Kategori: Yazar

  • Murat Dağı, siyah akan Gediz, türbana yasal düzenleme ve öldürülen çevreciler

    25 Ekim 2022 Salı günü Birgün Gazetesi’nde dikkat çeken bir haber yayınlandı.

    Murat Dağı’nda siyanürlü altın madeni açma projesi YARGIYA TAKILAN Anadolu Export şirketi, bu kez kapasite artırımı için bakanlığa başvurmuştu.

    Durmuyorlar, durmayacaklar. Neoliberal yağma-talan düzeninin bekçiliğini yapan ve onları her koşulda destekleyen bir iktidar olduğu sürece de vaz geçmeyecekler.

    Ancak şirket ikinci başvurusunda tarihe not düşen çok çarpıcı itiraflarda bulunuyor. İşte Funda Öz Akçura imzalı Birgün Gazetesi’nin haberini önemli yapan da bu.

    Özetle diyor ki şirket: “Murat Dağı’na siyanür tesisi kurma düşüncesi yanlıştı.”

    Yani açık alanlarda taşın-toprağın üzerine binlerce ton siyanürün basılması, zehir barajlarının inşa edilmesi ve ağır metaller içeren milyonlarca ton zehirli pasanın sağa sola yığılmasının yanlışlığını itiraf ediyor.

    Güler misin… Ağlar mısın…

    Peki beş yıl sonra bunu neden söylüyor Anadolu Export şirketi?

    O bölgedeki vatandaşları çok sevdiği için mi? Ya da Murat Dağı’nı ve bağrından çıkan ırmakları ve su kaynaklarını düşündüğü için mi?

    Hayır, elbette onlar için değil.

    O bölgede adına “çevreci” denen duyarlı vatandaşlar ve meslek örgütleri yılmadan mücadele verip hukuki mücadeleyi kazandıkları için söylüyor…

    Peki, şirket şimdi ne yapacakmış?

    Siyanürlü açık hava kimya fabrikası kurmayacakmış ama yüz binlerce ağacı kesip, dağı taşı yüz binlerce ton dinamitle param parça edecek ve dağı taşı un ufak edecek bir tesis kuracakmış. Ardından da milyonlarca ton pasayı sağa sola yığacakmış. Yani zarar verecekmiş ama “daha az” zarar verecekmiş.

    Yani insan ne diyeceğini bilemiyor. Bu ne arsızlıktır, bu ne hadsizliktir, bu ne cürettir…

    Peki, bu cüreti nereden alıyorlar? Elbette devleti yöneten ve neoliberal yağmanın hizmetindeki AKP yönetiminden…

    Şirket şimdi Murat Kurum’un başında olduğu Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na tekrar başvurdu. Bakanlıktan yana bir sorun yok nasıl olsa. Bakınız aynı bakanlık, aynı şirketin bugün yerin dibine soktuğu 2019 yılındaki ÇED dosyasını “onaylamıştı.”

    Yani bakanlığın durumu bu.

    Sen yeter ki ortaya karışık bir ÇED hazırlat, onayda bir sorun yok. Bu bakanlık, aynı bölgede aynı konuda aynı şirket tarafından hazırlanan birbirine zıt iki ÇED’i bile onaylıyor. Yani bugün ormanlarımızın, dağlarımızın, yaylalarımızın-meralarımızın, tarım alanlarımızın, su kaynaklarımızın üzerinde bir “devlet koruması” maalesef yok! Peki ne var?

    Murat Dağı

    Devletin kurumları YAĞMA-İHALE SALONLARINA dönüşmüş. Satıyorlar. Her şeyi ve her yeri satıyorlar. Satamadıklarını ise 50-100 yıllığına kiralıyorlar.

    EGE’NİN SU KAYNAĞI

    Peki, bakanlığın böylesine gözü kapalı siyanür madenciliğine onay verdiği, parçalanmasına göz yumduğu Murat Dağı neresidir? Bilmeyenler için kısa bir özet geçelim…

    Kütahya ve Uşak illerinin tam ortasında yer alan Murat Dağı, Uşak’da yaşayan 200 bin vatandaşın su kaynağı; yöredeki üç büyük akarsuyun; Gediz, Porsuk ve Banaz nehirlerinin doğduğu yer. Banaz Nehri veya Banaz Çayı ise Ege’nin can damarı Büyük Menderes Irmağı’nın ana besleyici kollarından biri. Bölgedeki tarım merkezlerinin ana su kaynağı olan Murat Dağı ayrıca, 113 farklı endemik türün yaşadığı ormanlarla kaplı bir oksijen deposu. Özetle Murat Dağı, neredeyse tek başına Türkiye’deki su kaynaklarının yüzde 40’ına sahip olan ve birinci dereceden deprem bölgesinde yer alan bir yaşam kaynağı. Yani KÜRESEL İKLİM KRİZİYLE MÜCADELEDE İLK KURTARILACAK BÖLGE.

    İşte bu Murat Dağı’na siyanürlü altın madenini kurmak için ilk adım İngilizlerden geldi. İngiliz şirket Stratex/Oriole, (Fatsa’daki siyanürlü altın madenini de kuran İngiliz şirketi.) bölgeyi Teck Cominco’dan rödövans karşılığı aldı. Yani bakınız Murat Dağı, kâğıt üzerinde Türkiye’ya ait. Amerikan Teck Cominco, İngiliz Stratex/Oriole’ye kiralıyor. O da bir Türk şirketi olan Anadolu Export’a.

    TURGUT ÖZAL’IN YEĞENİ

    Anadolu Export Maden Sanayi ve Ticaret A.Ş. ise kamuoyuna çok yabancı değil. Adı geçen firma, Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın kardeşi Korkut Özal’ın oğlu Bahattin Özal’ın başında olduğu Odaş Enerji’ye bağlı. Ticaret sicil kaydına göre Bahattin Özal’ın babası Korkut Özal da vefat ettiği 2016 yılına kadar şirketin yönetim kurulu üyeliğini yapmış. Abisi Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal ise (Neoliberalizmin Türkiye’deki öncülerinden) 1985 yılında Başbakanlığı döneminde maden kanununda radikal bir değişiklik yaparak, uluslararası maden kartellerine Türkiye’nin kapılarını sonuna kadar açmıştı.

    15 MİLYON İNSANIN HAYATI TEHLİKEDE

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, makyajlı ÇED’i onaylar ve altın madenine tekrar izin verirse, Kazdağları’nda, Çaldağı’nda, Fatsa’da, Artvin’de, Uşak-Eşme’de olduğu gibi önce ormanları yok edecekler. Gediz Havzası’nda kalan Karaağaç Köyü yakınındaki siyanürlü maden için iki milyon ağacın kesileceğini belirten uzmanlar, içme ve yer altı sularının yok olacağını belirtiyor. Altın ve gümüş yerin 460 m altından başlıyor. Rezervi çıkarmak içinse bin metre derine inilmek zorunda. Ardından binlerce dinamit kullanacaklar. Bu dinamitler, birinci derecede deprem bölgesi olan Murat Dağı’nda fay hatlarını hareketlendirecek; sıralı patlatma ile yeraltı su yatakları yok edilecek, milyonlarca yılda oluşmuş olan dağın ekolojik yapısı yerle bir edilecek. Murat Dağı’nın su zengini olmasını sağlayan unsurlar birbiri ardına yok olacak. Önce yağışı çeken bitki örtüsü tıraşlanacak, ardından suyun biriktiği yer altı yatakları tahrip edilecek. Yani yaşam kaynağı Murat Dağı, ölüm saçan bir kabusa dönüşecek. Dolayısıyla siyanürlü altın madeninin açılması Ege Bölgesi’nde 15 milyona yakın insanın hayatını mahvedecek.

    NO MAN’S LAND

    Bu Anadolu Export Şirketi, 2019 yılında Enerji Bakanlığı’na başvuruda bulunarak, Kütahya ve Uşak’ın bütünüyle altın-gümüş maden bölgesi ilan edilmesini istemişti. “No Man’s Land” istiyorlar. Yani insanlara yasak alanlar yaratmak istiyorlar. Bütün bölgelerimizde bunu istiyorlar.

    Murat Dağı’nda durum bu. Şimdi biraz aşağılara gidelim… Murat Dağı’ndan doğan ve Manisa ve İzmir’e kadar uzanan ovalarda üzümleri ve zeytinleri sulayan Gediz Irmağı’nın durumuna bir bakalım.

    Ekim ayının üçüncü haftasında Habertürk’de yayınlanan bir haber dikkat çekiciydi: Gediz ırmağı simsiyah akıyor… Bültenin son haberiydi… Bırakın Manisa’yı, İzmir’i, Türkiye’yi alarma geçirmesi gereken bir haber, bültenin son haberi olarak veriliyor. Sanki ormanda üç-beş ağaç kesildi havasında. Çekirge sürüleri tarlayı bastı modunda…

    Gediz Nehri siyah akıyor

    Uşak, Manisa, Kütahya ve İzmir ovaları buradan sulanıyor. Yani o bölgede yüz binlerce dönümlük tarım alanlarını sulayan bir ırmak, simsiyah zehir akıyor ve bu Türkiye’de “ana gündem maddesi” olamıyor.

    Küresel İklim Krizi bir gerçek… Koronavirüs gibi pandemiler bir gerçek… Dünya kritik bir eşikte. Bilim insanları bas bas bağırıyor: Önlem alın! Ekokırımları durdurun!

    Her gün ülkenin bir başka köşesinden doğa katliamı haberleri okuyoruz. Aydın’la Muğla arasındaki Beşparmak Dağı (Latmos), Muğla’yla Denizli arasındaki Çiçekbaba Dağı (Sandras) maden projeleriyle delik deşik ediliyor. Bu bölgeler turizm merkezleri. Bu dağlar ise ormanları, su kaynakları,

    tarihsel hazineleri, eşsiz doğal güzellikleriyle turizm merkezlerini besleyen can damarları.

    Her yıl dünyanın dört bir köşesinden milyonlarca turisti ağırladığımız Didim, Milas, Bodrum, Marmaris, Dalyan, Datça, Dalaman, Akyaka bu dağların gölgesinde yaşam buluyor.

    Milyonlarca vatandaşımız bacasız sanayi dediğimiz turizmden geçimini sağlıyor.

    Ülkenin can damarları bir mal gibi satılığa çıkarılmışken, insanlar da “Kim aday olacak?”, “Türbana yasal düzenleme” gibi tartışmalarla meşgul ediliyor. Ekokırımlar, dağlarımızın, ormanlarımızın yağma ve talan edilmesi çoğu zaman gözlerden uzak. Bu konularda en çok haber yapan iki gazete ise iktidarın hedefinde. Resmi ilanlar bile yasaklandı. Ayakta kalmak için direniyorlar…

    Arkadaşlar bunun sonu felaket… Grip olur gibi kanser oluyoruz. Bunun bir nedeni var? Meralar, yaylalar, ormanlar yağmalanıyor. Yaylalar çöplük yapılıyor. Köylerimizdeki milyonlarca üretici vatandaşlarımız ölümle burun buruna yaşıyor… Ölmekten beter ediliyor…

    Afrika’da kendi silahlı çetelerini oluşturdular… Kendi savaş lordlarını yarattılar… Yüz yıllarca siyah Afrika’yı iliğine kadar sömürdüler… Gözlerini kırpmadan milyonlarca insanın katledilmesinin hem nedeni hem de seyircisi oldular. Ne için? Doğal kaynaklarını sömürebilmek için…

    Bugün Avrupa’da sömürge madenciliğinin merkezi haline getirilen Türkiye’de farklı mı olacak sanıyorsunuz? Türkiye’de ellerinden gelen her kötülüğü yapmayacaklar mı? Ya da yapmıyorlar mı?

    Doğa katliamlarına ve ekokırımlara karşı mücadele eden Fransız Profesör Michel Prieur, 21-22 Ekim’de Ankara’da düzenlenen, “Çevre, İklim Değişikliği ve Anayasacılık” konferansında konuştu: 2012-2020 Tarihleri arasında dünyada BİN 520 ÇEVRECİNİN ÖLDÜRÜLDÜĞÜNÜ söyledi.

    AYSİN-ALİ BÜYÜKNOHUTÇU)

    Profesör Prieur’a göre, büyük toprak sahipleri, madenciler ve çokuluslu şirketler mafyayla işbirliği halinde çevrecilere saldırıyor. Türkiye’de bu konuda yakın zamandaki en çarpıcı örnek, Toroslar’ın sedir ormanlarını korumak için mücadele eden Aysin-Ali Büyüknohutçu çiftçinin evlerinde katledilmesidir. İliç’deki Çöpler Altın Madeni’yle ilgili rüşvet çarkını dönemin Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’e anlattıktan hemen sonra ölen Bekir Buran, hâlâ soru işareti olmaya devam ediyor. Cihaner’e ifade verdikten on gün sonra aniden rahatsızlandı. Önce gözleri kör oldu sonra şiddetli kusmaların ardından yaşama veda etti.

    Milyonlar henüz seyrediyor… Ama en azından iklim aktivistleri durmuyor… Mona Lisa’ya pasta, Van Gogh’a çorbadan sonra Monet’ye de patates püresi atıyorlar… Tüm dünyada insanların dikkatini çekip, bu yakıcı ve öldürücü trendin önüne geçebilmek için çırpınıyorlar…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Öksüz oğlan misali, kendi göbeğini kendin keseceksin…

    Ufukta seçim var, kış gelmiş kapıya, vatandaşın evinde ateş var. Ama memlekette başka bir ahval.

    İktidar şeker pembeden bir perde çekmiş, dersin her şey şen şakrak yerinde.

    Muhalefet desen, onlarda esen hava bambaşka. Yanaşan, sağdan sağa yanaşıyor, her şey sağdan sağdan yürüyor. Kendi hesap kitaplarını tutarken, vatandaşa havada uçuşan vaatler düşüyor…

    Tabii bir de gerçeğin peşinde koşuşturup konuşan Sosyalistler de var, ama sesini çıkarana sopa iniyor.

    Sosyalistler demişken, sosyal demokrasiye bel bağladıklarını ilk fark edenler muhafazakarlar oldular, tez elden önlem aldılar.

    Baktılar ki; hak, hukuk diyen adalet, eşitlik, sermaye emek sömürücüsüdür deyip SOSYAL DEVLET isteyenleri susturamayacaklar hak, hukuk’a kendileri soyunarak Sosyal Demokrat oldular (!). Sonunda onu da kendilerine benzettiler, kuruttular…

    Öyle ya; sosyal demokratlar geldikleri yönün “sol” olduğunu unutmuş da; “yanılıyorsunuz, aslında biz de sağ’dan gelmiştik, o yolda yürümeyi en iyi biz biliriz yarışında.”

    Memleket 21 yılda; sağdan soldan sonunda buluştu muhafazakarlıkta…

    Halk bu yol ortasında savruldu durdu. En nihayetinde yaşamayı unuttu. Doyuracağız; sağı yukarıyı diye diye, görse de kendi halini derdine ağlamayı unuttu…

    Başladı ağlanacak haline gülmeye. Vatandaş necedir diye bakmayanlar, vay efendim; bu halkın hali de ne, her şeyle alay mı edilir böyle diye boza yine pişti halkın ensesinde…

    Velhasıl; “oui”demesini bilenin Fransızca, “yes” demesini bilenin İngilizce’ yi biliyor sanıldığı dönemlerden, eline güç alan herkesin; ekonomist, ziraatçı, maden mühendisi, doktor, hatta talimatla; savcı, hakim, bazen bazılarına avukat, sonunda aile planlamacısı olanların dönemine evrildik…

    Memlekette ortada duran değneğin elle tutulur yanı kalmadı. Bir değnek ki, neresini tutsan kir elinde bitecek…

    Yaşarken ölmüşüz ağlayanımız yok, oturup da hale gülen çok.

    Byron : “Herhangi bir şeye gülüyorsam, ağlamadığım içindir” diyor ya; nasıl ağlayacaksın yasak, o da yasak. Ekonomi kötü, açız demek yasak. Oturup varken haline şükretmek, ne öyle yolsuzluk var, yoksulluk var deyip de kafa tutmak…

    Ne yapsın haline yanıp da ağlayamayan halk, içinde zehir tutacak değil ya elbette ahvaline gülecek…

    Bizim kuşak çocuklukta büyüklerden illa ki dinlemiştir; bir insan öldü mü hemen anlamaz öldüğünü. Mezar açılır, kefen sarılır, gömülünce toprağa duaları yapılır, biter görev, el ayak çekilir, işte o vakit ölen kişi başını kaldırdı mı tahtaya çarpı verir ve vayy ölen benmişim der.

    Çocukken duydukların olsa da saçma sapan dinlersin. Sonra büyürsün, okur öğrenir, aklı başa devşirirsin. Ama yine de birçokları o çocukluk martavallarından kurtulamazlar.

    Hah işte, geçmişin martavallarından kurtulamayan bazıları, 2000’lerde yeni bir martavala inandılar. Da, yaşayıp görüp anladılar. Aklı başa devşirdiler devşirmesine de, martavallar öylesine sarmış ki memleketi, şimdi ne etsek de kurtulsak diye ver yansındalar…

    Eeeee, el değirmenini yel değirmeni sanarsan böyle martavalları yaşatır, sonrası kurtulamazsın…

    Geçerler seninle dalga; ekonomi şahta, insan hakları, hukuk doğru yolda derler de kızamazsın, bir kızdın mıydı vah ki vah haline, yasak koyar, suç uydurur ceza verirler, üstüne varırlar ifrit olan yine sen olursun…

    Sahi biz yaşarken öldüğümüzü anlamak için daha ne olması gerekiyor, üstümüze toprak atılması mı?

    Şimdi, olur olmadık her şeye hepimizin ağzından mizah dökülüyorsa, hesap soramıyor, ağlayamıyor olmamızdan. Yutmamız istenen acı o kadar büyük ki yutamayıp tükürmek istememiz, tükürmek için de hicve sığınmamız bundan…

    İleri çağdaşlık düzeyi ve medeniyete ulaşmak için elimizde ne kadar değerli, liyakat sahibi varsa kaptırıyoruz. Doktor kalmadı, kalmadı mühendis. Gençler bir bir gidiyor gelişmiş ülkelere…

    Peki, kim çıkaracak bu ülkeyi karanlıktan aydınlığa? Kim düzeltecek bayır aşağı gidişi?

    Mevcut siyaset mi? Mevcut siyasiler mi? Derman diye tutunduğumuz, sağdan daha sağa yaslanan muhalefet mi?

    Ekonomi, eğitim çöktü, insanlık çürüdü memlekette, söylenecek sözler tükendi…

    Ah vatandaş, iş yine sende. Gayrı korku dağlarını aşacak, susmayacak, konuşacaksın. Öksüz oğlan misali, kendi göbeğini kendin keseceksin.

    Sana ulaşması gereken muhalifler masa başından gelemiyorsa, sen onlara varacaksın…

    Diyeceksin ki; ya hep birlikte gülmeye (!) devam edeceğiz halimize, ya da; böyle gelen böyle gitmiyor, açın da gözlerinizi görün artık. Daha da geç olmadan, düşmeden biz teneşire kalkın ayağa diye haykıracaksın.

    Sende kardeşim, bu iş de sende, kendi göbeğini kendin keseceksin…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Başta Altılı Masa olmak üzere tüm muhalefet bloklarına sesleniyorum: Türkiye’yi yeniden inşa sürecinde engellileri göz ardı etmeyin!

    AK-PARTİ hükümetleri döneminde, özellikle 5378 sayılı Engelliler Kanunu’nun yürürlüğe konulduğu 2005 yılından itibaren engelliler alanında önemli ilerlemeler meydana geldi. Ne var ki, 2013’ten itibaren kademe kademe bir duraklama ve gerileme sürecine tanık oluyoruz. Çağımızın insan hakları perspektifine uygun hak temelli bir zihniyet dönüşümü gerçekleştirilemedi. Israrla tersi iddia edilse de, siyasal iktidarca engelliler hak öznesi sosyal bir taraf olarak değil, gönülleri alınması gereken merhamet ve şefkat nesnesi bir kitle olarak görülüyor.

    Kâğıt üstünde elde edilen kazanımlar, yaşamda karşılığını bulamıyor. Eğitimde, istihdamda, siyasette… Toplumsal yaşamın tüm alanlarında engellilere yönelik ayrımcı uygulamalar ve ön yargılar devam ediyor. Engelliler, milli gelirden nüfuslarına göre hak ettikleri payı alamıyor. Hala, fiziksel çevreye, ürünlere, haklara ve hizmetlere erişimin önünde ciddi engeller var. Buna karşın, Ak-Parti hükümetlerinin engellilere önemli kazanımlar sağladığı kuşkusuzdur. Bu yüzden engelliler bu hükümetlere elbette teşekkür borçludurlar. Ancak bu çeşit kazanımlar daha çok sosyal yardım karakterlidir ve her an partizanca kullanılabilmekte, kısıtlanabilmekte veya ortadan kaldırılabilmektedir. Bu yüzden AK-PARTİ hükümetlerinin 20 yıl boyunca geldikleri nokta bugün gelinen noktadan ibarettir. Yani kağıt üzerindeki kazanımların uygulamada karşılığının olmaması ve hak temelli bir zihniyet dönüşümünün gerçekleştirilememiş olmasıdır. Bana göre, Ak-Parti hükümetlerinin, bu yaklaşımla engellilere verebilecekleri yeni bir şey kalmamıştır. Bu nedenle, aşağıda sunacağım perspektiflerin ve taleplerin muhatabı artık Ak-Parti değildir.

    Yeni bir Türkiye’yi inşa edecekleri iddiasındaki muhalefet bloklarına sesleniyorum. Bu sese kulak verin ve yeni Türkiye’yi inşa sürecinde engellileri göz ardı etmeyin. Engellilerin gönlünü ve oylarını kazanmak istiyorsanız, programlarınızda ve seçim bildirgelerinizde zihniyet dönüşümüne karşılık gelen hak temelli perspektifler kapsamında güvenceli, kalıcı ve köklü çözümlere yer verin. Bu programları ve bildirgeleri engellilerin örgütleri ve temsilcileriyle müzakere edin ve en önemlisi, onların, Belediye Meclisleri ve TBMM gibi karar verici organlarda etkin olarak yer almalarını sağlayın.

    Bu bağlamda öncelikle aşağıdaki ilke ve perspektiflerin benimsenmesini ve siyaset belgelerinde yer almasını talep ediyorum:

    1. Ulusal düzeyde engelliliğe ilişkin politikaların, planların, programların ve eylemlerin tasarlanmasında, geliştirilmesinde, hayata geçirilmesinde, izlenmesinde, değerlendirmesinde ve denetlenmesinde engellileri temsil eden örgütlerin katılımı, temel bir ilke olarak benimsenmelidir.
    2. Engellilerin bağımsız bireyler olarak yardım değil hak öznesi olduğu gerçeği kabul edilmeli ve Tüm politika yapım süreçlerinde “Bizim olmadığımız yerde, bizim hakkımızda karar alınmaması, evrensel bir ilke olarak kabul edilmelidir.
    3. Kapsayıcı eşitliğin sağlanması ve ayrımcılık karşıtı politikaların inşası için ulusal mevzuat, BM Engelli Hakları Sözleşmesi ile uyumlu hale getirilmeli; bunları yaparken engelli kadın ve kız çocukları ile azınlıklar, özel olarak gözetilmelidir.
    4. Engelliler ile ilgili verilerin; engelli örgütleri ile işbirliği yapılarak Birleşmiş Milletler Washington Engellilik İstatistikleri Grubu tarafından önerilen yöntemle ayrıştırılmış olarak toplanması ve düzenli aralıklarla güncellenmesi sağlanmalıdır.
    5. Engellilerin eğitime, istihdama, sağlığa ve tüm insan haklarına erişimi ve toplumsal yaşama aktif katılımları için erişilebilirlik koşullarının sağlanması, öncül bir hak olarak kabul edilmelidir.
    6. Koruyucu ve önleyici sağlık politikalarına önem verilmeli; sakatlığa yol açan nedenler en az düzeye indirilmelidir.
    7. Bugün, engelli haklarından yararlanmak için Dünya Sağlık Örgütü kriterlerine aykırı olarak en az % 40 vücut fonksiyon kaybına sahip olma koşulu kaldırılmalı; vücut fonksiyon kaybı oranı ne olursa olsun, kayıp oranına göre kişinin ihtiyaç duyduğu haklar verilmelidir.
    8. Eğitimin tüm alanlarında ve düzeylerinde kapsayıcı ve bütünleştirici eğitim politikaları benimsenmeli; bu amaçla bütün eğitim kurumlarında gerekli alt yapının oluşturulması için her türlü önlem alınmalıdır.
    9. Engellilerin üretim ve hizmet süreçlerine etkin bireyler olarak katılımları esas alınmalı; istihdam politikaları bu perspektifle oluşturulmalıdır. İstihdam politikalarında; sözleşmeli personel sayısı, engelli istihdam kotasında dikkate alınmalı, %3’lük kota, güncellenmeli ve KPSS ile personel alımlarında eş zamanlı olarak EKPSS ve kura ile alım yapılmalıdır.
    10. Engellilerin kamu hizmetlerinden ücretsiz ya da indirimli yararlanmalarına dayanan bugünkü sosyal destek sistemi yerine, onların sakatlıklarından kaynaklanan ilave masraflarını karşılamaya yönelik aylık engelli ödeneği şeklindeki sosyal destek sistemine geçilmelidir.
    11. Bakım hizmetleri, bağımsız yaşamı destekleyecek biçimde dizayn edilmeli; evde engelli bireyin bakımını üstlenen kişilerin sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınması sağlanmalı; engellilerin bağımsız yaşamalarını destekleyecek programlar özellikle gözetilmelidir.
    12. Mevcut ekonomik krizin, engelliler ve ailelerinde yoksulluğu ve yoksunluğu daha fazla derinleşmesini önlemek için acil eylem planı geliştirilerek uygulamaya konulmalı, sosyal yardımlar, engellilerin kendi gelirleri dikkate alınarak ve enflasyona ezilmeyecekleri düzeyde artırılmalı ve sosyal konut projelerinde engellilerin gelir azlığı dikkate alınmalıdır.
    13. Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Komitesinin 9 Nisan 2019 tarihli Nihai Gözlem Raporu dikkate alınarak vesayet mekanizması yerine destekli karar alma mekanizması geliştirilmeli, zihinsel ya da psiko-sosyal engelli bireylerin fiil ehliyetini kısıtlayan hükümler kaldırılmalıdır.
    14. Engellilik ile ilgili politikaların, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul ederek tüm kalkınma planlarının engelliliğe ve cinsiyete duyarlı olması sağlanmalıdır.
    15. Engelli bireylerin yerel ve genel seçimlerde adaylıklarının desteklenmesini ve parti kurullarında engellilerin temsil edilmesini sağlamak için gerekli düzenlemeler yapılmalı ve önlemler alınmalıdır.
    16. Engelli Hakları Komitesinin Nihai Gözlem Raporunda yer alan tavsiyeler, Kalkınma Programlarındaki hedeflere dahil edilmeli, bu tavsiyelere uyarak en geç 28 Ekim 2023 tarihi itibariyle Komiteye gönderilecek periyodik ülke raporunun hazırlık süreci, zamanında başlatılmalı ve bu sürece engelli örgütleri dahil Edilmelidir.
    17. 19 Temmuz 2022 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Genelge ile ülkemizde Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının uygulanmasını izlemek ve koordinasyonu sağlamak üzere kurulan Ulusal Sürdürülebilir Kalkınma Koordinasyon Kurulu tarafından oluşturulacak çalışma gruplarına, alanda aktif çalışan engelli örgütleri ve aktivistler, etkin bir biçimde dahil edilmelidir.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • İş kazası mı, iş cinayeti mi?

    Toplumsal hafızamız çok zayıf nedense. Yaşananlar kısa sürede unutulmakta. Son yaşanan Amasra maden faciası da muhtemelen çabucak unutulacak. Toplu ölümlü facialar bile belli bir süre ancak kalabiliyor gündemde. Günlük ortalama 6-7 işçi ölüyor bu ülkede, her hafta bir Amasra yaşanıyor ve işçi ölümleri artık kanıksanmış bir rutini ifade ediyor.

    İş kazası, “öngörülemeyen ve önlenemeyen olaylar” olarak tanımlanıyor. Yaşananların bu tanıma uyup uymadığına siz karar verin ve adını siz koyun. İstisna olması gereken bu olayların süreklilik arz etmesi ayrı bir değerlendirme konusu.

    Devletin en üst ağzından bu olayların “kader plânı” olarak yorumlanıp gelecekte de olacağının söylenmesi, facianın sorumluluğunu üzerlerinden atmaya ve olası itirazları önlemeye yöneliktir.

    Oysa durum nettir; Vahşi kapitalizmdir. Ülkeyi ucuz işçi cennetine çevirip, her türlü sosyal haktan arındırılmış sefalet ücretine mahkûm edenler, aynı zamanda çalışma yaşamını da sermayenin ihtiyaçları üzerinden tam anlamıyla Ortaçağ koşullarına döndürmüş bulunmaktadır. Sermayenin gözü dönmüş kâr hırsının güdülediği, insanlık dışı çalışma koşullarının yanı sıra, işçi ölümlerine de kapı aralayan bu sistem en pervasız haliyle madenlerde uygulanmaktadır.

    Madencilik, doğası gereği çok riskli bir işkolu. Bu anlamda, en yoğun iş güvenliği önlemlerinin disiplinli ve sürekli şekilde uygulanmasını zorunlu kılar. Usta – çırak ilişkisinin kesintisiz sürdürülmesini emreder. Oysa ülkemizde mühendislik bilim ve teknolojisinin uygulanması yerine, en ucuz olan girdi tercih edilmektedir. Ne yazık ki insan hayatı çok ucuz bu ülkede ve bu bedel ölümlerden sonra yönetenler tarafından belirleniyor.

    Her faciadan sonra komisyonlar kurup soruna çözüm arayanlar!!, kerameti kendinden menkul uzmanlar, hayatında yeraltı kömür madenine inmemiş, yangın barajı kapatmamış kişiler yine çok güzel reçeteler sunacaklardır. Ama olayların gerçek nedenleri ve bunun üzerinden çözüm önerileri muhtemelen masaya getirilmeyecektir.

    Her seferinde ‘müjde’ diye duyurdukları ve tüm sorunları çözeceklerini iddia ettikleri Maden Kanunu’nun 21 kez değiştirilmesi bile sorunların çözümüne nasıl yaklaşıldığının bir işaretidir. Her değişiklik; sorunları çözmek bir yana daha da ağırlaştıran, insan sağlığını ve doğayı hiçe sayan vahşi kapitalizmin üretim biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde zorunlu olarak çıkarttıkları ATEX’in (Muhtemel Patlayıcı Ortamda Kullanılan Teçhizat Ve Koruyucu Sistemler İle İlgili Yönetmelik) uygulanmaması, sürekli ertelenmesi, iktidar bloğunun sermayenin gündelik ihtiyaçları için attığı adımlardan biridir. Sorunları tam olarak çözmek gibi bir içeriğe sahip olmasa da madenlerde kullanılan aletlerin modernizasyonu ve bir standardının olması şartı getiren bu yönetmelik, madencilik üretimi için ülkemize fazla görülmektedir.

    Almanya’da yeraltı kömür madenlerinde çalışabilmek için lise eğitiminden sonra 2 yıl çok ciddi bir eğitim almaları gerekirken, ülkemizde eğitime bakılmaksızın 32 saatlik mesleki eğitim yeterli sayılmaktadır.

    Üretimin asli unsurlarından biri olan maden mühendislerinin mesleki denetimlerini yaparken, ücretlerini o işverenden almaları, geleceklerinin işverenin iki dudağı arasında olması ise bağımsız ve özgürce görev yapmalarını engellemektedir.

    Çalışanların örgütlü olması ve bu örgütlerin işçi sağlığı ve iş güvenliği alanına direkt müdahale etmeleri çok önemlidir. Ülkemizde çalışanların çok küçük bir kısmı örgütlüdür. Bu durum madencilik sektöründe daha vahimdir. Örgütlü olan yerlerde ise sarı sendikaların yetkili olması, işçi sağlığı – iş güvenliği alanında gerekenlerin yapılamaması sonucunu doğurmaktadır. Soma ve Amasra’da yaşananlar bunun en bariz örnekleridir.

    Son faciadan sonra başlatılan soruşturmanın sonucunu kestirmek güç değil. Soma’da ve Ermenek’te yaşananlara bakıldığında, Amasra’nın ve sonrasında yaşanılacakların akıbeti görülebilir. Umarım yanılırız.

    Bugün Amasra’da yaşananlar yarın Soma havzasında yaşanabilir. Soma havzası, derinlere inildikçe yoğun metan gazı içermektedir. Bu gazı boşaltmadan ve/veya buna uygun çalışma ortamları oluşturmadan yapılacak çalışmalar büyük risk içermektedir.

    Acılar yaşanmadan önlem almak, sorunları önceden görüp çözüm üretmek önemlidir. Bu görev öncelikle yönetenlere, siyasi iktidara düşmektedir. Bu görev, yönetenlere hem hukuki hem de vicdani sorumluluk yüklemektedir.

    Benzer acıların yaşanmaması dileğiyle…

    (*) Maden Mühendisi

  • Hakemlerin de kozmik odasına girildi

    Genelkurmay Başkanlığı’ndan sonra…

    Şimdi de…

    Futbolda kozmik odaya girildi…

    Dönemin Başbakan Yardımcısı…

    Bülent Arınç’ a suikast gündeme gelince…

    Seferberlik Tetkik Dairesi’nin…

    Ankara Bölge Başkanlığı’nın…

    Bu odada gizli askeri bilgiler saklanıyordu…

    O dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ…

    Direnmesine karşın…

    Bu direnci kıramadı…

    Kozmik odaya girildi…

    Şimdi ise…

    Futbolun kozmik odasına girildi…

    Video Yardımcı Hakemlerin (VAR) odasının kapıları açıldı…

    Hakemlerin bu odada nasıl karar verdikleri medya mensuplarına anlatıldı…

    Böyle bir şey olur mu?…

    Hakemlerin gizli odasına niye girilmesine izin verildi anlamış değilim…

    Nasıl ki askeriyenin kozmik odasına girilmesine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Başbuğ’a…

    “Bizden saklayacak neyiniz var, niye böyle yapıyorsunuz” diyerek izin verdi…

    Başbuğ’un direnci burada kırılmıştı…

    VAR odasına girilmesine Merkez Hakem Kurulu Başkanı Çelik de karşı çıkmıştır…

    TFF Başkanı Mehmet Büyükekşi kapıların açılmasını isteyince…

    Çelik’in karşı çıkması bir işe yaramamıştır…

    VAR odasına girilmiştir…

    Yarın kulüp başkan, yönetici, teknik adam ve futbolcular da…

    Hakemlerin kozmik odasına girerlerse şaşırmamak gerekir…

    Hatta maç oynanırken…

    Kulüp başkanları, yöneticiler, teknik adam yardımcıları da…

    Maçlar oynanırken VAR odasına girerse kimse şaşırmasın…

    Bunun yolu açıldı…

    Yarın VAR kararına tepki gösteren…

    Elini kolunu sallayarak girer…

    Görüntüleri izler…

    Hatta ister…

    O zaman…

    MHK Başkanı Sabri Çelik…

    MHK üyeleri…

    Hakemler de…

    Kulüplerin maçtan önce soyunma odasına girebilir mi?…

    Buna hangi teknik adam izin verir…

    Büyükekşi yanlış yaptı…

    VAR’ı YOK saydı…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Bizi bekleyen tehlike!

    Sansür Yasası bizi nasıl mı etkileyecek? RTÜK’ün dün Tele1 için verdiği cezaya bakmak, yarın başımıza neler geleceğinin sadece bir örneği! 

    TÜK Tele1’e verdiği cezanın temeli, RTÜK Yasası’ndaki Sansür Yasası’na benzer bir düzenleme. Üstelik Ebubekir Şahin, bu konuyu resen RTÜK’ün gündemine almış. Yani Sansür Kurulu’na ikinci bir Ebubekir Şahin gelirse, bu kez kapatılma kalmayıp, hapse de atacaklar.

    RTÜK, dün yaptığı toplantıda, Tele1’e üç günlük ekran karartma cezası verdi. Yayını kaldırma değil, altını çizelim. Ekran karartma!

    Daha da tehlikesi RTÜK’ün daha önce verdiği başka bir ceza nedeniyle, bu cezanın TELE1’in lisansının iptaline kadar gidecek bir sürece, zemin hazırlamış olması.

    RTÜK’ün tam da seçim dönemine doğru muhalif kanallar nezdinde verdiği cezalar, TELE1’e son verilen cezalarla birlikte yeniden gündeme geldi. Anımsatalım, sadece 2021 yılında, Halk TV, Tele1, Fox TV, KRT ve Habertürk kanallarına toplamda 71 ceza verdi. Cezaların toplamı 21 milyon 500 bin TL!

    RTÜK, tüm kuralları ve kanun maddelerini muhalif kanalların sesini kısmak için böyle kullanırken, Meclis’te henüz kabul edilen Sansür Yasası, aynı cezaların internet sitelerine yayılmasına da zemin hazırlamış oldu. Hem de çok büyük benzerliklerle. Bunu ispat etmek için sadece Tele1’e verilen son cezanın ayrıntılarına bakmak yeterli.

    BAŞKAN RESEN GÜNDEME GETİRDİ

    RTÜK’ün söz konusu cezayı vermesinin nedeni TİP Milletvekili Sera Kadıgil’in, Gazeteci Enver Aysever’in programında sarf ettiği “Diyanet bu haliyle siyasal İslamcı gereçtir” sözleri.

    Edindiğim bilgiye göre, RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, bu sözleri resen Kurul’un gündemine getirerek, ceza verilmesini istemiş!

    Vatandaşların şikayeti üzerine değil!

    CEZA ÖNGÖREN YASA SANSÜR YASASI İLE AYNI

    Tele1’e verilen ceza da 6112 Sayılı RTÜK Yasası’nın 8. Maddesinde düzenlenen, “Irk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek, toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz” hükmü gereğince verildi.

    Yasa, Sansür Yasası’ndaki “Halk arasında endişe, korku veya panik yaratma saiki” ile hemen hemen aynı.

    Başından beri Sansür Yasası’nda bahsi geçen hükmün, “Halk arasında endişe, koruk veya panik yaratma saiki”nin ne anlama geldiğini sorguladık, muğlak olduğu gerekçesiyle her yöne çekilebileceğini ifade ettik. Bu yöndeki kaygılarımız, RTÜK cezası ile somutluğa kavuşmuş oldu.

    RTÜK bu sözleri “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” olarak yorumlayarak, cezayı verdi.

    Sansür Yasası yürürlüğe girince, aynı hükümler bu kez internet siteleri için kullanılacak.

    Yani Sansür Kurulu’nun başına ikinci bir Ebubekir Şahin bulabilirlerse, bu kez ekran karartmayla yetinmeyip, bu sözleri söyleyen, yayınlayan hatta yayan için cezaevinin kapısı açılmış olacak.

  • İşte bu nedenle…

    Hatırlayacaksınız. 8 Mart 2022 tarihinde Antalya’da “şiddete, eşitsizliğe ve yoksulluğa karşı” gece yürüyüşü yapan eylemcilere polis müdahale etmiş, 30’dan fazla göstericiyi gözaltına almıştı.

    Gözaltına alınanlar içinde öğrenci olanlarla, ki çoğunluğu, ilgili Kredi ve Yurtlar Kurumu soruşturma açmış, bazılarının da bursları kesilmişti.

    CHP Antalya Milletvekili Rafet Zeybek, konuyu TBMM’ye taşımış, soru önergesi vermiş, önergeye verilen cevapta herhangi bir soruşturmanın olmadığı ifade edilmişti.

    İşte bu olayla ilgili dün bir gelişme yaşandı ve 3 ögrenci, Bezm-i Alem Valide Sultan Kız Öğrenci Yurdundan, süresiz ve hemen atıldılar. Yani, bu üç arkadaşımız kapının önüne konularak, bir anda sokakta bırakıldılar.

    Olaya Muratpaşa Belediyesi müdahil oldu ve bu üç öğrenciyi Muratpaşa Belediyesi Kızıltoprak Öğrenci Misafirhanesine alarak sorunu çözdü.

    Buraya kadar olan bölümü Gazete Grafiti’nin haberlerinde de okudunuz zaten.

    Bu yaşadığımız olay, kendi içerisinde pekçok dersle dolu. Bu yüzden de yazının başlığı, “işte bu nedenle” oldu.

    Şimdi gelelim, başlıktaki “işte bu nedenle” bölümüne.

    İşte bu nedenle,

    Bu ülkede barınma hakkını gözeten, kimsenin sokakta kalmasına, bırakın göz yummasını, nedeni olmayan bir sosyal devlete acilen ihtiyaç var.

    İşte bu nedenle,

    Halkından korkmayan, üç öğrenciyi kendisine tehdit olarak görmeyen, kendi gelişiminin ancak ve ancak halkın gelişimi ile sağlanabileceğinin ve bu gelişim sırasında halkın kendisi gibi düşünmek zorunda olmadığını bilen ve içselleştiren demokratik bir devlete ihtiyaç var.

    İşte bu nedenle,

    Başta öğrenciler olmak üzere, toplumun tüm kesimlerinin sokakta kalma, aç kalma, tutuklanma gibi herhangi bir kaygı ve korku hissetmeden konuşabildiği, eleştiri yapabildiği, örgütlenebildiği, kısacası, kendisini ifade edebildiği özgür alanlara ve bu alanları yaratmakla görevli olan demokratik devlete ihtiyaç var.

    Son olarak.

    İşte bu nedenle,

    Bu arkadaşlarımızı sokakta bırakmayan, onların anında çözüm üreten, Muratpaşa Belediyesi gibi sosyal belediyelere ve Ümit Uysal gibi Başkanlara, çok ama çok ihtiyaç var.

    (Bu yazı, Gazete Grafiti’den alındı)

    Geçmiş olsun gençler. Bu ülkenin Muratpaşa Belediyeleri ve Ümit Uysalları bitmez merak etmeyin.

  • Dinbazlık ve Dilbazlık Artık Çalışmıyor mu?

    Rahman Özçelik henüz 22 yaşındaydı. Bartın’da yaşamını yitiren madencilerdendi. AKP kurulurken doğmuştu, iktidarının zirvesindeyken maden politikalarıyla yarattığı bir cehennemde öldü.

    Cenaze namazında Erdoğan: “Şu anda musallada bulunan Rahman kardeşimizi Hakk’a uğurluyoruz. Rabbimize hamdolsun ki kendileri inşallah şehadet makamına ulaşmak suretiyle Rabbimizin sevgili habibine komşu oluyorlar. Tabii bu işin bir güzel yanı daha var, o da bütün aile gerek eş gerek baba, anne hepsi kendileriyle inşallah haşr-u cem olacaklar.” diyordu.

    Bir başka örnek; yine maden sahasındaki konuşmadan: “Bizim ocaklarımızın içinde Amasra Kömür İşletmeleri en ileri imkanlara sahip olmasına rağmen, birileri dalga geçebilir ama biz kader planına inanmış insanlarız. Kader planına inandığımız için bunun dünü, bugünü, yarını olmayacaktır. Bunlar her zaman olacaktır.”

    Bastığı yer dilbazlık, sıçradığı yer dinbazlık.

    (12 Eylül darbesinin hemen akabinde Evren’in açıklamalarında ekonomiye değinmesi “absürtlüğü” gibi tersten bir okumayla) Erdoğan’ın Bartın’da yaşanan felaketin ardından dile getirdiği cümleler de bunun göstergesi:

    “… Soma’da biliyorsunuz çok uzun sürdü. Ama burada 24 saati bile bulmadan hamdolsun 41 şehidimize ulaştık”.

    Bununla övünür Erdoğan.

    Beis görmez. Sıçrayıp geldiği yere tutunmak mühim. Kırıp döktükleri, yakıp yıktıkları teferruat. Şecaat arz ederken sirkatin söylemek huyudur.

    İslamcılar iki şeyde mahirdir: dinbazlık ve dilbazlık. Özellikle yirmi yıldır süren İslamcı tahakkümün ve AKP rejiminin her alanında bunu görmeniz mümkün. Dahası son zamanlarda CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun takındıkları tavır, tutumlar ve yaptıkları açıklama karşısında verilen tepkiler de bu ikilikten ayrı değil. Ancak artık bunda ne kadar başarılılar bunu düşünmek gerekir.

    Erdoğan’ın şu sözlerine bakın: “Sizlerden şu hususta vatandaşlarımızı mutlaka ikna etmenizi istiyorum; Türkiye bir süredir çok ciddi sınamalardan geçmekte midir? Evet, geçmektedir. Bu sınamaların milletimizin hayatına yansıyan olumsuzlukları var mıdır? Evet, vardır. Ülkemizin önündeki zorlukların ve insanımızın yaşadığı sorunların çözümü mümkün müdür? Evet, mümkündür. Peki, Türkiye’de bu çözümü sağlayacak tek yürütme temsilcisi biz, tek siyasi parti AK Parti, tek ittifak Cumhur İttifakı mıdır? Evet, öyledir.”

    Bu cümleler dinbazlık ve dilbazlıktan payını almış mıdır, evet.

    Ancak işe yarar mı? Sanmam…

    BAŞÖRTÜSÜ DİNBAZLIĞI: GÖLGENDE BANA DA YER VER

    Kılıçdaroğlu’nun başörtüsüyle helalleşme temalı videosu Erdoğan’ın yukarıdaki cümlelerini getirdi peşi sıra. Ertesi gün Ömer Çelik’in Erdoğan’ın yapacağı grup toplantısını işaret eden “Hak ve özgürlükler mücadelesinin öncü siyasi hareketi biziz. Mücadele ettik, bedel ödedik, geri adım atmadık. Cumhurbaşkanımızın açıklamaları, hak ve özgürlükler mücadelemizin tarihine atılmış çok güçlü bir imza olacaktır” cümleleri de aynı membadan.

    Açıklamaları ve Anayasa restini görenler -haklı bir telaşla- Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’ndan yine tarihi bir “pas” aldığını ve fileleri yine havalandıracağını düşündüler; ancak ben onlardan değilim.

    Videoyu izlediğimde de öyle olmadığını düşünüyordum Erdoğan’ın yukarıdaki sözlerini dinlediğimde de.

    Yarattığı yoksulluk, yolsuzluk ve rüşvetçi ağı buna engel.

    Erdoğan’ın sevdiği siyaseti yapmaya müsait havanın doğduğunu falan da düşünmüyorum. Yukarıdaki sözleri Erdoğan’ın kudretini değil acziyetini gösteriyor çünkü.

    İşsizlik, yoksulluk ve kötü ekonominin sorumlusunun yine dinbazlık ve dilbazlığa sığınarak ne kadar biçare kaldığını gösteriyor.

    Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu sıkıştırdığı düşünülen konuşmada, Erdoğan’ın dinbazlık konusunda yeni bir şey söylemediğini aksine bizim büyük yoksulluğumuzu dilbazlıkla örtmeye çalıştığını gösteriyor.

    Çöken kitlesine hamasetle moral aşılamaya çalıştığını gösteriyor.

    Evet, sağcılık böyledir. Dinbazdır ve dilbazdır. İkisi de eş zamanlı çalıştığında iktidar olur. Biri teklediğinde, hayat birini boşa düşürdüğünde acz içinde kıvranır.

    Erdoğan kıvranıyor.

    Erdoğan ikna edilecek; cehalet, kötü yönetim ve sermaye odaklı ekonomi tercihinin açlıkla, yoksullukla “sınadığı” vatandaşlar yarattığının idrakinde.

    Ama bir halkı tüketen ihtişamlı iktidarının tükendiğinin de idrakinde…

    O tükenirken ve tüketirken muhalif cephede de işler pek yolunda sayılmaz.

    Burada asıl seslendiğim CHP.

    Sağa cevap sağda aranıyor…

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığı karşısında Mansur Yavaş veya Ekrem İmamoğlu’nu koymanın özü de bu sağcılıktan kaynaklanıyor.

    Buradan hareketle temel dayanaklarımdan biri -bütün eleştirileri de yaparak- Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki yalnızlığı üzerine…

    Bu, hem kadro hem de ideolojik formasyon açısından böyle. Bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun üzerine uymayan bir sağcılık ve dindarlık elbisesi giy(dir)me çabası hakim.

    Bu durum kadrolarının hem entelektüel derinliğini oluşturamamış olmasından kaynaklanıyor hem de bu yetersizlikleri, ülkeyi tekelinde gören sağcılığa, iktidar yolu sağcılıktan geçer ön kabulüne değin gidiyor.

    CHP, bu kolaycılığa yapışmış vaziyette.

    Diğer taraftan aşırı dinciliğin alternatifi dincilik, aşırı sağcılığın alternatifi sağcılık değil, eleştirileri de bazı açılardan sorunlu.

    Şöyle ki; Kılıçdaroğlu’nun yaptıkları bütünüyle yersiz, boş ve öyle söylendiği gibi zamansız ve kendi tarihini, temelini dinamitleyecek türden şeyler değil.

    CHP liderinin her söylediği, yaptığı her şey tartışmaya açıktır zaten. Ancak ondan neoliberalizme savaş sözlerini sınıf esasında etmesini beklemek de temelsiz değil mi?

    Nihayetinde karşımızda bu beklentileri söylemsel düzeyde bile karşılayamayacak bir isim ve parti yok mu?

    İslamcı sermaye yerine seküler sermayeyi destekleyen bir anlayıştan bahsediyoruz… Burada ön plana çıkan burjuvazinin “kendi suretinde bir dünya var etmesi” elbette.

    Ancak bir yönüyle de Erdoğan rejimi ülkeye öyle bir yirmi yıl yaşattı ki asgari eşitlik, demokrasi, adalet ve özgürlükleri konuşan bir Kılıçdaroğlu da kimseye yetmiyor şu an; bence temel sorun biraz da bu.

    Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, güvence altına alma meselesi elbette sorunlu; takmama özgürlüğü adına bir güvence olmadan, başörtüsünü güvence meselesi yapmak nereden bakılırsa bakılsın gerici bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak bu çıkışı siyaseten olmasa da iletişim açısından yerinde bulmuştum. Çünkü kendi görünürlüğünü yeniden sağladığı bir yönü var.

    Akşener’in ve İyi Partililerin çıkışları; kendi partililerin anlamsız açıklamaları, Erdoğan’ın presi, kamuoyu şirketlerinin araştırma sonuçları, savrulan ülke gündemi altında kalan adaylığında başörtüsü açıklaması, omzundaki tozu silkip yola devam hareketiydi ve bence gündemi yeniden belirleme kudretini gösterdi.

    MEVZU SINIFSAL

    Yine de Kılıçdaroğlu’nun her çıkışı bizi bir yüzleşmeyle baş başa bırakıyor: Bizim bugün verili iktidardan kurtulmamızın şifreleri sağcılaşmakta mı; yoksa Erdoğan’ın kendine göre inşa ettiği dindarlıkta mı?

    Erdoğan rejimini kendine göre hizaya getiren bambaşka bir İslamcılık olduğunu anlamak için işaretler var.

    Şu motivasyonları görmemiz gerekiyor:

    Bu ülkede aşı karşıtı miting yapıldı. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılan süreç, tarikat ve cemaatlerin baskısıyla cami minberlerinden örgütlendi. Son birkaç ayda yirmiden fazla festival, konser, sanat etkinliği iptal edildi.

    Bu ülkede LGBTİ+ karşıtı miting yapıldı, İslamcılar çalan müziği susturdu.

    Bunları yaptıran temel şey neydi? Sağcılık mı, yeni dindarlık mı, otoriterlik mi; hepsi mi?

    Her seferinde sağa çekmek, kültüre, dine veya mezheplere sıkıştıran bir açıdan seslenmek en nihayetinde sınıflı toplum yapısını, yoksulluğu ve daha da büyüyen yıkıntıyı perdelemekten başka bir işe yaramıyor.

    Bunların temelinde yatan ana mevzunun ekonomi olduğunu da görmek, söylemek de gerekiyor. Ama o görev de bize düşüyor.

    Bakınız önemli bir yasa olan sansür yasası Meclis’ten geçti ve sadece 70 AKP milletvekili yetti. Yüz küsur CHP milletvekilinden sadece 40’ı oradaydı… Ama CHP tarafından güncelerce “sansüre hayır” borazanı çalındı. Ardından genel başkan bir tweet atarak özrü kabahatinden büyük bir durum yarattı ve her halükarda yasa geçecekti demeye getirdi. Bu bir teslimiyet, ikiyüzlülük değilse nedir?

    Büyük bir felaket yaşandı ve Bartın’da 41 madenci resmen katledildi. CHP ise “maden şehitleri” dedi, rahmet diledi…

    Kaldı ki CHP aylar önceki ekonomi açılımlarını da “nas”la değerlendirmişti.

    Başörtüsü çıkışı bunlardan daha ileride değil ki…

    Sürekli bir teolojik açıklamalar merakı bir yana, laiklik bu ülkede gömüleli çok oldu. Şimdi CHP’nin yaptığı bunu kanırtmak… Birçoğunda Kılıçdaroğlu’nun bizzat kendisini de görmüştük.

    Mesele her zaman dönüp dolaşıp içi boşalmış kavramlarla buluşuyor. Sanıyor musunuz AKP’yi iktidar yapan İslamcıların demokrasi ve insan hakları talepleriydi… Elbette ekonomik düzenin ta kendisiydi.

    Erdoğan 90’ların sonundaki yoksulluğun ve yolsuzluğun üzerinde yükseldi. Neoliberalizmin esaslarını yekpare halde iktidara taşıdı.

    İslamcılar Erdoğan’ın eliyle, AKP aracılığıyla piyasayla bütünleşti; ne adil düzen iddiası kaldı ne de Batı’nın “kötülüğü”… Özelleştirmeler çağını bütün ihtişamıyla yaşadılar, yaşattılar. Sefasını sürüyorlar.

    Ama yine her seferinde madun, mağrur oldukları şeyler buldular…

    Temel hak ve özgürlük meselesi İslamcılığın ajandasındaki bir mızrak ucu sadece.

    Onu kullanarak her şeyi aşarlar, acıtırlar, kanırtıp, kanatırlar…

    İslamcıların derdi, ne şartta olursa olsun iktidar olmak ve iktidarda kalmak. Bunun için her türlü çürümeye rağmen, dine ya da yasaya uydurma, kılıf bulma gibi işlerde ellerine su dökülmez.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, cemaat liderleri, şirket sahibi bakanlar… bunun için en açık göstergelerdir. Yaşadığımıza yabancılaşıyoruz, halbuki her şey apaçık karşımızda. Bu da İslamcıların marifeti.

    Takiyye her zaman çalışsın isterler…

    İş cinayetlerini, yoksulluğu, yokluğu fıtrat ve kaderle açıklamak neresinden bakarsanız bakın devrime yetmiyorsa, çıldırmak için yeterlidir. Bunun bir ucunu “maden şehitleri” diyen CHP tutmaktadır. İdeolojik tuzakların bir parçasıdır; salt ve vahşi gerçeği örtmekten başka bir şey değildir.

    Tıpkı başörtüsünü sahaya sürmek gibi. Tıpkı LGBTİ+’lara yönelik insanlığa aykırı girişimleri desteklemek gibi. Tıpkı çevreyi, hayvanları… her şeyi itinayla katletmek gibi. Tıpkı kadınlar ve aile meselesini dine sıkıştırmak gibi. Tıpkı iş cinayetlerini kadere, fıtrata bağlamak gibi…

    Bu sağcılığın ta kendisi ve ekonomik düzenden de bağımsız değil. Bir ucu burjuva demokrasisinde ise, diğer ucu İslamcı yönetimlere, neo-faşizme kadar uzanan bir hat.

    Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, AKP’nin ve CHP’nin buradan hareketle kadınları politikaya yeniden konu etme çabası, LGBTİ+ düşmanlığı ve her seferinde İslamcıların hedefi olması… Bu, Avrupa’daki sağcılıktan da beslenen bir süreç. Orban seçim propagandasını homofobi üzerine kurdu, Ukrayna’daki neo-naziler malum, İtalya’daki seçimlerde sağ ittifak bir faşisti başbakan yaptı…İspanya’da, İsveç’te, Polonya’da durum farksız.

    Türkiye’de bu ırkçılıktan/ faşizmden ağzı sulanan Özdağ’lar var.

    Aralarında bir süreklilik ilişkisi bulunuyor ve bunu kuran ekonomik gerçeklikse, gizleyen de merkezi gerçeklikten sapma oluyor.

    Marks kapitalizm için: ”…proleteryanın kanını ve beyninin iliğini sömürüp sermayenin simya kazanına atan bir vampire dönüşmüştür.” diyor.

    Siyasetin ve mücadele pratiğinin merkezi şaşarsa bütün tuzaklar bütün sağcıların en sevdikleri olarak da devam ediyor.

    Sağcılık mı, yeni dindarlık mı, otoriterlik mi, hepsi mi? Nasıl ifade ederseniz edin, yaşadığımız gerçek sağın bütün veçhelerinin insana ve onurlu yaşama düşman olduğudur. Erdoğan’da bile çalışmayan dinbazlığın Kılıçdaroğlu için geçer akçe olacağı bir hayal.

    Dilerim ki Kılıçdaroğlu bunu geç olmadan görür.

  • Kader Planı: Erdoğan’ın Ebced hesabı

    Bekir Coşkun’a özlemle…

    Ah be Bekir Abim,

    Güzel Abim…

    İki yıl olmuş gideli…

    Daha çok erkendi be Abi.

    Halbuki yazılacak daha çok yazın vardı, atılacak çok kahkahan, söylenecek şarkın, türkün…

    Hani o meşhur ‘Ayrılık’ yazındaki gibi;

    “Böyle mi esecekti bu mevsimde bu rüzgâr

    Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar…”

    Halimizi soracak olursan abi;

    O her sabah yaptığın gibi “Ne var ne yok” diyeceksen…

    Unutmak mümkün mü abi, “İyilik sağlık” cevabı veren muhabirlere çok kızdığını,

    O dudaklarında hınzır, hafif bir gülümsemeyle “Onu sormuyorum onu, haber var mı haber” dediğini…

    Haber çok Bekir abi de memleketin durumunda pek iyi bir şey yok…

    Görsen, duysan şaşırır mıydın bilmiyorum ama senin o çok sevdiğin “yandaş” bazı isimler var ya…

    Onlar şimdi muhalif…

    Hem de her gün muhalif basının baş köşelerinde, ekranlardan da inmiyor.

    Kim mi?

    Hangi birini sayalım ki…

    Akif Beki dersem gerisini sen düşün be abi…

    Hani yazmıştın ya literatüre girmişti.

    “Akif De ki…”

    Ne güzel yazıydı ama…

    “Ona ‘Akif de ki…’ diye talimat verir.

    Akif deki ‘Peki’ der…”

    Seni toprağa verdiğimizde O da konuştu, “hiddetlenmemiş” sen bunu yazdığında, hatta gülerek okumuş.

    Bugünlerde bir de “Kader Planı” lafı ortalıkta çok dolaşıyor.

    Bartın’da 41 madenci karanlığa gömüldü acı bir şekilde.

    Önceden ‘fıtrat’ deniyordu, şimdi ‘kader planı’…

    Sen olsan ne güzel döktürürdün, ama haberin olsun, çok kızıyorlar “lanet olsun böyle kadere” diyenlere.

    Hatırlar mısın Bekir Abi,

    Senin ‘Akif De ki’ yıllar önce yazmıştı ‘Kader Planı’nı daha başbakanlığın ilk günlerinde.

    “Erdoğan’ın Harfleri” idi kitabın adı…

    Hatta tanıtımında şöyle cümleler de vardı:

    “-M. Akif Beki de bu çalışmada dil-zihin işbirliğini inceleyen modern dilbilimin imkânlarıyla Tayyip Erdoğan’ın zihin fotoğrafını çekiyor.

    -Bu kitapta harfleri Erdoğan’ı anlatıyor. Geçmiş zamandan bir hurufî, Erdoğan’ın harflerini yorumluyor, kader planını deşifre ediyor.”

    Çok iddialı cümleler değil mi?

    Ebced hesabıymış.

    Geleceği keşfetmeye yarıyormuş, bir nevi fal yani…

    Bizim köyde “Ebced Ahmet” vardı, babamın terzi çırağı…

    Matematiği iyiydi hatırladığım, falcılığını bilmem.

    Neyse

    Akif kitapta uzun uzun anlatmıştı, o bitmez tükenmez iktidarlarının daha ilk günlerinde:

    “Kader planı harfler hiyerarşisinde gizli: Erdoğan’ın harfleri Sin ve Dad. (Arapça harfler.) Erdoğan’ın harfler hiyerarşisinde durumu şöyle: Yıldızı Müşteri (Jüpiter), harfi Dad. Bu mertebeye tekabül eden (eşdeğer) isim Alim. Bu mertebenin peygamberi ise Musa. Günü perşembe. Yaradılışın beşinci günü, göklerde ikinci kat.

    “Dad harfinin sayısal değeri 800. İbn Arabi bu tür sayılar için ebced-i kebir hesabına başvuruyor. Bu işleme göre aynı harfin değeri 8’e düşüyor. Sin harfinin değeri ise 60 olarak karşımıza çıkıyor. Ebced hesabına göre Tayyip Erdoğan’ın bu iki harfinin temsil ettiği sayılar hem ayrı ayrı, hem de birlikte toplam olarak yaşamında önemli yer tutuyor. “

    Yazar kitabında uyarmış, “60 yaşına geldiğinde çok dikkatli olunması gerekli” demiş.

    60 yaşında iken ne oldu bilmiyorum, Gezi olayları, Fetö’nün darbe girişimi, ameliyat falan o tarihlere mi denk geliyor bilmiyorum, bakmak lazım. Ama bir uyarısı da var senin ‘De ki’nin:

    “…İki harfin toplam değeri 68. Bu sayı hayatında önemli bir tarihe işaret olarak kabul edilebilir. Bir Hurufi (harflerden anlam çıkaran) bundan hareketle Tayyip Erdoğan’ın 68 yaşında çok kritik bir badire atlatabileceğini, yaşamını değiştirebilecek bir olayla karşılaşabileceğini söyleyebilir.”

    Galiba bu sene 68 yaşında, seçimler de yakın.

    Kim bilir o büyüğümüzün sık sık ve çok güzel okuduğu şiirdeki gibi;

    “Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır…

    Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır…”

    Kim bilir, belki bu kez göklerden değil, aşağıdan, tabandan gelen bir karar vardır.

  • Akılsız dostun iyiliğinden bile korkmalı…

    “Bir toplum yıkılmaya yüz tutarken önce o toplumdaki adalet kurumu çöker. Bu, artık o toplumun yaşayamayacağına işarettir” der sevgili Yaşar Kemal.

    Ve ekler Furuğ;

    “Güvercinler gibi bağırıyoruz adalet için ve karanlıkta ışığı bekliyoruz”

    Devam eder Karamazov; “Herkes, her şeyden sorumludur” der.

    Evet, hepimiz sorumluyuz. Siyaset bir seçimse iktidarı, muhalefeti belirlerken iradesini koyan halksa, bugünkü gidişatta hepimizin payı var demektir…

    Halk iradesiyle varlık bulanların yaşattıkları; yoksulluğa, haksızlığa, hukuksuzluğa dur diyemezsen, payına adaletsizlik düşer.

    “Ölümü” kutsayanlara karşı, “Yaşamı” savunmazsan, seçiminle varlık bulanlar, buldukları varlığın gücüyle ölümü sana “kader” sayar…

    Hani bu noktada toplumsal belleği aramıyor da değiliz. Ama o da ne, belleğimiz çoktan akmış, bir su köpüğü altında kalmış.

    Zira Soma Avukatları “adalet” diye çırpınırken, kanatlarından vurulup kafese konuldu, Bartın olana kadar toplum belleği çoktan unutmuştu…

    Belleklerimiz; yaşandıkça yeni acılar tekrar hatırlayacak, sonra ağdalı bir kanıksayışla yine derin bir uykuya dalacak.

    Hele bir de nur topu gibi “Dezenformasyon” yasamız oldu ki, hesap sormak için kim haykıracak…

    Oysa muhalefet var ve muhalefet toplum hafızasını diri tutmak için var.

    Peki, öyle mi oluyor? Hayır. Hatta öyle ki mücadele şekilleri, muktedirleri daha da besliyor…

    Yo hayır, şüphesiz yapmaya çalıştıkları her şey iyi niyetli adımlar…

    Ki, bizlerde; Ana muhalefetin helalleşme çıkışını anlamlı bularak, samimiyetinden de şüphe duymadığımız gibi türban çıkışından da şüphe duymadık. Ve fakat ortada böyle bir sorun yokken “Ne gerek vardı?” sorusunu sormadan da geçemezdik.

    Zira; halk pahalılık altında eziliyor, coğrafya hukuksuzluk kanaması geçiriyorken, üstelik sansür yasasıyla sosyal medyanın sesi kesilmek istenmesi gibi hayati bir sorunun ortasındayken, olmayan bir sorunu yeniden gündeme getirmek; hangi akılla, hangi siyasi hamle ile açıklanabilirdi ki…

    La Fonten, bilindik fablı, “Yaşlı Adam ve Ayı” da, “Akılsız dost, akıllı düşmandan tehlikelidir”i bize şöyle gösterir:

    “Köprüyle ikiye ayrılan büyük bir orman varmış. Bir tarafta ininde yalnız yaşayan bir ayı varmış çok sıkılıyormuş. ‘Ahhh ne olurdu bir arkadaşım olsaydı, avladıklarımı birlikte yeseydik’ der dururmuş.

    Ormanın diğer yanında da kulübede yalnız yaşayan yaşlı bir adam varmış. Çiçekleri, meyveleri, bahçesi varmış ama onlar konuşmuyormuş. O da ‘ahhh ne olurdu, bir dostum olsaydı da birlikte yemiş yiyip, sohbet etseydik’ deyip dururmuş.

    Olacak bu ya, o gün ikisi de ormanda yürürken köprüde karşılaşmışlar. Yaşlı adam korkmuş ama belli etmemiş.

    Ayı, belki arkadaş olur diye hemen ‘ho ho merhaba’ demiş. Yaşlı adam da ‘merhaba’ demiş.

    Ayı ‘yalnızlıktan sıkıldım. Her gün avlanıyorum. Benimle ormana gelsene. Birlikte yeriz, dost olur gül gibi yaşarız’ demiş.

    Yaşlı adam; ‘yo asıl sen benim kulübeme gel. Konuşacak kimse yok, bahçem var, içinde türlü türlü yemişlerim var. Birlikte yer, dost olur gül gibi geçiniriz’ demiş.

    Ayı daveti kabul etmiş o günden sonra ikisi sıkı fıkı dost olmuş.

    Görev bölümü yapmışlar. Adam bahçede çalışacak. Ayı’da avlanacakmış. Ama ayının bir görevi daha varmış. Dostu uykuya dalınca onu rahatsız edecek her şeyden korumak.

    Günlerden bir gün dostu uyurken sineğin biri kafasına konmuş. Ayı kovuyor ama sinek dönüp dolaşıp yine geliyormuş. Dostunun rahatsız edilmesine çok kızan ayı, koca bir taşı fırlattığı gibi sineği öldürmüş. Ama dostunu da…”

    Eeee, akılsız dostun iyiliğinden bile korkmalı…

    “Dezenformasyon Yasası” görüşüleceği sırada, gündemi olmayan bir türban sorununa indirgemek de sonucu düşünülmeden atılan bir hamleydi.

    Sonuç; eli kolu bağlayacak yasa geçti. Zaten korku ikliminde yaşayan; görmez, duymaz, söylemezler, kalan hafızalarını da silip, iyice susacaklar…

    Aynılarla aynı mücadeleden vazgeçmez, kazada yiten canların hakkını aramak yerine, muktedir diliyle “ölümü” kutsarsanız, bu iyi niyetinizden kafamıza daha çokkk taş gelecek…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.