Kategori: Yazar

  • Yozlaşma

    Bütün sözcüklerin olduğu gibi yozlaşma sözcüğünün de kullanıldığı bağlam çok önemlidir. Bu nedenle günümüzün toplumsal, politik, kültürel ve ekonomik iklimini tümden en iyi anlattığını düşündüğüm bu sözcüğün farklı kullanımları ve farklı bağlamlardaki anlamlarına odaklanmaya çalışacağım. Sözcük, Osmanlıca tereddi sözcüğünün yerine kullanılmak üzere Dil Devrimi döneminde popülerleşmiştir. Tabi ki tereddi kökünden üretilen mütereddi sözcüğü de Batı dillerinden geçen dejenere sözcüğü yerine kullanılmaktadır. Mütereddi sıfat, tereddi ise isim hali sözcüğün, elbette karşılıkları da dejenere ve dejenerasyon. Ne var ki Osmanlıcadaki tereddi sözcüğünün birincil anlamı dejenere sözcüğünün asıl anlamını karşılamaktan bir hayli uzak görünüyor. Zira yüksek bir yerden düşme, devrilme, düşerek ölme gibi anlamlara geliyor. İkincil ve günümüzdeki yozlaşma sözcüğüne yakın olan anlamı ise, “kıymet ve meziyet-i maddiye ve maneviyesinin şaşaasını kaybetme, tabiatını değiştirme”.[1] Ancak bu anlam da yozlaşma sözcüğünün tam karşılığını vermiyor. Yozlaşma herhangi bir nesne ya da canlının “meziyet-i maddiye ve maneviyesini” kaybetmesinden çok daha öte anlamlar içeriyor. İşte tam da bu nedenle yozlaşma kavramı günümüzdeki AKP iktidarının yarattığı ya da yarattığını zannettiği her şeyi anlatmak için çok isabetli bir kavram.

    YOZMAK, YOZLAŞMAK, BULUNDUĞU ALANI SÖMÜRMEK…

    Benim doğup büyüdüğüm köyde yozlaşma sözcüğü çok bilinmez. Daha çok “yozmak” diye bir sözcük bilinir ve sözcük herhangi bir canlının yeni bir canlıyı doğurma ya da başka bir canlıya evrilme sürecinin kesintiye uğraması sürecini anlatmak için kullanılır. Misal, çok kaliteli olmayan bir meyveye daha kaliteli bir meyveyi aşı yaptığınız zaman, aşı tutmazsa, buna meyve yozdu denilir. Misal kızgınlık dönemine girip, bir şekilde döllenmesini sağladığınız büyükbaş ya da küçükbaş hayvanın gebe kalmaması için hayvan yozdu dersiniz. Misal mayaladığınız herhangi bir şey istediğiniz şekilde maya tutmazsa ona yozdu dersiniz. Bu örnekleri çoğaltabilirsiniz. Yozlaşma sözcüğünün bu kullanımı bana çok anlamlı ve bir toplumun her anlamdaki değerlerinin anlamsızlaşma sürecini çok iyi anlatıyor gibi görünüyor. Bu mevzuya kafa yorarken sözcüğün kökünü merak edip etimoloji sözlüğüne baktığım zaman yaşadığım köyde kullanılan anlamın ne kadar eskiye gittiğini gördüm. 1073 tarihli Kaşgarlı Mahmut’un Divan-i Lügati’t-Türk sözlüğünde “yozamak”[2] diye bir sözcük var ve sözcüğün anlamı kısırlaşmak; yanı sıra kötüleşmek, yabanıllaşmak demek. Ama birincil anlamı kısırlaşmak. Ancak buradaki kısırlaşmayı tek başına doğuramamak, üreyememek şeklinde algılamamak gerekiyor. Her anlamdaki üretimden bahsetmemiz gerekiyor üreme kavramı için. Buradaki kısırlaşma hali, aynı zamandan üremeyen şeyin tek başına bulunduğu ortamın bütün kaynaklarını sömürmesini de beraberinde getiriyor. Yozmanın asıl vurgusu da burada yatıyor. Yani kısırlaşmak, yeni bir şey üretememek ve bulunduğu ortamın bütün kaynaklarını tek başına sömürerek semirmek ve genişlemek.

    YOZMAK, YOZLAŞMAK…

    İzin verirseniz size bu konuyu daha da netleştirmek için bir de meyve ağaçlarından örnek vereyim. Bu örnek içinde yaşadığımız “yozlaşma” sürecini anlatmak açısından daha çarpıcı bir örnek gibi geliyor bana. Çocukluğum köyde geçtiği için ve meyve ağacı dikmek, herhangi bir bitkinin büyümesine şahit olmak hayatımın belki de en tatmin edici eylemlerinden birisi olduğu için bu örnek bana epeyce anlamlı geliyor. Çünkü bir bitkinin büyümesine şahit olmak aynı zamanda yaşama dair de çok çarpıcı ibretler sunuyor insana. Bilenler bilir, meyve ağaçları, önce bir şekilde çöğür denilen dallardan üretilir. Bu üretilen dallar, biraz boy attıktan sonra kökün biraz üstünden elde etmek istediğiniz meyve ağacının bir dalına aşı yapılır. Eğer bu aşıyı yapmazsanız, çıkan daldan meyve elde edemezsiniz ya da elde edilen meyve istenilen kalitede olmaz. Bu aşı yapıldıktan sonra aşılanan kısma güç gider ve asıl meyve ağacının gövde kısmı verimli bir meyve ağacına dönüşür. Çöğür halinde kalan kısım bu ağacı toprağa bağlayan bir kök olmaktan başka bir anlam ifade etmez. Ancak bu meyveler toprağa dikildikten sonra yıllar boyunca bu ağaç o çöğür kısmından filiz vermekte ısrar eder. Bunlara bizim oralarda “piç dal” denilir. Piç sıfatı cinsiyetçi bir küfür olarak görülebilir. Ancak bu deyimi köylüler doğallığı içinde kullanırlar ve bu dallara piç denilmesinin nedeni, onların değersiz olmasından kaynaklanır. Çünkü bu dallar meyve vermediği gibi asıl meyve ağacının gövdesini bir süre sonra boğar. Aynı zamanda eğer siz bu dalları düzenli olarak kesmezseniz ağacın aşılı kısmına giden güç azalır ve meyveler yeterince mineral alamaz ve zayıf düşer. İşte bu olaya da bizim oralarda yozmak denilir.

    İzin verirseniz bu noktada mevzuyu içinde yaşadığımız topluma ve toplumun içindeki genel yozmaya/yozlaşmaya geçeceğim. Yine izin verirseniz toplumu iyi, düzgün, üretken, karşılıklı yardımlaşmayı teşvik eden, adil ve hakkına hukukuna razı gelen, doğayı, hemcinslerini ve bütün canlıları fütursuzca sömürerek semirmek yerine başkalarının hakkına saygılı biçimde yaşamayı salık veren düşünce ve normlarla aşılanmış bir ağaca benzeteceğim. Bunun toplumun aşılanmış meyve gövdesi olduğunu varsayalım. Ancak toplumun bir de bütün bu fikirleri umursamayan, sadece neyin ve kimin pahasına olursa olsun hayatta kalmayı önceleyen aşılama öncesi dönemi olduğunu varsayalım. Şimdi “uzun uzun toplumlar nasıl oluştu, mülkiyet ne zaman başladı, insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı nedir?” gibi sorularla meseleyi uzatmayacağım. Bütün bu sorulara verilen yanıtların hepsi varsayımsal biliyorsunuz. Verdiğim ağaç örneğindekine benzer şekilde toplumun “çöğür” hali ne zamandı, “aşılanmış” gövde hali ne zaman ortaya çıktı gibi sorular da çok anlamlı görünmüyor. Zira bunlar da varsayım. Ben sonuca bakıyorum. Ayrıca “AKP öncesi muhteşemdi, hukuk kusursuz işliyordu, siyaset de şahane demokratikti, devlet bütün yurttaşlarına anne şefkatiyle sarılıyordu” gibi güzellemeler yapsam, muhtemelen satırları okuyanlar neresiyle güleceğini şaşırır. Sedat Peker’in AKP iktidara gelmeden dört yıl öncesinde muktedir olan bir siyasetçiyle ilgili anlattığı enekdotu burada tekrar etmeye gerek yok.

    DEVLET AĞACININ ‘PİÇ’ DALLARI

    Meyve ağacı analojisine geri dönelim ve oradan doğru ilerleyelim. Devleti ve toplumu bir meyve ağacının gövdesi olarak varsayarsak, AKP iktidarı döneminde devlet ağacının aşı altından filiz veren pek çok “piç dalı” neşet etti. Elbette bu dalların neşet etmesi için ortam, koşullar ve yaklaşım müsait hale getirildi. Kurallar esnetildi, hukuk bu dalların semirmesi için uygun hale getirildi. Toplumun bütün yurttaşlarına eşit şekilde muamele etmesini gerektiren bütün kuralları hatırlı ve ayrıcalıklı kişileri koruyan bir kalkana dönüştürüldü. Bütün görece bağımsız, özerk kuruluşları kişiye bağlı hale getirildi. Yukarıda da belirttiğim gibi, kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti’nin belki de hiçbir döneminde devletin yürütme erkini denetlemekle yetkili özerk ve bağımsız kuruluşlar gerçek anlamda bağımsız olmadı. Her zaman istisnalar kaideleri belirledi. Zannedildiğinin aksine istisnalar kaideleri bozmaz değil, bizzat belirler. Zira siz bir kurala istisna koyduğunuz anda, o kuralın ruhu ortadan kalkar ve getirilen istisna kuralın tümüne her zaman teşmil olma ihtimaliyle var olur. Bu aslolanın kural değil istisna olduğu anlamına gelir. Bu nedenle geçmişle günümüzü kıyaslarken, her zaman bir geçmiş güzellemesi yapmaktan imtina etmeye çalışırım. Ne var ki günümüzde durum tam tersine dönüştü. Bu defa kurallar istisna, istisnalar kural haline geldi. Tersinden düşünürsek bu defa da istisnanın hâkim olmasını beklersiniz değil mi? Öyle değil işte. İstisna kural olamayacak kadar ele avuca sığmaz. Siz istisnayı kural haline getirdiğiniz zaman, onu herkes arzu eder ve asıl gövdeyi istisnaya dayanan dallar boğmaya başlar.

    TOPLUMUN YAŞAM ENERJİSİNİ SÖMÜRMEK

    Bugün toplumun tümünü temsil eden meyve ağacının gövdesi, gövdenin alt kısmından neşet etmiş yozmuş dallar tarafından boğulmak üzeredir. Bu yozmuş dalları say say bitmez. Mafya, çete, tarikatlar ve cemaatler, kişisel ikbali için kamusal görevini yapmaktan imtina eden rektör, dekan, bürokrat, hâkim, savcı, polis müdürü, kısacık yaşamında kısacık bir kısmı kapsayacak olan siyasi ikbali için toplumun tümünün çıkarını yok sayan muhalefet siyasetçileri, oturduğu koltuğu dünyanın en yüksek zirvesi zanneden ve bu koltuktan inmeyi kabul etmek yerine ağacı ateşe vermeyi göze alabilen muktedirler… Bütün bunlar, ağacın asıl gövdesine giden yaşam enerjisini sömürerek semirmeye devam ediyorlar. Bu semirme o kadar yayılmış durumda ki, ağacın asıl gövdesi, yani toplum yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

    BİRAN ÖNCE YOZ DALLARDAN KURTULMAK

    Yozmanın asıl anlamının kısırlaşmak, üretememek olduğunu anımsayalım. Bütün bu yoz dalların hiçbir şekilde üretemediğini, sadece kendi varlığı için ortamın tüm kıymetli kaynaklarını sömürdüğünü düşünelim. Geriye hiçbir kaynak kalmayınca, asıl ağacın gövdesinin de ortadan kalkacağının farkında değil bu dallar. Zira semirme hırsından ve üretememe sıkıntısından dolayı sadece var kalmayı temel motivasyon olarak görüyorlar. Bir an önce bu yoz dallardan kurtulmazsak, ağaç tümden yok olacak. Ağacın üstündeki giderek daha da cılızlaşan bizim gibi meyveler ne yapabilir diye sorabilirsiniz. İşte burada analojiyi bırakarak gerçeğe dönelim. Ağacı boğan bu dallardan kurtulmak bizlerin elinde. Ağacın üstündeki cılız meyveler değiliz hiç birimiz. Gücümüz, irademiz ve yaşama azmimiz var. Bu azimle örgütlenerek bu dallardan kurtulma zamanı çoktan gelmiştir.

    [1] https://www.etimolojiturkce.com/kelime/tereddi (Erişim tarihi: 0707/2022)

    [2] https://www.nisanyansozluk.com/kelime/yoz (Erişim tarihi: 07/07/2022)

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Maymun çiçeği ve Hıfzısıhha’nın anlamı

    “Evet, sayın yolcular, salgınlar çağının yeni (ara) durağı Maymun Çiçeği’ne hoş geldiniz! Burada, bir önceki (uzun) durağımız olan COVID-19’un izlerini halen (her yönden) taşıdığımızı ve o duraktan geçmemiş olsa idik, muhtemelen buranın farkına bile varmayacak olduğumuzu göreceksiniz.”

    Abartıyorum tabii ki. Abartıyorum, çünkü öncelikle ve neyse ki maymun çiçeği (henüz) bir pandemi ya da büyük bir salgın aşamasında değil. İkincisi de COVID-19 aslında bitmiş değil.

    Öte yandan (yine), “var mıydı”, “yok muydu”, “Türkiye’ye girdi mi, girmedi mi” falan derken, 30 Haziran 2022 tarihi itibarıyla, Türkiye’de ilk maymun çiçeği vakasının tespit edildiği Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından açıklandı. Sağlık Bakanı (yine) bir tweet ile bu açıklamayı yaptığı sırada (ve sonrasında da), Sağlık Bakanlığı’nın sayfasında konuya ilişkin hiçbir haber ya da bilgi yoktu. Aman canım, zaten zamanın ruhunda “bilgi” nedir ki? Ama, tweet her şey! (Ünlü gazoz markası ne kadar yanılmış; zamanın ruhunda aslında “susuzluk” hiçbir şeydir, “imaj” her şey!)

    Neyse, konuyu dağıtmayalım. Maymun çiçeği hastalığının 50 yıldan fazladır varlığının bilindiğini (yeni bir hastalık değil) ve bilinen özellikleri ile COVID-19 kadar hızlı yayılan bir hastalık olmadığını daha önce açıkladığı ve Türkiye’deki ilk vakanın görülmesinin ardından tekrarladığı bilgi notunda vurgulamıştı Türk Tabipleri Birliği (TTB).[1]

    Dikkat çekici olan şey, hastalığın 1970’te ilk olarak bir insanda saptandığı Afrika (Kongo Demokratik Cumhuriyeti) dışında ilk kez dünyada bu kadar yaygınlaşması. Bu yüzden hastalığın öneminin göz ardı edilmemesi gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de, henüz 92 vakanın tespit edildiği 21 Mayıs tarihinde yaptığı açıklamada hastalıkla ilgili haberlerle farkındalığın artırılmasının amaçlandığını belirtiyordu.[2]

    Ancak hastalığın yayılma ve vaka sayısının artış hızı “farkındalığın” ötesinde bir “tetikte olma halini” gerektiriyor. Zira, DSÖ’nün rakamlarına göre sadece 17-22 Haziran tarihleri arasında dünyadaki toplam maymun çiçeği vakaları neredeyse yüzde 50 oranında arttı.

    DSÖ Acil Durum Komitesi 23 Haziran’da maymun çiçeği salgınına yönelik olarak toplandı ve Ocak ayından bu yana var olan süreci değerlendirdi. 1 Ocak’tan 22 Haziran tarihine kadar olan dönemde, 5 DSÖ bölgesindeki 50 ülkeden laboratuvar onaylı 3413 vaka ve 1 ölüm bildirildiğini kaydeden DSÖ, 17-22 Haziran tarihleri arasında ise 8 ülkede daha maymun çiçeği hastalığının görüldüğünü ve 1310 yeni vaka tespit edildiğini aktardı. 17 Haziran tarihi itibarıyla 2103 olan vaka sayısı[3], 22 Haziran’da neredeyse yüzde 50 oranında artarak 3413’e çıktı.[4]

    Yine DSÖ’nün verilerine göre vakaların yüzde 86’sı DSÖ Avrupa Bölgesi’nden rapor edildi. Yüzde 11’i Amerika Bölgesi, yüzde 2’si Afrika Bölgesi, yüzde 1’i Doğu Akdeniz Bölgesi ve yüzde 1’i de Batı Pasifik Bölgesi’nden bildirildi.

    Türkiye’de ilk vakanın tespit edildiği 30 Haziran tarihi itibarıyla ise maymun çiçeği vakalarının sayısı 5135’e ulaşmış durumdaydı.[5]

    Tüm bu tabloya bakarak, rakamların hızla artmaya devam edeceğini öngörmek hiç de zor değil.

    Peki, bu durum bir salgın riski taşıyor mu?

    Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği’nin (KLİMİK) 30 Haziran tarihi itibarıyla güncellediği “Maymun Çiçeği Hakkında Sık Sorulan Sorular” başlıklı değerlendirmesinde, “hastalığın belirti ve bulgularının belirgin olması, var olan bilgilere göre belirtisiz infeksiyon yapmaması, yakın ve uzun süreli temas ile bulaşması, bir DNA virüsü olduğundan daha az mutasyon geçirmesi ve kolay değişime uğramaması (COVID-19’daki gibi yeni varyantların çıkmaması) gibi faktörler göz önünde bulundurulduğunda COVID-19 gibi bir pandemiye yol açmasının ‘pek’ beklenmediği” belirtiliyor.[6]

    Ayrıca, çiçek hastalığının eradike edilmesi nedeniyle yaklaşık 40 yıldır uygulanmasa da, çiçek aşısı olmuş olmanın maymun çiçeğini önlemede yaklaşık yüzde 85 oranında etkili olduğunu ortaya koyan gözlemsel çalışmalar bulunuyor.[7]

    Bütün bunlar, COVID-19 pandemisi sürecinde son 2 yıldır yaşadıklarımızı anımsayınca en azından bir nebze iç rahatlatıyor.

    Gelelim, sürprizli sona:

    Evet, şu anda orijinal yani (birinci nesil) çiçek aşıları artık vatandaşlara uygulanmıyor. Bazı laboratuvar personeli ve sağlık çalışanlarını işyerinde virüse maruz kalma durumunda korunmaları için uygulanan ve 2019 yılında Avrupa’da maymun çiçeği için onaylanmış olan, “modifiye edilmiş atenüe aşı virüsüne” (Ankara suşu) dayalı, mevcudiyeti sınırlı ve iki doz olarak uygulanan daha yeni bir aşı bulunuyor. [8]

    Peki, bu aşı için kullanılan “Ankara suşu” nerede mi tespit edilmiş?

    AKP’nin önce aşı üretim merkezini, sonra da kurumun tamamını kapattığı, Dr. Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü Laboratuvarlarında…

    Türkiye’nin aşı üretim çalışmalarını ortadan kaldıran, dışa bağımlı hale getiren, halk sağlığı alanında yapılan bilimsel çalışmaların önünü kesen, bulaşıcı hastalıklardan korunma ve koruyucu sağlık anlayışını yerle bir edenlerin ödeyecekleri bir bedel olmalıdır elbet!

    [1] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=59b535d0-d900-11ec-adcb-afc4c9a5dd63

    [2] https://www.who.int/emergencies/disease-outbreak-news/item/2022-DON385

    [3] https://www.who.int/emergencies/disease-outbreak-news/item/2022-DON393

    [4] https://www.who.int/emergencies/disease-outbreak-news/item/2022-DON396

    [5] https://map.monkeypox.global.health/country

    [6] https://www.klimik.org.tr/2022/05/21/maymun-cicegi-hastaligi-hakkinda-sik-sorulan-sorular/

    [7] https://www.ttb.org.tr/userfiles/files/monkeypox_bilgi_notu_son.pdf

    [8] https://www.ttb.org.tr/userfiles/files/monkeypox_bilgi_notu_son.pdf

  • Yol açın, sözü gençlere bırakın…

    Asgari ücret, zamlar, NATO görüşmeleri ve değerlendirmeleri, yoksulluk, olası seçim, yaklaşan bayram…

    Hayır, bunların hiçbirinden, bir fikirden diğerine koşar adım giden muhalefetten hiç bahsetmeyeceğim…

    Ama yirmi yıllık yönetenlerin insanlarda yarattığı tahribattan bahsedeceğim…

    Yorucu koşturmalı gündüzler, uykusuz geçen ve geçecek gecelerden, hızla ve hırsla ne olduğunu anlamadan yaşayıp, tuhaf gölgeli zihinlerle zamanın bir anından diğer bir anına zıplayarak tükettiğimiz ömürle, günü her akşama evrilttiğimizde avucumuzda koca bir kaygı kalıyor geriye…

    Bu keyifsiz zamanlar içinde bulunduğumuz durumda; ruhumuzu ve bedenimizi iyice güçsüz kılıyor…

    İrademiz dışında işlemeye devam eden bir yapı var. Bu yapının icraatlarıyla boğuşmaktan ve sonuçsuz kalmaktan, bir yetmezlik haliyle çarpışıp geleceğe kaygılı bakıyoruz…

    Bizi öfkelendiren, tiksinti uyandıran onlarca şey oluyor ve olanlar karşısında hiçbir şey yapamamanın ağırlığında eziliyor, yine de yaşamak adına bir telaşla umuda sarılıyoruz…

    Bu bir hastalık hali. Evet, evet bir hastalık olmalı bu. Dirençsiz, kavgasız, kabulleniş, kanıksayış ve pasif bir umuda tutunmak, olsa olsa bir hastalık hali…

    Daha 20’li yaşların çocukları, içsel dünyalarında çoktan yaşlılığa göç ettiklerinden bahsediyorlar…

    Hiçbir hesap taşımadan yaşaması gerekirken etrafımız; ürken, şaşan, yaralanan çocuklarla dolu…

    Hayır efendim, öyle bahsettiğiniz gibi dirençli filan da değiller. Zekiler evet, keyifli çocuklar hatta. Doğrudur hepsi yaratıcı ruhla dolular…

    Fakat tüm bunları sergileyebilecekleri bir koşulları yok. Bırakın bunları, umutsuzluktan yaşamaya mecalleri yok…

    Evet, durum tam da böyle. Öyle reklam kuşaklarında gösterildiği gibi değil…

    Geriye dönüp baktığımda ben dahil iri cümlelerle umutlardan, geliyor gelmekte olandan, geççek’lerden bahsetmişiz de, hiçbir şeyin geçmediğini, geçecek gibi görünmediğini çocuklar bizlerden daha iyi görüyor…

    Sokakta kiminle konuşsan hukuk yok diyor. Bir başkası, hukukun olmadığı yerde adalet de olmuyor diyor…

    Yıllarca mürekkep yalayıp, bir başına bırakılan gençler tüm bunlar yoksa kalkınma olmaz, kalkınma yoksa iyileşme de olmaz diyor…

    Özcesi; hukukun olmadığı yerde özgürlük olmaz. Özgürlüğün olmadığı yerde adil bir yaşam olmaz diyorlar…

    Yok, bugün ne insan romantizmine bulaşmış cümleler, ne naif sevgiler, ne de iddialı büyük sözler, hele umuttan hiç bahsetmeyeceğim…

    Şu olursa çözüm olur, bu olmazsa bu bir tıkanmadır demeyeceğim…

    Sol halka inemiyor, tabana ulaşamıyor. Merkez sağ muhafazakarlıktan sıyrılıp ülke gerçeğini göremiyor. İktidar artık bırakmanın da bir hizmet olduğunu anlayamıyor demeyeceğim…

    Hastalıklı bir hal alan yaşam, çocuklar ve gençler diyeceğim. Ama ille de gençler…

    İnecekseniz eğer bir yerlere, gençlere ulaşın. Çözecekseniz eğer bir şeyleri, işe gençleri katın. Bugün hepimizin ama yarın onların…

    Nasıl bir ülkede yaşamak istiyorlar? Gençlerin fikirlerini alın…

    Sıyrılın; her şeyi kanıksayan, normalleştiren, kabulleniş hallerinizden. Kendinizle savaşmayın. Ama kötü olan her şeyle dövüşün…

    Yol açın, ülke için söz hakkını gençlerinize bırakın…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Retorikten Mugalataya AKP Pratikleri

    “Hayaldi, gerçek oldu, Türkiye hazır, hedef 2023”

    Bu söz AKP’nin 2011 seçim beyannamesinden.

    Kimse bu cümleyi duyduğunda her şeyin100 yıllık cumhuriyet için tarihteki en kötü noktaya gideceğini düşünmemişti; ama işte, hayaldi gerçek oldu…

    Orwell, 1984 adlı romanında şöyle yazmış: “Parti size gözünüzün gördüğünü ve kulağınızın duyduğunu inkar etmenizi söyledi. Bu onların son ve en önemli emriydi.”

    Erdoğancılığı bu sözle analiz edebiliriz.

    Öyle ki gerek Erdoğan gerekse yandaşları; Türk siyasi hayatında kendilerine kadarki tüm iktidarları aşacak bir siyasi yalanlar külliyatı oluşturdular; “Erdoğancılık” için “karşıt hakikatler” üreterek bugüne geldiler.

    Erdoğancılığın siyasi form olarak geldiği yer, popülist bir örnek olarak siyasal tarihte yer bulması.

    Yalın Alpay böylesi durumları “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatin ısrarla ve körü körüne kitleler tarafından ölümüne savunulması” olarak yorumluyor.

    Sanırım 20 yılın sonunda tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik olarak gelinen noktayı bir kesim için; Boudrillard’ın “simülakrum” evrenine benzetebiliriz.

    RETORİKLER VE MUGALATA

    Erdoğan’ın “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatler evrenine” ait temel ipuçlarını 2002 seçim beyannamesinde görmek mümkün; en bariz paragrafı: “PARTİMİZ, Temel hak ve özgürlükleri ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, özellikle Kopenhag Kriterlerinde belirtilen seviyeye yükseltmek için Anayasa ve yasalarda gerekli değişikliği yapacaktır.

    Temel hak ve özgürlüklerin, sadece anayasal ve yasal güvenceye alınması ile yetinmeyip, fiilen uygulanması ve siyasal kültürümüzün yerleşik bir boyutu olarak güçlenmesi yönünde çaba sarf edecektir. Yaşama ve mülkiyet hakkını, düşünce, ifade, inanç, teşebbüs ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan hükümler, evrensel hukuk ve özgürlük anlayışı dikkate alınarak yeniden düzenleyecektir.”

    Bu paragrafı okuduktan sonra, geçtim iyileştirmeyi eskisi gibi ne kaldı diye soruyor insan.

    AKP ve Erdoğan, 2002’de elini korkak alıştırmış olacak ki 2007’de şaha kalkıyor; işte birkaçı: “Üniversiteler, her çeşit düşüncenin demokratik bir ortamda, hoşgörü içinde öğretilip tartışıldığı, yasakların ve sınırlamaların olmadığı özgür bir foruma dönüştürülecektir.”( bugün Boğaziçi Akademisyenleri nöbetinin 547. Günü…)

    “…kadınları ilgilendiren yasal ve idari düzenlemeler yapılırken bu örgütlerle işbirliği yapacaktır.” ( bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıktılar)

    “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu Tasarısı Taslağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygun olarak hazırlanmış olup, önümüzdeki yasama döneminde öncelikle kanunlaştırılacaktır. ( sadece Onur Ayı etkinliklerine, yürüyüşlerine saldırıları, gözaltıları, yasakları düşünürseniz başka söze gerek kalmıyor)

    “Partimiz hukuku, korkutmanın ve cezalandırmanın değil, adaleti sağlamanın aracı olarak görmektedir. Amacımız toplumumuzu suçun azaldığı, korkunun olmadığı bir barış toplumu haline getirmektir.” (Gezi, Demirtaş, Kavala, Kaftancıoğlu, Çubuk davaları güncel olanlar…)

    “Özgürlük adına güvenliği feda etmek anarşi ve kaosa, güvenlik adına özgürlüğü feda etmek ise otokratik ve diktatoryal rejimlere yol açar. Ülkemiz ve halkımız için bu iki temel ilkeyi birlikte hayata geçirmek önümüzdeki dönemin en temel hedefini oluşturmaya devam edecektir.” ( uzaklara gitmeyin; 2015’ten günümüze kısa bir “AKP ile özgürlükler tarihini” gözlerinizin önünden geçirin lütfen)

    “2013 yılında; Kişi başına geliri 10.000 doları (satın alma gücü paritesine göre 15.000 doları) geçmiş, Milli Geliri 800 milyar dolara ulaşmış, Enflasyonu ‘düşük tek haneye’ indirmiş, İşsizlik oranını daha da düşürmüş, İhracatı 200 milyar doları aşmış, Turizm geliri 40 milyar dolara yaklaşmış, daha güçlü ve müreffeh bir Türkiye hedefliyoruz. 2023 yılında satın alma paritesine göre milli hasıla büyüklüğü bakımından ülkemizin dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer alması ana hedefimizdir”( TÜİK ve Merkez Bankası + Berat Albayrak ve Nebati ‘yi olumlu bir cümlede kullanmak için neler vermezdik.)

    2011 beyannamesini Sedat Bozkurt’un yukarıdaki örnekleri de aldığım, bu yazıyı yazmama da vesile olan 26 Haziran’daki “ Aldatıcı Reklam: AKP Seçim Beyannameleri” adlı yazısından tek cümle ile geçeceğim izninizle: “2023 hedeflerinde 2011 beyannamesine göre kişi başı gelir 25 bin, büyüklük 2 trilyon dolar olarak yer alıyor.”

    2015’te en büyük yalan özelde Kürtlere genelde barış umudu taşıyan, huzur ve refah arayan herkese: “Çözüm Süreci, insan onurunu merkeze alan AK Parti’nin insani kalkınma ve 2023 hedeflerine ulaşmasının önemli dinamiklerinden birisidir. Çözüm süreci, Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere, tüm ülkemiz için aynı zamanda bir refah sürecidir. Çözüm Süreci, milletimizin ve devletimizin ayaklarına pranga vurmak isteyenlerin, maliyet ödetmek isteyenlerin, oyunlarını bozma hamlesidir. Çözüm Süreci, adaletin tesisi, kalkınmanın devamlılığı için hayata geçirilen insan hakları ve demokrasi odaklı yerli bir girişimdir. AK Parti olarak, 7 Haziran’dan sonra da ülkede birlik ve kardeşliği tesis etmeyi amaçlayan ve dönemsel bir mesele olarak bakmadığımız Çözüm Sürecini kararlılıkla sürdüreceğiz.”

    Kuşkusuz en özel yalanlarını en sona sakladılar. İşte 2018:

    “Yeni dönemde Meclis daha itibarlı, Hükümet daha güçlü, bağımsız ve tarafsız yargı daha etkin olacaktır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemiyle birlikte yürütme erkinin kendi içerisindeki fonksiyonları derli toplu ve etkili bir nitelik kazanırken, kuvvetler ayrılığı prensibi daha sağlıklı bir şekilde uygulanma zemini bulacaktır. Yürütmenin daha bütüncül bir yapıyla daha hızlı ve kaliteli hizmet vermesine dayalı yeni yönetim modelinde güçlü bir Meclis yasama faaliyetlerini daha iyi yaparak yürütme üzerindeki sorumluluklarını yerine getirirken, bağımsız ve tarafsız yargı vatandaşlarımızın adil ve etkin bir şekilde adalet hizmeti alabilmesinin hukuki zeminini oluşturacaktır”

    Şu cümleleri okuduktan sonra kendinizi nasıl hissediyorsunuz? “AK Parti, enflasyonla mücadelede çok başarılı bir sicile sahiptir. Uygulayacağımız kararlı politikalar ile enflasyonu yeniden tek haneye indireceğiz.” Bu da 2018’den…

    Binali Yıldırım Dünya Ormancılık Günü’nde 4 milyar ağaç diktik dedi ve ekledi: “İnanmayan gitsin saysın.”

    İşte AKP’nin kerameti böylesi nice cümlelerde saklıydı. Güç oldu, geç anladık çoğumuz.

    YALAN MI, İDEOLOJİK HAT MI?

    Erdoğan ve inananlarının ülkenin anayasası ve uluslararası hukukla sıklıkla ters düşmesi, temsil ettiği siyasal otoriter uç, çarpıtılmış şanlı geçmişin tekerrür edeceğine dair uydurma gelecek tahayyülü Erdoğan’ın varacağı noktayı işaret ediyor.

    Bugün hem Erdoğan’a hem de onun yalan söylemekten imtina etmeyen ekibi ve yandaşlarının yaptıklarına alaycı, küçümseyici, hafife alan açıklamalar getirmek; ilerideki tutumlarına dair hoşumuza gitmeyecek, bugün dillendirmekten çekindiğimiz şeyle yüzleşmekten bizi korumayacaktır.

    Reddettiğimiz şey, kendi hakikatimiz, kendi kaderimiz biraz da…

    Erdoğan’la mücadele, onun siyasi gündemini doğru okumaktan geçiyor.

    Ülkenin geleceği için gerçekçi ve sağlıklı politikalar geliştirmek, onu seçimde yenmek için önemli.

    Yalan; Erdoğan ve yandaşlarının sığındıkları bir şey değil, neredeyse kutsallığında tereddüt edilmeyen (“artık liderin söylediği her şey bu kitle için hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeye gerek kalmadan sarsılmaz birer hakikate dönüşüyor.” diye açıklıyor Yalın Alpay bu durumu) liderin etrafında üretilmiş “karşı hakikatin” bir siyasi gelenek olarak inşa edilmiş ve bize gelecek olarak dayatılacak olması.

    Erdoğan’ın varlığı yandaşlarında -abartılı gelebilir- dinin esaslarından birine dönüştüğünü bile göremedik. Gördüğümüzde de bir grubun hezeyanları olarak yorumladık.

    Başbakanlığın Davutoğlu’na Allah tarafından verildiğini tebliğ edenlerde, Binali Yıldırım’a oy vermeyenleri “dindar olmamak, haram-helal bilmemekle suçlayanlarda, CHP seçmenini “fetva alanına girmiyor” diye tekfir edip, HDP için “Allah partilerini ilhak eylesin. Rey verenlerin bütün ellerini iptal eylesin, kurutsun” diyenlerde Erdoğan’ı bugüne taşıyan motivasyonu görmedik.

    Uzatılabilir örneklerle; ama gerek yok, bunlar yeter…

    Federico Finchelstein, “En büyük faşist yalan, diktatörlüğün demokrasinin en hakiki biçimi olduğu fikriydi.” der ve sürdürür:

    “Diğer faşist yalanlarda olduğu gibi bunda da uydurulmuş hakikat ampirik gerçekliğin yerini aldı.

    Gerçeklik perspektifinden bakıldığında bu tür bir ideolojinin mahsulü asla doğru olamazdı.

    Bu en basit ifadeyle yanlıştı; ancak faşistler yalanlarının daha derin hakikatlerin kanıtları olduğuna inanıyorlardı.

    Gerçek delilleri reddediyorlar ve bu delillerin yerine liderlerine ve savundukları totaliter ideolojiye duydukları derin ve neredeyse dinsel bir inancı koyuyorlardı.

    Lider ve ideoloji onlar için mutlak hakikatin kanıtıydı.

    Faşistler yalanları konusunda sinik değildi; onlar gerçekten inanmak istediler ve inandılar.”

    Farkında olmadığımız ya da hafife aldığımız şey; Erdoğan ve yandaşlarının yalanlar üzerinden bize ulaştırdıkları mesajlarının içeriklerine bizim çoğu zaman ideolojik bağlamıyla bakmadığımız gerçeği.

    Biz, onların bir siyaset tarzı olarak yalanı benimsediğini düşünüyoruz ve bunu da kolay alt edilebilir, gülünç durumlar olarak yorumluyoruz. Oysa yoğunlaşmak gereken yer, bu politikalarının getireceği yıkıcı sonuçlar.

    Mitomaniye vardığını düşündüğümüz bu anormal halin faşizme giden siyasi /ideolojik yol ile açıklanıyor olmasını çoğumuz görmüyoruz.

    Erdoğan gibi liderlerin hep bir ajandaya sahip olduğu tarihsel gerçeği ve bunlara karşı etkili bir muhalefet geliştirmenin farkında mıyız, emin değilim.

    Erdoğan‘ın aleyhine olan yargı kararlarını tanımaması, lehine olanı adaletin tecellisi olarak yorumlaması; cumhur ittifakı dışındaki diğer tüm muhalefeti terörle ilişkilendirmesi, hakaretleri bize yakın gelecekte yaşayabileceğimiz bir şeyler hakkında ip uçları veriyor.

    Bu ipuçları; Erdoğan’ın popülist siyasetinde “rasyonelliğin, duygulara; çeşitliliğin, tek sesliliğe; özgürlüğün, otokrasiye sürüklendiğini” gösteriyor.

    “Kontrolü kaybetti, gideceğini gördüğü için öfkeleniyor, az kaldı, geliyor gelmekte olan”a benzer şeyler söyleyip, bütün bunlardaki ideolojik hattın altında yatan faşist hakikati görmeyen rehavete ermiş muhaliflik, popülist bir liderin evrileceği yeri de doğru teşhis edemez.

    Henüz yaftalanmayanlarımız; çok yakın bir gelecekte “halk düşmanı, vatan haini, terörist, işbirlikçi, bölücü, ajan, casus, dış mihrakların uşağı ve seçkinci” gibi sıfatlarla yaftalanabiliriz.

    Erdoğan’la Putin’i, Bolsonaro’yu, Orban’ı bugün ortaklaştıran “yalanları ve hakikatler” evreni, siyasetin bu olağan dışı halinde kafası biraz karışacak muhalefetle, onu tarihte kaldığını düşündüğümüz diktatörlük evreniyle de ortaklaştırabilir.

    Erdoğan’ın iktidarı için “muhafazakar demokrat” dediğimiz günlerden bugüne geldik, unutmayalım.

    Yine Finchelstein’dan hatırlayalım; “Hitler’i acınası, dürtüsel hareket eden bir şarlatan olarak siyasi denklemden çıkaranlar”, Hitler “yeni gerçeklikler yarattıkça dünyayı da gittikçe söylediği yalanlara benzettiğinde” ağır bedeller ödemek durumumda kalacaklarını çok geç fark ettiler.

    DEMİRTAŞ YANILIYOR

    Yeri gelmişken yazının burasında Selahattin Demirtaş’ın son yazısı üzerinden seçimlerin yapılmayacağı ya da Erdoğan’ın kazanamayacağı bir seçime girmeyeceği, aday olmayacağı düşüncesini de anlamsız buluyorum. Zira buraya kadar anlattıklarımızla bu durum çelişirdi.

    Erdoğan gibi popülizmin zirvesini yaşayan bir lider için seçimler, kendisine atfedilen tüm üstünlüğü pekiştirdiği için vazgeçilmez.

    Çünkü seçimler onun ekonomi, siyaset, kültür, sosyal bilimler, tarih vs düzlemde ortaya attığı bilgisinin teyidi ve meşruiyet zemini için çok önemli. Onu var eden şey seçimler oldu.

    Seçimden kaçmak taşıyabileceği bir yük değil. Popülist siyasetinin “son büyük savaşı olarak tahayyül ettiği karşılaşmadan” kaçmayacaktır.

    Erdoğan; seçimlerle tek gerçek temsilcisi olduğuna inandığı, ona gücünü bahşeden milletine sığındı hep.

    Hukuk tanımazlığının da, küfrünün de meşruiyetini seçimlerle temsilcisi olduğunu söylediği millete dayandırdı.

    Popülist hükümranlığının onayını milletinden seçimlerle aldı.

    Erdoğan ve etrafındakiler söylediklerinin yalan olduğunu bilse dahi 20 yıllık iktidarında imal ettiği kitlesi; Erdoğan’ın söylediklerinde kendi inançlarını, savlarını ve hayallerini gördüğü için liderlerinin sürekli tutarsızlıklarını; boşa çıkmış iç siyaset, nerdeyse gün aşırı değişen dış siyaset ve başarısız, temelsiz ekonomi yönetimi konusunda söylediklerini yalan olarak algılamıyor.

    Küçümsediğim için söylemiyorum ama; hakikatlerle değil duygusal algılarla imal edilmiş bir evrende yaşatılan bir kitle; “siyasi kararlarını akıl yürütme ile değil duygusal dolayımları aracılığıyla verdiği için” retorikten safsataya uzanan AKP’nin iktidar pratiğini yaşıyoruz.

    “Hakikatin önemsizleşmesi döneminde hiçbir konuda terazisi şaşmayan bu bilge kitlenin iradesi her şeyin üzerinde tutulur ve siyaseten yapılan her şey bu bilge kitle aracılığıyla meşrulaştırılır” ya, hep öyle yaptı Erdoğan.

    Kuşkusuz bu meşruiyet süreci de bir anda olmadı.

    Yukarıda sözünü ettiğimiz seçim beyannameleri arasındaki süreçte toplumdaki rasyoneli irrasyonele dönüştürmek için epey zamanı oldu Erdoğan ve partisinin.

    Keyes’in tabiriyle “yalanlara alışan kitleler artık siyasilerin yalan söylemesini umursamayan” bir noktaya geldiler, getirildiler.

    Geçen yazımda değinmiştim: “Eğer insanlara devamlı olarak yalan söylenirse bu, insanların söz konusu yalanlara günün birinde inanmalarını sağlamaz; aksine artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması sonucunu doğurur” diyordu Hannah Arendt.

    İşte Erdoğan da 20 yılda sadece yalandan mamül kendi karşıt hakikatini kurmadı; esas amacı olan “kitlelerde hakikate karşı güvensizlik yaratmak ve mümkünse ortak paydada birleşilebilecek bir hakikatin olmadığı kanaatini yerleştirmeyi” başardı.

    20 yılda “kendi kanaatlerini besleyen “gerçek halk” ve AKP arasında bir bütünleşme inşa edildi.

    Erdoğan her seferinde faşizmden farkını, iktidarını meşrulaştırma kaynağı olarak gördüğü “gerçek halk”a başvurarak oluşturdu.

    Öyle ya, ona faşist diyemiyorsak seçime izin verdiği için…

    Seçim Erdoğan’ın yaratılmış hakikatinde hala başat rol…

    Ondan vazgeçeceği zamanlarda değiliz henüz.

    Ama yalanın siyasi norm halini aldığı, Fatih Yaşlı’nın tabiriyle “ne söylüyorlarsa tersini yaptıkları, ne yapıyorlarsa tersini söyledikleri”, hakikatin önemsizleştiği “pre-faşizm” dönemindeyiz.

  • Futbol afyon, statlar bacasız fabrikalar

    Kapitalizm kâra ve sömürüye dayalı bir sistemdir…

    Her faaliyetinde ne kadar kazanacağım diye…

    Avucunu ovuşturur…

    Her alanda böyledir…

    Spor da bu araçlardan biridir…

    Burjuvazi gücünü ve etkisini yitirmeye başladığı zaman…

    Başka alanlarda gücünü yaratmaya çalışır…

    Sporu da bu amaçla kullanır…

    Bu nedenle emekçiler…

    Yoğun iş günü dışında…

    Boş kaldıkları zaman

    Futbol…

    Basketbol…

    Voleybol…

    Gibi sporları izleyerek…

    Spor-Toto, İddaa, at yarışı, milli piyango gibi şans oyunları oynayarak geçiriyorlar…

    Yorgun argın olmasına karşın…

    Tuttuğu takım kazanırsa…

    O günün yorgunluğunu atmış olur…

    Fabrikadaki sömürüyü bir anda unutur…

    Yeni iş gününe hazır hale gelmiştir…

    Bir ölçüde çalıştığı yerdeki baskıyı, sömürüyü bir kenara bırakmıştır…

    Aynı serviste işe giderken…

    Beraber sömürüldüğü arkadaşının tuttuğu takımı yenmiş ise…

    Ona takılmadan edemez…

    Bir ölçüde çalıştığı yerdeki baskıyı, sömürüyü bir kenara bırakmıştır…

    Servis aracından indiği zaman…

    Yine birlikte emek harcarlar…

    Dünya, Avrupa ve Olimpiyatlardaki sporcularımızın yarışmaları…

    Alınacak madalyalar, galibiyetler…

    Milliyetçilik duygusunu kabartır…

    İşçi hastalandı mı?

    Bir saat bile izin vermeyen…

    Doktora gittiğinde…

    Mutlaka rapor isteyen…

    İşveren…

    Milli maç oldu mu…

    İşçilerine iki saat izin verip…

    İzlenmesini sağlamak boşuna değil…

    Yoksulluk…

    Açlık…

    İnsan hakları…

    Hak…

    Hukuk…

    Adalet…

    Arayışına tepkisiz bir halk yaratmaktır…

    Amaç bu…

    Bunun için de…

    Futbol bu yollardan biridir…

    Günümüzde futbol tüm dünyada afyon…

    Stadyumlar ise…

    Bacasız fabrikalardır…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Özgür iletişim için pozitif özgürlük perspektifinden somut öneriler

    “İnsanların, kuşkulu olabilmesi olasılığı bulunan bütün konularda mutlaka serbest tartışmanın var olmasını kabul etmiş olup da belirli bir ilke veya öğretinin tartışılmasının yasak olması gerektiğini düşündükleri zaman kendilerinin yanılmazlık taslamalarını hayal etmeleri tuhaftır.”

    John Stuart Mill[1]

    Son zamanlarda konuştuğum her insan, katıldığım her toplantı ya da etkinlikte karşılaştığım her siyasetçi, içinde debelendiğimiz medya sisteminin ne kadar korkunç bir cendere haline geldiğinden dem vuruyor. Zira bu cenderenin varlığı bugün yaşadığımız ekonomiden siyasete, diplomasiden gıda sorununa kadar bütün yakıcı sorunların doğrudan ya da dolaylı müsebbibi. Çünkü özgür bir basının olmadığı yerde yapılan hatalar, yolsuzluklar, alınan keyfi kararları sorgulayabilecek bir irade de yoktur. Bu iradenin gösterilememesi, keyfi yönetimi içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağı ile baş başa bırakır. Kriz derinleşerek olağan ya da olağanüstü bir radikal kopuşla karşılaşılmadığı sürece bu fasit dairenin içinde debelenip durulur. Ne var ki bu fasit dairenin ila nihai sürdüğü hiçbir toplum tarihte görülmemiştir. Elbette bu fasit daireden çıkılacaktır.

    Fakat medyanın içinde bulunduğu bu korkunç cendere ne kadar sıkılırsa, paradoks da o kadar keskinleşiyor. Paradoksun bir ucunda kelebekler gibi uçuşan umutlar, diğer ucunda ufkumuzu karanlığa hapseden umutsuzluklar var. Her ikisi de haklı her ikisi de geçerli. Fakat altını çizmek isterim aşırı karamsarlıkla, aşırı iyimserlik siyam ikizleri gibidir. İkisi de çok çabuk birbirinin yerine geçebilir. Ayakları yere basan bir umut ve aklıselim bir bakış açısıdır bizi anlamlı bir yola sokacak olan.

    ‘ÖZGÜRLÜĞE ANCAK TALEP EDERSENİZ ULAŞIRSINIZ’

    Umudu beslemek isteyen siyasetçiler, “biz geldiğimizde her şeyi halledeceğiz, medya hiç olmadığı kadar özgür olacak” vaatlerinde bulunuyor. Sorsanız “nasıl olacak bu iş?” diye, aldığınız yanıt, “ben ya da partimiz bunun kefilidir” gibi muğlak vaatler oluyor. Ya da “biz öyle bir düzen kuracağız ki, zaten mesleğin muhataplarına sorarak sistemi oluşturacağımız için, her şeyin en iyisi olacak” deniliyor. Bunun nasıl olacağını düşünmek, üzerine kafa yormak ne kadar elzemse, bu vaatler de o kadar boş bana kalırsa. Şu anda herkes canavara o kadar odaklı ki, canavar gittikten sonra yeni bir canavarla karşılaşmamak için ne yapmak lazım kimse düşünmek istemiyor, ya da düşünmeye gerek duymuyor. Hele bir şu canavarı gönderelim gerisini sonra düşünürüz düşüncesi giderek hâkim bir davranış ve eğilim haline geliyor. Oysa mücadelenin yarısı canavardan ya da despotlardan kurtulmayı içeriyorsa, bir diğer yarısı yeni canavarların ortaya çıkmasını engelleyecek mekanizmalara kafa yormayı içermeli. Yoksa aynı kısır döngünün içinde debelenip dururuz yüzyıllar boyunca; şu zamana kadar debelendiğimiz gibi. Çünkü özgürlüğe ancak talep ederseniz ulaşırsınız. Size özgürlük vaadinde bulunan demokrasi kahramanlarına koşulsuz olarak inanmak, özgürlüğün en büyük düşmanıdır. İfade ve basın özgürlüğünün garantisi hukuki çerçevede, kamusal çıkarları önceleyen bir perspektifle ve demokratik katılımı ve özgür düşünce ortamını teşvik edecek bir yaklaşımla kuracağınız bir yapıdır. Bugünkü yazımda sözü daha fazla uzatmadan böyle bir yapının oluşturulmasına dair ilk nüveleri somut öneriler halinde sunmaya çalışacağım. Özellikle altını çizmek isterim ki bu öneriler tartışmaya açıktır ve tartışmanın başlangıç muhatapları da medya emekçileridir.

    MEDYA SAHİPLERİNİ TEK İŞİ GAZETECİLİK OLMALIDIR

    Gazetecilik mesleğini icra eden medya kuruluşlarının sahibi-sahiplerinin kesinlikle başka alanda ticari yatırımı olmamalıdır. Bu düzenlenecek bir yasayla mutlak bir şekilde yasaklanmalıdır. Mevcut medya kuruluşlarının sahiplerine en geç bir yıl içerisinde bir tercihte bulunma şansı verilmeli, ya medya sektöründeki yatırımlarından geri çekilmeleri ya da medya dışındaki faaliyet alanlarından vaz geçmeleri istenmeli. Bunu yerine getirmeyen sermaye gruplarının medya yatırımlarına devlet el koyarak yine en geç bir yıl içinde gazeteciler ve meslek kuruluşları arasında hisse temelli sahipliği teşvik edecek bir mekanizmayla faaliyetini sürdürecek hale getirilmesine aracılık edilmelidir.

    AKREDİTASYONU MESLEK ÖRGÜTLERİ YÜRÜTMELİ

    Gazetecilik meslek örgütleri ile çalışan örgütleri düzenlenecek bir yasayla mesleği yürüten kişileri akredite eden kuruluşlar olarak tanımlanmalı. Bu akreditasyon için devletin herhangi bir kuruluşunun kesinlikle herhangi bir dahli olmamalıdır. Bunun sonucu olarak var olan İletişim Başkanlığı kesinlikle kapatılmalı, yeni kurulacak güçlendirilmiş parlamenter sistem ya da adı her ne olursa içindeki yürütme erkine bağlı olarak yerine kurulacak medya işlerinden sorumlu birimle akreditasyon işinin kesinlikle ilgisi olmamalı. Bu kuruluş sadece yürütme erkinin haber medyası ile ilişkisini organize eden bir kuruluş olmakla sınırlı kalmalı.

    TRT PAYI KALDIRILMALI

    Yeni kurulacak sistemde, mevcut elektrik faturalarına bindirilen dolaylı TRT payı tamamen kaldırılmalı. Yerine herkesin doğrudan vermesi zorunlu olan bir İletişim Hakkı Vergisi getirilmelidir. Bu vergiden toplanacak kaynak kesinlikle başka hiçbir amaç için kullanılmamalı. Bu kaynağın sadece kamusal yayıncılık yapan kuruluşlara aktarılacağına dair kanunen koyulmuş bir garanti getirilmelidir. Ancak kamusal yayıncılık konusu devlet televizyonu TRT ile sınırlı tutulmamalı, kamu yararına yayıncılık gibi bir tanımlama yapılarak, başka ticari olmayan yayıncılık yapan kuruluşlara da teşmil edilmelidir. Zira kamu denilen kavram sadece devletin sahipliğinden ibaret değildir. Devlet burada bu sürecin denetim ve düzenlemesi dışında herhangi bir yayın faaliyetinin içinde olmamalıdır.

    SİYASAL ERKİN BASINI YÖNLENDİRMESİ ENGELLENMELİ

    İletişim Hakkı Vergisi ile toplanacak kaynak, tamamen şeffaf ve hesap verebilir şekilde gazetecilik ve yayıncılık yapan kuruluşlara adil bir şekilde dağıtılmalı. Bu dağıtım süreci, tıpkı uluslararası fonların organizasyonu gibi tamamen yapılan iş temelli olmalı ve bu işi yapan kuruluşlar ürettiği içerikler dışında tamamen hesap verebilir olmalıdır. İçeriklerle ilgili hukuki ve etik sorunların öncelikle meslek örgütleri bünyesinde oluşturulacak bilirkişiler tarafından incelenmeli, etik sorun varsa meslek içi kınama ve diğer mekanizmalar işletilmeli, hukuki bir boyut varsa da konu ilgili basın mahkemelerine devredilmelidir. Bunun dışında siyasal erkin yönlendirmesi ile herhangi bir müdahalenin yapılmayacağı yasa ile garanti altına alınmalıdır.

    RTÜK VE BTK’YA MESLEK VE EMEK ÖRGÜTLERİ TEMSİLCİ GÖNDERMELİ

    RTÜK ve BTK gibi düzenleyici kuruluşların kurul üyelerinin oluşturulmasında, çoğunluğu oluşturan siyasal iktidarın tasallutu ve baskısının önünün kesilebilmesi için, meslek kuruluşları ile emek örgütlerinden de kurullara üyeler gönderilmesi sağlanmalıdır. Bu kurullarda görev alan üyeler, üyelikleri devam ettiği sürece başka hiçbir kuruluşta görev üstlenememeli ve ücret alamamalıdır. Bu kurullarda denetleme mekanizmasıyla düzenleme mekanizması net bir şekilde ayrılmalı, denetleme süreci ceza şeklinde değil de teşvik şeklinde işletilmelidir. Düzenlemenin çerçevesi ise geniş tutulmalı, demokratik katılım, hak savunuculuğu, faaliyetlerini ve sorunlarını geniş kamuoyuyla paylaşabilme gibi kaygıları önceleyen bir bakış açısıyla düzenleme mantığına yaklaşılmalıdır.

    ZORUNLU HAK SAVUNUCULUĞU

    Mevcut ticari yayıncılık yapan medya kuruluşlarına, haftada belli bir süreliğine sivil toplum kuruluşlarının hak savunuculuğuyla ilgili içerikleri yayınlama zorunluluğu getirilmelidir. Bu sayede, haklarını savunmak ve sesini duyurmak konusunda zorluklar çeken toplumsal grupların seslerini geniş kamuoyuna duyurabilmesi mümkün olabilmelidir.

    İKTİDAR YALANI TEK ELDE TOPLAMAYA ÇALIŞIYOR

    Günümüzde yalan, yanlış ve uydurma haberler de neredeyse gerçek haberler kadar yaygın hale gelmiştir. Bu nedenle yalan, yanlış, uydurma ve etik dışı içeriklerin teyidi ve etik olarak değerlendirilmesi konusu en az habercilik kadar önemli hale gelmiştir. Zira internet ortamının yarattığı hız ve kolaylık sayesinde insanlar her dakika binlerce bilgi ve içeriğe erişebilir hale gelmiş, ancak hangi bilginin doğru hangisinin uydurma, hangisinin manipülasyona yol açan içerik olduğu konusunda kararsızlıklar yaşamaktadır. Bunun için iktidarın oluşturduğuna benzer “Dezenformasyon Yasası” çıkarmak sorunun çözümünü sağlamak yerine, haberleşme sürecini tamamen denetim altına almaya ve sansür ile otosansürü derinleştirmeye yaramaktadır. Zaten iktidarın meramı da yalanın denetlenmesi değil, yalanın tek elde toplanmasını sağlamaktır. Yalan, yanlış bilginin denetlenmesi özgür ve özerk denetleme ve teyit kuruluşları tarafından yapılabilir. Bunun nüveleri günümüzde oluşmaya başlamış ve ciddi bir kurumsallaşma sağlanma yolundadır. Ancak bu tür teyit ve denetleme kuruluşlarının yasal zemini henüz oluşturulmuş değildir. Bu tür kuruluşların yasal meşruiyetinin sağlanması için özgür ve özerk bir ombudsmanlık koordinasyon kurulunun oluşturulması gerekir. Bu kuruluşun üyeleri yine ilgili meslek kuruluşları arasından oluşturulmalı, bağımsız teyit ve ombudsmanlık kuruluşlarının bu koordinasyon kurulundan akreditasyon almak dışında bir yükümlülüğü olmamalıdır. Her medya kuruluşunun da bağımsız herhangi bir teyit ve ombudsmanlık kuruluşuyla anlaşma yapması ve içeriklerinin teyit ve etik değerlendirmesini yaptırma zorunluluğu getirilmelidir.

    İNTERNET ERİŞİMİ ÜCRETSİZ OLMALI

    İnternet kullanımı, dünyada haber alma, haber verme, iletişim özgürlüğü gibi kavramları mümkün kılan kamusal bir hizmet haline gelmiştir. Bu nedenle dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde şehir temelli ücretsiz internet erişimi sağlanmaya başlamıştır. Son zamanlarda bazı ülkelerde ise internete erişimin ücretsiz olması konuşuluyor. Ne var ki Türkiye dünyanın internete erişimi en pahalı olan ülkeleri arasında yer alıyor. Bu açıdan bakıldığı zaman, bu pahalılık da haber alma ve iletişim özgürlüğünü kısıtlayan dolaylı bir yöntem haline gelmiş durumdadır. Diğer baskılara ek olarak bu pahalılık nedeniyle de geniş halk kitleleri her an istediği bilgilere erişme konusunda sorunlar yaşıyor. Bu da toplumda gelir adaletsizliğinin yanı sıra, sayısal bir uçurumu beraberinde getiriyor. Kuşkusuz sayısal uçurumun tek sebebi internete erişim konusundaki sorun değil. Sayısal okuryazarlık eksikliği ve bunun yol açtığı tek yönlü sayısal beslenme gibi konular da sayısal uçurumun konuları arasında. Ancak başlangıç olarak bu uçurumun derinliğini azaltma konusunda internetin ucuzlatılması, belli bir zaman sonra da tamamen ücretsiz hale getirilmesi özgür bir iletişim ortamı için mutlak bir gereklilik haline gelmiştir.

    MAHREMİYET ÖNCELENMELİ

    Uluslararası düzeyde faaliyet gösteren ve artık hem kitlesel iletişimin hem de bireysel iletişimin en önemli aktörleri haline gelen sosyal medya kuruluşları ile ilgili olarak hem kullanıcı hem üretici pozisyonundaki sıradan hesap sahiplerinin mahremiyetini ve çıkarlarını korumayı önceleyen düzenlemeler yapılmalıdır. Türkiye’de üst üste çıkarılan sosyal medya yasaları ve halen çıkarılması için ısrar edilen Dezenformasyon Yasasının asla böyle bir derdi olmamıştır. Kamuoyuna bu tür düzenlemelerin gerekliliği anlatılırken kullanıcıların mahremiyeti havuç olarak sunulmakta, ancak havucun ucuna mutlak otoriteyi daha da güçlendirecek baskı ve denetim mekanizmaları koyulmaktadır.Anahtar kelimeler:

    [1] John Stuart Mill (2005). Özgürlük Üstüne ve Seçme Yazılar, (Çev. Alime Ertan), İstanbul: Belge Yayınları, s. 35-36.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Çözümsüzlüğün kör kuyusunda, açlık çoğunlukta…

    Kendi arasında kör dövüşü yapan siyasetçiler içinde sıkıştık kaldık…

    Eksik, güdük tartışmalarla araya kaynaştırarak gölgeleniyor gerçek sorunlar…

    Oysa elzem çözüm bekleyen, devasa gerçek bir sorun var…

    Temel gereksinimlerini dahi karşılayamaz hale gelen milyonlar var…

    Anayasayla koruma altına alınmış “İnsan Hak ve Hürriyetleri”nin dahi hukukun üstünlüğüyle uygulanmayıp, gücü elinde tutanların varlıklarına göre uygulandığı, düşünmenin “değer” yaratma olduğundan habersiz, çözümden değil sorunların sürmesinden beslenen siyasilerle…

    Dibe vur, nefessiz kal, ölmez de sağ kalırsan Mart 2023’e, bak gör o zaman kalkınmayı seyreyle, spekülasyonlarıyla…

    Ekonomik, siyasi, insani olarak tahammülün imkânsızlaştığı yerde, halk adeta acıya yazgılı bir topluma evrildi. İnsanların sesi kalınlaştı acıyla…

    Tokun açı görmediği, dolu bir hüzün, ince bir kederle, içimiz iyice daralıyor artık çözümsüzlüğün kör kuyusunda…

    Ülkede; bir yanımız; yarı karanlık yarı ışık, söylemler söylemlerle, beceriksiz muhalefetle. Bir yanımız da; zehir geceyle, gerçeğin avcıları yönetenlerle…

    Öte yanda kehanetlerle dolu bir labirent içinde, kör bir zaman çığlıklarıyla, nice kadının, nice yoksulun “ah”ıyla dolu…

    Artık herkesin eşit olduğu yeni bir yaşam için; bütün siyasetlerden arınmış; savaşları, nefretleri, tekliği bitirmek için barışa kilitlenmiş, bu yaman yoksulluğu çözecek adil bir yaşam manifestosu belirlenmek zorunda. Çünkü artık açlık çoğunlukta…

    Her şeye rağmen, umutsuz olan halk değil ama yetersiz olan muhalefet, çözümsüz olan tekli siyaset…

    Elbette, elbette görüşürüz aydınlık bir mısrada, elbette buluşuruz tokluk hissinde, yarınlarda ve elbette doğru bir gün gonca verip çiçek açacak ama şimdilik herkes dilsiz, herkes sağır, herkes kör ve çatlak sesler kör kuyularda, hak arayanlar parmaklıklar arkasında…

    Ve fakat kör olmayın da görün, bu böyle gitmez…

    Geçin artık; gülü ve çiğdemi filan, sardunyayı, karidesi bırakın. Bilin artık ayıp olan tokluğunuz, bu kadar açlığın çığlığında…

    Bırakın; 2023’ü, Mart’ı. Bu halkın bir üç ay daha dayanacak hali kalmadı. Ne yapacaksanız bugün yapın…

    Çünkü kör bir kuyuda, “Açlık” çoğunlukta…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • ‘Şarkımızı ayakta söyleyeceğiz, zafer halkın olacak’

    Şilili efsanevi müzik grubu İnti-İllimani Histórico, iki yıl önce pandemi nedeniyle ertelenen Türkiye turnesini, bu yıl 24-25-26 Haziran tarihlerinde İstanbul, Ankara ve İzmir’de gerçekleştirdi.

    24 Haziran’da İstanbul Küçükçiftlik Park’ta, 25 Haziran’da İzmir-Urla Sahne’de Türkiyeli hayranlarıyla buluşan grup, 26 Haziran’da da Ankara’da ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesisleri Çim Amfi’de sahne aldı. Gruba İstanbul ve İzmir’deki  konserlerde Moğollar ve Peyk, Ankara’daki konserde ise Yeni Türkü eşlik etti, çok sayıda konuk sanatçı konserlerde yer aldı.

    Dünya devrimci müziğinin yaşayan önemli temsilcilerinden ve pek çok müzik grubuna ilham olan topluluk, sık sayılabilecek aralıklarla konser verdikleri Türkiye’de önemli bir dinleyici ve hayran kitlesine sahip. Bu yüzden “hikâye”leri oldukça iyi biliniyor ama yine de kısaca hatırlatalım.

    SÜRGÜNDE DÜNYA TURNELERİ

    1967 yılının Mayıs ayında eski Santiago Teknik Üniversitesi’nde okuyan bir grup genç tarafından kurulur. 1973 yılında Şili’de Agusto Pinochet’nin Salvador Allende yönetimine yönelik faşist askeri darbesi sırasında Avrupa turnesindedirler ve darbenin başarıya ulaşarak müziklerinin yasaklanması sonucu 14 yıl boyunca ülkelerine dönemez, İtalya’da kalırlar. Bu dönem neredeyse kesintisiz şekilde turneler düzenledikleri bir dönemdir. Şili müziğinin gayrı resmi elçileri haline gelirler ve cunta rejimi karşıtı ve Şili halkının mücadelesini destekleyen tutumlarıyla dünya çapında ün kazanırlar. 1988’de yasaklarının kalkmasının ardından ülkelerine dönebilirler.

    2001 yılında 3 üyenin (José Seves, Horacio Durán ve Horacio Salinas) ayrılması sonucu grup ikiye ayrılır. İsim tartışmalarının ardından, ayrılan üyeler Inti Illimani Histórico adıyla yeni bir grup kurarlar. 2005`ten beri bu ismi taşıyan iki grup vardır: Inti Illimani Histórico (José Seves, Horacio Durán ve Horacio Salinas), Inti-Illimani (Jorge ve Marcelo Coulón kardeşler). 

    AND DAĞLARI’NDAN EVRENSELE

    Çeşitli pan-kavalları, farklı bambu flütler, değişik vurmalılar, And Dağları’nda yaşayan yerli halkların müziğini evrensele taşıyan grubun enstrümantal çeşitliliğinin temelini oluşturuyor. Yoksul halkların, emekçilerin duyguları, düşünceleri, özgürlük, eşitlik ve adalet vurgusu şarkıların sözlerine taşınıyor. Böylece tüm dünyanın emekten yana olan kesimleri, solcuları, sosyalistleri, muhalifleri bu büyülü evrensel dilin etrafında birleşiveriyorlar.

    Bu yüzdendir ki, Ankara’daki konser öncesinde Çim Amfi’ye adım atan herkes mutluydu, neşeliydi, gülümsüyordu, nazikti. Birbirine yer gösteriyordu insanlar, teşekkür ediyorlardı, birbirini tanımayanlar uzun yıllardır tanışıyormuş gibi sohbet ediyorlardı. Uzun süredir bu kadar neşeli, heyecanlı ve mutlu bir insan topluluğuna dâhil olmamıştım. Aynı -ortak- dili konuşuyor olduğunu bilmenin güveniydi bu, dünyaya ortak bir pencereden bakıyor olmanın ruhu sağaltan kuvvetiydi. Dayanışmaydı, inançtı, inattı, neşemizi geri almaktı. Benim içinse 2003 yılından bu yana bir türlü gerçekleştirme fırsatı bulamadığım hayalimin gerçek olmasıydı.
     

    ‘BİRLEŞMİŞ BİR HALKI HİÇBİR KUVVET YENEMEZ’

    Çim Amfi’deki ortak duygu ve ruh hali böyle iken, ilk olarak Ozan Çoban ve Güneş Demir sahne aldılar. En güzel türkülerin eşliğinde her yaştan genç halaylarla pisti doldururken, Çoban ve Demir sahneyi bu kez Türkiye’nin efsane gruplarından Yeni Türkü’ye devrettiler. İlk albümlerinin yayınlandığı 1979’dan bu yana kuşaklar boyunca dillere pelesenk olmuş şarkılarından bir seçki sunan Yeni Türkü’nün ardından ise beklenen an geldi ve Çim Amfi’deki bütün kalabalık adeta sahne önüne aktı. Bütün enerjisi, ahengi ve muhteşem şarkılarıyla sahnedeki yerini alan grup adına Horacio Durán, Türkiye’de olmaktan, İstanbul ve İzmir’den sonra Ankara’da Türkiyeli dinleyicileriyle buluşmaktan büyük mutluluk duyduklarını ifade etti.

    Türkiyeli dinleyicilerinin de iyi bildiği pek çok şarkısını seslendiren grup yaklaşık bir buçuk saat sahnede kaldı. Sahne alan tüm grupların Türkçe ve İspanyolca olarak Venceremos’u (Biz Kazanacağız) seslendirdiği ve tüm izleyicilerin katılımıyla birlikte El Pueblo Unido’yu (Birleşmiş Bir Halk) söyledikleri anlar, konserin en unutulmaz ve en coşkulu anlarını oluşturdu. Bütün izleyiciler, yumruklar ve zafer işaretleri eşliğinde şarkılara eşlik ederken, “El pueblo unido, jamás será vencido” sözleri Vişnelik’te yankılanıyordu. Geceden, herkesin dilinde aynı sözler kaldı:

    “Birleşmiş bir halkı hiçbir kuvvet yenemez. Şarkımızı ayakta söyleyeceğiz ve zafer halkın olacak.”

  • Çöpler

    Hep aynı hikâye… Aynı yalanlar… Adres bu kez Çöpler… İktidara yakın Çalık Holding’in yüzde 20 ortak olduğu Kanadalı SSR Mining şirketinin sahibi olduğu altın madeni.

    Çöpler Altın Madeni bugün Türkiye’nin ve Avrupa’nın en büyük altın madenidir.

    Ne güzel değil mi? Gurur duyabiliriz…

    Keşke öyle olsa…

    Adına maden denilen bu AÇIK HAVA KİMYA FABRİKASI bir süredir liç alanındaki çökmeler, zehirli kimyasalların sızması ve patlayan siyanür borularıyla gündemde. En son yığın liçi alanına siyanür taşıyan borular patladı, tonlarca siyanür ortalığa saçıldı…

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı “en üst sınır” olan 16 Milyon 441 Bin TL idari para cezası kestiğini açıkladı. Analizler için bölgeden numuneler toplanmış ve ayrıca gerekli adli soruşturmanın yapılması için Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuş. Kontamine olmuş alan da temizlenmiş. Gerekli tüm önlemler alınmış. Çevresel izleme çalışmaları aralıksız sürecekmiş vs.

    Kaza işte, olmuş bir kere; ama devletin tüm kurumları görevinin başında ve tıkır tıkır işlerini yapıyor… Yani daha ne isteyebiliriz ki…

    Beş ay önce Giresun-Şebinkarahisar’ın Yedikardeş köyünde de binlerce ton zehirli atık Kelkit Vadisi’ne aktıktan sonra da aynı açıklamalar yapılmış, aynı önlemler alınmıştı. Hatta madenin süresiz olarak kapatıldığı bile açıklanmıştı. Sonuç: 5 ay sonra Yıldızlar SSS Holding’e ait Kurşun-Çinko Madeni çalışmalarına kaldığı yerden devam ediyor.

    Hepsi aldatma, hepsi kamuoyunun gazını almaya yönelik hamleler…

    Peki gerçek ne?

    Gerçekler çok can yakıcı. Gerçekler iç karartıcı. Çöpler’den devam edersek, geçtiğimiz yıl Ekim ayında Çöpler’de büyük bir kapasite artışı yaşandı. Türkiye’nin en önemli su kaynaklarından birisi olan Munzur Dağlarını parçalayan ve zehirleyen Çöpler madeninde bir yılda kullanılan siyanür miktarı 6 bin tondan 11 BİN TONA çıkarıldı. Yine bir yılda kullanılan sülfürik asit miktarı 9 bin tondan 122 BİN TONA çıkarıldı. 122 bin ton!

    Çünkü bölgede refrakter yani sülfürlü cevherler çok fazla. Sülfürlü cevherlerdeki altının ortaya çıkarılması için de ön işlem için su gibi sülfürik asit kullanılıyor. Onun için de ne su yetiyor ne de atık barajı. Bölgenin su kaynakları madene tahsis ediliyor. Büyük orandaki kimyasal ve su kullanımı büyük oranda zehirli atık üretiyor ve bunların muhafazası güçleşiyor. Çözüm olarak evaporatörler devreye giriyor. Yani zehiri buharlaştırıyorlar. Tepkiler oluyor, yetmiyor, bunun üzerine 197 futbol sahası büyüklüğündeki zehir barajı 600 futbol sahası büyüklüğüne çıkarılmak isteniyor. Çalışmalar sürüyor…

    Çöpler bir simgedir artık! Türkiye’nin Çernobili…

    Yıkımın, zehirlenmenin, siyanürün, sülfürik asitin, soygunun, vurgunun, rüşvetin simgesi…

    “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımızda detaylarıyla açıkladık…

    Çöpler’in kuruluşunda kirli ilişkiler var… Gizli ortaklıklar ve rüşvet pazarlıkları… Hem de mahkeme tutanaklarına ve fezlekelere kadar girmiş… Madenin Amerikalı müdürü Robert Benbow’un itirafları var… Hepsi kayıt altında…. ABD’ye yapılan milyon dolarlık ikna gezileri… Hepsi planlı, programlı…

    Çöpler Erzincan’ın yıkımının, zehirlenmesinin, tükenişinin simgesidir aynı zamanda. Başbakanlar çıkaran, parti genel başkanları, ünlü siyasetçiler ve sanatçılar diyarı Erzincan tehlikede.

    Türkiye’nin gıda güvenliği, Fırat suyu tehdit altında. Keban, Karakaya, Atatürk barajları tehdit altında. Türkiye’nin gıda güvenliği tehlikede!

    Neoliberal kartellerin gözü kara… Gözleri yeşil dolarlardan başka bir şeyi görmüyor. SSR Mining’in resmi sitesinde İngilizce olarak “Burada nakit para basıyoruz” diyor. Evet Alamos Gold’un CEO’su da “Türkiye’den Kanada’ya dolar boru hattı döşüyoruz” diyordu. Peki Türkiye’ye ne döşüyorlar; bu ülkenin köylerine, meralarına, yaylalarına, ormanlarına ne döşüyorlar?

    SİYANÜR BORU HATLARI

    Türkiye hiç olmadığı kadar büyük bir saldırı altında. Adına “madencilik” diyerek milleti kandırıyorlar ve milleti aptal yerine koyuyorlar. Bunun adı sömürge madenciliğidir. Bunun adı milyonların zehirlenmesi, yaşam alanlarının yok edilmesidir. Bunun adı EKOKIRIMDIR.

    Bugün “mülteciler, göçmenler” diyerek yurtları yaşanmaz hale geldiği için kapılarına dayanmış milyonlara tepkiyle yaklaşan o gelişmiş BATI, bugün kartel şirketleri ve her ülkede buldukları yerli işbirlikçileriyle dünyayı yıkıma sürüklüyor. Sonuçlarını tüm insanlık çekiyor. Çöpler Türkiye’deki kimyasal yıkımın çok çarpıcı bir örneğidir. Fatsa, Lapseki, İvrindi, Ulukışla, Cerattepe, Eşme, Sındırgı… Liste uzayıp gidiyor… Önlem alınmazsa sonuçları çok ağır olacaktır…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Kutsalda açılan bir gedik: Obi-Wan Kenobi

    “Obi-Wan Kenobi” dizisi için masa başına oturmadan önce “Star Wars” hayranlarının ne dediğine dair birkaç video izleyip, forumlarda neler tartışıldığına baktım. Kimileri beğense de serinin hayranlarının büyük kısmı diziyi yerden yere vuruyor. Kimi eleştirilerde haklılık payı olmakla birlikte bazı videolarda serinin yapımcısından dizideki iki karakterin kötü olmasına kadar niyeyse kadınları merkeze alan bir eleştiri söz konusu. Bence tam da bu yüzden “Obi-Wan Kenobi” seri içinde özel bir yer ediniyor.

    Öncelikle, Star Wars serisi bir erkek anlatısı. Kahramanları, karakterleri, iktidar için mücadele eden unsurlar hep erkek. Han Solo’dan Obi-Wan’a, Anakin’den Luke’a, Palpatine’den Yoda’ya erkeklerin inşa ettiği bir dünya üzerinden yükseldi seri. Serinin kadın kahramanları ise ancak ‘prenses’ olarak taltif edildiler ve öyle davranmaları beklendi kendilerinden. Belki de bu yüzden ve buna duyulan tepkiden dolayı, 2016 tarihli “Rogue One: Bir Star Wars Hikâyesi” filmi bir kadını kahraman mertebesine yükselttiği için büyük övgüler aldı. Ama hakkını verelim film serinin ana filmleri de dahil olmak üzere en iyilerden birisiydi.

    Tabi Star Wars evreni tıpkı uzay gibi sonsuz bir genişleme olanağına sahip. Serideki her karakter üzerine uzun uzadıya hikayeler anlatılabilir. İşte yakın zamanda çekilen ve çok övülen “The Mandalorian”, Star Wars evreninden çıkarılmış bir spin off hikaye olarak çok övgü aldı. Üstelik yapımcılar artık spin off’un spin off’unu çekmeye bile başladılar. “The Mandalorian”un yanına bir de “The Book of Boba Fett” eklendi!

    Disney +’da altı bölüm olarak yayınlanan “Obi-Wan Kenobi”ye dönersek, şansı ve şanssızlığı ana hikayeyi tamamlayan bir içeriğe sahip olması ve karakterlerin aynı oyuncular yani Ewan McGregor ve Hayden Christensen tarafından canlandırılması. Ama serinin hikaye akışının üçüncü ve dördüncü filmi arasına tanıdık karakterlerle bir hikaye inşa etmek hayli zor. Çünkü çok bilinen bir alan, karışanı, görüşeni, laf edeni de kaçınılmaz olarak çok fazla oluyor. Örneğin Mandalorian’lar Star Wars evreni içinde ağırlıklı bir yer tutmuyorlar. Dolayısıyla o alana dair bir hikayede genişleme, yeni anlatı kurma olanağı sonsuz.

    Ayrıca, hikayenin üçüncü filminin finali, zirve anlarından birisini de barındırıyor. Yani Anakin’in Darth Vader’a dönüşmesiyle bitiyor. İşte “Obi-Wan Kenobi”, bu dönüşümün ardından Anakin ve Padme’nin çocukları Luke ile Leia’nın saklandığı döneme odaklanıyor. Obi-Wan, Bail-Breha Organa çiftine Leia’yı emanet etmiş, kendisi Luke’un olduğu gezegende gizlice onu korumaktadır. İmparatorluk da özel bir birlik kurarak sağda solda Jedi avlamayı sürdürür. Bu birliğin gözü pek ve acımasız savaşçılarından birisi de Reva adlı bir kadın savaşçı. Reva, Bail ile Obi-Wan arasındaki dostluğu bildiği için Leia’yı kaçırır. Böylece Obi-Wan’ın kızı kurtarmak için yeraltından çıkacağını düşünür. Öyle de olur. Hikaye, bir yandan Leia’yı kurtarma sürecini, bir yandan Reva’nın dönüşümünü ve tabii ki Darht Vader ile Obi-Wan arasındaki kapışmayı içeriyor.

    Bu diziyi eleştiren hayranların haklı olduğu konulardan birisi, gereksiz uzunluğu. Önce film olarak tasarlanan, sonra diziye dönüştürülen yapım altı bölümü taşıyamıyor hikaye olarak. Özellikle son bölüm on beş dakikalık hikayeyi yaydıkça yayıyor. Dizinin hikayesi genişledikçe, seyircideki anlam ve mana arayışı da artıyor. Star Wars evreninin en büyük başarısı, böyle bir dünyanın var olabileceğine seyirciyi inandırması neticede. Bunu da gerçek hayatla tutarlı olmak durumunda olmayan, ama kendi evreninde tutarlı hamleler yaparak gerçekleştirdi yaratıcıları. Ama burada ışın kılıcı içinden geçtikten sonra hayatta kalmak, evrende sadece birkaç kişinin bildiği, Darth Vader’ın bile ulaşamadığı bilgiye bir anda vakıf olmak gibi acemice senaryo hataları var kabul.

    Yine de “Obi-Wan Kenobi”yi evrende özel bir yere oturtacak özellikleri de var kanımca. Genel Star Wars izleyicisi kaçınılmaz bir biçimde Obi-Wan ile Darth Vader arasındaki gerilime odaklandığı için dizinin işlevi de kaçıyor. Örneğin, hikaye sıralamasında dördüncü, film olarak ilk çekilen “Star Wars: Yeni Bir Umut”ta da Leia kaçırılır. Ama orada biraz kurban gibi inşa edilir karakteri. Burada ise henüz on yaşında olmasına rağmen güçlü ve mücadeleci bir karakter olarak kurulur. Dizi bu bakımdan final bölümlerine kadar Luke’a pek yüz vermiyor. Daha çok Obi-Wan ile Leia arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Leia’nın ilk filmlerde verilmeyen hakkı teslim edilmeye çalışılıyor belli ki.

    İkinci olarak da sıkıntılı yanlarına rağmen Reva karakteri ilgiyi hak ediyor. Star Wars fanlarının çoğu, güçlü kadın karakterlere mesafeli yaklaşıyorlar. Yazının başında bahsettiğim gibi çünkü bir erkek anlatısı bu evren. Haliyle öyle kalmasını ve ‘saflığını’ korumasını talep edenler az değil. Bence bu kutsallığı ve saflığı tehdit ettiği için bile ilgiyi hak ediyor bu dizi.