Kategori: Yazar

  • Kılıçdaroğlu devletin durumunu güncelliyor

    Siyaset bilimci Nimtz, içinde bulunduğu zamanı diğer bütün zaman dilimlerinden önemli gören kişi için “temposentrik” kavramını kullanır.

    Bir tarihin yapılışına tanıklık ederken, kendimiz için de bu tanımı pekala kullanabiliriz.

    Bize bu hissi yaşatan şey; siyasetçilerin bizi bu tarihin yer yer malzemesi, yer yer de öznesi olarak görmesi.

    Bir yanda hükümran otoritenin siyasi icaplarına göre gücünü test ettiği 20 yıllık sinir bozucu gelgitler ve yarattığı bağışıklık hali, diğer yanda normsuz iktidarın kalesini düşürmek için kalıcı bir direniş ve özgürlük dalgası…

    Bütün bir ülke kendini tek salahiyet makamı olarak gören, otokrasiye meyyal bir parti liderinin siyasi kompozisyonlarıyla boğuşuyor.

    Bir imparatorluğun enkazından yıllara yayılan mücadelelerle oluşturulmuş kavram, kurum ve devlet müktesebatı bu lider tarafından aşındırılıyor, geçersiz kılınıyor.

    “PARTİ DEVLETİNDE AÇILAN GEDİKLER”

    Tüm bunların bugüne yansımaları ise seçimler, seçim ittifakları, seçim stratejileri, işbirliği olanakları…

    Türk siyasetini yorumlamak, dahası tanımlamak üzerine bir kavrama ihtiyaç duyulsa “beklenmedik siyasi olaylar” tamlaması kurulabilir.

    Bugünlerin beklenmedik siyasi olayı ise kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun SADAT baskını ve sonrasında grup toplantısının akşamında Türk halkı ile randevusunda söyledikleri…

    Bu iki çıkış, Kılıçdaroğlu’nun hem kurgusal hem gerçek siyasal düzlemi istediği gibi yönlendirme kapasitesi olduğunu gösteriyor.

    AKP/ Erdoğan için can sıkıcı olan taraf da bunun uzun süredir böyle olması.

    Erdoğan’ın yaratılmış gerçekliğinden doğan kudretinin sonuna gelindiğini gösteriyor Kılıçdaroğlu’nun hamleleri.

    “Bay Kemal”li aşağılamalara yüksek tonlu hırçınlıkların eşlik etmesinden anlıyoruz bunu.

    Grup toplantıları, cuma namazı çıkışları beklenmeden sözcüsünden iletişim başkanına cevaplama telaşı Kılıçdaroğlu’nun dillendirdiği “ bir kaçış planının anatomisinin” AKP’lilerde beklenenin üzerinde karşılık bulduğunu da gösteriyor.

    Son videosuyla, Kılıçdaroğlu’nun bürokratları seçim stratejisinin merkezine yerleştirdiğini de görüyoruz.

    Kılıçdaroğlu’nun parti devletinde gedik açmasını izliyoruz ikidir.

    AKP’nin 20 yıllık serüveninin sonunda bir kaçış planı olduğu söylemiyle; tabanlarına 2023/53/71 hedefleri koyanların “müebbed iktidarlarında” kalıcı olmadıkları, İslamcı vakıflar üzerinden yurt dışında bir para trafiği ördükleri ve finans merkezlerindeki lüks binalardan çiftliklere uzanan elitler yerleşkeleleri kurdukları “Kendilerine yeni bir Pensilvanya yaratmaya çalışıyorlar” sözleriyle kamuoyuna ana muhalefet lideri tarafından sunulması nerden bakarsanız bakın önemlidir.

    Bir tarafıyla da bu çıkış; popülist/ otoriter rejimin en yakındaki, en önemli seçimden umudunu kestiği ve toplumda işlenen ‘seçimle gitmeyecekler, bu rejim asla değişmeyecektir’ algısını da yıkmaya çalışıyor.

    Bunu da ‘batırdılar, kaçacaklar; kudretli değil, korkaklar’ koduyla Erdoğan rejimini kendi tabanında değersizleştirmeyi seçen bir dille yapıyor Kılıçdaroğlu.

    Ve bunun etki yaratmadığını, bundan siyasi sonuç almayacağını söylemek yanlış olur.

    Kılıçdaroğlu’nun rakamları küçümseyenlere, bunun bir sistematik olduğunu ve yekünün değil mantığın vardığı yeri göstermesi açısından kullandığı “amacım bir para kaçırma sistemini ifşa ederek çalışamaz hale getirmektir” ifadeleri de önemliydi.

    AKP cenahının bunlara karşılığı ise aileyi hedef aldığı biçiminde oldu beklendiği üzere. Erdoğan’ın ailesinin “kutsallığına” getirdiler yine hikayeyi.

    Tüm bu hamlelerin Kılıçdaroğlu’nun bir güç odağını yıkıp kendi liderliğini inşasına giden yolda önemli bir dönemeç olup olmadığı tartışması burada çok önemli mi, emin değilim.

    Zira Kılıçdaroğlu’nun temel amacının kendini “yeni lider” olarak konumlandırma olmadığını asıl hedefin Erdoğan rejimini zayıflatıp, muhalefeti güçlendirmek olduğunu hem kendisinden hem çevresinden duymuştum.

    Buna karşı bir başka olgu da var; “geliyoruz” değil “gidiyorlar”, “az kaldı” üzerine kurulu bir siyasi dilin uzun zamandır muhalefet stratejisi olarak ortada dolanıyor olması…

    “KILIÇDAROĞLU’NUN ÇAĞRILARI, İŞBİRLİĞİ OLANAKLARI…”

    Kılıçdaroğlu’nun ezber bozan çıkışları yeni değil. Filmi geri saralım: Büyükelçilere; “ülkenizdeki yatırımcılar, Kanal İstanbul gibi her yönüyle dünya iklimine karşı bir hareket olan bu projeyi desteklememelidir” mektubu, beşli çete ve taşeronu şirketlere “5’li çetenin, bizim torunlarımızı dahil sömürecek olan bütün bu yatırımları kamulaştıracağız ve alacağız.” sözleri, 26 Ocak’ta ilk kez bürokratlara süre verdiği açık çağrısında devleti “şahsın” zapturapt altına aldığını vurgulaması ve aslında kendi devlet projesini masaya sürmesi, SADAT baskınında “ SADAT paramiliter bir kuruluştur… Burası terörist yetiştiren bir kurumdur” diye seslenmesi…

    Listeye Man Adası belgeleri, 128 milyar dolar nerede? kampanyası, Merkez Bankası ziyareti, TÜİK ve MEB’in kapısına gitmeyi de eklediğimizde; her biri ile Erdoğan’ın ayarını bir şekilde bozduğunu, Erdoğan’ın bunlara cevaplarını hatırladığımızda bir kez daha Engels’in “ devlet; pür, saf bir yapı değil; melez ve çatışmalı bir formdur.” ve Bob Jessop’un “farklı sınıf fraksiyonlarının ve bunların siyasi temsilcilerinin çıkarları ve talepleri rekabete yol açar ve sınıfların kendine özgü ‘devlet projesi’ oluşur” ifadelerine geliriz.

    ‘Erdoğan 17-25 Aralık gibi çok daha güçlü argümanların ortada dolandığı bir süreçten çıktı, bunlar hiçbir şey…’ diyenlere karşı da başka bir şey var bu kez ortada:

    Erdoğan rejiminin partizan bürokratlarının hedefin merkezine konması ve Erdoğan’ın yalnızlaştırılması, Erdoğan’ın siyasi gücünü ikmal eden bürokratlarının Erdoğan’ın etrafından daha da çekme gayreti…

    “Ülkemizin dürüst şerefli bürokratlarına selam olsun, onların başımızın üstünde yeri var. İktidarımızda onları çok güzel günler bekliyor.” sözleriyle bir kesimi; “Sarı bürokratlar… Sizler devleti kanun dışı talimatları uygulayarak adeta bitkisel hayata soktunuz. Bu süreçte kendinizi de bitirdiniz…Ama size de bir iyilik yapıyorum ‘sarılar’. Sizi bu suç gemisinden indirmek istiyorum. İnin, kurtarın kendinizi. Çok geç olmadan küçük cezalarla kurtulabileceğiniz bir aşamada kurtulun.“ sözleriyle başka bir kesimi Erdoğan’ın etrafından boşaltmayı amaçlıyor Kılıçdaroğlu.

    Yalnızlaştırma stratejisindeki “kaçış planı” ifadesiyle bürokrasiyi de aşıp Erdoğan’ın seçmenleriyle arasına soru işareti koymayı da hedefliyor.

    SADAT baskını muhalefete dönük, seçim güvenliği endişelerini gidermeye yönelik bir çıkışken devlet içindeki güç merkezlerine yönelik olan diğer hamleler Erdoğan’ın tabanı ile bağını koparmaya yönelik.

    Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin devletteki etkisi ve varlığına işaret eden bu çıkışları, devletteki CHP gerçeğini ve kurumsal organizasyonunun devlet içindeki kümelerde rıza üretebildiğini göstermesi açısından da önemli.

    Erdoğan’ın “partizan devletine” Kılıçdaroğlu “norm devleti” hatırlatmasıyla karşılık veriyor.

    Erdoğan rejiminin en güçlü iki hattı olan bürokratik unsurlar ve taban aidiyetini bu çıkışlarla zayıflatan stratejisi önce AKP’de sonra Erdoğan’da karşılık buldu ve bunun sistemin bozulmasına gidecek bir etkiye dönüşmediğini söylemek şimdiden yanlış olur.

    Man Adası’ndan başlayan süreç “128 milyar dolar nerede?” sorusuyla sistemli bir biçimde yürürken bürokrasiye çağrılarla siyasi kazançların alınacağını düşününenlerdenim.

    Beyan, ısrar ve sirayet üçgeninin işleyeceğini düşünüyorum.

    2002’de AKP’nin iktidarıyla başlayan devlette dönüşüm süreci 20 yılın sonunda Kılıçdaroğlu’nun yeni partizan devletin yarattığı tahribi onarıp, Erdoğan ve devletin 20 yıl önce kesişen yolunu yeniden ayırarak norm devletini yeniden inşaya yönelik yol haritası şu ana kadar işliyor gibi.

    Kılıçdaroğlu’nun bu yol haritasının oluşturulması, seçim stratejisinin bir parçası gibi düşünülse de Erdoğan’ın partizan devletine içeriden bir itirazla Kılıçdaroğlu’nun mevziye çağrılması olarak da okunabilir.

    Haliyle yaşanılanlar bir seçimden ötesine, seçim stratejisinin gereğine değil; daha farklı bir organizasyona, işbirliği olanaklarına işaret ediyor gibi.

    Kılıçdaroğlu öncelikle Erdoğan’ın seçimi kaybedecek kadar zayıf, kaçacak kadar suçlu ve korkak; ama aynı zamanda kazanacağı seçimden sonra devletin bütününde yaratılan tahribatı onaracak bir kudretin de odağına yerleştiriyor kendini.

    Sivil bürokrasiye yaptığı çağrıyı yargı bürokrasine yapıyor açıklamamarında mahkemeyi de işaret ederek. Arkasından belki askeri bürokrasi de gelecek.

    Kendi adaylığını da örerek bunu yapıyor olabilir mi? Belki; ama asıl amacının Erdoğan’ın enkazını kimlerle kaldıracağının da işaretlerini vermek olduğunu sezdiriyor.

    “Dostlarıyla” çıktığı yolda devlet bürokrasisiyle yol yürüyeceğini de söylüyor aslında.

    Kılıçdaroğlu bu son hamlesiyle bir dönem ülkenin gündemine gelen Erdoğan sonrasında AKP ve ülkeyi kim yönetecek sorusunu da işlevsiz kılıyor. “AKP elitleri kaçacak, suç ortakları hesap verecek”, diyerek aktif siyasetinin yeni sınırlarını çiziyor.

    Ayrıca tüm bu süreçte Erdoğan dahil diğer tüm adayların önüne de geçmeyi de hedefliyor olabilir.

    Bu, onun aday olmasına, kazanıp “başkan” olmasına yetecek mi, göreceğiz.

    Hegel’den biliyoruz ki: “Minerva’nın baykuşu, ancak gün batarken uçmaya başlar.”

  • Ankara’da cadılar bayramı!

    Her yıl kadın sinemacıların, onların ürettikleri filmlerin buluşma noktası olan Uçan Süpürge Film Festivali 25. kez sinemaseverlerle buluştu.

    25 yıldır sinemanın kadın halini her bahar Ankara’da yaşatan festival 5 Haziran’a kadar devam edecek. Büyülü Fener Kızılay Sineması ve Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki gösterimlerde dünyanın dört bir yanından 60’ı aşkın filmi 10 gün boyunca izleyiciyle buluşacak.

    Festivalin Perşembe akşam gerçekleştirilen açılışında Şerif Sezer’e onur ödülü takdim edildi. Ayrıca Anna Maria Aslanoğlu, Ayşenil Şamlıoğlu, Neşe Yulaç’a Bilge Olgaç Başarı ödülü takdim edildi. Bu yılın genç cadısı ise son dönemin başarılı oyuncularından Nazlı Bulum oldu.

    Uçan Süpürge’nin gösterim programı oldukça zengin. Bu yıl festivalin program direktörlüğü görevini devralan sinema yazarı ve aynı zamanda kadim dostum Nil Kural, ilk yılında etkileyici bir seçki sunuyor sinemaseverlere. Siz bu yazıyı okurken gösterimler üçüncü gününe girmiş olacak ama Ankaralı sinemaseverlere gösterimler bir hafta boyunca daha devam edecek. Bu vesile ile önümüzdeki günlerde seyirciyle buluşacak birkaç filmi tavsiye etmek, onlar hakkında iki satır bir şeyler karalamak istiyorum.

    Gerda

    Bugün ve yarın (29-30 Mayıs) Büyülü Fener sinemasında gösterilecek “Gerda” bu filmlerden ilki. Oyuncu Anastasiya Krasovskaya’nın geçen yıl Locarno Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülü kazandığı filmin yönetmeni Natalya Kudryashova. İsmini “Karlar Kraliçesi” masalının kahramanından alan film, genç bir kadının ayakta kalma mücadelesi üzerinden sert bir Rusya resmi çiziyor. Yine aynı tarihlerde izleyebileceğiniz “Sonne” ise bu yıl Berlin’de en iyi ilk film ödülünü kazandı. Körfez Savaşı sırasında ailesiyle Irak’tan Avusturya’ya göç eden yönetmen Kurdwin Ayub, “Sonne”de kimlik ve aidiyetle ilgili güncel soruları sosyal medya kültürüyle birlikte mercek altına alıyor.

    Claire Simon’ın yönettiği “Duras Hakkında Her Şey”, 31 Mayıs ve 5 Haziran tarihlerinde buluşacak seyirciyle. Kendisinden 30 yaş büyük tanınmış yazarla tutkulu bir ilişkisi olan bir adam, artık devam edemeyeceğini anladığında içini bir gazeteciye döker. Bu genç adam Yann Andréa, ilişkisi olduğu kişi Marguerite Duras, iç dökmeyi dinleyen ise gazeteci Michèle Manceaux’dur. Film Manceaux ile Andréa arasında 1982 yılında gerçekleşen bir röportajın kayıtlarından uyarlandı.

    Cennet Gibi 

    1 ve 5 Haziran’da seyirciyle buluşacak “Cennet Gibi”nin yönetmeni ise Tea Lindeburg. San Sebastian Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödülü kazanan yapım 14 yaşındaki Lise’in annesinin doğum sancılarının başladığı sabaha çocuk olarak uyanıp, akşam olduğunda artık bir yetişkin olmasının beklenişi karşısındaki karmaşasını anlatıyor. Lindeburg, bu mecburi dönüşümü gösterirken gelenek, dogma ve kadınların bastırılmasının köklü tarihine karşı güçlü bir his yaratmayı başarıyor.

    Bir başka en iyi yönetmen ödüllü film ise Milica Tomovic imzalı “Keltler”. Saraybosna Film Festivali’nden ödül kazanan yapım, 2-3 Haziran tarihlerinde buluşacak seyirciyle. “Keltler”, 1993 yılında Yugoslavya’nın parçalanmasının arifesinde geçiyor. Marijana, kızının sekizinci doğum günü için evinde bir parti verir. Aile ve dostlar davetlidir. Bir süre sonra onları orada bırakarak gecenin kollarına atar kendini kahramanımız. O kendi yolunu ararken, evdeki parti de dağılmaktadır, tıpkı Yugoslavya gibi. Bir aile üzerinden savaş arifesinde Yugoslavya’nın röntgenini çeken ustaca çekilmiş bir ilk film “Keltler”.

    Son olarak ise Arjantin’den “Yeni Kız” filmine dair iki satır edelim. Filmin kahramanı Jimena, Arjantin’in güney ucunda yer alan Tierra del Fuego adasındaki Río Grande’ye üvey kardeşi Mariano’nun yanına gider. Bu sanayi bölgesinde daha iyi bir hayat kurma umudunu taşımaktadır. Yönetmen Micaela Gonzalo, “Yeni Kız”da Ken Loach ve Dardenne kardeşler filmlerinin gerçekçi politik duruşuna yakın bir işçilik çıkarıyor. Filmi 30 Mayıs ve 3 Haziran’da izleyebilirsiniz.

    Yazıda bahsettiğim bütün filmler Büyülü Fener Kızılay sinemasında gösterilecek. Festivalle ilgili detaylı bilgi ve bilet satın almak için kadinlarinmirasi.com adresini ziyaret edebilirsiniz. Bu vesile ile Uçan Süpürge Film Festivali’ne uzun bir ömür dileyerek bitireyim bu hafta…

  • Aren

    “Anne babam kalbimizde değil mi? Ölmedi değil mi?”
    Oğlu Aren’in Sözcü Gazetesi’nin önünde düzenlenen tören sırasında babasının tabutu başında annesine sorduğu bu sorular günlerdir aklımdan gitmiyor…
    Gazeteci arkadaşım Ali Ekber’in dünya tatlısı iki evladı Aren ve Hezal, baba sevgisine hasret bir dünyaya adım attılar…
    Peki neden? 
    Çünkü Ekber kanserle olan savaşını kaybetmişti. Tam 5 yıl mücadele etti bu amansız hastalıkla… Uzun süre kemoterapi tedavisi gördü… Direndi, hep hayatın içinde oldu… Savaşın en zorlusunu içinde yaşarken bile esprileriyle bizi güldürür ama hastalığı üzerine konuşmayı pek istemezdi.
    Haber her şeyiydi. Günün herhangi bir saatinde çalan telefonun diğer ucunda heyecanla konuşmaya başlar,  “İbrahim bak şöyle bir haberim var… Bu başlık nasıl olmuş?” diye sorardı. 
    Her zaman da çarpıcı ve dikkat çeken başlıklar bulurdu. İki kelimeyi bir araya getiremeyen birçok haber müdüründen daha iyi haber müdürü, Haberin “h” sından anlamayan birçok temsilciden daha çok temsilciydi. Ama o haberin peşinde koşturmayı, haberini yazmayı ve o haberin manşet olmasını istiyordu. 
    Gazetecinin en büyük mutluluğunu, yani haberinin manşet olmasını doya doya birçok kez yaşadı. En son görev yaptığı Sözcü Gazetesi’nde çok başarılı haberlere imza attı. Hiç tereddütsüz Sözcü’nün en üretken muhabiriydi. Onun haberlerini farklı kılan espri gücüydü. Haberleri hem düşündüren hem de güldüren cinstendi. 
    O nedenle onun en sert eleştirilerini yönelttiği kişiler bile ona karşı düşmanlık beslemezdi. Yanlışlar yapıldı, önyargılar vardı. Bunları inkâr etmiyorum ama genel olarak Ekber her kesimle ve herkesle barışık bir gazeteciydi. 
    Peki neydi Ali Ekber’i bu en üretken döneminde aramızdan ayıran?  
    Neden çevremizde her gün birilerinin kansere yakalandığını ya da kanser nedeniyle aramızdan ayrıldığı haberlerini alıyoruz? 
    Daha doğrusu soruyu şöyle sormak gerekiyor, böyle bir ortamda başka ne bekleyebiliriz ki? 


    Ali Ekber’in doğduğu ve her fırsatta koşarak gittiği, her zaman özlemle andığı ve şimdi sonsuzluk uykusuna yattığı Avşarcık köyü, Sivas’ın Divriği kasabasına bağlı bir yayla köyü. Baharda ayrı güzel, kışın ayrı güzel. Sonbahar da ayrı, yazın ayrı güzel. Ama Divriği bir maden bölgesi. Köyün hemen yakınında da da bir boraks madeni var. O bölgeyi ne kadar zehirledi bilemiyorum ama o bölgede bu türden madenciliğin etkisi giderek artıyor. Divriği’de, İliç’de, Kemaliye’de ihale üzerine ihale yapılıyor. Ruhsat üzerine ruhsatlar veriliyor…
    Gazeteci Cem Seymen geçtiğimiz gün bir video paylaştı. Eskişehir’de tarlaların ortasında akan simsiyah bir ırmağın kenarından. Çevresindeki buğday ve sebze tarlalarını sulayan simsiyah bir ırmak. Kim bilir hangi fabrikanın veya fabrikaların zehirli atıkları… 
    Sularını zehirleyen bir Türkiye. Sonra zehirlediği sularıyla tarlalarını sulayan bir ülke! Sonra da zehirli sularla yetiştirdiği ürünleri sofrasına koyan ve çocuklarını alenen zehirleyen bir memleket!
    Her bölgemizde, her ilimizde aynı manzara. Irmaklarımız ya da derelerimiz ya “boklu” ya da zehirli. Fabrikaların atıkları ırmaklara, şehirlerin kanalizasyonu derelere, bir de tarlalarda kontrolsüzce ve cahilce kullanılan ilaçlar ve gübreler. Sonuçta açık hava kimya laboratuvarı gibi akan dereler ve ırmaklar. Ve bu ırmakların ve derelerin sularını tüketen bir ülke. 
    Ne bekliyorsunuz? 
    Bugün her şehrimize devasa onkoloji hastaneleri inşa ediliyor. Ya da hastanelerin onkoloji servisleri diğer bütün servislerin önüne geçiyor. Hepsi de tıka basa dolu. Eş, dost, akrabalar herkes kanser… Kime sorsan ya kanserle mücadele ediyor ya da kanserden hayatını kaybetmiş. Bir ülke buna daha ne kadar dayanabilir? 
    Şimdi bir de madencilik yapıyoruz diye memleketin bütün dağlarına, ormanlarına, meralarına, yaylalarına bir saldırı başlatıldı. Her yer ama istisnasız her yer saldırı altında. Mermer çıkartıyoruz, taş ocağı açıyoruz, altın-nikel-gümüş çıkarıyoruz diye bütün dağlarımız param parça ediliyor. Yüzbinlerce ağaç bir çırpıda kesiliyor. Siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları açık alanlarda binlerce ton kullanılıyor. Devasa pasa dağları ağır metal sızıntılarıyla çevreye bir çöp gibi atılıyor. Köyler haritadan siliniyor. Bu ülkenin yaşam damarları tek tek yok ediliyor. Bu da yetmiyor Avrupa’nın milyonlarca ton çöpünü ülkeye ithal ediyoruz. Kimilerini geri dönüşüm diye kullanırken bir bölümünü de tarlalara, yol boylarına, ırmak kenarlarına boca ediyoruz.  
    Üstelik bütün bunları koronavirüs gibi salgınlar dünyayı sarsarken ve küresel iklim krizi gibi bir belayla karşı karşıyayken yapıyoruz. Bir ülke buna nasıl dayanabilir? Bir ülke alenen vatandaşlarının zehirlenmesine nasıl seyirci kalabilir? 
    33 yıl önce gazeteciliğe başladığım yıllarda, Ergene’nin zehir aktığı, çok kirli olduğu ve çevresine büyük zararlar verdiği haberleri yapılıyordu. Bugün aradan geçen onca yıla rağmen Ergene sorununu çözmek bir yana, bütün ırmaklarını ve hatta denizlerini, göllerini Ergeneleştiren bir ülke olduk. 
    Ergene zehir akarken, ırmaklar-dereler bok ve çöp içindeyken, birileri bu fakir ülkenin kaynaklarıyla saraylar yapıp itibar artırıyor! 
    Saray bahçelerinde kendi sebze bahçelerini ekemeyen vatandaşlar kanserden ve çeşit çeşit hastalıktan kırılırken, birileri Arap şeyhleriyle itibar yarışına giriyor.
    Ülkesinin dağları, ormanları param parça edilirken, ülkesinin can damarları satılığa çıkarılmışken, ülkesini ayakta tutan ırmaklar-dereler zehirlenirken bu ülkenin medyası bu sorunları çiçek-böcek haberleri gibi görmeye devam ediyor.
    Arenlerin, Hezallerin babasız kalmaması için artık harekete geçme zamanı…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Ankaragücü Eryaman Stadı’na şükretsin

    19 Mayıs Spor Kompleksi denildi mi…

    Ankara’nın spor mabedi akla gelir…

    Ne yazık ki…

    Bu mabedin yerinde yeller esiyor…

    2018 yılında yıkılan 19 Mayıs Stadı…

    İki yıl içinde yapılacaktı…

    Kimler söz vermedi ki…

    Bakanlar…

    Belediye Başkan aday adayları…

    En son noktayı da…

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP’nin son Ankara Mitingini, yıkım işlemi başlamadan önce 19 Mayıs Stadı’nda yapmıştı…

    Söz vermişti…

    Ama dört yıl geçti…

    Henüz bir gelişme yok…

    Sadece sözler var…

    İşte bu sözlerden biri de…

    21 Mayıs Cumartesi günü…

    Süper Lig’e çıkan Ankaragücü’nün…

    19 Mayıs Stadı’nın boş arazisinde yapılan kutlamalarda verildi…

    Söz veren…

    Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay oldu…

    Stadın temelinin atılacağını söyledi…

    Kürsüye çıktığına bin pişman oldu…

    Ankaragücü taraftarları tarafından yuhalandı…

    Böyle bir olay yaşanmasaydı…

    İyi olurdu…

    Bu tepki…

    Bir isyanın haykırışıydı…

    Bu tepki kandırmacaya karşı ortak bir sesti…

    Çoğu illere yeni statlar yapılırken…

    Başkent’e neden yapılmıyor…

    Eryaman stadının ihtiyacı karşılamadığı ortada…

    Çünkü UEFA standartlarında değil…

    Bunun içindir ki…

    A Milli Futbol takımımız 20.08.2003 yılında Moldova’yı 2-0 yendiği maçtan sonra…

    Başkent, milli takım maçlarına 19 yıldır hasret…

    Bu isyanlar…

    Tepkiler, bu birikimin sonucudur…

    Oktay yine stat yapılacak dedi…

    Belirsizliğini koruyor…

    Korumaya da devam edecek…

    Para olmadığı iddiaları…

    Bu nedenle müteahhitlerin ihaleye girmek istemedikleri…

    Kulislerde konuşuluyor…

    Demek ki…

    19 Mayıs Stadı’nın temeli…

    Seçim sonrası atılacak…

    Olan Ankaragücü ve Başkentlilere olacak…

    Ne ise…

    Cumhurbaşkanı Erdoğan ne demişti:

    “Maalesef ülkemizde bazı kesimlerde bir şükürsüzlük, tatminsizlik, karamsarlık hali aldı başını gidiyor. Halbuki önce elimizdekilere şükredeceğiz.”

    Ankaragücü…

    Şu anda elindeki…

    Eryaman Stadı’na şükretsin…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Zehirli kimlikler ülkesinde siyasetsiz siyaset

    12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonraki Özal’lı yıllar. Alevi kimliğinde hafiften kıpırdanmaların başladığı yıllar aynı zamanda. Benim doğup büyüdüğüm Tekke Köyü’nde bulunan Tekke’nin/Dergâhın dernekleşerek faaliyetlerine başlaması bu kıpırdanış alametleri arasında sayılabilir ki bu da aynı yıllara denk gelir. Her ne kadar bu faaliyetler aleni bir biçimde yürütülmeye başlanmış olsa da, aynı yıllarda hala Alevi olduğunun kamusal olarak bilinir olmasından korkunun devam ettiği de yıllar. Köyün sözü dinlenir, bilgisine itibar edilir ve sohbeti tatlı kişilerinden Hatıp namlı kişi aynı zamanda benim halamın eşiydi. Hatıp namı O’nun benim rahle-i tedrisinden geçtiğim köyün imamı Durali Hoca’dan önce köye fahri olarak İmamlık ve Hatiplik yapmış olmasından geliyordu. Rivayet odur ki, kendisini ilme vermiş, inanmış bir Hatip olarak devletten maaş almamış. Maaş almamasının nedeni sahiden de inanmış olmasından mı, yoksa o zamanlar devletin her köy imamına maaş bağlama kuralının olmamasından mı kaynaklıdır bilinmez ama sahiden de ilmi kuvvetliydi. En azından bana o zamanlar öyle görünürdü. Bir yandan Sünni inancının akaidine uygun olarak bir süreliğine de olsa imam ve hatiplik yapmış olsa da, Kur’an’ın lafzi/zahiri anlamından ziyade batıni[1] anlamına ermeye çalışırdı. Batın anlamına yönelik anlattığı pek çok meseli hayal meyal anımsarım ama bir şeyi hiç unutmam: Kendisini dinlerken çocuk denecek yaşta olmama rağmen, her karşılaşmamızda büyük bir ciddiyetle anlatırdı anlattıklarını. Ne var ki, her anlattığı hakikat ya da meselden sonra, mutlaka “girdiğin ortamlarda Alevi-Bektaşi olduğunu hemen açık etme, önce ortamı tart, sonra kendini açık et!” diyerek uyarırdı.

    Bu uyarıyı Hatıp Dedenin her sözüne sonsuz itimadı olan babamdan da sıklıkla duydum yıllarca. Ne var ki, coğrafya kaderdir, Antalya’nın Elmalı ilçesinin Tekke Köyü yüzlerce yıllık bir Tekke’dir ve bu köyde doğup büyümüş olan birisinin kendisini saklamasının imkân ve ihtimali yoktur. Bu gerçeği elbette bilmez değillerdi hem babam hem de Hatıp Dede. Bu gerçeği biliyor olmalarına rağmen, yine de bu uyarıyı sıklıkla tekrar etmelerinin nedeni, bir farkındalığa işaret etmekti. Zira bu uyarının ardından, kendilerine bazı ortamlarda söylenen “yakışıksız”[2] lafları nasıl bertaraf ettiklerine dair gurur verici örnekler gelirdi. Bu örnekler, sıklıkla rivayete dayanırdı. İşte kimliği oluşturan, kökleştiren, kemikleştiren ve bu kimliğe “neliğini” veren diğer kimlikleri dışarı atan rivayetler bunlar. Tuhaf olan şuydu: Bir yandan içinde yaşadıkları toplumun hegemonik Sünni mezhebinin gazabından korkup, diğer yandan bu mezhebin mensupları karşısında kendi kimliklerinin göğsünü gererek savunulmasını salık veriyorlardı. Bu paradoksal gibi görünen duruma bir paradoks daha ekliyordu babam sıklıkla. Mezhebinden dolayı dışlandığı, dışlanma ihtimalini sürekli akılda tuttuğu bir ülke için bana “vatanına milletine hayırlı evlat ol”mamı salık veriyordu. Elbette bu tavsiye bana o zamanlar sıradan görünüyordu, ancak geçmişe şimdiki deneyim, bilgi ve birikimimle baktığım zaman bunun nasıl bir patalojik özne bilinci olduğunun iyice ayırdına varıyorum. Zira seni tanımayan, seni sürekli dışlayan, inancını aşağılayan Sünni inancının hâkim olduğu bir ülkeye nasıl bir fayda sağlayabilirdin? Elbette bu bir yandan da var olma ve kendin olarak var kalma savaşıydı. Aleviler-Bektaşiler yüzyıllardan beri bu toplumun içinde bu paradoksal savaşı vermeye devam ediyorlar.

    ‘POLİSE TAŞ ATAN ÇOCUKLAR’ SÖYLEMİ VE ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

    Bana özellikle Batı Anadolu Alevi-Bektaşilerinin yaşadığı bir paradoks daha ziyadesiyle anlaşılmaz gelmiştir hep. Bunu olabildiğince açık bir biçimde aktarabilmem için yine doğup büyüdüğüm köyümde bir yakın akrabamla aramda geçen tartışmadan örnek vermem gerekiyor. Tarihler bu defa 2000’li yılların ortaları. Sanırım 2006 yılının yaz ayları. 15 Şubat 2006’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının yıldönümünde Cizre’de yapılan eylemlerde çocukların polise taş atması sonucunda Türkiye ana akım medyası toplumun diline yeni bir klişe kazandırmıştı: “Polise taş atan çocuklar”.[3] Bu klişe yerli yersiz Güneydoğu’da ortaya çıkan her benzer olay için uzunca süre kullanıldı. Elbette bu klişe aynı zamanda devletin resmi ideolojisine yerleşmiş “Kürt sorunu” söylemini ve Kürt düşmanlığını da meşrulaştıran temel araçlardan birisi olarak da kullanıldı. Sanırım bu olaylarla ilgili olarak çocukların bir şekilde anlayışla karşılanması gerektiğini, çocukların bu türde çatışmalı olaylarda en masum taraf olduğunu anlatmaya çalışırken, amca diye hitap ettiğim yakın akrabamız aklımı ve vicdanımı dumur eden bir tepkiyle karşılık vermişti bu yorumuma: “Bunların üzerine çoluk çocuk demeden atom bombası atmak lazım”. Olabildiğince serinkanlı kalmaya çalışarak, bu devletin resmi ideolojisinin temel ötekilerinden birisi olarak, yıllarca ayrımcılığa uğramış, anadilinde konuşmasına izin verilmemiş bir etnik gruba yönelik bu düşmanca tavrı anlamakta güçlük çektiğimi anlatmaya çalıştım. Ama nafile, bir türlü anlatmayı başaramadım. Tartıştığım halim selim, ilk bakışta ensesine vur al ekmeğini görünümündeki kişiyi bu denli canavarca hislerle söz konusu etnik gruba çoluk çocuk demeden düşman eden nedir acaba diye kendi kendime sordum hep. Bahse konu kişinin görünürdeki savunusu “Onların” vatanı bölmek için terör eylemleri yapıyor olmasıydı. Bu nedenle, bu emellerini çocuklarına da aktardıkları için, çoluk çocuk katledilmelerinde bir beis yoktu. Kendileri (yani Aleviler ise) hep dışlandıkları halde, hiçbir zaman ayrı bir devlet kurma, yani devletin bütünlüğünü bozma girişiminde bulunmamışlardı. Ama sadakat duydukları devletin derinlerindeki güçler Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da kendi soydaşlarının katledilmesi için organizasyonlar düzenlemişler; devletin yüzeyindeki güçler ise bu katliamlara seyirci kalmışlar ne gam. Devlettir, ne yaptıysa vardır bir hikmet.

    TÜRK KİMLİĞİNİ KEMİKLEŞTİRMEK VE DÜŞMANLAŞTIRMAK…

    Etnik kökeni Türk, mezhebi Alevi-Bektaşi olan bir kişinin yaşadığı tüm ayrımcılıklara rağmen, aynı ayrımcılıkları deneyimlemiş ve deneyimlemeye devam eden farklı bir etnik kimliğe karşı hissettiği düşmanlığı bugün ancak tek bir şekilde anlamlandırabiliyorum: Toksik milliyetçilik. Milliyetçilik modern bir ideoloji. Monarşilerin bileşenleri olan farklı toplulukları millet çatısı altında birleştiren ve bu çerçevede yeni devletler oluşturan modern bir ideoloji. Bu çerçevede, topluluk onuru emperyalist güçlerin işgaliyle örselenmiş bir Türk etnik kimliğinin yeniden özgüven kazanabilmesi ve dağınık bir halklar topluluğundan homojen bir ulus yaratmak için mistik denebilecek bir tine ihtiyaç duyulmuştur. Bu mistik tini güçlendirecek, topluluğun özgüvenini yükseltecek, içinde yaşadığı coğrafyayı ve coğrafyanın mensuplarını “muasır medeniyetler seviyesine” yükseltecek olumlu özelliklerin bu topluluğa atfedilmesi de normal. Zira insan denilen canlıyı ve onun mensup olduğu topluluğu bir ideale inandırmazsanız çabucak dağılabilir. Ancak kuruluşundan günümüze oluşturulmuş bir Türk kimliğini kemikleştirebilmek ve toplum içindeki bütün sınıfsal farkları bu kimlik altında eritebilmeye çalışırken, bu kimlik toplumun bütün farklı unsurlarına yönelen düşmanlıklar tarafından da zehirlenmiştir. Bu zehri bünyesinde biriktiren Türk kimliği bugün toksik bir milliyetçilikle maluldür. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bir yandan “Türk övün çalış güven” derken diğer yandan “yurtta sulh cihanda sulh” demesinin başlıca nedeni belki de, bir yandan milli onuru güçlendirmeye çalışırken, diğer yandan da ulusal ve uluslararası alanda düşmanlıkları azaltmaya çalışmaktı. Ancak bunun günümüzde çok da tutmadığını görüyoruz. Ulusal onur artık övünülecek bir şey kalmadığı için sadece düşmanlığa dayanır hale gelmiştir. Zira ulusu oluşturan yurttaşlar her geçen gün ülkelerinden umudunu kesmektedir.

    Türkiye toplumunun başat iki kimliğinden birisi Türklükse diğeri de Sünni Müslümanlıktır. Sünni Müslümanlık paradoksal bir biçimde laik Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse resmi dinidir. Zira bu resmi dinin resmi tebliğcisi Anayasal olarak kurulmuş Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Sünni Müslümanlık, bir yandan devletin resmi anayasal kuruluşu tarafından sevk ve idare edilirken, diğer yandan bu dine mensup kitleler tarafından kimlik olarak sahiplenilmiştir. Buna kimlik dememin nedeni, dinin inanılan ve tanrıyla kul arasında vuku bulan bir şey olmaktan uzun zamandır çıkmış olmasıdır. Bütün kimlikler gibi, korku, düşmanlık ve husumet üzerinden kurulmuştur bu kimliğin temeli. Bu kimliğe göre Müslüman olmayan bütün inananlar düşmandır; en iyi ihtimalle Müslüman olarak kabul edilmeyenlerin varlığından, inanış biçiminden, örf-adetlerinden, ritüellerinden sakınılması hatta bunların yaşanmasının fiilen engellenmesi gerekir. Zira bu inanışın gereğidir. Bu Sünni Müslümanlık kimliğini artık Tanrı ve Tanrının yarattığına inanılan canlılara karşı sevgi değil, bilakis düşmanlık ve korku beslemektedir. Bu korku ve düşmanlık bu kimliği de ağır bir şekilde uzun zamandır zehirlemektedir. Bu zehrin dozunu var olan iktidar kişisel çıkarları, ikbali ve istikbalini garantiye almak için dilediği gibi ayarlamaktadır. Dilediğine zındık, dilediğine kâfir, dilediğine sapkın diyerek Sünni Müslümanlığın çerçevesini sevgi ve diğerkâmlıkla değil de, husumetle sınırlamaktadır. Bu elbette sadece bugünün iktidarının uyguladığı bir şey değildir. Ancak bugünün iktidarını öncekilerden ayıran en temel fark, Sünni Müslümanlığın “sevgi dini” olduğunu iddia eden içeriden hiçbir sesin neredeyse kalmamış olmasıdır. Eskiden “Müslümanlık sevgi dinidir” diye iddia ederek tebliğde bulunmaya kalkışabilecek istisnai cemaat ya da tarikat liderleri var olabilirken, şimdi Sünni Müslümanlığı tanımlayan çerçeveyi de iktidarın tek temsilcisi haline gelmiş olan kişi ve onun bendeleri çizmektedir. Sünni Müslümanlık, artık bu toplumu ciddi şekilde zehirleyen iki temel toksik kimlik haline gelmiştir ve bu koşullar altında toplumsal alandaki siyaset Sünni Müslümanlık ve Türklük kimlikleri tarafından ağır şekilde zehirlendiği için imkânsız hale gelmiştir. Toplum siyasetsiz siyaset yapmaya çalışan politikacıların kuyruğuna takılmış, geleceğini ve sahici hikâyelerini aramaktadır. Bu koşullar altında yeni hikâyeler bulmanın imkânı kalmamıştır.

    KILIÇDAROĞLU’NUN CUMHURBAŞKANI ADAYLIĞI NE ANLAMA GELİYOR?

    Bütün bu ahval ve şerait altında Kemal Kılıçdaroğlu’nun olası Cumhurbaşkanı adaylığı ve olası seçilmesi, Türkiye toplumunu yıllardan beri zehirleyen, toplumun içinde farklı kimliklerin yeşermesini engelleyen, hatta dünyayla, doğayla kurduğu ilişki biçimleri ve normları nedeniyle doğanın, ekosistemin, yaşam kültürlerinin de çoraklaşmasına yol açan baskın ve zehirli Türklük ve Müslümanlık kimliğinden arınması için tarihi bir fırsattır. Bu tarihi fırsat aynı zamanda da, uzunca zamandır kimlik siyasetleri nedeniyle zedelenmiş olan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin yeniden tesis edilmesi için de kullanılabilir. Zira uzun yıllar Alevi-Kürt kimlikli bir yurttaş olarak uyruğuna anayasal olarak bağlı olduğu bir devlete hem bürokrat hem siyasetçi olarak hizmet etmiş bir kişinin Cumhurbaşkanı adayı olmasının kimliğinden dolayı neredeyse imkânsız olduğunu iddia etmenin ne ahlaki ne de hukuki olarak uygun olmadığını da ispat edecektir Kılıçdaroğlu’nun adaylığı. Kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun aday olmaması gerektiğini savunanlar memleket gerçeklerinden, ülkenin içine düşürüldüğü kutuplaşma çukurundan dem vuruyorlar. Ancak siyaset, değişim, geniş halk kitlelerine umut veren yeni hikâyeler yaratabilmek biraz da cesaret işidir. Yıllardan beri CHP ve Kılıçdaroğlu yeterince cesur davranmamakla suçlandı durdu. Bu tarihsel kırılma noktasında Kılıçdaroğlu’nun adaylığının desteklenmesi hem bir cesaret örneği, hem de meram edilen güçlendirilmiş parlamenter demokrasinin temelinde yatan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin de yeniden tahkim edilmesi için tarihsel bir fırsattır. Bazen bütün iddialar karşısında şu cesur çıkışı yapmak, içine düştüğümüz karanlığı aydınlatmak için yakılan bir ilk mum işlevi görebilir: “Velev ki Alevi’yim, velev ki Kürd’üm, velev ki Ermeni’yim, velev ki Rum’um, velev ki eşcinselim… Ben bu ülkenin hakları anayasa tarafından garanti altına alınmış eşit bir yurttaşıyım. Benim kim ya da ne olduğumdan SANA NE!”

    [1] Sünni inancının dışındaki heterodoks mezheplerin bazıları, Kur’an’ın içinde derin anlamı sakladığını düşünür. Görünürdeki, lafzi-zahiri anlamı asıl anlamı değildir. Batın (gizil) anlamı kavrayabilmek için özellikle Bektaşilikte, Melamilikte, Batınilikte aşılması gereken dört kapı vardır. Bunlar, Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet kapılarıdır. Konuyla ilgili başlangıç düzeyinde bilgi için bkz. İsmet Zeki Eyuboğlu (1990). Bütün Yönleriyle Tasavvuf Tarikatlar ve Mezhepler Tarihi, İstanbul: Der Yayınları

    [2] “Mum söndü”, “Alevinin kestiği-pişirdiği yenmez” gibi klişeler bilinen en yaygın yakışıksız yakıştırmalardır.

    [3] Konuyla ilgili olarak detaylı bir inceleme için şu kaynağa başvurulabilir: Tezcan Durna ve Çağla Kubilay (2010). “Basının Şiddeti: Siyasal Gösterilerde ‘Polise Taş Atan Çocuklar Örneği”, SBF Dergisi, 65(3).

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • ‘Seçimi yaptırmayacaklar’dan; kaçacaklar’a

    Kaçacaklar! 
    CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemde yaptığı kuşkusuz en önemli çıkış, bu sözleri oldu. CHP Lideri’nin bu sözleriyle, toplumda önemli bir psikolojik eşiği aşma çabasının olduğunu belirtelim. 
    Seçimlere bir yıllık bir süre kala, iktidardan ardı ardına gelen hamlelerin sonucunda oldu bu çıkış. 
    Önce Gezi davası kapsamında, sanıklara ağır cezalar verildi; ardından CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun yerel mahkemelerden aldığı 4 yıl 11 ay 20 günlük hapis cezası Yargıtay tarafından onandı. Vicdanlara sığmayan Mahkeme kararları tartışma yaratırken, şimdi de Ajanslara arka arkaya canlı bombaların yakalandığı haberleri düşüyor. 
    Herkesin aklında, özellikle muhalefetin aklında hep aynı soru: Türkiye yeniden 7 Haziran – 1 Kasım sürecine mi sokulmak isteniyor? 
    Bunu CHP Genel Merkezinde, siyaset kurmaylarıyla konuştum. Direk bu soruyu sorduğumda, aldığım yanıt hep aynıydı: 
    “İktidar bu senaryoyu yeniden devreye sokmak isteyebilir ama unutmasınlar ki aynı nehirde iki kez yüzülmez.” 
    1 Haziran’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davada Mahkeme karar verecek. Eylül ayında ise HDP kapatma davasının sonuçlanması bekleniyor. İktidar seçimler yaklaştıkça yargı sopası üzerinden toplumu dizayn etmeye çalışıyor, diğer yandan da korku ve panik oluşturacak çok sayıda haber ayağımıza dolanıyor. 
    Tüm bu güvensizlik ve kaygı ortamında, uzun süreden beri fısıltı gazeteleri “İktidar seçimleri yapmayabilir mi?” sorusunu sorup, duruyor. Bilinçli bir şekilde yaratılan havayı, CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun son çıkışı bozdu. 
    Kılıçdaroğlu, toplumda, “Seçim bile yaptırmayabilirler” algısını, “Kaybedip, kaçacaklar” algısına çevirecek bir hamle yaptı. Bu hamle ile amacı, psikolojik bir eşiğin aşılmasıydı. 
    Bugüne kadar Kılıçdaroğlu’nun sözlerine yanıt vermeyen ve gündemi belirlemesine izin vermeyen AKP’nin de hazırlıksız yakalandığı bir gündem değiştirme operasyonu oldu. Kılıçdaroğlu, sosyal medya hesabından “Kaçacaklar” sözlerini söyler söylemez önce AKP Sözcüsü Ömer Çelik A Haber’e bağlanıp, yorum yaptı; bir gün sonra da Numan Kurtulmuş gazete temsilcileri ile bir araya gelerek açıklamalarda bulundu. 
    Yani Kılıçdaroğlu, son bir senedir yaptığı gibi “gündemi belirleme” konusunda yine başarılı oldu. Bu kez sadece halkın gündemini belirlemekle kalmadı, AKP’li siyasetçilerin gündemini de belirledi. 
    Bundan sonrası Kılıçdaroğlu’ndan gelecek yeni hamlelere bağlı. “128 Dolar Nerede” kampanyası, “SADAT baskını”, Et ve Süt Kurumu’nun önüne gitmek ve buna benzer hamlelerle gündemi belirleyen muhalefet, bundan sonra da emekçilerin ve halkın gündemini konuşturmaya devam etmeli. 
    CHP tarafında tartışma üstünlüğü seçime kadar bu tempo ile giderse, muhalefet siyasal iletişim açısından ciddi bir yol kat etmiş olacak. Bunun sonuçlarını da kuşkusuz, seçim akşamı görecek.

  • Bir umudum Haziran’dan, bir de iğdelerden

    Mayıs’ın bilmem kaçı, Haziran’a vardık varıyoruz. Az sonrası iğde kokuları saracak tüm benliğimizi…

    Ne Itri’dir Haziranlar, Temmuz’lar değil mi? Ama bir o kadar da tarihin acı kokusuyla dolu içleri…

    Nazım ustadan, 2 Temmuz’a varıncaya…

    Temmuz demişken, acısıyla hala kanatan bir aydır. Ama birliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz halde birbirimizi anlayamadığımız bugünlerde hayata kırgınım da…

    Ne oluyor bu kadim topluma…

    O kadar çabuk harcanıyor, insan ve güzel olan her şeyi harcıyoruz ki, kalmadı daha insana dair bir umudum…

    Dalgalara göğüs germiş olanları, eşit olmayan savaşlarda fırtınalarla çarpışanları nasıl da linçliyoruz sosyal mecralarda…

    Metnin bütünlüğü, sözün özünü, anlamadan kıvılcım olup yakıyoruz…

    Oysa; bilinen, görünen gerçekliği, düşünceleri ifade etmemeyi seçmek, içinde çoğu kez plan ve beklenti barındıran stratejik bir tercihtir…

    Aksine dürüstlük; hiçbir korkuya esiri olmadan, yargılanmak, sevilmemek ve kabul görmemekten korkmadan kendimiz olmak…

    Sevilmek ve kabul görmek “koşullar” la oluşturuldukça, insan ya “masumiyet” ini kaybetmeyi göze alıyor vazgeçiyor her şeyden ya da masumiyeti adına yalnızlaşıyor geçemiyor kendi olmaktan…

    Eskiden kitabın ortasından konuşmak diye bir şey vardı ve bu konuşanlar okurlardı. Eleştirileri haklılık dolardı…

    Şimdi; değil ortası, kapağından konuşup yanına çoğunluğu alan, anlam ve bağlamdan uzak, adına eleştiri deyip karşıyı linçleyen bir kültüre doğru koşuyor…

    Oysa;

    “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” diyenler ceza aldığında, muhalif kurumlar kapatılıp, yüzbinler KHK’yla atılıp, AHİM kararları uygulanmadığında susarken biz; ötekiliği göze alan, insan hak ve onur mücadelesi verirken yargılananlar vardı…

    Ama sadece “olası gerçeklik ihtimalinden” bahsederken ifade biçiminde kusur bulduk diye nasıl da ağır eleştiriyoruz onları…

    Mesela üç beş gün öncesi, haklı tepkiyle birçok güzel yürek “müzik evrenseldir” dedi ve “Dar Hejiroke” söyledi…

    Ne güzeldi? Ama aynı dilde eğitim verilmediği gerçeğini haklı tepkilerimiz değiştirebildi mi?

    Gerçeklerden bu kadar kopuk, toplum kodlarını bu kadar mı unutmuşuz ki, cevvalce harcıyoruz insanları…

    Doğrudur, tepkiler kıymetlidir ama eleştiriler de hakça yapılmalı…

    En nihayetinde etten kemikten bir insan, dayanamıyor ve haksızlığa, açlığa tepki veriyor…

    Makul zeminde tepkidir değildir elbette tartışılır demeden, linç timleri hazır, atılsın, satılsın bin bir kafadan ses çıkıyor…

    Karşının duygularını anlamak hariç her şeye varız…

    Bir yavrucan, daha 16’lı yaşlarında sevgiliyle bir parkta bedensel bir etkileşim yaşıyor…

    Kamu görevlileri görüyor. Görmekle kalmayıp videoyla çekiyor, yetmiyor kişi hak ve özgürlüğünü ihlal ile yayınlıyor…

    Sonuç mu?

    Aileyle başlayıp sosyal medyada biten karalama da ahlak ilkesine takılıyor, linç yiyor. “Özür dilerim” diyor “intihar” ediyor…

    Oysa karalama yerine; gençler, normlarıyla birlikte toplum diye bir kavram var ve bu kavram birbirimizden farklı yaşam şekillerine de saygı duymayı önceler. Bu davranış sağlıklı gözükmez, özel bir alan gerektirir deseydik onarıcı olmaz mıydı? Bir evlat ölmemiş olurdu.

    Peki, şimdi toplum ahlakımız kurtuldu mu? Klavye başında kastığımız duyarlar rahatlattı mı ruhumuzu?

    Doğru, hassasiyet. Fakat o da çift taraflı olmalı, insan ve hukuku olmalı ortak paydası…

    Artık linç bir kültüre dönüşmeden, birlik olup tam da bu noktada buluşmalı. Konuşup tartışmalı ama linç gibi geri dönülmez eylemlerden kaçmalı…

    Ki, yanlıştır yapılır, ifade bazen bilmeden kusura kaçandır. Gönül koymuş, kırılmışsak tepki vermeli ve fakat, empati diye bir şey var onu da hatırlamalı…

    Hani o karşıdakinin yerine kendimizi koyduğumuz, neden sonuç ilişkisine bütünsel bakan algımız…

    Evet, Mayıs’ın bilmem kaçı, bu aralar umutsuzum içimde insana inancım kalmadı…

    Dağın öte yüzü güneşe bakar mı? Bilmem ki güneşle sohbete varır mı?

    Zira bugünlerde şairin dediği yerde, kırgınım ayağımdan saç telime…

    Bir umudum varsa o da Haziran’da. Geç kalınmazsa eğer bir de kokusuyla sarmalayacak, yemişteki iğdeler de…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Selçuk Tepeli: Bir öfke krizinin analizi

    20 Mayıs 2022 Cuma günü FOX Ana Haber sunucusu Selçuk Tepeli’nin fırlattığı kalem ve su bardağı çok konuşuldu. 

    Muhabir Nazlı Yerebasmaz’ın Trakyalı köylülerin topraklarına göz dikildiğine ilişkin haberi sonrasında milyonlarca izleyici ekranlarda hiç de alışık olmadıkları bir tepkiye şahit oldu. “Geç abi öbür habere geç, gözünü seveyim“ diye bağıran Selçuk Tepeli, bir anda elindeki kalemi fırlatmış ve su dolu bardağı elinin tersiyle savurmuştu.  
     
    Bir anlık öfke krizi miydi yoksa derinlerde başka bir sorun mu vardı?

    Kimileri üç maymunu oynuyor, Türkiye’nin gerçek sorunlarını görmezden geliyor. Çünkü öyle yapmak zorunda. O şekilde kodlanmışlar. O şekilde besleniyorlar. Bunu görebilen, yani Türkiye’yi yakan gerçeklerin farkında olanlarsa artık kelimelerin ve görüntülerin yetersiz kaldığı bir dönemi yaşıyor. 

    Bugün Türkiye’de milyonlarca köylü, binlerce köy, yüz binlerce dönüm tarım alanı, milyonlarca dönüm ormanlar, meralar, yaylalar ağır bir saldırı altında. Türkiye adına madencilik denilen bir yağma-talan sistemiyle ve beton ekonomisiyle karşı karşıya. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bile artık, “Yapmayın; böyle ihale olmaz; haritalar üzerinden ruhsat dağıtamazsınız” diye isyan ediyor, ama dinleyen yok. 

    Bunu yaşıyor bugün Türkiye. Milletin bağları, bahçeleri, ellerine ruhsat tutturulmuş birileri tarafından parsellenmiş. Önlerinde dozerler ve kepçelerle milletin kapısına, milletin bahçelerine, milletin ormanlarına dayanıyorlar. Yıkmak için, yok etmek için. 

    Dünya yok oluşa doğru gidiyor. Dünya küresel iklim krizi ve salgınlarla kavruluyor… Bilim insanları bas bas bağırıyor: “Topraklarınızı, ormanlarınızı, dağlarınızı, sularınızı koruyun…” Birileri Türkiye’de nerede dağ var, orman var, nerede tarım arazisi var, nerede su kaynakları var parçalamak ve zehirlemek için gayret içinde. 

    Peki neden? 

    Ceplerini doldurmak için. 

    Vatandaşın yararına olmayan, köylünün hayatını karartan, üretimi bitiren bir sistemi millete “çözüm” diye dayatıyorlar.  

    Şeffaflığın olmadığı, hesap verilebilirliğin olmadığı, güçler ayrılığının olmadığı bir sistemde ne oluyorsa işte o yaşanıyor Türkiye’de. Amaç birilerini zengin etmek. Ama ne pahasına? Milyonlarca insanı aç bırakmak, milyonlarca insanı işsiz bırakmak, tarımsal alanları yok etmek, su kaynaklarını zehirlemek ve köyleri haritadan silmek pahasına. Milyonlarca insanı yerinden yurdundan etmek pahasına. İşte bugün bunu yaşıyor Türkiye. FOX HABER ekranlarından yansıyan o görüntüler aslında Türkiye’deki çiftçinin isyanıydı. 

    DONDURMA EMRİ 

    Bir sistemden zarar görenler ancak o sisteme karşı savaş açabilir. En başta da paraları ve yaşamları çalınan insanlar. Sadece onlar bu sisteme karşı savaş açabilir ve bu sisteme karşı mücadele edilebilir. 

    Bir dönem Moskova’da milyar dolarlara hükmeden ABD’li iş insanı Bill Browder, DONDURMA EMRİ kitabında Rusya’daki çürümüş yolsuzluk sisteminin detaylarını ve nasıl işlediğini anlatıyor. Ve bu çürümüş düzene karşı mücadele ederken hayatlarını kaybeden kurbanların hikayelerini.
     
    Sergei Magnitsky Moskova’da bir avukattı. Yolsuzluk iddialarını belgeleriyle birlikte ortaya koyunca,  Rusya İçişleri Bakanlığı tarafından evine baskın düzenlendi. Karısı Natasha ve yedi yaşındaki oğlu Nikita’nın önünde tutuklandı. Tutuklayansa bizzat Magnitsky’nin yolsuzluk yapmakla suçladığı bir albaydı.  

    Sahte belgelere imza atması ve casusluk yaptığını itiraf etmesi için işkenceler gördü. Direndi. Tutuklanmasından 358 gün sonra, 16 Kasım 2009 gecesi, zincirlendiği bir hapishane yatağında sekiz gardiyan tarafından ölene kadar coplandı. Öldüğünde 37 yaşındaydı. 

    Alexander Perepilichny 10 Kasım 2012’de biraz rahatsız hissediyordu. İngiliz elitleriyle bir arada yaşadığı Londra’nın güneybatısındaki özel sitedeki evinden çıkıp yürüyüş yapmaya karar verdi. Bir zamanlar Elton John, Kate Winslet, John Lennon ve Ringo Starr gibi isimlere ait olan evlerin arasında hafif tempoda yürürken birden yere yığıldı. Polis ve sağlık ekipleri geldiğinde artık çok geçti. Öldüğünde 44 yaşındaydı. 

    Magnitsky ve Perepilichny Rusya’daki devlet içindeki çetelerin ortaya saçılmasında iki kilit isimdi. İkisi de öldü ya da öldürüldü.

    Birleşik Krallık otoriteleri sanki adına “oligark” denen kişilerin ülkelerinden çaldıkları paraları İngiltere’ye ve İngiltere bağlantılı kara para aklama merkezlerine aktardığını bilmiyor mu? 

    Biliyor. 

    İngiltere’nin en lüks semtlerinde alınan malikanelerin hangi parayla alındığını bilmiyor mu? 

    Biliyor. 

    Peki neden yumurta kapıya dayanmadan sesini çıkarmıyor? 

    Çünkü bu sistemden beslenen bir yapı var. İster Arap şeyhlikleri olsun, ister Afrika’daki diktatörler olsun, isterse Asya’daki diktatörler ya da onlarla birlikte hareket eden “oligarklar” olsun. İngiltere ve İngiltere gibi ülkeler için önemli olan bu sıcak paranın gelmesi.  

    Peki Birleşik Krallık ya da İngiltere veya benzer devletler ne zaman sesini çıkarıyor? 

    Soyulanlar, işkence görenler, öldürülenlerin yakınları ayağa kalktığı zaman. Bu bir Rus avukat ya da gazetecisi olabilir; bu bir Amerikalı iş insanı olabilir veya soyulan Rus vatandaşları olabilir. Cinayetler ve soygunlar belgeleriyle birlikte ortalığa saçıldığı zaman harekete geçiliyor. O zaman davalar açılıyor, o zaman mecbur kalıyor o paraları aklayan anlı şanlı uluslararası bankalar sakladıkları kirli ilişkileri ifşa etmeye.  

    Peki durum Türkiye’de farklı mı? 

    Bugün Türkiye’de milletin ormanları, dağları, meraları, yaylaları ve köyleri alenen yağmalanıyor. Ruhsat ihaleleriyle milletin köyleri birilerine peşkeş çekiliyor. Evet şu anda Türkiye’de yaşanan da bu. 

    Peki yönetenler bunun farkında değil mi?

    Farkında olanlar kesinlikle var. 

    Peki savcılar bunun farkında değil mi? 

    Farkında. 

    Valiler farkında değil mi? 

    Farkında. 

    Peki neden karşı çıkmıyorlar? 

    Korkuyorlar. 

    Kim karşı çıkıyor? 

    Köylüler, üreticiler, vatandaşlar… Onlar mücadele ediyor. Çünkü yaşam alanları doğrudan saldırı altında. Gazeteciler mücadele ediyor. Mesleğinin onuruyla hareket eden avukatlar, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları mücadele ediyor. Devletini, milletini düşünen helal süt emmiş gerçek hakimler, gerçek savcılar ve gerçek bürokratlar karşı çıkıyor.

    Bugün neden Çanakkale-Lapseki’nin, Tokat-Erbaa’nın, Kütahya-Simav’ın, Erzincan-İliç’in, Ordu-Fatsa ve Ordu-Ulubey’in köylüleri bu mücadeleyi veriyor? Çünkü alenen geldiler, “Topraklarınızı bize devredin” dediler. “Elimizde ruhsat var, siz buraları terk edin” dediler. “Acele kamulaştırma yapacağız, devlet arkamızda” dediler. Yüz yıllardır yaşadığımız bu toprakların, birilerinden aldıkları kağıt parçalarıyla kendilerine ait olduğunu iddia ettiler ve hala da ediyorlar.

    Konu Selçuk Tepeli’nin isyanının çok ötesindedir…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Vasatlıklar içinde…

    Bu hafta sinema salonlarına uğrayan sekiz film arasından yazacak düzgün yapım bulmak zor. Zaten kötü olduğunu düşündükleri ya da eleştirmenlerin dedikleri umurlarında olmadığı için haylidir filmlerin çoğuna basın gösterimi de yapılmıyor. Ama öte yandan hem vizyon salonlarında hem de dijital platformlarda durmadan yeni içeriklerle karşılaşıyoruz. Haliyle bu içeriklere dair birkaç kelam etme ihtiyacı da hasıl oluyor. Ama bazen gerçekten de bir şeyler söylemek zorunda kaldığımız için söylüyoruz gibi hissetmemek elde değil.

    Bu hafta da yazacak bir şeyler bulma umuduyla dijital platformlar arasında bir gezintiye çıktım. Bir süre dolaştıktan sonra pandemi talihsizliğine uğrayan yapımlardan birisine denk geldim. 2020 tarihli “The Hunt” (Av), 13 Mart 2020’de ABD’de vizyona girmiş ama pandemiden dolayı pek görünür olamamıştı. Netflix bu filmi iki yıl sonra seyircinin dikkatine sunuyor. “Arınma Gecesi” serisini andıran bir teması var “Av”ın, ama kendisini ayrıştırmayı başarıyor. Amerikan kamuoyu, bir gurup zenginin yoksulları kaçırıp bir malikanenin arazisine bıraktığına ve sonra da avladığına inanmaktadır. Bu bilginin ardından kendimizi bir uçağın içinde buluruz ve böyle bir fantezinin gerçek olduğunu anlarız.

    Bir gurup ‘liberal’ (vurgu filmin yaratıcılarına ait) zengin, bazı insanları ülkenin dört bir yanından toplamış av sahasına götürüyordur. Ardından karakterlerimizi bir arazinin ortasında görürüz ki bu da bize fazlasıyla “Açlık Oyunları”nın açılış sahnesini çağrıştırıyor. Ellerine birer silah verilen karakterlerin çoğu kendilerini koruma fırsatı bulamadan öldürülüyor. Biri hariç. Tehdidin ciddiyetini anlayan Crystal adlı eski bir asker bir biçimde hayatta kalmayı ve avcıları av haline getirmeyi başarıyor. Tabii asıl olarak bu organizasyonun sahibi Athena’dan intikam almayı da kafasına koyuyor. Yukarıda andığım filmler dışında George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” romanına da hayli göndermelerde bulunan filmin aksiyon yönünden bir sıkıntısı yok.

    Ama Damon Lindelof ve Nick Cuse ikilisinin yazıp Craig Zobel’in yönettiği filmin politik metninin hayli sıkıntılı olduğunu düşünmek için çokça neden var. Filmin yaratıcıları yeni nesil züppe zenginlerin şımarıklığını, bütün dünyayı kendilerinin sanan tavırlarını referans alıyorlar ama “politik doğruculuğu” mahkum etmek adına politik doğruları da merkeze koyuyorlar sanki. Örneğin benzincideki bembeyaz katillerin siyah kelimesine karşı hassasiyetleriyle kafa bulunuyor. Kimlerin kaçırılacağına dair muhabbette siyah birisinin olmasına dair söylencelerin böyle yorumlanması hayli olası. Sanki politik doğruculuğu bu sınıfın bir hassasiyetiymiş gibi gösteriyor yapım. Alttan alta “züppe işi” mi demeye getiriyor.

    Öte yandan, mağdurların bembeyaz insanlar olması ve tabii ki esas kahramanımızın sarışın, Afganistan gazisi bir kadından seçilmesi de cabası. Bütün bunlar bir ironiyse hayli kötü. Değilse daha da kötü. Ama filmin Türkiye listesinde bir numaraya yükseldiğini de belirtelim.

    Bu hafta Netflix’e düşen bir başka yapıma dair de birkaç kelam etmeden geçmeyelim. Çünkü yazacak malzeme ararken yolumuz ona da düştü. “Toscana”, Netflix’in artık ana akım bir televizyon kanalına dönüştüğünün kanıtlarından birisi olarak düşünülebilir. Çünkü neresinden baksanız bir televizyon filminden hallice duruyor. Hem konusu itibarıyla hem görsel tercihleriyle hem de oyunculuklarıyla.

    İkinci uzun metraj filmini çeken Mehdi Avaz, platformun turizm temasıyla hayli uyumlu bir yapıma imza atıyor. Adından da anlaşılacağı gibi İtalya’nın yeme, içme ve turizm merkezlerinden Toscana’da geçiyor filmin büyük kısmı. Michelin yıldızlı şefimiz Theo tahmin edileceği üzere kendine ve mesleğine yabancılaşmıştır. Artık yemeklere de duygusuzca yaklaşan, elemanlarına sert davranan bir iş insanına dönüşmüştür. Bir gün yıllardır görmediği babasının öldüğünü ve ona Toscana’da eski bir şato ile arazi bıraktığını öğrenir. Mirasını satmak için buraya giden ve Sophia ile tanışan Theo tabi ki Akdeniz’in sıcaklığına karşı koyamaz ve yeniden insan olduğunu hatırlar.

    Film baba problemi, mesleki yabancılaşma, sevgisizlik gibi genel geçer temalar ekseninde dolaşması yetmiyormuş gibi gerçekten “yemeklerin içine sevgiyi de katmamız” gerektiğini salık veriyor. Ama klişe seven seyirci sayısını küçümsememek lazım. Dolayısıyla bol klişeye ihtiyacınız olduğu bir anda izleyebilirsiniz. Toscana manzaraları da cabası.

  • Sporcular sömürüye karşı çıkmalı

    Bugün spor…

    Kapitalizmin elinde…

    Ona göre şekilleniyor…

    Tam bir rant kapısına dönüştürülmüş durumda…

    Bir madalya uğruna…

    Alınacak ödül için…

    İlaçların pompalandığı bir gerçek…

    Özellikle de…

    Güç sporlarında pompalanma çok oldu…

    Ancak…

    2004 Atina Olimpiyatları sonrası…

    Uluslararası Doping Ajansı (WADA) doping ile mücadelede kesin kararlı…

    Hiçbir sporcunun gözyaşına bakmıyor…

    Yine de doping yapan sporcular var…

    Bunlar ağır cezalar alıyor…

    Olimpiyat, dünya ve Avrupa şampiyonalarından men ediliyor…

    Yine de bazı sporculara ilaçlar veriliyor…

    Özellikle de…

    Sporda başarıyı hedefleyen genç sporcular…

    Aldatılıyor…

    Sermayenin sömürü ağlarına takılıyor…

    Bu ağlara takılan sporcular…

    Kendilerini sömürenlere para kazandırmaktan başka kıymete binmiyorlar…

    Sporcu kazanıyor ama…

    Antrenörü de kazanıyor…

    Federasyon başkanı da…

    Şurası bir gerçek ki…

    Kapitalizmin egemen olduğu spor anlayışında spor rant kapısı şekline dönüştü…

    Zihinsel ve bedensel olarak…

    Spor, insanın bedensel ve zihinsel olarak gelişimi için bir araçtır…

    Ne yazık ki…

    Günümüzde özellikle kapitalist toplumlarda afyona dönüşmüş…

    Bir takımın…

    Bir sporcunun…

    Peşinde koşup…

    Kendi yaşamını unutur olmuştur…

    Evine ekmek alamayan…

    Kişi statlara ve salona gitmektedir…

    Yoksulluk…

    Onun için ikinci plandadır…

    Bunun içindir ki…

    Spor böyle bir sömürü düzeninde…

    Herkesin yararlanabileceği, faaliyet gösterebileceği bir düşünceden uzak olmuştur…

    Spor en büyük sömürü aracıdır…

    Özellikle de futbolda …

    Geçmişte bunu kullanan…

    Faşist diktatörler olmuştur…

    Hitler…

    Franco …

    Bunun en bariz örneği…

    Sporda başarılı olmak için…

    Başta emekçiler olmak üzere, geniş kitlelerin spor yapması sağlanmalıdır…

    Ve sporda da…

    Başarılı olmuş sporcular…

    Kendi sırtlarından…

    Kazanan…

    Başkan ve antrenörlerin…

    Sömürüsüne karşı çıkılmalı…

    Bunun yolu da…

    Sendikalaşmadan, örgütlenmeden geçer..

    Yoksa…

    Yarın başarılı olamadıkları zaman…

    Bir kenara atılıp, unutulurlar…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.