Kategori: Yazar

  • Taşlar sallanmaya devam edecek

    İyi Parti olağan İl Kongresi yaklaştıkça parti gündemi de hızlı değişikliklere tanık oluyor. Bu nedenle de söz konusu İyi Parti olunca bizde sözcüklerimizi olabildiğince özenli seçmeye çalışıyoruz.

    Ama geçtiğimiz pazartesi (21 Kasım 2022) itibarı ile Abdullah Erdoğan senaryosunun bitişine tanık olduk. Abdullah Erdoğan, kendisine yapılan İl Başkanlığı teklifini, kendisine has nezaket ile ‘sağlık sorunları ve ailevi durumlarını’ gerekçe göstererek reddetti. Abdullah Erdoğan’ın kendi iç dünyasında neler yaşanıyor bilemeyiz ama eğer teklifi kabul etseydi de çok zor bir il örgütünün başına geçeceği kesindi.

    Çok zor. Çünkü Antalya, İyi Parti için Türkiye’de en stratejik illerden birisi konumunda. Ülke genelinde, nüfus yoğunluğu baz alındığında, en yüksek oy oranının yakalandığı kent Antalya. Durum böyle olunca, genel merkez de Antalya’yı kendi kontrolü altında tutmak için büyük çaba gösteriyor. Burada şu soru yanlış olmaz. Hangi genel merkez. Çünkü Abdullah Erdoğan formülü, Antalya’da yapılan ön hazırlıklar neticesinde bizzat Meral Akşener’in Demre ziyaretinde gündeme getirilmişti. Bu formül sonrasında da, ‘koskoca Antalya İl Örgütü’nde bir kişi kalmadı da, dışarıdan mı başkan getiriliyor’ eleştirileri yükselmişti. Ancak formülü sahiplenen Meral Akşener olunca, eleştirilerin dozu belirli bir desibelin üzerine yükselmemişti. Ancak Abdullah Erdoğan, bütün çabalara rağmen adaylığı kabul etmeyince senaryo akamete uğradı.

    Bu noktadan sonra İyi Parti Genel Merkezi, Antalya’nın kendi içinde üreteceği adaylardan birisini desteklemek seçeneği ile karşı karşıya kaldı. Bunun önemini anlamak için önce adaylara göz atalım.

    İki adayın ismi öncelikli olarak dillendiriliyor. Birisi eski il başkanı Ahmet Aydın, diğeri ise İlhami Okudan. Bu ikilinin yanına Ali Adnan Kaya, İrfan Yılmaz gibi isimler de ekleniyor. Bir de kendisi derin bir sessizliği içinde olsa da Nihat Kavşut var. Nihat Kavşut’un sessizliğine rağmen denklemdeki etkisi İyi Parti çevrelerinde biliniyor. Bu nedenle Kavşut’u dikkatle izlemek lazım.

    Bu isimlerinin hepsinin ortak noktası, ülkücü kökenli olmaları. Dikkat ederseniz, bu aşamada, Mehmet Başaran benzeri merkez sağ bir isim gündemde değil. Gerçi, zayıf olasılık da olsa, Mehmet Başaran’ın devam edebileceği söylentisi mevcut. Ancak bugünkü tabloda, Antalya İyi Parti İl Başkanının ülkücü kökenli olması kuvvetli bir olasılık gibi duruyor.

    İşte İyi Parti Genel Merkezi’nin seçmek zorunda kalacağı isim bu kadrolar içinden olacak. Meral Akşener’in bugüne kadar parti içi hamlelerine bakacak olursak, çok da istenilen bir durum değil.

    Bu tablonun bir başka yansıması da, orta vadede Antalya siyasetine etkileri olacak. Şöyle ki; genel seçim sonrası Antalya siyasetine şekil vermek isteyen bazı çevreler, İyi Parti üzerinde yapmak istedikleri kurguda bekledikleri sonucu, şu anda, elde edemediler. Şayet süreç bu şekilde devam ederse, Antalya siyasetinde yeni dönemin taşları bir müddet daha sallanmaya devam edecek.

    Son olarak; CHP il ve ilçelere milletvekili olmak isteyen yöneticilerin 5 Aralık – 26 Aralık tarihleri arasında istifa etmeleri gerektiğini belirten yazısını gönderdi. Bu da önemli bir konu.

    Bunu da bir sonraki yazıya bırakalım.

  • İnsan umutsuzluktan umut üretir sevgili Mabet Ağacı…

    Yoğun umutsuzluğun sarıp sarmaladığı zamanlardayız. Öyle ki, her yerde görmek mümkün tükenmişliği.

    Geçenlerde oturuyorum parkta. “Umutların öldüğüne iyice inandım”, diyerek sohbete başladı benimle ileri yaşta bir mabet ağacı…

    Yıllarca; neler gördü bu gözler, duydu kulaklar. Ne acılardan geçti bedenim, ne sancılar çekti yapraklarım da hiç umutsuzluğa kapılmadım. İnsanlık derdim. Bulur ille de bir çiçek açtıracak direnci bulur da, umudu yeniden doğurur.

    Öyle ya; Anadolu ne kırımlar geçirdi. Üstünde yaşadığım toprak, ilk kez bir zulüm görmüyorum ki. Ne kötülükleri, ne zalimleri alt etti. Eder, bunu da eder derdim. Hani büyük insanlık! Ve fakat artık benim de umudum iyice tükendi.

    Hatta geçenlerde bir Puhu Kuşu kondu sonbaharda yaprakları dökülmüş dallarıma.

    Vedaya geldim. Bu coğrafya, tıpkı senin yapraksız bedenine döndü dedi. İnsanlar da her şeyini dökmüşler, ağaçlar gibi; inandıkları bir şey kalmamış, üstelik umutları da. Tükenmişler, hepsi birer sonbahar şimdi.

    Ben baharsız, ağaçsız yapamam. Hem göğün altında yaşayan ölüye dönen insanları gördükçe, ölürüm kahrımdan. Sokaklarında; çocuk cıvıltılarının, insan kahkahalarının, umudun olduğu yerlere gidiyorum…

    Yanılıyorsun dedim. İnsanlar değerlerini özler, insanca yaşamayı ister. Onca acıyı, zulmü, savaşı, yaşayıp da yeniden hep yaratmadılar mı ışığı?

    Kal, dedim. Bunu da atlatırlar, onarılır tüketilen her şey. Aydınlığın, yine iyiliğin, güzelliğin türküsünü hep birlikte söylerler. Dinlerler dallarımda senin ezgilerini, gövdelerimizin altında sevinçle raks ederler.

    Ahhh! Mabet ağacı dedi, kokunu sevmiyorlar diye kesip durmaktalar seni. Bilseler; bin bir derde devan var, kesmezler. Ama bilmiyorlar, insanlar bilmeyi istemiyorlar, sorup sorgulamıyorlar.

    Bak etrafına; artık kaldı mı Ağın ağacı, su püreni. Açıyor mu Panpal, yoğurt çiçeği? Bittiler, Tarla kuşları da gitti. Hem zaten niçin gitmesinler? Tarlalar kaldı mı ki? Kırlangıçlar da terk etti. Bir Hüzün savar kuşları direniyor. Hüznü dağıtmalıyız diyor. Bir de Bilge baykuşlar, insanları uyandırmaya çalışıyorlar.

    İnanmıyorum artık. Zehirli sarmaşıklar sardı her yanı, insanlar; bilinci, iyiliği yitirdiler.

    Haklısın dedim Puhu Kuşuna. Anlatmaya devam etti Mabet ağacı; bilinç olmayınca insanlık ölür. Ölmüş bilinç, insanlık da ölüyor.

    Daha ben cevap veremeden Mabet’e, bizi dinlemiş Bilge baykuş, girdi söze:

    “Eğer yarınlara dair bir ışık göremiyorsak, belki de karanlık gözlerimizdedir. Işığı yakalamak için kendimizden başlamak gerekir” dedi.

    Hani, Nazım’ın dizelerinde ki gibi:

    “Ben yanmasam,

    Sen yanmasan,

    Biz yanmasak,

    Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”

    Bin bir yönden ışık olalım. Umutlarını dahi tüketmiş bu İnsanlığı uyandıralım. Hem, şunun şurasında ne kaldı bahara, üç, beş ay daha dayanın.

    Siz yenilendikçe, baharda dallarınız yeşillendikçe, dayanamaz insanlar bir ışıkla bilinçlenir, bir umut çiçeğiyle aydınlanıverir…

    Gitmeyin, kalın. Bu topraklar zehirli sarmaşıkların değil, sizin.

    Ne diyordu sevgili Yaşar Kemal:

    “Benim kitaplarım; yaşam gibi doğru söylesin, yaşamla birlik olsun istedim. Çünkü yaşam umutsuzluktan umut üretmektir.”

    Evet, insanlık kayıp ama ölmedi. Bir şey oldu, zehirli sarmaşık dalları arasında sıkıştı kaldı. Kuşlar bir gagaladı mı, sökülür sarmaşıklar, insanlık yeniden ortaya çıkar.

    İnsan umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir. Yeter ki ekilsin umut, bilinçlendirir. Giden kuşlar yine gelir.

    Düşündüm, Bilge Baykuş haklı. Şimdi gitmek, umutsuzluk zamanı değil. Bu ölü toprağını üzerimizden atmalı.

    Hiç insan umutsuz yaşar mı? Yaşamaz. İnsan isterse eğer, umutsuzluktan umut da üretir sevgili Mabet Ağacı.

    Hadi, şimdi; bahara yeniden doğabilmek için bilinçlendirelim insanlığı, sandıklardan çıksın diye aydınlık, toprağa tohum olma zamanı.

    Hadi halkım sıra sende, umudu büyütmek için, tükenmişliği silkele…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Son terör eyleminin düşündürdükleri

    13 Kasım günü İstiklal Caddesinde meydana gelen terör eylemi, toplumumuzda büyük bir korku ve kaygıya yol açtı. 7 Haziran -2 Kasım 2015 arasındaki senaryo, yeniden sahneye mi konuluyordu? Bunu düşündürtecek pek çok emare vardı çünkü.

    7 Haziran seçimlerinde AK-PARTİ büyük oy kaybına uğramış, Meclisteki çoğunluğunu yitirmişti. Bugün kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğuna göre, bırakın çoğunluğunu yitirmesini, oyları yüzde 30’un altını gösteriyor. Olağan koşullarda bir seçim yapılsa Cumhurbaşkanlığını da, Meclis çoğunluğunu da yitireceğine kesin gözüyle bakılıyor. Bunu önlemek için o gün olduğu gibi, bugün de toplumun terörize edilmesinin, sonucu değiştirebileceği umuluyor.

    2015 yılında sıcak para saltanatı sürüyor; dolayısıyla kitleleri kasıp kavuran ve oy tercihlerini köklü bir biçimde değiştirmeye başlayan derin bir ekonomik kriz yaşanmıyordu. Buna rağmen AK-PARTİ oylarında anlamlı bir düşüş meydana gelmişti. Bugün önü alınamayan derin ekonomik sarsıntı, yurttaşların siyasi tercihlerinde köklü değişikliklere yol açabilecek düzeyde gözüküyor. Bu yüzden kitlelerin güvenlik kaygılarını ekonomik kaygılarının önüne geçirmek, daha da elzem bir hal alıyor.

    O gün işaret fişeğinin, iki polis memurunun PKK tarafından şehit edilmesiyle atıldığı iddia edilmişti; bugün altı yurttaşımızın yaşamdan koparılmasının faili olarak yine PKK terör örgütü gösteriliyor.

    O gün Suriye’den ve Afganistan’dan gelen / getirilen göçmen sayısı bugüne göre bir hayli azdı. Bugün kentlerimiz sığınmacılardan geçilmiyor. Bu göçmen kalabalıkları arasında binlerce uyuyan terör hücresinin bulunduğuna kesin gözüyle bakılıyor. Üstelik, SADAT gibi paramiliter örgütlerin taraftarlarını eğittikleri ve silahlandırdıkları biliniyor.

    Özetle, halkımızın korku ve kaygılarını haklı çıkaracak çok sayıda emarenin bulunduğu ortada. Antik Yunan düşünürü, Heraklitos’un dediği gibi bir nehirde iki kez yıkanmanın mümkün olup olmadığını yaşayarak göreceğiz. Ama ben bu yazımda kitlesel bir sakatlık kaynağı olarak terör olgusunun niteliğindeki değişikliğe dikkat çekmek istiyorum

    Savaş, pandemi, doğal afetler gibi kitlesel sakatlık kaynakları arasına son 50-60 yıl içerisinde terör eylemleri de eklenmiş gözüküyor. 20. yüzyılın ilk yarısına kadar terör eylemleri ya suikast niteliğinde gerçekleşiyor ya da askeri hedeflere yöneltiliyordu. Masum insanlara yönelik kitlesel terör eylemlerine pek rastlanmıyordu. O zaman terör örgütleri daha çok, kendi kararlarını kendileri verebilen bağımsız örgütler niteliğindeydi. Örneğin, Çarlık Rusya’sındaki Narodnikler daha çok Çarları veya önemli devlet adamlarını hedef alıyor; masum insanlara şiddet uygulamaktan kaçınmaya çalışıyorlardı. Diğer ülkelerde de benzer örneklere rastlıyoruz.

    NATO’nun kurulması ve soğuk savaş yıllarıyla birlikte hangi iddiayla kurulmuş olursa olsun sağcı-solcu terör örgütleri, emperyalizmin güdümüne ve emrine girmiş bulunuyor. Açık veya gizli bir biçimde emperyalist merkezlerin gizli servislerince eğitiliyor, donatılıyor ve finanse ediliyorlar. Artık çağımızda bağımsız terör örgütünden söz etmek mümkün değil. Bu yüzden, masum insanlara ve sivil hedeflere yönelmeme gibi kendilerince belirledikleri ilkesel değerleri terk etmiş bulunuyorlar ve mümkün olduğunca dehşet ve korku salmayı, kaos yaratmayı, zarar vermeyi hedefliyorlar. Yüzlerce masum kişinin yaşamını yitirmesine ve sakatlanmasına yol açan intihar saldırıları, canlı bombalar, gelişi güzel silahlı taramalar hep bu dönemin eylem biçimleridir.

    Genellikle kitlesel ölümlere yol açan olaylarda yaşamını yitiren insan sayısının en az iki mislinin de sakat kaldığı kabul ediliyor. Örneğin, birinci Evren Paylaşım Savaşında 20 milyon insan ölürken 50-60 milyon insanın sakat kaldığı tahmin ediliyor. 1970- 80 arasında 15 bini aşkın insanımız terör eylemleri nedeniyle yaşamını yitirmişti. Sayısını bilmiyoruz ama, onun en az iki misli insanımızın da sakat kaldığını tahmin ediyor ve gözlemliyoruz. 7 Haziran 2 Kasım tarihleri arasındaki yaklaşık beş ay içerisinde kitlesel terör eylemlerinde 862 insanımız ayamızdan ayrılırken iki bine yakın insanımız sakatlandı. Bu sayılar da gösteriyor ki, terör, artık kitlesel ölüm ve sakatlık kaynakları arasında önemli bir yer tutmaktadır.

    Bu vesileyle amacı ve iddiası ne olursa olsun, bütün terör eylemlerini nefretle ve şiddetle kınıyorum. Çünkü terör, acımasızlığın, vicdansızlığın, insan düşmanlığının ve ahlaksızlığın dip noktasıdır.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Katar 2022 Dünya Kupasında özgürlük yok

    Katar’da Dünya Kupası başlıyor…

    20 Kasım’da ev sahibi Katar – Ekvador maçıyla başlayacak…

    18 Aralık’ta final maçıyla sonuçlanacak…

    Şampiyonun kim olacağı bahisleri oynanmaya başladı…

    Arjantin…

    Brezilya…

    Fransa…

    Almanya…

    Portekiz

    Favori isimler arasında…

    Türkiye ne yazık ki yok…

    Ekranlarda yabancı ülkelerin maçlarını izleyeceğiz…

    En büyük kaybımız da…

    Katar’da üçüncü kez görev yapacak ve bir ilke imza atacak olan hakem Cüneyt Çakır’a bu olanak verilmedi…

    Eski TFF ve MHK 8 Mart hakem operasyonu yaparak Cüneyt Çakır’ı da bu listeye dahil etti…

    Böylece Çakır Katar’a gidemedi…

    Hakemliği de bıraktı…

    Ekranda milli takımımızı izleyemeyeceğiz…

    Ancak…

    Dünya Kupası süresince maçlarda güvenliği sağlayacak Türkiye’den gönderilen 3 bin güvenlik görevlisini görme imkanımız olacak…

    Güvenlik görevlilerimizde ne yazık ki emir ve komuta Katar’da olacak…

    Bu tamamen Türkiye’yi küçük düşüren bir karar…

    Katar’a Dünya Kupası verilmesi çok tartışıldı…

    En önemli tartışma ise…

    Uluslararası Futbol Federasyonuna (FİFA) rüşvet verildiği iddiaları ortaya atıldı…

    Ama sonuç alınamadı…

    Katar dünya kupasına hazırlanırken stat ve çeşitli yerleşim yerlerinin yapımında çalışan 1200 işçi hayatını kaybetti…

    Temel hak ve özgürlüklere müdahale devam ediyor…

    Katar’a maç izlemeye gelen taraftarlara, sadece ülkeleri Dünya Kupası finallerine katılıyorsa giriş izni verilecek…

    Bu, tamamen insan haklarına…

    Özgürlüklerine aykırı bir durum…

    Bir yandan da…

    Taraftar sayısını artırmak için…

    Pakistan’dan dolar karşılığı ve her türlü masrafını karşılayacak taraftar getireceği gelen bilgiler arasında…

    Diğer bir kısıtlama ise…

    İçkiye geldi…

    Taraftarlar belirli alanlarda, belli saatlerde alkol alabilecek…

    Maçları izlemeye gelenlerin…

    Özgür olarak hareket edemediği bir ortamda…

    O maçları izleme keyfi nasıl yaşanacak…

    Bu organizasyonun gerçek sorumlusu FİFA niye bu hak ve özgürlüklerin kısıtlamasına karşı çıkmıyor…

    Acaba…

    Sus payı mı verildi…

    Bu konular…

    Maçlar başlamadan önceki durumlar…

    Maçlar bir başlasın…

    Daha neler göreceğiz neler…

    Ne gibi kısıtlamalar gelecek…

    Bu da gösteriyor ki…

    Katar 2022 Dünya Kupası tartışmalı başlayacak…

    Tartışmalarla bitecek…

    Tartışmalar maçlar bittikten sonra da uzun bir süre devam edecek…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Amasra Kömürünün Hazin Hikayesi

    Çoğumuz Amasra’yı Çeşm-i Cihan (Dünyanın göz bebeği) olarak bilir. Tarihiyle, eşsiz manzarası ile çok nezih bir sahil beldesi olan Amasra, milyonlarca yıldır bağrında karaelmas denilen taşkömürünü saklar. O kömür ki son yıllarda enerji sektörünün vazgeçilmezi olmuş. Köylerinden kalkıp gelen gençler, karaelması yeryüzüne çıkarmak için derin karanlıklarda ömür tüketmeye başlamış. 100 yıla yakın kömür üretimi yapılan bölgede, 1967 yılında Zonguldak Kömür Havzası Tevsii Projesi ile üretim bölgesi kurulmasına karar verilmiş. Kendi halinde, sessiz sedasız yaşam sürülen bu belde, şimdi grizu/kömür tozu patlamasında yaşamını yitiren 42 gencin acı hikayeleri ile ülke gündemine girdi.

    Bölgede kömür üretimi devlet eliyle yapılmaktaydı ancak son yıllarda uygulanan özelleştirme politikaları Amasra’ya da uzanmıştı. Bölgedeki kömür sahaları, rödovans (kiralama) yöntemiyle özel sektöre açılmıştı. 2005 yılında yapılan ihaleyi Hema Endüstri A.Ş. kazandı. Özel sektöre verilen TTK-Amasra-B sahası, bu havzadaki kömürlerin yüzde 50’sinden fazlasını oluşturmaktaydı.

    Sözleşmeye göre, şirket sahada 20 yıl süreyle kiracı olarak çalışacak ve 3 yıl hazırlık sürecinden sonra ürettiği kömür karşılığı kamu kurumuna rödovans bedeli ödeyecekti. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Taahhüt edilen sürede üretime geçilemedi. 4 kez süre uzatımı yapıldı. Şirket, üreteceği kömürle çalıştırılacak termik santral kurmak istedi. Yoğun toplumsal ve hukuki itirazlar oldu ve santral kurulamadı.

    Hema Endüstri A.Ş.’nin imzalamış olduğu Amasra-B Sahasının Sözleşmesi, firmaların talebi üzerine 2011 tarihinde devir sözleşmesi ile Hema Dış Ticaret A.Ş.’ye devredildi. Hema Dış Ticaret A.Ş. firması da ticari unvanını 2012 tarihinde Hattat Enerji ve Maden Ticaret A.Ş. olarak değiştirdi.

    Bugüne kadar bir türlü gerçekleşmeyen üretim karşılığı rödovans bedelinin kuruma ödenmediği ve sözleşmeye uyulmadığı resmi kurumların kayıtlarına girdi. Davalar açıldı, hukuki süreçler yaşandı. Bölgede pek çok toplumsal eylem düzenlendi.

    2019 yılında Maden Kanunu’nda kamu kurumlarının ruhsatlarının bölünmesi ve devredilmesine yönelik değişiklik yapıldı. Buna göre; “Türkiye Taşkömürü Kurumu ile Türkiye Kömür İşletmeleri, uhdelerinde bulunan maden ruhsatlarını işletmeye, işlettirmeye, bunları bölerek yeni ruhsat talep etmeye ve bu ruhsatları ihale etmeye yetkilidir. Bu fıkra kapsamında yapılacak ihale sonucunda Türkiye Taşkömürü Kurumu ile Türkiye Kömür İşletmeleri, ihaleyi kazananla yapacağı sözleşme hükümleri saklı kalmak kaydıyla ihale edilen sahayı devredebilir ve ihaleyi kazanan adına ruhsat düzenlenebilir. Ruhsat devrine esas olan sözleşme ilgili ruhsatın siciline şerh edilir.” denilmekte.

    Bu düzenlemeyle 2005 yılında kiralama yöntemiyle şirkete verilen sahanın ruhsatı söz konusu şirkete verildi. Bu değişikliklerden sonra Amasra sahasında özel sektörün payı yüzde 97’ye yükselirken, kamu kurumunun payı ise yüzde 3’e kadar düştü. Bugün itibarıyla özel sektörün rezervi 606 milyon ton iken kamu kuruluşu olan Türkiye Taş Kömürü Kurumu’nun (TTK) 16 milyon ton rezervi kaldı. Kamu kurumunun sahip olduğu ve yıllardır çalıştığı saha tabiri caizse elinden alındı. Kurum, bir köşeye sıkıştırıldı ve sahibi olduğu sahada sığıntı durumuna düşürüldü.

    Bu da yetmemiş gibi halen çalışılan kömür ocağının alt kotları da özel şirkete verildi. Bunun anlamı, derine doğru inen kömürlere yeni yatırımlar yapılamayacaktı. Nitekim, büyük yatırımlardan vazgeçildi sadece günü kurtaracak uygulamalar, işlemler yapıldı.

    İster özel sektör olsun ister kamu sektörü olsun yan yana ya da altlı üstlü çalışmanın riskleri vardı. Özellikle yeraltı kömür madenciliğinde işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından bu riskler fazlaydı. 2017 yılında hazırlanan bir raporda rezerv bölünmesi ve bu tür çalışmanın sakıncaları açıkça belirtilmişti:

    …Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve HATTAT Enerji ve Maden Ticaret A.Ş. firması arasında akdedilen sözleşmeye göre Amasra Havzası’nda -400 kotunun üstünde (ATİM) ve altında(HATTAT) çalışılacak komşu panolarda taraflarca koordinasyonsuz bir biçimde belirlenmiş olan özgün termin planlamalarına uygun çalışmalar; maden işletmeciliği tekniğine, ekonomik gerçeklere ve madencilik çalışmalarında iş güvenliği ilkelerine (yukarıdan aşağıya çalışma/önce üst damarın alınması/suya-gaza karşı topuklar tesis edilmesi vb) uygun değildir.” (BEÜ, Maden Mühendisliği Bölümü, 2017)

    Ama bu ülkede ne yazık ki bilime, emeğe, deneyime fazla önem verilmezdi. Söylenenler unutulur, yazılanlar kağıt üzerinde kalırdı. Toprağa verilen gencecik canlar da çabucak unutulurdu. Ateş sadece düştüğü yeri yakardı.

    Görünen köy kılavuz istemez. Yakın gelecekte çok küçük rezervi kalan kamu kurumuna, “havzadan tamamen çık” denilebilir. “Dağdan gelip bağdakini kovmak” deyimi herhalde bu örnek için söylenmiş olsa gerek.

    Umarım bu kez yanılırım…

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • İstiklal Caddesi yasını tutarken…

    13 Kasım’da yaşanan terör saldırısının ardından resmi makamlar bir yas ilan etmemesine rağmen Beyoğlu’nun karalar bağlamış hali, toplum vicdanının en önemli yansımasıydı…

    13 Kasım’da terör saldırısının gerçekleştiği gün olay yerine polislerin ilk işi Cadde’yi baştan başa güvenlik çemberine almak oldu. Ertesi gün Cadde’nin kapıları açıldığında, patlamanın yaşandığı yer kırmızı kadife bantlarla çember içine alınmıştı. Bu yas alanı ikinci gün, gün boyu Siyasilerin ve gazetecileri yoğun ziyaretlerini ağırladı.

    15 Kasım günü İstiklal Caddesi’ne girdiğimde ise geçtiğimiz günlere nazaran daha seyrek bir kalabalık vardı. Cadde’ye giren hemen herkes olay yerini ziyaret ediyor, kimi elindeki çiçeği, kimi bir başsağlığı yazdığı notu buraya bırakıyordu. Saatler gece yarısını geçene kadar, ziyaretçilerin ayağı hiç kesilmedi.

    İstiklal Caddesi’ni sağlı sollu kuşatan mağazaların renkli ışıkları söndürülmüştü. Dükkanlardan gelen müzik sesi tamamen kısılmıştı. Beyoğlu’nun neredeyse tüm eğlence mekanları bomboştu.

    Beyoğlu, adı konulmamış bir yası yaşıyordu.

    Devlet erkanı, 6 yurttaşın yaşamını yitirdiği bombalı saldırıya rağmen resmi ziyaretlerini iptal etmezken, gittiği ülkelerde danslı gösterilerle karşılanırken; bu bombalı saldırı karşısında ulusal yas ilan etmeye yönelik herhangi bir girişimde bulunmazken, İstiklal Caddesi boylu boyunca yastaydı. Cadde’nin ziyaretçileri de bu saygı duruşuna aynı şekilde eşlik ediyordu.

    Toplumun bu hassasiyeti gösterebilmesi ne büyük bir erdem. Toplum böylesine bir erdemi sergilerken, Devlet erkanının bu yas haline bir türlü ayak uydurmaması, hatta bu saldırıyı alalade bir saldırı gibi sıradanlaştırmaya çalışması vahim!

    Oysa bu yas haline eşlik etmek demek, toplumsal adaletin onarılmasındaki ilk adım olabilirdi. Toplumsal adaletin onarılabilmesinin en önemli adımı ise gerçek bir soruşturmanın yapılabilmesi. 

    Bugüne kadar resmi kaynakların, iktidara yakın basın yayın kuruluşları tarafından kamuoyuna verdiği bilgilerin, çok doyurucu olduğunu söyleyemeyiz. Bugüne kadar yaşanılanlara baktığımızda, bu saldırının da faillerinin çıkarılması konusunda güven oldukça az. Bunun için son bombalı saldırıda yaşananları anımsamak yeterli.

    10 Ekim 2015 tarihinde 103 kişinin yaşamını yitirdiği Ankara Gar Katliamı hakkında açılan dava, 7 yıldır ilerlemiyor. Gar Katliamında yaşamını yitirenlerin avukatları, yıllardır iğne ile kuyu kazarken, Mahkeme ve Savcılık bu çabalara kayıtsız kaldı. Dava aynı zamanda İŞİD Terör Örgütü’nün Türkiye’deki örgütlenmesini, İŞİD’lilerin Türkiye’ye sınırdan nasıl geçtiğini, hangi kaynaklardan beslendiğini açıkça ortaya koyuyordu. Ancak soruşturma derinleştirilemediği için, dava gerçek failler ortaya çıkarılamadan, akıllarda çok sayıda sor işareti bırakarak, cezasızlığa doğru sürüklendi. Aynı 2015’de gerçekleşen Suruç katliamı, HDP Diyarbakır mitingine yapılan bombalı saldırı gibi…

    7 yıldır yaşanan dava süreçleri, devletin gerçek bir irade gösteremeden bu davaların çözülemeyeceğini gösterdi. Deneyimler de bu iradenin yokluğunu ortaya koydu. Cezasızlıkla körüklenen bu yargılama süreçleri de yeni saldırıların adeta önünü açtı.

    Peki bundan sadece siyasi iktidar mı sorumlu? Ya siyasi iktidarı özellikle 2015 sürecinde yaşananlar üzerinden kötüleyerek, muhalefete geçen aktörler?

    Evet, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’ndan bahsediyorum. “Bildiklerini açıklama” konusunda oldukça temkinli olan Davutoğlu’nun sessizliği, siyasi iktidarın sessizliğinden daha da korkutucu. Sincan Cezaevi’nde yargılaması süren Kobane Davası için tanıklığa yanaşmayan, siyasetçilerin tüm çağrılarına kulak tıkayan, gazetecilerin sorularını sessizlikle geçiştiren Davutoğlu, 2015 sürecine ilişkin gerçek adaletin sağlanamaması konusunda kendi sessizliğinin de bir payı olduğunu, 2015 sürecinin karanlıkta bırakılmasının 2022’deki bu saldırıya da zemin hazırladığını düşünüyor mu acaba?

    Dün Meclis’ten milletvekilleri, Davutoğlu’na yeniden seslendi, “Meclis’te bir Komisyon kuralım, gel bildiklerini anlat” dedi. Davutoğlu, buna da sessiz kaldı.

    İktidarın bu davaları karanlıkta bırakma politikasının yanında, muhalefetin de bu ürkütücü sessizliği eklenince, Beyoğlu’na sadece uzun bir yası tutmak kalıyor.  

  • Zifiri karanlıkta gözlerden akamayan iki damla yaş

    Baştan uyarayım, bu yazıda bolca kişisel hikâye vardır. Ancak bütün bu kişisel hikâyeler ülkenin tarihiyle doğrudan ilişkilidir.

    İnsan denen canlı türü, yaşadığı travmaların yarattığı acıları çok iyi gömüyor. O kadar iyi gömüyor ki, travmanın acısının nereden çıktığını bile bazen fark etmekte güçlük çekiyor. Daha 13 Kasım Pazar günü İstanbul İstiklal’deki patlama olmamışken, belki de bu olaydan birkaç gün önce iki yaşındaki oğlumla akşam vakti arabayla bir yere gidiyorduk. Oğlumun nasılsa duyup müptelası olduğu ve yıllar yıllar öncesinden gelen bir şarkı boğazımın düğümlenmesine, gözlerimin nemlenmesine yol açtı. Yok yok, öyle duygusal, sakin ve içli bir şarkı değil gözlerimin nemlenmesine yol açan. Zaten öyle bir şarkıya bir çocuk neden müptela olsun değil mi? Öyle olsa bu kadar şaşkınlık geçirmezdim boğazımın düğümlenmesine. Üstelik oğlumun iptilası olmasa bin yıl geçse aklıma bile gelmeyecek bir şarkı bu. İşte bu şaşkınlıktır ki, gözlerimdeki nemin yaşlara dönüşmesine güç bela engel oldu. Elbette siz değerli okurların kıymetli vakitlerini almasına yol açacak kadar bir yazıya giriş de yapmazdım bu yaşadığımı.

    12 DEV ADAM ŞARKISI VE KUŞAKLARA ETKİSİ

    Şarkının ilk çıkış tarihini net olarak ben de anımsayamadım. Google hazretlerine sorduğum “12 dev adam şarkısı ne zaman bestelendi?” sorusuna karşılık karşıma çıkan beşinci sıradaki yazıdan öğrendim hangi tarihte bestelendiğini.[1] Karşıma çıkan yazıda, şarkının ilk radyolarda, televizyonlarda duyulduğu 2001 tarihinde yaşanan coşkuyu ve o coşkudan günümüze ne kaldığını anlatıyor yazar kısaca ve sporun her alanındaki başarılarda yaşanan düşüşün envanterini tutmaya çalışıyor. Ya da yazının meramından benim çıkardığım bu oldu. Malum yazar derdini anlatır, okuyan bu derdi bambaşka anlayabilir. Şarkı Athena Grubu’nun bestelediği “Uh ah dev adam 12 dev adam”. Şarkının ritmik yapısı, coşkusu gerçekten spora karşı ilgili ilgisiz bütün herkesi sarıp sarmalamıştı zamanında. Bu yönüyle hem konjonktürün hem de şarkının etkisiyle pek çok çocuk ve genç belki de basketbola merak salmıştı geçmiş zamanda. O zamandan bu zamana “bu merak ve ilgi patlamasıyla büyük basketbolcu yetişti mi?” derseniz, bu sorunun yanıtı maalesef bende yok. Ne var ki, şarkı 19 yıl öteden gelip hala benim iki yaşındaki oğlumun iptila derecesinde diline düşüyorsa ve dönüp dönüp bu şarkıyı istiyorsa, hala başarılı demektir. Üstelik de, şarkının klibinde geçen basketbolcuların basket atışları iki yaşında bile basketbola ilgi uyandırabiliyor. Yemek yedirme motivasyonu bile sağlıyor. “Bak oğlum yemeğini yersen, sen de o abiler gibi dev adam olup, basket atabilirsin, sana en yakın zamanda basket topu alacağım ve parktaki basket sahasında birlikte basketbol oynayacağız” cümleleri kurmaya vesile oluyorsa hala bu şarkı başarılı demektir. Bu işin sahiden de bambaşka bir boyutu. Asıl mevzumuz bir şarkının çocuklarda basket sporuna karşı uyandırdığı ilgi değil elbet. Travmadan girip buradan çıkılacağını hiç biriniz öngöremezdiniz. Yazılarım da ülke gibi sürprizlerle dolu.

    Önce şarkının bende uyandırdığı anıları paylaşayım. Dahası daha derinden düşündükçe hafızama hücum eden anılar bunlar. Çoğunu zihin silme istidadı göstermiş belli ki. 2002 yılı başları. 2001 ekonomik krizinde bir gecede iki kat değersizleşen Türk parası ve altüst olan ekonomi koşullarında Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimime devam ediyorum. O tarihlerde sınavlarına girerek çaldığım her üniversite kapısı yüzüme kapanmış ve akademisyenliğe asistanlık aşamasından adım atmaktan en azından bir süreliğine umudu kesip o zamanlar revaçta olan yabanca sermayeli bir hipermarkette önce haftada iki gün, daha sonra tam zamanlıya yakın sayılabilecek bir pozisyonda kasiyerliğe başladım. Ailemin babamın sağlık masrafları nedeniyle satıp savdığımızdan arta kalan kırık dökük birkaç dönüm tarlası ve bahçesi, içinde kendin çalışıp ekip biçmediğin sürece neredeyse hiçbir getiri sağlamıyordu. Babamın benim öğrencilik dönemlerime uzanan uzun sağlık sorunları, onda değil bağ bahçede çalışmaya, gündelik hayatını idame ettirmeye bile yetecek enerji bırakmamıştı. Sonunda Kasiyerlik kariyerimin daha ilk ayı bitmeden babamı kaybettim. Bu kayıptan sonra kısa süreliğine devam edeceğimi beklediğim kasiyerlik kariyerim beklediğimden uzun sürerek neredeyse iki yılı buldu. Ne yalan söyleyeyim bu kasiyerlik süreci bana dört yıllık üniversite eğitiminden daha çok şey öğretti. Kasiyerliği bırakıp yüksek lisansa nasıl devam ettiğim konusu daha derin ve ailevi bir mesele, şimdi burada bu konuya girmeyeceğim. Benim burada anlatmaya çalıştığım şey şu: Babasını kaybetmiş, annesinden başka dayanacak hiçbir yakını olmayan, (bu olmama hali gerçek bir yokluk değil haliyle, var ama yok kabilinden bir yokluk) eğitimine kaldığı yerden devam edip akademisyen olma arzusundaki yeni yetme bir gencin umudunu yitirmeden yoluna devam etme azmi veren koşullara dikkat çekmek niyetim. Bu kişisel anlamdaki deneyimlediğim ağır koşulları ülke de paylaşıyordu kuşkusuz. Ama bu zorlukların geçici olduğunu hem ben hem de ülkece herkes biliyordu galiba.

    KASİYERLİKTEN AKADEMİYE!

    Kasiyerlik mesleğini 2001 yılının sonunda bırakıp, çok kısa bir süre içerisinde yüksek lisans tezimi yazıp savunduktan sonra, daha önce akademik kadro için çaldığım kapıları tekrardan çalmaya başladım. Sonunda oldu ve 2002 yılının sonlarına doğru, yani lisans mezuniyetimden dört buçuk yıl sonra 2017’de kapının önüne koyulduğum Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin kapısından asistan olarak içeri girdim. Asistan olup hayatımın nispeten rahatladığı yıl, ülkenin uzun istikrarsız siyasal ve ekonomik iklimden kurtularak tek partili AKP iktidarına “kavuştuğu” yıl ne tesadüftür ki aynı yıla denk gelir.

    NOSTALJİK BİR ÖZLEM

    Bir süreliğine devam eden ve umut vaat eden yıllar deneyimledik bu yıldan itibaren. AKP bir süreliğine uzun yıllardır ihmal edildiği iddia edilen taşrayı ve çevreyi söylemsel olarak da olsa iktidara taşıdı. Tam iktidar olamadığını iddia ettiği yıllardaki yine AKP liderinin ayağına pranga olarak gördüğü hukuki denge ve denetleme süreçleri, işlerin nispeten yolunda gittiğine dair izlenimi güçlü tuttu. Benim şarkıyla birlikte gözlerimin nemlenmesine yol açan belki de bu nispi huzur ve istikrar yıllarına duyduğum özlemdi. Düşünün, hayatımın AKP iktidarda olduğu süresi boyunca bazıları gibi gerçek bir demokrasi ve adalet getireceğine bir saniye bile inanmadığım halde, bu yıllara bile nostaljik bir özlem duyabiliyorum. Ne hazin ve acıklı bir çelişki değil mi? İnsan yaşadığı yoksunluk ve yokluk derinleştiği zaman, bir zamanlar sahip olduğunu zannettiği şeyleri bile özler hale geliyor. Ülkenin içinde bulunduğu trajedi bu özlemin kendisidir aslında.

    CELLATTAN KAÇARKEN, BAŞKA BİR CELLATA YAKALANMAK

    AKP’nin başında Ahmet Davutoğlu’nun bulunduğu yıllarda 90’lı yıllardaki “beyaz Toroslar” tehdidi girmişti hayatımıza. Beyaz Toroslar belki de hayatlarımızdan hiç çıkmamıştı. Bu tehdit, belki de Davutoğlu’nun ve AKP’nin topluma “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” stratejisiydi. Bu strateji uzunca zamandır AKP’nin ve bugünkü liderinin temel stratejisi olarak işletiliyor. Bu stratejinin yaşattığı korku, yoksunluk ve ürküntü bugün beklenmedik şekilde hala geniş kitleleri AKP’nin ve liderinin etrafında kenetlemeyi sağlıyor. Bu strateji aynı zamanda dünyadaki pek çok topluma da hâkim hale gelmiş olan ikili bir toplum olarak bölünmeyi beraberinde getirdi. Toplumun bir kısmı gerek gelecek korkusundan gerekse baskılardan korkarak, kendi celladına ram olup onun etrafında kenetleniyor. Diğer kısmı ise bu cellattan kaçarken başka cellatlara yakalanıyor. Bu cellatların illa ki bir fail ya da kurum olması gerekmiyor kuşkusuz. Bir duygu ya da davranış olabiliyor çoğu zaman. Her iki kısmın da ortaklaştığı yer acıdan kaçınmak. Byung Chul Han Paliyatif Toplum adlı kitabında günümüz modern toplumlarının temel mottosunun acıdan olabildiğince kaçmak ve acıyı göz ardı etmek olduğunu dile getirir. O’na göre “neoliberal performans toplumunda emir, yasak ya da cezalandırma gibi olumsuzluklar yerlerini motivasyon, kendini optimize etme, kendini gerçekleştirme gibi olumluluklara bırakır. Disipline edici mekânların yerini huzur verici alanlar alır. Acı güç ve iktidarla tüm ilişkisini yitirir. Tıbbi bir sorun olarak siyasetten arındırılır.”[2]

    Ben de bu mottonun vazettiği olumluluk davranışından uzak olmadığımı ve bu davranışın üzerimde ne kadar ağır bir yük haline geldiğini fark ettim aslında şarkının yarattığı hüzünle birlikte. Bu yükün kendisi de aslında ağır bir travmanın göstergesi olarak okunabilir.

    DERİN TRAVMALAR VE BAŞEDEBİLMENİN YOLLARI

    Dünyada genel olarak kurulmuş hukuk sistemlerini, toplumsal mutabakatları, bölüşüm adaletini, velhasıl ortak duyu denilebilecek bütün mekanizmaları altüst edip bir kaos ortamı yaratan neoliberal politikaların şahikasını uygulayan AKP iktidarının bizi getirdiği son süreç, bir yandan yoksulluğu derinleştirirken, diğer yandan bu yoksulluktan kurtulmak için elde bulunan tüm örgütlenme mekanizmalarını yok etti. Bu yok oluş, aynı zamanda bireyleri içe kapattı. Bireyler ne mücadele edebilecek enerji ve motivasyon bulabiliyor ne de pes edip vaz geçebiliyor. Bu iki birbiriyle çelişkili davranış örüntüsü bireylerde derin travmalara yol açıyor. Bu travmaların sonuçlarının nereden ve nasıl çıkacağı hiç belli olmuyor. Zira var olan sorunların kim ya da kimlerden kaynaklandığını bilen ve çözüm yollarına dair bir fikri olan benim gibi insanlar, üstelik de bireysel kimliğini politik mücadelesi üzerine kurmuşsa, kuyruğu dik tutma kaygısıyla sürekli “acımadı ki!” diyerek muktedire nanik yapmaya çalışıyor. Bu gayret çok takdir edilesi olmakla birlikte derin yaralara da yol açıyor. Ben açıkçası, hiç hüzünlenmeye yol açmayacak bir şarkıda bile gözlerimin nemlenmesini buna yoruyorum. Karanlıklar içinde gözlerden akamayan yaşlar, belki de kendini şöyle güvenli toplum kolları bulduğu zaman sel olup çağlayacak. Toplumun güvenli kollarının varlığı da kuşkusuz hepimizin mücadele azmiyle ilişkili. Ne var ki, bu mücadele azminin daha da güçlenmesi için belki de kendimizi şöyle bir bırakıp yaşadığımız travmaları, haksızlıkları, hukuksuzlukları birileri keyiflenip güler kaygısı taşımadan (burada birileri muktedir ve aveneleri oluyor tabi ki) doyasıya bağırabilmek gerekiyor. Gerekirse ağlayarak, gerekirse hıçkırarak “beni hapse attılar, beni dövdüler, beni görevimden uzaklaştırdılar, benim hakkımı yediler, bana pusu kurdular” diyebilmek gerekiyor. Ben bu nedenle uğradığı haksızlığı her ortamda bağıra bağıra anlatabilmeyi çok kıymetli buluyorum. Birileri yattığı dört aylık hapis cezasının yarattığı mağduriyetle 20 yıllık iktidarını sürdürebiliyorsa, o birilerinin sebep olduğu haksız mahpusluklar ve mahrumiyetler nelere kadirdir bir düşünsenize.

    [1] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/09/01/18-yilda-dev-de-kalmadi (Erişim tarihi: 14/11/2022)

    [2] [2] Byung Chul Han (2022). Palyatif Toplum: Günümüzde Acı. (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları, s. 21.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Allah’ın Askerleri

    Çocuk işçiliği sorunu, geçmişten bugüne süregelen tüm dünyanın temel sorunlarından birisi.

    Her ne kadar Birleşmiş Milletler (BM), 2025 yılına kadar dünyada her türlü çocuk işçiliğini bitirme hedefi belirlemiş olsa da, çözüm kapsamında yeterli adımlar atılmış değil.

    Bu minvalde görev; mevsimlik tarım başta olmak üzere tüm çocuk işçiliğinin sona erdirilmesi için; kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, sivil toplum örgütlerine düşüyor.

    Elbette gerçeğin ve kamunun sesi olan basına ve emekçilerine de…

    Yazdık, yazıyoruz ve hep yazacağız, ama biliyoruz ki izlenen bir TV dizisi karakteri kadar konuşulmayacaklar…

    Hani mevsimlik tarım işçisi çocuklar, hani araba kasalarında seyahat ederken trajik kazalarda yaşamlarını yitiren, çadırlarda yaşadıkları derin yoksulluk içinde yaşam mücadelesi verenler.

    Hani, 8 ayı karın tokluğuna geçirebilmek için şaftı kaymış bu alaca dünyada 4 ay boyunca, zamanı olmayan işlerde, çocuk yaşlarda ekmek parası için kendini tüketenler.

    Hani, erken yaşta büyümek zorunda kalan, eğitim ve sağlık sorunları açısından dezavantajlar yaşayan işçi çocuklar.

    Hani, sistemin bizleri birbirine yabancılaştırdığı, hallerini görmediğimiz. Hani, ya bir ölüm olursa veyahut her sene olduğu gibi sadece hasat zamanı konuşulan, çözüm üretilmeden, derin yoksulluklarına geri dönenen unutulmuş çocuklar.

    Okunmayacak, duyulmayacak, konuşulmayacaklar…

    Bizler, Mevsimlik Tarımda Çocuk İşçiliğini Azaltmak İçin Eğitime Erişim ve İletişim Biriminin kurulması gerektiği konusunda konulan model önerilerini konuşurken; Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile A-101 zincir marketleri arasında “sektör çalışanlarının mesleki eğitim merkezleri (MESEM) aracılığıyla eğitim öğretim sürecine dâhil olması ile mesleki eğitim ve istihdam süreçlerini yaşama geçirmek” amacıyla protokol imzalandı.

    Protokole göre; öğrenciler haftanın büyük bölümünü A-101, bir gününü ise okulda geçirecekler.

    Böylece; iş gücü piyasasına, azaltılması, hatta ortadan kaldırılması gerekirken çok sayıda çocuk işçi daha ekleneceği görülüyor.

    Bu sırada artan çocuk işçilikte, çalıştığı fabrikada paketleme makinesine kıyafetini kaptıran 14 yaşındaki Dicle Nur Selçuk gibi çocuklar can vermeye devam ediyor…

    İnsan hak ve hürriyeti gibi eşit yurttaşlıkta hukuk devleti ilkelerindendir.

    Mademki sosyal ve hukuk devleti olduğumuzdan bahsediyoruz, her çocuk gibi eşit yaşam koşulları ve eğitim hakları için çocuk işçiliğini ortadan kaldırmak, geleceğe umutsuz baktıkları yetmez gibi bugünkü hayatı da zehir olan bu çocuklar için daha neyi bekliyoruz?

    Evet, yine birkaç ay sonra bahar göz kırpacak, dallar yeşillenip, toprak ürüne duracak. Ürünler hasata hazırlanacak. Ahvalleri görülmeyen bu çocuklar yine tarlalarda işçi olacaklar.

    Örselenecek, yaralanacak hatta ölecekler…

    Her ölüm gibi birkaç gün konuşulacak, sonra unutulacaklar…

    Oysa bir yerlerde bir çocukluk ölüyorsa, ağlar bütün dünya…

    Ve en acısı ülkemin çocukları için sorunlar bununla da bitmiyor. Sokaklar çocuk doğurmaz ama adları “sokak çocuğu”na çıkanlar var ki, onlar da bambaşka bir yara…

    Hani korktuğumuz, görmezden geldiğimiz, unuttuğumuz, bir anda büyümüş, çocuk olamamış çocuklar.

    Sur diplerinde yatan, açlıkla, soğukla boğuşan, yaşama tutunmaya çalışanlar…

    Yara çok derin…

    Sevgili Yaşar Kemal’in 8 çocukla yaptığı röportajlarından derlediği “Allah’ın Askerleri”ndeki bir çocuğun;

    “Polis amcalar her şeyi sormuşlardı da, düşleri sormayı akıl etmemişlerdi.” ifadesindeki kadar derin.

    Ve hikâyedeki bir çocuğun kendilerinin Allah’tan başka kimselerinin olmadığını düşünmesi, bir diğerinin Yaşar Kemal’in kitabın ismini de buradan verdiği “biz Allah’ın askerleriyiz” demesi kadar düşündürücü…

    Ve konuşulup, duyulmadığı, çözüm üretilmediği her gün de bu çocukların hayatları Dante’nin cehennemine dönmeye devam edecek…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Güç Odaklı Paradigmadan İnsan Odaklı Paradigmaya Geçiş

    Merhaba, bu yazımda insanlık tarihi içerisinde güç ilişkileri bağlamında paradigma değişiklerine dikkat çekmek ve farklı bir bakış açısı sunmak istiyorum.

    Paradigma nedir? Paradigma kavramı, 20. yüzyılın sonlarında ilk kez bugünkü anlamıyla Amerikalı felsefeci Tomas Kunt tarafından kullanılmıştır. Bakış noktamıza göre biçimlenen ve hiyerarşik bir değerler dizgesi oluşturan en temel düşünsel dayanağı ifade etmektedir. Bir bakıma, evrene, topluma ve insana bakış açımız; onları kavrama ve anlamlandırma biçimimiz olarak özetlenebilir.

    Toplumların gelişiminde her dönemin ya da çağın bir paradigması vardır. Ortaya çıkan tüm soru ve sorunlara bu paradigmadan yola çıkarak ve ışık alarak yanıt veririz. Bu nedenle paradigma sorunlar demetine verilen ortak yanıt olarak da tanımlanabilir.

    paradigma, gökten zembille inmez. Toplumun derinliklerinde, üretim süreçleri içerisinde yavaş yavaş ve sessizce filizlenir.

    Toplumu bir yapıya benzetirsek, alt yapı, ekonomik temeli, üst yapı ise, örgütsel ve düşünsel değerler sistemini ifade eder. Ekonomik temel deyince, üretim, tüketim, değişim ve bölüşüm ilişkiler yumağını anlıyoruz. Bu yumağı oluşturan ipin ucu üretimdir. Onu sırasıyla tüketim, değişim ve bölüşüm izler. Yani biz ilişkiler yumağını sarmaya üretimle başlarız. Diğer tüm ilişkiler, üretimin üzerine sarılır.

    Ekonomik alt yapı, üzerinde biçimlenen tüm insan ilişkileriyle birlikte sosyo-ekonomik oluşumu meydana getirir. Bu sosyo-ekonomik oluşumun üzerinde ise, başta devlet olmak üzere siyasal, hukuksal, eğitsel ve sanatsal üst yapı ile bütün bunlara içerik kazandıran değerler sistemi yükselir. İşte bu değerler sisteminin omurgasını oluşturan temel değer, temel düşünsel dayanak paradigmadır. Eşitlik, özgürlük, adalet, kalkınma, erdem, tevekkül… hepsi, çağdan çağa, toplumdan topluma egemen olan paradigma örnekleridir.

    toplumsal farklılaşmaların ve sınıfların ortaya çıkmadığı ilkel dönemlerin paradigması, kan kardeşliği olsa gerekir. Çünkü aynı toteme bağlı topluluk bireyleri, kan kardeşi sayılırdı. Bütün toplumsal ilişkiler, kan kardeşliği paradigmasına göre biçimlenir; topluluk üyeleri birbiriyle eşit görülürdü. Üretim, tüketim, bölüşüm ortaktı. Kamu malı kutsaldı. Topluluğun bir bireyine yapılan saldırı, hepsine yapılmış kabul edilirdi. Bütün değer yargıları, gelenekler, inanışlar, ahlak vb. aynı toteme bağlı topluluğun ortak çıkarlarını korumakla işlevlendirilmişti.

    Toplumsal farklılaşma ve sınıflaşmanın tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte, bütün maddi ve manevi değerler, egemen olan sınıfların elinde toplanmaya başladı. Bu nedenle kan kardeşliği paradigmasının pabucu dama atıldı. Onun yerine, egemen sınıfların egemen konumlarını korumayı ve meşrulaştırmayı amaçlayan çıkar ve güç odaklı bir paradigma yerleşti. Artık her şey, güçlülerin gereksinimlerine ve istemlerine göre yeniden tanımlanmak zorundaydı. Gelenekler, görenekler, inanışlar, ahlak ve bütün değer yargıları, güçlülerin çıkarlarını ve konumlarını korumaya hizmet etmek üzere yeniden biçimlendirildi ve içerik kazandılar. Normlara ve standartlara uygun olan, egemen zümrelerin gereksinim ve ölçütleriydi. Bu gereksinim ve ölçütlere aykırı olan her şey, anormal ve standart dışıydı. Haklılığın kaynağını güç oluşturmaktaydı. Güçlüysen haklısın ilkesi geçerliydi. Egemen güçler, çıkar ve güç odaklı paradigmayı toplumun belleğine ve alt bilincine öylesine yerleştirdi ki, toplumun güçsüzler ve güçlüler olarak bölünmesi ve güçlülerin güçsüzleri yönetmesi doğanın bir yasası olarak benimsendi.

    Güç ve çıkar odaklı paradigmada toplumdaki çeşitlilik ve farklılık yadsınmakta; her şey belirli bir gelir düzeyine, belirli bir boya ve bedensel özelliklere, belirli yaş aralıklarına, insanlığın erkek cinsine, belirli bir sağlık durumuna, belirli bir deri rengine, dahası, belirli bir dinsel, mezhepsel ve etnik mensubiyete göre standartlaştırılmaktadır.

    Söz gelişi, köleci kentlerde ve imparatorluklarda yurttaşlık hakkı, sadece özgür sayılan insanlara tanınmakta; köleler, kadınlar ve yabancılar yani toplumun ezici bir çoğunluğu özgür olmadığı için yurttaş sayılmamaktaydı. Bazı “demokrasi”lerde genel oy hakkı bulunmamakta; belirli bir varlık düzeyine sahip olanlar ve sadece erkekler oy kullanabilmekteydiler. Bütün uygarlıklarda yapıların giriş ve çıkışları, kapı yükseklikleri, caddeler, kaldırımlar, genel kullanım alanları, belirli bir boy, beden özelliği ve sağlık durumundaki insanlara göre yapılmıştır. Bazı toplumların kutsal mekanları, dinsel eğitim ve ibadet yerleri, egemen olan din ve mezheplerin inanışlarına göre tasarlanmış ve inşa edilmiştir. Otomobil, çamaşır ve bulaşık makinesi, televizyon, buzdolabı gibi günlük yaşamımızda artık vazgeçilmezimiz olan araç ve gereçler, hep belirli standart ve özelliklerdeki bireylere göre tasarlanıp üretilmektedir.

    Oysa çeşitliliği ve farklılığı yüzünden dışlanan, anormal ve standart dışı sayılan bütün bireyleri topladığımızda bunların toplumun ezici bir çoğunluğunu oluşturduğunu, aslında normal ve standart kabul edilenlerin azınlıkta olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Güç ve çıkar odaklı paradigma, güçlülerin gereksinimlerine ve ölçütlerine uygun olanın, normal ve standart olduğuna yani kuralın bu olduğuna, diğerlerinin azınlıkta ve istisna kaldığına, maddi ve manevi bütün egemenlik araçlarını kullanarak tüm insanlığı inandırmıştır

    Ancak insanlık, uzun süreden beri, güç ve çıkar odaklı paradigmanın akıl dışı, ötekileştirici ve dışlayıcı niteliğini görmeye ve onunla mücadele ederek insan odaklı paradigmayı egemen kılmak için önemli kazanımlar elde etmeye başlamıştır. Bu mücadelenin birinci evresi, aydınlanma çağı ile birlikte rasyonalist ve hümanist felsefenin insanlığın gündemine gelmesidir. Rasyonalizmin odağında AKIL, hümanizmin odağında ise İNSAN yer almaktadır. Akıl ve insan odaklı yaklaşım, güç ve çıkar odaklı paradigmaya önemli darbeler vurmakla birlikte onu ortadan kaldıramamıştır. Azami kâr yasasına dayanan kapitalizm, güç ve çıkar odaklı paradigmayı yeniden ıslah etmeyi ve egemen kılmayı başarmıştır. Kapitalizm, güç odaklı paradigmayı, demokrasi ve insan hakları gibi kavramlarla yaldızlayıp makyajlayarak kendisinin insan odaklı bir sistem olduğuna, büyük kitleleri bir süreliğine inandırmıştır.

    İnsanlığın eşit ve özgür bir toplum arayışı ve denemeleri, emekçilerin Paris Komünü girişimi ve Sovyet Devrimiyle devam etmiş; İkinci Evren Savaşı’ndan sonra ilan edilen İnsan Hakları Bildirisi, evrensel insan haklarının genişletilmesi ve yer yer yaşama geçirilmesi için verilen mücadeleler, insan odaklı paradigmanın güç kazanması için önemli bir zemin yaratmıştır.

    İnsan odaklı paradigma nedir?

    İnsan odaklı paradigma, her şeyden önce, birey olarak insanın; düşüncenin, toplumun ve yaşamın merkezine oturtulmasıdır. Toplumun ve yaşamın tüm alanlarının, başka bir ölçüte göre değil, sadece insanın gereksinimlerine ve özelliklerine göre yeniden planlanması, tasarlanması ve düzenlenmesidir. Toplumdaki çeşitliliğin ve farklılığın kavranması ve programlarda, projelerde, uygulamalarda bu çeşitliliğin ve farklılığın daima göz önünde bulundurulmasıdır. Toplumların, kentlerin, konutların, genel kullanım alanlarının ve ürünlerin; çocukların, gençlerin, yaşlıların, kadınların, göremeyen, işitemeyen, yürüyemeyen, bazı organlarından yoksun olan veya bu organlarını kullanamayanların, çok uzun veya çok kısa boyluların, farklı inanışta ve etnik yapıda bireylerin varlığı dikkate alınarak yeniden tasarlanması ve üretilmesidir.

    28 Ekim 2009 tarihinden beri ülkemizde de yürürlükte bulunan Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi, “Evrensel Tasarım” kavramını tanımlayıp gündeme taşıyarak insan odaklı paradigmaya geçiş için önemli bir aşamaya işaret etmiştir. Sözleşmede “Evrensel Tasarım” kavramı şöyle tanımlanmaktadır:

    “Evrensel tasarım: ürünlerin, çevrenin, programların ve hizmetlerin özel bir ek tasarıma veya düzenlemeye gerek duyulmaksızın, mümkün olduğunca herkes tarafından kullanılabilecek şekilde tasarlanmasıdır.”

    Sözleşme; ürünlerin, çevrenin, programların ve hizmetlerin, herkes tarafından kullanılabilecek bir biçimde tasarlanmasına vurgu yapmakla toplumdaki çeşitliliğe, farklılığa, bireyin gereksinimlerine ve özelliklerine dikkat çekmektedir. Böylece insan odaklı paradigmanın bir tanımını vermektedir aynı zamanda. Her şeyin herkes için tasarlanması ve yaşama geçirilmesi. Herkes için toplum, herkes için kent, herkes için konut, herkes için ürün… Kuşku yok ki, “herkes” kavramı, her tür çeşitliliği ve farklılığı içinde toplumu oluşturan tüm bireyleri kapsamaktadır.

    Evrensel Tasarım kavramı, insan odaklı paradigmaya, daha somut ve daha zengin bir içerik kazandırmıştır. Önümüzdeki süreç, hiç kuşku yok ki, güç ve çıkar odaklı paradigmadan insan odaklı paradigmaya geçişin hızlanmasına tanıklık edecektir. İnsanlık, kapitalist emperyalizmin, aşırı kazanç hırsıyla insanı ezen ve öğüten acımasız işleyişine, doğayı ve toplumu tahrip eden niteliğine karşın güç ve çıkar odaklı paradigmadan insan odaklı paradigmaya geçişin doğum sancılarıyla kıvranmakta; eşit, özgür, bireyin gereksinimlerine ve mutluluğuna odaklanmış bir dünya düzeninin kurulması doğrultusunda ilerlemektedir.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • 14 yaşındaki Mert Efe Batmaz’a verilen ceza

    Mert Efe Batmaz…

    24 Ocak 2007 doğumlu…

    Daha çocuk…

    Galatasaray 14 yaş grubunda futbol oynuyor…

    Ama birden Türkiye’nin gündemine oturdu…

    Galatasaray-Beşiktaş arasında geçen hafta oynanan maçta…

    Sarı-kırmızılı kulüp tarafından top toplayıcı olarak görevlendirilmişti…

    Her Galatasaraylı gibi…

    Mert Efe de…

    Takımının kazanmasını istiyordu…

    Bir yandan top topluyor, bir yandan da her iki takımda yetenekli futbolcuların neler yaptığına dikkat ediyor…

    Onlar gibi olmak istiyordu…

    Galatasaray 2-1 galip durumda…

    Maçın atmosferi yükselmiş…

    Beşiktaşlı futbolcular en azından berabere ayrılmak için…

    Mücadele ediyordu…

    Top bir anda Galatasaraylı futbolcular tarafından taça atıldı…

    Top bir anda…

    Mert Efe’nin…

    Ayaklarına geldi…

    Beşiktaşlı futbolculara vermek için…

    Topu ayağına aldı…

    Tacı atmak için Beşiktaşlı Tayfun Bingöl, topu istedi…

    “Gel al“ dediği iddia edildi…

    Bir tartışma çıktı…

    Taç atıldı…

    Ama olay kapanmadı…

    Maçın temsilcisi…

    Raporu yazınca…

    TFF Hukuk Müşavirliği tarafından Profesyonel Disiplin Kurulu’na sevk edildi…

    Profesyonel Disiplin Kurulu Mert Efe’ye 8 gün hak mahrumiyeti verdi…

    Mert Efe bir çocuk…

    Daha 15 yaşına bile basmamış…

    Bir an duygularının esiri olmuş olabilir…

    Yıllardır top toplayıcılar takımları galip durumda olduğu zaman top vermede biraz gecikiyorlar…

    Bu doğru değil…

    Ancak yaklaşık 50 yıla yakın…

    Spor Yazarlığı yapıyorum…

    Böyle bir cezaya ilk kez tanık oluyorum…

    Haydi bakalım…

    Bundan sonra kaç top toplayıcıya ceza vereceksiniz…

    Yazık…

    Bir çocuk…

    Çağırırsınız…

    Uyarırsınız…

    Bir daha yapma diye…

    Nasihat edersiniz…

    Hemen ceza…

    Öyle çok çocuklar var ki…

    Hepsi adliye kapılarında…

    Böyle bir geleneğe de…

    TFF biz de katılalım demiş olacak ki…

    Mert Efe Batmaz’a 8 gün hak mahrumiyeti cezası verdi…

    Bakalım…

    Bu gelenek sürecek mi?…

    İnsanlar neden…

    Hak…

    Hukuk…

    Adalet …

    Diye haykırıyor…

    İşte bu adaletsizlikler için…

    TFF herkese adalet diyorsa…

    Geçmiş dönemlerde yaşandı…

    Fenerbahçe’nin Rize dönüşü otobüsünün kurşunlanması…

    Henüz aydınlanmadı…

    Galatasaray adası kurşunlandı…

    TFF Binası kurşunlandı…

    Failler için ne yapıldı…

    Ya 8 Mart hakem operasyonuna ne demeli…

    Gerekçe niye açıklanmıyor…

    Bunlar karanlıkta kaldığı sürece…

    Mert Efe Batmaz’a 8 gün hak mahrumiyeti cezası verilmekle…

    Aydınlanmaz…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.