Kategori: Yazar

  • Suskun

    Suskun, birileri tarafından susturulmuş, baskılanmış, konuşmasına ve meramını anlatmasına izin verilmemiş kişi gibi görünür. Susar, çünkü birileri ona “sen anlamazsın, sen işine bak!” demiştir. Susar, çünkü konuşursa aşağılanacağından korkar. Susar çünkü konuştuğu şeylerden ötürü işinden gücünden olacağından ürker. Susar çünkü kendisinden vazgeçmiştir ama çocuklarının geleceği vardır. Susar çünkü kıt kanaat de olsa yaşamını idame ettirme şansı varken, konuşursa ondan da olabilir. Bütün bunlar suskun için dışsal dayatmalar gibi görünebilir. Fakat gerçekten de öyle midir? Suskunluk her zaman bir dışsal baskı ile mi ortaya çıkan özne konumudur? Başkalarına yapılan haksızlığı geçtim, kendisine yapılan haksızlığa bir insan neden susar? Bir insanı açıkça kendisine yapılan haksızlığa karşı suskun kılan yegâne şey çaresizlik midir? Çaresizlik kuşkusuz önemli bir faktördür suskunlukta, ancak bir insan çaresizlik içinde debelenirken, neden derdini anlatmaktan imtina eder? Derdini anlatmanın yollarını neden ve nasıl bulamaz? Çaresizlik insanı nasıl dilsiz hale getirebilir?

    “MÜŞTERİ HER ZAMAN HAKLIDIR”

    Bu soruların yanıtını ararken, yüksek lisans okuduğum sıralarda kasiyer olarak çalıştığım bir markette yaşadığım bir deneyim aklıma geldi. Bu deneyimin izleğinde ve şu yaşa kadar karşılaştığım insan tipolojilerini de göz önünde bulundurarak farklı suskun türlerini tanımlamaya çalışacağım sizlere. Derdim kimseyi aşağılamak ya da töhmet altında bırakmak değil, oluşturmaya çalıştığım genel geçer suskun kategorileridir. Önce yaşadığım deneyimi anlatayım. Yirmili yaşlarımın başlarında yüksek lisans eğitimimin sonları, dersleri tamamladım, tez yazmaya geçtim. Bu sırada hem tezimi yazar hem de kendi kendimi geçindiririm diye düşünerek yarı zamanlı bir kasiyerlik işine başladım uluslararası bir hipermarket zincirinde. Marketin müdürü belirli aralıklarla bütün departmanların personeliyle toplantılar düzenleyip, personeli sözde motive ediyor. Müdürün motivasyondan anladığı ise, “müşteriye karşı güler yüzlü olun, kadınlar öyle kalitesiz parfüm sürerek müşterinin karşısına çıkmasın, müşteri her zaman haklıdır, müşteri ne söylerse söylesin asla sesinizi yükseltmeyin, temiz olun!” gibi tavsiyeler. Çoğunluğu kadın olan iş arkadaşlarım mecburi bir sükûnetle dinledi, bazıları müşterinin karşısına çıkmayı beklemeden ağzı kulaklarında “haklısınız Ahmet Bey!” diyerek kafa sallıyordu.

    “VERDİĞİNİZ ÜCRET YÜZ GÜLDÜRMÜYOR!”

    Benim aldığım maaş tek başıma bana yetiyordu. Ama iki çocuğu olan ve ömür boyu bu işi yaparak emekli olmayı hayal eden pek çok arkadaş için tuhaf bir ikilemdi bu belki de. Bir yandan ömürlük bir kürek mahkûmiyetine razı olmak, diğer yandan bu mahkûmiyetin görünür müsebbibine şirin gözükmek. Ben belki de bu “meslek” içinde kendini geçici-misafir olarak görmenin verdiği rahatlıkla dayanamayarak patlama gibi bir konuşma yaptım. Pek çok arkadaşın yaşadığı ikilemin arasında fışkırmaya yol arayan sorun-sorunları Ahmet Bey’in üstüne boca ettim: “Ahmet Bey, verdiğiniz ücret yüz güldürmüyor, yüzümüzün gülebilmesi için bu ay elektrik faturamı nasıl yatıracağımı düşünmemem gerek, ücretlere anlamlı bir zam yaparsanız, müşteriye gülümsemek şöyle dursun, gerekirse hoş sohbet de ederiz onlarla”. Ahmet Bey benim konuşmamı kendine güveni sonsuz her yönetici gibi derin bir sükûnetle dinledi. Yanıtını verirken de hiç acele etmedi. Zira vereceği yanıt zaten belliydi, bizim de beklediğimiz yanıt buydu: “Dışarıda bu maaşa çalışacak sürüyle kasiyer adayı var. Eğer maaşınızdan memnun değilseniz, muhasebeye uğrayıp hesabınızı kestirip istifanızı verebilirsiniz.” Bu söz çok ağırıma gitmiş olsa da, elbette istifamı veremedim. Zira bu işe fena halde ihtiyacım vardı. Kasiyerlik mesleğinin içinde kalmamı sağlayan misafirlik konforu ve tezimi yazmaya bir türlü konsantre olamamanın verdiği tedirginlikle iki yıla yakın bir süre bu işi yapmayı sürdürdüm. İşten ayrıldığım gün ile askerliğin son günü yaşadığım huzur birbirine çok benzer. Ne de olsa her ikisi de benim için zorunlu misafirlikti. Misafirliğinse kısası makbuldü.

    İKİ YILLIK SUSKUNLUĞUN İÇ HESAPLAŞMASI

    Şimdi bu kısa suskunluk deneyiminden sonra önce kendi suskunluğumun asıl nedenine sonra da bu suskunluğa nasıl ve hangi psikolojiyle katlandığımı anlatarak diğer suskun kategorilerine yumuşak bir geçiş yapayım. Bu işe başladığımda uzun yıllar boyunca sağlık sorunları nedeniyle hastaneden bir türlü çıkamayan babamı son yaşadığı kalp krizi nedeniyle kaybettik. Son demlerinde sağlığı ve psikolojisi iyice bozulmuş olmasına ve köyde bağ bahçe işlerini yapabilmekten bir hayli uzak hale gelmesine rağmen varlığı bile güven veriyormuş babamın, bunu kaybedince anladım. Bu kaybın üzerine, bu misafir kasiyerlik işine bir süre devam etmek zorunda kaldım. Kendimi şöyle avutuyordum. Bu misafirlik bir gün bitecek ve ben asıl yapmak istediğim işe döneceğim. Bu misafirlik bir geçici uğrak, buradan bir gün kurtulacağım. Bu süre içinde kendimi avuturken, neredeyse bütün insanlardan (tabi ki bu bağlamda müşterilerden) nefret etme noktasına geldim. Belki de kendimi işten attırmak için olur olmaz müşteriye kafa tutuyordum. O zamanlar kredi kartlarıyla yapılan ödemeler karşılığında imza alınır, üstüne bir de kredi kartı, ödemeyi yapan kişiye mi ait diye kimlik kartıyla teyit edilirdi. Üstelik market yönetimi sadece nüfus cüzdanlarını geçerli kimlik olarak kabul etmemizi emretmişti. Yaptığım işin yarattığı memnuniyetsizlik ve nefretin yol açtığı sıkışmayı, nüfus cüzdanı dışında kimlik gösteren bürokrat, asker gibi kişileri zor durumda bırakarak telafi etmeye çalışıyordum belki de. Hiç unutmam, eski Bakanlardan ve Tansu Çiller’in de sağ kolu olarak bilinen Esat Kıratlıoğlu’nu tanıdığım halde, kimliğini göstermedi diye evine kadar kimlik getirmeye göndermiştim. İşte, çaresizlik ve hınç insana olmadık şeyler yaptırabiliyor. Muktedire karşı gelişen suskunluk, yerine göre çaptan düşmüş ve belki de acz içindeki eski muktedirlere karşı kendince intikam alma duygusuyla telafi edilebiliyor. Ettiğim kavgalar, alttan almamalar bini aştığı zaman ilgili kasa şefi uyarıyor, sonrası devam ediyordu. İşte bu iki yıla yakın suskunluğun kısa iç hesaplaşması.

    “İÇİNE KONUŞAN SUSKUN”

    Nihayet şimdi suskun türlerine gelelim. Benim en ilgimi çeken suskun türlerinden birisi içine konuşan suskunlardır. Bu suskun türünün söyleyeceği çok şey vardır, her zaman derdi vardır, dertlerini gözlerinden okursunuz, ama bu suskun türü sadece içine konuşur. Aslında halinden memnun olmamasına rağmen, halinden memnun rolü yaparak hayatına devam eden bu suskun türünün içine konuştuğu her cümle yüreğine ok olup batar. Bu suskun türü, içinde bulunduğu koşulların müsebbibinin kim ya da kimler olduğunun içten içe farkındadır. Ancak kendini susmaya mahkûm ettiği ve dışa konuşmanın hiçbir yararının olmadığını bildiği için yoksulluğunun, yoksunluğunun tek müsebbibinin kendisi olduğuna ikna olmaya çalışır. Her içine konuşması bu ikna sürecinin bir parçasıdır. Walter Benjamin kapitalizmi modern bir Tanrı olarak görür ama bu tanrı günahtan arındırmak yerine sürekli günah yükleyen bir kültürün ilk örneğidir. Arınma imkânı olmayınca özgür olamama hali sürekli yenilenir. Bu suçluluk bilincinin kendisinden arınmak mümkün olmadığı için, bunu yüklenen içe konuşan suskun, bunun evrensel bir kült olduğuna kendini ikna etmeye çabalar sürekli.[1] Tam da bu nedenle derdini sürekli bir nevi ummana döker. Başını eğer, vazifesini sükûnetle yapmaya devam eder.

    ETRAFINA SÖYLENİP ASIL MUHATABA SUSAN SUSKUNLAR

    Etrafına söylenip, konunun asıl muhatabına asla ses edemeyen suskunlarsa en rahatsız ediciler arasındadır. Bu suskun türü enteresandır. Aslında bu, çok konuşur. Ama konuştuğunun hiçbir hükmü yoktur. Suya yazılan yazılar gibi, etkisi saniyeler içinde geçer gider. Ama etrafında, yanında yöresinde kim varsa onları konuşarak bunaltır da bunaltır. “Benim” der, “ne mecburiyetim var” der, “bana versinler bakalım, hak ettiğim ücreti, nasıl canla başla çalışıyorum” der. Ama bu demeler hiçbir zaman asıl muhatabına ulaşmadığı için, ömür biter bu suskunun konuşması bitmez. Ölesiye konuşur, ama sadece konuşur. Bu suskunun konuşması konuşmamasından daha iyidir aslında. Bir sussa gerçekten konuşmaya başlayacaktır, ama susamaz bir türlü bu suskun. İşten kaçar, iş arkadaşlarını zor durumda bırakır, “bana hak ettiğim ücreti vermiyorlarsa, ben de o kadarlık çalışırım” diyerek hayatını sadece söylenerek geçirir. Ne söylenerek hak ettiğini düşündüğü ücrete kavuşur ne de söylenmekten vazgeçer. Ömrü böyle geçip gider bu suskun türünün.

    “BANA NE”Cİ SUSKUN

    Bir diğer suskun türü ise “bana ne!” sözünü yaşam mottosu haline getirmiş olanıdır. Yaşam nehrinin kıyısından yaprak misali akıp gider bu suskun. “Sen ne düşünüyorsun bu konuda?” diye kendisine sorulduğu zaman, “bana ne, ben karışmam elin işine” der. Hâlbuki elin işi dediği şey, onun hakkıdır, hukukudur. Ona verilene razı olur, gerisine karışmaz. Kendi hayatının da içinde olduğu genel bir hayatı kıyısından sadece izler bu suskun tipi. Bu suskun tipi, ancak birileri somut olarak elini onun cebine soktuğu zaman durumun farkına varır. Bu onun soyutlama düzeyinin kıtlığından kaynaklanır. Bir toplum içinde yaşadığının farkındadır, ama güçlüye karşı konuşabilmenin içinde yaşadığı topluma ve tabi ki kendisine karşı bir sorumluluk olduğunu anlamaktan uzaktır. Bu suskun tipi, sadece gördüğüne ve hatta göz hizasındaki gördüğüne itibar eder. Birileri ona “bak Kuran kurslarında çocuklara tecavüz ediliyormuş, sen ne diyorsun bu duruma?” diye sorsa, ya “benim çocuğum değil ki, bana ne” der ya da “Kuran hocası hiç öyle bir şey yapar mı, sen yanlış duymuşsundur” şeklinde yanıt verir. Bu suskun tipi, hegemonik olana en hızlı uyum sağlama yeteneğiyle meşhurdur çünkü. Dönemin ruhu, Kuran Kurslarına itibar ediyorsa, bu kurslarda asla yanlış şeylerin yapıldığını düşünmez. Çünkü “bana ne” dediği anda dünyadaki bütün sorunları çözülmüş bilir bu suskun tipi.

    KONFOR DÜŞKÜNÜ SUSKUN TİPİ

    Hem bedensel hem de bilişsel konforuna en düşkün suskun tipi ise “nasılsa biri çıkar yapacak” diyendir. Bu suskun tipiyle sürekli etrafına söylenen suskun tipi arasında esaslı benzerlikler vardır. Fakat bu tip, biraz farklı bir kategoridedir. Zira bu tip sadece söylenmez, kimliği belirsiz birilerine yapılması gereken bir işi ya da çözülmesi gereken bir sorunu, ya da hallolması gereken bir siyasal çatışmayı delege eder sürekli. Lafını her zaman ortaya koyar, mutlaka bu laftan nasibini alacak birileri çıkacaktır nasılsa. Deniz kıyısında çöpler görür, “bu ne pislik kardeşim, bu memleket adam olmaz, neden atarsınız bu tertemiz kumsala bu pisliği” diyerek makul ve mantıklı serzenişlerde bulunur. Ama asla bu çöplerden tek bir tanesini almak için kılını kıpırdatmaz. Nasılsa birileri temizleyecektir; hiç değilse, bu iş belediyenin görevi değil midir? Bu çöplerden kurtulmak için kılını kıpırdatmadığı gibi bir yandan söylenirken, diğer yandan içtiği sigaranın izmaritini usulca kumun altına gömebilir bu tip. Bu suskun tipolojisinin kumun altına izmarit gömme eylemi ile bilişsel konforu arasında ciddi benzerlikler vardır. Kumun altına gömdüğü izmaritin orada kaybolacağını düşünmekle, yapılması gereken işin kendi sorumluk alanında olabileceğine dair algısını bastırması aynı dinamikten neşet eder. İkisi de bastırma üzerine kuruludur. Sorumluluğun bastırılması ve izmaritin kumun altına gömülmesi bu kişinin temel karakterini oluşturur.

    PASİF NİHİLİST SUSKUN

    Daha çok suskun tipolojisi vardır hayatta. Ancak son tipolojiye de değinerek yazımı sonlandırayım en iyisi. “Hayatta hiçbir şey değişmez zaten” diyen pasif nihilist suskun tipi en yaygınıdır bunların arasında. Bir yandan hayatta anlam arayışında sınırsız bir skalaya sahiptir bu suskun tipi, diğer yandan her şeyin insan iradesi dışında geliştiğini besleyen “pasif bir nihilizme” saplanmış haldedir. Saplandığı özne konumunun pasif nihilist bir konum olduğunu asla kabul etmez, ama insanın yapabileceklerinin sınırlı olduğu perspektifini de sürekli etrafına dikte etmeye çalışır. Üstelik bunu, kendisini en bilinçli, en bilgili ve her şeyin en farkında olan birey olarak yapar. Özne konumuna dair bu paradoksun asla farkında olmadığı için bu suskun tipiyle konuşmak, onun konuştuğunu tam olarak anlamak asla mümkün olmaz. Dünyayı birkaç aile yönetiyordur, Yahudiler dünyadaki bütün siyasi ve ekonomik süreçleri kontrol ediyordur, zaten Kovid-19 pandemisi de bir komplodan ibarettir, Kovid-19 aşısı dünya nüfusunun kontrol altına alınması için geliştirilmiştir. Bu tevatürlerden oluşan hakikat rejiminin içinde tıpkı labirentin içine hapsolmuş deney faresi gibi dönüp durur bu suskun tipi. Bu hakikat rejimine aykırı herhangi bir cümle duyduğu anda bedenine elektrik verilmiş gibi titrer ve labirentin içine canhıraş geri döner. Bu suskun tipi, yine paradoksal biçimde o kadar çok konuşmasına rağmen, en suskunları arasındadır. Zira konuştuklarının iler tutar bir yanı yoktur.

    İşte despotlar, diktatörler, tek adamlar bu suskun tipolojilerinin susmaları sayesinde gemilerini yüzdürebilen kaptanlardır. Tam da bu nedenle aklıselim laflar eden, cepheden kendisine eleştiri getiren, gerçekleri sağlam olgulara dayalı bir şekilde anlatabilen konuşanlara ve yazanlara tahammülü yoktur tek adamların. Yine bu nedenle suskunluğu teşvik etmek için, sürüyü sürekli alarm durumunda tutması gerektiğini bilir. Ama bundan kurtulmanın yolu vardır elbette. Birbirini samimiyetle dinleyip, derdini anlamaya çalışmak suskunluğun panzehridir. Bu panzehre en ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda olduğumuzu unutmamamız gerekir.

    [1] Byung Chul Han (2019). Psikopolitika: Neoliberalizmin Yeni İktidar Teknikleri, (Çev. Haluk Barışcan).İstanbul: Metis, s. 17.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Düş Ülkesi Şirinleri

    İçinde yaşadığımız ve gitgide derinleşen sorunlar bir distopyada yaşadığımızın kanıtı değil de nedir?

    Yıllar yıllar önce birileri bu ülkeye geldi ve uslu olursan; yollar var gidilecek, seferler var çıkılacak dedi…

    Eee, bir müddet bu usluluk bazıları için yaş tuzları kuruya da çevirmedi değil hani…

    Sonra; senin tuzun benimkinden kuruya evrilince, yine bazıları yenilgiye uğradı çıktığı seferlerde…

    Olan mı? Tabi ki her zaman olduğu gibi halka oldu olan. Bu cehennem distopyasında ihale vatandaşa kaldı…

    Vatandaşın hali? Ekonomik sorunlar, gençler patlak vermiş; sosyo ekonomi ve eğitim sorunlarıyla uğraşıp, kadınlar öldürülmemek için direne dururken sokaklar; vaktinden önce yaşlanmış çocuklar, genç omuzlarda yaşlı kafalarla doldu…

    Üstelik yıl olmuş 2022 yönetici akıl da hala aynı…

    Evet son günlerde olan tam da bu. Böl, parçala, yönet taktiği. Bir bitmedi, kimlik ve kültürler üzerinden yara kaşıma, sona ermedi…

    Güncel sorunlara çözümler bulmak için; demokratik insan hakları çerçevesinde çözüm üretmek yerine, eldeki kuru tuzu kaybetmemeye çalışmaktan ülke döndü dipsiz bir kuyuya…

    İçinde; zulüm var, ateş var. İçinde; yoksulluk, açlık var. İçinde; hukuksuzluk, adam kayırmacılık var. İçinde; düşündüğü için tutsak edilen aydınlar, hak arayan herkesin çarptığı koca bir adaletsizlik var…

    Kuyu da kuyu hani, karanlığı çok, ışığı yok…

    İşte birileri yıllar yıllar önce geldi ve dedi ki; uslu olursanız yol var gidecek, sefer var çıkacak. Siz kaptana karışmayın yeter, karnınız doyacak…

    Eee tabi, bazılarının karnı doymadı da değil hani, ta ki batana kadar gemi…

    Şimdi mi? Herkeste bir ferevan. Bugün, sanki dünden olmamış gibi…

    Şimdi yine çıkıp birileri diyorlar ki, hele bir sefere daha çıkalım, görün bakın sizleri nasıl doyuracağım…

    Ama uslu olanlara…

    Mürettebat yoldan sapmış, ortada bir gemi kalmamış. Hala uslu olursa, karnı doyacak zannedenler var, çıkarsa bir sefere daha…

    Ahhhh!

    Oysa distopyaların karşında; biraz uçurum, biraz deniz ve çokça hayalden oluşan dimdik duran ütopyalar vardır.

    Ki, yasalara hayat veren şey, mantık değil deneyimdir. Geçmiş siyasal tarihimiz direniş ve zaferlerle dolu olduğu kadar, geçmişin hatalarından oluşan deneyimlerle ve Alevi’nin, kürdün hassasiyetini kaşıyarak, milliyetçiliği pompalayarak böl, parçala, yönet taktiğini çöp edecek kadar tecrübelerle de doludur…

    İşte şimdi; gözü açık körler ülkesinde, aydınlarının birer tutam haylaz olup, karanlığı ışıkla yarma zamanı…

    Değil mi ki, iyileştirmek geleceğe iz bırakmaktır. İyileştiren, iz bırakan olmak, hala yeni bir sefer daha olursa, karnı doyar sanan uslu çocukların haylaz yetişkinleri olma zamanı…

    Yoksa bir daha hiç göremeyeceğiz; ormanı ve yeşili. Kuşları ve ceylanları. Toplayıp da böğürtlen reçel yapamayacağız, kaybedeceğiz güneşi, yeşermeyecek topraklarımız bir daha.

    Ve kuramayacağız; insanı ve yaşamı önceleyen hukukun üstünlüğünü, sanatı koruyan, eğitimi düşünen, paylaşan ve paylaşmayı sevenlerle düş ülkemizi…

    “Bu son seferdi kaptan, artık gideceğin seferler bitti” demezsek eğer, hiç göremeyeceğiz düş ülkemizin şirinlerini…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Bir bakanın altın rüyası ve Örencik’ten yükselen çığlık

    Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank… Sık sık altın madenlerini ziyaret ediyor… Sömürge madenciliğini, yağma-talan madenciliğini öven, yere-göğe sığdıramayan bir bakan…

    Son olarak Çanakkale’de, Lapseki’nin tepesine kâbus gibi çöken Nurol Holding’e ait altın madenini ziyaret etmiş… Çanakkale bölgesinde TAHMİNLERE GÖRE 80 ila 100 milyar dolarlık altın varmış… Bakan, “Elzem, asla toprak altında bırakamayız” diyor. Siyanürlü-sülfürik asitli yıkım merkezlerinin sırtını sıvazlıyor…

    Bakan Varank daha dün Kazdağları’nın yamacında yaşanan Alamos Gold faciasını ve bir çırpıda kesilen 347 bin ağacı unutmuş görülüyor…

    Lapseki’de bu sene 3,5 ton altın üreteceklermiş…

    Diyor ki Bakan Varank, “2000 yılından sonra madenlerimizin MİLLİLEŞTİRİLMESİ politikası çerçevesinde yıllık 42 ton altın üretimi gerçekleştiriyoruz.”

    Centerra Gold, SSR Mining, El Dorado, Zenit, Rio Tinto, Teck Recources, Stratex-Oriole sanırım bunlar yerli firmalarımız… Ayrıca millileştirince ne oluyor? Nurol, Koç, Koza milli olunca yağma-talan ve ekokırım normal bir şey mi oluyor!

    ABD, Kanada ve Avrupa’da bu işler yapılıyorsa bizde de bunların önünün açılması gerekiyormuş… Karşı çıkanların da siyasi saiklerle hareket ettiğini söylüyor sayın bakanımız…

    HİLELİ GEREKSİNİM

    Önce şunun altını kalın olarak bir kez daha çizelim. Altın dediğimiz sarı metal HİLELİ BİR GEREKSİNİMDİR. Yani gerçekte ihtiyacımız olmadığı halde özellikle bizim gibi üçüncü dünya ülkelerine EN BÜYÜK İHTİYAÇ, GÜÇ VE GÜZELLİĞİN SEMBOLÜ, YATIRIM ARACI gibi pazarlanan bir metadır.

    Altın madenciliği kaçak nükleer reaktör çalıştırmak kadar ahlak dışı görülen bir madenciliktir. Neden olduğu çevresel felaketler AĞIR ÇEKİM SOYKIRIM olarak adlandırılmaktadır.

    Avrupa Parlamentosu 2010 yılında siyanürlü altın madenciliğinin yasaklanması için bir karar aldı. Almanya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti ülkelerindeki altın madenciliğini tamamen yasakladı.

    Bakınız anlatacak çok şey var, “ALTIN ÖLÜM” ve “ALTIN GİRDAP” kitaplarımızda uzun uzun anlattık. Burada şimdi fazla detaya boğmak istemiyorum.

    Oynanan çok tehlikeli bir oyundur. Dünya küresel iklim krizini yaşarken, koronavirüs gibi salgınlarla sarsılırken ve bilim insanları, “Ormanlarınızı, dağlarınızı, yaylalarınızı-meralarınızı, su kaynaklarınızı ve köylerinizi koruyun” diye bas bas bağırırken tam tersini yapmak akıl işi değildir.

    Bir yandan “PARİS İKLİM ANLAŞMASINI İMZALADIK” diye şovlar düzenlenirken, diğer taraftan Türkiye’nin bütün dağlarına, ormanlarına, köylerine, tarım alanlarına yönelik sistemli bir saldırı söz konusudur. Tarım bakanları kendi vatanından umudunu kesmiş, Venezuela’da, Afrika’da tarım ve hayvancılık yapmak için projeler geliştiriyor, araziler bakıyor. Bu işin hiç de öyle görüldüğü gibi kolay olmadığı, milyarlarca doların hesapsız-kitapsız-plansız ve yerel halkları hesaba katmadan yapılan projelerle heba olduğu bilinen bir gerçektir. (Daha fazlasını anlamak için Fred Pearce’in Land Grabbings (Toprak Yağması) kitabını öneririm)

    EĞRİGÖZ’DEN YÜKSELEN ÇIĞLIK

    Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank, Lapseki’de siyanürlü-sülfürik asitli madencilik güzellemesi yaparken 200 kilometre ötesinde Eğrigöz Dağı’nda bir başka yağma-talan için çalışmalar devam ediyor. İş-istihdam-ekonomi nakaratları ve ‘şöyle kalkınacaz-böyle kalkınıcaz’ masallarıyla Avcılar Köyü halkının bir bölümü arazilerini sattı. Maden şirketi, Örencik Köyü sakinlerini de topraklarını bırakmaya ikna etmek için çok uğraştı ancak halk arazilerini satmayı kabul etmeyince “ACELE KAMULAŞTIRMA KARARI” verildi.

    İlk etapta 11 bin karaçam, kızılçam, meşe, ladin vs ağaçlar kesilecek. Örencik, Avcılar, Gürepınar, Çobanlar, Kavaklı, Kışla, Soluğanlar gibi köylerde yaşamak hem zorlaşacak hem de riskli hale gelecek.

    Ardından bölgenin yaşam kaynağı olan Eğrigöz param parça edilecek. Ormanlar, meralar, yaylalar, su kaynakları bir daha gelmemek üzere yok edilecek. Eğrigöz Dağı, bölgedeki en az 40 köyün su ihtiyacını karşılıyor. Dereleriyle Emet Çayı’nı besliyor.

    https://youtube.com/shorts/GbpQtOpJ_Wk?feature=share

    Peki ne için? Kim için? Vatandaş için olmadığı kesin. Onlara sunulan tek seçenek ellerine sıkıştırılan üç beş kuruşu alıp yerlerini yurtlarını terk etmeleri. Üretimden, tarımdan koparılıp şehirlerin çeperlerinde edilgen nüfusa bir halka daha eklemeleri öneriliyor.

    Vatandaşın canını, malını, köyünü, toprağını, yaylasını-merasını-ormanlarını koruması gereken devletin kendisi bugün bu alanlara saldırıyor; saldıranlara teşrifatçılık yapıyor. Devleti yönetenler milletin yaylalarını-meralarını, ormanlarını, dağlarını ve su kaynaklarını satılığa çıkarmış durumda.

    Türkiye’nin her yerinde aynı manzara. Kaz Dağları, Canik, Munzur, Toroslar, Madra, Murat Dağı… İhale üzerine ihale yapılıyor. Afyon, Denizli, Burdur, Muğla yöresinde yolculuk yaparken artık etrafa bakmaya korkuyorsunuz. Başınızı hangi tarafa çevirseniz çevirin param parça edilmiş dağlar, kurumuş göller, çölleşmiş araziler size çarpıyor. Neymiş mermer madenciliği yapıyormuşuz. Taş ocaklarını söylemeye bile gerek yok. Beton ekonomisinin bir sonucu olarak delik deşik edilmeyen dağımız kalmadı.

    Peki neden özellikle altın madenleri üzerinde duruyoruz? Çünkü altın madenciliği yarattığı doğal tahribat açısından diğer hiçbir madenciliğe benzemiyor. BİR TON DORE ALTIN YANİ HAM ALTIN İÇİN TAM BEŞ MİLYON TON TAŞ-TOPRAK-KAYA doğanın bağrından sökülüp un ufak ediliyor ve ardından üzerine siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları boca ediliyor. BİR TON DORE ALTIN İÇİN BİN TON SİYANÜR KULLANILIYOR.

    Ayrıca açık alanlarda ayrıştırmada kullanılan sodyum siyanürün PH (asitlik-alkalilik) değerinin sürekli olarak 10’da tutmanız gerekiyor. Çünkü asidik ortamda sudyum siyanür (NaCN) bozulur ve hidrojen siyanüre (HCN) dönüşür. Bu gazsa son derece öldürücüdür. Ancak ani ve yoğun yağışlar nedeniyle bunu başarmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Ama bunu başarsalar bile kullanılan siyanürün en az yüzde 15’i hidrojen siyanür gazı olup havaya yayılıyor.

    SULAR ZEHİRLENİYOR

    Altın madenciliği bölgesindeki su kaynaklarını sünger gibi emer ve zehirler. Su olmadan siyanürlü altın madenciliğini yapamazlar. Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nde neredeyse Erzincan ilimiz kadar su kullanılmaktadır. Yılda 11 bin ton siyanür, 122 bin ton sülfürik asit kullanılmaktadır.

    Kazdağları’nın yüzde 79’u altın ağırlıklı olmak üzere maden bölgesi ilan edilmiştir. Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ü, Kütahya’nın yüzde 91’i, Artvin’in yüzde 71’i, Muğla’nın yüzde 59’u madenlere ruhsatlı. Antalya ve İzmir gibi turizmin kalelerinden olan Muğla’da ihale, arama ve işletme aşamalarında Bin 449 maden ruhsatı dağıtılmış durumda. Tekirdağ ve Kırklareli’nin korunan alanlarının yüzde 83’ü, Tokat muhafaza ormanlarının yüzde 84’ü madenlere ruhsatlı. TEMA’nın uydu görüntülerine dayanarak yaptığı çalışmaya göre ise Antalya-Burdur-Isparta hattındaki 950 bin hektarlık alanda 571 adet taş ocağı saptandı. Zonguldak ve Bartın’da her iki ilin yüzde 72’si, korunan alanlarının yüzde 71’i, önemli doğa alanlarının yüzde 61’i madenlere ruhsatlı.

    Yasa KORUNAN ALAN diyor, TABİATI KORUMA ALANI diyor, SİT ALANI deniyor adam maden ruhsatı veriyor. Bu nasıl bir şeydir. Bu nasıl bir akıldır.

    BETON BAKANLIĞI

    Devlet yanlışa izin vermez diyen vatandaşların devletin kurumlarının ne hale düşürüldüğünden haberi yok. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı beton bakanlığına dönüştürülmüş durumda. ÇED raporu dedikleri parayla satın alınan bir anlaşılmaz veriler ansiklopedisi. Ne kadar para verirsen o kadar ortaya karışık bir rapor hazırlanıyor. Nasılsa kimsenin sorduğu, incelediği yok. Vatandaş sesini yükseltirse, dostlar alışverişte görsün mantığıyla bir şeyler yapıyorlar. Sesini çıkaran olmazsa ya da vatandaş ne olduğunu anlayamazsa, “Herkes memnun, sesini çıkaran yok” diyerek film izler gibi izliyorlar. Enerji Bakanlığı darphane gibi ihale basıyor; ihale üzerine ihale yapıyor.

    Dağları param parça et, ormanları kes, var olan suları da zehirle sonra da yağmur duası için hocaların peşine düş. Ahmet Akbulut, “Sahabe Dönemi İktidar Kavgası” adlı kitabında bir Müslüman için “akıl”ın ne kadar önemli olduğunu anlatıyor, “İslâm’ın insanlığa rehberlik edebilmesi için Kur’ani mesajın Müslüman’ın aklı ile buluşması gerekir” diyor ve şöyle devam ediyor:

    “Ne iman aklın üstündedir, ne de akıl imanın. Akıl ve iman birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Kur’an’ın muhatabı akıldır. İslam’ı yaşanan hayattan uzaklaştırmanın en kısa ve en kesin yolu, aklı kınamak ve yargılamak olsa gerektir…”

    Bugün dini referanslarla ülkeyi yönetmeye çalışanların İslam’ın akıl yönünü hiç dikkate almadıkları acı bir gerçek.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Konya’daki İslam Oyunları ve kaçıncı kavga

    Resmi kayıtlara göre…

    5.İslam Dayanışma Oyunları 9-18 Ağustos tarihleri arasında Konya’da düzenlenecek…

    Ne yazık ki…

    Bir gerçek görmezden geliniyor…

    1.İslam Dayanışma Oyunları…

    1980 Askeri Darbe sonrası İzmir’de düzenlendi…

    Bu oyunlarda…

    Güreşte 18 altın, 2 gümüş…

    Atletizmde…

    Yüksek atlamada Ekrem Özdamar…

    Maratonda Mehmet Terzi…

    Ve diğer kategorilerde…

    Ülker Kutlu…

    Semra Aksu…

    Esen Özgener…

    Tayfun Akgün…

    Temel Erbek…

    Altın madalya kazanan sporcularımız olmuştu…

    Bu sonuçlarla…

    Toplam 62 altın…

    33 Gümüş…

    18 Bronz…

    Olmak üzere 113 madalya kazanarak…

    1980 yılında yapılan bu İslam Dayanışma Oyunları’nda Türkiye madalya sıralamasında birinci olmuştu…

    Bu oyunları kabul etmiyoruz…

    Ya da yok sayıyoruz…

    Saymamakla…

    Haklılar…

    Bir ilki başarmanın öyküsünü yazacaklar…

    Türkiye bu oyunlarda yine toplam madalyada birinci sırada yer alır…

    Burada önemli olan genç sporculara müsabaka yapması için fırsat verilmeli…

    Böylece tecrübe kazandığı gibi, ileride neler yapabileceğini de görmüş oluruz…

    Ama gözümüz…

    Madalya diye karardı…

    Elbette madalya önemli

    Alınacak madalyalar sonrası…

    Türk sporunun çağ atladığını…

    Belirterek nutuklar atacağız…

    Yine kendi kendimizi kandıracağız…

    Başarının göstergesi…

    Avrupa…

    Dünya şampiyonları…

    En önemlisi de…

    Olimpiyatlar…

    1924 Paris Olimpiyat Oyunları’nda neler yapacağız…

    Hep birlikte göreceğiz…

    Ancak şunu da belirtmekten…

    Geçemeyeceğim…

    Gençlik ve Spor Bakanlığı…

    Konya Büyükşehir Belediyesi…

    Gençlik Hizmetleri Spor Genel Müdürlüğü…

    Üçgeninde kavga var…

    Bu organizasyonda…

    Herkes kendisine pay çıkarmaya çalışıyor…

    Bu kavga…

    Oyunlar süresince de…

    Devam edeceği benziyor…

    Sonuç ne olacak göreceğiz…

    Sporcularımıza başarılar diliyorum…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Üniversiteler çoraklaşırken rektör egoları semiriyor

    Doksanlı yılların ortaları, tam da bu zamanlar. Üniversite sınavlarının kısaltılmış adları o zamanlar ÖSS ve ÖYS idi. ÖYS’ye girerken aynı zamanda tercihleri de yapıyordunuz. Şimdi olduğu gibi puanınızı aldıktan sonra üniversitelerin, tercih etmeyi düşündüğünüz bölümlerini ziyaret ederek, ilgili kişilerden bilgiler almak mümkün değildi. Hele de şimdi olduğu gibi her mahallede özel üniversite, pardon “vakıf üniversitesi” yoktu. Hele hele bu mahallelerdeki özel üniversitelerin müşteri, yine pardon, öğrenci toplamak için tanıtım günleri hiç yoktu. Sınava girerken yaptığınız tercihlerden birisi, sınavda göstereceğiniz performans sonucunda değiştirilemez bir şekilde karşınıza sürprizli olarak çıkardı. Neyse şimdi uzattıkça mesele çetrefilleşecek, okuyucu bu mahrumiyet durumuna “ah nerde o eski günler ya da üniversiteler” dercesine nostaljik bir özlem duyduğumu zannedecek. Hiç öyle bir özlem duymuyorum kuşkusuz.

    NİTELİĞİ KUŞKULU ÜNİVERSİTELERİN BAŞINDAKİ REKTÖRLER

    Bizim zamanımızda da dershaneler vardı, sanki okullarda eğitim verilmiyormuş gibi dershaneye gitmeden üniversite kazanmak neredeyse imkânsızdı. Tercihlerinizi yine bir rehber öğretmenle yapardınız. Ancak gerçekten de şimdi olduğu kadar uzun uzun tanıtım günleri yapılmazdı üniversitelerle ilgili olarak, üniversitelere belirli liselerden geziler düzenlenmezdi. Her şey sürprizliydi. Bütün sürprizler gibi bu işin de iyi yanı kadar kötü yanı da vardı. Kazandığınız bölümün bulunduğu kampüsü ilk gördüğünüzde sürprizin içeriği belli olurdu. Benim esas anlatmak istediğim, niye bu sürprizli durumun ortadan kalktığı değil; zira bu sınava taşradan giren pek çok genç için sürprizli durum devam ediyor. Web sitelerinden bile olsa gitmek istediği üniversiteyi görmeden, bilmeden tercih etmek zorunda kalan pek çok genç var bu coğrafyada hala. Anlatmak istediğim konu, bu kadar çok üniversite içinde ve bu kadar cilalı tanıtımlar sonucunda girildiği zaman nitelikli bir akademik eğitim almanın mümkün olup olmadığı ve bu niteliği kuşkulu üniversitelerin başlarına getirilen rektörlerin bu nitelik sorununu ne kadar dert edindiği. Baştan belirtmek isterim ki, nitelik sadece niteliği kuşkulu çok yayının yapılmasından ibaret değil. Pek çok parametrenin devrede olması gerekiyor. Hele de son yıllarda yazılan tezlerin pek çoğu özgünlük sorunu yaşarken, daha da çoğunun intihalden mustarip olduğu ortadayken. Tam da bu nedenle üniversitelerin varlığı ve meşruiyetinin ciddi şekilde sorgulanmaya başlamasıyla akademik araştırma bir yana, yazma ve yayınlama konusu hala nitelik değerlendirmesi açısından önemli olmakla birlikte başka kriterler de ön plana çıkıyor.

    “MEZUN OLDUĞUNUZ ÜNİVERSİTE İLE İÇİNDE YAŞADIĞINIZ ZAMANIN ÜNİVERSİTESİ AYNI ADI TAŞIMIYOR”

    Benim üniversite sınavına girerken hayalimdeki üniversite Amerikan filmlerinde ve dizilerinde gördüklerimden ibaretti. Üniversiteye gelene kadar küçük bir köyde büyümüş birisi olarak tek bir üniversite kampüsünü mavi camın haricinde görmemiştim. Ne var ki çok kısa bir süre içerisinde kendi kendime hazırlandığım, o zamanların olmazsa olmazı dershaneye gidemeden ve herhangi bir rehber öğretmenin kılavuzluğu olmadan kazanabildiğim iletişim fakültesi bir kampüs içinde değildi. Fakülte spor salonundan kütüphanesine, kafeteryasından geniş konferans salonuna kadar pek çok olanağa sahip bir kampüsün içinde olmadığı için dersleri astığımız zamanlar ya fakültenin yakınındaki kahvehaneye ya da pastaneye takılırdık. Mezun olduğum fakültenin bağlı olduğu üniversitenin adı bile değiştirildi şimdi. Biliyorsunuz 2018 yılında çıkan bir yasayla bazı “hantal” üniversitelerden birer üniversite daha türetildi ve benim mezun olduğum fakülte de bu yeni türetilen üniversitelerden birisine bağlandı. Ne şahane değil mi? Mezun olduğunuz üniversite ile içinde yaşadığınız zamanın üniversitesi aynı adı taşımıyor. Ne talih ama.

    “KURDUĞUMUZ ASİSTAN GİRİŞİMİ ÖRGÜTLENMESİ SAYESİNDE REKTÖRE HESAP SORABİLDİK”

    Lisans eğitimini tamamladıktan sonra yüksek lisansa başladığım fakülte ise bir kampüsün içindeydi. Mütevazı, üniversitenin farklı semtlere dağılmış diğer kampüslerinden daha küçük ama eğitimin dışında öğrencinin vakit geçirebileceği farklı yaşam alanları vardı kampüsün. Spor salonu, her fakülteye ait nispeten zengin denilebilecek kütüphaneleri, kantinleri, yemekhaneleri ve bir de restoranı vardı. Üstelik inanabiliyor musunuz, bu restoranda alkol de satılıyordu. Asistan olduktan sonra bu restoranda hocalarımızla birlikte kurduğumuz çilingir sofraları unutulmaz. Kampüsün her fakültesinin farklı bahar şenliği organizasyonu vardı. Benim çalıştığım fakültenin panayırı eğlenceli olurdu. Bütün fakültelerin birlikte düzenlediği konserlere kimler gelmedi ki? Düşünün Kardeş Türküler grubunu dinledik bu kampüste, üstelik de soğuk biralarımızı keyifle yudumlarken, üstelik de kimse kimseye sataşmadan. Bu kampüste asistanların özlük haklarını savunmak için Asistan Girişimi diye bir örgütlenme de oluşturduk. Bu örgütün gücüyle dönemin rektörüne asistanların neden kalıcı değil de geçici 50-d maddesiyle istihdam edildiğinin hesabını sorduk. Rektör bey, gönül indirip avenesiyle gelerek kampüsün en büyük konferans salonunda sorularımızı dinlemek zorunda kaldı. Rektör beyefendinin laf kalabalığına daha fazla dayanamayarak, avenesiyle baş başa bırakıp salonu hep birlikte terk ettik. Misal ben derslerime farklı tarihlerde hem Muharrem Sarıkaya’yı hem de Agos yazarlarını çağırabilmiştim. Yine bir dersimde öğrencilerim “medyada LGBTI+ temsilinde sorunlar” başlığıyla yaptıkları sunuşlarına bir trans yurttaş davet edebilmişlerdi. Hoca olarak hayatımın en öğretici derslerinden birisi oldu bu ders misal. Düşünün daha yedi yıl önce, yani 2015 tarihinde Madunların Medyası başlıklı bir konferans düzenlemiş ve bu konferansa Alevi, Çerkez, Laz, Rum, Ermeni, LGBT+ Süryani, işçi medyasından temsilciler çağırarak konuşmalarını sağlamıştık. Ne günlermiş ama. Çatışmalara yol açsa da, öğrenciler kendi siyasi görüşlerini anlatabilecekleri stantlar kurabilir, etkinlikler düzenleyebilirdi bu kampüste. Muhtemelen şimdi çatışmasız, süt liman bir ortam hâkimdir. Ne de olsa üniversitede özgürlük, tartışma, çatışma yerine suskun ve süt dökmüş kedi görünümlü öğrenciler olmalı değil mi? Neyse ki beklenen olmuyor ve hala düşünen, sorgulayan ve özgürlük talep eden öğrenciler var. Son izlediğim mezuniyet töreni videosu içime umut doldurdu.

    “19 YIL ZAMAN GEÇİRDİĞİM KAMPÜS ŞİMDİ KALEKOLA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”

    Öğrencilik zamanlarımı da sayarsak 19 yıl girip çıktığım, hoşça vakit geçirdiğim, akademik hayatımın en önemli adımlarını atladığım kampüsün şu anda ne halde olduğunu pek bilemiyorum. Zira bu kampüsten 2017 yılında kovuldum. Benimle birlikte yaklaşık yüz meslektaşım da kapı dışarı edildi. Tam bizler kovulurken kampüs bir kalekola[1] dönüştürüldü. Ben öğrenciliğe başladığımda kampüsün tek bir giriş kapısı yoktu. Muhtelif yerlerinden, gerekirse duvarların üstünden de atlayarak girilebilirdi kampüse. Kampüs kentin içinde olduğu için, etraftaki esnafla, semt halkıyla etkileşimi daha güçlüydü kampüs bileşenlerinin. Yıllar içinde kampüsün diğer kapıları kapatıldı, duvarların boyu yükseldi. Tek bir giriş kapısından turnikeyle girilebilir hale getirildi. Üstelik de dinozor aşkıyla meşhur, metazori müstafi belediye başkanının kentin bütün giriş noktalarına yaptırdığı kapılara benzer bir kapı yapıldı kampüsün girişine. Ne de olsa büyüklük ve şatafat her şeydi günümüz Türkiye’sinde. Fakülteden ve kampüsten kovulduktan sonra bir daha tek başına buraya giremedim. Bir iki defalık mecburi girişimi fakültede kalan bazı meslektaşlarımın refakatiyle gerçekleştirebildim. Kelimenin tam anlamıyla bir hapishaneye girer gibi hissettim kendimi giriş yaparken. Bilemiyorum, halen bu kampüste çalışmaya devam eden meslektaşlarım kendilerini nasıl hissediyorlar.

    “EĞİTİM İLK DEFA KULLANILMASINA RAĞMEN İLK YAĞMURDA ŞAKIR ŞAKIR AKAN BİNALAR GİBİ DÖKÜLÜYOR”

    Meslek hayatım boyunca ÖSYM temsilcisi olarak, konferansa katılmak ya da çalışan meslektaşlarımı ziyaret gibi muhtelif gerekçelerle Anadolu’nun en ücra köşesindekilerle birlikte büyük ve köklü üniversitelerin kampüslerini de gördüm. AKP iktidarı zamanında çoğaltılmasıyla övünülen taşra üniversitelerine her gittiğimde karşılaştığım en belirgin manzara yoksunluktu. Yoksunluk, yoksulluğa benzemez. Yoksul, yoksulluğunu kabul etmiş ve ona göre bir yaşam standardı belirlemiştir. Yoksun ise, neyin ne kadarını hak ettiğini bilir ama çaresizdir. Zira hak ettiğini düşündüğü şeylere sahip olamama hali bir yandan hınçlandırır onu, diğer yandan kanaatkâr hale getirir. Bu iki birbiriyle çelişik duygu ve davranış, bir süre sonra bu yoksunluğu yaşayan kişilerin ayrılmaz bir karakteri haline gelir. Bu karakterin, içinde çalıştığı mekânın duvarlarına bile yansıdığını düşünün. Düşünün bir üniversitede çalışıyorsunuz, kampüse içinde çalıştığınız fakülte ya da bölüm binalarından sonra yapılan neredeyse ilk bina şatafatlı bir cami. Bir kütüphane kurulmuş, ama kütüphanenin içi neredeyse bomboş. Kocaman binasının suntalam kitap raflarına seyrekçe serpiştirilmiş kitaplar, bankolarına kondurulmuş tek tük kütüphane görevlileri ve sanki sırf masa doldursun diye oturtulmuş birkaç öğrenciyi saymazsak dört duvardan ibaret bir kütüphane. Belki beş yüz kişilik camiyi ise hiç söylemeye gerek yok. Vakit namazlarında bir saf bile doldurmak mümkün değil. İbadetin de eğitimin de TOKİ tarafından kondurulmuş sakil binalardan ibaret olduğu zannedilen bir üniversite kampüsü. Bu TOKİ yapıları, kuşkusuz üniversiteyi algılama sınırlarını da şekillendiriyor. Yayınlar, TOKİ binaları gibi tek tip, araştırmalar TOKİ mutfakları gibi birbirinin tıpa tıp aynısı. Eğitimse ilk defa kullanılmasına rağmen ilk yağmurda şakır şakır akan binalar gibi dökülüyor. Kontenjanlar şişkin, akademik kadro olabildiğince zayıf. Bu nedenle bu her bakımdan zayıf kadronun üstüne haftalık 40 saate varan birbiriyle uzaktan yakından alakası olmayan konu başlıklarında ders yükü. Düşünün lisans eğitiminin ilk yılında okuduğu “Hukukun Temel Kavramları” dersini saymazsak, hukukla hiçbir alakası olmayan hocaya Anayasa dersi verdiriyorsunuz. Hoca “ben bu dersi nasıl vereyim, alanım değil?” diyerek itiraz ettiği zaman, “biz her dersi bildiğimizden mi anlatıyoruz, okuyup anlatırsın” şeklinde yanıt alıyor.

    “BİZLER BATMAKTA OLAN GEMİDEN ATILARAK BATMASI ENGELLENEBİLECEK GEMİNİN FAZLALIKLARIYDIK”

    AKP döneminde kurulan bu yoksun üniversite ortamı, son on yıldır AKP öncesindeki nispeten düzgün denebilecek diğer üniversitelere de teşmil edildi. Eski ve köklü üniversitelerin kadroları belki eksik değil, ama üniversite ortamındaki akademik özgürlük, cesaret, umut ve yaşama enerjisi neredeyse tükenme noktasında. Üniversitelerdeki neredeyse bütün bahar şenliği etkinlikleri uzun zamandır ya yasaklanıyor ya da sansürlenerek izin veriliyor. Öğrencilerin protesto hakları işgüzar rektör ve dekanlar tarafından engelleniyor. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin mezuniyet törenindeki fakülte dekanının konuşma yapan öğrenci karşısındaki aczi unutulur gibi değil. ODTÜ Rektörü’nün mezuniyet törenini Devrim Stadyumunda değil de her bölümün kendi içinde yapması talimatına direniş devam ediyor. Bütün bu rektörlerin, bu özgürlükleri kısıtlama girişimlerinin görünürdeki gerekçeleri, üniversitenin selametini korumak muhtemelen. Zira bizler ihraç edilirken, yanımıza bile yaklaşamayan solcu meslektaşlarımız da aynı gerekçeye sığınmışlardı: Fakültenin geleceğini ve selametini korumak. Bizler batmakta olan gemiden atılarak batması engellenebilecek geminin fazlalıklarıydık. Atıldık ve fakülteler kurtuldu! Sahiden de kurtuldu mu fakülteler?

    2016’dan bu yana üniversitelerin akademik nitelikleri daha mı arttı? Akademik özgürlükler daha mı genişledi? Sahiden de bu rektörler liyakatlerinden dolayı mı rektör atanıyorlar? Cumhurbaşkanının eski AKP’li Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu için söylediği “Onlar o makamlara kendi layık oldukları için gelmediler. O makamlara getirildiler. Eğer onlara bakanlık verildiyse, başbakanlık verildiyse, hepsi, onlara bir irade o makamları verdi. Onlar bunun kıymetini bilemedi.”[2] sözleri mevcut rektörler için de geçerli değil mi? Bu rektörler, o makamları hak ettikleri için değil, bir irade onları oraya oturttuğu için orada değiller mi? Ne var ki bu liyakatsizlik üniversitelerdeki niteliksizliği de besliyor ve üniversitelerdeki çoraklaşma giderek çölleşmeye doğru gidiyor. Liyakatsiz rektörlerin kırılgan egoları şiştikçe, üniversitelerdeki niteliksizlik daha da artacak. Bugün üniversite okumaya başlayacak öğrencilerin belki de eğitim öğretimden daha fazla, üniversitelerde sosyal yaşamı besleyen olanakları talep etmeleri gerekecek. Bunun için de var olana kanaat etmek yerine, olması gerekeni arzu etmeleri gerekiyor. Çünkü üniversiteler artık çoktan birer eğitim kurumu olmaktan çıktı. Eğitim almak isteyenler için pandemi sürecinde pek çok olanak doğdu. Üniversite asıl olarak özgür düşüncenin, sanatın, kültürün ve sosyal etkileşimin yeri haline gelmiş durumda. Belki de hep öyle olmalıydı, öyleydi belki de. Bunun farkına varılmadığı sürece, üniversitelerde “dostlar alışverişte görsün” babında doldur-boşalt tarzı bilim ve eğitim devam eder gider ve bununla da hiçbir yere varılamaz. Bugünün atanmış rektörlerinin böylesi bir bakış açısına sahip olmadığı ise ortada. Onlar sahiplerinin talimatlarını yerine getiren kukla olmaktan öte bir misyona sahip değiller.

    [1] AKP döneminde TOKİ tarafından sınır boylarına yaptırılan yüksek güvenlikli karakollara verilen isim.

    [2] https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/erdogandan-babacan-ve-davutoglu-itirafi-o-makamlara-layik-olduklari-icin-gelmediler-1962040 (Erişim tarihi: 01/08/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Görmüyor musunuz gidiyor…

    Gidiyor bir yaz daha, ağaç gölgelerinde saklı kalan hayallerle…

    Gidiyor işte ömrün bir yazı daha, umut feleğin demirden pençesinde…

    Öyle “geliyor gelmekte olan” da geleceğe benzemiyor, gidiyor işte bir mevsim daha bilinmeyene…

    Oysa bilseydik, çıkabilseydik bilinmezlikten hani; o kaçış duraklarında, su kenarında sığındığımız ceviz dallarında, o dehşetli susmalardan sıyrılsaydık böyle olur muyduk?

    Çünkü öyledir. Gerçek, niteliği ne olursa olsun, belirsizlik kadar kötü değildir…

    Gidiyor kuşlar, tükeniyor doğa, yok oluyor ağaçlar, bozuluyor iklim, kuruyor ırmaklar, günbegün yoksullaşıyor dünya, gitgide çirkinleşiyor ilişkiler, insanlık gidiyor çıkar çarkları peşinde, omurgalar kırılıyor…

    Ama yaşamak hiçbir yere gitmiyor. Uzun geçen günler, sonu gelmez akşamlarla her gün uyandığımız yeni karanlıkta, gelecek ne kadar puslu olursa olsun yine devam ediyoruz başkaları için çalışmaya ve yazgı denilen döngü de gerçeklere sırtı dönük hiç değişmeden bildiği yolda gidiyor…

    Yıllar gidiyor, durup dinlenmeden, huzur nedir tatmadan, mutluluk nedir bilmeden, alnımıza yazılı çilelerle gidiyor ömrümüz, nefesimiz sessizce son buluyor…

    Artık, muhafazakarların zulmü yıkıyor, devrimcilerin romantizm içinde büyüttükleri umut yoruyor…

    Zulme karşı umut değil direniş lazım, direniş için durmak değil hareket lazım…

    İnsanlara; aşk, sevgi lazım, aş, huzur lazım, ohh diyeceği özgür yarınlar lazım. Bu canım ülkeye hemen şimdi; hukuk lazım, hak, adalet lazım…

    Pek tabi bunlar için de; gerçekleri ortaya sermek, serilenleri de görmek lazım.

    Tuzum kuru benim, bana ne demeden, ürküp de sinmeden, sırt dönmeden, yürümek lazım; üstüne üstüne hainin, çıyanın, fırsatçının…

    Umut elbette, sol cevahir altında ve daima olacak olan ama aşılması gereken yol direnişte…

    Böyle giderse yarın diye bir şey kalmayacak, görünüyor.

    Tükeniyor hevesler, gidiyor tüm gençler. Soluyor insanlar, tutunamıyor bir mevsim daha giderken, bu şekilde bir kışa daha dayanacak gibi görünmüyor…

    “Yapacağız”, “edeceğiz”, “getirip-götüreceğiz”, hele bir seçim olsun, “düzelteceğiz”le; yeteneksizlikleri, kafasızlıkları, görülmemiş acımasızlıkları, maskeler altındaki gizleri, duygusuzlukları halkta taşıyacak güç kalmadı…

    İnsanları yerden yere vurup, dayanılmaz acılara boğan, adına da yazgı denen şeyden çıkaramayıp, ışığınızı bir başkasına veremedikten sonra, aydınlık bir kişiliğinizin olması neye yarar ki…

    Artık umut değil direniş, vaat değil çözüm için, ülkenin muhalifleri ve tüm aydınları hemen şimdi birleşin.

    Görmüyor musunuz gidiyor. Siz bekleyip, beklete dururken bir halkı, sadece bir mevsim değil, zulmün pençesinde çarpa çarpa “özgürlük” ölüyor…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Eğitim ‘para’nın altında kaldı: Kantininde 89 TL’lik hamburger satan üniversiteler

    Yaşanan ekonomik krizin etkilediği en önemli sektörlerden birisi de eğitim oldu. Her yıl değişen eğitim sistemine ayak uydurma karmaşası içinde kalan çocuklar ve aileleri, bu kez de özel eğitime zorlanma, fahiş yemek ve servis paraları altında ezilmiş durumdalar. Özel okullar ve bazı vakıf üniversiteleri ise kapanma ile karşı karşıya.

    Öğretim üyesi olmayan, derslerin boş geçtiği üniversitelerden, kayyumun el koyduğu üniversitelere kadar pekçok sorun yaşanıyor.

    2 yıla yakın COVİD-19 gibi bir süreçte normal eğitim göremeyen çocukların girdikleri hem LGS (Liselere Geçiş Sınavı), hem de YKS (Yükseköğretim Kurumları Sınavı) işte bu karmaşanın içinde ekonomik krizle birlikte yeni büyük sorunları da beraberinde getirdi.

    Vakıf lise ve üniversitelerine burslu ya da yarı burslu olarak giren öğrenciler için parasız okuma vaadiyle kapılarını açan okullar, yıllık 20 bin TL gibi bir yemek parası, 30 bin TL gibi servis paraları, 60 ile 70 bin TL arasındaki yurt fiyatlarıyla bu okullara parasız giren öğrencilerden bile para istemeye başladı.

    LGS için tercih işlemleri 20 Temmuz’da tamamlanırken, YKS tercihleri ise 5 Ağustos’ta tamamlanacak. Ancak öğrenciler ve veliler vakıf üniversiteleri ve özel okullara gittiklerinde şu rakamlarla karşılaşıyorlar;

    Büyükşehirlerde özel liselerin eğitim ücretleri 48 bin ile 116 bin Türk Lirası arasında değişiyor. Uluslararası liselerde ise 100 bin TL’den başlıyor. Özel Okul Velileri Platformu Sözcüsü Özgür Özkan geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, eğitim ücretlerinde gelecek yıl yapılacak artışa dikkat çekti ve yemek, kitap setleri, servis fiyatları gibi ek hizmetlerde yapılan artışın eğitim ücretlerinden oran olarak daha fazla olduğunu söyledi. Yemek paralarının yıllık 20 bin, servis ücretlerinin 40 bin TL olacağı şimdiden öğrenci ve velilelere iletilmiş durumda.

    YKS’de ise bu yıl barajın kaldırılması, sıralamalarda birikmeye yolaçarak öğrencilerin istedikler mesleği tercih etmesinin önüne büyük set çekti. Vakıf üniversitelerine giden öğrenciler ise şu fiyatlarla karşılaştılar;

    2022 ile 2023 akademik yılı için vakıf üniversitelerinin belirlediği eğitim ücretleri lisans bölümleri için 80 ile 180 bin arasında değişikmekte, tıp fakülteleri için 140 ile 200 bin civarında, ön lisans bölümlerinde 35 bin TL civarını bulmakta. Koç Üniversitesi ve bazı üniversitelerde ise bu rakamlar yıllık 400 bine kadar çıkıyor.

    Örneğin, yeni açılan (2017) üniversitelerden OSTİM Teknik Üniversitesi mühendislik programları yıllık 125 bin TL, İktisadi İdari İlimler Fakültesi 92 bin, mimarlık tasarım 110 bin TL, iki yıllık programların ücretleri ise 46 bin TL’den başlıyor. Yine sıralama ve puana göre bu bölümlere burslu ve yüzde 50 burslu girme imkanı var.

    TED Üniversitesi ise bu yıl birçok programda yüzde 50 burs imkanını kaldırdı, yüzde 25 ya da yüzde 100 burs veriyor. 55 ile 115 bin TL arasında arasında ücretler değiştiği gibi daha önceki yıllarda öğrencinin girdiği dönemdeki ücret de artık korunmuyor, TÜFE’ye endeskli bir artış her yıl velileri bekliyor.

    Yine Bilkent, TOBB, Başkent, Çankaya, Atılım Üniversitesi fiyatları ise yıllık 27 bin ile 155 TL arasında değişiyor.

    Bu üniversitelerin kantinlerine indiğinizde 89 TL’ye hamburger satıldığını görürseniz şaşırmayın. Yine 250 ml su şişesinin makinelerde 4.5 TL’ye satıldığını, ücretsiz olan servislerin ücretli hale getirilerek yıllık 20 bin, 30 bin TL gibi şehirden km’lerce uzakta ulaşım imkanı olmayan bu üniversitelerin adeta erişilmez hale getirildiğini de unutmamak gerekiyor. Yine okul yemekhanelerine indiğinizde taşeron hizmet olarak alınan yemek hizmetlerinin; her gün makarna ve pilav çıkmasına karşın öğrenciye en az 40 TL’ye satıldığını, üstelik şehir merkezinden uzak olduğu için başka yerde yemek yeme imkanı olmadığını da unutmamak gerekiyor.

    Örneğin burslu olarak iyi bir sıralamayla bir vakıf üniversitesine giren bir öğrenci Başkent Üniversitesi’nde kalmak istese tek kişilik oda için 60 bin, depozito olarak 6 bin 670 TL ödemek zorunda, günlük barınma ücreti 250 TL, tek kişilik köşe odayı tercih eden ise yıllık 70 bin, 7 bin 780 TL de depozito ödemek zorunda.

    Büyükşehirde evi olan çocuklar için bile ulaşım imkanı zor olan, şehir merkezine 40-50 km gibi uzaklıkta bulunan bu okullarda yurtta kalmayı tercih edecek bir öğrenci ise tek kişilik odada kalacaksa yıllık 50 bin, 2-3 kişiyle kalacaksa en az 40 bin TL’yi gözden çıkarmak zorunda. Yine bu okulların çevresindeki kiralık ev fiyatlarına baktığınızda da 1 artı 1 evlerin bile aylık en ucuz 4 bin TL olduğunu görebilirsiniz.

    Bir vakıf üniversitesinin ise kapatılarak bir devlet üniversitesine devredileceği konuşulurken, yeni açılan ve tanıtımlarla öğrenci toplayan pekçok üniversitede ise akademik kadro dahi tam oluşturulamadığı için derslerin boş geçmesi gibi pekçok sıkıntı da öğrencileri beklemekte.

    60 bininci sıralamayı yakalamış, ailesinin şehir dışı ya da özel okula gönderme imkanı bulamadığı gençler ise sırf devletin ‘ilk 5 tercihte öğretmenliği seçene aylık bin TL burs’ imkanından yararlanabilmek için hayallerindeki mesleği başarıya rağmen seçememenin üzüntüsünü yaşıyor.

    İşte birçok gencimiz ve ailesi bu sıcak yaz aylarında bu sorunlarla boğuşuyor.

  • Fenerbahçe Ali İsmail ile kazandığı ruhu Putin ile kaybetti

    Sporun…

    Dili…

    Dini…

    Irkı…

    Olmaz…

    Almanı, İngilizi, Fransızı…

    Rumu, Ermenisi…

    Olmaz…

    Lazı, Çerkezi, Efesi, Dadaşı, Kürtü….

    Olmaz…

    Doğulusu, Batılısı, Kuzeylisi, Güneylisi…

    Olmaz…

    Alevisi ,Sünnisi, Yahudisi…

    Olmaz…

    Böyle ayrım yapanların…

    Sporda yeri olmaz…

    Spor…

    Kardeşliktir…

    Barıştır…

    Sevgidir…

    Dostluktur…

    Fair-play çerçevesi içinde…

    Rekabet etmektir…

    Spor…

    Ülkeler arasında dostluğun kurulmasında…

    Bir köprüdür…

    Olimpiyatların nedeni budur…

    Barışın en önemli gücüdür…

    9-19 Ağustos tarihleri arasında Konya’da İslam Oyunları yapılacak…

    Bu oyunlarda…

    Iranlı, Cezayirli bir sporcu…

    Oyunlar rekoru denemesi yaptığı zaman…

    O salonu ve stadı dolduranlar sevgilerini, desteklerini alkışlarıyla gösterip, arkasında olmalıdır…

    Sporun milleti…

    Dini yoktur…

    Sporun inancı vardır…

    Konya’da yapılacak İslam Oyunlarında Tunuslu bir bir atlet Türk sporcusu karşısında seyirciden tempo istiyorsa…

    Bu tempo gösterilmelidir…

    Spor ruhu…

    Spor aşkı varsa…

    Seyircilik görevini yerine getireceksin…

    Sen nasıl tuttuğun takımın ve ülkenin takımının kazanmasını istiyorsan…

    Karşı takımın ve ülkenin sporcusu da kazandığı zaman saygı gösterip, alkışlamak gerekir…

    Nasıl ki…

    Halterde cep herkülü unvanıyla yarışan rahmetli Naim Süleymanoğlu’nun rekorlarını Alman, Ermeni, Fransız, İngiliz, Belçikalı seyirciler gözyaşlarıyla alkışlıyorsa…

    Bu sporun ruhudur…

    Olaya bu açıdan baktığımızda…

    Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi 2. Ön eleme maçında Ukrayna’nın Dinamo Kiev maçında yediği ilk gol sonrası…

    Dinamo Kiev’li futbolcunun abartılı sevinci sonrası…

    Şükrü Saraçoğlu Stadında Fenerbahçeli taraftarların bir kısmının tribünlerden ”Vladimir Putin” tezahüratı sporun ruhuna aykırıdır…

    Rusya – Ukrayna savaşında…

    Rusya’nın, Ukrayna’nın egemenliğine saldırması sonucu…

    Siviller, çocuklar öldürüldü…

    Öldürülmeye de devam ediyor…

    Bu talimatı verenin…

    Putin olduğu bilindiği halde…

    Fenerbahçeli taraftarların Putin’e destek vermesi spor ahlakına karşıdır…

    Bu nedenle…

    Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) Fenerbahçe hakkında “Uygunsuz hareketler” nedeniyle soruşturma açtı…

    Sonuç ne olur…

    Fenerbahçe…

    Para cezası…

    Seyircisiz oynama…

    İki maç saha kapatma…

    Cezası alır…

    Bu cezalar bir anlamda unutulur…

    Ancak Fenerbahçe taraftarlarının Putin’e destek tezahüratı unutulmaz…

    Nasıl ki…

    Gezi davasında…

    Öldürülen…

    Ali İsmail Korkmaz için…

    Fenerbahçe tribünlerinin koro halinde söylediği…

    “Ali İsmail Korkmaz, Fenerbahçe Yıkılmaz”…

    Tezahüratının unutulmadığı gibi…

    İşte bu nedenle…

    Fenerbahçe…

    Ali İsmail ile kazandığı sevgiyi, kardeşliği, barışı…

    Putin ile kaybetti…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Neoliberal talana karşı direniş: Siyanürlü altın madenciliği, vahşi madencilik ve kaçınılmaz mücadele

    Milletvekilleri, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, şirket ve bakanlık yetkilileriyle birlikte bir salona doluştuk.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın dördüncü katı. Ordu-Fatsa’da 8 yıldır faaliyet gösteren siyanürlü altın madeni için “tamam mı, devam mı” kararı alınacak. Tansiyon yüksek. CHP, İYİ Parti ve Demokrat Parti milletvekilleri salonda yerlerini aldı. İktidar partisi milletvekilleri salonda olmasa bile aralarında siyanürlü madene karşı olanlar var.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda 27 Nisan 2022 tarihinde yapılan İDK toplantısı

    savunucuları arasında umutlar yüksek. Bir gün önce Ordu Olay Gazetesi’nde yayınlanan, Ordu ve Fatsa’daki sivil toplum kuruluşlarının imzaladığı ortak bildiri moralleri yükseltmişti. İki gün önce de Fatsa Meydanında toplanan büyük bir kalabalık, “Siyanürlü Madene Hayır” demişti. Artık bu maden konusu 50-100 kişinin mücadelesi olmaktan çıkmış, tüm Fatsa’nın ve hatta tüm Ordu’nun mücadelesine dönüşmüştü. Çünkü yüzde 74’ü maden bölgesi ilan edilen “Yeşil Ordu” için alarm zilleri çalıyordu. Biraz geç ve güç de olsa Ordu halkı artık karşı karşıya olduğu tehlikenin farkındaydı. 27 Nisan toplantısına gelirken bile Ordulular yeni bir ihale sürpriziyle sarsılmıştı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 63 ilde 699 yeni maden ihalesini daha ilan etmişti. Ordu için 11 yeni maden ihalesi daha yapılacaktı.

    SANKİ TURİZM PROJESİ

    Tekrar Çevre Bakanlığı’ndaki salona dönersek, toplantıyı yöneten ÇED Endüstriyel Yatırımlar Daire Başkanı Kenan Ocak ilk sözü Bahar Madencilik Şirketi’ne verdi. Sanki binlerce insanın hayatını zehirleyecek bir ekokırım projesinin değil de turizm projesinin sunumu yapılıyordu. İnanmadan ve isteksizce yapılan o konuşmanın ardından söz sırası milletin vekillerine geldi. CHP genel başkan yardımcıları Ali Öztunç ve Seyit Torun, CHP Milletvekilleri Mustafa Adıgüzel ve Uğur Bayraktutan ile İYİ Parti Milletvekili Hüseyin Örs ve Demokrat Parti Milletvekili Cemal Enginyurt salondaydı. Sanki bir bakanlığın daracık salonunda yapılan İDK toplantısında değil, TBMM Genel Kurulunda doğanın adaletini arayan vekiller konuşuyordu. “Fındık” dediler, “zehir” dediler, “üstü, altından daha değerli” dediler, “yeter artık”, “yazıktır günahtır” dediler. Her bir konuşma bölgenin isyanıydı.

    CHP’li Adıgüzel’in konuşmasında çok dikkat çeken bir bölüm vardı. Ordu Tarım İl Müdürlüğü, Orman İl Müdürlüğü ve Ordu Valiliği “olumlu” görüş bildirmişti. Yani siyanürlü madene en başta karşı çıkması gereken ilgili kurumlar, “bir sakınca yok” demişlerdi. Olabilir miydi gerçekten? Görev yaptıkları, havasını soludukları, suyunu içtikleri bir bölgenin ve üstelik o bölgenin insanlarının vergileriyle aldıkları maaşlarıyla tatlı bir yaşam sürerken, o bölgenin yaşamını zehirleyen bir siyanürlü madene gerçekten “olumlu” görüş bildirebilirler miydi?

    “OLUR” KURUMLARI

    İnceleme Değerlendirme Komisyonu toplantılarında Bakanlık yetkilileri bir yandan tarafları dinliyor, (yani maden şirketini ve ona karşı olanları) diğer yandan da madenin faaliyet gösterdiği ya da göstereceği bölgenin ilgili kurumlarından görüş istiyor. Yani kestane ormanlarının kesilmesine “olur” diyen bir Orman Bakanlığı; fındık bahçelerinin kesilmesine ve toprağın zehirlenmesine “olur” diyen bir Tarım Bakanlığı; suların zehirlenmesine “olur” diyen bir Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ve en kötüsü başında olduğu ili korumakla, kollamakla görevli bir valinin Yeşil Ordu’yu çöle çeviren bir siyanürlü madene “olur” vermesi.

    Bir yanda aileleriyle birlikte on binlerce çiftçi ve üretici, ülkeye her yıl 700 milyon dolardan fazla fındık geliri sağlarken, diğer yanda “100-200 kişiye istihdam sağlıyoruz” diyerek yılda devlete ödenen 2 milyon dolarlık “devlet katkı payı” adı altında sadaka parası. Üstelik bir yanda bin yıllarca sürecek bir yaşam zinciri, diğer yanda vurguncu mantığıyla 5-10 yılda param parça edilip tüketilen ve zehirlenen bir doğa.

    Akıl bunun neresinde, mantık bunun neresinde…

    inanması çok güç bir dönem yaşıyor. Yeni bir milenyuma girilirken adına madencilik denilen bir sistemle Türkiye adeta satılığa çıkarılmış durumda. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta ilk siyanürlü altın madeninin açılışının üzerinden tam 20 yıl geçti. Köylerini, topraklarını, sularını savunan Bergama köylüleri “Alman Ajanı” ilan edilmesinin üzerinden geçen 20 yıl. Milyar milyar dolarların, çil çil altınların, abartılı raporların ve yalanların havada uçuştuğu o günlerin üzerinden geçen 20 yıl. Bugün ’de 19 siyanürlü altın madeni faaliyette. Bir 19 tanesi de açılmayı bekliyor. Peki Türkiye ekonomik olarak çok mu iyi durumda? Daha dün koronavirüs salgını patlak verdiğinde devleti yönetenler gecekondularda oturanlara iban numarası gönderip yardım istedi. Bugün emeklilerimiz açlık sınırında bir yaşam sürüyor. Çarşı-pazardaki yangını söylemeye gerek yok.

    Peki 20 yılda ne oldu o zaman?

    Ordu-Fatsa’daki siyanürlü altın madeninin havadan görüntüsü

    SANKİ DÜNYA SAVAŞI YAŞANMIŞ

    Milletin dağları, yaylaları-meraları, ormanları, köyleri, bağları-bahçeleri birtakım merkezlerde bölünmüş, paylaşılmış, parsellenmiş, ruhsatlandırılmış ama vatandaşın bundan haberi yok. Sanki bir dünya savaşı yaşanmış, galip devletlerin temsilcileri açmışlar önlerine haritayı, ellerinde cetvellerle yeni sınırlar belirleyip, milletin topraklarını bölüşüyorlar. Sonra bir sabah birileri ellerinde makinelerle milletin kapısına dayanıp, “Buraya sondaj vuracağız, burada maden açacağız” diye konuşmaya başlıyor. Vali, kaymakam ve belediye başkanları onların yanında. Hükümeti söylemeye bile gerek yok, zaten o ruhsatlar ve izinler hükümete bağlı bakanlıkların kapalı odalarında al gülüm-ver gülüm ilişkileriyle dağıtılıyor. Sonra da yerel mülki idarenin desteğiyle muhtarları ve köylüleri köylerini yıkmak ve haritadan silmek için ikna etmeye çalışıyorlar, “Yapacak bir şey yok” mesajı veriyorlar. Bunun adına “madencilik” diyorlar ve “Türkiye’yi maden ülkesi yapacağız” diye açıklama üzerine açıklama yapıyorlar.

    Gözümüzün içine baka baka birileri “Köylerinizi haritadan sileceğiz, topraklarınızı, sularınızı zehirleyeceğiz” diyor. Ve bunu yapmak için de harekete geçtiler. Başlangıçta insanlar devletine, hükümetine güvendi. “Devlet, yanlış bir şeye izin vermez” dediler. Devletler değil ama onları yöneten hükümetler ne yazık ki “yanlış” yapıyor. Hem de çok büyük yanlışlar. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yakın tarihimiz bu yanlışların ve hataların örnekleriyle dolu. Hem de istemediğin kadar. Dünya savaşları tarihi işte bu yanlışların ve hataların tarihi. Hükümetler ve yönetenler yanlış yapıyor ama bizim burada hata yapma şansımız yok. Biz topraklarımızı korumak zorundayız. Bu bizim çocuklarımıza, torunlarımıza borcumuz.

    Bugün ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkeler azalan kaynaklar, çevrecilerin protestoları, açılan davalar ve yükselen maliyetler nedeniyle madenciliği başka ülkelere taşımaya karar verdiler. Yüz yıllardır Afrika, Güney Amerika ve Uzak Doğu’da devam eden acımasız sömürü düzeni yetmedi. Şimdi sömürülecek yeni ülkelere, neoliberal sistemin talanına açık yeni topraklara ihtiyaçları var. Ekonomik krizlerin pençesinde bunalmış, parasının değeri düşük, maliyetlerin ucuz olduğu Türkiye gibi ülkelere yöneldiler. Türkiye halkı daha ne olduğunu anlamadan şu ana kadar milyonlarca ağaç kesildi, kesilmeye devam ediliyor. Dağları param parça edildi. Gece yarıları çıkarılan torba yasalara yapılan son dakika eklemeleriyle kimsenin haberi olmadan maden yasaları değiştirildi. Bedava su, ormanlar, tarım arazileri, dağlar, meralar-yaylalar madencilere ücretsiz tahsis edilmeye başlandı. Eskiden ormanlık alanlarda, tarım arazilerinde, köylerde, meralarda madencilik yapılmasını yasalar engelliyordu. Yani doğa, yasal koruma altındaydı. İşte bu nedenle 99 yıllık Cumhuriyet’te bu kadar yamyamlığa, çakallığa rağmen kıyılardaki ormanlar, zeytinlikler, Anadolu’nun o eşsiz güzellikleri ve doğası korunabildi. Ama şimdi köyleri haritadan silen, dağları paramparça eden, tarım arazilerini yerle bir eden, su kaynaklarını zehirleyen bir madencilikten söz ediyoruz. Ormanlar, zeytin bahçeleri, fındık bahçeleri artık madencilere tahsis ediliyor. Dünya üzerindeki en vahşi madencilik şu anda Türkiye’de uygulanmaya çalışılıyor. Görevlerini yapması gereken devlet kurumları gözlerini bir noktaya dikmiş, tepeden gelecek emirleri uygulamak için bekliyor. Türkiye bugün, uzaylıların saldırısı altında kalan ve manyetik koruma kalkanı düşmüş bir uzay gemisine benziyor.

    KÖYLER HARİTADAN SİLİNİYOR

    Devletin memurları Yeşil Ordu’nun yeşilinin katledilmesine, fındık bahçelerinin zehirlenmesine “olur” veriyor. Zeytin bahçelerinde madenciliğe, sülfürik asit tesislerine izinler çıkıyor. Milyonlarca insanın ekmeğiyle, Türkiye’nin en verimli tarım arazileriyle kumar oynanıyor. Türkiye’nin yaşamsal su kaynakları acımasızca tahrip ediliyor. Köyler bir bir haritadan siliniyor. Ancak bir işgal veya düşman saldırısı altında kalmış bir ülkede görülebilecek uygulamalar yaşanıyor. Kartellere, holdinglere, yandaşlara-candaşlara ülkenin dağları-taşları ve ormanları içindeki köyler ve köylüleriyle ihale ediliyor.

    Türkiye’de köylerin tepesinde gerçekleşen bir vanşi madencilik örneği

    Birileri çok büyük paralar kazanıyor. Uluslararası piyasalarda bir ons altın 2000 dolar. Bu bir ons altının Türkiye’deki maliyeti ise 400-500 dolar. Kârlar yüksek, avantalar da. Üstelik yaşanan son ekonomik krizlerden sonra bu maliyet karteller için daha da aşağıya çekildi. Ağızlarının suyu akıyor. Bu nedenle ihale üzerine ihale yapılıyor. Neyin ihalesi yapılıyor? Milletin dağlarının, ormanlarının, köylerinin, tarım topraklarının ve su kaynaklarının ihalesi. Hem de tüm dünya küresel iklim krizi gibi bir belayla karşı karşıyayken. Tüm dünyada uzmanlar yıllardır bas bas bağırırken: İnanılmaz kuraklıklar yaşanacak. Yeni salgınlar olacak… Ormanlarınızı, dağlarınızı, tarım topraklarınızı, su kaynaklarınızı koruyun…

    Yangın uçakları yerine makam uçakları alınıyor. Önlem için harcanması gereken kaynaklar saraylara, lüks makam araçlarına harcanıyor. Kaynaklar betona gömülürken, devletin kurumları kartellerin teşrifatçısı haline getiriliyor.

    Bugün ne yazık ki adalet sistemi yaralı. Osman Kavala davası bunun en son ve en somut örneği olarak karşımızda. Devletin kurumlarında liyakat, tecrübe ve yeteneğin yerine partizanlık egemen. Bakanlıkların beyni sayılan “müsteşarlık” makamı kaldırıldı yerine “Bakan Yardımcılığı” adı altında arpalıklar yaratıldı.

    PİYANGO ÇEKİLİŞİ GİBİ İHALELER

    Anayasa, yasalar, yönetmelikler çerçevesinde bilimi esas olarak ülkesini, vatandaşını, köylülerini ve köylerini koruması gereken bürokratlar “olur” makamlarına dönüştürüldü. “Bu kadarını yapamazsınız, bunun adı katliamdır” diye tepki gösteren devlet memurları, “Vücut dilinden anlamamakla, İş bilmezlikle, çıkıntılık yapmakla” suçlanıp pasifize ediliyor.

    Piyango çekilişi yapar gibi her yıl ihale üzerine ihaleler yapılıyor. Temmuz 2018’de 616 ihale, Nisan 2019’da 417 ihale, Ağustos 2020’de 766 ihale, Mart 2022’de 344 ihale ve en son Nisan 2022’de 699 ihale. Yarın bilmem kaç yüz ihale daha. Bir de bakmışsın ihale yapacak taş-toprak kalmamış. İstisnasız ihaleye çıkılan hemen hemen bütün maden sahaları ormanlarla kaplı. Türkiye’nin can damarı olan yeşil örtüsü korumasız, çaresiz, yeni katliamları bekliyor. Bilecik’te nerede ormanlık alan varsa maden sahası diye ihaleye çıkılmış. Karadeniz’in el değmemiş ormanları, Munzur dağları, Toroslar, Murat Dağı, Kazdağları’nın yüzde 79’u vahşi madencilere tahsis edilmiş.

    Tüm Türkiye’yi kapsayan bu yüzlerce ihalede önce “sondaj yapıyoruz” denilerek ormanlar kesilecek, yüz binlerce çukurlar açılacak ve habitatın kalbine saplanacak hançerlerle doğaya ilk darbe vurulacak. Ardından altın çıkarıyoruz, nikel çıkarıyoruz denilerek milyonlarca ağaç içindeki canlılarıyla birlikte yok edilecek. Milyonlarca ton toprak, kaya siyanür-sülfürik asit ve bilumum kimyasallarla zehirlenecek. Bu ülkeyi yönetenler o ihalelerden birkaç yüz milyon gelir elde etmeyi düşünebilir ancak hiç şüpheniz olmasın tahribatı yüz milyarlarca dolar olacak. Bu ihaleleri yapanlar kendilerini Sibirya tundralarında ya da Alaska ormanlarında Avustralya çöllerinde sanmış olmalılar ki çok rahat davranmışlar. Onların gözünde ne köy, ne belde, ne kasaba ne de şehirler yok. Oralarda yaşayan insanlar hiç yok. O ormanlarda yaşayan kuşlar, böcekler, geyikler, ceylanlar, kaplumbağalar, kertenkeleler, sincaplar, ayılar hiç yok. Orası bilmem kaç numaralı maden sahası. Ekonomik krizin ve yoksulluğun yarattığı çaresizlik ortamını bir yağma bayramına çeviriyorlar. Tehlike gerçekten çok büyük.

    Sesini çıkarmayan, devletine güvenen vatandaşların köyleri yerle bir ediliyor. Meraları, yaylaları, ormanları, dağları çalınıyor. Su kaynakları zehirleniyor.

    Fatsa’daki yaşam mücadelesi bize şunu öğretti. Bugün Türkiye’nin neresinde olursanız olun birileri topraklarınıza gelip de “Burada şu madeni çıkaracağız, bu madeni çıkaracağız” diye ortalarda dolaşmaya başlarsa hemen örgütlenin, bir avukat bulun ve mücadeleye başlayın.

    AYAKLI YALAN MAKİNELERİ

    Ayaklı yalan makinesi gibiler. Bir bölgeye yerleşmek amacıyla önce şirin görünmek isterler ve her türlü şaklabanlığı yaparlar. Kimseye zararları yoktur, hiçbir canlıyı incitmezler. İncitmek bir yana yol yapmak, camileri, okulları onarmak için gelmişlerdir. Üstelik iş imkânı bile sağlayacaklardır. Hep aynı masalı anlatırlar ama gerçekler 5-10 yıl sonra ortaya çıkar: Siyanürle zehirlenmiş ve çölleşmiş topraklar, aldatıldığını ve yaşam alanlarının yok edildiğini gören çaresiz insanlar.

    Başlangıçta hep aynı nakaratlar tekrarlanır, “3-5 yıl çalışıp, sonra eski haline getirip gideceğiz” şeklinde. Bütün bu zehirli kimyasal madenlerin ilk aşaması bu şekilde olurdu. Küçücük bir alanda başlarlardı. Ama sonra birdenbire “ek kapasite” artırımları gündeme gelirdi ve bu 5 yıl birden 10 yıla çıkardı. Ardından 15-20-30 yıl derken uzar giderdi. Önce madenin çevresinde ne varsa silip süpürülürdü. Sonra yakın çevrede sondaj faaliyetleri başlardı. 20-50 kilometrelik alanlara kadar cevher sahaları belirlenirdi. Erzincan Çöpler’de de yaşanan bu, Uşak-Kışladağ’da da yaşanan bu, İzmir-Bergama’da da yaşanan buydu.

    Fatsa’daki maden şirketi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yaptığı ÇED başvuru dosyasında diyor ki, “Proje alanı içerisinde ‘Milli Parklar’, ‘Tabiat Parkları’, ‘Tabiat Anıtları’ ve ‘Tabiatı Koruma Alanları’ olarak belirlenen alanlar bulunmamaktadır.” Aynen böyle diyor. Karadeniz’in her tarafı tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanları. Bir ÇED raporuna üstelik Karadeniz’le ilgili hazırladığın bir ÇED raporuna bunu nasıl yazabilirsin? (İşin ilginç tarafı Cerattepe’deki siyanürlü maden için de, Kazdağları’ndaki siyanürlü maden için de benzer ÇED raporları hazırlanıyor.) Yazarsın, parayla hazırladığın bir rapora şirketi memnun edecek her şeyi yazarsın. Zaten olan da o. Hadi şirketin gözü kara, sarı metalden başka bir şey görmüyor. Peki bu ülkenin Çevre Bakanlığı bunu nasıl kabul edebilir? Nasıl “evet” diyebilir?

    Bu satırların yazarı yaklaşık dört yıldır bu konulara yoğunlaştığından ilgili bakanlıkların bürokratlarıyla da zaman zaman görüşme imkanına sahip oldu. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda da vicdanı olan bürokratlar üst üste yapılan bu yüzlerce maden ihalesinden rahatsız. Bunu birkaç kez Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na da bildirdiler. “Masa üzerine serdiğiniz haritalarla maden ihalesi yapamazsınız” dediler. “Sonra ÇED izni diye bizim kapımıza dayanıyorlar. Bu böyle gitmez” dediler ama dinleyen yok. Emir büyük yerden. Emir nereden gelirse gelsin artık tüm Türkiye’de köylüler, çiftçiler, vatandaşlar karşı karşıya oldukları tehlikenin farkına varmaya başladı. Tutacakları bir el, yardım çığlıklarına bir karşılık bekliyorlar. Bu konuda tecrübeli olanların kapısını çalıp destek istiyorlar.

    ALMAN VAKIFLARI MASALI

    Yavuz hırsızların yalanları bir bir yüzlerine vurulunca hemen “Alman Vakıfları” masalını anlatırlar. “Altınları çıkarmamızı istemiyorlar… Zengin olmamızı engelliyorlar “diyerek köylüleri, çevrecileri, yaşam savunucularını hedefe koyarlar. Oysa Türkiye’de altın madenciliği için ilk girişimde bulunan ve altın işletmeciliğinde kullanılan ilk siyanürü Türkiye’ye satan da Almanya idi. Ayrıca Almanya’nın güçlü kredi kuruluşları sadece Türkiye’de değil dünyadaki birçok madenlerin de ana finansörlerindendir. Bergama’da altın çalışmalarına başlayan Eurogold’un ilk ortaklarından birisi Alman şirketi Deutsche Metallgesellschaft idi. Projenin iki finansöründen birisi de yine Alman Dresdner Bank, diğeri ise İngiliz Barclays Bank. Almanya gibi bir sanayi devi; dünyadaki her türlü metali sünger gibi emen Almanya, Türkiye’nin metal çıkarmasını istemeyecek! Hangi metal olursa olsun bir şekilde ham madde olarak tüketen bir ülkeden bahsediyoruz. Diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi her türden ham madde için dünyanın birçok ülkesine çöreklenmiş durumda olan Almanya, Türkiye’nin altın üretmesini istemeyecek. İstemek bir yana on takla atar. Altını da çıkar, gümüşü de; bakırı da çıkar demiri de. Çünkü bunların ana alıcısı olan devletlerden birisi Almanya. Hatta çıkarman için sana her türlü yardımı da yapar. Zaten olan da bu. Bugün çeşitli uluslararası karteller aracılığıyla yaptıkları gibi.

    Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda yaptığı doğa katliamının fotoğrafı. Bu ilk adımdı.

    Altın veya başka metallerin üretimi, bir başka deyişle ham madde üretimi zaten bizim gibi ülkelere önerilen, “çıkış yolu.” Sen altın veya başka bir metal çıkarırsın, bir değer ortaya koyarsın ve onları satıp Almanya gibi ülkelerden bir şeyler alırsın. Mercedes, BMW ve Airbus gibi şeyleri mesela. Almanya da diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi kendi ülkesini üretim merkezi haline getirip, diğer ülkeleri ham madde merkezi olarak kullanma derdinde. Japonya keza öyle. Japonya’da dünyadaki en sıkı orman koruma tedbirleri uygulanıyor. Ülkenin yüzde 70’inden fazlası ormanlarla kaplı. Ama aynı Japonya söz konusu olan Endonezya ormanları veya Filipinler ormanları olunca aynı hassasiyeti göstermez. Endonezya ve Filipinler ormanlarının en baş alıcısı Japonya. Üstelik yasal ya da yasa dışı fark etmiyor. Çünkü bu ülkelerde aynen Türkiye’deki kaçak kömür madenleri olduğu gibi kaçak kesim sahaları ve kaçak kesim lordları var. Bu devasa sanayi ülkeleri, (tabii ki aracılar kanalıyla) bu türden mafya lordlarıyla iş yapmaktan da hiç gocunmazlar. Diyeceğim o ki sen ülkenin delik deşik edip maden çıkarmaya karar vereceksin, sen ülkenin madencilik adı altında yağmalanmasına, talan edilmesine izin vereceksin ve Almanya’da buna karşı çıkacak!

    Bakınız konu ne Almanya ne Amerika ne de Kanada. Konu Türkiye ve Türkiye’yi yönetenler. Konu ülkesine sahip çıkamayan bir yönetim. Türkiye’de adına madencilik denilen bir yağma-talan düzeni

    yıkıcı etkisini artırarak devam ediyor. Birilerinin ne iklim krizini anladığı var ne de koronavirüsü dinlediği. Onlar için iklim krizi, birtakım fonlardan yararlanmadan ibaret. Koronavirüs ise “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” felsefesini hatırlatıyor onlara.

    Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.

    Türkiye çok tehlikeli bir yol ayrımında. Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Tıpkı bir girdap gibi, adına madencilik denilen sistemle Türkiye derinlere doğru çekiliyor.

    Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerindeki her varlığı satılık bir meta olarak gören bir iktidar anlayışının 20 yılda geldiği nokta, ülke topraklarının satılması noktasıdır. Bu bir abartı olmadığı gibi mübalağa hiç değildir. Bu satırların her bir kelimesi acıtan doğrulardır.

    Bu yılın başında çıkardığımız “Altın Girdap” kitabımızda ise milletin köylerini birilerine peşkeş çeken kararlar nasıl alınıyor? Hangi ilişkiler etkili oluyor? Bu sorulara yanıt aradık. Ayrıca her yağma-talan ve vurgun sisteminde olduğu gibi siyaset ve ticaret arasındaki ilişkileri biliyor, duyuyor ama bazı detaylara ulaşmakta zorlanıyorduk. Vatandaşların oylarıyla kendisine “şehrül emin” sıfatı layık görülen belediye başkanlarının, vatandaşlarının haklarını, sağlığını ve topraklarını koruması gerekirken, tam tersine vatandaşı zehirleyen birtakım şirketlerle yakın ilişkilere girmesi ve bunun da “reel siyaset” diye sunulması karşı karşıya olduğumuz acı gerçeklerin bir yansımasıydı. Ayrıca bu yağmacı-talancı şirketlerin bu kadar yıkıma ve ülkede sebep oldukları toplumsal çöküntüye rağmen devletin ne kazandığı konusu bazı noktalarda soru işaretiydi. Yüzde 2’ydi bu kadar yıkımın karşılığı. Yani bu ülkenin toprakları, dağları, ormanları sadaka payıyla yağmalanıyordu. Köylüler topraklarından koparılıyor, üretim ağır darbe alıyor, şehirlerimiz daha yaşanmaz hale geliyordu.

    İnsanlık, Asurlulardan bu yana madenlere sahip olmak için savaşlar çıkarmış, milyonlarca insan bu savaşlarda ve iç çatışmalarda yaşamını yitirmiştir… Bugün de aynı anlayışla Türkiye dahil ülkelerin her türden maden varlığını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek için politikalar üreten veya uygulayan kurumlar bulunuyor. Ancak bugün durum çok farklı. Bugün yok olmakta olan bir dünyayla karşı karşıyayız. Bugün yer yüzüne vurulacak her kazma, kesilecek her ağaç ve yok edilecek tarım toprakları ve su kaynakları insan varlığının yer yüzündeki geleceğiyle yakından ilgilidir.

    Bugün adına madencilik denilen şey, üç bin yıl önce yapıldığı gibi yapılmıyor. Bir günde milyonlarca ton hacmindeki yer yüzü paramparça ediliyor ve ardından binlerce ton zehirli kimyasal topraklara, kayalara, sulara boca ediliyor. Yıkım, tahribat ve zararın boyutları üç bin yıl öncesiyle kıyaslanamaz. Yani “her şeyimizi madenlere borçluyuz, binlerce yıldır yapılıyor, doğanın kanunu bu” gibi yüzeysel ve basit açıklamalarla, yaşanan katliamları ve ekokırımları meşrulaştıramayız. Bugün dünya ve insanlık, “olmak ya da olmamak” noktasındadır. Tüm ülkeler birbirlerine göbekten bağlı olduğu gibi, atılacak her adım bütün insanlığı ilgilendiriyor artık.

    Dünya uzay boşluğunda yüzen bir gemiyse eğer, bu gemi battığında ya da yaşanmaz hale geldiğinde kimsenin şansı olmayacaktır. Koronavirüs salgını bize dünyada kimsenin güvende olmadığını, olamayacağını göstermiştir. Milyonlarca yılda oluşmuş bir mekanizmayı kendi ellerimizle yerle bir edersek altında kalırız. Bunun “ama”sı, “fakat”ı yok.

    MÜCADELE KAÇINILMAZ

    27 Nisan’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, siyanürlü altın madeni şirketinin yeni ÇED talebini reddetti. Daha doğrusu ÇED süreci durduruldu. Fatsalılar, Ordulular rahat bir nefes aldı. Ama şimdilik. ÇED kabul edilseydi, maden iki katına çıkarılacak, Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı kurulacaktı.

    Erzincan-İliç Çöpler altın madeni zehirli atık barajı. Fırat Nehri’ne 300 metre mesafede: Zehirli atık barajlarının hemen hepsinin sonu bu oluyor.

    Satırlarımı iki alıntıyla bitirmek istiyorum. İlki TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç’ın Gazete Oksijen’de yayınlanan makalesinden: “Doğal varlıkların korunmasına yönelik söylemler yakın zamana kadar romantik ve entelektüel bir düşüncenin parçası olarak görülmüş; bu nedenle ne gündelik hayatta ne de kamusal kararlarda güçlü bir yer bulamamıştır…. Günümüzde artık doğa koruma sadece bir çevre meselesi değil aynı zamanda toplum sağlığı, ekonomik refah ve gıda güvencesi meselesidir.”

    Hatta bence günümüzde artık doğa koruma aynı zamanda milli güvenlik meselesidir. Yaşamla ölüm arasında bir noktadır. Var oluş ve yok oluş sorunudur. Doğasına sahip çıkmayan ya da çıkamayan toplumlar yok olmaya mahkumdur.

    Susamayız. Suskunluğumuzu kabul olarak yorumluyorlar. Bir bölgede vatandaşlar “devlet yanlışa izin vermez” anlayışıyla beklerse bunu “kabul” olarak “rıza” olarak yorumluyorlar. “Bakın orada hiç sorun yok, çünkü sesini çıkaran yok” diyorlar. Sonuna kadar gidiyorlar. Onları durdurun tek şey vatandaşın, halkın tepki göstermesi. Topraklarını, sularını, köylerini korumak için harekete geçmesi. Bugün bunun dışında bu yağma ve talan düzenini durduracak bir devlet mekanizması ne yazık ki yok.

     Bu fotoğraf bir tarladaki yağmur sulama sistemi değil, bir altın madenindeki siyanür zehirleme sistemi

    Çok klasik hikayedir ama hala geçerlidir. Eskiden devlet ormanları, suları, dağları kendini bilmez, cahil insanlardan korumak için önlemler alırdı. Bunun için çaba gösterir, yasalar çıkarırdı. Bugün tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Bugün köylüler, vatandaşlar yaşam alanlarını, ormanlarını, köylerini, dağlarını korumak için devlete karşı bir mücadele içinde. Çok ızdırap verici bir süreç bu.

    Amerikalı tarihçi ve bilim insanı Jared Diamond’un kitapları hep bu tarihsel süreç içinde yaşanan var oluş ve yok oluş hikâyelerini anlatır. Der ki Diamond, “Uzun vadede zenginler, çökmekte olan bir toplumu yönetiyor olmaları halinde kendilerinin ve çocuklarının çıkarlarını güvence altına alamayacaklar. Sadece açlık çeken ya da ölen en son insan olma mertebesine ulaşabilecekler.”

    Bu noktada açlık çeken ya da ölen en son insan olmamak için mücadele kaçınılmaz. Elbetteki bu mücadelenin merkezinde de siz hukukçular varsınız.

    MAKALENİN 5N 1K ÖZETİ VE NE YAPMALI?

    NE? Vahşi madencilik. Yağma-talan madenciliği. Adına “madencilik” denilen açık hava kimya fabrikaları. Ham ya da yarı mamül olarak ülke kaynaklarının yurt dışına gönderildiği neoliberal sistemin “sömürü” madenciliği.

    NEREDE? Tüm Türkiye’de. Ordu-Fatsa’da, Erzincan-İliç’de, Çanakkale-Lapseki’de, Uşak-Kışladağ’da, Niğde-Ulukışla’da, Muğla’da, İzmir’de, Ağrı-Mollakara’da… Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tüm Türkiye’de dağlar, ormanlar, yaylalar-meralar, köyler ve tüm su kaynakları vahşi madenciliğin saldırısı altında.

    NE ZAMAN? İlk adım 1987 yılında maden kanunun değiştirilmesine kadar uzanıyor. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta Sarı Öküz verildi. 2002 yılından sonra ise 20 yıllık süreçte her geçen yıl katlanarak arttı.

    NEDEN? Dünyadaki her şeyi “meta” olarak gören neoliberal sistemin aktörleri, ne olursa olsun kazanmak, ne olursa olsun tüketmek mantığıyla hareket ediyor. Bu sistemin dünyayı getirdiği nokta ise yer yüzünün her noktasında yaşanan ekokırımlardır.

    NASIL? Dünyanın en zehirli kimyasallarının kullanılması. Doğanın, yaşam alanlarının geri dönülmez bir biçimde tahrip edilmesi. Bin yıllardır süren ve sürecek olan ekosistemlerin bir avuç insanın çıkarı için 5-10 yıllık kazançlar uğruna yıkıma uğratılması.

    KİM? Uluslararası karteller ve yerli ortakları, holdingler, şirketler ve taşeronları. İşbirliği halinde oldukları ulusal ve yerel siyasetçiler. Satın aldıkları bürokratlar.

    NE YAPMALI? Hukuki zeminde mücadele için vatandaşların desteklenmesi. Neoliberal vahşi madenciliğin saldırısı altındaki bölgelerde ve şehirlerde vatandaşların bilinçlendirilmesi ve neye karşı karşıya olduklarının anlatılması. Anayasal ve yasal hakların sonuna kadar kullanılarak bu ülkenin dağlarının, ormanlarının, yaylalarının-meralarının, su kaynaklarının, köylerinin ve üretim merkezlerinin korunması.

    (Bu makale, Türkiye Barolar Birliği’nin BAROBİRLİK Dergisi’nin 56. sayısında yayınlandı)

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Şeffaflığın despotluğu

    “Kamusal alanın ortadan kaybolması, içine mahrem ve özel meselelerin döküldüğü bir boşluk yaratır. Kamusal alanın yerini kişinin yayımlanması alır.” Byung Chul Han-Şeffaflık Toplumu

    Doksanlı yıllarda özel televizyon kanalları TRT’nin eski tip protokol haberciliği mantığını yerinden etmeye başlamış ve bir yandan haber dilinin magazinleşerek sulandırılması diğer yandan da şoke edici, skandala dayalı gizli kamera haberciliği ortalığı kasıp kavuruyordu. Uğur Dündar’ın Arena’sı, Fatma Girik’in Söz Fato’dası bu tip gizli kamera haberciliğinin en ses getirenleri arasındaydı. Üniversite’nin ikinci sınıfındayken sınıf arkadaşlarımdan birisi, o zamanlar Uğur Dündar’ın yardımcısı olan Tuncay Özkan’ın yanında önce stajyer olarak başlayıp, sonrasında kalıcı olarak çalışmaya devam etmişti. Ayda yılda bir okula uğradığı günlerde, okul kantininde yarı uykulu halde sohbetlerimize katılırdı bu arkadaşımız. Uyanık olabildiği anlardan birisinde uykulu halinin neden kaynaklandığını sorduğumuzda “sabaha kadar falancanın evinin kapısında nöbet tuttuk, evine giren çıkan metresini çekmeye çalıştık” şeklinde yanıt vermişti. O zamanlardan bu yana böylesi bir gizli kamera haberciliğinin gazetecilik olup olmadığı konusunu sorgularım. Teması ister etik olsun isterse başka bir şey verdiğim her gazetecilik veya iletişim dersinde de bu tarz gazeteciliğin etik olup olmadığına dair sorularla karşılaşırım. Bu gazetecilik mi, bu yapılan işin kamusal yararı nedir, bu yapılan işin insanın mahremiyet hakkına ne gibi zararları dokunur, söz konusu olan siyasetçi ya da diktatör dahi olsa özel hayatı gizli kamera ile gözetlenmeyi hak eder mi? Bu soruların yanıtını vermek kolay değil elbette, ancak bir yerden de başlamak gerekir.

    GİZLİ KAMERA ÇEKİMLERİ VE GAZETEMSİ VESİKALAR

    Bu gizli kamera mevzusu kuşkusuz yeni değil. Modern parlamenter demokrasinin kamuoyu kavramı ile sınanmaya başladığı zamandan bu yana toplumun gözü önündeki siyasetçi ve karar alıcı kişilerin özel yaşamı ile yakından ilgilenmek yaygın bir alışkanlık. Robert Fulford Anlatının Gücü adlı kitabında Londra Daily Courant’ın 5 Şubat 1731 tarihli baskısına göz gezdirirken, dış haberlerin çoğunlukla Roma’daki kardinallerin ailevi skandallarından ve Viyana’daki imparator etrafında dönen siyasi hesaplardan ibaret olduğunu fark ettiğinden bahseder. Gazetelerin ilk nüvelerinin çoğunun kimi zaman küfürbaz bir dille yazılmış fakat genellikle aydınlatıcı skandallarla dolu dağınık broşürler, aylık ve haftalık yayınlar şeklinde ortaya çıktığına dikkat çeken yazar, bu günümüz gazetelerine ilham kaynağı olan gazetemsi vesikalarda, kralın cinsel yaşamından tutun da, yeme içme alışkanlığının korkunçluğuna kadar pek çok dedikoduya rastlamanın mümkün olduğunu anlatır.[1]

    Aslında gazeteciliğin en temelde bir dedikodu mesleği olduğunu da çok net anlatır bu örnekler. Günümüzde de çok fazla bir şey değişmemiştir. Gazeteciler temelde, birisine ya da birilerine dair gizli ya da açık bilgiyi başkalarına aktarır. En temelde bir arkadaşınızın cinsel tercihini değiştirdiğini duyduğunuzda içinizde bu bilgiyi ilk fırsatta en yakın ortak tanıdığınıza aktarmak için dayanılmaz bir istek duyarsınız. Bir gazeteci de, geniş bir halk kesiminin tanıdığı birisiyle ilgili olarak buna benzer bir bilgiyi ilk öğrendiğinde bu bilgiyle kamuoyunu buluşturmayı şevkle arzular. Üstelik de bu şevki içinde taşıyan gazeteci “iyi gazeteci” olarak takdir edilir. Türkiye basın tarihinden de bir örnek vererek mevzunun Türkiye açısından da ne kadar eski olduğuna dikkat çekmiş olalım. Celalettin Çetin Demokrat Parti dönemindeki mesleki deneyimlerini de aktardığı anılarında, gittiği basın toplantısı ve kokteyllerde, ünlü kişilerin uygunsuz fotoğraflarını çekip, sonradan o kişilere fotoğrafını göstererek onlardan para sızdıran genç foto muhabirlerinden bahseder. Bunlar gazeteciler arasında “albümcüler” diye anılır. Bu dönemin deneyimli gazetecileriyse, zaten sadece gazeteci değil, aynı zamanda muharrir ve çoğu zaman da ya gazete sahibi ya da milletvekilidir.[2]

    GİZLİ KAMERA OPERASYONCULUĞU NEDEN KÖTÜ OLSUN!

    Şimdi hem eski hem de yakın tarihten verdiğim bu örnekler, okuyucunun kafasında şunlara benzer soruları sormak için haklı gerekçeler uyandırmış olabilir: “Zaten tarihte de bunun örnekleri varmış, o zaman günümüzde de giderek yaygınlaşma istidadı gösteren bu gizli kamera haberciliği ya da operasyonculuğu neden kötü bir şey olsun? Geniş halk kitlelerinin tanıdığı kişilerin kapalı kapılar ardında ne işler karıştırdığını bilmek hepimizin hakkı değil mi? Bize namustan bahseden, yatıp kalkıp ahlaktan, edepten, hayâdan dem vuran bir siyasetçinin özel yaşamı tabi ki geneli ilgilendirmez mi? Bir zamanlar gizli kamera ile mahremi dışında bir kadınla uygunsuz şekilde görüntüleri ortaya çıkan bir muhalefet liderinin bu görüntülerinin özel değil genel ahlakı ilgilendirdiğini yine dönemin başbakanı ilan etmemiş miydi? Bu nedenle misal bunu söyleyen kişinin buna benzer gizli kamera görüntüleri ortaya çıksa, geniş halk kitlelerinin bu görüntüleri öğrenmesinin sağlanması bir gazetecilik faaliyeti olarak görülmeyecek mi?” Sorular daha çok uzatılabilir. Soruların haklılığını teslim etmemek elde değil. Ne var ki mesele de o kadar basit değil.

    KAMUSAL ALANIN ORTADAN KAYBOLMASI…

    Geçmişteki kötü örnekler ve gazeteciliğin esasen bir dedikodu mesleği olduğu gerçeği, günümüzdeki cinsel içerikli ifşaatların sağlıklı bir kamuoyu yarattığı ya da yaratabileceğine dair umut vermiyor. Örnekler ve bu örneklerin doğurduğu kamuoyu tepkisi ile sonuçlar buna en büyük delil olarak duruyor. Herhangi bir siyasetçinin cinsel içerikli videolarının kamuoyunun “beğenisine sunulması” toplumumuzu daha demokratik ve katılımcı hale getirmedi zira. Bunun yanı sıra günümüzün yeni iletişim teknolojileri meseleye birkaç boyut daha eklemiş durumda. Birincisi geçmişte erişilmesi neredeyse imkânsız olan pek çok siyasetçi ya da ünlüye bir tuş kadar uzakta olmamız nedeniyle bir teklifsizlik toplumunun giderek şeffaflık konusunu fetişleştirmiş olması. Bu şeffaflık konusu, giderek sağlıklı bir kamusal alanın oluşmasını imkânsız hale getirdi. Başlangıçta herkesin her dilediğini internette paylaşabiliyor olması ve herkesin kolayca erişilebilir olması demokratik kültürü ve özgürlükçü bir kamusal alanı mümkün kılacakmış gibi görünmesine rağmen durumun hiç de öyle olmadığı giderek daha iyi anlaşılıyor. Byung Chul Han’a göre “teklifsizliğin despotluğu her şeyi psikolojikleştirir ve kişiselleştirir. Siyaset de bunun dışında değildir. Bu da siyasetçileri değerlendirirken eylemlerine bakılmamasına yol açar. Genel ilgi daha ziyade kişiye yöneliktir ve bu da siyasetçileri sahneleme baskısı altında bırakır. Kamusal alanın ortadan kaybolması, içine mahrem ve özel meselelerin döküldüğü bir boşluk yaratır. Kamusal alanın yerini kişinin yayımlanması alır. Böylece kamusal alan bir teşhir mekânı haline gelir. Ortak eylemin alanı olmaktan giderek uzaklaşır.”[3]

    KAMUSAL DUYARLILIĞI KAŞIYAN ÖRNEKLER!

    Bu saptamaların somut örneklerle sağlamasını yapacak olursak. Misal geçtiğimiz günlerde bazı kendini dindar, muhafazakâr, yerli-milli olarak tanıtan, yani personasına bu nitelemeleri yapıştıran birkaç gazetecinin uygunsuz görüntülerinin bir suç örgütü lideri tarafından ifşa edilmesi, kamuoyunu daha demokratik hale getirdi mi? Bu görüntüleri izleyenlerde bu gazetecinin/gazetecilerin şevkle ve iştiyakla desteklediği iktidara karşı nasıl bir direnme azmi ortaya çıktı? Pek çok buna benzer görüntüyü özellikle hiçbir zaman izlemedim, izlemeyi de düşünmedim. Bahse konu görüntülerin erkek erkeğe cinsi münasebet içerdiğini anlatımlardan biliyorum. Misal bu görüntülerin dolaşıma girmesine aracı olanların çoğu aynı zamanda eşcinselliği lanetlemese bile en hafif deyimle yadırganması için kamusal duyarlılığı kaşıdı. Bu görüntülerin dolaşıma girmesinden önce, pek çok insanın nazarında eşcinsellik belki de varoluşsal bir hak iken, mevcut iktidara karşı oluşan mevzinin karşı tarafa dönük kriminal bir göstergesi haline geldi. Bu açıdan baktığımız zaman, bu tür özel hayatı hedef alan, gizli kamera ifşaatlarının sağlıklı bir kamusal ahlakın ortaya çıkmasını sekteye uğratan, dahası demokratik müzakere kültürünü tahrip eden bir işlevinin olduğunu kabul etmek gerekiyor.

    PİRUS ZAFERİ ETKİSİ

    Özetle bu ve buna benzer görüntülerin kişilerin en mahrem hallerine karşı bir saldırı olduğunu unutmamak gerekiyor. Yanı sıra bu tür görüntüler aynı zamanda, o kişinin sadece cinsel yaşamına odaklanarak, diğer eylemlerini; yani siyasal hatalarını, idari kusurlarını, toplumsal adalette yarattıkları tahribatı görünmez hale getiriyor. Misal görüntüleri ifşa olan Cem Küçük’ün Barış İmzacıları için sarf ettiği “ağaç kabukları yesinler, bunları sivil ölü haline getirmek gerek” gibi sözlerinin bedelini ödetmek dururken, kiminle ve hangi cinsle münasebete girdiği beni asla ilgilendirmiyor. Çünkü bu nefret dolu sözlerin bedeli, onun cinsel tercihinin ifşasıyla ödenemez. Bu tür eylemlere karşı toplumun genelinin bir hassasiyeti olabilir ve görüntüleri yayınlanan kişilerin muarızları kolay yoldan kişiyi itibarsızlaştırarak siyasi kazanç elde etmek isteyebilirler. Ancak bu siyasi kazanç çoğu zaman bir “Pirus Zaferi” etkisi yaratabiliyor. Zira siz bir siyasetçi olarak muarızınızı itibarsızlaştırırken, kendi itibarınızdan da pek çok şey kaybediyorsunuz. Çaptan düşmüş bir organize suç örgütü liderinin böyle bir ifşaatla yeniden kendine yeni bir mevzi ve kariyer planlamak istemesi “doğal” karşılanabilir. Zira böyle figürlerin varlık nedeni bu tür görüntüler olabilir ve bunların itibarları ancak böyle kirli yollarla sağlanır. Ayrıca toplum da, bu tür ifşaatlar yüzünden kamusal müzakere geleneğinden ve cinsellik dışındaki ahlaki değerlerden pek çok şey kaybediyor. Hiç kimsenin özel yaşamı pirüpak değil kuşkusuz. Siyasetçiden ahlak, sadakat, “sağlıklı-tutarlı” cinsel yaşam bekleyen pek çok kişinin öncelikle kendisine dönüp bakması gerekmez mi? Bu tür görüntüler aynı zamanda da esasında hiç de bu konularda masum olmayan geniş bir yurttaş kitlesinin bu sayede kendisini temize çıkarmasına vesile oluyor ve böylece ikiyüzlü bir ahlak anlayışının giderek daha da kökleşmesine yol açıyor olamaz mı? Bu ve buna benzer soruları kendimize sorarak bir ahlaki yordam bulmamız mümkün olabilir. Zira tartışmalı konularda ahlaki ve etik bir zemin bulabilmenin başlıca yolu, kendimize samimi ve acıtıcı sorular yöneltebilmektir. Bir gazetecinin böyle çetrefilli bir konuda ahlaki bir yordam ararken kendisine bu ve buna benzer sorular sorarak başlaması en iyisidir.

    [1] Robert Fulford (2014). Anlatının Gücü: Kitle Kültürü Çağında Hikayecilik, (Çev. Ezgi Kardelen), İstanbul: Kolektif, s. 74-75.

    [2] Celalettin Çetin (1991). İşte Babıali (Çuvaldızı Kendimize), İstanbul: Cem Yayınları, s. 23.

    [3] Byung Chul Han (2017). Şeffaflık Toplumu, (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 54.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.