Kategori: Yazar

  • Yukarıda açlık var, aşağıda ölüm

    Madenlerde ilk gaz algılaması, kafasında uzun bir fitil yanan ve omuzlarına ıslak bir battaniye alarak kömür madenlerine inen madenciler ile yapılırdı. Bu ilkel gaz dedektörü madenciler, öncü olarak madenin içlerine doğru ilerlerdi. Bulundukları yerde bir gazın varlığı durumunda kafalarındaki yanan fitil gaz ile buluşarak büyük bir patlamaya neden olur ve öncü madenci hayatını kaybederdi. Ölüme gönderilen ‘cesur’ maden işçisinin canı karşılığında verdiği sinyal sayesinde diğer maden işçileri yaşamaya ve çalışmaya devam ederlerdi.

    Bu, ilk gaz algılama modeli, maden ocaklarını ellerinde bulunduranların vicdanlarına sığsa da üretimde aksamaya neden olduğundan yeni arayışlara girişildi. Kara elması yeryüzüne çıkartmak isteyen insan ile yeryüzü arasında kıyasıya bir mücadele gerçekleşiyordu. Ve bu mücadelede maden işçilerine bu kez kanarya kuşları eşlik etti. Maden işçileri ocaklara kanarya kafesleri ile inmeye başladı. Solunum sistemini kontrol eden sinir sistemi ile insana benzemesi ve ötücü kuşlardan olması sebebiyle kanaryalar maden ocaklarında gazı algılamak için kullanılan ikinci yöntem oldu. Oksijen ve metan gazına hassasiyetleri insana göre çok daha yüksek olan kanaryalar oksijen azalması ya da metan gazı artışı durumunda ötmeyi bırakır. Bu durum zehirlenme veya patlamanın habercisi olurken geride çoğu kez ölen bir kanarya kalır. (Seçkin Barbaros)

    Yıl 2022. Dün Soma’da, Dursunbey’de, Aşkale’de bugün Amasra’da yaşananların pek farkı yok ne yazık ki. Bugün kanarya kuşlarının yerini ölçüm makineleri aldı. Madenlerde artık ne kafasında fitil yanan insan, ne de kafeslere konulan kanarya kuşları var. Ama madenciler ölmeye devam ediyor. Karaelmasın karası maden emekçisine, elması ise patronlara kalacak şekilde bölüştürülüyor. Ucuz işgücüne dayalı sermaye birikim modeli üzerine kurulu düzende en ucuz olan işçilerin hayatı oluyor. Kaza senaryoları bir sürü teknik gerekçelerle süslense de sonunda hayatını yitiren canlar, geride bıraktıkları gözü yaşlı kadınlar, çocuklar…

    Soma’da ‘fıtrat’ olan Amasra’da ‘kader’ oluyor. Maden işçileri kuyudan türkü söyleyerek çıkmalıydı, oysa cenazeleri çıkarıldı. İşçi cenazelerinin erken çıkarılması devletin en üst ağzından başarı gibi sunuldu. Devletin görevi, işçilerin can güvenliğini ve sağlığını korumak olmalıydı oysa. Ne kadar koruduğu sonuçtan belli ne yazık ki…

    Olayın teknik nedenleri tartışılır elbette ama kömür madenlerinde 18. yüzyılda yaşananların bugün maden emekçilerine yaşatılması düşündürücüdür. Madencilerin korkulu rüyası olan grizu patlamaları toplu can almaya devam ediyor ve bu durum yöneticiler tarafından kader olarak tescilleniyorsa facianın teknik nedenlerini tartışmanın anlamını yitirdiği bir gerçektir.

    Facianın yaşandığı kömür ocağı bir kamu kurumuna aittir. Yani işletmenin sahibi, işvereni devlettir ve olayın asıl sorumlusu devleti yöneten siyasi iktidardır. Bunun dışında sorumlu aramak olayı saptırmak ve gerçekleri örtbas etmek olur.

    Örgütlülüğü güçlü olan toplumlarda denetim ve otokontrol mekanizmaları da güçlü olur. Bu anlamda sendikaların, meslek odalarının ve demokratik kitle örgütlerinin yaşanan iş cinayetlerine tepkileri ve bunun toplumdaki karşılıkları birer göstergedir. Siyasi iktidarın olayı bir an önce kapatmak ve gündem değiştirme talebine karşı toplumsal hafızayı diri tutmak ve faciayı unutturmamak öncelikli görev olmalıdır.

    Amasra faciasında yaşamını yitirenlerin tamamına yakını 35 yaşın altında gençler. Kimisi doğacak çocuğunu dahi göremedi. Hepsinin hayalleri vardı. Çocuklarıyla, eşleriyle birlikte yaşayacakları vardı, hepsi toprağa gömüldü. Onlara karşı toplumun vefa borcu, sorumluluğu var ancak asıl sorumluluk ülkeyi yönetenlerin, karar vericilerin.

    Maden cinayetlerinin yaşanmadığı bir ülke ancak gerçek demokrasinin yerleşmesiyle hayat bulacaktır. Soma davasının avukatları Can ATALAY ve Selçuk KOZAĞAÇLI’yı hapse atıp madenciyi tekmeleyeni ataşe olarak atayarak ödüllendiren zihniyet var olduğu sürece bu cinayetler ne yazık ki devam edecektir.

    Amasra’da ve diğer maden facialarında yaşamını yitiren tüm maden emekçilerine saygıyla…

    (*) Maden Mühendisi

  • “KADER”

    Yine “kader” yine “fıtrat” dediler… 20 yıldır dedikleri gibi…

    Sayıştay raporunda bile açık açık uyarılmasına rağmen gerekli tedbirler alınmadığı için 41 işçimiz hayatını kaybetti. Yine ne sorumlu var ne sorumluluk duyan…

    8 Eylül 2004 tarihinde Kastamonu-Küre’de Cengiz Holding’e satılan bakır madeninde neden ve nasıl çıktığı hâlâ bilinmeyen bir yangınla 19 madencimiz hayatını kaybetmişti.

    O dönemde de yalaka medya “Erdoğan Acıyı Omuzladı” diye manşetler atmıştı…

    Oysa bu ülkede Başbakanların ve bakanların görevi acıları omuzlamak değil o acıları yaşatmamak…

    CHP’li milletvekillerinden oluşan bir heyet Küre’deki facia üzerine bir rapor hazırladı. Küre raporuna göre, yangına, “Madende olmaması gereken ağır bir yanıcı madde” neden oldu. Kaza sırasında madencilerde toz maskeleri dışında hiçbir koruyucu önlem yoktu. Madencilerde gaz maskesi de kapalı devre tahliye cihazı da bulunmuyordu. Madende organize bir acil kurtarma ekibi yoktu. Maden İşleri Genel Müdürlüğü, madende hiçbir denetim faaliyetinde bulunmamıştı. Rapor böyle uzayıp gidiyordu…

    Elbette kimse sorumluluk almadı… Kader… Fıtrat…

    maden faciasından tam 10 yıl sonra Türkiye tarihinin en büyük maden faciası Soma’da yaşadı. 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde özel bir şirket tarafından işletilen kömür madeninde, çıkan yangın nedeniyle 301 madenci hayatını kaybetti.

    Yine sorumlu yoktu… Üstelik acılı madenci ailelerini tekmeleyenler Almanya’ya konsolos olarak atandı…

    Soma faciasından beş ay sonra da Karaman’ın Ermenek ilçesindeki maden faciasında 18 işçi

    boğularak hayatını kaybetti. Evet yine gereken tedbirler alınmadığı için galerileri basan su nedeniyle 18 işçimiz yer altında boğularak can verdi.

    Yani 1992, 2004, 2014, 2022 değişen bir şey yok. Çünkü acıları “omuzlayan” bakanlarımız, başbakanlarımız ve artık bir de Başkanımız var.

    Sadece madenler mi?…

    2004 yazında “İcraat yapıyorum” şovu uğruna, gerekli tedbirler alınmadan, yeterli deneme sürüşleri yapılmadan, bilim insanlarının uyarıları kulak ardı edilerek, “trenleri hızlandırıyoruz” dediler, Pamukova’da kadın-erkek, çoluk-çocuk 41 vatandaşımızı göz göre göre öldürdüler…

    Yine “kader”, “fıtrat” dediler…

    Henüz Erdoğan’a gazetecilerin soru sorabildikleri dönemdi. “Ulaştırma Bakanı istifa edecek mi?” diye sordular, “Haddinizi bilin, bu zamana kadar hangi tren kazasından sonra bakan istifa etti. Genel Müdür istifa etti, böyle soru olur mu, haddinizi bilin” dedi.

    8 Temmuz 2018’de bu kez Çorlu’da yine adına “kaza” denilen bir cinayetle “çoluk-çocuk, genç-yaşlı 25 vatandaşımızı hayattan kopardılar. 340 kişi de yaralı. Yine inanılmaz hatalar zinciri. Kontrol, izleme, bakım ve onarım süreçlerindeki ihmaller zinciri 25 vatandaşımızı hayattan kopardı. Bırakın büyük Başkan’a “istifa” falan demeyi ve hatta bırakın Bakan’ı, Genel Müdür bile istifayı düşünmüyor.

    Yine ölen öldüğüyle kalıyor, yine sorumlu yok. Kader… Fıtrat…

    Aynı yıl içinde Çorlu’da yitirilen 25 canın acısı hala çok tazeyken, 13 Aralık 2018 Perşembe sabahı bu kez Ankara’da sinyalizasyon sistemleri devrede olmadan çalıştırılan Yüksek Hızlı Tren, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın çok yakınında karşı yönden gelen kılavuz trenle kafa kafaya çarpıştı. Dokuz vatandaşımız hayatını kaybetti. 86 vatandaş da yaralandı.

    Makas değiştirilmediği için Yüksek Hızlı Tren birinci hattan gitmesi gerekirken ikinci hattan gidiyordu. Yani otobanda ters yönden gidiyordu. Fren dahi yapamadan, makinistler yerlerinden dahi kıpırdayamadan iki tren kafa kafaya girdi. İlk ölenler makinistlerdi. Ülkeyi yönetenlere, sistemi yönetenlere güvenmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdi.

    Elbette yine sorumlu yoktu. Kader… Fıtrat…

    Daha dün 20 Ağustos 2022 tarihinde, Gaziantep’te ve Mardin’de katliam gibi iki kaza yaşandı.

    35 vatandaşımız hayatını kaybetti. Birçoğu ağır olmak üzere 56 da yaralı var. Gaziantep ve Mardin’de yaşanın iki kazanın en dikkat çeken ayrıntısı, “Birinci kazadan sonra yaşanan ikinci kazalar” ve doğal olarak can kayıplarının ve zararın katlanarak artması…

    Bir kaza yerinde ilk alınması gereken önlemin, KAZA YERİNİN GÜVENLİĞİ olduğunu anlamamız için daha kaç kez adına “kaza” denilen katliamları yaşamamız gerekiyor?

    Derik’e giden İçişleri Bakanı Soylu açıklama yapıyor: “Bedelini ödettiririz. Kimin ihmali varsa hesabını sorarız…” Kimin ihmali var acaba?

    Her şey kendiliğinden oluyor. Bu ülkede sorumlu yok. Sorumlu olmadığı için de facialar devam ediyor. En bariz insan hataları “kader, kısmet, alın yazısı, Allahın takdiri” denilerek geçiştiriliyor.

    Peki madem “kader, alın yazısı” o zaman neden son model uçaklarla seyahat ediyorsunuz? Neden altınızda son model otomobiller var? Neden en lüks konutlarda, saraylarda,

    organik ürünler yetiştirerek yaşıyorsunuz? Neden çevrenizde bir koruma ordusuyla dolaşıyorsunuz?

    Çünkü bu işin kaderle, fıtratla, alın yazısıyla bir ilgisi yok. Cenabı Allah kullarına “akıl” vermiş.

    O aklınızı kendi yararınıza çok iyi kullanıyorsunuz da konu vatandaş olunca neden yan çiziyorsunuz. Ya da bu yaptığınız büyük hataların sorumluluğunu neden üzerinize almıyorsunuz.

    Ahmet Akbulut’un Sahabe Dönemi İktidar Savaşları kitabında “kader” le ilgili çok güzel bir tespit var: “Kader, zalim ile mazlumun birlikte yaşadığı sanal evin adıdır. Zalim zulmünün gerekçesini, mazlum da aczinin gerekçesini Emevi yönetiminin geliştirdiği bu düşünce biçiminde buldu”.

    Emevi kralları Ebu Süfyan, Muaviye, Yezid zulümlerinin açıklamasını “kader” diye açıkladılar. Mazlumlar da bu acıya “kader” diyerek katlandı.

    1500 yıl sonra aynı coğrafyada aynı anlayışla birileri devlet yönetiyor.

    20 yıllık AKP iktidarı dönemi boyunca toplu işçi ölümleri tarihin en yüksek sayılarına ulaştı. 20 yılda 28 binin üzerinde emekçi işyerlerinde hayatını kaybetti.

    Görmezden gelmek, kafaları çevirmek on yıllardır bu ülkede “siyaset” olarak yutturuldu.

    Hani Nebati diyordu ya, “Onlar yüzde 9 enflasyonla halkın önüne çıkamazken ben yüzde 90 enflasyonla elimi kolumu sallayarak halkın arasında dolaşıyorum…”

    İşte bütün mesele bu… Bütün sorumlular ve ar damarı çatlamış siyasetçiler hala meydan meydan dolaşıp “Tüm sorumlular açığa çıkarılacak… Artık risk istemiyoruz” diye açıklamalar yapıyor…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Spor medyası haberlerine, taraftar sloganlarına sansür gelir mi?

    Sansür yasası Meclis’ten geçti…

    BİR Nisan 2023 tarihinde yürürlüğe girecek…

    Bakarsınız BİR Nisan şaksı yapılır…

    Yürürlüğe girmeden kaldırılır…

    Seçimlere yaklaşık 8 ay kaldı…

    Seçimlere iki ay kala…

    Medya üzerinde tam bir sansür uygulanacağı kesin…

    Sosyal medya…

    İnternet…

    Tam bir sansür baskısı altında kalacak…

    Hangi paylaşım doğru, hangisi yalan…

    Nasıl bir kanaate varılacak…

    İşine gelmeyen yalan…

    Deyip susturulmaya çalışılacak…

    Şimdiden bir korku salınıyor…

    Şu bilinmeli ki…

    Baskılar, korkular doğruları yazanları susturamaz…

    Bu sansür yasasının…

    Sporda ne gibi baskı getireceğini de göreceğiz…

    Spor medyası nasıl haberler yazacak ve başlıklar atacak…

    Sansür konusunda…

    Çoğu medya örgütleri seslerini yükseltti…

    Ancak spor medyasından çıt çıkmadı…

    TSYD de bu ses çıkarmada yer almadı…

    Düşünün bir kere…

    Spor sayfalarında…

    Yalan haber sayısı fazla…

    Kulüp başkan ve yöneticiler…

    Teknik adamlar…

    Futbolcular…

    Kendileri hakkında…

    Çıkan haberleri yalanladığı zaman…

    Ne yapılacak…

    Nasıl bir ceza verilecek…

    İşte o zaman…

    Spor medyasının…

    Eli kolu bağlanacak…

    Başlıklarda sıkıntı çekilmeyecek mi?

    Medya şöyle başlıklar atabilir mi?

    Devrim gibi karar…

    Büyük darbe…

    Yalnız yürümeyeceksin…

    Başkan istifa…

    Herkes isyanda…

    Sadece birkaç örnek…

    Bir örneklemeye de taraftarlar açısından bakalım…

    Fenerbahçe taraftarı…

    Kadıköy’de buluşalım…

    İsmail Korkmaz, Fenerbahçe yıkılmaz…

    Beşiktaş taraftarı…

    Beşiktaş vapur iskelesinde buluşalım…

    Çarşı her şeye karşı…

    Galatasaray taraftarı…

    İstiklal caddesinde toplanalım…

    Kuşların hükmü aslan gelene kadardır…

    Karşıyaka taraftarı ise…

    İzmir marşını hem salonda hem de statta söylemekte…

    Şimdi…

    Bu sözlere de sansür gelirse şaşırmamak gerekir…

    Nereye yorumlarsa yorumla…

    Fethiye spor 2017 tarihinde “Yüce Atatürk” formalarıyla…

    Fenerbahçe ile oynadığı Türkiye Kupası maçına çıktı…

    Para cezası aldı…

    Statta inşaat çalışması başlatıldı…

    Bir ceza verildi…

    Düşünün…

    Gazete başlıklarına…

    Haberlere…

    Taraftar sloganlarına…

    Sansür uygulandığı zaman…

    Gazetelerin, televizyonların, spor servislerinde…

    Ne spor müdürü kalır…

    Ne muhabir…

    Hele hele…

    Ellerine değnek alıp…

    Yorum yapanlar…

    Susup oturacaklar…

    Bu nedenle SANSÜRE hayır…

    Özgür basın susturulamaz…

    YÜZ KARASI DEĞİL, KÖMÜR KARASI

    Amasra’da maden kazasında 40 emekçi canını kaybetti…

    Maden şehitlerine Allah rahmet eylesin…

    Ailesinin, yakınlarının, tüm emekçilerin başı sağ olsun…

    Yaralılara acil şifalar diliyorum…

    Ve Orhan Veli’nin…

    ”Yüz karası değil, kömür karası” başlıklı şiirinin son iki cümlesiyle tüm madencileri selamlıyorum…

    “Yüz karası değil, kömür karası…

    Böyle kazanılır ekmek parası…”

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Ak-Parti, İktidarını Yirmi Yıldır Ne Sayede Sürdürebiliyor?

    Ak-Parti, çok partili siyasal yaşama geçtikten sonra iktidarda kalabilen en uzun ömürlü parti. İktidara geldiği 2002 yılından bu yana 13 seçim kazandı. Oylarını yüzde 50’ye dek çıkarmayı başardı. 2015 yılındaki genel seçimlerde ve 2018 yılındaki yerel seçimlerde bir miktar tökezledi ise de, kamuoyu yoklamalarına göre hala hatırı sayılır bir oy potansiyeline sahip.

    Şimdi soru şu: Ak-Parti bu başarısını neye borçlu? Bir başka anlatımla yirmi yıldır iktidarını ne sayede sürdürebiliyor?

    Ben bu yazımda derin bir sosyolojik analiz yapacak değilim. Ama çıplak gözle görünebilir gerçekleri ortaya koyacağım.

    Bazı çevreler Ak-Partinin bir Amerikan projesi olduğunu ve ABD’nin desteği sayesinde iktidarda kalabildiğini ileri sürüyor. Doğrudur; Ak-Parti bir Amerikan projesidir. Çeşitli araştırmacıların ayrıntılarıyla ortaya koyduğu gibi, ABD’nin beyin tröstleri tarafından projelendirilmiş ve derin siyasal mahfillerde şekillendirilmiştir. Maddi ve manevi bütün olanaklar onun hizmetine sunulmuş; hatta Ak-Parti genel başkanı, Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığına atanmıştır. Ak-Parti, AB ülkeleri tarafından da açık destek görmüş; genel başkanı, yakın geçmişe dek “Modası Geçmiş” Atatürkçülüğe karşı bütün ezberleri bozan ve vesayet kurumlarını yerle bir eden “büyük demokrat lider” olarak ilan edilmiştir.

    Ama bana göre bütün bunlar tek başına, Ak-Partinin yüksek oy potansiyelini korumasının nedenlerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Zira Ak-Parti, ABD ve AB’nin desteğini yitirdikten sonra da yüksek oy potansiyelini korumaya devam etmiş; hatta lideri, büyük kitlelerce bütün dünyaya kafa tutan “anti-emperyalist lider” olarak algılanmıştır.

    Ak-Partinin bir tarikatlar ve cemaatler koalisyonu olduğu da doğrudur. Bu sayede etkisini, memleketin en ücra köşelerine dek yayabilmekte; kitlelerin nabzını tutabilmektedir. Ama bu gerçek de, tek başına yukardaki sorunun yanıtını oluşturmakta yetersiz kalmaktadır. Zira, ülkemizde tarikat ve cemaatlerin kontrol edebildiği insan sayısı birkaç milyonu geçmemektedir. Üstelik, 8-9 yıldan beri Ak-Parti ile Gülen cemaati arasındaki koalisyon bozulmuş; tarikatlar arası iktidar savaşı iyiden iyiye kızışmıştır. Buna rağmen Ak-Parti belirli bir oy potansiyelini korumaya devam etmektedir.

    Sözü daha fazla uzatmadan anlatacağım konuya gelmek istiyorum.

    Türkiye nüfusunun yaklaşık dörtte üçü seçmen. Bu, 60 milyondan fazla yurttaşın oy kullanma hakkına sahip olduğu anlamına geliyor.

    Türkiye nüfusu 85 milyon dolayında. Bazı araştırmaların ortaya koyduğuna göre bu nüfusun yüzde 12’si engelli. Buna göre ülkemizde 10 milyon dolayında engelli yurttaşın yaşadığını varsayabiliriz. Bu kitlenin 7.5 milyonu seçmen. Aileleriyle birlikte bu sayı 25-30 milyonu buluyor.

    Yıllardan beri halkımızın yoksulluk ve açlık sınırı rakamlarını açıklayan TÜRK-İŞ, 2022 Eylül sonu itibarıyla dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırını 23.600 TL., açlık sınırını ise,c7.245 TL. olarak veriyor. (turkis.org.tr) Tüketici Hakları Derneği, bu rakamlardan yola çıkarak Eylül ayı sonu itibarıyla nüfusumuzun yüzde 54’ünün yani 45 .9 milyon insanımızın açlık sınırının altında, yüzde 42’sinin yani 35.7 milyon insanımızın yoksulluk sınırının altında yaşadığını tespit ediyor. Buna göre nüfusumuzun yüzde 81.6’sı yoksul. (tuketicihaklari.org.tr)

    Bu tablo, Ak-Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılında böyle değildi kuşkusuz. Ama yoksullarımız yine de Türkiye nüfusunun yarısından az değildi. Ak-Parti bu gerçeği her zaman tespit etti ve akılda tuttu. İktidara geldiği belediyelerde ve daha sonra hükümette izlediği Politikaları buna göre oluşturdu: dini bayramlarda otobüslerin ücretsiz olması, yoksul semtlerde bol bol gıda paketlerinin dağıtılması, ücretsiz yemekli konserler, yaşlı, engelli ve dul aylıkları, evde bakım hizmetlerinin uygulamaya konulması ve yaygınlaştırılması vb.

    2020 yılı sonu itibarıyla 720 bine yakın kişi birinci ya da ikinci derece engelli aylığı almaktadır. Bu aylık, birinci derece engelli için 1.687 TL., ikinci derece engelli için 1.124 TL düzeyindedir. Evde bakım hizmetinden yararlanan engelli sayısı 2021 yılı sonu itibarıyla 535 bin kişi olup engelliye bakım hizmeti sunan kişilere, net 3.340 TL. aylık ücret ödenmektedir. Üstelik, bu aylık ve ücretlerin ödenmesi, her ne ad ve nam altında olursa olsun, her hangi bir sosyal güvenlik kuruluşundan gelir ya da aylık almama, her hangi bir işte çalışmama ve nafaka bağlanmış olmama koşuluna bağlanmıştır.

    Bu durumda engelli aylığından ve evde bakım hizmetinden yararlananların açlık sınırının bile altında gelir sahibi oldukları ortaya çıkmaktadır. Yoksulların en dezavantajlı, en eğitimsiz, en dindar ve en fazla ötekileştirilmiş kesimini oluşturan bu kitle, Ak-Parti hükümetlerinin sosyal yardım politikalarına bağımlı hale gelmiştir. Bu bağımlılık onlarda Ak-Partiye karşı yoğun bir minnet borcu yaratmış; onları Ak-Partinin oy deposuna dönüştürmüştür. Bu sadık seçmen kitlesine, engelli olmayan yoksul kitlelerinin büyük bölümünü de eklemek gerekir.

    İşte bu yüzden, Ak-Partinin değişmez genel başkanı, engelli ve yoksul kitlelerinin desteğine dayanarak toplumun eğitimli, çağdaş ve dinamik kesimleriyle pervasızca kavga edebilmekte; Atatürk Cumhuriyeti değerleriyle hesaplaşabilmektedir. Yine bu yüzden, engellilerin ve yoksulların gönlünü ve oylarını almak, tek adam rejimine son vermek istiyorlarsa, Altılı Masa ve diğer muhalefet blokları, bu kitlelere yönelik güçlü ve inandırıcı sosyal politikalar oluşturmalı; onlara dokunmanın yollarını aramalıdırlar.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir (Turhan.icli@gmail.com): 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Saç teli

    İnsanın canını çok yakan konularda konuşması da yazması da zor. Aslında çok yoğun hissettiğin duygunun uzağına düşme riski taşıyor sözcükler. Kendine yabancılaşıyorsun bazen. Bazen yaşanan olayın kendisi, üzerine tek bir sözcük yazıp çizilmesini kaldıramayacak kadar kırılgan oluyor, bazen de tek bir sözcüğün dahi fazla duracağı kadar yalın.

    Günlerdir, 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin “başörtüsünü uygun şekilde takmadığı”, yani saç telleri göründüğü gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra yaşamını yitirmesinin ardından İran’da yaşananları takip etmeye çalışıyorum. Yaşadığım duygu tam olarak bu: Ne söylesem az kalıyor, söyleyebildiğim hiçbir sözcük hissettiklerimi anlatmama yetmiyor. Yine de deneyeceğim. Çünkü bu yalnızca İran’ı ilgilendiren, İranlı kadınları, gençleri ilgilendiren bir mesele değil. Bu, dünyanın her yerinde, her tür diktatörlükçe baskı altına alınan, yaşamlarına, giyimlerine, hayatlarına müdahale edilen, ezilen, öldürülen bütün kadınların ve bütün toplumların meselesi.

    Amini’nin öldürülmesinin ardından 16 Eylül’de başlayan protesto eylemleri birinci ayını doldurmak üzere. Ülke geneline yayılan eylemlerde başta kadınlar olmak üzere vatandaşlar, rejimin bütün zorbalığına ve uyguladığı büyük şiddete karşın sokakları terk etmiyorlar ve eşsiz bir cesaret örneği göstererek özgürlük talebini haykırıyorlar. Eylemler üniversitelere, hatta liselere kadar yayıldı.

    Öte yandan ülkede internet ve sosyal medya araçlarına erişim sınırlı. Uluslararası medya kuruluşlarının yayın yapmasına izin verilmiyor. Bu nedenlerle, yaşananları bütün açıklığıyla öğrenemiyoruz ama bu kısıtlamalar bile yaşanan tablonun boyutları hakkında fikir verebiliyor bize. İranlı gazeteci, aktivist ve vatandaşların paylaşımlarını ve insan hakları örgütlerinin raporlarını takip edebiliyoruz, mümkün olabildiği ölçüde.

    ‘ULUSLARARASI TOPLUM ACİLEN HAREKETE GEÇMELİ’

    İran İnsan Hakları Örgütü’nün (IHRNGO) son olarak 12 Ekim 2022 tarihinde yaptığı açıklamaya göre, ülke çapındaki gösterilerde öldürülenlerin sayısı 201’e ulaştı.[1] Bu her gün en az 7 kişinin göz göre göre devlet tarafından öldürüldüğü anlamına geliyor. Öldürülenlerin en az 23’ünün 18 yaşının altında olduğu belirtiliyor. IHRNGO, bildirilen ölümlerin çoğunu doğrulama çabasının internet erişiminin kapalı olması ve güvenlik sorunları nedeniyle engellendiğini vurguluyor ve öldürülenlerin kesin sayısının aslında bundan çok daha yüksek olduğunun altının çiziyor.

    Özellikle genç kızların öldürüldüğü pek çok vakada, güvenlik güçlerinin aileleri çocuklarının ölümlerini kamera önünde intihar olarak ilân etmeye zorladıkları veya susturmak için tutuklama tehdidi, zorlama ve baskıya maruz bıraktıkları belirtiliyor.[2]

    IHRNGO’nun açıklamasında, geçen hafta boyunca protestolara katılan pek çok lise ve üniversite öğrencisi gencin sokaklarda ve okullarda tutuklandığı ve sosyal medyada paylaşılan videoların, güvenlik güçlerinin okul öğrencilerinin protestolarını şiddetle bastırdığını doğruladığı belirtiliyor. Açıklamada, gençlerin yasal protesto hakkı bulunduğuna dikkat çekiliyor ve uluslararası toplum, İran’daki katliamların önlenmesi için acil olarak harekete geçmeye çağrılıyor.

    ‘BU BASKI DEĞİL, KATLİAM’

    Bu süreçte takip edebildiğim haberlerde duyduğum en çarpıcı cümlelerden biri şuydu: “Mahsa Amini’yi öldürmedik diyorlar ve bunu ispatlamak için her gün sokaklarda gençleri direkt hedef alarak öldürüyorlar.”

    Yine aynı haberde, “Bir yanda devrim muhafızları, bir yanda çevik kuvvet, bir yanda polis, bir yanda da ‘besic’ dediğimiz, devrim muhafızlarının gençlik kolu, dördü birden sahada çalışıyorlar. Bunun adı baskı değil katliamdır” deniliyordu.[3]

    Yorumlar, siyasi analizler, tahminler yapılıyor bu sürecin sonunun nereye varacağına dair. 2019’da benzin zamlarını protesto amacıyla başlayan eylemlerde 3 günde 1500 kişinin öldürüldüğünü hatırlatıyor süreci yakından izleyenler ve bu yüzden rejimin geri adım atmasının mümkün olmadığını ileri sürüyorlar.

    Öte yandan, İran’da bugün sokağa çıkan herkesin ölümü göze alarak çıktığı ve bir kez geri adım atarlarsa, bedelinin daha da ağır olacağını bildikleri ve bu yüzden vazgeçmeyecekleri belirtiliyor.

    En çok gençler canımı yakıyor. Gözyaşları içinde çektikleri videolarda, kendilerinden önceki kuşakları gösterilere katılmaya, kendilerine destek vermeye çağıran ve özgürlükleri için her bedeli göze alan gençler.

    Aynı anda bizde toplumun sesini kısmayı amaçlayan bir sansür yasası kabul edildi. Ortalığın ayağa kalkması gerekirken sınırlı sayıda gazeteci ve örgütleri dışında kimsenin kılı kıpırdamadı. Yasaya ne hacet, şimdiden tıkır tıkır işliyor mekanizma. Aslında toplumun kendi içinde bence hiçbir zaman mesele olmamış başörtüsü, hiç de iyi niyetli olmadığını açıkça gördüğümüz bir şekilde bir pazarlık konusu haline getiriliyor ve Anayasa’ya alınmak isteniyor.

    Aklımda hep bedel ödeyen kadınlar, gençler.

    [1] https://iranhr.net/en/articles/5517/

    [2] https://iranhr.net/en/articles/5515/

    [3] https://www.youtube.com/watch?v=0snUXS4G5cY

  • Çeşmede merkep var mı, yok mu? Mesele bu…

    Kimsenin birbirine güvenmediği, herkesin umudu kestiği, hangi dalı tutsak elimizde kaldığı bir memleket ahvalindeyiz…

    Dert ki; derya deniz, yakınmayan yok ama sorumluluğa gelince alan yok.

    Önümüzde, üstelik seçim sathındayken, özünde gerçekleri karartma olan “sansür yasası” var, bir avuç insandan başka mücadele veren yok.

    Herkes laf kumkuması. İş ciddiye binip eyleme, tepkiye gelince bir uyuşukluk, ses çıkaran yok.

    Arada yazılarımda da kullandığım kıssadan bir hisse:

    Masal bu ya:

    Köyün birinde akıllı olduğu kadar namuslu bir adam varmış. Öylesine iyi, dürüstmüş ki, şeytan yıllarca uğraşmış da yolundan çıkaramamış, çok sinirlenmiş. “Şuna öyle bir oyun yapayım ki anlasın şeytanlığımı demiş. Köyün su içmek için kullandığı tek çeşmesi varmış. Şeytan çeşmenin içine girmiş, adamın gelmesini beklemiş. Adam da her gün camiye giderken çeşmede abdest alırmış. O gün yine gelmiş, musluğu çevirdiğinde ne görsün? Şeytan koca kulaklı bir merkep şeklinde nanik yapıyor.

    Adam bağırmış: “Çeşmede merkep var.”

    Köylüler toplanmış. Şeytan onlara görünmüyor ya, ortada merkep yok. Olay bir kaç gün tekrar edince sonunda adamı akıl hastanesine kaldırmışlar. Bir zaman sonra doktorlar iyileşti mi diye adamı çeşmeye götürmüş, şeytan yine orada, nanik yapıyor. Adam da doğrucu ya.

    “Vallahi de çeşmede merkep var” diyor.

    Tekrar hastaneye götürüyorlar.

    Aradan yıllar geçiyor. Bakıyor ki ömrü akıl hastanesinde geçecek, üstelik köyde de olmadık olaylar oluyor, çıkmış doktorların karşısına, “ben iyileştim” demiş.

    Getirmişler çeşme başına, şeytan yine kahkahalarla nanik yapıyor.

    “Yok” demiş, “Hiç çeşmede merkep olur mu?”

    Doktorlar da artık iyi oldu diye bırakmışlar.

    Şeytan, bu sefer de “Nasıl beni inkâr edersin?” diye arkasından öfkeyle bağırmış. Adam dönmüş, “Sen ordasın, bu gerçeği ikimiz de biliyoruz, ama doğruyu söylersem bana ‘deli’ diyorlar, onların istediğini söylersem ‘akıllı’. Bu yalancı dünya da böyle. Hadi bana “eyvallah” demiş yürümüş. Akıllandığı için köylülerin, ailesinin alkışlarıyla karşılanmış…

    Evet, mesele tam da bu sanırım. Sonunda kıssadan hissedeki gibi pes edip; yalanı, büyüyen ‘karanlığı’ kabul etmek mi lazım, yoksa bildiğimiz yolda “deli” olmayı göze alıp, dikenli olsa da yol ‘aydınlık’ için yürümek mi?

    Memleket; bin bir dertle yaralı, herkesi uyku tutmaz günler bekliyor, kara kış geldi çattı…

    Ülkede son yıllarda; bir yanda doğruculuğun faturasını en ağır biçimde ödeyen, işini, ailesini, güvenip dost sandıklarını, sevgiyle zülfünü zülfüne bağladıklarını kaybedenler…

    Yalan söylemeyip yalana çarpan, aldatmayıp aldatılan, kandırmayıp kandırılan, yine de; gerçeğin dilinden vazgeçmeden, çıkar için topaç gibi dönmeden, acı çekmeyi göze alanlar var.

    Doğruluğun kaybedip, sahtekarlığın kazandığı bu yangın çağında, iyi mi, kötü mü ediyorlar bilinmez sevgili okurlar ama hala omurgalılar var…

    Ki, bu haklı öfkeyle bedel ödemekten korkmayanlara bırakın toplumsal ses vermeyi, yaratılan korku iklimi, sertleşen muktedirler, daralan sivil alan mücadelesi içinde sırt döndü en yakınları, kalmadı kırılmayan kanatları…

    Son yirmi yılda kötücül kuşlara kaptırmadığımız değerimiz kalmadı.

    Bir de tepkisiz olanlar var.

    Doğa talan edilirken, yanından geçip giden, zaman geçtikçe büyüyen kötülüğe susan, sevgiler, değerler alınıp satılırken gözünü kapatan, çocuk tacizlerine lal, kadınlar öldürülürken ‘ama’lı cümleler kuran, hayvanlar katledilirken çığlıklarına kulak tıkayanlar…

    Hatta görüp, duyup da aman; duyup da ne yapacağım, karışmıyorum etliye karışmıyor kimse sütlüme, bunları ben yaşamıyorum ya diyen bananeciler var…

    İşte bunlar; her olanı normalmiş gibi kanıksayarak kötülüğü git gide beslediler, doğrunun yalanla, güzelliklerin kötülüklerle yer değiştirmesine göz yumdular. Fakat zaman hızlı olduğu kadar acımasızdı. İşler öyle bir terse döndü ki dertler bana ne diyenlerin evini de sardı…

    Velhasıl toplum, hakikatleri görüp de bilmesine rağmen susanlarla doldu…

    Yetmez gibi; yaratılmak istenen algının sesi olup, arada ses çıkaranlar, duyulmasını istediklerini duyuranlar var. Mesela: Konya’da bir aile katledildi, yaşanan katliamlara ‘münferit’ diyenlerin sesi olup, üstelik bunlar akıllı (!) da oldular.

    Halbuki hiç bir şey münferit değildi. Her şey örgütlü kötülüğün diliydi. Tüm bunlar; sorunlara, sorumlu hep başka argümanları gösterenlerin, toplumsal çözümsüzlük karşındaki acizliğinin ürünüyken, gösterilene inanmak bu kişiler için kolay olan oldu.

    Oysa insan, kendisinin delisi olmayı göze alıp, çıplak gerçeği görmeli…

    Ülkede gelir dağılımındaki adaletsizlikle halk her geçen gün yoksullaşıyor. İşsizlik ve bunların sonucu olan açlığın sorunsal sebebi olarak; mağdur edilmiş başka insanları, göçmenler gösterilip toplumsal öfke, hukuksuzlukla mücadeleye değil sınıfsal çatışmaya aktarılıyor.

    Tüm bunlar planlı kötülüğün ürünü. Zira sorun; ne halkların ana dilini özgürce konuşmak istemesi, ne eşit yaşamak isteyen; Kürtler, Alevilerin ne de topraklarına zorla girilip, savaş çıkaranların elinden çocuğunu ‘yaşamak’ için getiren ‘mülteci’ olmak zorunda kalanlarındır.

    Sorun; biten parlamenter sistemle gelen tekçilik, sorun muhalefetsizlik, halka inemeyen siyasiler, tıkanmış siyasettir…

    Sorun; satılmış tank paletler, fabrikalar, hasta garantili hastane, geçiş garantili yollar. En önemlisi hukuktur. Zira hukukun olmadığı ülke; ne ekonomik ne de bilimsel, kültürel bir kalkınma hamlesi yapamaz…

    Öyle bir iklim yaratıldı; ya bedel ödemeyi göze alan, gördüğünü inatla söyleyenlerden olacaksın, ya kaybeden olmamak için görmeyip, istenildiği gibi akıllı (!) olacaksın…

    Sonunda dert gelip de kendi kapısını çalana kadar, hakikatleri görüp de bilmesine rağmen susan velhasıl ‘akıllı’ (!) olduk. Olduk da; kendimizi artık, akıllı görünmenin de kurtaramayacağı yerde, sondan bir önceki durakta bulduk…

    Yolsuzluk ve yoksullukla alev alev yanan bir yerdeyiz. Unutmayın; ne iktidar, ne muhalefet, ne mevcut siyaset. Çözüm, sizsiniz…

    Ya yine; “Yok, hiç çeşmede merkep olur mu?” diyecek, akıllı görünmeye devamla yangının evimizin sofasına kadar girmesini izleyeceğiz, ya bu karanlıktan çıkış mümkün diyecek, “çeşmede merkep var” diyecek, koşullar ne olursa olsun gerçeği dile getirenlerle yan yana duracağız, kazanmak için tek yol olan elimizdeki hakikatlere sahip çıkıp, birbirimize tutunacağız…

    Seçim sizin. Siz, HALKSINIZ…

    Hülasa; bir karar vermek için, son duraktayız…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Ayrımcılığın dikalası: Başörtüsüne özgürlük; Alevilere devletleştirme!

    AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her seçim dönemi olduğu gibi bu seçim dönemine girerken de Aleviler’le ilgili bir açılımdan söz etmesi hiç şaşırtmadı. Ancak bu, öncekilere benzemiyor. Her yönüyle Alevi kesimini daraltma; bunun üzerinden de CHP Liderini esir alma hamlesi olarak görülüyor.

    Öncelikle, Erdoğan’ın bu açılımdan bahsettiği siyasi iklim pek manidar. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “başörtüsüne yasal düzenleme” çıkışında bulunmasının ardından, Cumhurbaşkanı da bu çıkışa “Anayasal düzenleme” vaadi ile yanıt vermişti. İki liderin başörtüsü çıkışının ardından, Erdoğan, Aleviler’e yönelik bir düzenleme ile kamuoyunun karşısına çıktı. Bir nevi, CHP Lideri’ne, “Sen benim bahçeme girersen, ben de senin bahçene girerim” demiş oldu.

    Ancak tarzı, Kılıçdaroğlu’nunkinden farklıydı. Halkın bir kesimine Anayasal düzenleme vaadinde bulunan Erdoğan’ın, diğer kesime Bakanlık içinde bir Başkanlık kurulmasından bahsetmesi elbette mezhepsel bir bilinçaltının ürünü, ayrımcılığın dikalasaydı.

    Usulen böyle;

    Ancak ortaya koyduğu modelin esasına girdiğiniz zaman çok daha büyük marazlar ortaya çıkıyordu. Erdoğan, özetle, Turizm ve Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulacak bir Başkanlıktan söz ediyor, Cemevlerinin bu başkanlığa bağlanacağını belirtiyor, dedelere maaş bağlanacağını söylüyordu. Muğlak söylemlerden anladığımız, Turizm Bakanlığı’na bağlı olan Başkanlık Cemevlerinin yönetimini belirleyecekti. Buna göre Başkanlık tarafından her bir Cemevi’ne memur, başka bir deyişle “kayyum” atanacaktı.  

    CEMEVİ’NE KAYYUM ATANIRSA

    Bu yaz HDP’nin Alevilere Eşit Yurttaşlık Kampanyası kapsamında HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül ile Aydın ve Manisa’nın uçsuz bucaksız köylerindeki Cemevlerini ziyaret ettik. Bu Cemevleri, yöre insanının ekmeğinden arttırıp, dişleri tırnakları ile yaptırdıkları mekanlardı. İçinde kadınların rahatça oturdukları, bahçesinde çocukların koşturdukları, insanların evlerinden getirdikleri türlü kitaplarla dolu büyük kütüphanelerin bulunduğu; yöre halkının istediğinde pilavlarını yaptığı, istediğinde oturup kaynaştıkları; ibadethanelerini rahatça yapıp, sohbetlerin gerçekleştirip, cenazelerini kaldırdıkları yerlerdi.  

    Düşünün ki; böyle bir ortama bir kayyum atandı? Muhtemelen tüm birlik ve beraberliği, doğal ortamı bozan bir adım olacak bu. Kütüphanedeki kitapların denetime girip, ibadethanelerin teker teker Bakanlığa sorulduğu bir ortam.  Oldukça endişe verici!

    CEMEVLERİNDEN CENAZE KALKACAK MI? 

    Cemevlerinin Bakanlığa bağlanmasının ortaya çıkaracağı olumsuzlukların haddi hesabı yok. Ama benim en çok merak ettiğim, ibadethane statüsüne alınmayan ve Kültür Bakanlığı’na bağlanan bir mekandan cenaze kaldırılıp, kaldırılmayacağı…

    Bu ülkede milyonlarca insanın cenazesi Cemevlerinden kalkar. Erdoğan’ın bahsettiği modelin hayata geçmesi durumunda, cenazelerin Cemevlerinden kalkıp kalkmayacağını çok merak ediyorum.

    Merak ettiğim başka bir konu daha var. O da geçen günlerde Aleviler’in LGBTİ+ bireylere kucak açmasıyla ilgili. LGBTİ+ bireyler cenazelerini Camii’lerden kaldırırken bir dizi sorunla karşı karşıya kalıyorlar. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığı LGBTİ+ bireylerin taleplerinin aksine bir kural koyarak, nüfus kağıdına göre gasilhanede yıkama işleminin yapılacağını belirtiyor. Trans bir kadın gömülürken, İmam “er kişi” niyetine diyor. Camii’ye gelenler dışlanıyor ve LGBTİ+ bireylerin anlattığı daha bir çok sorun… LGBTİ+ bireyler geçtiğimiz aylarda İzmir’de cenazelerinde yaşadıkları sorunları dile getirmiş, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez de “Cemevlerimizin kapısı LGBTİ+  bireylere sonuna kadar açık” demişti. Şimdi, Camii’lerde yaşanan sıkıntılar Cemevleri’ne de dayatılacak mı?

    Bu küçük bir ayrıntı değil. Bu tam olarak Cemevlerinde yıllardır yaratılan birlik ve beraberlik kültürünün, Erdoğan modeli ile yıkılıp, yıkılmayacağına ilişkin bir kaygının sonucu…

    Peki Turizm Bakanlığı Cemevlerine atadığı memurlar eliyle ne yapacak? Alevilerin dediği gibi namaz mı dayatılacak, yoksa sunni eğitim mi? Bu ve daha pek çok soru var akıllarda…

    Bu soruların hepsinin olumsuz olarak pratiğe geçmesinin de tek bir sonucu var, o da Alevilerin devletleştirilmesi!

    Buna da tüm Aleviler, topyekun karşı çıkıyorlar.

    KILIÇDAROĞLU’NU KİMLİK SİYASETİNE HAPSETME PROJESİ 

    Peki Erdoğan, bu proje ile Aleviler’in desteğini alamıyorsa, nasıl bir siyasi bir beklenti içinde olabilir?

    Erdoğan, tam da böyle bir proje üzerinden kavga etmek istiyor olabilir. Aleviler’le değil, Alevi kimliği tartışma konusu olan olası Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu ile…

    Erdoğan’ın son projesindeki asıl hedefi Kılıçdaroğlu. “Ben senin bahçene girdim” diyen Erdoğan, bahçeyi talan etmeye doğru ilerlerken, Kılıçdaroğlu’nun nasıl bir pozisyon alacağını bekliyor. Kılıçdaroğlu, savunmaya geçerse muhtemelen Cumhurbaşkanlığı propagandası süreci boyunca Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği üzerinden bir siyaset alanı yaratarak, onu buraya hapsedecek. Kılıçdaroğlu, savunmaya geçmezse, bu Aleviler’i kendisine küstürecek…

  • Yoksulluk ve sakatlığın ortak toplumsal niteliği

    Bu yazımda yoksulluk ve sakatlığın ilişkilerini ve ortak niteliğini ele almak istiyorum.

    Konumuz açısından YOKSULLUK, maddi değer ve olanakların sınırlılığı nedeniyle yaşam standartları ve kalitesindeki aşırı düşüklük durumu olarak; SAKATLIK ise, bedensel veya zihinsel bakımdan olağan yaşam sürecini güçleştirecek ve ek önlemleri gerektirecek ölçüde kısmen veya tamamen, fiziksel veya işlevsel yeti kaybı olarak tanımlanacaktır.

    Bu bağlamda yoksulluk ve sakatlık durumu arasında dolayımsız bir neden-sonuç ilişkisi kurulabilir. Yoksulluk durumu, sakatlığın ortamını oluşturmakta; sakatlık ise, önemli oranda yoksulluğun tüm tanımlayıcı öğelerini yansıtmaktadır. Bir başka anlatımla yoksulluk ve sakatlık sarmalı, gerçekte, tek bir sürecin değişik evrelerini veya birbirini izleyen halkalarını meydana getirmektedir Bu durumda iki kavram öylesine iç içe geçmektedir ki. Şöyle bir denklemi formüle etmekte, bazı küçük istisnalar dışında, ciddi bir sakınca bulunmamaktadır: Yoksulluk sakatlığa yol açar; sakatlık yoksulluğu derinleştirir ve yansıtır. Bu denklemin açılımı şöyledir: Yoksulluk, sakatlığın anası, sakatlık, yoksulluğun acılı çocuğudur.

    Yoksulluk, bir çeşit sakatlıktır. Çünkü, sakatlığın bütün kurucu öğeleri, aynı zamanda, yoksulluk durumunu tanımlamaktadır.

    Sözgelişi, beslenme yetersizliği, hem yoksulluğun bir göstergesi hem sakatlığın bir nedenidir. Sağlık hizmetlerine erişebilme ve yararlanma konusundaki yetersizlik de öyledir. Sağlıklı bir mekânda ve çevrede yaşamak, sahip olunan maddi olanaklarla ilgili bir şeydir ve yoksulluk durumunun doğrudan sonucudur. Sakatlığın da nedenleri arasında yer almaktadır.

    Akraba evliliğinin bilinen iki nedeni vardır: Birincisi mal dışarı gitmesin, gelir kaynakları azalmasın kaygısıdır. İkincisi ise cehalettir. Cahil aile, akraba evliliğinden doğabilecek ağır sorunları bilmemektedir. Öte yandan, sakat doğan çocuğunu, doktora götürmek yerine, kocakarı yöntemlerine başvurmakta; sorunu çözmek yerine, daha da vahim sonuçlara yol açmaktadır.

    Yine. doğal felaketler de yoksulla varsılı farklı vurmaktadır. Sel, toprak kayması, deprem gibi doğa olaylarından yoksullarla varsılların etkilenme oranı arasında uçurumlar bulunmaktadır.

    Yerel olsun, bölgesel veya küresel olsun tüm savaşlarda, varsıllar servetlerine yeni servetler katarken, cephelerde ateş hattında, cephe gerisinde salgın hastalıklardan ve sefaletten milyon milyon ölenler ve sakat kalanlar yoksul halk kitleleridir, iş kazalarında yaşamını yitirenler yine yoksul emekçilerdir.

    Bu listeyi uzatmak kuşkusuz olanaklıdır. Sanırım, gerekli değildir. Çünkü durum, istatistik ve kanıt sunmayı gerektirmeyecek ölçüde açıktır ve yoksulluğu tanımlayan, etkileyen tüm olaylar ve süreçler, dar anlamda sakatlığın, geniş anlamda engelliliğin nedenlerini oluşturmakta, yoksullarla sakatları aynı toplumsal yazgıya hükümlü kılmaktadır. Bu saptama, yoksullukla sakatlığın ortadan kaldırılmasının koşullarının da aynı olduğu, dolayısıyla her iki sorunun da aynı toplumsal program ve toplum projesi çerçevesinde birlikte ele alınabilecekleri ve alınmaları gerektiği anlamına gelmektedir.

    Yoksulluğu ve sakatlığı sona erdirebilecek program ve projenin biçimi ulusal, içeriği toplumsal ve sınıfsaldır.

    Biçimi ulusaldır. Çünkü, tarihsel olarak aydınlanma, ilerleme ve çağdaşlaşma devinimleri, ulusal devletin oluşması sürecinde ve onun çerçevesi içerisinde mayalanmış, yayılmış ve güçlenmiştir. Bu yüzden, tarihsel olarak ileri ya da geri bütün ülkeler için demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin çerçevesi ulus-devlettir. 20. yüzyıl boyunca tüm sömürge ülkeler, emperyalist bağımlılıktan ve ortaçağ geriliğinden ulusal devletlerini kurup bağımsızlaşarak kurtulabilmişlerdir. Bugün, küreselleşme adı altında ezilen uluslara dayatılan ve postmodern bir ilerleme projesi gibi sunulan program, ulusal devletine kavuşmuş ve bu sayede çağdaşlaşma yoluna girmiş olan ulusları, devletsiz bırakma ve yeniden sömürgeleştirme, yeniden geriliğe ve gericiliğe hükümlü duruma getirme arzusundan başka bir şey değildir. Devletsiz kalmış bir ulusun, yoksulluğu ve sakatlığı ortadan kaldırma araçları ve olanağı elinden alınmış demektir.

    Yoksulluğu ve sakatlığı sona erdirme projesinin içeriği toplumsal ve sınıfsaldır. Çünkü, bugünkü adaletsiz paylaşım ilişkilerine müdahale etmeksizin, büyük bir bölümü, tekelleşmiş 5-10 bin dolayındaki büyük sermaye sahibinin elinde toplanmış bulunan ulusal varlıkları ve kaynakları, yoksunluklar içerisinde kıvranan halk kitlelerinin ve tüm ulusun hizmetine sunmaksızın, üretimi çağdaş bilim ve teknolojiye dayalı olarak artırıp hakça paylaştırmaksızın yoksulluğun ve onun acılı çocuğu olan sakatlığın üstesinden gelme olanağı bulunmamaktadır.

    Cumhuriyet Devrimimizle birlikte yürürlüğe konulan ve adı açıkça 1961 Anayasamızda anılan bu proje, Sosyal Devlettir. Ne ki, Sosyal Devlet Projesi, son altmış yıl içerisinde dünyaya ve ülkemize egemen olan liberalleşme akımları ve girişimleri karşısında ağır darbeler yemiş; özelleştirmelerle kamusal alanın daraltılmasıyla, sosyal fonların kısılmasıyla eylemli olarak yürürlükten kaldırılmıştır. Bu projenin, tarihsel deneyimler ışığında yeniden ele alınması ve uygulamaya konulması yaşamsal önemdedir.

    Ulusal ve toplumsal kurtuluş projesi, geniş halk kitlelerini uyandıracak, örgütleyecek ve seferber edecek devrimci siyasete dayanmak zorundadır.

    Yoksulluk durumu, tıpkı sakatlık durumu gibi, geri ülke koşullarında yoksulluktan ve sakatlıktan kurtulmanın yol ve yöntemlerinin geliştirilmesini ve kullanılmasını engellemektedir. Bir başka anlatımla yoksulluk ve sakatlık durumu, geri ülke koşullarında, yoksulluk ve sakatlık durumunun sürgit devamının koşullarını yaratmaktadır. Yoksul insan cahil kalmakta, cahil insan her türlü aldatmacaya ve hurafeye açık halde bulunmakta; çoğu kez kendisini yoksul bırakan koşulların yaratıcısı siyasal seçenekleri kurtarıcısı gibi görebilmekte, onları iktidara getirmekte ve bu iktidarların devamını sağlamaktadır. Böylece bir birinden çıkan ve birbirinin üzerine kapanan fasit bir daire oluşmaktadır. Egemenliklerini, yoksul halk kitlelerinin bu zaafına dayanarak sürdüren zümreler, çıkarları gereği halkın cehaletinin, boş inançlara ve hurafelere inanma eğiliminin sürmesini ve pekişmesini körüklemekte; bu amaçla çağ dışı tarikat örgütlenmelerini en ücra köşelere dek yaygınlaştırmakta; halkın beynini ve vicdanını ipotek altına almaktadırlar. İşte bu nedenlerle devrimci siyaset olmaksızın, yoksul halk kitlelerini uyandırmak, uluslar-arası mali sermayenin ve onun yerli ortağı durumundaki ayrıcalıklı egemen zümrelerin direncini kırmak ve projeyi yaşama geçirmek olanaksızdır.

    Yokluğu, yoksulluğu ve onun tüm ürünlerini ortadan kaldırmak için yürürlüğe konulmuş olan ve ilk yirmi yılında baş döndürücü ilerlemeler sağlayan Çağdaş Cumhuriyet projesi, emperyalist bağımlılığa ve ortaçağ geriliğine son veren bir devrimle kurulmuş; fakat geçen yüzyılın ortalarından itibaren galebe çalan karşı-devrim süreciyle yitirilmiştir. Onu yeniden kazanmak ve tamamlamak için devrimci siyasete gereksinmemiz vardır. Nasıl Çağdaş Cumhuriyetin kuruluşu Kuvayi Milliye mücadelesine dayanmışsa, şimdi Çağdaş Cumhuriyeti yeniden kazanmak için ikinci bir Kuvayi Milliye mücadelesi ve ruhu gerekmektedir. Yoksulluğun ve sakatlığın üstesinden gelmenin başka bir yolu bulunmamaktadır.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir (Turhan.icli@gmail.com): 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Taraftar her zaman kendini haklı görüyor

    Futbol basit bir oyun…

    7’den 70’e herkes oynayabilir…

    Onun için…

    İster futbol oynasın…

    İster bırakıp yorumcu olsun…

    İsterse sadece futbol izleyicisi olsun…

    Herkes futbola yorum yapabiliyor…

    Bu nedenle…

    Yönetici, teknik kadro, futbolcu, taraftarlar arasında sorunlar yaşanmaktadır…

    Bunun nedeni ise…

    Özellikle…

    Bazı taraftarlar…

    Futboldan anlamıyor…

    Ama anladığını sanıyor…

    En kolay yolu da futbolda bilgi taslamak…

    Herkes Fatih Terim, Ersun Yanal, Şenol Güneş Emre Belezoğlu, Sergen Yalçın, Arda Turan olmayı hayal edebilir…

    Hatta, Messi, Ronaldo, Haaland, Neymar gibi dünya yıldızları gibi olmayı da hayal edebilmektedirler…

    Hayal etmek başka…

    Gerçekçi yaklaşmak başka…

    Sorun da burada çıkıyor…

    Taraftar bir futbolcunun kaçırdığı gol pozisyonu için” Bu golü bende atardım” diyebilmekte…

    Teknik direktörün taktiksel anlayışını bile eleştiriyor…

    Bu takım…

    3-5-2 veya 4-4-2 oynayamaz eleştirisi yapmaktadırlar…

    Böyle düşünen taraftarlar…

    Futbol kültürüne zarar verecek hale gelmiştir…

    Stadlardaki olaylar da bu düşüncenin ürünüdür…

    Taraftar takımının…

    Her maçta galip gelmesini ister…

    Futbolda böyle bir olay şimdiye kadar yaşanmamıştır…

    Yenilmeden şampiyon olan veya olamayan takımlar vardır…

    Bu takımlar her maçı kazanmamış, beraberlikler almışlardı

    Türkiye liglerinde…

    Daha sezonun sekizinci haftası…

    Hiçbir takım şampiyon olmamış…

    Hiçbir takım küme düşmemiş…

    Taraftar…

    Kulüp başkanını, teknik kadroyu istifaya davet ediyor…

    Futbolculara “Formanızı çıkarın….s….r olup gidin” diyebiliyor…

    Milli maçlarda bile…

    Kendi taraftarı olmayan bir milli futbolcuya bile çirkin sözler söyleyebiliyorlar…

    Kaleci -şu anda teknik direktör- Volkan Demirel örneği ortada…

    2017 tarihinde Galatasaray’ın stadı olan Türk Telekom’da oynanan Kazakistan maçı öncesi sahaya ısınmak için çıktığında çirkin tezahürat nedeniyle çalışmayı terk etti ve maça çıkmadı…

    Demirel’e böylece milli takım kapısı da kapanmış oldu…

    Şimdi suçlu kim…

    Volkan Demirel mi?

    Ona çirkin sözler söyleyen taraftar mı?

    Bu nedenle…

    Futbolda taraftarlar takımlarına hem destek, hem de zarar veriyor…

    Ve kendini her zaman haklı görüyor…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Orta sağdan sağa patinaj…

    Yirminci Yüzyılın ortalarında doğan bizim kuşak, daha doğrusu bu kuşağın, aklı başında, vicdanı yerinde kişileri, gençliklerinde hayatlarını karartan üç büyük yobaz katliamına tanık olmuşlardır: 1978 Maraş katliamı, 1980 Çorum katliamı ve 1993 Sivas felaketi, yakılan insanlar! Çocukluğumuzu dehşete uğratan 6-7 eylül olaylarını da katarsak -ki katmalıyız, çünkü bu vaka sadece bir aşırı ulusçu cinnet değil, bütün gayrı müslim yurttaşlarımızı hedef aldığına göre basbayağı gerici ve açgözlü bir yağma idi- vakalar dört olur. Bizim kuşağın aklı başında, vicdanı yerinde kişilerinin, mazide Kubilay’ın kafasını kesmiş bu akımlara karşı adına ne derseniz deyin, – ister gericilik, ister yobazlık, ister köktendincilik, ister siyasal dincilik- her zaman “teyakkuz”da olması doğaldır.

    Kökten dinciliğin dünyada etkinleştiği, ülkemizde neredeyse her gün kadınların yakın ilişkideki bir erkek tarafından katledildiği, şort giyiyor diye saldırıya uğradığı, evinin bahçesinde bira içtiği için darp edildiği bir tarihsel süreçte bu “teyakkuz” gereklidir. Aksi, maalesef aymazlığa girer.

    Öte yandan toplumun çeşitli katmanlarıyla ilgili gözlemler, Türkiye Cumhuriyeti ahalisinin dincilik şöyle dursun, hiç de o kadar dindar dahi olmadığı doğrultusundadır. Niçin mi? Gerçek dindarlar, dinlerin günlük ritüellerinin ardındaki anlamı içselleştirirler; böylece vicdanları uykuya yatmaz, etkin bir unsur haline geçer. “Başını sıcak tut, ayağını serin/ Bu dünyada bir iş bul, düşünme derin” felsefesini pek seven halkımız, bu düsturun ve pek doğal olan ölüm korkusunun gölgesinde, din üstüne pek düşünmez; kötü bir şey yaparsa da “şeytana uydum” savunusunu yeğler. Genelde dine yaklaşım pragmatiktir. Bu pragmatizm, günlük çıkar neyi gerektiriyorsa ona uymak biçiminde kendini belli eder, elbette herkeste değil.

    RP’DE YÜZDE 5’TEN AKP İLE YÜZDE 45’E

    Tarikatların yasal serbestiye kavuşmadığı gençlik yıllarımızda, mevcudiyetleri ve etkinlikleri sınırlı idi. O dönemde, yani 1970’lerde, tarikatlarla temas halinde olan Milli Nizam (diğer adı Refah) Partisinin (Necmettin Erbakan) aldığı oy oranı yüzde 5 idi ve kimse bir tehdit sezmiyordu.

    Otuz yıl sonra Refah Partisinin yerini azametle dolduran AKP oyunu yüzde 45’e çıkarttı! Ne olmuştu? Dünya, vahşi kapitalizmin teknoloji maskesi takmış çeşidine, neoliberalizme teslim olmuş, sosyal devletin eğitim, sağlık, kültürden el çekmesi ile devletin yerine geçen çok uluslu şirketlerin teknolojiye dayanarak fiilen çalışan emekçi sayılarını müthiş azaltması ile yoğun işsizliğe yol açılmış, emekçilerin gerçekten Tanrı’dan başka sığınacak yeri kalmamıştı. Komünizmi yıkacağım diye her yörede dini destekleyen ABD, örneğin Afganistan’da, örneğin Orta Doğu’da dincilerin silahlanmasına dahi göz yummuş hatta bunu desteklemiştir. Bu süreç bizim, Türkiye Cumhuriyeti’mizin ABD icazetli 12 Eylül darbesini yediği süreçtir.

    Günümüze değin şiddetlene, zayıflaya devam eden süreçte, Avrupa’da Sosyal Demokrat partiler fiilen sağa kaymışlardır. Bizde de benzer durum söz konusudur. Malum, 12 Eylül tüm siyasal partileri kapatmış – CHP dahil,- önderlerini bir tür hapse koymuştur – Ecevit, Demirel dahil. Partilere ve siyasilere uygun görülen siyaset yasağı yıllarca sürmüştür. Daha sonra ikinci hayatlarına başlayacak olan partiler, hayli değişmiş olarak doğacaklardır.

    Partilerin başlarına böyle şeyler gelebiliyor: ABD istiklalinin kahramanlarından Georg Washington’un, ırk eşitliğinin savunucusu Abraham Lincoln’ün partisi olan “Cumhuriyetçi” parti, bakar mısınız 21. yüzyılda ne haldedir? Bizim CHP’miz de benzer bir değişime uğramıştır. Sakın yanlış anlaşılmasın, Sayın Kılıçdaroğlu’nu Trump’la filan kıyaslıyor değilim. Kemal beyi tenzih ederim. Ancak iki partinin kaderinde, liderlerden bağımsız, toplumsallıkla ilgili bir benzeşmeye dikkat çekmek istiyorum. Öyle sanıyorum ki 12 Eylül’ün gaddar dişleri arasından geçen CHP, Mili Mücadeleden gelen genlerini ve Atatürk devrimlerine inancını o öğütme sırasında yitirmişti. Kurucu parti olma şanından vaz geçemediği için aldanan biz seçmenler bu acı gerçeği sindirelim ve daha fazla üzülmeyelim.

    CHP REFLEKSLERİNİ YİTİRMEMİŞ OLSAYDI…

    Öyle anlaşılıyor ki CHP, AKP’nin türban meselesini istismar edeceğine dair bir duyum aldı, ve onlardan önce biz dindarları rahatlatalım kaygısı ile, o kadar acele etti ki, ne eş zamanlı olarak, örtünmeme hakkı uğruna öle öle mücadele eden İranlı kadınları hatırladı, ne de bu tuhaf girişimi yaptığı günün “kadın”ın yurttaş sayılmasının ve öyle kalabilmesinin temeli ve güvencesi olan Medeni Yasanın doğuşunun yıldönümüne rast geldiğini düşünebildi! Reflekslerini yitirmemiş olsaydı, AKP’nin gündemi değiştirmesine gülüp, AKP’li olmayan kimi türbanlı hemcinslerimizin AKP polisince coplanırken çekilmiş fotoğraflarını, kendisine verilen buyruğa uymayıp “Allah’dan korkarım, yalan söyleyemem, camide içki içilmedi” diyebilen vicdan sahibi imam kardeşimizin sürülmesi olayını ve daha nicelerini hatırlatıp, asıl gündemi yani iflası, yani yoksulluğu, yani yolsuzluğu, yani adaletsizliği, yani uyuşturucu sevkiyatını, yani çocuklara tasallut edilmesini, hukukun yok oluşunu, askerlerimizi kimin için şehit ettiğini, sansür yasasını gündeme sürerdi. Reflekslerini yitirmemiş olsaydı, illa böyle bir kanun teklifi ile ortaya çıkmak istiyorsa, metni tüm kadınlar adına, kadınların giyimine karışılmamasını güvenceye alma amacını taşıyacak bir tarzda oluştururdu. Yani isteyen başını kapatır, isteyen şort girip bacağını açar, karışılamaz anlamını taşıyacak hukuki üslupla kaleme alırdı.

    GÜL VE ARINÇ SUSKUNLUKLARINI NEDEN BOZDU?

    CHP kurmayları bana kızacaklar, zarar yok, kızsınlar: Bilgeler ne der, “Karşıtın seni övüyorsa, ‘nerede hata yaptım’ diye düşün!” Epeydir sesleri çıkmayan A. Gül Beyefendi ile B. Arınç Beyefendi, Sayın Kılıçdaroğlu neoliberalizme karşı haklı bir duruş benimseyip, sosyal devlete geri dönmekten söz edip hepimizi sevindirdiği sırada koyu suskunluklarını bozmayan bu pek sayın beyefendiler, şimdi niye CHP’ye övgüler düzüyorlar? Tarihsel yüzde 5lik oyunu, yüzde 45’e çıkartmış AKP zihniyeti, iflasa rağmen yüzde 30’a ancak inmişse, bu bize bir şey gösteriyor: Üçte bir nüfusumuzun gerçeklere bakarak, aklını kullanarak değil, duygu alışkanlıklarıyla ya da mensubu oldukları yakın grubun yani ailenin, aşiretin, tarikatın başkanının sözüyle oy verdiklerini. Bu yüzde otuzun bir kısmının, AKP’nin 2011’de Ulusal Eğitim yasasını değiştirmesinden sonra yetişen gençler olduklarını da akılda tutalım. Aç kalsa da AKP’den vaz geçmeyeceği anlaşılan bu kesim CHP’ye mi oy verecek! Hayır, asla!..

    Ama, 6’lı masada teferruat gibi duran pek sayın beyefendilerin, yani Davutoğlu’nun, yani Babacan’ın yani adını bir türlü aklımda tutamadığım eski Sivas belediye başkanı beyefendinin partilerine, evet onlara oy verebilirler, bu icazetten sonra! CHP kurmayları, önümüzdeki seçimde, şimdi teferruat gibi duran partilerin toplam oyu CHP oylarını geçerse, şoka girmesinler, bu ihtimale hazırlıklı olsunlar!

    CHP’NİN TARİHSEL SORUMLULUĞU

    Sevgili okur, bu satırları zinhar, CHP’ye oy vermeyin anlamı çıksın diye yazmıyorum, bilakis verin, verelim: Şu anda hala ana muhalefet partisi olan CHP’nin tarihsel sorumluluğunu bir kez daha hatırlatmak için yazıyorum: Orta soldan gelip orta sağa demir atmış olması ana muhalefet partisini sorumluluktan kurtarmıyor! Nedir bu sorumluluk, tüm muhalefeti demokrasiye ve ülkeye sahip çıkabilmesi için konsolide etmek. CHP, sadece orta sağ ve sağ partilerle işe girerek, vahim bir hata yaptı; düzeltilebilir. Tüm muhalif partiler demokratik seçime, hukukun üstünlüğüne, bireyin hak ve özgürlüklerine saygılı iseler, niçin soldaki partilerle birleşilmesin; hala birleşilebilir.

    SOSYALİST AYDINLARA HATIRLATMA

    Bir hatırlama da sosyalist aydınlara yapmak isterim: İnsanlığın, toplumların üzerine kuruldukları temel olan iktisadi ilişkileri, üretim, dağıtım, bölüşüm ilişkilerini irdeleyen tüm bilgi ve düşünce birikimini sahiplenen sosyalistler, doğal ki en doğru tahlilleri yapacaklardır: Yalnız, haklı olmanın vicdan rehaveti içinde unutulmaması gereken bir şey var: Yaşadığımız tarihsel dönem! Bu dönem üretim teknolojinin el verdiği her alanda fabrika dışına, yani örgütlü işçilikten uzağa taşındığı; ulusal bütünlüğün karşısına, “kimlik politikaları” adı altında dar grup özseverliğinin dikildiği bir dönem. Uzun açıklamalarla oluşturulan bildirilerin, (bildirilerden vaz geçilsin demiyorum) oy kullanmaya gidecek, diyalektik düşünebilmeyi benimsememiş kitlelerde bir kıpırtı yaratamayacağı unutulmamalı, diyorum. Naçizane kanım, Türkiye Sosyalistlerine de tarihi bir görev düştüğü yönünde: Aralarındaki görüş ayrılıklarını şimdilik göz ardı edip birleşerek CHP’yi; ve türbanın*

    anayasa güvencesine alınmasına onay vereceğini açıklayan HDP’yi uyarmalıdırlar, gibi gelir bana;

    “Anladık, ortanın sağındasınız, bari orda durun, sağa patinaj yapıyorsunuz, uçuruma düşecek, bizi de peşinizden sürükleyeceksiniz” uyarısının tam zamanıdır!

    * Emre Kongar hoca çok haklıdır : “Sorun başörtüsü değil, ‘türban’’: Söz düşünceyi belirler, beyin böyle işler; düşünce sözü belirlemez. O nedenle sözcükler sanıldığından büyük önem taşır. Kim ki “türban” sözcüğünün yerine “başörtüsü” diyorsa, türban sözcüğünün işaret ettiği siyasallaşmış İslam’ın üniforması olma gerçeğini bilerek ya da bilmeyerek örtüyordur. Geleneksel baş örtüsü hiçbir zaman yasaklanmadı bu ülkede. Büyük annelerimiz, başlarını böyle bağlamıyorlardı. Osmanlı ailesinin kadınlarının ise başı açıktı. Siyasi İslam’ın üniformasını toplumumuza benimseten ve sonra da yasaklama beceriksizliğine yeltenen, ABD icazetli 12 Eylül cuntasıdır. 1950’den beri tek başına iktidar olmamış, İsmet Paşa ve Bülent Ecevit başkanlığındaki bir iki yıllık ömrü olan koalisyonlar dışında iktidar yüzü görmemiş CHP’nin bu işi kendi marifeti gibi üzerine alınması ise bir başka garabettir.