Kategori: Yazar

  • 19 Mayıs Stadı ve İsmet İnönü’nün sözleri

    19 Mayıs Stadı…

    1934 yılında temeli atıldı…

    Açılışı 15 Aralık 1936 yılında yapıldı…

    19 bin 209 kapasiteli stat…

    4 Ağustos 1918 yılında yıkıldı…

    4 yıl sonra inşaatına başlandı…

    İnşaat işlemi…

    İki aydır sürüyor…

    Hızlı bir giriş yapıldı…

    Üç yılda bitirilecek…

    İnşaatı yapan firma yetkilileri öyle diyor…

    Cumhuriyet döneminin önemli tarihi stadı olan…

    19 Mayıs Stadının ismi…

    Ne olacak belli değil…

    İnşaatı yapan firma…

    Şantiyeye levhayı asmış…

    Ankara Stadyumu diye…

    Demek ki…

    İsmi konmuş…

    Girişte…

    Hala 19 Mayıs Spor Tesisleri levhası indirilmemiş…

    Belki de unuttular…

    Bu stadın ismi…

    19 Mayıs Stadı olmalı…

    Stadın açılışında konuşan o dönemin Başbakanı İsmet İnönü şunları söylemişti…

    “Türkiye’yi idare edenler, stadyumu en kıymetli mektep gibi her yerde kurmaya çalışacaklardır. Türkiye’nin istikbalini idare edecek olan genç nesil, açık havada, açık meydanlarda yetişecektir.”

    Bu sözler…

    Mermere yazılarak…

    Stadın ön cephesinde yer almıştı…

    Bu mermer yıkım sırasında…

    Zarar verilmeden söküldü…

    Şimdi Çankaya Belediyesi deposunda muhafaza altında…

    Stat yapıldığı zaman…

    Bu yazı yeniden…

    Asli yerine konulmalı…

    19 Mayıs Stadı ruhu ancak böyle yaşatılır…

    Şunu da belirteyim ki…

    Stadın ismi için anket yapılsa…

    Yüzde doksan dokuz 19 Mayıs ismi çıkar…

    Bu nedenle…

    Şimdiden inşaatı yapan firma…

    Ankara Stadyumu inşaatı yerine…

    19 Mayıs Stadı ismini yazmalı…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Oto sansürün dayanılmaz cazibesi

    “Çatışmayı tatsız bulmak, çıkarları bu çatışmalar tarafından tehdit edilenler için hoştur.”[1]

    Terry Eaglaton

    Dilimizde “her doğru her yerde söylenmez” diye bir söz vardır. Muhtemelen buna benzer sözler başka dil, kültür ve toplumlarda da mevcuttur. Bu sözün bir iması, her kişinin yerine ve duruma göre konuşması gerektiğidir. Her doğruyu her koşulda söylerseniz, iletişim kazalarına, hatalara, yanlışlara düşersiniz. Misal bir çocuğun aslında ebeveynlerinin öz olmadığını, kendisinin evlatlık alındığını, ebeveynlerinden önce tutup çocuğa pat diye söylerseniz, orada ya bir düşüncesizlik ya da kasıt aramanız gerekir. Bu durumda doğruyu söyleyen kişinin iyi bir iş yaptığını değil, belki de düpedüz kötülük yaptığını düşünürüz. Söylemeniz doğru bir davranış dahi olsa, sizinle bir sırrını paylaşan dostunuzun sırrını toplum içinde durup dururken ifşa etmezsiniz; ederseniz bu eylem sizi güvenilmez biri yapar. Bu ve buna benzer adabı muaşeret kuralları, insanın sosyalleşme sürecinde öğrendiği kurallardır. Doğru ya da yanlış, gerçeklerin bir şekilde duruma ve koşula göre gizlenmesi, bir anlamda insanın toplumsallaşma sürecinde taktığı maskelerin yapıtaşlarıdır.

    “SAHİ ELEŞTİRİ KİMİN İŞİNE YARAR?”

    Ne var ki, bu sözün bir de kişiler arası iletişim boyutunu aşan bir anlamı daha vardır. “Her doğru her yerde söylenmez” sözünün bu iması/anlamı, çoğu zaman ikiyüzlüce, sinik bir şekilde ötelenen bazı hakikatlerin topluluk-devlet-grup-parti gibi menfaat grupları lehine dile getirmemek gerektiği gibi bir tavsiye içerir. Yurttaşlık bağıyla bağlı olduğunuz bir devletin “yerli yersiz” bir zamanlar bir etnik gruba karşı soykırım uyguladığını dile getirirseniz, bu eylem sizi bazılarının nazarında “hain” sınıfına sokar. Ailenizin içinde bir ensest vakası yaşanmışsa, çoğu zaman sizden “aile onuru ve gururu zedelenmesin” denilerek bu vakayı dışarıya karşı gizlemeniz beklenir. Partinizin yönetimi ya da lideri siyasi olarak yanlış bir hamle yaptığı zaman ya da hukuki olmayan bir işleme pragmatik gerekçelerle ses çıkarmaktan imtina ettiği zaman, bu eylem-eylemlerin eleştirilmemesi gerekir. Eleştirinin zamanı değildir zira. Hele şu iktidar bir devrilsin, hele iktidar koltuğuna bir geçilsin, ondan sonra herkes her istediği eleştiriyi dile getirebilir. Sahiden de öyle mi olur? İktidarı ele geçiren kişi ya da partiler, ancak iktidar olduktan sonra mı eleştirilebilir? Ya da soruyu şöyle soralım: Her muktedirin, muhaliflikten kurtulduğu anda eleştiriye tahammülü devam eder mi? Soruları uzatalım: Eleştiri, eleştirilen kişi ya da grupların muarızlarının işine yarar denilerek yapılmayabilecek bir şey midir? Sahi eleştiri kimin işine yarar? Eleştirinin yol açacağı düşünülen çatışma, (dikkat ederseniz kutuplaşma ya da kavga demiyorum) her zaman kötü bir şey midir? Çatışmadan kimler rahatsız olur? Çatışmadan kaçınmak oto sansüre yol açar mı? Oto sansürün “oto”su yani sahibi kimdir? Sansür her zaman bir egemenden ya da yukarıdan doğru mu süzülüp gelir? Hangi koşullar altında insanlar kendini sansürler?

    “AMA ÇALMIŞSIN!”

    Bazı tarihsel dönemlerde, yalan, ikiyüzlülük, gerçekleri sumen altı etme, görmezden gelme, ihmal etme, çarpıtma gibi eğilimler toplumun tümüne sirayet eder. İçinde yaşadığımız dönem ve koşullarda bu tür eğilimlerin sanki iktidar ve destekçilerinin yaygın eğilimi olduğu gibi bir zanna kapılabilirsiniz. Kuşkusuz, ölçüsüz gücü elinde bulunduran muktedir ve onun koşulsuz destekçileri, yalan söyleme ve gerçekleri yamultma konusunda epeyce adım öndedir. Çünkü ölçüsüz güç insana hiçbir ölçü ve norma uymaksızın her türlü eylemi yapabilme cesareti verir. Boşuna değildir söz: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak yozlaştırır”. Buna cesaret demek ne kadar doğru bilinmez tabi ki. Belki de daha çok fütursuzluk demek daha doğru. Milyonlarca insan açlık sınırında yaşarken, kamu kaynaklarından keyfince yararlanarak zenginleşmeyi cesaretle değil, fütursuzlukla ve ölçüsüzlükle açıklamak mümkün. Hele de bu eylemin ifşa olmasından sonraki açıklamalar ve davranışlar, herhangi bir izahı imkânsız hale getiriyor. “Ama çalmışsın!” diyorsunuz, “yerli-milli” yanıtı alıyorsunuz, “ama bu hukuksuz!” diyecek oluyorsunuz, “devletin birliği ve bütünlüğü” feveranıyla karşılaşıyorsunuz.

    “AMA DEVRİ SABIK YARATMAYALIM!”

    Ancak bu tip tepkiler sadece iktidar cenahından gelmiyor. Niteliği ve yoğunluğu değişse de, iktidarın dışladığı, mağdur ettiği, kamu kaynaklarından mahrum bıraktığı, siyaset yapmayı imkânsız hale getirdiği muhalif cenahlardan da buna benzer tepkilerle karşılaşabiliyorsunuz. Misal, “yapmayın, iktidarın yaptığı gibi, gazeteciliği mutlak kuşkulu tiplere bel bağlayıp otobüsünüze bindirmeyin!” diyorsunuz, “sırası mı şimdi bu uyarının?” tepkisiyle karşılaşıyorsunuz. “Tek adam rejimini yıkıp yerine demokratik bir rejim kurabilmek için, toplumun tümünü içine alan geniş bir toplumsal mutabakata ihtiyaç var, bu nedenle ister ittifakın içinde isterse dışında olsun, bütün muhalefet partileri ile istişare ve diyalogda olmak şart” diyorsunuz, “ama onlar, terörü destekliyor, ama onlar ulusal güvenliğe tehdit, ama onlar üniter devlete karşı” gibi bildik ezberlerle karşılaşıyorsunuz. “Toplumu yoksulluğa mahkûm eden yağma düzeninin müsebbipleri ve faydalananları hukuk dairesinde her türlü yargılamaya tabi tutulacak ve haksızlıkların hesabı sorulacak” diyorsunuz, “ama devri sabık yaratmayalım, mülkiyet hakkı kutsaldır” gibi sinameki yanıtlarla karşılaşıyorsunuz. Bütün bu reaksiyonlar, bildik sağcı liberal siyasetin bildik manevralarıdır.

    “SANKİ TÜRKİYE’DEKİ DEMOKRASİNİN TEK SORUNU PARTİ KAPATMAKMIŞ GİBİ!”

    Çağdaş İngiliz düşünür Terry Eagleton son zamanlarda yazdığı bir yazısında şöyle diyor: “Oydaşma her zaman çatışmaya tercih edilmemelidir. İnsanları bir araya getirmenin, ortak noktalarımızı keşfetmenin, eski yaraları sarmanın ve kadim kavgaları çözmenin şöleninden çok söz edildi. Tek sorun, bunun Prens Charles için, ailelerini beslemek için savaşmak zorunda kalacak olan demiryolu işçileri için olduğundan çok daha kabul edilebilir olmasıdır. Siyasetin amacı, toplumdaki çatlakların üzerini örtmek değil, onların onarılabilmesi için toplumun bölünmelerini ifşa etmektir.”[2] Son zamanlarda, Ahmet Şık’ın Ruşen Çakır’a verdiği bir röportajda “AKP yetkilileri yargılanacak, belki de AKP kapatılacak seçimden sonra”[3] gibi bir cümle kurması çok tartışıldı, muhalefet cephesi de dâhil pek çok çevreden, bu cümle çok tepki gördü. Herkes, Türkiye’deki demokrasinin tek sorununun parti kapatmakmış gibi, “AKP kapatılacak” ifadesine kilitlendi. Sanki bu ülke bir partiler mezarlığı değilmiş gibi, sanki parti kapatma dışında Türkiye’nin tüm demokrasi ve insan hakları sorunları çözülmüş gibi… Evet, parti kapatmayalım, ama o partinin ülkeyi batma noktasına getiren, “yerli-milli” diye diye, ülkeyi dört bir yanından ulusal güvenlik açıklarının içine hapseden, ekonomisini, üretimini, tarımını, bütün doğal kaynaklarını tarumar eden yetkililerini, olası iktidar değişiminden sonra, kurulacak düzgün bir hukuk sisteminin içinde yargılanmasını sağlayacağını vaat etmek ve bunu bir siyasal strateji olarak sunmak neden yanlış olsun? İktidarın çıkar ve kriminal şebekesinin dışında kalmayı başarabilmiş, dahası bu şebekenin gazabına uğramış pek çok insan, uğradığı haksızlıkların sebep olanlara ödetilmesini beklemiyor mu? Bu bedelin ödetilmemesi halinde, yapanın yanına kar kaldığı bir ülkede, iktidara gelecek olan bir başka blok aynı haksızlıkları yapma konusunda cesaret bulmayacak mı? Neden kendimizi kandırıyoruz? Açık açık “yargılanacaksınız!” demek, diyebilmek bazı adı mütedeyyin olan yurttaşları neden tedirgin etsin ki? Böylesi bir tedirginliğin kendisi bizatihi, muktedirin tedirginliği değil midir? Muktedirin ekip hasat ettiği bu tedirginliğin, sıradan seçmene ait bir tedirginlik olmadığını neden kimse cesaretle dile getiremiyor? Dile getirenler, hemen neden susturuluyor?

    DEVLETİN BİRLİĞİ VE BÜTÜNLÜĞÜ SÖYLEMİ ANLAMINI YİTİRDİ

    Farkındayım, yanıttan çok soru sordum. Ancak bazı sorular, zaten içinde yanıtını gizliyor. Anlayan anlıyor, anlamayan sorulara anlamsızca bakmaya devam ediyor. Bütün bu soruların yanıtı belki de bu yazının başlığında gizli: “otosansürün dayanılmaz cazibesi”. İçine hapsolduğumuz rejim, aynı zamanda, konuşuyormuş gibi yapan ama gerçekte susan, hiç değilse içine konuşan, uzlaşıyormuş gibi görünüp, arkasını döner dönmez elindeki silahı muarızına doğrultan, uzlaşmayı teslim almak ya da teslim olmak olarak gören, çatışmayı, üstelik de varlığını ortaya koyarak çatışmayı safi kavga zanneden bir siyasi karakter yaratıp seri üretime soktu. Bu karakterin alametifarikası sansüre meydan okur gibi yaparken, otosansüre tutulması. Siyasi mücadeleyi sanki despota karşı veriyormuş gibi görünüp, despotun kurduğu tuzağa düşmek bu karakterin yaygın bir alışkanlığı haline gelmiş durumda. Bu alışkanlıktan kurtulmak, ancak siyasetin radikalleştirilmesiyle mümkün olabilir. Radikal siyaset, siyasalın içine kurulan “uzlaşma” tuzaklarını yıkıp atarak mümkün olabilir. Tarihin iddialı dönüm noktalarına vesile olan siyasi aktörler, her zaman bildik ezberleri, hapsolunan söylemleri ters yüz ederek siyaset yapmışlardır. Bu mümkün olmadığı takdirde, içine hapsolduğumuz rejim gider, karşımıza oto sansürü kendisine şiar edinmiş, çatışmadan kaçarken sinik ve muhafazakâr bir uzlaşı tuzağının içine düşmüş ve toplumu bu tuzağın içine hapseden bir başka tarihsel blokla karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır. Ancak bunun için belki de her şeyden önce toplumun, tarihsel ezberlere dayalı siyasal vaatlere kulaklarını tıkayıp, devletin bütünlüğü söylemine yaslanıp, toplumun bütünlüğünü ihmal eden siyasetçilere tevessül etmekten uzaklaşması gerekir. Bunun için tarihsel bir fırsatla karşı karşıyayız. Devletin birliği ve bütünlüğü söylemi belki de Türkiye tarihinde hiç bu kadar anlamını yitirmemiştir. İşte tam da bu anlam yitimi bize tarihsel bir fırsat sunuyor. Devlet ve toplumun birliğini, tam da “birlik” söylemi en anlamsız hale geldiği anda yeniden gerçek anlamına kavuşturmak için siyaseti radikalleştirmek gerekiyor. O zaman toplumun yüzeyine çıkmasına izin verilmeyen, sumen altı edilen, göz ardı edilerek ortadan kaldırılabileceği zannedilen toplumsal çatlaklar samimiyetle tamir edilebilir. Bu tarihi fırsatı iyi değerlendiremezsek, belki de hem devletin hem de toplumun birliği tamamen imkânsız hale gelecek.

    [1] https://ayrintidergi.com.tr/asirilikci-misiniz-liberaller-catismadan-cok-korkar-hale-geldi/ (Erişim tarihi: 08/09/2022).

    [2] A.g.k.

    [3] https://www.youtube.com/watch?v=kZHS1HMzDQ4 (Eriim tarihi: 30/08/2022).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Güneş Anadolu’dan doğmadan, ışık kentlere ulaşmaz

    Bugünlerde en çok merak edilen, beklenen bir seçimin olup olmayacağı, olacaksa da bu atmosferde nasıl bir seyir izleyeceği…

    Zira, iktidarın kendi erkinin devamı için elindeki; din, milliyetçilik argümanlarını son sürat kullanmaya ve tabanını konsolide etmeye çalıştığı, çalışacağı görünüyor…

    Ana muhalefetse oluşturduğu 6’lı masayla; hem muhafazakar hem seküler kesimi aynı anda konsolide etmeye çalışırken, çoklu toplumların getirdiği evrensel hassasiyetleri de korumak için iğneyle kuyu kazarak, karanlıkta iz takip ederek aydınlığa ulaşmanın yollarını arıyor.

    Peki, 6’lı masa söylem ve programlarıyla tabanda, kırsalda yaşayan halka, köylüye gerçekten ulaşabiliyor mu?

    Bir ülkede normal olan; köylü, kentli, aydın ve halkın devlet hizmetlerinden yararlanma hakkının eşit olması ama bizim ülkemizde özellikle Anadolu’da durum yıllardır tam tersine işlemiş, bürokratlar, aydınlar bu kesime gereken ilgiyi gösterememiş, bu da toplumsal sorun haline gelmiştir.

    Oysa bir ülke coğrafyasında; köylü, kentli, zengin, yoksul, aydın, halk arasında uçurum bulunmamalıdır.

    İşte tam da bu noktada 6’lı masa, “insanların köylüsü, kentlisi, halkı, aydınıyla birlikte eşit oldukları” mesajını vermekle kalmayıp, o güveni yakalamak zorunda.

    Bu da köylüyü yakından tanıma, sorunlarına net çözüm önerileri sunmakla mümkün.

    Fakat şu an durum iki kesimin birbirini bir türlü anlayamadığı bir seyirde ilerliyor.

    Zira bürokratlar; kırsalı ziyaret ediyor, ülkenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik sorunlardan, çözümlerinden bahsediyor, ancak hitap ettikleri insanlar misafir ettiklerini sadece dinlemekle kalıyor, bürokratların ne demeye çalıştıklarını çok iyi anlamıyorlar.

    Çünkü; bürokratı ya da aydını Anadolu insanın; örf ve âdetlerinden habersizler. Köylüyü, kırsalda yaşayan halkı gereği gibi tanımıyor, onların dertlerini bilmiyor, dilleriyle konuşmuyorlar.

    Ana muhalefet kanadının tabandaki halka yaklaşım tarzı, yanlışlıklarla beraber eksiklikler de barındırıyor…

    Bütün çabalara rağmen; gidilen, incelenen, yapılan seyahatlerin sonucu genel geçer bir kaç soru ve cevaptan öteye gidemiyor.

    Ve sanılıyor ki, karşısındakiler her şeyden habersiz hatta vurdumduymaz bir toplum. Oysa, onlar da misafir ettiklerinin neden bu kadar ipe sapa gelmez sorularıyla karşılaştıklarını düşünüyorlar…

    Çünkü zaten teknoloji çağında yaşayan ve bilgiye erişimin kolay olduğu bir zamanda, tabana ulaşıyorum, halkın arasına giriyorum derken sadece nazari bilgileri aktarmak; o insanları tanımamıza yetmediği gibi dertlerini çözmeye de yetmiyor.

    Tabandaki halk gerekli şekilde bilgilendirilmemiş, seyahatler karşılık bulmamış şekilde her şey arafta duruyor…

    Bu da; din ve milliyetçilik argümanlarını kullananlara daima alan açıyor. Bilim, bilinç ve bilgiyle dolduramadığınız alan egemenlerin argümanlarıyla doluyor.

    Kent ve metropoller; yolunda gitmeyen bir şey var sinyalini veren karanlığın farkında. Bu sıkıntıyı duyup, sorumluluk ve hassasiyet kaynaklı tutum alacaklar.

    6’lı masanın yapması gereken; egemenlerin diliyle konuşarak, polemiklere girip atışmak değil, tabana ulaşmak.

    Zira; güneş Anadolu’dan doğmadan, aydınlık kırsaldan yükselmeden, ışık kentlere ulaşmaz…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Gezi/İzlenim: Bir Balkan günlüğü

    Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan Anadolu jet ile Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a saat 18.05’te hareket edilmesiyle 7 gece 8 günlük Balkan turu başladı. Uçakta çoğunluğu, Sırbistan’daki inşaat, domuz çiftliklerinde çalışmaya giden Türk işçiler oluşturuyordu. Günlük 50 Euro kazanmak, belki de bu ülkeden Avrupa’ya açılan kapıdan girebilmek için gidiyorlardı. Gittiğimiz ülkelerde ise Türkiye’den hem tatil, hem işyeri açmak için bölgeye yerleşmiş Türkler yanında, kumarhaneler gibi sebeplerle gelenleri de görüyoruz. Kimisi de Türkiye’deki otellerin Türklere daha pahalı olması, Balkan turlarının vizesiz ve daha ucuz olması nedeniyle tercihini bu yönde yapmıştı. Türklerin yoğunluğu nedeniyle iki devlet bankasının şube ve ATM’lerini Balkan ülkelerinde görürseniz şaşırmayın. Yine Cengiz İnşaat’ın Budapeşte’den Adriyatik Denizi’ne inen otoyolunun bir kısmını yaptığını da öğreniyoruz. Yine Balkan ülkeleri Sedat Peker’i bir süre ağırlayan bir bölge olma özelliği de taşıyor.

    Bizimle tura katılanların çoğunluğu öğretmen grubu olmakla birlikte farklı meslekten insanlar da var.

    KARŞILAŞTIĞIMIZ MANZARA, REKLAMLARDAKİ GİBİ DEĞİL

    Belgrad Nicola Tesla Havaalanı’na indiğimizde, inenleri şaşırtacak şekilde yeniden yapılan inşaat alanları içinden, hatta yağmur nedeniyle oluşan su birikintileri arasından buluşma noktasına ulaşıyoruz. Havalimanındaki inşaat projesini Fransız Firması Vinci’nin yürüttüğünü öğreniyoruz. Bizi ilk karşılayan bu manzara tabii filmlerde, tur reklamlarında gördüğümüz ve bilinçaltımıza işleyen o güzel görüntülerin tersi oluyor. Havaalanında bizleri tur rehberimiz Tuncer Akayoğlu karşılıyor, elinde “balkan turu” yazan bir flamayla.

    Otel Theater’a ulaştığımızda çorba, makarna, pilav, tavuk ve salatadan oluşan akşam yemeği bizi bekliyor. Odamız ise tavan arasına düştüğü için kafamızı sık sık çapmamak için dikkatli olmaya çalışıyoruz. Otel odalarında sıvı sabun kalmaması da diğer bir eksiklik. Ama bunlar Balkan Turu’yla yıllardır yanıp tutuşan gezginler için elbette çok önemli değil, ancak bir kenara not ediliyor tabii ki.

    Otelin şehir merkezine yakın olduğu kadar, Tuna nehri kıyısında olması ise sevindirici. Gezinin son günü erken kalkıp çevreyi gezmek isteyenler için böğürtlen, incir, mantar, pazı, erik gibi birçok meyve ve sebzenin olduğu pazar yeri bile var. Ve unutulmaması gereken pazar alışverişini yapan herkesin çantasının üzerine gösterişten uzak bir demet taze çiçek kondurması. Eski, çoğu terkedilmiş, savaşta bombalanan, kurşunlanan, izleri hala üzerinde taşıyan eski binalar eski Komünist rejim ve savaş manzaralarına inat bu kareler. Kentin büyük meydanları ve yeşil alanları huzura, mütevaziliğe kucak açıyor adeta.

    Ertesi gün otelde kahvaltı yaptıktan sonra, Milan isimli yüzü hep asık olan şoförün kullandığı otobüsle 38 kişiyle birlikte, tur rehberinin anlatımlarıyla yola devam ediyoruz; Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’ya doğru. Yolun sağ ve solundaki bahçelerin düzeni, çiçeklerle süslenmiş hali, mütevaziliğiyle şirin köy evleri insani kendisine çekiyor.

    Yine ayçiçek tarlaları, kanola bitkisi, tütün tarlaları, otlayan küçükbaş hayvanlar, tıpkı Goran Bregoviç müzikleri eşliğindeki Emir Kustarica filmi Çingeneler Zamanı’ndaki sahneleri hatırlatıyordu, cama hafif başınızı yasladığınızda.

    Sonra Tuncer Bey, Yugoslavya tarihinden başlayan haritalı, güncelle, staratejik noktalarla başlayan zevkli ve bir o kadar ilginç sunumunu yapıyor:

    “Yugoslavya, Güney Slavları Ülkesi anlamına gelmekte. Ülkenin adı altı Güney Slav halkının (Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Boşnaklar, Karadağlılar ve Makedonlar) birleşimine istinaden verilmiştir.

    Bugünkü Yugoslavya topraklarında yaşadığı bilinen ilk kavim İliryalılardır. 4.yüzyılda da Hun grupları yaşamıştır. Hunlar ilk kez 378’de Tuna’yı geçmiştir. M.Ö.358’de Büyük İskender’in babası 2. Filip, İlirleri yenerek egemenlik alanını Ohri Gölü’ne kadar genişletmiştir. Daha sonra Romalılar dönemi başlamıştır. Bölgede Hıristiyanlık yayılmıştır. 5 ve 6. yy da Slavlar Balkanlar’ın geniş arazilerine hakim olmuştur. Sonra Bulgarların Balkanlar’a gelişinin ardından 11 ve 12.yy’larda Peçenek, Kuman ve Uz Türkleri Balkanlar’a göç etmiştir. Büyük Bulgar İmparatorluğu’nun hakimiyetinin bitmesinin ardından bölgeye Bizans İmparatorluğu yerleşmiştir. Bizans İmparatorluğu, 14.yy’da Sırp saldırıları sonucu Belgrad’dan Atina’ya kadar yayılarak Doğu Roma’nın yerini Sırp İmparatorluğu’na bırakmıştır. 14.yy’da ise Osmanlı İmparatorluğu saldırıları sonucu Sırp İmparatorluğu ortadan kaldırılmıştır.

    1. Kosova Muharebesi sonucunda burada Osmanlı Türklerine bağlı derebeylik oluşmuş, 14.yy’dan itibaren, Slav halkı ve Slav olmayanlar Osmanlı hakimiyeti altına girmiştir. 2. Kosova Muharebesi’nin ardından Balkanlarda Osmanlı direnişi, sona ermiş ve 17.yy’da Viyana kuşatmasına kadar sakin ve huzurlu dönem geçirmiştir. O dönemde, Osmanlı vergi almayı yeterli görmüş ve yaşam tarzına karışmamıştır. Osmanlı zayıflayınca isyanlar çıkmış, 1789 Fransız İhtilali ve milliyetçilik akımları bölgeyi etkilemiştir. Kara Yorgi önderliğinde isyanlar olmuş, Rus desteğiyle isyanlarını sürdürmüştür. Osmanlının isyanı bastırması üzerine Kara Yorgi kaçmış, 1800’lerde Miloş Obrenoviç isyan liderliğini üstlenmiş, Osmanlı, Miloş’u Sırpların Prensi olarak tanımış ve Sırbistan’a kısmi özerklik vermiştir.

    19.yy’da Slovenya, Hırvatisyan, Bosna-Hersek bölgeleri Osmanlı sınırlarından çıkmış, Sırbistan Bağımsız krallık olmuş, Osmanlı idaresi 1912/1913 yıllarına kadar sürmüştür.

    Daha sonra bölgede Yugoslavya Krallığı kurulmuş, Sırp, Sloven ve Hırvatlardan oluşmuştur. Karadağ daha sonra buna eklenmiş, 1941’de Mihver Devletlerince işgal edilmiş, 1943’te Demokratik Federal Yugoslavya kurulmuş, 1963’te Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti olmuş, Josip Broz Tito’nun Kasım 1942’de topladığı konsey direniş harekatını bütün Yugoslav halklarını birleştirecek bir programa dönüştürmüştür.”

    Yolda sıklıkla benzin istasyonlarında verilen ihtiyaç ve yiyecek, içeçek molaları yolculuğa ekleniyor. Alışverişlerde Sırbistan’da iken Sırp Dinarı kullanılıyor. 1 Sırp Dinarı 0.15 Türk Lirası’na eşit. Bosna-Hersek sınırlarına girdiğinizde ise para birimi Bosna Hersek Markı yani kısaca KM, konvertibl olarak kodu BAM olarak geçiyor. 1 Bosna-Hersek Markı ise 9.30 TL’ye eşit. Karadağ Euro kullanıyor. Arnavutluk Lek kullanıyor ve 1 Arnavutluk Leki 0.15 TL’ye eşit. Makedonya para birimi ise Dinar, 1 Dinar 0.29 TL’ye eşit. Tabii bu durum girdiğiniz alışveriş yerlerinde sık sık hesap yaparken kendinizi bulmanıza neden oluyor.

    Sonra yeniden otobüste herkes yerini aldıktan sonra Tuncer Bey’in anlatımı sürüyor, Yugoslavya’nın bölünmesi, kantonların bayrakları, işleyiş şekilleri üzerine…Yol boyunca da sağda ve solda dikkat çeken yerleri anlatmayı da ihmal etmiyor;

    “Tito’nun ölümünün ardından artan etnik çekişmeler, ekonomik bunalım, Doğu Avrupa’daki değişiklikler nedeniyle 1980’lerin sonlarından 2000’li yıllara kadar yaklaşık 20 yıl süren kanlı süreç sonunda 7 ayrı egemen devlete bölünmüştür. Hırvatistan, Slovenya, Kosova, Bosna-Hersek, Kuzey Makedonya, Sırbistan ve Karadağ. Eskiden aynı ülke sınırlarında yaşayan insanlar bugün diğer ülkedeki işyerine gidip gelirken sınır kapılarını ve pasaport kullanmak durumunda kalmakta…”

    “Tito, 15 çocuklu fakir bir köylü ailesinin 7. çocuğu. Metal işçisi olarak çalıştı. 1. Dünya Savaşı’nda askerken savaşa karşı çıktığı için cezaevine atıldı. Hapisten çıkınca yeniden cepheye gitti. Rus Ordusu’na esir düştü. Bir Rus kadınla evlenerek ülkesine döndü. Yugoslavya Komünist Partisi’nin kurucusu oldu. 6 yıl hapis yattı. 2. Dünya Savaşı sırasında partide yükseldi. Çevresindekiler sürekli Ti-To, Ti-To yani “Sen bunu yap” dediği için, başka bir görüşe göre de Roma İmparatoru Titus’a olan hayranlığı nedeniyle bu lakapla meşhur oldu. Yugoslavya’da eşit haklardan meydana gelen Federal bir topluluk olarak parlamentoyu ilan etti. 1945’te monarşiye son verdi. Sosyalist bir rejim kurdu. Tito, gençliğinde çok parası olmasını, çok iyi giyinmeyi ve çok sevgilisi olmasını istiyordu. Belgrad’da komünist rejim uyguladı ve Washington ile daha yakın ilişkiler kurdu. Son olarak Stalin’den ayrılığını ilan eden ilk kömünist lider oldu ve hayatta kaldı.”

    BALKANLARIN KUDÜS’Ü SARAYBOSNA

    Ve Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’ya ulaşıyoruz. Tabii her çıkışta pasaport ve bavul kontrolü, her girişte bavul ve pasaport kontrolü yapılarak. Panoramik Saraybosna Şehir turunun ardından yerel rehber Mika karşılıyor bizleri. Savaş sırasında Türkiye’de 4 yıl kaldığı dönemde öğrenmiş Türkçe’yi. Yolda Drina Nehri üzerine kurulu Mimar Sinan imzalı Drina Köprüsü’nü görüyorsunuz.

    İlk durak, aşırı Sırp milliyetçileri (Çetniklerin) 25 Ağustos 1992’de açtığı ateş sonucu çıkan yangında ülkenin ulusal arşivlerinin de bulunduğu 2 milyon eserin yok edildiği milli kütüphane oluyor. Mika, kütüphanenin Avusturya ve AB’den, TİKA’dan sağlanan fonlarla yeniden restore edildiğini, ancak eserlerin çoğunun yandığını anlatıyor. Yine kütüphanenin tam karşısında yeralan İnat Müzesi’nin hikayesiyle süslüyor anlatımını: “Kütüphane inşa edilmeden önce arsada evi olan bir köylü, evini para verilmesine karşın yıkmıyor, evinin aynısını karşıya yapılmasını istiyor. Bunun üzerine evin aynısı, karşısına yapılıyor. Ev şu anda inat müzesi olarak anılıyor. Bu, Boşnakların ne kadar inatçı olduğunu göstermesi açısından önemli…”

    Belgrad’ta bir çiçekçi

    Ardından baş çarşı gezisi (eski şehir merkezi/Başçarşı’nın bittiği noktada ise Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dönemine ait yapılar göze çarpıyor) Osmanlı döneminden beri devam eden Kurşunlu Medresesi, Hüsrev Bey Camii, Saat Kulesi, Katolik Katedrali, Ortodoks Kiliseleri, Musevi Sinagogu, 1. Dünya Savaşı’nın çıktığı Latin Köprüsü, Prens Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’in vurulduğu nokta (Latin Köprüsü yakınlarında Sırp Suikastçi Gavrilo Princip’in silahından çıkan kurşunla hayatını kaybediyor) , sönmeyen ateş (şimdiye kadar iki kez sönmüş. Birincisi öğrenciler tarafından, diğeri de bir arabanın yanlışlıkla çapması sonucunda. 2.Dünya Savaşı’nın askeri ve sivil kurbanları için bir anıt. 1946’da Saraybosna’nın Nazi Almanyası ve faşist Hırvatistan Bağımsız Devleti’nin 4 yıllık işgalinden kurtuluşunun ilk yıldönemine adandı), Fatih Sultan Mehmet Han’a atfedilen Fatih Camiisi’nin görülmesi. Boşnak böreği ve cevabi köfte, ayrıca Boşnak tatlısı Tuhafiye de tadılması gereken lezzetlerden.

    Daha sonra Sarajevo’daki Exclusive Otel’de konaklama…

    MOSTAR KÖPRÜSÜ’NDEN ATLAYANLAR

    Turun 3.günü Saraybosna’dan Bosna Hersek’in başka bir kenti olan Mostar, Poçitel ve Trebinje’ye doğru yola çıkıyoruz. Yol üzerinde TİKA’nın yardımlarıyla restore edilen Konjic Köprüsü (1682’de yapılmış) kenarında duraklıyoruz. 1945’te köprüyü, Almanlar mayın döşeyerek yıkmış. Neredva Nehri üzerinde bulunan köprü Bosna ve Hersek bölgelerinin birleştiği nokta olarak biliniyor. Sultan 4.Mehmet döneminde yapılan köprünün yakınında Seonica, Mumhammed Mehmet Çavuş camileri yükseliyor.

    Daha sonra sırada Mostar var. Anlamı köprü demek. Gezinin en ilgi çekici yerlerinden, Bosna-Hersek Federasyonuna bağlı Hersek Neredva Kantonu’nun idari merkezi olan bir şehir. UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi’ne alınmış bir şehir. Neredva Herri kıyısında. Hersek’in başkenti. 105 bin nüfusu var. İç savaşta zarar gören şehirlerden.

    Tuncer Bey bu kez de Mostar Köprüsü’nü anlatıyor;

    “Mimar Hayreddin tarafından 1557’de yapılmış, köprü 1992’de Hırvat topçusu tarafından yıkılmış. 2004’de yeniden hizmete açılmış. Mostar Köprüsü’nün üzerinden, sporcular yüksekliği 20 metreyi aşan noktadan serin sulara atlıyor. Bosna’da yaklaşık 450 yıllık bir geleneğin izlerini taşıyor. Genç kızla evlenmek isteyen erkeğin evlenebilmesi için köprüden aşağıya atlayabilmesi gerekiyor. Şimdilerde profesyonel ekip ücret toplayarak atlamayı gerçekleştiriyor. Mostar Köprüsü, Neretva Nehri’nin üzerine kurulu.”

    Tura katılanlar köprüdeki bu atlamayı seyrederken çanta ve değerli eşyalarına dikkat etmeleri konusunda yeniden uyarılıyor.

    Rehberimizin anlatımıyla köprünün de bir hikayesi var:

    “1566’de Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayreddin tarafından inşa edildi köprü. Köprü bir ay şeklinde tasarlanıyor ve o dönemde inşasının ardından çökmesi halinde mimar Hayreddin’in de idam edilmesine neden olabilecek. Bu durumu öngören Hayreddin köprünün ayağına mezarını da yapıyor. Köprü 1993’de Bosna Hersek Savaşı sırasında tanktan yapılan ateşleme ile yıkılıyor. Yeniden inşa edilmesinin ardından açılışı Prens Charles gerçekleştiriyor.”

    Mostar Köprüsü’nün etrafında hediyelik eşya satan yerler size İstanbul’da hediyelik satış yerlerini anımsatıyor. Çünkü ürünlere kadar aynı. İşletme sahipleri Türkiye’den gelen turlardan oldukça memnun, bu memnuniyetlerini Türkçe kelimelerle ifade ediyorlar.

    Ardından Koski Mehmet Camii’ni görüp, Poçitel’e doğru hareket ediyoruz. Tipik Türk evleri özelliğini yansıtan Poçitel Köyü’nde 16.yy’da inşa edilen Osmanlı tarzı evleri görüyoruz ve tepeye inşaa edilen Poçitel Kalesi’ni. Girişte Bosnalı kadınlar dağ inciri satıyorlar. Kimi Türk isimleri taşıyan ve Türk çayı yapan kafeler bile bulmanız mümkün. Savaşta yıkılan köy, Dünya Bankası ve Türkiye’nin destekleriyle yeniden inşaat edilmiş.

    Rehberimiz, bu kez de Ayşe Kulin’in Bosnalı olduğunu, Sevdalinka eserinde Yugoslavya’yı anlattığını, hatta soyunun Bosna hükümdari Ban Kulin’e dayandığı iddiasını da anımsatıyor. Ardından da Bosna’nın olduğu topraklarda yıllarca etkisini gösteren ve Müslümanlığı seçmelerine neden olan Bogomilizm inancı hakkında ayrıntılar veriyor:

    “Aslında Bulgarlara ait bir mezhep. Bulgar Çarı 1.Petro zamanında ortaya çıkıyor. Hristiyanlığın temel anlayışına aykırı bir hareket. Kurucusu bir köy papazı. Adı Tanrı’nın sevdiği anlamına gelen Bogomil. Slavca. Albigenler, Poturlar, Babunlar gibi farklı isimlerle anılıyorlar. Aslında Şaman inancına yakın. Papalığın büyük tepkisiyle karşılaşıyorlar. 13.yy’da Bogomilizm kalesi Bosna Hersek oluyor. Balkanlar’daki 15.yy’daki Osmanlı fetihlerine kadar etkinliğini sürdürüyor. Bogomilciler Osmanlı fethi sonrasında kitleler halinde İslam dinine geçiyorlar. Bosna’ya Batı’nın Kudüs’ü denilmesinin sebeplerinden birisi Dalmaçya’nın çoğunda Katolikliğin, Sırbistan’da ise Ortodoksluğun yerleşmesi, ikisinin arasındaysa Ortaçağ Bosna’sı iki mezhebin kesişme noktası olan bir tarafsız bölge olarak kalması ve tüm dinlerin kesişme noktası olmasıydı.”

    Ardından Trebinje’deki Acimovic Otel’e doğru yol alıyoruz.

    Rehberimiz anlatıyor; “Trebinje Bosna Hersek’in Sırp Cumhuriyeti’nde bulunan şehri. Trebinje Nehri içinden akıyor. Arslanağa Köprüsü bu şehirde ve Osmanlı döneminde inşaa edilmiştir”

    Acimovic otelde salata, balık ve elmalı turtalı akşam yemeği yiyoruz. Odaları da rahat.

    KARADAĞ’DA ADRİYATİK DENİZİ’NE GİRMEK

    4.günde Trebinje’den yola çıkarak Karadağ’a doğru hareket ediyoruz. Yine sınırdan çıkış ve girişte pasaport ve bagaj kontrolü var. Karadağ’ın, Kotor, Budva ve Arnavutluk’un İşkodra kentlerini sırasıyla ziyaret ediyoruz.

    Adriyatik Denizi’nin incisi olarak anılan dağları (Lovcen Dağları) ve gölleri ile ünlü Karadağ’a giderken yol boyunca sağlı sollu yüksek dağlar eşlik ediyor manzaraya. Daha sonra Kotor’a ulaşıyoruz. Kotor’da eski şehir ve kalede yürüyerek beldeyi tanıma imkanı buluyoruz. Yolda St.Stefan’ı panoramik olarak tepeden görme imkanımız oluyor.

    Karadağ’a gitmiş fotoğrafçıların pozlamadan dönmediği ve adeta ülkenin simgesi haline gelmiş Sveti Stefan Karadağ için de önemli bir yer. Özünde ülkenin en popüler turizm şehri Budva’ya bağlı bir Ortaçağ köyü. Ada önce kamulaştırılmış, sonrasında da Singapurlu bir multi milyardere satılmış. Ve elbette Karadağ’daki her yer gibi buranın da ilginç bir hikayesi var. Rehberimizin anlatımıyla hikaye şöyle:

    “Sveti Stefan, 15. yüzyılda Venedikliler tarafından Türkler’den ve korsanlardan korunmak için yapılmış. Adaya ancak ince uzun bir yoldan gidilebilmesi gerçekten de ne kadar korunaklı bir yer olduğunu gösteriyor. Üzerinde 100’e yakın ev ve kiliseler varmış. İşin içine Venedikliler girince elbette binaların dehşet bir mimariye sahip olması sürpriz olmuyor.

    Bu güzeller güzeli ada 20. yüzyılda bir balıkçı köyü haline gelmiş. Burada eskiden 12 balıkçı ailesi yaşıyormuş. 1934 yılında ise, Sırbistan kraliçesinin yazlık sarayı inşa edilmiş. 2007 yılında, Karadağ’ın turizmini canlandırmak için Sveti Stefan adası 30 yıllığına Aman Resorts otel grubuna kiraya verilmiş. Eski binaların dış cepheleri büyük ölçüde korunmuş ancak içleri renove edilerek oldukça lüks ve modern bir otel atmosferi yaratılmış. Şu anda ada Aman Otel’e ait ve Elizabeth Taylor, Sophia Loren, Princess Margaret, Kirk Douglas gibi isimleri ağırlamış bir tesis. Hatta Beckham ailesi de 2019 yılında evlilik yıldönümlerini kutlamak için bu oteli tercih etmiş. Yine Türkiye’den Tarkan bu otele çağrılanlar arasında. Otelde konaklamıyorsanız, sadece bir tur eşliğinde, kısıtlı bir bölgesini gezebiliyorsunuz. Bunun dışında, içeride konaklayan birinin daveti ya da yine içerideki restoranlardan birine rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Bu koşullar dışında yatıya gelenleri bile içeri almadıkları oluyor,”

    Kotor’a ulaşıyoruz. Karadağ’ın sahil kasabası. Cruise gemilerinin limana demirlemiş, karayolu turlarıyla gelenler yoğun bir kalabalık oluşturuyor.

    Kotor’un eski şehir kısmı surların ardında kalıyor. Girişte Tito’nun sözleri, “Kimsenin bir şeyini almayız, ama kendimizinkini de vermeyiz.” M.Ö.168’de Romalılar tarafından inşa edilen şehre 535’de kale ve surları yapılmış. 1002’de Bulgar İmparatorluğu tarafından ele geçirilen şehir, 1185’te Sırp Krallığı’nın yönetimi altına girmiş. Sırp Krallığı’ndan sonra Macar İmparatorluğu ve Venedik Cumhuriyeti arasında el değiştirmiş. Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1538 ve 1657’de kuşatılmış. 1797’den 1918’e kadar Habsburg İmparatorluğu altında kalan şehir 1918’den sonra Yugoslavya’nın bir parçası haline gelmiş.

    Bu bilgileri veren rehberimiz St. Tryhon Katedrali ve Denizcilik müzesi, şehrin sembolü kedileri anlatıyor. Kapıların üzerinde bulunan kediler yıllar önce fareler nedeniyle karşı karşıya kaldıkları veba hastalığını hatırlatıyor yıllar sonrasına. O yüzden her yerde kedi figürü görüyorsunuz. Şehrin maskotu kedi olunca, bir de kedi müzesi varmış. Saat kulesi, Utanç Anıtı, Silah Meydanı’nı geziyoruz. Suç işleyenlerin halkın huzuruna çıkarılarak, halkın tükürerek, domates fırlatarak tepkisini gösterdiği rivayet ediliyor.

    Katedral iki deprem geçirse de geçirdiği restorasyonlar sonucunda günümüze kadar ulaşmayı başarmış.

    Kotor Kalesi ise bayağı yukarıda. Merdivenler, kalabalık ve uzun bir yol. 1300 basamak çıkıyorsunuz.

    Cruise Gemi ve yatların uğrak yeri olan Kotor, bölgenin önemli limanlarından birine ev sahipliği yapıyor. Ülkede bulunan iki havaalanından biri olan Tivat Havalimanı’na 10 kilometre, Podgorica Havalimanı’na ise 90 kilometre uzaklıkta. Tivat yakınlık açısından daha avantajlı olsa da ülkenin başkentinde bulunan Podgorica Havalimanı daha yoğun olarak kullanılıyor.

    Ardından gece hayatı ve Balkanların en ünlü tatil merkezlerinden Budva’ya geçiyoruz.

    Budva Karadağ’da sâhil şehri. Yaklaşık 10 bin kişilik bir nüfusa sâhip olan şehir Budva Beldesinin de merkezi. Budva şehrinin bulunduğu bölge, ülke turizminin merkezi konumunda. Şehir 2500 yıllık geçmişiyle Adriyatik Denizi kıyısındaki en eski yerleşim yerlerinden birisi.The Dark of The Sun filminin çekimleri burada yapılmış. Madonna da ziyaret edenler arasında.

    1572 yılında Uluç Ali Paşa tarafından Venediklilerden alınarak Osmanlı topraklarına katılan Budva, Venedik ile 1573 yılında yapılan anlaşma ile bu ülkeye geri verilmiş.Yürüyüş turunun ardından eski şehir merkezi olan Stari Grad ve kale gezisini yapıyoruz. Burada Adriyatik Denizi’nde serinlemek için serbest zaman buluyoruz.

    Ardından konaklamak için Arnavutluk’un şehri İşkodra’ya Rozafa Otel’e doğru yola çıkıyoruz. Yol boyunca küçük köyler, yükselen camiler, kiliseleri yan yana tek karede görürseniz şaşırmayın. Kiliseden çan, camiden ezan sesi gelebiliyor. Yine sağlı sollu eski ve yeni araba atölyeleri beliriyor sürekli. Yollar dar, trafikte garip hareketleri görürseniz şaşırmayın. Rozafa Kalesi’ni görünce İşkodra’ya geldiğimizi anlıyoruz. Rozafa Kalesi’nin hikayesini Tuncer Bey’den dinliyoruz:

    “Efsaneye göre, 3 erkek kardeş kaleyi inşaa etmeye karar verirler. Sağlam olmaz, bir duvarı çöker. Kardeşler, yaşlı adama rastlar. Sağlam olması için ertesi gün yemeği getiren kadın kurban etmeniz ve harç malzemesinde kullanmanız gerekir der. Eşlerini uyarırlar. En küçüklerinin eşinin haberi yoktur. Adı Rozafa’dır. Eşi ona bahseder, kurban olmayı kabul eder, oğlunu emzirmek için göğsünün bulunduğu noktaya delik açılmasını ister. Kadın gücünü simgelemesi açısından rağbet görüyor. Boyana ve Drin Nehri ile çevreleniyor kale. Yine İşkodra Gölü de bu şehirde.”

    Bisiklete binenler çoğunlukta. Sağlı sollu kafelerin olduğu yayalara ayrılmış olan Kole Idromeno Caddesi şehrin en işlek caddesi ve erken saatlerden itibaren çok canlı ve kalabalık. Cadde, kaldığımız Rozafa Otel’e oldukça yakın.

    ARNAVUTLUKTA BEKTAŞİLİK

    5. günde yiyeceklerinden pek memnun kalmadığımız Rozafa Otel’den çıkış yaparak İşkodra’dan ayrılıyoruz. Bu kez Arnavutluk’un başkenti Tiran’a ardından da Makedonya’nın şehri Ohrid durağımız olacak.

    Arnavutluk’ta ikinci durağımız başkent Tiran oluyor.

    Rehberimizin sesi yol boyunca Arnavutluk ve Enver Hoca üzerine bilgiler vermeye devam ediyor:

    “Arnavutluk’un günümüzdeki toprakları tarihin çeşitli noktalarında Dalmaçya (Güney İlirya), Makedonya (özellikle Epirus Nova) ve Moesia Superior gibi Roma eyaletlerinin bir parçası oldu. Modern cumhuriyet ise Balkan Savaşları sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki çöküşünden sonra ortaya çıkmıştır. 1912 yılında bağımsız olan Arnavutluk, 1917-1920 arasında İtalyan himayesine girdi, II. Dünya Savaşı’nda 1939 yılında Faşist İtalya, 1943’te de Nazi Almanyası tarafından işgal edilene kadar Prenslik, Cumhuriyet ve Krallık oldu. 1944 yılında Arnavutluk’ta işgal sona erdi ve Enver Hoca ile Emek Partisi önderliğinde Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti kuruldu. Enver Hoca dini yasakladı geldiğinde. 1991 yılında sosyalist yönetim sona erdi ve çok partili yönetime geçildi.

    Arnavutluk, parlamenter demokrasiye ve bir geçiş ekonomisine sahiptir. Arnavutluk’un başkenti olan Tiran, ülkedeki 2.831.741 kişinin yaklaşık 421.286’sını barındırıyor. Serbest piyasa reformları, özellikle enerji ve ulaşım altyapılarının gelişiminde, ülkeye doğrudan yabancı yatırımların kapısını açmış. Arnavutluk evrensel bir sağlık sistemi ile ücretsiz ilk ve orta öğretim sunmakta.

    Türkçedeki Arnavut kelimesi bir güney Arnavut (Toska) boyu olan ‘Arvanit’lerin Türkçeleştirilmiş şekli. Ortaçağ’da Arnavutlar antik İlliryalılar ve Pelasglar isimlerinin yerine Arber, Arberesh, Arbanon, Arbanoi isimleriyle anıldılar. Yeni Çağ’da ise Arnavutlar ülkelerine kartallar ülkesi anlamında Shqipëria (okunuşu Şipıria) şeklinde adlandırıyor. Diğer çoğu dünya dillerinde ise ‘Albania’ kelimesi kullanıyor. Nitekim Latince “alba” = yüksekte duran, demek.

    Şemseddin Sami’ye (Arnavut asıllı Osmanlı yazarı. İlk Türkçe roman olan Taaşşuk-u Talat ve Fitnat ile ilk Türkçe sözlükler olan Kamusül alam’ın ile Kamusi Türki’nin yazarıdır) göre ‘Arnavut’ kelimesinin anlamı ‘Çiftçi’ demektir. Arnavutluk (Shqipëria), Arnavutça (Shqip) ve Arnavut (Shqiptar) sözcükleri kök bakımından kartal (Shqiponja)’dan türetildiği de söylenmekte. Ş. Sami’nin büyük eseri Kâmus-u Türkî’de Arnavutluk-Arnavutça-Arnavut sözcüklerini Türkçeye Şkipniya-Şkip-Şkipetar şeklinde çevirmiştir.

    Ülkenin önemli sorunlarından birisi altyapının zayıf olması. Ana yolların birçoğunda iyileştirme çalışmaları yapılmasına ragmen, çoğu çok kötü durumda. Elektriğin neredeyse tümünü sadece Hidroelektrik santrallerden sağlayan Arnavutluk, komşularının çoğunun yaptığı gibi Bulgaristan’dan elektrik ithal etmek zorunda. Son yıllarda kış aylarının sert geçmesi, barajların dolmasına yol açtığından, elektrik üretimi giderek düzenli hale gelmiş.

    Yine Osmanlı döneminde Arnavut işçiler tarafından yapılan kaldırımlardan dolayı ismi Arnavut kaldırımı olarak kalmış. Yani Arnavutluk’ta böyle bir kaldırım olmadığı gibi Arnavut ciğeri de Arnavutluk’ta yok.

    Elbasan tava, haşlanmış kuzu etinin yoğurtlu bir sosla fırınlanmasıyla yapılan, geleneksel bir Arnavut yemeğidir. Adını Arnavutluk’a bağlı Elbasan şehrinden alır. Türk mutfağında da yapılır.Yine Trileçe tatlısı ünlü.”

    “İskender Bey ismiyle bilinen Gjergj Kastrioti, Arnavut halkı için büyük önem taşıyan bir şahsiyet. 15. Yüzyılda Osmanlı’ya karşı yaptığı başarılı mücadeleler ile halkın sevgisini kazanmış. Zaten bu durum şehrin en büyük meydanına isminin verilmesinden belli. Burası ayrıca kutlamaların yapıldığı meydan. Meydanda hopörlerden gelen müzik sesi var. Meydanın çevresinde Enver Hoca’nın emriyle yapılan sığınaklar bulunuyor.

    Saat Kulesi – Kulla e Sahatit: Meydanda sağa sola bakılınca göze çarpan en yüksek yapı olan saat kulesi, 1811 yılına ait bir yapı. Yüksekliği 35 metre olan kule, zamanın Osmanlı Türkleri tarafından yapılmış ve Venedik’ten getirilen orijinal bir çanı var. Yıllar geçtikçe üzerindeki saat birçok kez değiştirilmiş.

    Ethem Bey Camii, Opera ve Bale Binası, Parlamento, Başbakanlık binaları, Cumhurbaşkanlığı Köşkü, İskender Bey Meydanı’nı gördükten sonra Ohrid’e hareket ediyoruz.

    Yol boyunca rehberimiz bu kez de Arnavutluk’ta Bektaşilik üzerine ve Arnavutluk’un bağımsızlığına giden süreçte Bektaşileri, Balkanların Osmanlılar tarafından fethedilmesinden önce başlıca Balkanlarda ve civarındaki bölgelerde insanlara İslam’ı tebliğ eden Alevi-Bektaşi şeyhi Sarı Saltuk’u anlatmayı da unutmuyor:

    “Batı’da İslamiyet’in yayıldığı en önemli bölgelerden birisi olan Arnavutluk. Arnavutlar, İslamiyet’in Bektaşi yorumuna özel ilgi duyduydukları için Bektaşilik bölgede zaman içinde geniş bir yayılma alanı buluyor. Arnavutlar yükselen milliyetçilik akınlarından etkilenince Bektaşiler de yardımcı oluyor.”

    Tiran’da 3 sütle yapılan gerçek Trileçe tadına da bakma imkanı buluyoruz.

    HUZUR VE OHRİD

    Makedonya/Matka Kanyonu

    Sonraki durağımız sınır kapısından geçerek ulaştığımız Kuzey Makedonya’ya bağlı Krill Alfabesinin doğduğu incileriyle meşhur, gölü UNESCO Kültür Mirası listesinde olan Ohrid oluyor. Ohrid’de şehir turuyla başlıyoruz gezimize. Yerel rehber de eşlik ediyor bize ve anlatıyor. Önce eski Türk evlerinin olduğu alanı gezip, St. Pantetelymon Kilisesi, Aya Sofya Kilisesi, Roma döneminden kalma Anfi tiyatro, Car Samueel Kalesi, St. Bogorodica Perivlerta, 4. yy Kiliseleri, Keşanlı İmareti, Kuloğlu ve Emin Mahmut Camileri, Çınar Meydanı, Ohrid Halveti Tekkesi’ni görüyoruz. Ardından Ohrid Gölü’nde tekne gezisi yapıyoruz.365 kilise yapılmış. 40 kilise kalmış. Tito’nun biz zamanlar kullandığı yazlığı var. Aziz Jhonn Kilisesi görünüyor. Ohrid’in simgesel yapılarından birisi.

    Rehberimiz göl ile ilgili şu bilgileri veriyor:

    “Balkanlardaki en eski ve derin göl. En derin yeri 288 metre. Gölün ekosisteminde sadece o yöreye özgü dünya çapında öneme sahip 200’den fazla tür var. 1979’da UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilmiş. 2600 km’lik bir alanı suluyor. Suların yüzde 25’i yağış ve içine boşalan akarsularla sağlanıyor. Suların yüzde 20’sinden fazlası 10 kilometre uzaklıkta ve gölün kendi seviyesinden 150 metre daha yüksekte bulunan Prespa Gölü’nden geliyor. İçilebilir nitelikteki suya sahip bir göl. Bu nedenle kendi kendisini temizleme özelliğine sahip.”

    Yerel rehber yıllarca incinin sırrının kadınlardan saklandığını belirterek, incinin yapımına ilişkin olarak, “Endemik bir balık türü olan ‘plasica’ balığının pullarından elde edilen solüsyon Ohrid’e özgü inci yapımında kullanılır” bilgisini veriyor.

    ohrid Gölü

    Daha sonra Ohrid Gölü’nün kaynağının bulunduğu bölgelere oradaki küçük sandalları kiralayarak ulaşıyoruz. Suyun berraklığını görünce ister istemez içenler bile oluyor.

    Ohrid’de Makedonya dinarı ve Euro geçiyor. Tura katılanlar Türkiye ile karşılaştırıldığında daha ucuz içki alabilmek için marketlere girdiklerinde hesap üstüne hesap yapmak zorunda kalıyor.

    Konaklama için, içinin antikalarla bezendiği hem orman hem de göl manzaralı Belvedere otele geçiyoruz Ohrid’deki. Makedon Halk danslarının kısa bir gösteriminin yeraldığı Boşnak Gecesi düzenleniyor.

    MANASTIR VE ASKERİ İDADİ’DE DUYGUSAL ANLAR VE ATATÜRK’E TEK ODA

    6.gün Ohrid’den yola çıkarak yine Makedonya’nın Bitola yani Manastır şehrine hareket ediyoruz. Makedonya’nın şehri olan Manastır’a yaklaşırken rehberimiz Tuncer Bey’in Atatürk’ün çok sevdiği “Manastır” türküsü kulaklarımıza eşlik ediyor; “Manastır’ın ortasında var bir havuz/ Canım havuz/ Bu yurdun kızları hepsi de yavuz/ Biz çalar oynarız….” Otobüsteki birçok kişi duygulanıyor.

    Yol üzerinde Resne’de bulunan İttihat Terakki’nin en ünlü 3 simasından biri ve Türk Yunan savaşındaki faydaları nedeniyle üne kavuşan Resneli Niyazi’nin sarayını panoramik olarak görüp Bitola’ya yani Manastır’a varıyoruz. Burada Türk Çarşısını, Bedesten’i, İshakiye Camii’ni, Yeni Camii’ni ziyaret ediyoruz. Şirok, 19.yy sonlarında Manastır’ın en geniş sokağı. Zaten Makedonca’da Geniş Sokak anlamına geliyor. Günümüzde müze olan Askeri İdari bu sokağın kentin meydanı ile birleştiği yerde bulunuyor. O yıllarda ders saatleri dışında askeri öğrenciler bu sokakta sıkça dolaşıyor. Sokaktan geçerken rehberimiz soldaki iki katlı bir binaya dikkat çekiyor; “İşte Eleni burada oturuyordu” diyor. Ve Atatürk’ün mezun olduğu Askeri İdadi ve Atatürk Müzesi’nin önünde buluyoruz kendimizi. İçine irdiğimizde Atatürk’ün çocukken koridorlarında yürüyüp koşturduğu okulun merdivenlerini çıkmak, koridorlarında yürümek bambaşka bir duygu yaratıyor.

    Atatürk Müzesi’nden bir görüntü

    Müze’nin sadece birinci katında bir odanın Atatürk’e ayrıldığını görüyoruz. Atatürk’ün büstü, heykeli bulunan odada, o dönemde giyilen askeri öğrenci kıyafetlerinden örnekler, Atatürk’ün aldığı madalyalar, ailesine ilişkin bilgi ve belgeler yanında bir de ziyaret defteri konulmuş. Ayrıca video ile bilgi veriliyor. Müzedeki bilgi ve belgelerin yetersizliği ziyaret edenleri hem üzüyor, hem de şaşkına çeviriyor. Çoğunluğu da ziyaret defterine bu şikayeti yazmadan geçemiyor tabii ki.

    Eleni’nin yaşadığı sokaktan bir görsel

    Rehberimizin verdiği bilgiye göre, Mustafa Kemal işte burada okurken ve Eleni’nin oturduğu sokaktan geçerken aşık olur;

    “1896 yılında Genç Harbiyeli Mustafa Kemal, askeri lisede okumak için Selanik’ten Manastır’a gelir.Henüz 15 yaşında. Üç yıl okuduğuna göre. Aşkı yaşadığı dönem 15-18 yaş arası. Anlatılanlara göre aşkları, Eleni ile göz göze gelmeleriyle başlar. Mustafa Kemal, güzel Eleni’yi balkonlarında otururken fark eder. Mustafa Kemal her gün evlerinin önünden geçermiş, Eleni de hep balkonda bizim delikanlıyı beklermiş. Mustafa Kemal ve Eleni arasında güçlü bir aşk doğar. Biraz da yasaklı bir aşk…Manastırlı güzel Eleni Karinte ve genç Mustafa Kemal birbirlerine aşık olmalarına rağmen kavuşamazlar.Eleni, Mustafa Kemal ile kaçmaya çalışırken babası yakalar ve Eleni’yi eve kapatarak zorla başka bir adamla evlendirmek ister. Bu aşkın doğruluğunu, ne Eleni’nin babası ne de Mustafa Kemal’in annesi onaylar…Hikaye üzerine kuru söylenti çoktur… Gerçek ise Manastır’daki o tarihi evin balkonundaki Eleni’nin aşkının hala yaşıyor olması…”

    ELENİ’NİN MEKTUBU

    Eleni’nin Mustafa Kemal’e sonradan yazdığı söylenen mektup da şöyledir:

    “Kemal Atatürk’e

    Çok uzun yıllar oldu, ben senden hala bir haber bekliyorum.çEğer bu mektup eline geçerse beni hatırla ve kağıdın üzerindeki gözyaşlarını gör. Yıllar geçiyor ve ben senin hakkında çok şey duydum. Hayat devam ediyor. Eğer senin hayatında başka bir kadın varsa bu mektubu yırt at. Ve o kadına sor, Bitola’dan Eleni Karinte diye bir kadının seninle bir gün geçirmek için hayatını verebileceğine inanır mı?

    Eğer sen o kadını benim seni sevdiğim kadar seviyorsan, ona hiçbir şeyden bahsetme ve mutlu olmasını sağla.

    Fakat sen hala balkondaki kızı hatırlıyor ve başka birini sevmemişsen, bil ki seni hala bekliyorum ve ömrüm boyunca bekleyeceğim. Beni unutmadığını ve geri döneceğini umut ediyorum. Babam öldü. Onun beni senden bir ay boyunca eve hapsetmek suretiyle ayırmasının üzerinden yıllar geçti. Babamın beni evlendirmek istediği adam kendini sevip sevemeyeceğini sordu, ‘hayır’ dedim. ‘Ben ilk aşkımı seviyorum.’

    Bu yüzden babam beni hiç bağışlamadı. Ben de onu bağışlamadım. Şimdi eskiden olduğu gibi genç ve güzel değilim. Ama yine de seni sonsuza kadar seveceğim.”

    ÜSKÜP’TE TÜRK PARASI İLE CEVABİ KÖFTE YEMEK

    7.gün ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı’nın doğum yeri olan Üsküp’e hareket ediyoruz. Rehberimiz bu kez Üsküp’le ilgili bilgiler veriyor:

    “Daha önceden adı Scupi olan Üsküp, 1392’de Yıldırım Beyazıt döneminde Osmanlı’nın hakimiyetine girdikten sonra “Üsküp” ismini almış. Birkaç yüzyıl Osmanlı’nın hakimiyetinde kalmış ve mimari, ekonomik, politik açılardan geliştikçe gelişmiş. Osmanlı-Avusturya Savaşları’nın yaşandığı dönemde Avusturya Osmanlı’nın topraklarını işgal ederken Üsküp de Avusturya tarafından işgal edilen şehirlerden olmuş, hatta bu sırada Üsküp tarihinin en talihsiz olaylarından ‘1689 Hadisesi’ yaşanmış ve şehirde sayısız yer ciddi zarar görüp kullanılamaz hale gelmiş. Bu olay sonrası Osmanlı, saldırıları geri püskürtmeyi başarmış ama verilen zararlar birçok insanın hayatını mahvedecek kadar kötü olmuş. 1913 yılında Balkan Savaşları sonrası Osmanlı Üsküp’teki hakimiyetini kaybetmiş ve Üsküp’ten diğer ülkelere ciddi göçler yaşanmış. Osmanlı’dan sonra Sırplar Üsküp’ü işgal etmiş ve ülke 1913’te Sırbistan’ın hakimiyeti altına girmiş. Sonradan Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar ve Sloven Krallığı’nın hakimiyetlerine giren Üsküp 1944 yılında Yugoslavya yönetimi altındaki ‘Özerk Makedonya Cumhuriyeti’nin başkenti olmuş. Çok eski değil, 1991 yılında ise Makedonya Cumhuriyeti bağımsız olmuş ve hala Üsküp Makedonya Cumhuriyeti’nin başkenti.”

    Üsküp’e ulaştığımızda yerel rehber Talha karşılıyor ve bize bilgi veriyor.

    ‘Sedat Peker nerede kalıyordu’ gibi soruları yanıtsız bırakan rehber Talha, Yahya Paşa Camii, Saat Kulesi, Türk Çarşısı, İsa Bey Cami, Mustfa Paşa Camii, Murat Paşa Camili, Panan Hanı, Sulu Han, Davut Paşa Hamamı, Taş Köprü’yü anlatıyor.

    Vardar Nehri’nin kıyısından ve nehrin öteki tarafında bulunan Türk ve Yahudi mahallerinden geçiyoruz. Mekadonya Meydanı’nı, Osmanlı Köpsüsü, Davut Paşa Hamamı’nı görüyoruz. Ardından Türk çarşısında tarihi eserleri görüyoruz. Türk Çarşısı içinde 1550 tarihli Kurşunlu Hanı geziyor, Osmanlı döneminde inşaa edilen ve günümüze kalan 3 han binası var. 15.yy’ın ikinci yarısında inşa edilmiş Sulu han ve Kapan Hanı’nı ziyaret ediyoruz. Türk çarşısında gezerken, Türkiye’den getirilen ürünlerin satıldığına, Türk parasının geçtiğine şahitlik ediyoruz. Türk parası ile yemek yemenin mutluluğunu yaşıyoruz. Şuşka biberi, usturumca yer fıstığı, çarıklarla süslü dükkanların önünden geçiyoruz.

    Devletin şehri güzelleştirme politikaları ile yenilenen ve dönüşen yeni yapılan heykel ve meydanın olduğu alana gidiyoruz. Üsküp heykeller şehri olarak anılıyor. Şehrin işlek olan her yeri heykelle süslenmiş. Hatta burada şöyle bir espiri bile varmış; “Makedonya’nın yüzde 70’i Makedon, yüzde 20’si Arnavut, yüzde 10’u da heykel.” Özellikle Taş Köprü ve Makedonya Meydanı kimisi adam boylarında, kimisi devasa boyutlarda heykellerle süslenmiş. Ayrıca bu yeni şehir planlarıyla Vardar Nehri üzerine yeni köprüler ve Arkeoloji Müzesi gibi şık yapılar da yapılmış. Bazıları hala yapım aşamasında ve iskelelerle çevrili.

    Türk Çarşısı’nda Cevabi Köfte ve güveçte kuru fasulye yemeden, üzerinde demleme çay içmeden kalkmıyoruz tabii ki.

    FETÖ OKULLARINA DEVAM

    Makedonya’da Fetö okullarından bazılarına el konularak Maarif Vakfı’na devredildiğini ancak bazılarının hala aktif olarak görev yaptığını, hatta zaman zaman konunun ülke Meclis’inin gündemine geldiğini öğreniyoruz.

    Geceyi zevkle döşenmiş geniş odalı ve kahvaltısı herkesi memnun eden Park Otel’de geçiriyoruz. Ancak sabah kalktığımızda bizi otobüsün mazotunun çalınması sürprizi karşılıyor.

    M.S. 6. yüzyılda yapıldığı söyleniyor Üsküp Kalesi’nin. Söylentilere göre Roma döneminde yapılıp 518 yılındaki bir deprem sonrası yıkılmış, sonralarda ise tekrar yapılmış. Kale Vardar’ın kuzeyinde kalıyor ve Üsküp’ün arması ve bayrağında da kalenin simgesi var.

    Şehri tepeden gören bir teleferik olduğunu, şehrin en yüksek noktası olan Vodno Dağı’nın şehir manzaralı tepesine çıktığını, tepede bir de 66 metre olan dünyanın en büyük haçı buluhduğunu öğreniyoruz. Milenyum Haçı. Hristiyanlığın 2000. yılı için buraya dikilmiş. Gece olunca aydınlatılıyor ve Üsküp’ün her yerinden görülebiliyor.

    Üsküp

    Başkent Üsküp’e sadece 15 kilometre 30 dakika mesafede, tüm Makedonya’nın en popüler doğa kaçamağı olan Matka Kanyonu var. Makedonya’da görülmesi gereken yerlerde bir numara Ohrid ise iki numara da Matka Kanyonu. İçinden su geçen yemyeşil doğası bir harika. 5 bin hektarlık devasa kanyonda ister kano kiralayarak ister, 14 kilometrelik yürüyüş yolundan keşif turu yapabiliyorsunuz, isterseniz tekne turu seçeneği de var. Biz tekne turunu tercih ediyoruz. Kanyonun ilerisindeki mağaralarda yarasaların olduğunu ve yarasa gübresinden kozmetik alanında kullanmak için İtalyanların bölgeye geldiklerini rehberimizden öğreniyoruz.

    Matka Kanyonu gezisinin ardından Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a doğru yola çıkıyoruz. Ancak yol uzadıkça uzuyor. Hem yol uzun, hem de Sırbistan sınırında uzun araç kuyrukları en az 5 saat beklemenize neden oluyor. Üstelik bu bekleyişler sırasında ihtiyaçlarınızı karşılayacağınız bir mekan da bulunmuyor. Sınırı geçtikten sonra ise yol yapım çalışması nedeniyle saatlerce beklemek durumunda kaldığımız için yaklaşık 10 saat yolda geçmiş oluyor ve gece 24.00’ten sonra Belgrad’taki Theatre Otel’e ulaşabiliyoruz.

    SAVA VE TUNA’NIN KAVUŞTUĞU KENT

    8. gün Belgrad’ta Sabah panoramik şehir turu, Aziz Sava Katedrali, Kale Meydanı, Akeri Müze, İstanbul Kapı, Saat Kulesi, Damat Ali Paşa Türbesi, zindan Kap, Leopoldov Kapı, Sokullu mehmet Paşa çelşemims, Stefah Lazerevic Anıtı, Nebojsa Kulesmmi, Sabonra Kilesisi, Cumuhriyet Meydanı, Terazi Meydanı, Taş Meydan görülecek yerler arasında. Daha sonra Sokolovic Çeşmesi’nden su içiyoruz. Rehberimizin verdiği bilgiyere göre, “Kalemeydan Parkı Sırp olarak doğan Sokollu Mehmet Paşa Osmanlı döneminde devşirme olarak Edirne Sarayına getirilmiş ve devlet adamı olarak görev yaptığı süreçte vezirliğe kadar yükselmiş. Belgrad’ta Sokollu Mehmed Paşa adına günümüze kadar ulaşmış tek eser Kalemeydan Parkı içinde bulunan çeşmedir. 16. yy’ın ikinci yarısında kendisi tarafından yapılan bu çeşme Osmanlı dönemine dair oldukça nadir bir eser olarak günümüze kadar korunmuş. 2006 yılında yapılan restorasyon çalışmaları sonucunda çeşme kullanıma tekrar açılmış.”

    Yine Belgrad Kalesi’ni gezerken, seferde iken ölen Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü ordu içerisinde düzensizlik yaratmasın diye askerlerden gizlenmesi, oğlu II. Selim Belgrad’ a gelene kadar ölümünün gizli tutulması ve 2. Selim’in saltanatı Belgrad Kalesi’nde alması rehberin anlatımıyla canlanıyor adeta.

    Belgrad Kalesi, yerel halk arasında Kalemegdan Kalesi olarak da biliniyor. Türkçeden birçok kelime Sırpçaya geçtiği için Kale Meydanı Alanı’nda birçok yapının adı Türkçe. Bunlardan biri de Stampol Kapja (İstanbul Kapısı). İstanbul Kapısı, kalenin ana giriş kapısı ve Osmanlı döneminde yapılmış.

    Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği noktada yüksek bir tepede yer alan Kalemegdan, Belgrad Kalesi’nin de yer aldığı şehrin buluşma noktası. Türkçede Kale Meydan isminden dönüşen meydan geniş bir alana yayılıyor.

    Belgrad’ın en güzel, görülmeye değer bölgelerin başında gelen Kalemegdan’da yer alan Belgrad Kalesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın Avrupa’ya açılacak yeni ticaret yollarını denetim altında tutmak için almak istediği yer. İçerisinde müzeler, parklar, anıtlar, galeriler, heykeller bulunan ve enfes Belgrad manzaraları sunan 53 hektarlık bir alana yayılan kale, 1521’de Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine katılmış.

    Kent surlarının kuzeydoğusunda, Despot Stefan Kulesi’nin hemen yanında yer alan ve bir köprüyle Zindan Kapısı’na bağlanan kapı, Despot Stefan’ın ismiyle anılıyor. Kalemegdan’ın simge kapılarından biri olan 15. yüzyıl yapısı, Osmanlı döneminde zindan olarak kullanıldığı için bu ismi almış.

    Aziz Sava Katedrali, Nikola Tesla Müzesi, Arkeoloji Müzesi, Cumhuriyet Meydanı, Taş Meydanı ve Nicola Tesla Müzesi’ni ziyaret ettikten sonra dönüş için Nikola Tesla Havaalanı’na ulaşıyoruz.

    Yeni insanlarla tanışıp, değişik kültürlere yelken açıp, gördüğümüz eşsiz doğa güzellikleri ve tarihsel, kültürel eserleri görmenin mutluluğuyla dönüyoruz. Parçalanmış, çok yakın bir zamanda savaşı en ağır şekilde yaşamış, hala kurşun ve bomba izlerini şehirlerinin en işlek binalarında taşıyan insanların yaşama nasıl tutunduklarını, onun hüznünü yüzlerinde taşıdıklarını gördüğümüz için hüzünleniyoruz. Aklımızda Avrupa’da olmasına karşın sanayi yönünden geri bırakılmış, bazı ülkelerin sadece tarım ve turizm alanı, ucuz işçi gücü olarak kullandıkları, çok küçük devletçiklere bölünmüş olması gibi pekçok soruyla ayrılıyoruz. Ederlezi’nin hüzünlü notalarıyla…

  • Adaletsiz kalkınma: Fakruzaruret içinde gönüllü kulluk

    2002’den bu yana AKP’nin vaad ettiği demokrasi ve refah ilk kez bu kadar gayri ciddi bulunuyor. Teorisine de pratiğine de inanılmıyor. AKP seçmeni de kendisini nasıl bir geleceğin beklediğini ilk kez tahayyül edemiyor.

    Ülkede otoriterliğin yükselişi önlenemiyor, otoriter şiddetin etkisi altındaki ruh haliyle gelecek şekillendirilmeye çalışılıyor.

    Halk, önceleri kağıt üzerinde de olsa varlığına tanıklık ettiği haklar ve özgürlüklere bu kez mutlak güçle pervasızlaşanların dilinde bile rastlayamıyor.

    Bir şarkıcının saatler içinde önce hedefe sonra cezaevine konmasının altındaki motivasyonu çözmeye çalışırken bir diktatör namzetiyle yüzleştiğini düşünüyor.

    Daha çok öfke üretildiğine tanıklık edeceği günlerin sonunda bir tercihe gideceğini biliyor; ama tercihin sonucunda daha büyük bir öfkenin muhatabı olup olmayacağını kestiremiyor.

    Ama alamet-i farikası tek adamlık otoriteryenizmi olan rejimin rıza üretemediğinde, 20 yılın sonunda yaşadıklarındaki; “kitlesel hipnozu”, “kör itaati”, “mutlak teslimiyeti”, “saplantılı inancı”, “patetik riyakarlık” haliyle razı oluşundaki payını da içten içe biliyor.

    Mısırlı Ala El-Esvani; “Diktatörlük Sendromu” adlı kitabında, Etienne de La Boetie’nin “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”ini referans alarak; “bir halk özgürlüğünü kendi rızasıyla ya da zorla bir bireyin iradesine teslim ettiğinde o birey diktatöre dönüşür.” diyor. Mısır’da da sınırsız güç ve kalıcı iktidar hedefleyen diktatörlerin yolunu açan halkın, La Boetie’yi 450 yıl sonra bile doğruladığını gösteren kitap, bize de bir şeyleri işaret ediyor.

    Önce iktidar, ardından muktedir olmuş birileri için 20 yıl, bizim gibi ülkelerde de “diktatörlük sendromu”nun görülmesi için yeterli bir süre.

    Tüm ideolojik aygıtların üzerinde test edildiği, idolleştirilmiş liderin büyüsüne kapılmış halde yaşayan,; “Liderliğin yaptığı her şey doğru ve bundan sonra yapacakları da doğru olacak” ifadelerine eş bir inançla şekillendirilmiş, üzerinde mutlak bir denetim kurulmuş, her biri birer “Truman Burbank” olarak düşünülmüş, otoriteryenizm fikrine de alıştırılmış ve bunu kabul etmeye razı bir kitle ile işler daha da kolaylaşabilir.

    Otoriter rejimin uzun süre iktidarda kalmasının temel sorumlusu El-Esvani’ye göre yaratılan “makbul vatandaş”…

    Erdoğan iktidarının da karşısında konumlanan herkesi havale ettiğini söylediği “millet” de işte bu makbul vatandaştan mürekkep.

    El-Esvani’nin kitabında söz ettiği “makbul vatandaş”, ona göre; aslında aynı zamanda çaresizlik ve korku içinde, adaletin imkansızlığı konusunda çaresiz ve yukarıda değindiğim üzere, adaleti gerçekleştirme çabalarının sonuçlarından da korkuyor.

    Yine kitapta geçtiği üzere bu birey tipi Etienne de La Boetie tarafından sarsılmaz ve kronik itaati ile tanımlanıyor.

    Hükümet etme haliyle etkisini her kesimde hissettiren 20 yılın sonundaki iktidarın ülkeye yaşattığı ağır iktisadi ve siyasi krize, keskin yoksulluğa, yolsuzluk ve rüşvet ağı ile ayyuka çıkmış derin ahlaki çöküşe, tüm kurumlarının çürümüşlüğüne rağmen; hala iktidarını koruyabilmesini ya da kitlesel varlığını ileriye taşıma umudunu yaşatmasını anlamak için La Boetie’nin; halkın “erkini yalnızca onların kendisine verdikleri güçten alanlara katlanabilmelerinin” bir tercih olarak ortaya koymasını görüyoruz her iki kitapta da.

    La Boeti’nin: “Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki olmayacaktı, eğer ona karşı koymak yerine onun verdiği acıyı sevmemiş olsalardı tiranın onlara en ufak bir kötülük yapma olanağı olmayacaktı.” ifadesiyle de bugünkü rejimle kaderini birleştirenlerin akıl iklimini yorumlayabiliriz.

    Tek bir kişiye katlanan insanların bunu ona karşı çıkmak istememeleriyle açıklayan, kendilerini bunu yapmaktan alıkoyduklarını düşünen La Boetie bu savlarında yalnız değil, siyasal iktidarın var olabilmesinin, iktidarın kendisine gerekli olan boyun eğme arzusunu yaratmasına bağlı olduğu fikri, antropolog Pierre Clastres’da da var.

    Tek adamın milyonlara hükmetmesinin rıza göstermeyle ilgisini anlamlandırırken La Boetie “gönüllü kulluk” olgusunu insan doğasının yozlaşmasına bağlıyor. Feodal dönemdeki bu temellendirme bize Erdoğan rejiminin doğasını anlamak için yeterli gelmeyecek kuşkusuz. El-Esvani’nin Mısır tecrübesini anlattığı kitabından yola çıkarak bizdeki durumu nasıl yorumlamak gerekir fikri üzerine düşünelim istiyorum.

    Her iki kitabın da kendi temellendirmeleri üzerinden bizdeki otoriter iktidarın oluşumundaki nedenleri; rıza gösteren makbul vatandaşlar, din, korkaklık, insanların zenginlik elde etme arzusu ile siyasal iktidara bağlanması düşünülmeyecek kadar mantık dışı görünmüyor; ama monarşi koşullarında değiliz ya da Nasır’ın, Mübarek’in Mısır’ında…

    Reinhard Kühnl; milyonlarca insanın toplumsal çıkarlarına açıkça aykırı politikaları olan bir hareketin veya partinin etrafında toplanmalarını izaha muhtaç bulur. Bu izahatı da muhalefetin yokluğunu da yazının ileriki bölümlerinde açacağım; ama yukarıdaki temellendirmelere ek olarak söylenmesi gereken bir şey de, bizdeki “iktidarın en çıplak görünümünün de baskı ve şiddet” olması…Başlangıçta rıza üretmede hiçbir sorun yaşamayan iktidarın giderek rıza üretememesi ve çubuğu zora başvurmaya kırması…

    Ancak siyasal iktidarın gücünü mutlaklaştırması, “gönüllü kulluğun” oluşmasında tek başına şiddet de yeterli olmaz. Zorun gücüyle insanların durumlarını benimsemelerini sağlamak için iktidar, bir “inançlar sistemi de yaratarak kişilerin iktidar ilişkilerini kendisinin saptadığı yönde algılamalarını” da sağlamak durumunda. AKP bizde 20 yılın sonunda temelsiz bir değerler algısı, vulgar bir dünya görüşü aşıladığı bir kitle yaratarak ideolojik işlevi yerine getiren bir konum da kazandı.

    Toplumu yönetenler- yönetilenler biçimindeki bölme organizasyonundan başka, kullandığı tek yönlü dille, tehditler ve korkutmalarla kendisi gibi düşünmeyenlerin itaatini sağlamayı kısmen de olsa başarmış durumda.

    Bir şarkıcının ceza hukukunun hiçbir şekilde muhatabı olmaması gereken sözlerini cezalandırmakla kalmayıp, kendisine destek açıklamalarının “amalar” ile başlaması, “söyleme mecburiyetiyle” yapılmasını, iktidar olgusuna içkin şiddetin başka bir karşılığı olarak görebiliriz.

    AKP iktidarının 20 yılın sonunda başardığı en önemli şeylerden biri, yaslandığı ideolojisini -iktidarının doğallığı üzerinden- genel dünya görüşü, bir yaşam tarzı biçiminde dayatarak daha sonraki evrelerinde bu ideolojik temel üzerine inşaa ettiği otoriteryen düzenini tüm topluma benimsetip, onaylatmak oldu.

    CHP’li Özgür Özel’in Gülşen’in sözlerine ilişkin: “İmam hatipler, CHP döneminde kurulmuş… Maksadını aşmış bir espri. Çok rahatsız edici şekilde insanların kalbini kırdı. Biz de takip edeceğiz” demesi Erdoğan’nın ideolojisinin başarısı.

    Hoş, kendisinin Şenyaşar ailesinin üç ferdinin AKP’lilerce katledilmesinin ardından AKP’lilere “acil” başsağlığı dilediği tweetini hatırlayınca Gülşen’e hapsi reva gören rejim yargısına cevabın Fenerbahçe tribünlerinden “ becerebilirsen zapt et hadi” tezahüratıyla gelmesine de şaşırmamak gerek.

    Gülşen mevzusu da gösterdi ki bundan sonra yapılacak her yanlışa cılız da olsa gelecek tüm itirazların AKP’nin ideolojik söylem süzgecinden geçirilmesi zorunluğu belirecek, kültürel hegemonyanın iktidarına “derin bir sadakatle” bağlı “makbullerin” dışında, siyasal- toplumsal içtihatların diğer bireylerce ve kurumlar tarafından bir konsensüs yaratılmış biçimde işlemesi de sağlanmış olacaktır.

    AKP rejiminin bu “resmi ideolojisinin” “yarattığı kültürel koşullandırma” insanların özgür düşüncelerinin ürünleri olarak sunulup meşrulaştırıldığında ise halkın, iktidarın hükmü altına tümüyle girme evresi de tamamlanmış olacaktır.

    AKP iktidarı, bu haliyle sadece düşünce ve ifade özgürlüğünü yok etmekle yetinmediği gibi hakikati de eğip bükerek bir kez daha “faşizmin susma değil, söyleme mecburiyeti” olduğu korkunç gerçeğini bize özgürlük olarak satacaktır.

    Gramsci; “politikada yanılgı devletin temel olarak diktatörlük+ hegemonya anlamıyla doğru bir şekilde kavranmamasından kaynaklanır” derken politik toplumla sivil toplum toplamının “baskının zırhlı hegemonyası” biçiminde temerküz halini de devlet olarak açıklıyordu.

    Bugün gelinen noktada kültürel hegemonyanın oluştuğuna delil olarak yukardakiler verilebilir mi? Siyasal hegemonyanın oluştuğuna dair kuşku yaşanıyor mu?

    Bir parti devleti olarak AKP’nin mutlak güçle bezenmiş iktidarının siyasal aygıtı elde tutmasının dışında kültürel koşullandırmaya da hakim haliyle hegemonya işlevinin yerine geldiğini düşünebilir miyiz?

    Bugün toplumun çok büyük bir kısmının maruz kaldığı siyasal ideolojik düzey, iktidarın baskı ve fiziksel şiddete başvurması, hegemonyanın tahkimi, kurulan tahakküm ile bunun zorla kabul ettirilmesinin kaideye dönüşmesi, iktidarın şiddet kullanımını meşru kılmasıyla büyük bir toplumsal kesimin üzerinde uygulanan baskıyı onaylatıp, yaşamın ayrılmaz bir parçasına dönüştürmesi “diktatörlük sendromunun” semptomları mı?

    Bir şarkıcın ceza kanuna muhatap olmaması gerektiği halde cezalandırılan sözünü savunamayan, dahası cezalandırılmayı eleştirirken bile “amalı” cümle kuran muhalefetin varlığı da AKP iktidarın ideolojik başarısıyla ve yaratılan ortamla mı ilgili ?

    İktidarın kurduğu hegemonyayla, halkın düşünce-davranış kalıplarını biçimlendirmesi, üstündeki baskıyı katmerlemesi, tüm çürümüşlüğüne rağmen varlığını koruyarak umudunu sürdürmesi de yine aynı muhalefet ile ilgilidir.

    Burada Poulantzas’ı hatırlarız: “ezilen sınıflar hükmetme sistemine karşı olan ayaklanmalarını bile genellikle hakim meşruluğunun çerçevesi içinden yaşarlar.”

    El-Esvani diktatörlük sendromunda dinin işlevselliğinden de söz ediyor. Müslüman halkların otoriter iktidarlarının dini bir çeşit zırh olarak öne çıkarmalarını Le Boetie’yi hatırlatan bir vurguyla o da işliyor. Kutsiyet atfetmenin “tanrısallık örneğinden” o da haberdar ediyor. Bizler de Erdoğan’a atfedilen “cihan halifeliği”, “ümmetin lideri” sıfatlarının bizdeki tezahürlerine, tarikat ve cemaatlerin türlü cambazlıklarına, Diyanet’in deveye hendek atlatan fetvalarına şahitlik etmiştik. Detaya gerek yok. Şarkıcının muhatap olduğu hukuk ve dil de muhalefetin buna mahkumiyeti de birbirini ve dinin işlevselliğini bütünlüyor.

    Erdoğan iktidarının önemli başka bir hamlesi de siyasal – kültürel egemenliğine tehdit olarak gördüğü tüm kurumların, yapıların yok edilmesiydi. Yerine koyduklarının da kendisi için en iyisi olduğuna koşulsuz inanmış hayranlardan oluşmuş bir yandaş kitle oluşturarak rejimini dayandırdığı “devleti” de kendisinin merkezileştirildiği biatlı bir bürokrasiyle şekillendirmekti.

    Böylece tüm ülkeyi baba mülkü gibi görüp kendini de tüm halkın yazgısı üzerinde karar verici sayacaktı, yaptığı her şeyi kendi siyasi ikbaline göre şekillendirecek ve hükümet etme biçimini sürdürülebilir kılacaktı.

    Kendi çeperini genişletip derinleştirecek, servet transferiyle semirtecek ve Aristoteles’’ten ilhamla söylersek, ülkeye “hanesi”, o da hanenin “efendisi”ymiş gibi hükmederek iktidarını sürdürecekti.

    Öyle ya; nihayetinde bütün memleket kendisi ve ailesinin kazancı ve sonsuz iktidarı için var…

    Monarşinin sınırında yönettiği ülkede bir grup iktidar sahibiyle sınırsız zenginlik ve debdebe içindeki “itibarlı” yaşamları, ne demokrasiyle ne de anayasa ve yasayla frenlenemeyince de “diktatörlük sendromu” oluştu.

    Son sözler…La Boetie gücün saadet zincirini; “…inanmak istenmez; fakat gerçektir: Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle, gerek tiranın çağırmasıyla ona yaklaşmış ve ortağı olmuşlardır. Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları altı yüz kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorlarsa, bu altı yüz kişi de altı kişiye aynı biçimde davranır. Bu altı yüz kişi, buyrukları altında altı bin kişiyi tutar… Bunlardan sonra gelenler çok daha fazla kalabalıktır.” sözleriyle açıklıyor.

    Kulağa çok mu tanıdık geliyor? Son dönemin gözde ifşalarına konu olan, “elemanlar”, danışmanlar, vekiller ve bürokratları mı hatırladınız? Tüm ülke fakruzaruret halinde yaşarken rüşvet ağları, milyon dolarlar, lüks yaşamlar, sınırsız servet transferi içinizi mi burkuyor?

    Adaletsiz kalkınmanın olağandışı sömürü döneminde yüzde 7,5’lik büyümede sınıflar arası gelir dağılımında sermaye bloku payını artırırken geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 olan ücretli emeğin payı 2022’de yüzde 25.4’le düşmeye devam ederken ne düşünüyorsunuz?

    La Boetie “ Tirana karşı koymak, onunla savaşmak gerekmez bile. Ülke ona kulluk etmemeye karar versin bir kere tiran kendiliğinden yok olup gider“ diyor “Söylev”de. Bu cümle yazının birinci bölümünün sonu ikinci bölümünün başı olsun.

  • Toplumumuzdaki bozulma sürecine genel bir bakış

    Merhaba,

    Bu haftadan itibaren Medyaport sayfalarında yazmaya başlıyorum. Ortalama haftada bir yazmayı düşünüyorum. Yazılarımda nelerden söz edeceğim, birkaç tümce ile ona değineyim.

    Ben, 10 yaşımdan itibaren görme engelliyim. ODTÜ Sosyoloji bölümünü ve Ankara Hukuk fakültesini bitirdim. Yüksek lisansımı Ankara Üniversitesi Sosyal Hizmet bölümünde yaptım.

    1974 yılından beri, tam 48 yıldır örgütlü olarak engelli hakları mücadelesi içerisindeyim. Dönem dönem Altı Nokta Körler Derneği’nin, Türkiye Körler Federasyonu’nun ve en son Engelliler Konfederasyonu’nun başkanlık görevlerini yürüttüm. Onlarca proje, yüzlerce eylem gerçekleştirdim; yüzlerce araştırma ve makale kaleme aldım. Tabii, bilgi ve deneyimlerim sakatlık konusuna odaklandığından daha çok bu konularda yazdım.

    Ama aynı zamanda 15 yaşımdan beri örgütlü sosyalist hareket içerisindeyim. iki sosyalist partide Merkez Komite üyeliği ve CHP’de Parti Meclisi üyeliği yaptım. Demem o ki, siyasal deneyimlerim de az değil. Siyaset üzerine de yazıp çizdiklerim oldu.

    Haftada bir yazacağım köşemde daha çok bilgi ve deneyim sahibi olduğum bu konuları ele alacağım.

    Ülkemizde 12 Eylül’den sonra yani yaklaşık kırk yıldan beri önemli sosyolojik değişiklikler meydana geliyor. Devrim ve karşı devrim çatışmasında karşı devrimin galebe çaldığı görülüyor. Toplumsal sınıflar arasındaki farklar uçurumlaştı. Sosyal adalet dengeleri büsbütün bozuldu. Modern kurumların ve değerlerin yerini, hızla Ortaçağ kurumları ve zihniyeti aldı. Bilinç, kültür ve alışkanlıklarıyla modern burjuvazinin etki alanı daralırken, dinci iktidarlar tarafından desteklenip kayrılarak semirtilen sonradan görme tefeci-bezirgân taşra sermayesinin etki alanı olağanüstü genişledi. Buna paralel olarak dinci eğilimlerin, tarikat ve cemaatlerin gücü arttı. Pozitif bilim ve özgür aklın yerine, hurafeler ve dogmalar geçti. Kır kente hâkim olurken, otoriter – totaliter eğilimler ve şiddet, toplumsal yaşama egemen oldu. Eşitlikçi, özgürlükçü, dayanışmacı ve paylaşımcı değerler gözden düşerken onların yerini, bireyci, bencil, köşe dönmeci, rantçı değerler aldı. İkiyüzlülük ve ahlaki çürüme yaygınlaştı.

    Kuşkusuz bu değişiklikler, birdenbire meydana gelmedi. Bazen içten içe birikerek, damla damla göl olup çatlaklardan sızarak, yasa dışı sessiz sedasız faaliyetlerle, bazen açık çatışmalar, askeri-sivil darbelerle, ama demokratik ve modern güçlerin büyük direnişleriyle karşılaşarak ve yer yer durdurulup geriletilerek, sancılı bir biçimde kırk yıla yayılarak, aşama aşama, ama her aşamada daha da ağırlaşarak gerçekleşti.

    Toplumsal olaylarda da birleşik kaplar yasası aynen geçerlidir. Bir alanda meydana gelen değişiklikler, eninde sonunda diğer alanlara da sirayet eder. Söz gelişi, ekonomi çok iyi, ama siyaset berbat diyemezsiniz. Ekonomi ve siyaset bozuksa eğitim, kültür ve ahlak alanlarında da bir bozulmaya tanık olursunuz. Hatta, genel toplumsal bozulma, iktidar mevkilerinden başlayıp özel alanlara, sivil ve askeri bürokrasiye, yargıya, üniversiteye, işçiye, köylüye, esnafa, çocuğa, kadına, engelliye dek yayılır. Halkımızın deyimiyle balık baştan kokar.

    Hangi konuyu olursa olsun ele alırken, bu arka planı ve perspektifi gözden ırak tutmamalıyız. Bundan sonraki yazılarımda ben de öyle yapacağım.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor

  • Türk futbolunun gidişatı iyi değil

    Son 7-8 yıla baktığımızda…

    Türk takımları bine yakın yabancı futbolcu transfer etti…

    Bu futbolculara yaklaşık 700 milyon Euro transfer parası harcandı…

    Ama neye yaradı…

    Dünya futbolu şöyle dursun Avrupa futbolunun daha da gerisindeyiz…

    Yerli futbolcu yetiştirmeye yönelmiyoruz…

    Paralar harcanıyor…

    Futbol ekonomisi çökmüş durumda…

    Kulüpler borç batağında…

    Çoğu kulüp transfer yasağını kaldıramıyor…

    Biz ne yapıyoruz…

    Yabancı kuralı…

    8 artı 3 mü, yoksa 7 artı 4 mü olsun…

    Bunları tartışıyoruz…

    Her sene aynı filmi izliyoruz…

    Futbol sezonu başlarken…

    Pişirilip, pişirilip gündeme getiriliyor…

    Avrupa’da başarı yok…

    27 yıl sonra Şampiyonlar liginde gruplarda Türk takımı yer almıyor…

    Fenerbahçe, Trabzon UEFA Avrupa, Başakşehir, Sivasspor Konfederasyon liginde mücadele gedecek…

    Yine de teselli buluyoruz…

    A Milli Futbol Takımımız Avrupa’da en alt kategori olan C liginde mücadele ediyor…

    B’ye çıkacak…

    Ondan sonra da A’ya…

    Bekleyelim…

    Türk futbolu neden bu hale düştü…

    Türk futbolunu gerçekten futbolun içerisinden gelmiş, yeşil sahalarda ömrünü harcamış insanlar yönetmeli…

    Bir iş adamı…

    Bir-iki yıl bir kulüpte ya başkanlık yapıyor ya da yöneticilik…

    Siyasi irade de destek verdi mi…

    Bir bakıyorsunuz ki…

    Futbol Federasyonu Başkanı oluyor ve Türk futbolunu yönetiyor…

    Bugüne kadar aldığımız yol belli…

    Futbol Federasyonunda şu anda milli takımda ve Galatasaray’da futbol oynamış…

    Bir tek Hamit Altıntop var…

    Bu sayı fazlalaştığı zaman…

    Türk futbolu da Avrupa arenasında söz sahibi olur, isimlerini duyururlar…

    Türk futbolunun en önemli yarası ise…

    Alt yapıya önem verilmemesi…

    Futbolcu yetiştirmek yerine, yabancı futbolcu sevdası nedeniyle…

    Ne yazık ki gençlerimiz forma şansı bulamıyor…

    En azından…

    A Takım için hazırlıklı olacaklardı…

    Bunun için de Süper Lig takımları için…

    Rezerv lig kuruldu…

    Önceden bu lig için hevesli olan Süper Lig takımları…

    Kulüpler Birliği Vakfı vasıtasıyla…

    Rezerv liginin kaldırılmasını istiyor…

    Kalkacak da…

    Böylece takımlarının maç kadrosunda yer alamayan, genç futbolcular A takım kadrosuna girmek için kendilerini gösterme şansı bulamayacak…

    Sürekli yabancı futbolcu peşinde koştuğumuz takdirde…

    Türk futbolunun nereden nereye geldiği, özellikle de A Milli takımın Avrupa ve Dünya Kupası elemelerinde aldığı sonuçlar ortada…

    Türk futbolunu yaz-boz tahtası haline getirdiğimiz için…

    Başarı beklemek hayalcilikten öteye geçmez…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Sapık

    Babam hayattayken, kendi babasından aldığı elle az biraz marangozluktan anlardı. Bu becerisiyle bağda bahçede kullandığımız küreğin, odun kesmede kullandığımız baltanın sapını itinayla ayırdığı uzun ve düzgün ağaçlardan yontarak kendisi yapardı. “Yapardı” derken, kelimenin tam anlamıyla yapardı; elektrikli herhangi bir alet kullanmadan, önce keserle yontmaya başlar, sonra el rendesiyle toparlar, son olarak da el zımparasıyla “dosdoğru” bir sap çıkarırdı ortaya. Bu üç yüklemden oluşan ve bir çırpıda yazılıveren cümleyle tanımladığım olay elbette bu kadar kolay olmazdı. Düzgün bir iş çıkarabilmek için saatlerini verirdi babam. Ama sapın yapılması gereken ağaç da önemliydi. Bu nedenle her zaman depomuzda sap olmaya müsait olabilecek birkaç ağaç kıyıya köşeye sokulu olarak dururdu. Babamı kaybedeli yıllar geçmiş olmasına rağmen, doğup büyüdüğüm evin deposunda sağa sola sokulu bu neviden saplık ağaçlar görürüm. El ya da göz alışkanlığından mıdır, yoksa babamı anımsatan son anılar olması nedeniyle midir, o ağaçlara hala dokunmayız, öylece dururlar.

    SAP VE SAP’DAN DOĞAN SÖZCÜKLER

    Sapık tartışmaları yoğunlaşıp, Şarkıcı Gülşen “İmam Hatipliler sapıktır” dedi iddiasıyla gözaltına alındıktan sonra, sapık sözcüğünün kökünü merak ettim. Aslında bildiğim, ama bildiğimin farkında olmadığım bir bilgiyle karşılaştım. Dil biraz da böyle değil midir? Bildiğiniz, anlamını paylaştığınız işaretlerin/sözcüklerin ne anlattığına konuşurken pek dikkat etmezsiniz. Anlamların çoğunu sezersiniz, sezdiğiniz bu anlamlar sizin aklınıza, zihninize, belleğinize kayıtlı haldeyse bu sözcüklerden oluşan o dil sizin ana dilinizdir. Ana dilinizi düşünmeden konuşmanızın nedeni de budur zaten. Sap ve bu sözcükten türetilen sözcükler de anadili Türkçe olanların çoğu zaman üzerine düşünmeden kullandığı sözcükler arasında. Gerçekten de bu sözcüğün bu kadar verimli bir kök sözcük olduğunu bilmezdim. Sap sözcüğü öz Türkçe ve alet edevata takılan uzantı düz anlamının yanı sıra “doğru, doğrultu, dosdoğru, düz, düzgün” gibi yan anlamlarını ve bu yan anlamlardan türetilen sözcüklerin bu kök sözcükten türetildiğini pek bilmeden kullanıyoruz. Tabi ki sözcüğün kök anlamları arasında şunlar da var: “sivri, bıçak veya kılıç kabzası, delmek, sivri bir şey sokmak”. İşte bu anlamlara bir ek yapıldığı zaman “saplamak” anlamı ortaya çıkıyor. Bunu tabi ki, herhangi bir sap ihtiyacı olan alete sap takma eylemi için de kullanabilirsiniz. Misal “kesere sap takmak” yerine “keseri saplamak” da diyebilirsiniz. Bu kök sözcükten türetilen sözcüklere bir göz attığınız zaman zenginliği göreceksiniz: “Sapmak, sapa, saptırmak, sapıtmak, saplamak, saplantı, sapıntı, sapır, apır sapır”. Daha uzatmak mümkün. Ama argoya geçmiş bir anlamı da anmadan geçmemiş olayım, “Sap: cinsel açlık çeken, bekâr, eşsiz gezen”.

    ‘DOĞRU YOLDAN SAPMIŞ’

    Gelelim asıl mevzumuza… Sapık sözcüğümüz de bu kök sözcükten türetilmiş haliyle. Osmanlıcada bu sözcüğün sonuna “uk” eki getirilerek oluşturulmuş bu sözcük, “doğru yoldan sapmış, yolunu şaşırmış, yoldan uzak düşmüş” gibi anlamlara geliyor.[1] Bu anlamların hiç birisinin neredeyse cinsellikle ilgisi yok. Az önce bahsettiğim “cinsel açlık çeken” argo anlam ise sanırım yeni yeni yaygınlaşmaya başladı. Muhtemelen sözcük ilk kullanılmaya başladıktan yıllar sonra, kullanıla kullanıla cinsel içerik de kazanmış ve “uygunsuz cinsel münasebet arzulayan, cinsel konuları kafasına takmış, rahatsız edici derecede bu konularda saplantılı davranan, sürekli cinsellik düşünen” gibi anlamları da karşılamaya başlamış. Gülşen, sözcüğün bu asıl anlamını bilerek mi “İmam Hatipliler sapıktır” ya da bunu ima edecek bir cümle kurdu bilemiyoruz haliyle. Kendisinin niyetini bilemeyeceğimiz gibi, dört beş ay önce bir konserde kurduğu bir cümlenin içinden cımbızla çekilmiş bir ifadenin de kendisine isnat edilen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçuna mesnet oluşturup oluşturmayacağından da emin olamayız. Avukatı ve pek çok hukukçu bu ifadenin böyle bir suçun mesnedi olamayacağını düşünüyor. Bağlam dışı ortalara dökülen her ifadenin meram edilenin ötesinde bir anlamı kolayca kazanabildiği ve bu anlamın bir takım paralı troller marifetiyle ışık hızıyla milyonlarca insanın gözüne kolayca sokulabildiği bir çağda yaşıyoruz diğer yandan da. Ama ben meram edilen anlamın ötesinde, sapık sözcüğünün kök anlamına bakarak, Gülşen’in ifadesini doğrulamak isterim. Evet, hem de bunu altı yıl boyunca İmam Hatip Lisesi okumuş birisi olarak yazıyorum. Üstelik de hayatını bütün kategorik ayrımlarla mücadele etmeye adamış birisi olarak bunu yazıyorum. Stereotipleştirmelerin, kategorikleştirmelerin, klişelerin başlıca ayrımcılık mekanizmaları olduğunun altını çizmediğim hiçbir dersimin geçmediğini bilerek bunu yazıyorum. “Bütün kadınlar şöyledir, bütün Çorumlular böyledir, bütün Suriyeliler şu şekilde yaşar” gibi olumlu ya da olumsuz genellemeleri duyduğum anda kanın beynime sıçradığını bilenler bilir.

    Bütün hayatımı şekillendiren bu bakış açısına rağmen, iddiayla şunu yazacağım: “Şu anda muktedirin inayetiyle hak etmediği makamlarda oturan, küçük dağları ben yarattım edasıyla her türlü dünya nimetlerinin sadece kendisi için yaratıldığı zannıyla kibirden yanına yaklaşılamayan, bir değil beş maaş almasına rağmen gözü doymayan, devletin bütün ihalelerine bütün hak, hukuk, ilke ve standartları hiçe sayarak çöken, sanki dünya bizim gibi faniler için kısa değil de sonsuzmuş gibi yaşamaya devam eden bütün İmam Hatipliler sapıktır”. Dikkat ederseniz “sapık” sözcüğünün cinsellik çağrıştıran kısmına girmedim hiç. Zira bana göre, insan yaşamında en sorgulanamaz kısım cinsellikle olan ilişkisidir. Bu konuyla ilgili sorgulanabilecek tek kısım, cinsellik konusunda “sapık” olarak tanımlanabilecek eylemin kimler arasında geçtiğidir. Eğer nasıl ve ne şekil olursa olsun cinsellikle ilgili eylem eşitler arasında ve gönül rızası ile gerçekleşiyorsa hiç kimseyi ilgilendirmez ve “sapık-sapkın” olarak nitelendirilemez. Bir kişi, henüz reşit olmamış bir kişiye zorla musallat oluyorsa, birisine gönül rızası olmadığı halde ısrarla duygusal ya da cinsel ilişki talep ediyorsa ki buna “taciz ya da tecavüz” diyoruz, bu kişiye zaten “sapık” değil, tacizci ya da tecavüzcü diyoruz. İşte bu nedenle, ister eşini isterse sevgilisini aldatsın, bir kimsenin herhangi bir cinsel münasebeti, kişi kim olursa olsun hiç kimseyi ilgilendirmez. Üstelik de bu bilgi eğer gizli yolla elde edildiyse ne ahlakidir ne de bu bilginin kamusal yararı vardır.

    ‘DOĞRU YOLDAN SAPANLAR?’

    Şimdi tekrar “kimler sapıktır?”, dolayısıyla “doğru yoldan kimler sapmıştır?” sorusuna geri dönelim. Bu spekülatif iddiamın bir koşulu olduğunun farkına varmışsınızdır. Zira “sapık, ahlaksız, dönek, fırıldak, hain, şerefsiz” gibi olumsuz sıfatlar, kişi ya da toplumsal grupları rencide edebilecek ifadelerdir. Bu ifadeler, kolayca herhangi meşru zemini olmayan bir iktidarı, eylemi ya da işlemi meşrulaştırmak için kullanılan bir nevi yedek silahlardır. Muarızınız sizi eleştirdiği zaman, bu silahları ne kadar hızlı çeker ve çektiğiniz silahı muarızınıza ne kadar etkili ve tehditkâr şekilde doğrultursanız, kendi meşru olmayan eyleminiz birdenbire meşrulaşıverir ya da siz öyle zannedersiniz. Zira aslında o eylem meşrulaşmaz, siz etrafınızdaki başkalarına da bu silahı doğrultabileceğinize ne kadar geniş kitleyi inandırırsanız, ortama bir korku hâkim olmaya başlar. Bu korku meşru olmayan bir zeminin meşrulaşmasını meşrulaştırır. Bu karışık gibi görünen cümlenin daha açığı şudur: “Her tarihsel koşul, kendi hukukunu ve meşruiyetini yaratır. Her meşruiyet hukuka uygun değildir, dahası olmak zorunda da değildir”.

    Bunun tersi de mümkündür. İşe bir de olumlu tarafından bakarsanız, herhangi bir eylemi, “vatan, bayrak, millet, tüyü bitmemiş yetim hakkı” için yaptığınızı ne kadar çok inanarak ve bağırarak dile getirirseniz, etrafınıza geniş kitleleri toplayabileceğinizi düşünürsünüz. Bu strateji çoğu zaman işler de. Sizde işlediğini gören başkaları da bunu uygulamaya girişir. Bir süre sonra bu, yaygın bir meşruiyet örüntüsü haline gelir. Sonuçta insan, hemcinslerini taklit ederek öğrenen bir hayvan değil midir? Öğrenme de bir nevi taklit sürecidir. Şu anda, “dava, doğru yol, adalet” gibi kavramları siyasal araç olarak kullanarak yola çıkmış bir partinin, son düzlükte “doğru yoldan sapmayı” bizatihi “doğrultu, sap, asıl yol” haline getirdiği bir süreci yaşıyoruz. Aslında zihni, kültürel ve geleneksel örüntüleri safi pragmaya dayalı ve bu saf pragmayı “dava ve doğru yol” cilasıyla parlatabilmeyi başarabilmiş bir siyasal İslam geleneğinin bu cilasının pul pul döküldüğünü ve aslın ortaya çıktığını görüyoruz.

    RİYAKARLIĞI MEŞRU GÖSTEREBİLMEK İÇİN…

    Son zamanlarda ortalara dökülen “namaz kılmayanlar öldürülmeli, kız çocukları avret yerlerini gösterdiği için pedofili yaygınlaşıyor, hamile kadınlar biz erkekleri tahrik ediyor, bütün geziciler sürtüktür” gibi niyet beyanlarının daha önce hiç konuşulmuyor olduğunu mu sanıyordunuz? Emin olun, Osmanlının yıkılma sürecinden, Cumhuriyete gelene kadar bu konular bizim toplumumuzun vazgeçilmez konularıdır. Esasında yaşam konforunu doğruluğa değil de riyakârlığa borçlu olan, bu riyakârlığı meşru gösterebilmek için, bir lokmacık kız çocuklarını, yaşamını borçlu olduğu kadınları araç olarak kullanmaktan asla imtina etmeyen erkeklerin vazgeçilmez konularıdır bunlar. Çünkü böyle tipler “doğruya doğru, eğriye eğri” denilmesinin önüne geçmek için her zaman itinayla inanç ve cinselliğe odaklanırlar. Çünkü her iki alan da insanın en mahrem, sorgulanamaz ve en kırılgan alanlarıdır. Buralara burnunuzu soktuğunuz anda, insanı can evinden vurursunuz. Bu alanlara fütursuzca burnunu sokan bu tür insanlar size ağız dolusu küfredebilir, kendisinin yüzüne “yoldan sapmış-sapık” olduğu vurulduğu zaman kıyameti koparır. İşte bu nedenle doğru yoldan sapmışa, sapığa sapkına ne olduğunu hatırlatmak, onunla mücadele etmenin başlıca yollarından birisidir. Size sapık demesine fırsat vermeden, ona ne olduğunu hatırlattığınız zaman, eğer elinde güç varsa size etmediğini bırakmaz bu tipler. Gülşen’in başına geleni de böyle anlamak gerekir. Gülşen’in kurduğu cümledeki meramının ne olduğundan bağımsız olarak, bir öfkenin, bir örselenmenin reaksiyoner bir ifadesi olarak okumak gerekir ifade edilen cümleyi. Ancak Gülşen’in öfkesi geniş kitlelerde yankı bulmadığı ve bu öfke politik bir mobilizasyona dönüşmediği sürece, bu tipler “köpeksiz köyde dolaşır” gibi, fütursuzca bizim gibi sıradan fanilere ağız dolusu küfretmeye devam edecekler. Bunlara ancak geniş bir halk öfkesi haddini bildirebilir. Bu öfkenin biriktiği ve akacağı yeri bulmayı öğrenmekte olduğu görülüyor.

    [1] https://www.nisanyansozluk.com/kelime/sap%C4%B1k (Erişim tarihi: 31/08/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Hubris Sendromu

    Güllerin diyorum solmadığı bir zamana uyanabilir miyiz? Hani, tüm rüzgar sığınaklarından çıktığımız yeni bir Gül mevsimine?

    Şu konjonktürde ırak gözüküyor ama mümkünsüz değil…

    Şimdilik durum, vay ki vay…

    Adaletsizlik, hukuksuzluk, yolsuzluk gün kadar açık saçık ortalığa saçılmış ancak yapılan hiçbir şey yok…

    Öte yandan toplum ahlakını (!) bozar diye, festivallerin ardından konserler yasak tık yok…

    Halka düşen mi? İşsizlik, açlık, belirsizlik…

    Takıldı güzel olan her şey; gurura, kendisi dışında hiç kimseyi düşünmeyen, küçümseyici ve düşmanca tavır olarak ortaya çıkan kibir sendromu pençesine…

    Döndük tam bir “Hubris” sendromu yaşayanlar coğrafyasına…

    Öyle bir sendrom ki;

    Elindeki güçle beslenip, bunu başarı olarak adleden, her alanda kendini en iyi hissetmesiyle başlıyor.

    Gerçeklikle bağlarını koparıp kendini üstün gördüğü, olayların; ahlaki, toplumsal hatta evrensel boyutuna bakmaksızın, pervasızca hareket ettiriyor.

    Ve yaptıklarında hiç hata payı aramayan, yolunda gitmeyen şeyler olursa çevresini suçlayan, içinden her şekilde haklı çıkılan sendrom.

    Tabi bununla kalmıyor; sahip olduğu güç sarhoşluğuyla hiç kimseye hesap verme gereği duymuyor.

    Ama sonunda, bu tutumlarla yalnızlaşan hatta güçten düşen, fakat güçten düştüğünü bir türlü kabul etmeyen ve etmedikçe daha çok hata yapan bu huzursuzlukla ahlak ve namus gibi unsurlara sığındıran bir sendrom.

    Öyle ki, elindeki alanı bir arena görüp sadece kendisini yücelterek çalışan insana dönüşüyor.

    Velhasıl tutuldu güzel olan her şey bir sendroma, aktı kirli bir ırmağa…

    Rafine ve ari olan hiçbir şey kalmadı. Her şey bir başka güç altında…

    Bakıyorsunuz; bir yandan toplum tam bir kaos, bezmişlik içinde tükenişi yaşarken, bir kesim de “ortak ve kamusal çıkar” yerine bireyin kendi çıkarı peşinde koşmasını savunan “Ayn” felsefesini düstur edinmiş, olan bitene uzak mesafede yaşıyor…

    Geriye; insan hak ve emek mücadelesini, yaşamı, doğayı önceleyen küçük bir azınlık dışında, kendilerine ait düşünceleri olmayan, hatta kendilerine ait düş kuramayan, yemek yiyen, uyuyan sadece başkalarının üreterek ortaya attığı kelimelerle konuşan, ruhları kararmış, kasvetli bir toplumla kaldık baş başa…

    Şimdi…

    Kadın cinayetleri, çocuk istismarı desem, 15 yaşında bir çocuk, Van’lı Ali inşaatta öldü desem. Desem ki; fikri ve vicdanı hür insanlar hapsedildiler, ne değişir? Bir kaç gün gündemde kalmak dışında. Sadece konuşmak, yazmak çözüm müdür?

    Hayır…

    Ülke içine düştüğü sendromlardan arınmadan değişim mümkün değil…

    Bu yüzden bugünden itibaren; atılacak adımlar, söylenecek sözler, alınacak kararlar verilecek Oy’lar sadece ve sadece ya aydınlığa ya karanlığa? Olacak…

    Çünkü biliyoruz ki, her şeye rağmen tüm mümkünler bu halkın terkisinde.

    Yeter ki korku sığınaklarından çıkalım ve unutmayalım uyanmak elimizde. Güç sarhoşluğundan arınmış bir coğrafyada yeni bir Gül mevsimine ulaşmak da…

    Doğru seçimlerle başarabilirsek eğer, “sendromsuz yöneteceklerle” başka bir Türkiye de mümkün…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Eyyy TFF, eyyy MHK

    Trabzon’da yarın (28 Ağustos 2022) Trabzonspor –Galatasaray çok kritik bir karşılaşma oynayacak… Maç sonrası…

    Trabzonspor, gerekse Galatasaray yöneticilerinin…

    Skora göre maç sonunda neler söyleyeceklerini tahmin ediyorum…

    Yenilen yine hakemi suçlayacak…

    Sabri Çelik Başkanlığındaki Merkez Hakem Kurulu…

    Bu maça FİFA kokartlı Ali Palabıyık’ı görevlendirdi…

    Yerinde ve doğru bir karar…

    Palabıyık şu anda FİFA’da elit hakemler listesinde…

    Ali Palabıyık geçen sezon Rize’de oynanan Rizespor-Galatasaray maçın uzatmalarında Galatasaray’ın attığı galibiyet golü öncesi faulü vermemişti…

    Gündem olmuştu…

    Rizespor ateş püskürmüş, Palabıyık’ın lisansının iptal edilmesini istemişti…

    Ferhat Gündoğdu başkanlığındaki Merkez Hakem Kurulu…

    8 Mart’ta yaptığı operasyonda da Ali Palabıyık’ın hakemliğini noktalamıştı…

    Gerekçe gösterilmeden MHK’nun bu kararı Tahkim Kurulu’ndan dönmüştü…

    Palabıyık’ta yeniden düdük çalmaya başladı…

    Şimdi gelelim Trabzonspor-Galatasaray maçına…

    Trabzonspor yenildi mi…

    Bordo-mavili yöneticiler…

    Hemen ekran başına geçip…

    Eyyy TFF…

    Eyyy MHK…

    Bu hakem Rize’de Galatasaray’ı getirmişti…

    Böyle bir maça nasıl verdiler…

    İşte bütün kararları Galatasaray lehine oldu…

    Tersini de düşünelim…

    Galatasaray yenildi mi…

    Bu kez sarı-kırmızılı yöneticiler erkan başına geçip…

    Eyyy TFF…

    Eyyy MHK…

    Hakeme Rizespor maçı sonrası algı operasyonu yapıldı…

    Baskı altında kaldı…

    Bunun sonucu verdiği kararlar hep aleyhimize oldu…

    Böyle konuşacaklar…

    Ne kaldı şurada…

    24 saat sonra bunları dinleyeceğiz…

    Yöneticiler ve teknik kadrolar kendi hatalarının üstünü örtüp…

    Ali Palabıyık’ı hedef gösterecekler…

    Hafta boyu bu konuşulacak…

    Böylece bir haftayı daha kurtarmış olacaklar…

    Şu bir gerçek ki…

    Hakemler konuşulmaya devam edecek…

    Böyle devam ettiği sürece…

    Milli Takım Avrupa Ligi’nde…

    En alt lig olan C’de mücadele ediyor…

    Çıkıp…

    Süper Lig’in markasını büyüteceğiz diye…

    Mesajlar veriliyor…

    Hakemleri suçlamakla marka büyümez…

    Futbolu geliştirerek marka değeri yükselir…

    Ne diyelim…

    Yakından tanıdığım, 41 yaşında, asıl mesleği öğretmen olan Ali Palabıyık’a başarılar diliyorum…

    Hakem şansı yanında olsun…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.