı’ şeklinde baş harflerini PKK yazısının oluşturduğu afişler asıldığı görülmüştür. …Söz konusu afişler kim tarafından belirlendi? Bu afişlerin asılması talimatını kim verdi?” sorusu yöneltildi.

    Gündeş, bu soruya şu yanıtı verdi:

    “Büyükşehir Belediyesinde özel günler için bu tür afiş, etkinlik tasarımları, hazırlayan grafik ekibimiz bulunmaktadır. Bu ekip grafikleri hazırlayıp, onaya sunar. Akabinde yayınlanmaları yapılır. Söz konusu afişin kesinlikle örgütsel amaçla hazırlanması söz konusu değildir. Tamamen tesadüf olmuş ve gözden kaçmış bir afiştir. Yaratılabilecek siyasi algının önüne geçmek için de kaldırılarak, yerine yenileri asılmıştır.”

    Gündeş’in, Mersin Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nce alınan 16 sayfalık ifade sorgu tutanağını, sayfa sayfa okudum. Bu tutanakların hiçbir bölümünde Mersin Polisevi saldırısı ile ilgili tek bir ifade bulamadım.

    Buna rağmen, Yeni Şafak Gazetesi, 28 Eylül 2022 tarihinde, Gündeş’in gözaltına alındığı operasyon haberini, “PKK saldırısı sonrası Mersin Büyükşehir Belediyesi yöneticisi Bedrettin Gündeş operasyonla gözaltına alındı” başlığıyla verdi. Haberde, “PKK terör örgütü tarafından geçtiğimiz günlerde Mersin’in Mezitli ilçesinde bulunan polisevine gerçekleştirilen saldırıyla bağlantılı kişilerin araştırılması devam ediyor. Sabah saatlerinde Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde, İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekiplerince gerçekleştirilen çalışmada 30 kişi gözaltına alındı. Polisin zanlıları yakalamaya yönelik çalışmaları devam ediyor” ifadelerine yer verildi.

    Sabah Gazetesi ise Gündeş’in tutuklanma haberini, “26 Eylül’deki polisevine yönelik hain saldırı sonrası PKK terör örgütünün ildeki faaliyetlerine yönelik yapılan soruşturma kapsamında yeni bir operasyon için düğmeye basıldı. … Şüpheliler arasında Mersin Büyükşehir Belediyesi Basın Daire Başkanı Bedrettin Gündeş de yer alıyor” ifadelerine yer verildi.

    Bir not daha… İfade tutanaklarında Gündeş’e sorulan gizli tanık beyanlarının tarihleri de dikkat çekici. Gizli tanığın ifadesi 2019 tarihli bir dosyadan! Kurban Bayramı dışındaki suçlamaların tarihi ise 2014. 

    Ama nasıl oluyorsa, tüm bunlar yandaş medya tarafından, 26 Eylül’de düzenlenen bir saldırı üzerinden irtibat kurdurularak, servis ediliyor. Bu iki farklı soruşturma üzerinden, bir algı çalışması yapılmaya çalışılıyor.

    Görünen o ki; yandaş medya gerek tutuklu gazeteciler listesi üzerinden olsun gerek de Bedrettin Gündeş soruşturması üzerinden olsun, CHP ile Mersin Polisevi saldırısı üzerinden zorlama bir bağ kurmaya çalışıyor. Ama tutmuyor!

    İZMİR’E 26 YIL SONRA GELEN SORUŞTURMA

    İktidarın hedefindeki bir diğer CHP’li belediye ise İzmir…

    Geçtiğimiz günlerde İzmir’in kurtuluşunun 100. Yılını görkemli bir törenle kutlayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, törende yaptığı konuşma ile iktidarın hedefindeydi.

    Soyer, 9 Eylül’deki etkinlikte, “100 yıl önceydi. Bu toprakları yönetenler gaflet, delalet ve hatta hıyanet içindeydi. Gençleri, kadınları ve geleceği hiç düşünmediler. Sadece saraylarındaki saltanatı korumak için bütün milleti ateşe attılar” demişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu sözlere, “Birileri İzmir’in Yunan’dan kurtuluş gününü Osmanlı’ya hakaret günü haline getirirken, biz ecdadımıza layık olmaya çalışıyoruz” diye yanıt vermiş, Tunç Soyer, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli başta olmak üzere iktidarın hedefi haline gelmişti.

    Aradan 1 ay bile geçmedi, İçişleri Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı hakkında ilginç bir soruşturmanın kapağını açtı. Üstelik o soruşturma tam 26 yıl öncesine aitti…

    Olay 1987 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Çankaya’daki bir arazisini vererek, Hilton Oteli’nin yüzde 23,3 hissedarı olmasına ilişkin. Zira iddiaya göre, Hilton Oteli’nden paralar tahsil edilmeyerek, kamu zararına neden olunmuştu. Burhan Özfatura döneminde yapılan otelin otopark gelirlerinin yüzde 50’si de belediyeye verilmesi gerekirken, yıllar boyunca tahsil edilmemişti. İşte bu konuyla ilgili Tunç Soyer hakkında İçişleri Bakanlığı soruşturma izni verdi!

    Hemen belirtelim 1987 yılındaki o anlaşmayı imzalayan Özfatura hakkındaki soruşturma zamanaşımından düşmüş.  

    Tunç Soyer’in Seferihisar Belediye Başkanı olduğu döneme ilişkin olarak da 2017 yılında, yani bundan tam 5 yıl önce, kurduğu Kalkınma Kooperatifi için izin almamış olması da İçişleri Bakanlığı tarafından bugün açılan soruşturmanın ikinci konusu.

    Üçüncü konu da, Yurt dışında yaşayan Prof. Ayşen Uysal’a yönetim kurulu toplantılarına katılmamasına karşın huzur hakkı verilmesi ile ilgili.

    UYDURUK VE ZORLAMA ALGI OPERASYONLARI 

    Hafta sonu Ordu’da CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanlarının bir araya geldi buluşma da işte tam böyle bir atmosferde gerçekleşti. CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanları, CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun’un ev sahipliğinde Ordu’da bir araya geldi.

    Tüm bu kampanyaya karşın başta İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ile Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer’i oldukça dinamik ve enerjik gördüğümü söyleyebilirim. Açıkçası ne Seçer ve Soyer, ne diğer belediye başkanları ne de ev sahibi CHP’li Torun bu kampanyadan hiç de etkilenmişe benzemiyordu.

    Zira Torun da bu kampanyanın ne kadar iliştirilmiş ve zorlama bir kampanya olduğunu, Ordu’dan, kamoyuna, “Uyduruk ve zorlama algı operasyonlarıyla belediye başkanlarımıza kumpaslar kurulmaktadır” diye açıkladı.

    CHP’ye göre bunlar algı operasyonları dışında bir şey değil. Algı operasyonuna verilecek en güzel yanıt da CHP’li belediye başkanlarını yan yana ve halkla beraber göstermekti. Hafta sonu Ordu’da da bu görüntü verildi.

    Ordu’da belediye başkanları önce Seyit Torun başkanlığında uzun bir toplantı yaptı. Toplantıdan sonra kamuoyuna açıklama yapan Torun, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na ilişkin çıkan haberlere dair, “Mersin Büyükşehir Belediyemizi ve CHP’yi terörle yan yana getirme hadsizliğinde bulunan tüm çevreleri en güçlü şekilde kınıyoruz” değerlendirmesini yaptı.

    Mersin Polisevi’ne düzenlenen saldırıdan da siyasi iktidarı sorumlu tuttu:

    “Asıl milli güvenlik sorunu olanlar, Teröristlerin ayakkabı numarasına kadar biliyoruz deyip, saldırılara engel olmayı başaramayanlar ve şehitlerimiz üzerinden ucuz siyaset yapanlardır.”

    Torun’un İzmir için de bir mesajı vardı:

    “İzmir’in kurtuluşunun 100. Yıl dönümündeki görkemli kutlamalara ortak olamayanların hazımsızlık içinde olduğunu biliyoruz. Bu soruşturmalarla belediye başkanlarımıza itibar suikasti düzenlendiğini biliyoruz. Bu itibar suikastlerine asla pabuç bırakmayacağız.”

    KİM İNANIR? 

    Cumartesi sabahı yapılan bu toplantıdan sonra ne mi oldu? Belediye başkanları toplandıkları Boztepe’den gruplar halinde teleferiğe binerek, Ordu Merkeze indi. Vahap Seçer ile Tunç Soyer’in aynı teleferiğe bindiğinin altını çizeyim. Sonra da belediye başkanları, Ordu’nun sokaklarını bir bir turladı.

    Evet bugün ana akım medyanın yüzde 80’inin sermaye sahipliği direk iktidar organına geçmiş durumda. Onlar da sabahtan akşama kadar yukarıda sık sık örneklerini verdiğim manşetleri atıyorlar.

    O manşetlerin sonucunu hafta sonu Ordu’da gözlemleme olanağım oldu. Ordu sokaklarında büyük bir sevgi seli vardı belediye başkanlarına karşı… Hatta bir vatandaşın, arkadaşlarımın mikrofonuna eğilip, “Bakın burada belediye başkanları serbestçe geziyor, biz kendi belediye başkanımızı daha görmedik” diyip, AKP’li Ordu Belediye Başkanını Ordu’nun merkezinde topa tuttuğu da kayıtlara geçsin.

    O manşetlerle yaratılmak istenen algı operasyonunun sonuç vermediğini Ordu gösterdi. Ya 20 yıla yayılan büyük operasyonlarla elde ettikleri ana akım medya artık gerçekten hiç ama hiç okunmuyor; ya da okunsa da kimse bunlara inanmıyor.

  • Engellilerin Siyasal Yaşama Katılma Haklarının Hukuksal Dayanakları Nelerdir?

    Tüm yurttaşların yasaların yapımına ve devlet yönetimine katılma haklarını düzenleyen ilk belge Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’dir. Bildiri’nin 6. maddesi, tüm yurttaşların ortak iradenin ürünü olan yasaların yapımına katılma haklarından söz etmektedir. Daha barışçı ve ideal bir dünya özlemini yansıtan Birleşmiş Milletler Örgütü’nün 10 Aralık 1949 tarihinde ilan ettiği Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nin 21. maddesi ise ayırım gözetilmeksizin tüm yurttaşların devlet yönetimine katılma haklarını güvence altına almaktadır. Hiç kuşku yok ki, “tüm yurttaşlar” kavramı, ulusun bir parçası olan engellileri de kapsamaktadır.

    Engellilerin geleneksel olarak siyasal yaşamın dışında tutulduğu gerçeğini göz önünde bulunduran Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 9 Aralık 1975 tarihinde kabul ettiği Engelli Kişilerin Hakları Bildirisi’nde, engellilerin siyasal katılım haklarının altını çizmiştir. Yine BM Genel Kurulu 16 Aralık 1993 tarihinde Sakatlar için Fırsat Eşitliği konusunda Standart Kurallar bildirisini yayınlamış; bu bildiride engellilerin toplumsal ve siyasal yaşama katılma haklarını, daha ayrıntılı olarak tanımlamıştır.

    Yukarıda andığımız belgeler tavsiye niteliğinde yol gösterici kuralları içermektedir. Oysa BM Genel Kurulu tarafından 13 Aralık 2006 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi, onaylayan Devletler bakımından bağlayıcı niteliktedir. Bu Sözleşme, ülkemiz tarafından da onaylanarak 28 Ekim 2009 tarihinde yürürlüğe girmiş ve bağlayıcı bir iç hukuk metni durumuna gelmiştir.

    BM Engelli Hakları sözleşmesinin, bütün maddelerine sinmiş 5 temel ilkesi vardır.

    Birinci ilke Eşitlik ilkesidir ve engellilerin bütün insan hak ve özgürlüklerinden herkesle eşit bir biçimde yararlanmasını ön görmektedir.

    İkinci ilke Bağımsızlık’tır ve engellilerin hiç kimsenin yardımına gereksinim duymaksızın kendi işlerini ve seçimlerini bağımsızca yapabilmelerini amaçlamaktadır.

    Üçüncüsü Erişilebilirlik ilkesidir. Bu ilke evrensel Tasarım perspektifi ile fiziksel çevreye, bilgiye, ürünlere, hizmetlere ve haklara erişiminin önündeki engellerin kaldırılmasını yani bağımsızlık ilkesinin yaşama geçirilmesinin ön koşullarının yaratılmasını ifade etmektedir.

    Dördüncü ilke Ayrımcılık Yasağı; beşinci ilke ise KATILIMCILIKTIR. Sözleşme’nin “Genel İlkeler” ve “Genel Yükümlülükler” bölümlerinde vurgulanan toplumsal ve siyasal yaşama katılma hakkı, 29. maddesinde ayrıntılarıyla tanımlanmıştır.

    Bu madde, engellilerin siyasal katılım hakkının kullanılabilmesi için öncelikle, fiziksel ortamın sağlanmasını, yardımcı teknolojilerin geliştirilmesini ve engellilerin hizmetine sunulmasını, gizli oy hakkının sağlanması için gerekli önlemlerin alınmasını öngörmekte; ama öncelikle hiçbir ayırım gözetilmeksizin seçilme ve temsil edilme haklarının güvenceye kavuşturulmasını emretmektedir.

    Haklar, fırsatlar ve olanaklar bakımından diğer yurttaşlara göre geri durumda olan engellilerin, maruz kaldıkları ayrımcılık ve ihmalden doğan uçurumun, yavaş yavaş ve kademeli olarak kapatılması için Sözleşme “makul düzenleme”, “özel önlem” gibi kavramlar geliştirmiştir. Makul Düzenleme, eşitsizliğin giderilmesi için akla uygun ve önemli bir yük ve maliyet getirmeyen önlemlerin alınması demektir.

    Bazı ülkeler ve partiler, kadınların, erkeklere göre siyasal katılım bakımından bulundukları geri durumu, telafi etmek ve aradaki uçurumu aşama aşama kapatmak için siyasal parti organlarında ve Parlamentoda makul kontenjanlar sağlamaktadır. Örneğin bu kontenjan Norveç Parlamentosunda yüzde 50 iken, Türkiye’de Halkların Demokratik Partisi yönetici organlarında yüzde 50; Cumhuriyet Halk Partisi’nin yönetici organlarında yüzde 33’tür. Gençlerin politikaya özendirilmesi için de bu çeşit kotalar ayrılmaktadır. Kanımızca, siyasal katılım bakımından engellilerin uğradığı haksız dışlamayı gidermek ve uçurumu kapatmak için gerek yerel yönetim, gerekse genel yönetim organlarında belirli bir kotanın uygulanması gerekmektedir.

    Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, gelir, meslek, eğitim, cinsiyet, yerleşme biçimi, sınıfsal konum, göç, yaş, engellilik durumu, erişilebilirlik, öğrenilmiş çaresizlik vb. siyasal katılma hakkını sınırlandıran etmenler karşısında engelliler, seçmen olarak güçlüklerle karşılaştıkları gibi, çeşitli görevlere aday olmayı ve seçilme haklarını kullanmayı, çoğunlukla akıllarından bile geçirememektedirler. Bu nedenle onları yüreklendirecek ve güçlendirecek özel önlemlere gereksinme vardır. Bu önlemlerin başında, kadınlar ve gençler gibi diğer dezavantajlı guruplara uygulanan kota sistemi gelmektedir.

    Elbette, asıl köklü ve kalıcı çözüm, engellilerin siyasal katılma hakkını sınırlandıran nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır. Ama bu amacın gerçekleştirilmesi, epeyce uzun bir süreyi gerektireceğinden, şimdilik karar organlarında asgari bir temsili sağlamak bakımından makul bir kotanın konulması uygun olacaktır. Siyasal Partiler Kanununda bir değişiklik yapılarak kota uygulaması, bütün partiler açısından zorunlu hale getirilmelidir.

    Bu konunun ayrıntılarını sonraki yazılarımda irdeleyeceğim.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir (Turhan.icli@gmail.com): 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Konser derken, bir yasak da üç büyük takımın taraftarına geldi

    Yasaklar ülkesi olduk…

    Konserler, festivaller üst üste yasaklanıyor…

    Yaşam tarzına yasaklar geliyor…

    Sendikaların, Sivil Toplum Kuruluşlarının açıklama yapması yasak…

    Medyada iktidarı eleştirmek yasak…

    Sosyal medya yasaklanıyor…

    Haberlerin erişimine yasak getiriliyor…

    Bir yasak da futbolda…

    Yıllardır birbirlerine rakip olan…

    Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray’ın…

    Kendi aralarında yaptığı…

    Derbi dediğimiz maçlarda…

    Rakip takımın taraftarlarına…

    Tribün yasağı getirildi…

    Beşiktaş-Fenerbahçe arasında…

    2 Ekim Pazar günü oynanacak maça…

    Fenerbahçe’nin…

    Kural gereği 2 bin taraftarı alınmayacak…

    Valilik, İl Güvenlik Kurulu’nda böyle karar alındığını açıkladı…

    Sarı-lacivertli…

    Flama ve bayrakları…

    Vodefone Park’ta…

    Ali Sami Yen Nef’te…

    Sarı-kırmızılı…

    Flama ve bayrakları…

    Şükrü Saraçoğlu’nda…

    Vodefone Park’ta…

    Siyah-beyazlı…

    Flama ve bayrakları…

    Ne Şükrü Saraçoğlu’nda…

    Ne de Ali Sami Yen Nef’te…

    Göreceğiz…

    Renklerin birbirleriyle karşılaşmasından…

    Neden korkuluyor…

    İki bin taraftarı koruyamıyorsunuz…

    Hemen yasak getiriyorsunuz…

    En kolay iş…

    Yasakla çözüm…

    Yanlış…

    Bu, iyice…

    Olayları körüklemektir…

    O zaman…

    Diğer kentlerde de…

    Valiler tarafından taraftar yasağı getirilirse…

    Nasıl çıkılacak bu işin içinden…

    Futbol…

    Taraftarların tribünde yer almasıyla güzelleşir…

    Bu güzellikten mahrum etmek…

    O taraftarların, takımının galip gelmesi halinde…

    Deplasmanda yaşayacağı mutluluğa engel olmaktır…

    Zamanın Maarif Vekilinin söylediği gibi…

    “Şu mektepler olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim”

    Vali de…

    Futbol Federasyonu da aynı zihniyette…

    Rakip takımın taraftar deplasmana gelmesin…

    Biz de rahatça maç izleyelim

    Bu yasaklarla…

    Bir yere varılmaz…

    Sanatçıya yasak…

    Konserlere yasak…

    Yaşam tarzına yasak…

    Medyaya yasak…

    Sosyal medyaya yasak…

    Kendilerine dokunan haberlerin erişimine yasak…

    Şimdi de…

    Taraftarlara yasak…

    Bu yasaklar çözüm değil…

    Yasaklarla bir yere varılamaz…

    Bugün aldığınız yasaklar…

    Yarın başka yasakları da…

    Beraberinde getirir…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Kızık’ın kadınları, Tuba’nın çığlığı ve Kılıçdaroğlu…

    Çocuğunun servis parasını ödeyemediği için okula gönderemeyen bir anne, yem fiyatlarından şikayet eden çiftçi bir kadın, ayrıldığı erkek tarafından boğazı falçatayla kesilen bir akademisyen… Ve benzer dertlerden muzdarip onlarca kadın, dün CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte Ankara’ya kilometrelerce uzakta bir köyde buluştu. Buluşmanın nedeni ise hep beraber bir kadın hikayesini izlemekti.

    O buluşmaya ben de gittim. Ankara’ya tam 42 kilometre uzaklıktaki Kızık Köyü’ndeyiz. 20 yılı aşkın süredir bu kentte olmama rağmen ilk kez adım attığı köyün ünü, bölgede bireysel silahlanmanın en yüksek olduğu yer olmasından kaynaklanıyor maalesef. CHP Kadın Kolları Başkanı Aylin Nazlıaka da bu özelliği nedeniyle, bu köyde bir kadına şiddet belgeseli izletmeye karar vermiş, baş konuklar arasında 300’e yakın kadın ile CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve eşi Selvi Kılıçdaroğlu var.

    Salonu dolduran kadınlar, şalvarları ve tülbentleri ile salondaki plastik sandalyedeler. Onlara eşlik eden erkekler ise ya salonun arka tarafında ya da ayaktalar. Az sonra belgeselin gösterileceği sinevizyon perdesinin önüne önce bir kürsü kuruluyor.

    Kürsüye çıkan ilk kadın, yoksulluğundan şikayet ediyor. Ve kilometrelerce uzaklıktaki köyünden okula göndermek istediği çocuğunun servis parasını ödeyemediğini bu nedenle de servis şoförünün artık öğrenciyi okula bırakmadığını anlatıyor. Onun hemen arkasından kürsüye çıkan çiftçi bir kadın ise un ve buğday fiyatlarından şikayet ediyor, “Neden biz dünyadaki diğer çiftçiler gibi olamıyoruz?” diye de soruyor. Heyecanı yüzünden okunan başka bir kadın ise “Elektrik su çok pahalı” demekle yetiniyor, zaten başka ne denebilir ki?

    Yoksulluğun ve krizlerin en büyük bedelini ödeyen kadınlar ve çocuklar, bugün kente çok uzak bir noktada hep beraberler ve yoksulluğun onların hayatlarını nasıl da derinden etkilediğini tek tek anlatıyorlar. Fonda, “Hak hukuk adalet, işte Kılıçdaroğlu” diye söylenen bir şarkı, açıkçası büyük salon toplantılarındaki itiş kakış bir lider hayranlığı yok burada, öyle ağır öyle içten huzurlu bir ev sahipliği var. Kılıçdaroğlu kendisiyle selfi çektirmek isteyen köylü kadınları kırmazken, Selvi Hanım çocukları sırasıyla kucağına oturtturuyor. Kadınların ardından kürsüye gelen Kılıçdaroğlu, “Annelerin büyük dram çektiğini, büyük sıkıntılar yaşadığını biliyorum. Elektrikti, doğal gazdı, yakıttı… bunların tamamını biliyorum. Zaten siyaseti de bunun için yapıyorum. Yorulmaktan söz ediyorsunuz, yorulmak bize haram. Ta ki bu ülkede huzur oluncaya kadar, bunun mücadelesini vereceğim” diyor.

    Sonra Kızık Köyü Evi’nin plastik sandalyelerinde oturan kadınlar, sessizlik içinde Töz belgeselini izlemeye başlıyorlar. Neşe Uğur Nohutçu’nun yönetmenliğini yaptığı Töz, seramik sanatçısı Tuba Batu’nun hayat hikayesini anlatıyor. Fiziksel engelli kızı Özüm’ü dünyaya getirdikten sonra eşinden ayrılan Batu’yu kamuoyu ayrıldığı erkek tarafından uğradığı saldırıyla tanıyor. Ayrıldığı erkeği daha önce polise şikayet etmesine rağmen korunmayan Batu’nun, bu saldırıda falçatayla boğazı kesilmişti. Tesadüfen orada bulunan bir doktorun müdahalesiyle hayata tutunan Batu, belgeseldeki anlatısıyla “Şimdi evli, iki çocuklu ve iki kedili; üstelik büyük üç katlı bir sanat atölyesinde yaşamını devam ettiriyor”. Töz, onun kadınlara güç veren büyüleyici mücadelesini konu alıyor.

    38 dakika boyunca herkes, zaman zaman göz yaşlarını silerek, zaman zaman yüzlerine bir gülümse kondurarak, izliyor bu yaşam mücadelesini. Belgesel insanın üzerinde hem büyük bir güvensizlik, kaygı ve korku bırakıyor; hem de içindeki gücün farkına vardırıyor. Bir yandan ne acımasız bir dünyada ne kadar da yalnız olduğunu hissettiriyor; diğer yandan kadının başarabileceklerinin sınırsızlığını ortaya koyuyor. Töz, her şeyden arı, sade, slogansız, alt metinsiz, öyle doğrudan, dümdüz; bir mücadele öyküsünün karşısındaki geçişini başarabilen önemli bir belgesel… Bundan kaynaklı da salondaki ağırlığı pek fazla.

    Tuba Batu’nun hayat hikayesi değil sadece buraya yansıyanlar, çocuğunu servis parası yüzünden okula gönderemeyen anneden buğday fiyatından şikayet eden çiftçi kadın değil, İranlı Mahsa Amini’nin çığlığı bile yansıyor Kızık’a Gazeteci Yıldız Yazıcıoğlu’nun Kılıçdaroğlu’na sorduğu soru sayesinde. Kılıçdaroğlu’nun bununla ilgili mesajı da net:

    “Kadınlar dünyanın hiçbir yerinde bedel ödememeli!”

  • Kadınlar yürüyor, Leylak moru, gülkurusu dağlara doğru…

    İran’da; eşit, özgür ve insanca yaşam için mücadele veren kadınlara selamla…

    Başımızı iki dizimiz arasına alıp da üzgün olduğumuz günlerden geçiyoruz…

    Ve artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz…

    Müziğe nefret kusan, sanata düşman bu insanlar arasında “kadın” bedenlerimizle yaşamak için direniyoruz…

    Oysa diyorum kuşları, yıldızları, ayı göğsünde barındıran gökyüzü ne dehşetli büyük, ne kadar da sonsuz…

    Asya’dan Avrupa’ya, Ekvatora, hepimiz yaşıyoruz aynı göğün altında. Ama bulutlar salkım salkım, kan Ortadoğu’da yağıyor kadınların başına…

    Ve evet biliyoruz ki; artık Ortadoğu’da “kadın” olarak, Ortadoğu’da “insan” olarak yaşamak zor. Bıçak uçlu insan hafızaların arasında çok ağır bir yük…

    Birlikte üşüdüğümüz insanlarla birlikte yanıyoruz, bizi yaşatmak değil öldürmek isteyenlerin dünyasında…

    Çünkü anlamıyorlar kadın “korunması gereken” değil, dünyaya karşı duruşuyla, duygu ve düşünceleriyle var olan, her biri kendi hayatının öznesi olan bireydir. Dayatılan öğretilerden kurtulmak, kargaşalara cevap aramak isteyen onurlu birer birey…

    Yüz yıldır alacakaranlıkta arıyoruz, koşuyoruz ardından.

    Ve kadın/erkek olmanın değil, insan olmanın bilinciyle haykırıyoruz.

    “Kadın” “erkek” değil “insan” diyeceğiz, insan…

    Hepimiz biliyoruz ki, sorunun temelinde “erk zihniyet” var ve “kadın” özgürleşirse kesilir beslendikleri muhafazakâr damar…

    Onlar hayatın şiirinde birer ortak özne olmak istemiyorlar. Onlar; biat ettirecekleri, sırtından beslenip güçlenecekleri, kendi erklerinin devamı için; sanattan, sokaktan, hayatın ortasından, yaşamın odağından koparılmış, eşitsizliğe boyun eğecek, evlere hapsolmuş kadınlar istiyorlar…

    Oysa kadın; tıpkı sizler gibi üreten ve düşünendir. Üstelik bin bir çiçekli bahçe gibi renklidir. Yaşamın ritmidir. Ve saçları kadınların ut tellerinde ahenk bulan notalar gibi, kadın bedenin de vücut bulan ezgilerdir…

    Evet, doğrudur. Başımızı iki dizimiz arasına alıp da üzgün olduğumuz günlerdeyiz ve artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz…

    Ama pes etmiyor, doğamızdan vazgeçmiyoruz…

    İran’da direniyor gericiliğe kadınlar, direnecek birlikte bütün halklar…

    Şimdi siz, evet bayım siz, bu üzgün ve kederli yorgunlukta demlenmiş kadınların dirençleri karşısında şaşıracaksınız…

    Siz, mollalar, kadını kapılar ve bezden örtü arkasına hapseden yobazlar, kadınların haklı isyanında boğulacaksınız…

    Artık üfürdüğünüz rüzgâr, direniş rüzgârlarıyla yer değiştirdi…

    Gün akşama evrilince çiçekli entarisini toplayıp oturan kadınlar, dökecek artık etekteki taşları yamaçtan aşağı…

    Değecek, değecek eli dünyaya, yükselen faşizme ve sağa. Çünkü kadınlar yürüyor dağlara doğru özlemlerle, acılarla …

    Değecek saçları sırtlanlara, değecek yobazlara…

    Özgürleşecek kadınlar, yeniden doğacak güneş Ortadoğu’da, Leylak moru, gülkurusu dağlarda…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • CHP’de saatler yılbaşına ayarlandı

    CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun İzmir’de yaptığı konuşmanın yankıları sürüyor. Kılıçdaroğlu, Partisi’nin İzmir’de yaptığı kampın açılışında konuşmuş; “Şunu artık bilmek zorundayım, siz gerçekten benimle birlikte misiniz?” diye basının önünde alenen sormuştu.

    Kılıçdaroğlu, CHP’nin Kampı’nda bu konuşmayı yaptığı için, bu çıkışı Partililere yönelik olarak algılandı. Bu analiz doğru ama yetersiz.

    Anımsatmakta fayda var ki; Bu Kılıçdaroğlu’nun ikinci çıkışı. Daha önce de Grup toplantısında Partililere aynı şekilde seslenmişti. 26 Nisan 2022’deki grup toplantısında da Milletvekillerine, “Ya bana katılın ya yolumdan çekilin” demişti.

    Kılıçdaroğlu’nun hitabı ve beden dili her iki toplantıda da aynıydı. Genelde irticalen konuşan Kılıçdaroğlu, her iki konuşmasında da bu bölüme geldiğinde, eline notlarını aldı ve notlarına bakarak, bir konuşma yaptı.

    Her iki konuşmadan sonra da kamuoyunda Kılıçdaroğlu’nun adaylığı güçlü bir şekilde konuşulmaya başlandı. İzmir Kampı’ndaki konuşmasının ardından yapılan yorumlar, “Bir adaylığını açıklamadığı kaldı” şeklindeydi.

    AJANDADA YILBAŞI YAZIYOR

    Ama Kılıçdaroğlu, adaylığını açıklamak için yapmadı bu konuşmayı, adaylığa ilişkin daha çok zaman istemek için yaptı. Zira CHP’de adaylık açıklaması için saatler 3 ay sonrasına kuruldu.

    CHP’nin ajandasında adaylığın açıklanması için yılbaşı bekleniyor. Peki ya geç değil mi?

    Bu soruyu sorduğum kaynaklar, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini örnek gösteriyor.

    İSTANBUL ÖRNEĞİ

    Ekrem İmamoğlu, 31 Mart 2018 tarihinde yapılan yerel seçimler için aday gösterildiğinde, tarihler 18 Aralık 2018’i gösteriyordu. Yani kampanya için sadece 3 buçuk ay vardı. Üstelik İmamoğlu, İstanbul dışında tanınan bir aktör de değildi. Sadece 3 buçuk aylık bir seçim kampanyası sonucunda, Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazandı.

    Seçimler 6 Mayıs’ta iptal edildi, 23 Haziran’da tekrarlanan seçimlerde bu kez büyük bir farkla rakibini geçti.

    CHP’de saatler, İstanbul için sadece 3 buçuk ayda alınan zafer üzerinden kurulu. Parti kurmayları, Cumhurbaşkanı adayının yılbaşında açıklanmasını isabetli görüyor.

    CHP’ye göre Mayıs’ta ya da Haziran’da yapılacak seçim için; yılbaşında başlayacak bir kampanya gayet yeterli olacak.

    PROJELER TARTIŞILSIN

    CHP’nin bu konudaki hassasiyetinin en önemli nedenlerinden biri de adayın 6’lı Masa’nın projelerinin önüne geçmemesi.

    Malum 6’lı Masa görüşmeleri 2 Ekim’de tekrar başlıyor. 6 Lider 2 Ekim’de görüşmelere başlayacak ve çok sayıda projeyi de kamuoyuyla paylaşacak.

    Hemen belirtmekte fayda var, Ağustos ayında biten birinci turun ardından Liderler bir araya gelmese de 6’lı Masa Komisyonları harıl harıl çalışmaya devam etti. Hazırladıkları projeler, çalışmalar şimdi ikinci turda 6’lı Masa’nın önüne gelecek, ekonomik ve sosyal haklar başta hukuk ve Anayasa reformu olmak üzere çok sayıda çalışma var. Bu çalışmalar, liderlerin uzlaşması halinde peyderpey kamuoyuna açıklanacak.

    Olası bir Cumhurbaşkanı adayı tartışmasının böyle bir dönemde gündeme gelmesinin projelerin kamuoyunda tartışılmasının önüne geçilmesinden korkuluyor. CHP’nin önceliği 6’lı Masa ve beraber geliştirdikleri projeler.

    Önümüzdeki 3 ay boyunca 6’lı Masa’dan beklenti Cumhurbaşkanı adayının isminin netleşmesi değil, “Nasıl bir Cumhurbaşkanı adayı” ve “Nasıl bir Cumhurbaşkanlığı yönetimi” sorularının yanıtı olacak.

    NASIL BİR CUMHURBAŞKANI ADAYI?

    6’lı Masa’nın önünde henüz isim yok. Ama 2 Ekim’deki toplantıda bir tarif konulacak. Tarifi yapan 6’lı Masa’yı oluşturan siyasi partilerin kurmayları. Uzun süredir Hukuk Reformu üzerinde çalışan kurmayların elinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden Parlamenter Sistem’e geçişe ilişkin bir önerme var. Bu önermede de en önemli konu, Anayasa’nın Cumhurbaşkanlığı’nın yetkilerini düzenleyen 104. Maddesi ile TBMM’nin yetkilerini düzenleyen maddeler. 104. Maddede “kararnameler” başta olmak üzere, çok sayıda konu için daralmaya gidiliyor. Bu tarife kim uyacak? Tek adam yetkilerini kim bırakacak? 6’lı Masa, bu tartışma üzerinden bir prototip belirleyecek.

    İYİ PARTİ’DE SAATLER SEÇİM TAKVİMİNE KURULU

    Kamuoyunda 6’lı Masa’nın Cumhurbaşkanı adayının kim olacağına ilişkin hummalı tartışma devam ededursun; 6’lı Masa’nın aktörlerinin acelesi yok gibi görünüyor.

    Zira CHP’de saatler yılbaşına kuruluyken, İyi Parti’ye göre Cumhurbaşkanı adayı seçim ilan edilince açıklanmalı.

    Sade bir hesapla, Ankara’daki beklenti Mayıs ayında olası bir erken seçim olduğundan; 60 gün önceden seçim takvimi açıklandığına göre, Cumhurbaşkanı adayı Şubat’ta açıklanmalı. Eğer Bahçeli’nin işaret ettiği gibi seçimler zamanında yani Haziran’da olacaksa, İyi Parti’ye göre bu tarih Nisan ayı olacak.

    KAMUOYU BEKLENTİSİ NE OLACAK?

    Peki ya kamuoyundaki beklentiler ne olacak? 6’lı Masa, Cumhurbaşkanı adayının bu kadar çok gündem yapılmasının iktidar yanlısı basın yayın organlarının tazyiğiyle ortaya çıkan yapay bir tartışma olduğu görüşünde.

    Bu yüzden adayı bu tazyiğin bir sonucu olarak açıklamak bile seçim yarışına psikolojik olarak yenik başlamanın bir nedeni olabilir…