Kategori: Yazar

  • Amasra faciasının yasal sorumluları

    Her maden faciasından sonra kamuoyunun artan hassasiyeti sonucu olayın şüphelileri hakkında hızla davalar açılır, tutuklamalar yapılır ve bir süre sonra her şey unutulur, gider.

    Hukuk sistemimiz bu tür olayları derinlemesine irdelemeye uygun olmadığı için faciaların gerçek nedeni ve sorumluları ne yazık ki ortaya çıkarılamaz. Bu durum dün böyleydi bugün de aynı.

    Anayasa’ya göre ülkemiz “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Tüm yasal düzenlemeler anayasa, yasa, yönetmelik hiyerarşisine göre yapılır ve uygulanır.

    Anayasa Madde 49 – “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. (Değişik fıkra: 3/10/2001-4709/19 md.) Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.”

    Anayasa’ya göre devletin, “çalışanları korumak” gibi bir görevi bulunmaktadır.

    Ayrıca, Anayasa’nın 168. maddesi “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir….” şeklinde başlamaktadır.

    6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nın İşverenin genel yükümlülüğü başlığı kısmında;

    Madde 4 – (1) İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede;

    a) Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar.

    b) İşyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar.

    c) Risk değerlendirmesi yapar veya yaptırır.

    ç) Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğunu göz önüne alır.

    d) Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır.

    (2) İşyeri dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan hizmet alınması, işverenin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.

    (3) Çalışanların iş sağlığı ve güvenliği alanındaki yükümlülükleri, işverenin sorumluluklarını etkilemez.

    (4) İşveren, iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin maliyetini çalışanlara yansıtamaz.

    Yine İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği’nde; “İşveren, işle ilgili her konuda işçilerin sağlık ve güvenliğini korumakla yükümlüdür” denilmektedir.

    Görülmektedir ki mevzuat, işçilerin sağlık ve güvenliğinden devleti ve işvereni öncelikli olarak sorumlu kılmıştır.

    14 Ekim 2022 tarihinde Bartın – Amasra’da, bir kamu kurumu olan Türkiye Taş Kömürü Kurumu Genel Müdürlüğü’ne (TTK) ait yeraltı kömür işletmesinde grizu patlaması sonucu 42 işçi hayatını kaybetmiştir. Bu işletmenin işvereni; ilgili kamu kurumudur, bakanlıktır, devlettir. Mevzuat gereği, sorumlular açıkça bellidir: Yükümlülük işverendedir.

    TTK, Eneri Bakanlığı’na bağlı bir kamu kurumudur. Tüm kadro atamaları, yatırım programları, işleyişle ilgili makro plânlamaları Bakanlık tarafından yapılır. Programlanan tüm işlemler Bakanlık onayıyla yürürlüğe girer.

    Kamu adına yapılan maden denetimleri ise, Çalışma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı tarafından yerine getirilir. Bu denetim yükümlülüğünün ne kadar yerine getirildiği özellikle sorgulanmalıdır. Bilirkişi ön raporunda da bu eksiklikler açıkça dile getirilmiştir.

    Kamuda yetki ve sorumlulukların nasıl kullanılacağı, yetki devrinin nasıl yapılacağı açıkça belirtilmiştir. Kamu yönetimi alanında “yetki devri”, kamu yöneticilerinin Anayasa, kanun, yönetmelik ve diğer düzenleyici işlemlerden kaynaklanan yetkilerinin bir kısmını, sınırlarını yazılı olarak belirlemek kaydıyla aynı örgüt içinde alt kademelere devretmeleri olarak tanımlanır.

    Yetki devrinde, sorumluluğun yetki devredilene geçmesi genel hukuk kuralıdır. Buna karşılık kanunlarda sorumluluğun devredenden ayrılmayacağına dair hükümler, üstün de sorumluluğunun devam edeceğini gösterir.

    Uzman görüşlerine göre, “Bakan ve her kademedeki Bakanlık ve kuruluş yöneticileri gerektiğinde, sınırlarını yazılı olarak açıkça belirlemek şartıyla yetkilerinden bir kısmını astlarına devredebilir. Ancak, yetki devri, yetki devreden amirin sorumluluğunu kaldırmaz.” denilmekte.

    Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere sorumluluk, hiyerarşik olarak en üst kademeden başlayarak aşağıya doğru inmektedir. Müteselsil sorumluluk ilkesi gereği de yetki ve sorumluluk oranında tahkikat yürütülmelidir. Amasra faciası ile ilgili soruşturma ve kovuşturmanın da bu doğrultuda yapılması uygun olacaktır.

    Oysa, tüm iş kazalarında en alttakiler asıl sorumlu gibi görülmekte ve hesap sorulmaktadır. Elbette ihmali olan herkesten hesabı sorulmalıdır ancak yetki ve sorumluluk silsilesine göre yapılacak uygulama daha adil olacaktır.

    Bugüne kadar yaşanan örnekler böyle olmamıştır, umalım bu kez farklı olsun…

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • Kendi kör noktalarımızdan çıkıp, hatalarımızı görme zamanı

    Ülkenin dinamik toplumuyla neden anlamlı bir iletişim kuramıyoruz?

    Neden herkes kendi yaptığını tek doğru sanıyor? Ve neden herkes kendi kör noktasındaki hataların ayrımına varamıyor?

    Toplum neden hala; kapalı-açık tartışması üzerinden ayrıştırılıyor?

    Neden ortada olmayan bir sorun on yıllardır böyle sürüp gidiyor?

    Geçmiş siyasi tarihleri incelersek, göreceğiz ki ortak akıl geleneği olan demokrasiden kopmuş; popülist, otoriter, tekli yönetim anlayışlarının trajik zafiyetler göstermesi şaşılacak bir durum değildir…

    Zira tekli sistemler; kurumsal kapasiteleri zorlarlar. Medya ile iyi ilişkiler kuramayan otoriter yönetimler çareyi medyayı yasaklarla çembere almakta bulurlar.

    Baskı ve zorlamalar onları uluslararası siyasi ve diplomatik arenada da gaf yapmaya iter ve yalnızlaşırlar.

    Her başarısızlıklarının var olan güçlerini kaybetme riski taşıdığını bilir ve erklerinin devamına önlem olarak; gerilim siyaseti yürütür, üstelik bunun zaman ve dozunu bazen kaçırır aleyhlerine dönmesine neden olurlar.

    İşte böyle zamanlarda ellerinde kalan tek argüman kutuplaştırmadır, tam gaz ona tutunurlar…

    Karşı siyaset yapan muhalefet için baktığımız zaman; her ne kadar içtenlik dolu olsa da, karşının elindeki argümanla mücadele çokta anlam içermediği gibi, beraberinde psikolojik üstünlüğün kaybına neden olur.

    Tıpkı, CHP’nin ortada olmayan “türban sorununu” gündeme taşıması gibi..

    Bu yüzden, bu minvalde öngörüsüz çıkışlar; popülist yöntemlerle kutuplaştırma dili ve otoriter siyasetin kişi hak ve özgürlükleri üzerinde yaşattığı tehdidin kaldırılması, yeniden parlamenter sistemin ve demokrasinin inşası için görev üstlenmiş muhalif siyasiler için şaşırtıcıdır.

    Birbirinden farklı siyasi kimlik çeşitliliğine ve bir araya gelmeleri çokta kolay olmayan kesimleri ortak davranmaya iten ve karşıtları birleştiren altılı masanın, ellerindeki en büyük dinamikleri;

    Bir kenara bırakılmış liyakat, kurumsal yapıların yıpratılmış kapasiteleri, ekonomideki çalkantılar üzerine ve tüm bunlara çözüm arayışlarını sunmak olmalı…

    Ülke 7-8 ay içinde gireceği kader seçimine; düşünme biçimini değiştirmiş ve hiç bir şeyin kolay olmayacağının farkındalığına varan, var olan sorunları çözecek ve yönetecek yeni alternatifler üreten, kutuplaştırma dili ile siyaset yapanların eline kendi argümanlarını tekrar vererek karşılarındakilerin ittifaklarını kolaylaştırmayan bir muhalefetle girebilmek için acilen; iktidar argüman ve siyasileriyle değil, bir şeyleri değiştirmek ve yeni bir şeyleri hayata geçirmek için iktidar perspektifi ortaya koymak zorundadır…

    Zira 6’lı Masa; siyasi kimlik çeşitliliğine, ittifak mecburiyetine herkesin ikna olmuş görünmesine ve başarıyı yakalayacak çoğunluğa yakın olmasına rağmen, henüz tüm endişeleri toplum hafızasından silmiş değil.

    Sadece muhafazakar ya da seküler yaşam tarzını benimsemiş insanlar üzerinden siyasetle de sileceğe benzemiyor…

    Oysa siyasi kulislerden, masalardan, meclis kürsülerinden tabana inmeyi başarsalar, ülkenin her kesimiyle, dinamik toplumuyla anlamlı bir iletişimi de başaracaklar…

    Ülke kaderini değiştirecek seçime aylar kala, artık herkes kendi kör noktasından çıkıp, hatalarını görmek zorunda.

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Anadolu’nun Anıt Kenti’nde efsunlu bir yolculuk

    İki yanından devasa palmiyelerin fışkırdığı, önünde yemyeşil bir yolun serildiği asırlık bir kapıdan giriyoruz Anadolu’nun anıt kenti Tarsus’a…

    Bu kapı, kentte türlü efsaneleri dilden dile yayılan, tarihin en güzel, hırslı zeki kadın hükümdarı olarak bilinen Kleopatra’dan adını alıyor. Tarsus, Antik Mısır’ın son Helenistik kraliçesi Kleopatra’nın tarihin akışını değiştirecek aşkını yaşadığı yer…

    Antik yazarlardan Plutarchos, tarihin en ünlü karakterleri arasında yer alan Marcus Antonius ile Kleopatra’nın Tarsus’taki Kydnos Nehri’nde buluştuklarını anlatır. Efsaneye göre, Antonius’tan çok sayıda davet mektubu aldığı halde bunların hiçbirini dikkate almayan Kleopatra, bir saltanat kayığı ile Kydnos Irmağı’nın içlerine doğru yelken açıp, ilerleyerek Antonius’la dalga geçer. Antonius, tek başına makam masasındaki yemekte Kleopatra’yı beklerken, o altın yaldızla kaplı, erguvan renkli yelkenleriyle nehre açılıp, yöre halkının kendisine eşlik ettiği yol boyunca ilerler. Efsaneye göre, Antonius, bu gemiye gelir, akşam yemeği burada yenir ve tarihe damga vuran aşk hikayesi de Tarsus’ta başlar…

    Tarihte dilden dile yayılan güçlü aşk efsanesinin başladığı yerdir Tarsus. O efsaneler ilçede bugün dilden dile yayılıyor, kadınlar elleriyle ördükleri şile yazmalar üzerine Kleopatra’nın güzeller güzeli yüzünü işliyor. Bugün bizi Tarsus’ta ağırlayan da bir bakıma, tarihin bu en güçlü kadını.

    Tarsus’ta, bu yıl ilki yapılan Festivaldeyiz. İlçe’nin batısında bulunan Kleopatra Kapısı’ndan içeriye, yüzlerce kişi ile birlikte giriyoruz. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen misafirlerin oluşturduğu korteje,  Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin dünyanın 37 ülkesinden davet ettiği yüzlerce yabancı turistler eşlik ediyor. Kortejin en başında da Kleopatra’yı giydiği kıyafetler ve yaptığı makyajla temsil eden kadınlar var.

    Sadece Kleopatra mı?

    Efsanelerin ana vatanı, tarihin en mitolojik kadın kahramanlarından Şahmeran’ın da öldürüldüğü yer. Rivayet odur ki Tarsus Hükümdarı bir gün çok hastalanır ve Şahmeranın etini yemenin ona iyi geleceği söylenir. Vezir, Şahmeranın peşine düşer ve onu bir hamamda öldürür. Şahmeranın etini yiyen Hükümdar iyileşir, aynı eti yiyen Vezir ise ölür… Tarsus’ta kalıntıları bulunan 15. Yüzyıldan kalma Eski Hamam işte Şahmeran’ın öldürüldüğü hamamdır…

    Bu efsanevi yer, dinlerin de beşiği…

    Tüm tek tanrılı dinler tarafından Peygamber olarak kabul edilen Hazreti Danyal’ın yaşadığı yer Tarsus. Peygamberin yaşadığı yer hala “Daylam Peygamber’in Makamı” olarak, Makam Semti olarak duruyor. İlçede onu tasvir eden resimler ve mezarının kalıntıları saklanıyor. Hıristiyanlık dininin en önemli karakterlerinden Paulus, Tarsus doğumlu. İncil’de de adı geçen Paulus adına yapılan St. Paulus Kilisesi de bu yolculuk da sizi karşılıyor. Yolun sonunda ise Eski Camiii var. Dinlerin buluştuğu nokta olan Tarsus, beraber yaşamanın da simgesi aynı zamanda. Bu yüz yıllara meydan okuyan kardeşlik duygusu, Festivalin de ana teması. Festival’de kortej yürüyüşünün ardından güzel bir konserde buluşuyoruz.

    Festivalin açılış konuşmasını yapan Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer, Tarsus’un bu asırlık vasiyetine şu sözlerle sahip çıkıyor:

     “Sizlere güzel şeyler söyleyenlerle, sizlere kardeşçe yaklaşanlarla, etnik ayrım yapmayanlarla, din, dil, ırk ayrımı, siyasi ayrımcılık yapmayanlarla beraber yürüyün. Ne çekiyorsa bu memleket ayrımcılıktan çekiyor. Ülkemizde kavga istemiyoruz. İnsanların ayrışmasını bölünmesini istemiyoruz. Böyle bir siyaset dilini de reddediyoruz. Burada dostça bir aradayız, bunu hep koruyacağız. Birliğimizi, kardeşliğimizi koruyacağız. Biz insanları buluşturacağız, kaynaştıracağız…”

    Tarsus’un adı Anadolu’nun Anıt Kenti olarak geçiyor… Dinlerin, efsanelerin, mitolojinin kenti… Tarihin en güçlü İmparatoru Büyük İskender’den, en güzel kadını Kleopatra’ya, efsanevi karakteri Şahmeran’dan, tüm tek tanrılı dinler tarafından peygamber olarak kabul edilen Hazreti Danyal’a, Aziz Paulus’a kadar; yüzlerce yıllık tarihe ev sahipliği yapmış büyüleyici bir yer burası. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer de tüm bu tarihi anlatırken, medeniyetlerin beşiğinden tüm ülkeye “kardeşlik” çağrısı yapıyor. Seçer, “İnsanlarımızı kaynaştırmak, onları bir araya getirmek, ortak dilde ortak vakit geçirmek, hoş vakit geçirmek” istiyoruz diyor. Mezopotamya’nın Anadolu’ya açılan kapısına herkesi davet ederken, kültür transferine de dikkat çekiyor. Kendisi de Tarsuslu olan Vahap Seçer’in çağrılarında vücut bulan kardeşlik ve ortaklık dileği, tam da bu toprakların yüz yıllara yayılan tarihinden besleniyor. 

    Hemen belirteyim, yakın tarih de Tarsus’un dikkat çekici özelliklerinden. Bunu Vahap Seçer’in bizi uğurlarken hediye ettiği kitaplardan anlıyorum. Vahap Seçer’in ekibi kent belleğini diri tutmak için yaptığı çalışmaları anlatırken, sadece asırlık tarihi değil Cumhuriyet döneminin de Tarsus’a bıraktığı mirası fark ediyorum. Vahap Seçer, sinemalardan karikatüre, savaşlardan spora, hatta çeşmelere kadar önemli bir bellek çalışması kazandırmış buraya. Seçer’in bize hediye ettiği kitaplardan okuduğum Cumhuriyet döneminin baloları, piyesleri, tiyatro festivalleri, sfenks karikatürleri de Tarsus tarihinin ilgi çeken bölümleri. 

    Sadece tarih mi? Bu festival boyu Tarsus’un orta alanına kurulu Gastronomi Merkezi de lezzetli bir tat bırakıyor damağımızda. Belediye Başkanı Vahap Seçer’in spesyali Tarsus Kebabı. Ama ürünler bununla sınırlı değil. Tarsus’un etli fındık lahmacunu, kerepiçi, kabak ve incir tatlıları başta olmak üzere kendisine has sayısız lezzeti var. Vahap Seçer’in özenle üzerinde durduğu ürün ise üzüm ve zeytin. Anlattıklarına göre, Tarsus Beyazı ve Sarı Ulak, Akdeniz’in geleneksel lezzetlerinden üzüm ve zeytinin, Tarsus florasında ün kazanmış türleri. Tarsus Beyazı çabuk tanelendiği için sofralık olarak tüketilen ve sadece Tarsus’ta yetişen üzüm çeşidi. Sarı Ulak ise oldukça dayanıklı bir zeytin türü. 

    Tarsus bu denli önemli, ama diğer taraftan da kadersiz… 

    Tarsus’un “kadersizliğinden” dem vuran da Tarsus Belediye Başkanı Haluk Bozdoğan. Bu hikayenin mutsuz bitmesini istemezdim ama Bozdoğan, bize, Syennesisler’den Persler’e, Roma İmparatorluğundan Selçuklular’a, Bizanslardan Araplara, Haçlılara, Ermenilere, Memluklara ve son olarak Osmanlı İmparatorluğu’na ev sahipliği yapmış bu tarihi yerleşim alanının, son çeyrek asrını akıl dışı bir karanlığa teslim edildiğini söylüyor. Haluk Bozdoğan’ın anlattıklarına göre burası, son 25 yıl tarihi efsanelerin dilden dile dolaşmadığı, insanların akşam saatlerinde evlerinden çıkamadığı, tiyatroların kapandığı, plajlarının kapandığı, fabrikalarının kapandığı sessiz bir yer haline getirilmiş. Haluk Bozdoğan, bu kısa sessizlik ve karanlık dönemini aşmaya niyetli. 2019 seçimlerinde belediye başkanlığı görevine gelen Bozdoğan’ın ilk işleri arasında halk plajını açmak, buraya bir tiyatro kazandırmak var. 

    Tam üç gün süren Festival’den her yere yayılan kardeşlik çağrıları kalıyor kulağımızda. Tarsus’taki üç gün Festival, sanki binbir gece masallarının içinde gezinmiş, mitolojik bir hikayenin parçası olmuş, efsaneleri görmüş hissi bırakıyor insanda. İki yanından devasa palmiyelerin fışkırdığı, önünde yemyeşil bir yolun serildiği asırlık Kleopatra Kapısı’ndan geri çıkarken, hafızamız büyülü hatırlarla dolu.

    Anadolu’nun Anıt Kenti’nde efsunlu bir yolculuğa çıkmak isteyenlere öneririm…

  • Türkiye Noterler Birliği körlerin imza sorunu hakkında dünyaya meydan okuyor

    Yazıma neden böyle bir başlık attım? Zira, 17 yıldan beri körlerin imzalarının geçerli sayılması için iki tanık uygulaması yasalarla kaldırılmış olmasına, BM Engelli Hakları Sözleşmesinin 12. Maddesinde belirtilen “Kanun Önünde Eşit Tanınma” hükmüne, BM Engelli Hakları Komitesinin, konuyu ayrıntılarıyla açıklayan 1 nolu yorumuna, Uluslar Arası Noterler Birliğinin yol gösterici tavsiyelerine ve nihayet Yargıtay 9, 12 ve 13. Dairelerinin kesin kararlarına karşın Türkiye Noterler Birliği (TNb), körlerin imzalarının geçerli olması için iki tanık uygulamasına ısrarla devam ediyor. Bu hususta, körler alanında faaliyet gösteren örgütlerin tepkileri ve Adalet Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın uyarıları da TNB’nin direncini kırmaya yetmedi. TNB, bu uygulamanın sona erdirilmesi için döne döne Türkiye Noterler Birliği Kanunu’nun 86 ve 87. Maddelerinde değişiklik yapılmasının zorunlu olduğunu söylüyor.

    KÖRLERİN İMZA SORUNU ÖNEMLİ MİDİR?

    Evet, son derece önemlidir. Zira, imza kişiliğin dışavurumudur. Dünyada ne kadar insan yaşıyorsa, o kadar farklı imza bulunmaktadır. Birey olarak insan, varlığını ve iç dünyasını imzası aracılığı ile ortaya koyar. İmza, “İşte ben buyum. Birey olarak varım ve başka bireylerden farklıyım” anlamına gelen bir iletidir; bir kişilik beyanıdır. Hele hele günümüzün, atomuna dek parçalanmış ve bireyselleştirilmiş kapitalist toplumunda imza kişiliğin kanıtlanmasının bir aracıdır aynı zamanda. Kişi isen, imzan vardır; imzan yoksa kişi değilsin.

    Yalnız burada, imzayı bir çizgisel şekil olarak algılamamak gerekir. Bir resim, bir şiir, bir roman, bir müzik bestesi, bir yontu da imzadır aynı zamanda. Zira, her türlü yaratının kendine özgü bir tarzı, tadı, rengi, estetiği ve niteliği vardır. Bütün bu yaratılar, yaratıcısının ruhsal dünyasını, içsel zenginliklerini ve yeteneklerini yansıtırlar. İmzanın çizgisel bir şekil haline dönüşmesi, kişiliğin simgeleştirilmesi ve kanıtlanması gereksiniminden doğmuştur.

    Şimdi şunu sorabiliriz: Noterlerin, geçerli sayılması için imzamıza iki tanık istemesi ne anlama gelmektedir? Çok açık değil mi? “Ben senin kişiliğini tanımıyorum. İki tanıkla kişi olduğunu kanıtla.” Bu, çağdışı ve son derece onur kırıcı bir tutumdur.

    Körlerin bütünüyle eğitimsiz ve cahil olduğu bir dönemde, özellikle borçlandırıcı işlemlerde risk altına girmemeleri ve aldatılmamaları için yaptıkları işlemi ona açıklayacak, yanlış bir işleme imza atmalarını önleyecek birilerine gereksinim duyulmasını anlamak olanaklıdır. Ama körlerin, öğretmen, avukat, sosyolog, psikolog, kamu yöneticisi oldukları, her düzeyde eğitim gördükleri ve ticaret yaşamında binlerce başarılı işlem yaptıkları günümüzde bunu anlamak ve hoş görmek olanaklı değildir. İşte bu yüzden, TNB’nin, iki tanık dayatmasına karşı yürütülen mücadele yaşamsal önemdedir. Bir kişilik sorunu olduğu kadar onur sorunudur.

    İKİ TANIK UYGULAMASI KALDIRILDI AMA…

    Bu yüzden ülkemizdeki körlerin çatı örgütü olan Türkiye Körler Federasyonu, demokratik ve mücadeleci bir niteliğe kavuştuğu 1994 yılından itibaren sorunu gündemine aldı. Bütün yasalaştırma önerilerinde ve özellikle demokratik, kapsamlı ve bütünlüklü yasa taslağı çalışmalarında tanık bulundurulması zorunluluğunun kaldırılmasına yer verdi. 2004 yılında açıklanan Engelliler Kanunu taslağına bu hususun girmesi için yoğun bir lobi faaliyeti sürdürdü. Sonunda Engelliler Kanunu ile Borçlar Kanunun 15. Maddesinde yer alan iki tanık uygulaması kaldırıldı. Tanık bulundurup bulundurmama, işlem yapan kör bireyin isteğine bırakıldı. Türk Ticaret Kanunu’nun ilgili maddesi yürürlükten kaldırıldı. Türkiye Noterler Birliği Kanunu’nun 73 ve 75. Maddeleri ile körler için iki tanık uygulaması kaldırılarak işlem yapan bireyin isteği esas alındı.

    Genellikle imza sorunu Bankalarda, Tapu Müdürlüklerinde ve Noterlerde yapılan işlemler sırasında karşımızı çıkıyor. Bu kurumlar yeni uygulamayı, Engelliler Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte hemen benimsemediler. Hatta, önemli bir direnç gösterdiler diyebiliriz. En azından iç mevzuatlarını yeni yasal düzenlemelere uygun hale getirinceye dek eski uygulamayı sürdürdüler. Ancak körler alanında faaliyet gösteren örgütlerin mücadelesi sayesinde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu 18 Haziran 2016 tarihinde Bankacılık Hizmetlerinin Erişilebilirliğine dair Yönetmeliği çıkararak sorunu önemli ölçüde çözdü. Zaman zaman banka memurlarının güncel mevzuat bilgisine sahip olmamasından kaynaklanan sorunlar yaşansa da görüşmeler yoluyla birkaç saat içerisinde çözüme kavuşturulabiliyor.

    Engelliler Kanununa karşın Tapu Tüzüğünde iki tanık zorunluluğunu dayatan madde kaldırılmamıştı. 2007 yılında bu maddenin iptali için Danıştayda açmış olduğumuz dava, 2011 yılında söz konusu maddenin iptali ile sonuçlanınca, tapu işlemlerindeki sorunlar da çözülmüş oldu.

    TNB, Engelliler Kanunu yürürlüğe girdikten sonra yedi yıl boyunca iki tanık istemeksizin işlem yapmakta iken, her nedense 2012 yılında bu tutumundan vaz geçerek iki tanık uygulamasına geri döndü. Bu uygulamaya karşı kör örgütlerinin yürüttüğü mücadele, Adalet Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın uyarıları, Yargıtay kararları ve İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun ayrımcılık nedeniyle verdiği para cezası, o gün bugündür sonuç vermedi. Türkiye Noterler Birliği, hukuk dışı uygulamasına, tüm dünyaya meydan okuyarak devam ediyor.

    Peki, ne yapmalı? TNB’nin ulusal ve uluslar arası belgelere ve yargı kararlarına karşın sürdürdüğü bu hukuk dışı direncini nasıl kırmalı?

    Bu konuda engelli hakları mücadelesinin tarihinde önemli deneyimler bulunuyor. Engelliler Kanununun çıkarılması konusunda epeyce isteksiz olan iktidar partisine karşı Türkiye Körler Federasyonu tarafından 2004 yılında TBMM’de gurubu bulunan partiler nezdinde yoğun bir lobi faaliyeti sürdürülmüş; 13 ilde yürüyüşler yapılmış ve imza kampanyaları düzenlenmişti. Sonunda yasanın yürürlüğe konulması başarıldı. Yine, Engelliler Konfederasyonu, istihdam hakkı konusunda engellilerin başlattığı açlık grevini yönetmiş; dönemin Çalışma Bakanı Sn. Faruk Çelik, altıncı günün sonunda Kadir gecesi geç saatlerde açlık grevi çadırını ziyaret etmiş; engelli yurttaşların tüm taleplerini kabul ederek açlık grevini sona erdirmişti.

    Öyle gözüküyor ki, TNB’nin bu hukuk dışı ve anlamsız direncinin kırılabilmesi için sistemli, sürekli ve sert eylemlere gereksinim var. Bakalım, el mi yaman, bey mi yaman!?

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • TFF başkan ve yönetimi de yabancı olsun

    Türkiye’de futbolda…

    Nedense bir yabancı hayranlığımız…

    Aldı başını gidiyor…

    Yabancı futbolcu cenneti olduk…

    Süper Lig’de ve 1.lig’de yabancı futbolcu oynatabiliyoruz…

    Süper Lig takımları sahada 8 yabancı, 1.lig takımları ise en fazla 5 futbolcuya yer verebiliyor…

    Tabi ki diğerleri…

    Ya yedek kulübesinde…

    Ya da tribünde oturuyor…

    Bu futbolcuları göndermek de zor…

    Tazminat vermek zorundasın…

    Yoksa futbolcular UEFA’ya gidiyor…

    Kulüplere transfer yasağı geliyor…

    Sonunda futbolcu parasını alıyor…

    Şimdi gündemde yine yabancı var…

    VAR diyorum…

    Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Büyükekşi, Video Yardımcı Hakem (VAR) için yabancı hakem getirebileceklerini açıkladı…

    İyi, güzel…

    O zaman yabancı hakem de getirin…

    Açıklama yaptığımızda Türkiye Süper Lig’inin Avrupa’nın ilk beşinde yer aldığını söylüyoruz…

    Hangi ülkede yabancı hakem hayranlığı var…

    Kaç yıldır yabancı hakem eğitmeni getirdik…

    Türkiye’de hakem eğitmeni olarak görev yapan İskoç Hugh Dallas, ”Türkiye’de VAR’ın seviyesi çok yüksek” sözleriyle…

    VAR da bir sıkıntı olmadığını dile getirmişti…

    Büyükekşi neden yabancı istiyor anlamış değilim…

    O zaman iyi bir yabancı eğitimci getirin…

    Böylece bu iş çözülür…

    Ne diyelim…

    Süper lig kadrolarında yabancı enflasyonu…

    Milli Takım Teknik Direktörü Alman Kuntz…

    Yabancı hakem yakışır…

    Gelin…

    TFF Başkanı ve yönetim de yabancı isimlerden oluşsun…

    Gidişat o…

    Hakemleri eğitmezseniz…

    Çıkış yolu bulamazsınız…

    Kendi değerlerimize sahip çıkıp…

    Kendi eğitimcilerimizle…

    Bu işi çözmek yerine…

    Yabancıyı getirmek…

    Çözüm olmaz…

    O zaman yeni Cüneyt Çakırlar çıkmaz…

    Sahada 8, maç kadrosunda 14, takım kadrosunda ki…

    21 yabancı sınırlamasını da kaldıralım…

    Gelin hep birlikte…

    Türk futbolunu yabancılara emanet edelim…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Amasra faciasının asıl sorumlusu havza madenciliğinden vazgeçen siyasi iktidardır

    14 Ekim 2022 tarihinde Bartın-Amasra’da Türkiye Taşkömürü Kurumu’na (TTK) ait yeraltı kömür işletmesinde meydana gelen grizu patlamasını incelemek üzere atanan bilirkişiler ön raporlarını 31 Ekim 2022 tarihinde tamamlamıştır.

    Ön raporda; olayın teknik nedenleri mevcut veriler ışığında irdelenmiştir. Buna göre;

    • Olayın, 320 kotundaki galeride dinamit atımı sonucu metan gazı patlaması ve akabinde kömür tozu patlaması olduğu,
    • Havalandırmanın yetersiz olduğu,
    • Metan drenajı yapılmadığı,
    • Kömür tozu ile mücadele edilmediği,
    • Çalışma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı tarafından yapılan denetimlerin yetersiz olduğu,
    • Teknik personel sayısının yetersiz olduğu,
    • İş Güvenliği eğitimlerinin ve Acil Durumlara yönelik tatbikatların yetersiz olduğu
    • tespitleri yapılmıştır.

    Ön raporda bu başlıklar detaylı olarak değerlendirilmiştir. Bilirkişi ön raporu önemli veriler içermektedir. Bu anlamıyla önemli ve değerlidir.

    Raporda özetle, facia geliyorum demiştir. Çalışma Bakanlığı Müfettişleri ve Enerji Bakanlığı elemanlarının denetim görevini gerektiği gibi yapmadıkları belirtilmiştir. Yeraltı kömür işletmeciliğinin olmazsa olmazı olan havalandırmanın yetersiz olduğu vurgulanmıştır.

    Teknik gerekçeler elbette önemlidir ancak olayın diğer etkenleri de oldukça önemlidir. Siyasi iktidarın uyguladığı özelleştirme politikası nedeniyle 2005 yılında sahadaki kömür rezervinin çok büyük bölümü (B sahası) Hattat Enerji ve Maden A.Ş’ye önce rödovans (kiralama) ile, 2019 yılında ise ruhsat devri yöntemiyle verilmiştir. Amasra A ve Amasra B sahalarının toplam kömür rezervi yaklaşık 622 milyon ton olup, bu rezervin 606 milyon tonu (% 97’si) söz konusu firmaya verilmiştir. Kamu kurumu olan TTK, havzanın bir köşesine sıkıştırılmıştır. Daha da vahimi, kurumun halen çalıştığı yeraltı işletmesinin alt kotları da aynı firmaya verilmiştir. Yapılan sözleşme gereği, – 400 kotunun altı söz konusu firma tarafından işletilecektir. Tabiri caizse kurumun ayaklarının altı oyulmuştur.

    TTK, şu anda -350 kotundan üstte üretim yapmaktadır. Maden kazasının yaşandığı derinlik, -300/-350 aralığıdır. Kurumun çalışacak fazla bir alanı kalmamıştır. Kalan rezerv için yapılması gereken büyük yatırımlardan vazgeçilmiştir.

    TTK’nın kullandığı mevcut üretim ve havalandırma kuyusu -250 kotuna kadar inmektedir. Ruhsat bölünmesi ve satışı olmasaydı mevcut kuyu derinleştirilebilir ya da daha derin yeni bir kuyu açılarak üretim plânlanabilirdi. Ancak, kurumun elinde kalan mevcut rezerve göre bu seçenek devre dışı kalmıştır. Bunun yerine kalan kömürü üretebilmek için desandri (meyilli galeri) sürülerek üretim yapılmaktadır. Kullanılan kuyu kesiti yaklaşık 33 metrekare iken desandri kesiti ortalama 14 metrekaredir. Derinlere inildikçe metan gazının arttığı bir gerçektir, bu anlamda ocak açıklığı kesitleri havalandırma açısından daha önemli hale gelmektedir. Bilirkişi ön raporunda alt kotlarda yeterli havalandırmanın yapılamadığı açıkça belirtilmiştir. Bu durum metan gazının birikmesine neden olmuş ve risk artmıştır.

    Amasra’da kömür sahasının bölünmesiyle havza madenciliğinden vazgeçilmiştir. Bütünlükçü ve uzun vadeli plânlama yapılamamış, günü birlik uygulamalarla idare edilmeye çalışılmıştır. Bu durum madenciliğin olmazsa olmazı olan büyük yatırımların yapılmaması sonucunu doğurmuştur. Derin yeraltı kömür madenciliğinde bu kabul edilemez.

    Kamu kurumlarında özerk bir yapının kurulamaması, siyasi müdahalelerin çok fazla olması nedeniyle iş disiplini sekteye uğramış, iş barışı bozulmuştur. Kurumun organizasyon yapısı, çalışanların üretim ve destek birimlerine dağılımı, iş yerinin gerekleri gözardı edilerek, tamamen politik müdahalelerle şekillenmiştir. Bunun sorumlusu da siyasi iradedir.

    Tüm bu gelişmeler sonucunda kurum çalışanları psikolojik olarak çöküntüye uğratılmıştır. “Zaten satılacak, kapatılacak nasıl olsa kömür kalmadı vb.” düşüncelerle moral motivasyonun kalmadığı bir ortamda sağlıklı bir iş ilişkisinin kurulması ve üretimin yapılması düşünülemez.

    Sonuç olarak; Amasra’da yaşanan maden faciasını sadece teknik bir sorun olarak görmemek gerekir. Havzayı parçalara bölerek satan, bu nedenle havza madenciliğinden vazgeçen ve yandaşlarına kadro vermek amacıyla liyakatsiz kişileri hak etmedikleri makamlara getiren, ayrıca yasanın emrettiği kamusal denetim görevini de yerine getirmeyen siyasi iktidar asıl sorumludur.

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesi.

  • ‘Kırk katır mı, kırk satır mı?’

    Doğrudur. Politikada eğer ağzınızdan çıkanları hesap edemiyorsanız, çuvallamaya başlamışsınız demektir.

    Ve hele aydınlığa bu kadar aç olduğumuz süreçte bu çıkışlar, bel bağlanan muhalefettense şüphesiz daha risklidir. Fakat eleştiri ve özeleştiri mekanizması da son derece ince nüanslar içerir…

    Karşıdakini yerle yeksan eden, iradesini zedeleyen eleştiri kültürünü düstur edinenler, yaşadıkları coğrafya iklimini unutup, bu yok etme üzerine inşa edilen kültürün günü saati geldiğinde topluma da dokunmayacağını mı sanıyorlar?

    Ne oldu?

    Son bir ayda, muhalefet içinde kendisine biçilen misyonla değil, kendi kendine biçtiği misyonla davrananların yaptığı bir kaç sağlıksız tutumsal çıkış yüzünden, “geliyor gelmekte olan” derken, oluyor olacak denilerek yine yeniden bir “hızlandırılmış” seçim yaşayıp oldubittiye mi geleceğiz?

    Bu toplumun kodları “sağ çeker” diyerek yine mi kabul edeceğiz?

    Son yerel seçimlerde oy veren, ısrarlı dirence sahip milyonların anlamlı olduğu kadar değerli kazanımlarını silip unutacak mıyız?

    Son derece daraltılmış meşru alanda, tüm olanakları kendilerine kullanan muktedirlere karşı verilen mücadeleleri “değersiz” görüp çöpe mi atacağız?

    Sol ve sosyal demokrasiyi ilke edinmiş, tüm çabalarını “insan hak ve özgürlüklerini” sahiplenmeye adamış, bu uğurda; baskılar, gözaltılar, tutuklamalar arasında “ateş çemberi” içine hapsedilmiş ama yine de dirençten düşmemiş bu insanların bedel ödeyerek elde ettiklerinin üzerine çizgi mi çekeceğiz?

    Farklı sınıflardan, katmanlardan insanların gücüyle birleştirilerek kazanılanları yakacak mıyız?

    Başka insanların hayatları ve yaşamın adilce devamı için; kaygı duyan, eşitlikçi, insandan yana olanların emeklerini muhafaza etmeyecek miyiz?

    Korkunun, yasakların, sert bir otokratlığın hakim olduğu atmosferde, hukuksuzluğun ve karanlığın içinde adeta distopyayı yaşarken ve tekliğin gücüyle; yaratılan ve yaşatılan bunca baskıya rağmen, hemen yanı başımızda belirmiş ışığı, eleştiri adı altında sürekli kendimizden olana vurarak elimizin tersiyle itecek miyiz?

    Tüm ülke kaynaklarını tek elde toplayıp, erklerinin devamı için kullananlara ve uluslararası yaşanan “Pandemi” gibi şiddetli soruna rağmen, ortaya koydukları sinerji ve enerjiyle toplumun yaralarına dokunup, saranların başarılarını görmeyecek miyiz?

    Ve son bir yılda asla bir araya gelmez, getirilemez denilenleri bir araya getirmekle kalmayıp, halk tabanında umut yeşertip, güven tazeleyenleri bir çırpıda silkeleyecek miyiz?

    Eleştirelim, eleştirelim ama 6’lı masanın en büyük ayağı ve ülkenin ana muhalefet partisi olan CHP’nin damarlarına nüfuz edecek kadar bıçağı batırmayalım. Zifiri bir karanlıktan araladıkları ışığın kapısını kapatmayalım…

    Her bir şeyi unutsanız da; büyük çoğunluğu yoksulluk içinde kıvranırken, doymak bilmez bir avuç insanın tüm kaynakları sömürmesine izin verilen yerde ne huzur ne de mutluluk olur…

    Ve unutmayın ki gücü elinde bulunduranlar ne kadar haksız olursalar olsunlar, onları haklı gösterecek bir yargıç bulurlar…

    Ama yine unutmayalım ki, her ne kadar küresel ortamlarda seçimler büyük dönüşümler getirmese de, anlamlı bir ışığı beraberinde getirir. Biraz nefes almak hepimizin hakkı değil midir?

    İşte tam da bu noktada vazgeçmeyelim. Zira, toplumsal haklılıktan ve toplum yargıcından daha büyük bir güç yoktur…

    Evet, doğrudur; Hak edilmemiş devasa yüklerimiz var ama pes etmeyelim…

    Ki zaten popülist, aşırı sağ ve otoriter tutumlar “demokrasiyi” riske attığında, muhalif siyasetçiler farklılıkları bir kenara bırakıp geniş bir koalisyon oluşturmak zorundadır..

    Şimdi; asla bir araya gelmez denilenleri bir araya getirerek, farklılıkları “aydınlık” yarınlar için bir masada toplayanları bu kadar kolay harcamayalım…

    Zira sondan bir önceki duraktayız ve içinde bulunduğumuz süreç “kırk katır mı, kırk satır mı?” çıkmazının içine hapsolmuşken, hiç birimizin ufukta beliren ışığı harcama lüksü yok.

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Karaelmas

    “Yine bir kömür

    kütürdedi sobada

    kayıp bir madencinin

    kalbi rast geldi

    atıverdi sıcak odada”

    Sunay AKIN

                                                                                                                                                       Karası işçiye, elmas patrona.

     

    Sonbaharın serin bir akşamında 14 Ekimde Çeşm- i Cihandan / Amasra’dan kara haber geldi. Madende yine grizu patlamış, nefeslikten kapkara duman yükselmeye başlamıştı. Madenciler bunu çok iyi biliyordu, soluğu kuyubaşında aldı kadını, çocuğu, yaşlısı.

    Kolay değildi elbette fidan gibi delikanlısını, gözünden sakındığı oğlunu, yakışıklı babasını sonsuza kadar kaybetme korkusu.

    Madene inen gençlerin hayalleri vardı. Okula başlayan çocuğu ile gurur duyanı, doğacak oğlunu hayal eden baba adayı, eşine evlilik yıldönümü için sürpriz yapacak olanı, evleneceği kıza hediye alma heyecanı ve daha bilinmeyen pek çokları…

    Acı haberle tüm hayaller, tüm umutlar toprağa gömüldü. Hava karardı bütün gönüller kapkara oldu.

    Kömür ocağında grizu patladı, 41 madenci yaşamını yitirdi. Havza bu olaylara alışık deniyordu ama ölüme nasıl alışılırdı ki…

    Yönetenler de geldi baca ağzına. Nutuklar çekildi. Gereken yapılacaktı. “Şehitlerin” yakınlarına kucak açılacaktı. Bunlara alışıktı madenci yakınları ama “hamdolsun 24 saatte cenazelere ulaştık” sözünü yeni duyacaktı. Keşke “hamdolsun işçilerimize sağ salim ulaştık” denebilseydi.

    Keşke madenciler vardiya bitiminde türkü söyleyerek çıksaydı kuyudan, alınteri kömür tozuna bulanmış. Sadece kara gözleri görünseydi, gülümseyince beyaz dişleri.

    Olmadı, olamazdı. Çünkü; ucuz işgücü üzerinden sermaye birikimi için madencilerin bedel ödemesi gerekiyordu. Birilerinin rahat yaşaması için onların çile çekmesi, canlarını vermesi gerekiyordu.

    Soma’da fıtrat olan Amasra’da kader olmuştu. Oysa madencinin kaderi bu olmamalıydı. Bilimin, tekniğin rehberliğinde ortak aklı kullanarak en zor işler kolaylaştırılabilirdi. Ama egemenler en ucuzu tercih ediyordu her zaman. Ucuz olan da insan emeğiydi, insan hayatıydı buralarda.

    Bu durumdan örgütlü mücadele ile kurtulabilirdi madenci ama örgüt yöneticilerinin hesabı başkaydı besbelli ki. Yönetenlerin yanında poz vermek daha çekiciydi. Çok zorlanırlarsa “provokasyona gelmeyin” deyip işin içinden çıkılırdı.

    İlk günlerin hengamesi geçince derin bir acının ağırlığı düşer gidenlerin evlerine. Ateş düştüğü yeri yakar sonuçta. Yitip giden hayatlar, geride kalan parçalanmış yürekler, acılar, acılar…

    Devletin en üst ağzından olay “kader plânı olarak kabul edilip tekrar olabileceği de” söylenince bundan sonraki gelişmelerin seyri belli gibidir. Her zamanki gibi birkaç günah keçisi bulunup gereği yapılacak ve kamu vicdanı rahatlatılacak.

    Bu topraklar çok eskilerden beri acıya alışıktı. 1906 yılında Osmanlı maden işçilerinin yaralanma riski, Avrupa ve ABD deki işçilere göre 5 ile 25 kat fazlaydı. 1000 ton kömür çıkarılması için Osmanlı’daki ölüm oranları, İngiltere ve Fransa’ya göre 10 kat fazlaydı. Maden işçilerinin kara bahtı yaklaşık iki asırdır değişmedi. Zihniyet değişmediği sürece bu döngü devam edecek gibi.

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesi.

  • Sakatlık tanımına ilişkin bakış açımızı değiştirmeliyiz

    Ülkemizin, sakatlık ve sakatlar konusundaki bakış açısını, köklü bir eleştiriye tabi tutmaya ve devrim niteliğinde bir yaklaşımla değiştirmeye şiddetle gereksinmemiz var. Ne demek istiyorum? Açıklıyayım.

    Engellilere tanınan haklardan yararlanabilmek yani hak öznesi olmak için vücut fonksiyon kaybı oranının en az %40 olması gerekiyor. Engelli sayılmak için kullanılan bu % 40 oranı, yıllardır hiç sorgulanmaksızın mevzuatımızda yer alıyor. % 39 olunca, neden bütün haklardan yoksun kaldığımız merak edilmiyor; bundan dolayı canı yananlar sakatlık sınırı için bir başka oran, örneğin % 30-35 oranı gibi değerler öneriyorlar. Böyle sınırlar konulmasının saçma olduğunu, buna gereksinme de bulunmadığını hiç kimse düşünmüyor.

    Gerçekten de nereden çıkmıştır bu % 40 meselesi? Bu uygulama, hangi bilimsel analize veya hangi pratik gereksinmeye dayanıyor?

    Hiçbir ülkede % 40 ya da başka bir oran kullanılmıyor. Birleşmiş Milletler Sağlık Örgütü’nün engellilik kriterleri arasında bu çeşit oranlar bulunmuyor. Elbette vücudumuzun her hangi bir organının veya bu organın işlevinin ne kadarının eksik olduğu bilimsel olarak saptanabilir. Ancak bu bize sakatlık oranını verir sadece. Vücut fonksiyon kaybı başka bir şeydir. Yürürlükte olan Erişkinler için Engellilik Değerlendirilmesi hakkında Yönetmelik, sakatlık oranına göre vücut fonksiyon kaybının saptanmasında bu yönetmeliğe ekli (2) nolu cetveli kullanıyor. (2) nolu cetvel sakatlık oranlarına göre vücut fonksiyon kaybını gösteren sabit değerler veriyor. Örneğin, % 100 kör olan birinin vücut fonksiyon kaybı % 90, % 100 sağır olan birinin vücut fonksiyon kaybı oranı %52 olarak veriliyor bu cetvelde. Yani söz konusu cetvel, belirli sakatlık oranlarına göre belirlenen pi sayısı gibi vücut fonksiyon kaybı oranlarını gösteren sabit değerlerle doludur. Oysa Dünya Sağlık Örgütü’nün değerlendirmelerine göre vücut fonksiyon kaybı oranı, sadece sakatlık oranına göre saptanamaz. Bu saptamada vücut fonksiyon kaybı oranı ölçülen bireyin eğitimi, doğal ve sosyal çevresi, kullandığı teknoloji ve kişisel özellikleri gibi değişkenler de önemli rol oynuyor. Bu nedenle vücut fonksiyon kaybı oranı, pek çok bağımsız değişkene göre değişen izafi bir kavramdır. Ayrıca vücut fonksiyon kaybının oranının hesaplanmasında bu hesabın hangi amaçla yapıldığı da son derece önemlidir. Söz gelişi, müzik öğretmenliği yapıp yapamayacağının belirlenmesi amacıyla yapılan bir değerlendirmede % 100 kör bir bireyin vücut fonksiyon kaybı oranı çok düşük çıkacaktır. Keza bu kişi sağırsa, müzik öğretmenliği için vücut fonksiyon kaybı oranı son derece yüksek olacaktır.

    Bütün bu nedenlerle Dünya Sağlık Örgütü, vücut fonksiyon kaybı oranının saptanmasında sadece tıp uzmanlarının değil, aynı zamanda çalışma, özel eğitim, sosyal hizmet uzmanı gibi değişik disiplinlerden uzmanların da yer almasını öneriyor. Multi-disipliner olan bu yaklaşıma ICF adı veriliyor. ICF kısaltması İngilizce İnternational Clasification of Functions sözlerinin baş harflerinden türetilmiştir. ICF yaklaşımına göre vücut fonksiyon kaybı oranı, pek çok etkenin karşılıklı etkileşiminden doğan bir değerdir. Bu yüzden multi-disipliner kurullar tarafından saptanmalıdır.

    Oysa bizde sakatlık oranını da, vücut fonksiyon oranını da sağlık kurulları saptıyor. Tıpçılar, eğitim, teknoloji, doğal ve sosyal çevre gibi sakatlık dışındaki etkenleri bilemeyeceği için belirli bir standardizasyonu sağlayacak olan sabit değerlere gereksinim duymuşlardır. Bu sabiteleri de ABD’de kullanılan Skalaları Türkçeye çevirerek elde edebilmişlerdir. Bu skalaların bizim koşullarımıza uyup uymayacağı, ABD’de hangi yaklaşımların destekleyicisi olarak kullanıldığı düşünülmemiştir. Böylece yaşamın karmaşıklığını ve çok yönlülüğünü hesaba katmayan ve bilimsel hiçbir niteliği olmayan bir sonuca ulaşılmıştır. Yıllardır ülkemiz engellileri bu basmakalıp ve dogmatik yöntemin acısını çekiyorlar.

    Bunun en çarpıcı örneği ve kanıtı körlerle ilgili olarak yaşanmıştır. 8-10 yıl öncesine kadar Sağlık Kurulu Raporları Yönetmeliği’ne ekli (2) nolu cetvelde % 100 körler için vücut fonksiyon kaybı oranı olarak verilen değer % 85 idi. Bu orana göre körler % 90’ı gerektiren ÖTV bağışıklığından yararlanamıyorlardı. Gösterilen tepkiler üzerine (2) nolu cetvelde küçük bir değişiklik yapılarak % 100 körler için vücut fonksiyon kaybı oranı % 90’a yükseltildi. Bu, tamamıyla keyfi bir değerlendirmeydi. Ne olmuştu da bir gecede % 85’lik oran % 90’a çıkmıştı? Bu komik durum, her şeyi ortaya koymaya, bu değerlendirmenin hiçbir bilimsel niteliğinin olmadığını kanıtlamaya yeterlidir

    Bizde engelli haklarından yararlanmak için kullanılan % 40’lık sınırın öyküsüne gelince, bu uygulama, ilk defa 12 Eylül rejimi tarafından kullanılmıştır. 1981 yılına kadar engelliler gelir vergisinden bağışık idiler. 12 Eylül yönetimi, engellileri vergilendirmeye karar vermiş; ancak olası tepkileri gözeterek bunu kademeli olarak gerçekleştirmiştir. Bu kademelendirme için bazı sınıflandırmalara gereksinim duyulmuştur. % 80 ile % 100 arasında sakatlığı olanlar birinci derece, % 60 ile % 80 arasında sakatlığı olanlar ikinci derece, % 40 ile % 60 arasındakiler ise üçüncü derece sakat sayılmışlar ve değişik oranlarda vergi indirimine tabi tutulmuşlardır. Böylece % 40’lık oran, sakatlığın sınırı olarak mevzuatımıza girmiş ve yapışıp kalmıştır. Hiç kimse bu sınırın bilimsel bir değerlendirmeye dayanıp dayanmadığını sorgulamamıştır.

    Bir haktan yararlanmak için böyle bir sınıra gereksinim olup olmadığı sorgulanmalıdır. Bana göre böyle bir gereksinim yoktur. Bir birey, vücut fonksiyonunu hangi düzeyde kaybetmiş olursa olsun, bu kaybın giderilmesi için gereken yardımcı araç-gerece, önleme veya hizmete hakkı olmalıdır. Siz sahip olduğunuz görme oranına göre gözlüğe mi, büyütece mi, tedaviye mi gereksinim duyuyorsunuz? Bu size bir hak olarak verilmelidir. Bana göre talepler gereksinimlerden, haklar da taleplerden doğar. Son tahlilde her hak, bir gereksinime dayanır.

    İnsanlara eşit ve bağımsız yaşamlarını sürdürmeleri için gereksindikleri kadar hak verilmelidir. Ne eksiği, ne fazlası!

    Bu nedenle hak tesisi için vücut fonksiyon kaybı oranını ve bu kaybın giderilmesi için gereken önlemi saptayacak multi-disipliner kurullar oluşturulmalı; bu kurullar bireyin gereksinimlerine odaklanarak çok yönlü değerlendirmeler yapmalıdır.

    Özetlemem gerekirse, vücut fonksiyon kaybı oranı, bireyin sakatlık oranı, eğitimi, doğal ve sosyal çevresi, bireysel özellikleri ve teknolojiyi kullanma yeteneği gibi etmenleri değerlendiren çok disiplinli kurullar tarafından tamamıyla bireye odaklanarak yapılmalı ve haklar bu değerlendirmeye göre tahsis edilmelidir. Ülkemizin şiddetle böyle bir çağdaş ve bilimsel zihniyet devrimine gereksinimi vardır

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • 8 Mart aydınlanmadan yeni bir hakem operasyonu mu geliyor?

    Futbolda hep suçlu…

    Nedense hakemler oluyor…

    Kaybeden takımın hedefinde hep hakem…

    Hakemler hata yapıyor…

    Yanlış düdük çalıyor…

    Yanlış bayraklar kalkıyor…

    Yenilginin tek sebebi hakemler olmamalıdır…

    Başkan…

    Yönetici…

    Teknik kadro…

    Futbolcular…

    Bu yenilgilerde fazla eleştiri almıyorlar…

    8 Mart 2022 tarihinde…

    TFF Başkanı Nihat Özdemir…

    Merkez Hakem Kurulu Başkanı Ferhat Gündoğdu…

    Hakem operasyonu yapıldı…

    12 hakeme sezon sonuna kadar görev verilmeyeceği açıklandı…

    Bu hakemler…

    Tahkim Kurulu’na gidip…

    Görevlerine geri dönmeleri sonucu…

    TFF Başkanı Özdemir, daha sonra da MHK Başkanı Gündoğdu görevlerinden istifa ettiler…

    Bu hakemlere görev verilmeyeceği belirtildi…

    Gerekçe açıklamadılar…

    O zaman keyfi bir uygulama mı oldu…

    Ya da birileri mi böyle istedi…

    Şu anda karanlık…

    TFF Başkanı Mehmet Büyükekşi…

    MHK Başkanı Sabri Çelik…

    Yeni bir hakem operasyonu yapacakları kulislerde konuşuluyor…

    Bunun için de…

    İlk yarının bitmesi bekleniyor…

    Bir operasyon yapılacaksa…

    Gerekçesini açıklamaları lazım…

    Geçmişte…

    Bülent Demirlek’i…

    Vedat Yüksel’i…

    Deniz Ateş Bitnel’i…

    Mehmet Emre Atasoy’u…

    Hakemlikten uzaklaştıran eller…

    Şimdi yeni bir operasyon peşindeler…

    Galatasaray’ın eleştirdiği…

    FİFA kokartlı hakem…

    Ali Palabıyık’ın ev adresi sosyal medyada dolaşıyor…

    Yarın bu hakemin evine saldırı olursa…

    Veya sokakta saldırıya uğrarsa…

    Sorumlusu kim olacak…

    İşler çığırından çıktı…

    Savaş ilan edenler oldu…

    Bakalım nereye kadar gidecek…

    Liglerin 10.haftasında…

    Savaş çığlıkları atılıyorsa…

    Savaş tam tamları çalmaya devam edecek demektir…

    Hayırlısı…

    Hep tekrar ediyorum…

    Fenerbahçe otobüsünün kurşunlanma olayı…

    Galatasaray adasının kurşunlanması…

    TFF binasına silahlı saldırı…

    Bu olaylar aydınlanmadan…

    Ne kadar hakem operasyonu yaparsanız…

    Yapın…

    Türk futbolu bu kafa ile bir yere gidemez…

    Biz de her hafta tam tam sesleri dinleriz…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.