Kategori: Yazar

  • Kimlik muhasebesi – 1

    Kimlik, sadece yurttaşlık bağıyla hangi ülkeye resmi olarak bağlı olduğunuzu gösteren bir evraktan fazlası. Bu cümlenin taşıdığı klişe anlama belki de ilk okuduğunuzda “Bunu bilmeyecek ne var? Elbette sadece bir evraktan ötesi kimlik” diyeceksiniz muhakkak. Muhakkak, pek çoğumuz bu kadar akışkan, bu kadar kozmopolitleştiği iddia edilen, bu kadar hızla kabuk değiştiren ve bu kadar çok kimlikliliğin yaygınlaştığı bir dünyada kimliğin bir kafa kâğıdından ibaret olmadığının farkındayız. Türkçedeki kimlik sözcüğünün kökü bir soru sözcüğü. Sözcüğün sonuna bir “lik” eklenerek türetilmiş ve asıl olarak gerçekten de kişinin adı, sanı, kim ya da kimlerden geldiği, yaşı ve coğrafi kökenine dair bilgileri içeren belge anlamı içeriyor. Bu bilgiler haricindeki dinsel, mezhepsel, etnik, cinsel ve daha başka aidiyetleri de içeren anlamı bir hayli geç kazandı sözcük. 90’lı yıllarda dünyada hararetlenen kimlik tartışmaları Türkiye’de 2000’li yıllarda yoğunlaştı. Birisinin kim olduğunu anlatan anlamı aşan anlama kavuşmasıyla sınıf siyasetinin zayıfladığı gibi bir tartışmaya girmeyeceğim burada. Bu mevzu çok çetrefilli ve uzun, muhtemelen girersem çıkamayabilirim. Ben kimlik diye bir kavramın, sınıfsal farkı aşan ve gerçekten de çoğu zaman bireyleri sınıfsal aidiyetten daha sıkı bağlayan bir aidiyet duygusu yaratabildiğini kabul edenlerdenim. Bu olguyu yok sayarak, “bu tartışmalar, sınıf siyasetini zayıflatıyor” dediğiniz zaman var olan siyasi mücadele pratiklerine anlamlı bir katkı sunmuş olmuyorsunuz. Ben bu meseleyi biraz da kendi kimlik muhasebem üzerinden tartışmaya açmak ve bu tartışmadan anlamlı bir çıkış noktası yakalamaya çalışmak niyetindeyim.

    İLHAM VERİCİ BİR MUHASEBE

    Amin Maalof “Ölümcül Kimlikler” adlı deneme kitabının bir bölümüne “kimilerinin vicdan muhasebesi yaptığı gibi ben de zaman zaman ‘kimlik muhasebem’ dediğim şeyi yaparım”[1] cümlesiyle başlar. Bu cümlenin ardından da amacının kendine yeniden döneceği herhangi bir esas aidiyet bulmak olmadığını, kimliğinde ne kadar öğe varsa, bunları sayıp dökerek onlarla esaslı bir yüzleşmede bulunarak, hiçbirisini reddetmemek olduğunu dile getirir. Sayıp döktüğü kimlikler, görünürde ve günümüzün standartlaşmış ayrımlarına göre o kadar birbiriyle uyuşmaz kimliklerdir ki, içinden çıkmak bir hayli güçtür. Hristiyan, ama ana dili milyonlarca Müslümanın kutsal addettiği ve ibadetini o dilde yapıyor olmaktan gurur duyduğu Arapçadır. O’na göreyse Arapça diğer diller arasında herhangi bir dildir. Ancak hem Hristiyan hem de Arap olmak bir yandan bağdaşması bir hayli zor ve taşınması epeyce zahmetli bir yük iken, diğer yandan en az dünyada yaşayan tüm insanların yarısıyla aynı aidiyeti paylaşıyor olmak açısından özgül bir kimlik yazara göre. Bu saptama ve yüzleşme sahiden de bir hayli ilham verici.

    KİMLİĞİ OLUŞTURAN PEK ÇOK UNSUR RİVAYETLERE DAYANIR

    Ben de Maalof’tan aldığım bu ilhamla zaman zaman kimlik muhasebemi yaparım. Bu yazı da bu muhasebelerden birisi olsun. Ben de muhtemelen Türklüğü su götürmez; zira Orta Asya’dan göç etmiş, bir zamanlar göçer iken, epeyce uzun zamandır Akdeniz’in Toros Dağları’nın yüksek platolarına meskûn bir aileden geliyorum. Antalyalı olduğumu ilk söylediğimde bana sorulan ilk soru “Yörük müsün?” olur. Dediğim gibi büyük ihtimalle uzun yıllar önce göçerdi atalarım. En azından Orta Asya’dan göç ettiğimize göre, bir zamanlar mutlak bir şekilde göçebeymişiz. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu yıllarda Ertuğrul Gazi’nin Bursa’yı fethi sırasında yanında bulunduğu söylenen Bektaşi ulularından Abdal Musa’nın günümüzdeki adı da Tekke Mahallesi olan Tekkesinin kurulu olduğu köyün en yerleşik sülalesinin benim baba tarafından sülalem olduğu söyleniyor. Bunun ne kadar gerçek olduğu tartışılır elbette. Ben diyenlerin yalancısıyım. Bu tür bilgiler zaten biraz da birilerinin yalanı değil midir? Kimlik her zaman içinde bir miktar da olsa yalan barındırmaz mı? Kimliği oluşturan pek çok unsur çoğu zaman rivayetlere dayanmaz mı? Kimliği oluşturan olumlu ya da olumsuz nitelemelerden bazıları ya kimliği sahiplenen ya da kimliği işaret edenlerin uydurmaları değil midir? Buna göre sizi çoğu zaman anlatmayan pek çok nitelemeyi ortak kimliği paylaştığınız topluluğa ait nitelemeler öyle diye sahiplenmek zorunda kalmaz mısınız? Misal yurt dışına gittiğiniz zaman sırf Müslüman coğrafyasından geldiğiniz için, Müslüman kimliğine ait hiçbir nitelemeyi taşımadığınız halde, size sırf geldiğiniz coğrafya Müslüman diye öyle muamele edilmez mi? Ya da tam tersi, “hiç Müslüman gibi değilsiniz, hiç onlara benzemiyorsunuz” denir ve bu saptama ilk başta size iltifat gibi gelse de oturup düşündüğünüz zaman size yapılanın ayrımcılığın dik alası olduğunu anlarsınız. Eğer bu muameleden ilk başta kendinizce gurur duyarsanız, bu ince aşağılamanın ilk bakışta farkına bile varmazsınız. Farkına vardığınızda iş işten geçmiştir artık. Ya bu aşağılamaya kulak asmadan insan kalmaya devam edersiniz ya da bu aşağılamaya ayrı buna zamanında tepki vermediğinize ayrı içerleyip içiniz içinizi yerken, size yapıştırılan kimliğe çok da arzu etmeseniz bile sıkı sıkıya bağlanmayı seçersiniz.

    ERKEKLİK ZOR ZANAAT

    Neyse ben kendi kimlik muhasebeme geri döneyim. Aktif ve pasifleri sayıp dökeyim ki, benliğimi ya da kimliğimi oluşturan unsurları iyice kavrayabileyim. Bu durumda benim birincil ve doğuştan getirdiğim kimliklerimin birincisi Türklük, ikincisi Bektaşilik anlaşılan. Ne kadar bu doğuştan gelen kimliği reddetsem de doğuştan geldiği için bunlardan kurtulmam mümkün değil. Zira ben reddetsem, doğduğum yer bu kimliğe beni yapıştırıyor. Galiba bir diğer belirleyici ve kurtulmanın mümkün olmadığı kimlik heteroseksüel bir erkek olmam. Herkes eşcinselliğin zor olduğunu düşünür bu ülkede, zor olduğunu karşılaştığımız, dinlediğimiz pek çok deneyimden anlıyoruz elbette, ancak heteroseksüel erkek olmak da bir hayli zor. Sünnetinden, askerliğine, güçlü olma gerekliliğinden, aile geçindirme zorunluluğuna, erkek gibi görünme gerekliliğinden ailenin reisliğini üstlenme mecburiyetine kadar pek çok gerekliliği hakkıyla yerine getirebilmek için sahiden de kırılmaz bir irade gerekiyor. Bu kırılmaz iradeyse çoğu zaman zorlandığı noktada çıt diye kırılıveriyor. Kırıldığı anda her erkek, erkekliğine yeniden kavuşmak için bir kadının ya boyun eğmesine ya da boynunun kırılmasına ihtiyaç duyuyor. İşte bu nedenle sanırım ben erkeklik kimliğimi mümkün olduğu kadar hafife almaya ve onu törpülemeye çalıştım. İçine doğduğum köy, her ne kadar Bektaşi kültürüyle örülü olsa da, ataerkinin, toplumsal cinsiyet rollerinin ve kadın-erkek arasındaki hiyerarşinin her zaman erkek lehine işlediği bir köydü. Bununla beraber ailenin tek erkek çocuğu olmama rağmen, misal hayatımda hiçbir zaman kıyafetlerimi annem dâhil hiçbir kadın ütülemedi. Muhtemelen bu örnek erkeklik kimliğimi törpülemek için elimden geleni yaptığımı gösteren bir örnek olabilir. Bu örneği belki de benim için en çarpıcı numune olarak gördüğüm için verdim, diğer örnekleri sayfalar dolusu sayıp dökecek değilim.

    İNSANI OLUŞTURAN HER KİMLİK BİR UZUV GİBİDİR

    Beni oluşturan kimlik örüntülerinden belki de en çelişkili ve çarpıcı olanı, ilkokuldan sonra altı yıl boyunca İmam Hatip Lisesi’nde okumamdır. Hem bir Bektaşi çocuğu hem de İmam Hatip’te okumuş olmamı kime söylesem şaşkınlıkla karşıladı. Hâlbuki bu, şu andaki ateist kimliğimle dahi bana çok sıradan bir durum olarak görünüyor. Zira içinden geçtiğim o altı yıl, bende hem dine hem de dini deneyimlemeye dair farklı konumlanmaların nasıl var olabileceğine dair ufuk açtı. İmam Hatip Lisesi’nin misal ilk üç yılında Takva filminin başkahramanı Muharrem’in deneyimlediğine benzer şekilde sekter dindarlığı deneyimledim. Bu deneyimi şimdi “softalık” olarak nitelendirsem bile, bu deneyimin şu andaki var oluş biçimimin oluşmasında ne kadar kıymetli bir yol olduğunu kabul etmem gerekir. Aynı zamanda insanı oluşturan ister doğuştan isterse sonradan edinilmiş kimliklerin, yürünen yollar, içinden geçilen tüneller olduğunu kabul etmemi sağlıyor bu şu anda bana sıra dışı gelen deneyim. Aynı zamanda insanı oluşturan kimlik örüntülerinin her bir parçasının birer uzuv gibi de düşünülmesi gerektiğini anlıyorum şimdiki aklım, mantığım ve duygularımla. Misal ben İmam Hatip’te okumuş olmamı bir şekilde inkâr etmiş olsaydım, şu andaki işlemediği için körelmiş bir uzvumu yok saymama benzer beyhude bir tavır içinde olurdum. Ya da ampute edilmiş bir kol ya da bacaktan farkı yok benim İmam Hatip’li kimliğimin. Ben dilediğim kadar o uzvun varlığını inkâr edeyim, ya da ampute kol ya da bacağımın yok olduğuna kendimi ikna etmeye çalışayım, o uzuv kendini hissettirecek ya da beyin ampute kol ya da bacağın yerinde olduğu zannıyla oraya komut vermeye devam edecektir. Burada inkârdan ziyade, sizi oluşturan her kimlik unsurunun sizin yaşadığınız andaki benliğinizi nasıl şekillendirdiğini kabul etmenizdir. Bunu kabul ettiğiniz anda, bu kimliği kaşıyarak sizi gaza getirmek ya da aşağılamak için kullanmalarına izin vermiyorsunuz.

    KİMLİKSEL KONFORMİZM İNSANI AYNI ZAMANDA HUZURSUZ EDİYOR

    Burada kişisel muhasebeye ara vereyim. Haftaya başka bir konu yazmamı zorunlu kılacak mücbir bir sebep olmazsa muhasebeye devam etmek isterim. Ama bu haftalık mevzuyu kapatmadan önce kimliğe dair bir benzetmede daha bulunmak istiyorum. Belki bu benzetme mevzuyu neden yazmak istediğimi daha iyi anlatmama yol açar. Zira okuyucu eğer devamını getiremezsem konuyu bağlamına yerleştirmekten kaytardığımı düşünmesin. Kimlik bir yandan da insanın yurdu, sığınağı ve kendini güvende hissettiği toprağı gibidir. İnsan elbette her zaman kendini güvende hissetmek ister. Ancak bir yandan da kendini güvende hissettiği yere çakılıp kalmak insanı başka yurtlara karşı önyargılı hale getirir. Tam da bu nedenle ilk okuduğumda beni çok etkileyen ve belki de hayatıma yön verme konusunda önemli bir rol oynayan Edward Said, “Entelektüel” adlı kitabında entelektüeli tarif ederken, onun “yersiz yurtsuz” olması gerektiğini dile getirir.[2] Yazara göre bu yersiz yurtsuzluk durumu hem teritoryal hem de zihinsel olmalıdır. Daha sonra otobiyografisini de okuduğumda entelektüele dair yaptığı bu tanımlamanın aslında kendini anlattığını anlamıştım. Fakat Said’in anlattığı mevzunun esası, zihinsel ve bilişsel konformizmden kaçınmak. Ama ben burada bu bilişsel ve zihinsel konformizme bir ek daha yapmak isterim. Kimliksel konformizm. İnsanı oluşturan onlarca farklı kimlikten tek bir kimliğe aşırı vurgu yapmak ve ona bağlanıp kalmak hem sonsuz bir konfor sağlıyor insana hem de ömür boyu huzursuz ediyor. Sanırım içinde yaşadığımız dünya ve siyasal iklim, tek tek insanları ve geniş kitleleri bu konformizmle huzursuzluk arasındaki pendulumda yaşamaya mecbur kılıyor. Bu pendulumdan kurtulmanın yolu ise bizi biz yapan bütün kimliklerimizle barışık yaşamayı başarabilmemiz.

    [1] Amin Maalof (2008), Ölümcül Kimlikler, (Çev. Aysel Bora), 27. Baskı, İstanbul: YKY, s. 21. (Bu yazının başlığı da buradaki cümlede geçen “kimlik muhasebem” ifadesinden ilhamla koyulmuştur).

    [2] Edward Said (1995). Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı, (Çev. Tuncay Birkan), İstanbul: Ayrıntı Yayınları

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Çevirdikçe okunacak bir kitap: HALİT ÇELENK

    Halit Çelenk, çevir çevir oku bitmeyen bir kitap, gölgesinde bütün yoldaşlarını, sevenlerini barındırabilen bir ulu çınar, 90. yaşında, son yolculuğuna giderken bile sosyalizm için atan bir yürek… Nasıl anlatılır ki Halit Çelenk…

    Halit Abi’nin bugün ölümünün 11. yıldönümü. 5 Mayıs 2011 günü hayata gözlerini yuman Halit Çelenk, aslında ölüm tarihini, yıllarını savunmalarına verdiği “evlatlarım”, “yoldaşlarım” dediği Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile anılmak için kendisi seçti. 2011 yılından sonra da her 6 Mayıs’ta Karşıyaka Mezarlığı 2 No’lu Kapı’da yapılan tören “üç fidan, bir çınar” için oldu…

    Halit Abi gerçekten benim ağabeyim, dostum, yoldaşım olmuştu. Haber için tanışmış, sonrasında neredeyse her gün birbirini arayan, görüşen iki dost olmuştuk. Şekibe Abla’yı da sayarsak, üç dost… Benim için çok değerli idi her ikisi de… 

    Halit Abi’nin ölümünün ardından Evrensel Gazetesi’nde yazdığım (https://www.evrensel.net/haber/5613/cevirdikce-okunacak-bir-kitap-halit-celenk) yazıyı paylaşarak, bir kez daha anmak istedim: 

    Herkes “Denizlerin avukatı” olarak tanır, bilir, ama o kadar değil; Denizlerin aynı zamanda yoldaşı, mücadele arkadaşı da, yüreği sosyalizm inancı ile dolu bir çınar da…

    Halit Çelenk’i en iyi anlatan söz, Şekibe Abla’nın, “Geleceğe Adanmış bir Ömür Halit Çelenk” adlı Evrensel Basım Yayın’dan çıkan kitabındaki şu sözleri olsa gerek: “Halit’i tanıdığımdan beri en başta gelen özelliği inancından, düşüncesinden bir gün dahi taviz vermeden, aynı çizgide bugüne kadar ilerlemiş olması. Ne kadar baskı da olsa, aleyhine yorumlanacak durumlar da çıksa bir gün dahi inancından taviz vermemiştir…”

    Halit Çelenk, Halit Abi 90. yaşında, tam da Denizlerin idamının 39. yıldönümünde, Şekibe Abla’nın deyimiyle “çocuklarla buluştu.” Küçük kızı Ferda’ya vasiyeti, “Denizlerin yanında bir mezar”, büyük kızı Serpil’e vasiyeti “Enternasyonal”le son yolculuğuna uğurlanmaktı.

    Son zamanlarda iyice rahatsızlanmıştı Halit Abi. Özellikle son bir hafta içinde birkaç gününü yoğun bakımda geçirdi, eve çıktığında biraz düzelmişti. Ama çok acılar çekmiş bedeni, “artık bu iş yürümez” diyordu.

    O’nunla son telefon konuşmamız iki hafta kadar önceydi. İstanbul Barosu Başkan ve yöneticileri kendisine plaket vermek için evine gelecekti, bizden de fotoğraf çekip, çekim yapmamızı istemişti Halit Abi. İşte o fotoğrafları göndermemiz için aramıştı.

    Halit Abi’nin belki torunları kadar sevdiği Arzu isimli bir bakıcısı var. Arzu, Halit Abi’ye günlük gazeteleri okur, telefonlarını çevirip kendisine verir, Halit Abi dört ayaklı bastonuyla yürümeye kalktığında yardımcı olurdu. Arzu, “Amca çok direndi” dedi. Yani Halit Abi’nin Denizlerin yıldönümüne yetişmek, o gün ölmek için çok direndiğini kastetti. Arzu Halit Abi’nin Salı günü, “Çarşamba, Perşembe kahvaltıda birlikteyiz, ama Cuma’ya söz veremem” dediğini aktararak, Halit Abi’nin 6 Mayıs Cuma günü Denizler anılırken, son yolculuğuna çıkmaya hazırlandığını ima etti.

    Serpil Abla da Halit Abi’nin zaman zaman gelip giden hafızasına dikkat çekerek, “Dün çok iyi olmuştu. Küçük torunu Deniz’e tarihi maddeciliği, insanların nasıl şekillendiğini anlattı. ‘Çocuklar iyi ya da kötü doğmaz. Onları içinde bulunduğu koşullar şekillendirir’ diye anlattı” dedi.

    Halit Abi’nin son birkaç yıldır hasta yatağında olmasına rağmen asla değiştirmediği bir alışkanlığı da sabah kahvaltısını, yatağından kalkıp geldiği o meşhur mutfaklarında Şekibe Abla ile yapması. Serpil Abla birkaç gün önce Halit Abi’nin yine kalkmak istediğini, kendisinin de “Baba bugün kalkma kahvaltını yatağına getirelim” deyince, “Ben Şekibe ile kahvaltı edeceğim” diye nasıl ısrar ettiğini anlattı. Hatta oldukça geç iyileşen ayağının kırılmasının da bu yüzden, yani rahatsızlığına rağmen Şekibe Abla ile birlikte kahvaltı etme ısrarından kaynaklandığını söyledi Serpil Abla…

    O Denizlerin yanına, son yolculuğuna uğurlanmak için gözlerini kapamadan birkaç dakika önce gözlerini son kez Şekibe Abla, 68 yıllık hayat arkadaşı için açtı ve sonra bir daha açmamak üzere kapattı.

    Şekibe Abla “ses ver ses ver” diye sarssa da bir daha açılmadı o gözler. Belediye görevlileri tutanak tutup, cenazeyi morga götürmek için kaldırdıklarında Şekibe Abla, boş yatağı görüp, “nereye götürdünüz bu adamı” diye bağırınca hemen sakinleştirici bir ilaç verildi. “Ben onsuz ne yapacağım” derken de ilacın etkisiyle sakin gözüken Şekibe Abla, “çocuklar” dediği Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı kastederek, “Bak görüyor musunuz, çocuklarla aynı gün gitti” demekten kendini alamadı.

    O koca çınar artık ebedi yatağında. O’nu anlatacak iki kelime herhalde “sosyalist, devrimci” olurdu. O yüreği 90. yılında da sosyalizm için atan ulu bir çınardı, hep öyle kalacak… Güle güle koca çınar, güle güle Halit Abi.

  • Metin Kurt,1 Mayıs ve spor emekçileri

    Galatasaray’da oynadı…

    Milli formayı giydi…

    Giydiği formayı sonun kadar terletti…

    Çünkü o bir futbol emekçisiydi…

    Sömürülüyordu…

    Kulüp başkanları istediği gibi at oynatıyordu…

    Futbolcular başta olmak üzere tüm sporcular sömürülüyordu…

    İşte Metin Kurt bu sömürüye karşı çıkmak için…

    Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası’nı (Spor Emek-Sen) kurdu…

    Sendikaya üye akını başladı…

    Ne yazık ki Metin Kurt’u Galatasaray’da takım arkadaşları yalnız bıraktı…

    1970 yılında formasını giydiği sarı-kırmızılı kulüpte, sendikal faaliyetler nedeniyle kadro dışı bırakıldı…

    1976 yılında Kayserispor’a transfer oldu…

    Formanın rengi yine sarı-kırmızıydı…

    Üç yıl sonra 31 yaşında futbolu bıraktı…

    Metin Kurt her ortamda sporcuların sömürüldüğünü dile getirdi…

    1995 yılında Evrensel Gazetesi’nde birlikte çalıştık…

    Spor Müdürlüğü görevini yapıyordu…

    Hep sporcuların emeklerinden yana bir spor sayfasını keyifle hazırlardık…

    Çoğu toplantılara birlikte katıldık…

    Metin Kurt 2012 yılında vefat etti…

    10 yıl geçti…

    Futbolcular ve sporcular egemen güçlerin elinde…

    Para kazananlar da var…

    Ancak kazanamayanlar…

    Bir kenara itilenler de var…

    1 Mayıs 2022…

    Metin Kurt’u bir kez daha saygı ile anarken, O’nun 1 Mayıs ve spor emekçileriyle ilgili yıllar önce sendikalaşmanın önemini belirten konuşmasının virgülüne, noktasına dokunmadan siz okurlarıma aynen aktarıyorum…

    “Günümüzde spor bir oyun değil artık, sporcular da artık oyuncu değiller. Spora damgasını vuran burjuva rekabet ideolojisi sporu metalaştırmış, sporcuları da doğal işçi yapmıştır. Ama bu yasal zemin de yok. Özel Spor Yasası çıkması gerekirken, onun yerine İş Kanunu’nda, ‘sporculara uygulanmaz’ maddesi var. İş kolu olarak bile kabul edilmiş değil, bu kadar paraların döndüğü bir alan üstelik.
    Bizim sendikanın adı futbol sendikası değil, Devrimci Spor Emekçileri Sendikası. Tabandan tavana doğru bütün sporcularla mücadele veriyoruz biz.
    “Sanayi devriminden sonra, işçiler örgütlenip mücadele etmeye ve kazanım elde etmeye başlıyorlar. İşgünü saatlerini kısaltıyorlar. Sermaye, işçilerin boş zaman elde etmesinden, sınıf savaşımını kızıştıracağı gerekçesiyle korkarak sporu ortaya atıyor. Fabrika takımları oluşturuluyor. “Aile” görüntüsü verilerek; patron, işçi ve memurlar aynı takımda yer alıyorlar. Tribünlerde kimler kavga ediyor? Dayanışma içerisinde olması gereken, aynı işkolundaki işçiler. Bundan kimler kazançlı çıkıyor? Patronlar. Bunu işçi liderleri fark ediyorlar. Örgütlü işçilere “Maçlara gitmeyin, bu bize bir tuzaktır” diyorlar ama öyle bir tutku gelişiyor ki, engelleyemiyorlar. O zaman ayrı örgütlenmeye, ayrı takım kurmaya karar veriyorlar. Patronları almayan işçi takımları. Bu sefer de, özellikle Almanya’da, işçi kulüplerinde spor yapan sosyalist işçiler, S.A.’lara (y.n.: Nazilerin paramiliter askeri örgütü) çok kolay hedef oluyorlar. O zaman da solcular bu işi görmezlikten gelmeye başlıyorlar. 3F hikâyesiyle, “kitlelerin afyonu” hikâyesiyle bu işten uzak durmaya çalışıyorlar.

    12 Eylül’den önce bir sendikacı maçlara gittiğini, takım tuttuğunu kolay kolay söyleyemezdi kimseye. Daha sonra, sosyalist ülkelerin olimpiyatlara girmesiyle, amatörlüğü ön plana çıkarmaya başladılar. “Seyir değil, kitle sporu” sloganıyla, profesyonellerin yaptığı spora karşı çıkıp, oyunu baz alan; ama aslında yine aynı tabanda olan bir şeyi savundular. O da tutmadı. Ben bütün bunların hepsinin pratiğinde olduğum için, bu olaya muhalif açıdan yaklaşmanın bir tek yolu kaldığını düşünüyorum: Biz spordan yana değil, sporcudan yana olmak zorundayız. Sporda fanatik değil, izleyici olmak zorundayız. Sporcular da örgütlü olarak kendi haklarını sermayeye karşı savunabilmeli. Spor Emekçileri Sendikası, bu ikisini birden yapmaya çalışacak.

    Bir de şu var: bu sporu asıl spor yapan, burjuva rekabet ideolojisi. Burjuva kurumlarındaki bu oyunu, işçilerin oynaması da yanlış. O da kendi kalemize atılan bir gol. Biz birbirimizi neden kapitalist rekabet ideolojisiyle kıralım? Eğer ben sınıf bilinci içerisinde bir işçiysem, dostça yarışırken niye karşımdakine çelme çakayım?
    Bu mücadeleyi herkesin desteklemesi gerekiyor. Bugün artık yüreğinde iyilik, doğruluk, güzellik meşalesi olan herkes, bu meseleye sağ-sol meselesi olarak değil, ekmek meselesi olarak bakmalı ve onu desteklemeli.”
    “Sanayi devrimi döneminde İngiltere’de, topraklarından koparılan insanlar devrimci burjuva demokratik sisteminin doğal uzantısı olan modern köleler olarak 18 saat çalıştırıldı. O sırada İngiltere’de de etkileyici bir sendikal hareket vardı. 1 Mayıs 1848’de ilk kez işçiler-emekçiler patronlarını masabaşına oturtup, on saatlik işgününe imza attırdılar. Her 1 Mayıs’ta aslında o tarihi zafer anı kutlanır. Son 1 Mayıs’tan buruk ayrıldım. Çünkü 1 Mayıs sisteme karşı mücadelenin simgesi olmak zorunda. Renklerin kardeşliği hikayesi değil, sınıfın kardeşliğidir olay. Bu yıl bu ayrım yapılamadı. Kürsülerden sınıfın kardeşliği üzerine değil renklerin kardeşliği üzerine mesajlar verildi. Sistemle bütünleşmenin, sistemi savunanların mesajları verildi. Oysa ki bizim kurtuluşumuz. Sistemi dönüştürmektir. Sistemle mücadeledir. Bu yüzden bu 1 Mayıs bana göre eksik kaldı.

    İşçi sınıfı üretim sürecinde yaptığı mücadeleyi yeniden üretim sürecine taşıyamamış. Oysaki sömürü, yeniden üretim sürecinde sanat, kültür, spor gibi etkinliklerle devam ediyor. Şu anda milyarların döndüğü sektörde spor emekçisi tanımı iş kanununda bile geçmiyor. Ama diğer taraftan sigortalılar da. Amatör sporcular, sözleşmesiz, sosyal güvencesiz sporcular, profesyonel sporcular da sözleşmeli ama yine sosyal güvencesiz sporcular. Hepsi sosyal güvencesiz. Bizim meselemiz sistemle. Sistem değişmediği müddetçe kaç sporcu üye olursa olsun fark etmez. Bizim derdimiz tabandan başlayan bir örgütlenme kurabilmek.”

    “Türkiye’de spor denince akla futbol futbol denince de akla parmakla sayılabilecek sayıda elit futbolcu gelmektedir. Sermayenin uydurduğu bu sahte ortamda sporcuların örgütlenmesi ise gereksiz görülmektedir. Oysa trilyonlar kazanan elit futbolcularla, spor emekçilerinin genelini özleştirmek, sermayenin sınıf çıkarları gereği ortaya koyduğu bilinçli bir propagandadır. Bu durum spor ve sporcu gerçeğini yansıtmamaktadır.
    Sporcuların gerçek durumundan yola çıkan ve emeğin öncelikli değer anlayışını benimsemiş, şimdilik bir avuç spor emekçisi sistemden kaynaklanan ve yüz binlerce spor emekçisini içine alan spordaki sömürüye son vermek amacıyla Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası (Spor Emek-Sen)’ni kurmuşlardır.
    Artık hiçbir şut emekçi kalesine girmeyecek, önce sporda ter dökenler kurtulacaktır.”

  • Siyanürcü madene karşı savunmamdır

    27 Nisan 2022 tarihinde Ankara’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda Ordu için Karadeniz için bir kader toplantısı yapıldı. Fatsa’daki siyanürlü altın madeninin yeni ÇED raporunu görüşmek için toplanan Bakanlık İnceleme Değerlendirme Kurulu, siyanürcü altın şirketinin ÇED’ine onay vermedi. ÇED süreci durduruldu. 

    Fatsalılar şimdilik tepelerine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı inşa edilmesinden kurtuldular. Ama tehlike henüz geçmedi. Siyanürcü maden tamamen kapatılana kadar mücadele devam edecek. 

    Bugünkü yazımda Bakanlıktaki kader toplantısında yaptığım konuşmayı burada paylaşmak istiyorum. Bu yolda mücadele eden insanlarımıza ışık tutması amacıyla:  

    “Fatsa’da faaliyet gösteren ve adına “altın madeni” denilen bu açık hava kimya fabrikasına neden karşıyız? 

    Madencilik yer altındaki maden cevherlerinin çıkarılması işlemidir. 

    Burada yapılan ise kimyasal bir işlemdir. Köylerin ve tarım alanlarının ortasında, ormanların dibinde, su kaynaklarının üzerinde ve açık alanlarda dünyanın en zehirli kimyasalları kullanılarak gerçekleştirilen bir kimyasal işlemdir. 

    Adına “altın madenciliği” denilen şey aslında bir vampir gibi, yerleştiği bölgenin kanını emen bir sistem. Dağları, ormanları, meraları-yaylaları birkaç ton sarı metal uğruna dümdüz etmekte hiçbir beis görmüyorlar.

    İnsan vücudunda da ortalama 0,2 miligram altın bulunuyor. Yani 1 milyon kişiyi tanklara doldurup siyanür liçine tabi tutarsanız 200 kg altın elde edebilirsiniz. Ama bunun adı elbette katliam olur. Soykırım olur. Ama doğamız da yaşayan bir ekosistemdir. Bugün on binlerce ağacı içindeki milyarlarca canlıyla birlikte yok edip, açık alanlarda tonlarca siyanürü doğanın bağrına boca ediyorlar ve su kaynaklarımızı zehirliyorlar ve bunun adına da “altın madeni” diyorlar. 

    Bakınız yaşanan bir “ekokırım”dır ve en az “soykırım” kadar suçtur. 

    Fatsa’daki ve buna benzer bütün madenlerde uygulanan işlemler floramızın ve faunamızın ekokırıma uğratılmasıdır. Üstelik küresel iklim krizinin tehdidi altında ve koronavirüs gibi salgınların sarstığı bir dünyada yaşanıyor bunlar.
     
    Tüm dünyada bilim insanları, “Ormanlarınızı, tarım alanlarınızı, meralarınızı-yaylalarınızı, su kaynaklarını koruyun” diye bas bas bağırıyor. Açıklama üzerine açıklama yapıyor. Biz ne yapıyoruz zaten sıkıntıda olan orman varlığımızı tamamen bitirmek için canla başla çalışıyoruz. 

    Adına “maden” dediğiniz Fatsa’daki siyanürlü kimya merkezi de öncelikle ormanlarımızı yok ediyor. Ardından fındık bahçelerimizi yok ediyor. Ardından bu madenlerde çok büyük oranlarda su kullanıldığı bir gerçek. Şimdi birileri parayla hazırlattığı ÇED raporlarında bir şeyleri sakladığını düşünebilir ama saklamak mümkün değil.

    Bahar Madencilik’in ÇED Raporunda yer alan rakamlar Fatsa’nın ve genel olarak Ordu’nun büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak kanımca ÇED raporunda kullanılan rakamlar, madende kullanılan zehirli kimyasalların miktarını tam olarak yansıtmıyor. 

    Genelde bu tür madenlerde ton başına 1,5 kilogram siyanür kullanılıyor. Niğde-Ulukışla’daki Gümüştaş Madeni’nin mühendislerinin kamuoyuna açıkladığı rakam bu. (https://www.hurriyet.com.tr/1-tondan-8-gram-altin-cikiyor-24394952)

    Yaklaşık 10 milyon oksitli, 4 milyon da sülfürlü cevher çıkarmayı planlıyorlar. Projenin yıllık üretimi maksimum 1.661.580 ton olarak belirtilmiş. Yani yılda 544 bin 320 ton sülfürlü cevher, 1.117.260 ton oksitli cevher işlenmesi planlanıyor. 

    Tank liçinde saatte 63 ton cevher işlemeyi planlıyorlar. Bir tonda 1,5 kg siyanür kullanıldığına göre, yılda 816 bin kg siyanür kullanılacak. Yani Fatsa’daki bu madende yapılması planlanan ek tesislerin bir yılda kullanacağı siyanür miktarı 816 ton. 

    En az bir o kadar da oksitli cevherlerin liçlenmesi sırasında siyünür kullanılacak. Yani bu madende kapasite artışıyla birlikte yılda 1500 tondan fazla siyanür kullanılacak. 

    Bir ton dore altın elde etmek için tam bin ton siyanür kullanılıyor. 

    1 gram altın elde etmek için de 4 ton su zehirleniyor. 

    1 ton dor altın elde etmek için tam 5 milyon ton taş-toprak-kaya siyanürleniyor. 

    FATSA’DA “SÜLFÜRİK ASİT” TEHLİKESİ

    Ormanların yok edilmesi, fındık bahçelerinin kesilmesi, su kaynaklarının zehirlenmesi, köylerin haritadan silinmesi, atmosferin zehirlenmesi bu madenlerin rutin uygulamaları. Ama tehlike bunun da ötesinde ve çok daha büyük. Bu ÇED raporu onaylanırsa 120 bin vatandaşımızın yaşadığı Fatsa’yı daha büyük bir tehlike bekliyor: ASİT MADEN DRENAJI ya da SÜLFÜRİK ASİT.  

    Kanadalı Pegasus Gold Şirketi’nin ABD’nin Montana Eyaletindeki Zortman-Landusky siyanürlü altın madeni, 1979 yılında açıldığında ABD’nin ilk geniş ölçekli açık ocak, siyanür yığın liçi altın madeniydi. 

    Şirket madene karşı çıkan bölge insanlarına ve o bölgede yaşayan Kızılderililere, “Kesinlikle sülfür cevherini kullanmayacağız” diye bir söz vermişti. Çünkü özellikle sülfürlü cevher, havayla ve suyla buluştuğunda asit maden drenajı adı verilen ölümcül bir sıvı yani “sülfürik asit” salgılıyordu.

    Bütün bu sözlerine rağmen maden açıldıktan bir süre sonra aynı Fatsa’da olduğu gibi siyanür sızıntısı, ağır metaller, serpinti ve asit drenajı sorunları oluşturmaya başladı. 1992’de Amerikan devlet müfettişleri, madenin nehirleri ve çevredeki toprakları ağır metaller ve asitle kirlettiğini tespit ettiler.
     
    Ağır tazminatlar ve temizlik maliyetleriyle karşı karşıya kalan Pegasus Gold yöneticileri, şirketin iflasını ilan ettiler. Bölge halen “No Man’s Land” yani insansız bölgedir.  

    Zortman Landusky felaketinden sonra Amerikan halkının tepkileri üzerine ABD’nin Montana eyaletinde siyanürlü liç yöntemiyle altın üretilmesi yasaklandı. ABD’nin Visconsin Eyaleti de siyanür liçini yasaklayan ABD eyaletlerinden biri. Arjantin’in sekiz bölgesinde de siyanür liçi yasaklanmış durumda. Yine Avrupa’da Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan siyanür liçini yasaklayan ülkeler. Avrupa Birliği Komisyonu’da siyanür liçine yönelik çok sıkı tedbirler ve ağır tazminatlar getirdi. 

    Türkiye’de de Danıştay 1997 yılında Anayasa’nın 17 ve 56’ıncı maddelerine aykırı bularak siyanür liçi yöntemiyle altın madenciliği yapılmasını yasaklamıştı. Bergama Köylülerinin açtığı davanın temyiz incelemesini yapan Danıştay Altıncı Dairesi, 13 Mayıs 1997 tarihli kararında Anayasa’nın “yaşam hakkı”nı düzenleyen 17’inci maddesine ve “Sağlıklı çevrede yaşam hakkı”nı düzenleyen 56’ıncı maddesine dayandı. 

    Ancak bu önemli karar ve ardından Danıştay’ın diğer daireleri ve ilgili mahkemelerce alınan kararlar, hukuk tanımaz siyasi iktidarlar tarafından yok sayıldı. Yargı kararları yok sayılarak, yeni idari işlemlerle ve hatta yeni yasal düzenlemelerle siyanür liçini kullanan madenler çalışmasını sürdürdü.

    KKTC-LEFKE’DE ZEHİR SAÇAN BİR MERKEZ

    Çoğumuz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Lefke bölgesinde bir maden felaketi yaşandığını bilmez. Kıbrıs’ın İngiliz Dönemi’nde (1878-1960) adada bir Amerikan işletmesi olarak kurulan Kıbrıs Maden Şirketi” (Cyprus Mines Corporation – CMC), 1912 yılında Lefke bölgesinde maden arama çalışmalarına başlamış ve 1913 yılından itibaren de bölgedeki maden ocaklarından elde edilen altın ve bakır ada dışına ihraç edilmiştir. 

    En son iki bin dönümde madencilik yapılırken, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında şirket bölgeyi terk etmiş. Şimdi Lefke maden bölgesi bir ölüm bölgesi. 46 yıldır kaderine terk edilmiş bu merkez içerisindeki zehir, her geçen gün artan şekilde bölgeye ölüm saçıyor. Tüm canlıların yaşamını tehdit eden CMC alanı, toprağı da kirletmiş durumda. Zehirli ağır metallerin ve her türden kimyasalın ortalıkta durduğu ve kimsenin yaklaşamadığı ve nasıl temizleneceği büyük soru işareti olan bir bölge. Sülfür içeren atık havuzları asit üretiyor. Yağmurlarla birlikte çevreye ve denize karışıyor. Deniz kıyısında kirlilik açıkça görülürken, denizde avlanmanın yasak olduğunu bilgilendiren levhalar deniz kıyısı boyunca yer almaktadır. Maden kapalı ama atıkları yüzlerce yıl tehdit oluşturmaya devam edecek. Şimdi bu madenin zararlarını en aza indirmek için büyük bir kaynağa ihtiyacı olan KKTC Devleti kara kara düşünüyor.

    Genel olarak altın cevherleri, öğütmeyle serbestleşen oksit cevherler ve refrakter altın cevherleri olarak iki sınıfa ayrılıyor. Yüzeydeki oksitli cevher yatakları bitince devreye refrakter cevherler giriyor. Ancak refrakter cevherlerde altın üretimi için sadece siyanür yeterli olmuyor. 

    Bu durumda oksitleyici ön işlemlere başvurmak gerekiyor. Fatsa’daki şirket, flotasyon ve ince öğütme sistemini kullanacağını belirtiyor. Bu iki sistemde de zehirli atıklar ortaya çıkıyor. İşte bu nedenle şirket Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde bir zehir barajı inşa edeceğini söylüyor. Sonuçta sülfürlü cevherlerin içindeki altını alıp geri kalan yüzde 95’den fazlasını atık ya da pasa diyerek bir kenara atacak. 

    Sonuçta elde edilecek altın için çevreye atılacak milyonlarca ton pasa ve atık nedeniyle ortaya çıkacak “asit maden drenajı” denilen ölümcül sıvı ve ağır metal kirliliğinin yarattığı kayıplar çok ama çok daha büyük olacaktır. 

    Chernobyl’in biraz daha ağır çekim süreci yaşanacak. Yani bugün ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz derken, yarın gelecek kuşakların büyük maliyetler ödemesine neden olacağız. Bugün artık altın madenlerinin neredeyse nükleer atıklara eşdeğer kimyasal atık oluşturduğu bilim çevrelerinde kabul görmektedir.

    Dünyada yıllık toplam üretimi sadece 3 bin 200 ton civarında olan altın, diğer bütün metallerin toplam üretim atığının ortalama 8 katını tek başına yaratmaktadır. Üstelik bu atık, bir cevher zenginleştirme atığı olmayıp, toksik bir kimyasal proses atığıdır. 
    Dünyada her yıl milyarlarca ton kimyasal atık oluşturan altın üretimi, getiri/götürü açısından bakıldığında kaçak nükleer atık depolamaktan daha ahlâk dışıdır.

    Bugün bu türden madenlerin, yani siyanürlü-sülfürik asitli metal madenlerinin yarattığı çevresel felaketleri artık, “Ağır Çekim Soykırım” diye adlandıranlar da var. Ağır çekim soykırım işte nükleer reaktör atıkları kadar tehlikeli bulunan siyanürlü-sülfürik asitli altın madenlerinin yarattığı çevre felaketlerinin bugün en iyi anlatan ifade olarak kullanılmaktadır. Çünkü bu türden madenlerin çevresel felaketleri, bir zaman bombası gibi 5-10-15 yıl sonra ortaya çıkmakta ve etkileri yüzlerce yıl sürebilmektedir. Temizlik maliyetleri ise bizim gibi ülkelerin asla karşılayamayacağı milyarlarca dolara ulaşmakta.

    Paris İklim Anlaşması’nı imzaladık, Yeşil Kalkınma Devrimi ilan ettik… Bunlar güzel şeyler. Ancak altına imza attığımız bu belgelerin gereğini yerine getirmemiz gerekiyor…

    Tüm dünya küresel iklim krizi denilen bir belayla karşı karşıya. Bunun yanında koronavirüs gibi dünyayı sarsan salgınlar dinmek bilmiyor. Bilim insanları, “Ormanlarınızı, tarım alanlarınızı, su kaynaklarınızı, yaylalarınızı-meralarınızı koruyun” diye bas bas bağırıyor. Geçtiğimiz günlerde AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Binali Yıldırım’ın dediği gibi, “Gıda, petrol ve altından çok daha değerlidir.” Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kestane balı” yememizi önerdi. Bunlar çok güzel öneriler ve düşünceler. Kestane balı yemek istiyorsak kestane ormanlarını korumak zorundayız. Petrolden ve altından çok daha değerli olan fındık bahçelerimizi, zeytin bahçelerimizi, tarım topraklarımızı korumak zorundayız. 

    Her yıl ülkemize 2 milyar dolardan fazla döviz kazandıran bir ürünün yetiştiği Ordu bölgesinde siyanürlü altın madenlerinin açılmasına izin vermek bindiği dalı kesmekle eşdeğerdir. 

    Bir yanda aileleriyle birlikte geçimini fındıktan sağlayan yüz binlerce insanımız diğer yanda bölgeye yıkım getiren ve bir avuç insanın çıkarına hizmet eden altın madenleri. 

    Bir yanda kestane ormanları, temiz su kaynakları diğer yanda cehennem çukurları. 

    Ordu’nun fındığına piyasalarda kuşkuyla bakıldığına ilişkin haberler tüccarlarımız tarafından dile getirilmektedir. Mevcut siyanürlü madenin şu haliyle verdiği zarar bu. Bir de bu madenin iki katına büyümesi ve zehir barajını inşa etmesi ve bölgede başka siyanürlü madenlerin açılması Orduluların idam fermanı olacaktır. 

    Sizler bu ülkenin vatandaşlarının vergileriyle görev yapan bu ülkenin kurumları olarak ülkemizi yıkıma sürükleyecek projelere onay veremezsiniz ve vermeyeceğinize inanmak istiyoruz. 

    Saygılarımla…”

  • Bu suça da ortak değilim, sen de ortak olma!

    Son zamanlarda yaşanan ve yaşatılanların aklıma getirdiği sözcükler ve duyguları peş peşe sırala deseniz şunlar gelir: Diğerkamlık, empati, utanç, bencillik, utanmazlık, uydumculuk, seyirci kalmacılık (bunun İngilizce karşılığı bystander, ama bu sözcüğü Türkçede tam olarak karşılayacak tek bir sözcük yok, seyirci kalma tam olarak karşılamıyor anlamı), kurnazlık, ahlaksızlık… Bu sözcük ve duyguları sayfalar dolusu yazsanız bitmez. Ancak ben iki sözcük ve anlamları ile bu iki sözcüğün günümüzde olup biten kötülüklerle bağlantısı üzerinde duracağım. Bunlar diğerkamlık ve empati.

    DİĞERKÂMLIĞIN ANLAMI

    Diğerkâmlık, Farsça digar ve kam sözcüklerinden oluşan bir bileşik sözcük. Digar, Türkçeye de diğer şeklinde geçmiş; başkası anlamına geliyor. Kâm sözcüğü de yine Farsça ve seven, sevgi, arzu gibi anlamlara geliyor. Nişanyan Etimoloji sözlüğüne göre bu sözcük Avestaca “kâma”, yani sevmek sözcüğüyle aynı kökenden geliyor. Aslında sözcüğün kökeni çok eskiye dayanıyor ve Hint-Avrupa dil ailesinden geliyor ve bütün dillerde sözcüğün anlamı “sevmek”. Osmanlıcaya da geçmemiş midir bu sözcük? Nedim’in her kıtası “Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a” dizesiyle biten o güzelim şiirinin en bilinen dizesi misal “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan”’dır. Kuşkusuz burada kâm sözcüğü sevmek anlamından sıyrılıp “zevk, keyif” gibi anlamlara bürünmüştür. Ancak sevmek bir nevi zevk almak değil midir dünyadan? Sevmeyi bilmeyen dünyayı da zehredip her türlü keyfi günah saymaz mı etrafındakilere? Ya da kendisi her türlü herzeyi yiyerek hayatın nimetlerinden faydalanırken, başkaları bir tutamcık keyfedince hemen hizaya çekmeye kalkışmaz mı bu keyif ehillerini sevme kabızı bazı insanlar? Kendisi mutlu olmayan, başkasının mutluluğuna tahammülsüz değil midir? Neyse sorular bitmez, biz mevzumuzun kalbine geri dönelim. Bu bileşik sözcüğün düz anlamı başkasını sevmek ya da özgecil. Aslında tam karşılığı kendisinden daha çok başkası ya da başkaları adına kaygılanmak anlamına geliyor. Buradaki sevgi, kuşkusuz sahiplik ilişkisini pekiştiren değil, sevdiğinin iyi, sağlıklı, mutlu olmasını arzu eden bir sevgi.

    ASIL MESELE BAŞKASINI SEVMEK YERİNE ONUN HAKLARINA SAYGI GÖSTERMEK

    Diğerkâmlık sözcüğünün batı dillerindeki karşılığıysa altruizm. Bu sözcük de Latince kökenli alter ve huic sözcüklerinden türetilmiş. Hukuki anlamı, “hak sahibi olan diğer kişi”. Yaygın anlamı ise “başkasını gözetme, bencilliğin zıddı”. Başkasını gözetmek, aynı zamanda onun hakkına razı olmak ve riayet etmek demek. Batı dillerindeki altruizm sözcüğünün hukukla daha yakından ilişkisinin olduğunu görüyoruz. Elbette asıl mesele başkasını sevmenin ötesinde, onun haklarına saygı göstermek. Oysa herkes herkesi sevebiliyor; bir erkek karısını, sevgilisini sevebiliyor misal, bir patron, çalışanlarına meftun olabiliyor, bir Cumhurbaşkanı halkına “biz size aşığız!” diye ağız dolusu haykırabiliyor meydanlarda sonuna kadar açılmış hoparlörlere bağlı mikrofonu ağzının içine sokarcasına. Duyduğumuz duygu dolu nidadan sonra ise, aynı Cumhurbaşkanı aşkı ilan ettiği halkının bir kısmına ağız dolusu küfrederek, diğer yarısını küfrettiklerinin üstüne salmakla tehdit edebiliyor. Aşkından deliye dönen bir koca ya da sevgiliyse, sahibi olamadığı kadını “ya benimsin ya da kara toprağın” diyerek kurşun yağmuruna tutabiliyor ya da döverek öldürebiliyor. Şimdi mevzu uzadıkça, başkasını sevme konusunun cılkını çıkarmaya meylettiğimi fark ettim. Asıl mevzumuzdan yine sapmayalım. Sevgi önemli, ancak her şey sevgiyle bitmiyor demek ki. Zira bu zamanda sevgisinden öldüren erkek çoğaldı. Asıl mevzumuz yine bizi bekliyor.

    BAŞKASININ ACISI KARŞISINDA ÜZÜLME, ACI DUYMA

    Empati sözcüğünü herkes biliyor eminim. Sık sık sempati ile karıştırılsa da empati, karıştırılan bu sözcükle aynı dil ailesinden geliyor ve “kendini başkasının yerine koyabilmek” yaygın anlamıyla bilinse de asıl anlamı daha başka. Eski Yunancadan gelen asıl anlamı “içinde duymak, acı duymak, hissetmek”. Bu asıl kök anlamı ile günümüz yaygın anlamını birleştirirsek, “başkasının acısı karşısında üzülme, acı hissetme, kaygılanma” anlamı çıkıyor karşımıza. Bu ise kolay kolay hissedilebilen bir şey değil. Atasözlerine bile geçmiş: “Ateş düştüğü yeri yakar”. Oysa gerçekten ateş düştüğü yeri mi yakar? Kuşkusuz sıradan ve doğal bir sebeple yaşanan bir kaybın yaşattığı acı ya da ateşin düştüğü yeri yakması doğaldır da, zulüm, baskı, işkence, haksızlık, adaletsizlik sonucu yaşanan kayıplar ve mağduriyetler sadece düştüğü yere mi zarar verir? Misal çocuklarını ısıtmak için küçük oğlunun eline saç kurutma makinesi vererek yan odada çaresizlik içinde intihar eden bir annenin yaktığı ateş sadece yakınlarının içine mi düşer? Misal ailelerini geçindirmek için katırlarla akaryakıt kaçakçılığı yaparken “terörist oldukları zannedildiği” iddiasıyla savaş uçaklarıyla bombalanan onlarca insanın ölümü sadece yakınlarının ciğerlerini mi dağlar? Doğalgaz ve elektriğe gelen şirazesiz zamlardan sonra ısınamayan, elektriği kesilen binlerce insanın hissettiği yoksunluk sadece onları ve yakınlarını mı ilgilendirir? Elbette hayır.

    AKP İKTİDARININ YARATTIĞI KUTUPLAŞMA EMPATİ DUYGUSUNU YOK ETTİ

    Geçtiğimiz hafta bu ülkedeki pek çok insanda diğerkamlık ve empati duygusunun ne kadar yok olduğu iyice anlaşıldı. Bu duyguları yok eden sadece yaratılan korku iklimi değil kuşkusuz. Aynı zamanda sınırsız bir bencillik duygusu bu duyguları yok eden. Yoksulundan varsılına, muhafazakârından ilericisine, dindarından dindar olmayanına, Türkünden Kürtüne, işçisinden patronuna insanların büyük bir çoğunluğu ancak ucu kendine dokunduğu anda ses çıkarır hale geldi, o da ses çıkarmaya cesaret edebilirse. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elektrik faturasını ödemeyi reddetmesi sonucunda elektriğinin kesilmesi ve ardından ortaya çıkan tartışmalar, yapılan eylemin ne kadar az anlaşıldığını da gösterdi bize. Hâlbuki Kılıçdaroğlu’nun elektriğinin kesilmesinin ardından yaptığı açıklamadan anladığımız eylemin tam da empati duygusunu yaygınlaştırmaya hizmet eden bir eylem olduğuydu. Elektriği kesilen binlerce insanın yaşadığı yoksunluğu önde gelen bir siyasi lider içinde hissetsin ve bu his topluma ve mümkünse bu yoksunluğa sebep olanlara bulaşsın meramıyla girişilen bir eylem. Ne var ki, bu eylem, toplumun en az yarısı tarafından tam olarak anlaşılmadı. Zira içinde yaşadığımız toplum, özellikle AKP iktidarının yarattığı toplumsal yarılmanın da etkisiyle empati duygusunu ve kendisinden başkasını sevebilme ve onun adına kaygılanabilme yeteneğini yitirmiş halde.

    HAKSIZLIK VE HUKUKSUZLUK KARŞISINDA SUSMAK KENDİ YAŞAMINDAN VAZGEÇMEKTİR

    İlk bakışta empati ve diğerkamlık kavramlarının kendini bırakıp başkası yerine kaygılanmak gibi bir anlama geldiği düşünülür. Bir insanın kendini, güvenliğini, özgürlüğünü riske atarak başkasını kurtarmaya çalışması, başkasının hakkını savunması bu nedenle rasyonel bir eylem gibi görünmez. “Nemelazım, haksızlığa uğrayan kişinin arkasında durursam, muktedir beni de hedef alabilir” diye düşünülür. Yalan da değildir elbette. Örnekler çoktur; yapılan haksızlık ve hukuksuzlukları dile getirirseniz, size bir şey yapılamasa dahi eşinize yapılabilir. Eşiniz muktedirin “ol” demesiyle bir zamanlar vali yapılmıştır, yine aynı muktedirin “olma” demesiyle valilikten azledilebilir. Bunu ve buna benzer başka örnekleri gören pek çok insan, yine Gezi Davası’nda yargılanan bir iş insanının hiçbir geçerli delile dayanmaksızın müebbet, tutuksuz yargılaması devam eden yedi kişinin 18 yıl hapse mahkûm edilmesine ses çıkarmaktan ürkebilir. Hâlbuki böylesi bir haksızlık ve hukuksuzluk karşısında susmak, sadece bu haksızlığa uğrayan kişilerin yanında durmamak, onlara yapılan haksızlığı sükût ederek onaylamak anlamına gelmez. Aynı zamanda kendi hakkından, hukukundan, geleceğinden, hayatından da vazgeçmek anlamına gelir. Elbette insan bütün bilişsel zekâsına rağmen, korkuları olan bir varlıktır. Bilinmezden korkar, bir dakika sonra yaşamaya devam edip etmeyeceğinden korkar, aç kalmaktan korkar, bir yere kapatılmaktan korkar, şiddete uğramaktan korkar. Oysa bu korkular insanı eylemekten, düşünmekten, görmekten, duymaktan, kısacası yaşamaktan alıkoyar. Yaşadığını sanır ama insan sessizce yaşamından vaz geçtiğinin farkına varmaz. İnsan sadece kendi hayatını düşünmeye odaklandığı anda, o hayat yaşanmaya değer bir hayat değildir artık.

    Size Auschwitz Toplama Kampından bir şekilde canlı kurtulabilmiş ve ömrünü bu kurtuluşun acısını çekerek geçirmiş, iki kez intihar girişiminde bulunmuş, ikinci girişiminde başarılı olarak hayatına kendi elleriyle son vermiş İtalyan Yahudisi Primo Levi’nin yazdığı “Boğulanlar Kurtulanlar” adlı anı kitabından birkaç alıntı yaparak derdimi daha iyi anlatabileceğimi sanıyorum.

    “Eğer herkesin acılarını çekmek zorunda kalsak ve çekebilsek yaşayamazdık. Belki de yalnızca azizler birçok insana acımak gibi olağanüstü bir yeteneğe sahiptirler; ölü taşıyıcılarına, Özel Takımdaki kişilere ve bizlere en iyi durumda tekil insana, Mitmensch’e, soydaşımız insana yönelik, süreklilikten yoksun acıma kalıyor…”[1]

    “Dolayısıyla kıyımın yok ettiği insanlarla ilgili bu bilgileri edindiğimiz kimseler başkalarıdır; hemen ölmektense birkaç hafta daha yaşamayı (ne yaşam ama!) yeğlemiş olan, kendi elleriyle ölümü seçmemiş, böyle bir seçime yönlendirilmemiş kimseler…”[2]

    MUKTEDİR HUKUKUN KORUYUCUSU OLAN HÂKİMLERE BİZZAT HUKUKU KATLETTİRMİŞTİR

    Primo Levi’nin “hemen ölmektense birkaç hafta daha yaşamayı yeğlemiş” olanlar diye tarif ettiği kişiler, Naziler tarafından katledilen soydaşlarının katledilmesine kısa bir süre daha hayatta kalma karşılığında alet olmuş Yahudilerdir. Naziler zannedildiğinin aksine, katliamların pek çoğunu kendileri yapmak yerine bizzat Yahudilere yaptırmışlardır. Muktedirin, hukukun koruyucusu olması gereken hâkimleri bizatihi hukukun katledilmesinde araç olarak kullanması bu örneğe ne kadar da benziyor değil mi? Ne var ki kabahat sadece hâkimlerde değildir. Bir halkın baskılar ve dayatmalar karşısında onurlu direniş ve başkaldırısını simgeleyen Gezi’nin intikamının geniş halk kitleleri ibret alsın dercesine bir avuç kişiden alınmasında maşa olarak kullanılan hâkimler artık sadece birer zavallıdır. Zavallıdır, zira sadece kendi konforlarını ve geleceklerini düşünerek sessizce kendi yaşamlarından da çoktan vaz geçmişlerdir. Kendinden ve çoğu zaman kendi yakınlarından başkasının acılarına kör ve sağır olan geniş kitlelerdir asıl sorumlu. Diğerkâmlığı ve empatiyi sadece başkası adına üzülmek ve kaygılanmak zanneden bu geniş kitleler, başkalarına yapılan haksızlık karşısında sesini çıkardığı zaman asıl olarak kendi yaşamına sahip çıktığının farkına varmadıkça muktedir daha çok hukuk katleder. İşte Gezi tam da sadece insan soydaşlarına değil, ağaç dostlarına da sahip çıkma girişimi olduğu için muktedir bu kadar öfkeli. Geniş halk kitleleri bu öfkeden korktuğu sürece, yaşadığı hayatın gerçek bir hayat olmadığının farkına varamayacaktır.

    [1] Primo Levi (1996), Boğulanlar Kurtulanlar (Çev. Kemal Atakay), İstanbul: Can Yayınları, s. 47.

    [2] A.g.e., s. 49.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Gezi davasının itiraz başvurusuna Akın Gürlek bakacak

    İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi kararını açıkladı, Gezi davasında Osman Kavala ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınar, Can Atalay, Mine Özerden, Yiğit Ali Ekmekçi, Tayfun Kahraman’a da 18’er yıl hapis cezası verildi.

    Kararın her aşaması tartışmalı. Daha önce iki kez beraat kararı verilen; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de ihlal tespit ettiği davada çıkan bu kararlar geçmişiyle olduğu kadar, bundan sonrası için de yeni tartışmaları beraberinde getiriyor.

    Kararı veren Mahkeme heyetinde yer alan Hakim Murat Bircan’ın AKP’den milletvekili aday adayı olması, dahası eşi Arzu Bircan’ın da FETÖ itirafçısı olması çok konuşuldu dün.

    Davanın ikinci aşamasında, dosyaya bakacak olan hakim de tartışmalı bir isim çıktı!

    Gezi davası avukatları önümüzdeki birkaç gün içinde İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararına itirazda bulunacaklar. O itiraz başvurusuna ise bir üst mahkemede görevli Hakim Akın Gürlek bakacak.

    Türkiye, Akın Gürlek’i Kemal Kılıçdaroğlu’nun onu “Zekeriya Öz’e” benzetmesiyle tanıyor. Ana Muhalefet Lideri, Gürlek için “Türkiye’nin yeni Zekeriya Öz’ü” demiş; Gürlek bu sözler nedeniyle Kılıçdaroğlu’na açtığı davayı kaybetmişti.

    Gürlek, verdiği çok sayıda kararla kamuoyunun gündemine geldi. Önce İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi ardından da İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı görevlerini yürüten Gürlek, muhaliflerle ilgili çok sayıda davaya baktı.

    CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nu sosyal medya paylaşımları nedeniyle 9 yıl 8 ay hapse mahkum etti, TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı’ya yargılandığı davada 2,5 yıl hapis cezası verdi. Verdiği kararlar ve baktığı dosyalar hep tartışmalıydı. HDP’nin önceki dönem genel başkanı Selahattin Demirtaş’a örgüt propagandasından verdiği 4 yıl 8 aylık ceza, bu suçtan verilen en büyük ceza olarak tarihe geçti. Gazeteci Can Dündar’ı kaçak ilan ederek, gayrimenkullerine el koyma kararı veren de yine aynı hakimdi.

    Tüm muhaliflerin davalarının Akın Gürlek’in önüne gelmesi de uzun dönem ülkede tartışma yaratmıştı. Baktığı davalar arasında en çok tartışılan ise Enis Berberoğlu davası oldu. Enis Berberoğlu, MİT tırları davasından yargılanırken; Anayasa Mahkemesi Berberoğlu hakkında “seçme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine” karar vermiş ve yerel mahkemeden yargılamanın durdurulmasını istemişti.

    Ancak Gürlek başkanlığındaki Mahkeme, Anayasa Mahkemesi kararına direnmişti. Hatta Yüksek Mahkeme’yi yerindelik denetimi yapmakla suçlamıştı. Berberoğlu’nun avukatları Gürlek hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu’na şikayette bulunmuş; HSK işlem yapmazken bir süre sonra Gürlek’in birinci sınıf hakimliğe terfi ettirmişti.

    Şimdi Gezi’ye ilişkin yapılacak itiraz da Akın Gürlek’in önüne geliyor. Gezi davası avukatları, bu nedenle yapacakları itirazın sonucundan umutlu değiller.

  • ‘Biz yarattık dünyayı, biz, tuğla işçileri…’

    1 Mayıs’a sayılı günler kala ruhunu yitirmiş bir çağ arasında sallanan sarkaçlar gibiyiz…

    Hepimiz…

    Politik tercihlerle, değerler erozyonunun yarattığı yozlaşma ve ekonomik yoksunluklar içinde bir cam gibi kırılıyor, irili ufaklı parçalara ayrılıyoruz…

    Bir zamanki durduğumuz; ya kazık atan olacaksın ya da kazığı yiyen. Ya yalan söyleyen olacaksın ya yalanı yutan, yutturan…

    Ya da; gördüğü, duyduğu, bildiği gerçekleri duyurmak için bedel ödemeyi göze alan…

    Herkes vaatte bulunuyor, ama arkasını dönen unutuyor. Herkes söz veriyor, ama verdiği sözü tutan artık parmakla gösteriliyor…

    Çağın öyle bir yerindeyiz ki, çalışmadan zengin olanlarla işini kaybetme, iş bulamama, açlık, işsizlik korkusu içinde yaşayanlar arasında gitgide mücadele tarihini unutuyor, direnişten kopuyoruz…

    Oysa bireysel ve toplumsal geçmişimizin bugünlerimize söyleyecek sözü, yarınlarımızı kuracak adımları olmalıydı…

    Olmuyor, tüketilip yıkıntılar altında kalıyor, tarihin tozlu raflarından bile siliniyor…

    Gücün her şeyi kendine mubah gördüğü, güçsüze karın doyurmayı yaşam olarak kanıksattığı sağır ve dilsizler ikliminde;

    Çocuk işçiliği, yoksulluğu, istismarından kadın cinayetlerine, insan hakları ihlallerine, açlığa, işsizliğe, hukuksuzluğa neyi dillendirmeye çalışırsak çalışalım, sesimiz çıkmadan kesiliyor…

    Ne yaparsak yapalım; dayanışmanın öznesi olan kavuşmaların ritmini yitirdiği, ahengi bozulmuş sevgilerden birer yılkı atı olup kaçmak istesek de, hayatımız hep takılı bir bukağı…

    Her koşuş bir çıkmaz sokakta son buluyor. Karanlık duvarlar büyüdükçe büyüyor, koştukça çarpıyoruz…

    Çan duruyor…

    Seda susuyor…

    Bir yeni göç başlıyor kendi içimizde, bu telaştır…

    Umudu tükettikçe tüketen birer yorgun zangoç olup kalıyoruz…

    1 Mayısa sayılı günler var ve kutlamak için alanlarda olacağız…

    Ya sonra?

    Diyor ki Eduardo Galeano:

    “1 Mayıs tüm insanlığın gerçekten evrensel olan tek günüdür: dünyadaki tüm tarih ve coğrafyaların, tüm din ve dillerin, tüm kültürlerin kesiştiği tek gün.

    Oysa Amerika Birleşik Devletleri’nde 1 Mayıs bütün öbür günler gibi bir gündür…”

    Peki, bizde farklı mı?

    2 Temmuzlar…

    Roboskiler…

    10 Ekimler…

    Suruçlar…

    Çözülmeden, her yıl anılmaktan öteye gidebildiler mi?

    Cumartesinden cumartesine hatırlanan Cumartesi anneleri, gitgide bütün öbür günler gibi bir güne evrilmedi mi?

    Bu 1 Mayıs’ta; ekonomik, politik, toplumsal, sosyal tüm sorunlar bir bir siyaset malzemesi yapılarak, kadın cinayetlerinden çocuk işçiliğine, emeğin sömürüsünden yoksulluğa konuşulup, kutlanacak, duyarlar kasılacak…

    Çözüm; on yıllardır bırakıldığı gibi, bir sonraki 1 Mayısa kadar rafa kaldırılacak…

    Önce kendimizle, sonra toplumsal ve siyasal yüzleşmenin iyileşme olduğunu kabul etmezsek…

    Birbirimize sarılmanın kavuşma olduğunu, kavuşmaların onardığını ve bunun bizi yeniden doğuracağını göremezsek…

    Tüm bunlar için; “sevginin”, “sevmenin” ve “sevilmenin” güç ve paradan daha kıymetli olduğunu anlayamazsak…

    Daha çok baş dönmeli, birbirinin aynı günlerde sedası susmuş, birer yorgun zangoç olarak yaşamaya devam edeceğiz…

    Ya da

    Asıl değişmesi gerekenin, siyasilerden önce sistem olduğu bilinciyle…

    Dünyanın; emeğin ve emekçinin ellerinde yükseldiğini yeniden hatırlayıp, yine, tıpkı Eduardo Galeano’nun Kucaklaşmanın Kitabı’nda yer alan konuşma repliğinde; babasının, oğlu Josep’in “dünyayı kim yarattı” sorusuna verdiği cevap gibi…

    “Biz yarattık dünyayı, biz, tuğla işçileri” diyeceğiz…

    Açlığı yok etmek yerine açları öldüren bir sistemi parçalayacak, mutluluğa çan vuran umutlu zangoçları olacağız…

    İşçinin, emekçinin şanlı ve onurlu gününü, 1 Mayısı selamlıyorum…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Anayasa Mahkemesi HDP ve CHP’yi ağırlarken…

    Bugün Anayasa Mahkemesi’nin 60. Kuruluş Yıldönümü. 60 yaş, Yüksek Mahkeme’yi iktidarı muhalefetiyle uzun bir süre sonra ilk kez bir araya getirdi. Yüksek Mahkeme’nin Kuruluş Yıldönümü için yaptığı etkinliğe Cumhurbaşkanı Erdoğan, katılırken muhalefet partileri de davet edildi. 

    Erdoğan, TBMM Başkanı Mustafa Şentop ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın arasına oturdu protokolde. İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, eski Meclis Başkanı Cemil Çiçek’le yan yana otururken; toplantıya katılan HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’ın yanında ise Bülent Arınç yer aldı. 

    Aslında bu toplantı ilginç bir karşılaşmayı da beraberinde getirdi. 

    Malum, HDP hakkında açılan kapatma davası Anayasa Mahkemesi önünde… Hatta HDP hukukçuları geçen hafta esas hakkındaki savunmasını Anayasa Mahkemesi’ne sundu. Önümüzdeki günlerde HDP hakkında açılan kapatma davasına bakacak olan Anayasa Mahkemesi’nin bugünkü konukları arasında HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’ın olması dikkat çekiciydi. Sancar, Yüksek Mahkeme’nin kuruluş yıldönümü etkinliğinin yapılacağı salonun girişinde, kapatma davasına bakacak olan Başkan Zühtü Arslan tarafından karşılandı. Arslan, Sancar’ın elini sıkarak, salona davet etti. 

    Türkiye, ilginç bir ülke… Düşünün ki; bugün elini sıkıp ağırladığınız ve protokolde iktidar ortaklarıyla aynı sıralarda oturttuğunuz bir siyasetçiyi yarın “terör” üzerinden yargılamaya kalkacaksınız. Bu size mantıklı geliyor mu? 

    Buradaki ironik tablonun en büyük nedeni kuşkusuz Türkiye’deki “terör” tanımı. Tanım o kadar geniş ki; bu torbaya her şeyi katabiliyorsunuz. Eğer Türkiye gibi toplumu ve siyaseti yargı sopasıyla hizaya getirmeye çalışan otokratik bir yapı bulunuyorsa ortada, bu herşeyden kolay olabiliyor. “Terör” tanımındaki bu denli geniş yapılıyor olması AKP iktidarının ilk yıllarında, siyasi iktidar için de bir sorundu. Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek, bunu dile getirmiş; tanımın daraltılması gerektiğini ve AİHM kararlarına uygun bir şekle büründürülmesini istedi. Ama olmadı…. Zira AKP iktidarı da o tanım sayesinde, siyaseti dizayn etmenin tadına vardı ve Çiçek bir nevi iktidarın içinde muhalefete düştü… 

    Ortaya da bu garip tablo çıktı… 

    Tek gariplik bu değil tabi… 

    Dünkü tabloda garip olan, HDP kapatma davasında ise vahim sonuçlar doğuracak olan İrfan Fidan’ın da aynı salonda yer alıyor olması. 

    İrfan Fidan eski İstanbul Cumhuriyet Başavcısı’ydı. HDP yöneticileri hakkında hazırlanan çok sayıda iddianamede Fidan’ın imzası bulunuyordu. O soruşturmalar ve davalar, bugün HDP hakkında açılan kapatma davasının esasını oluşturuyor. Bu açıdan bakıldığında İrfan Fidan, HDP kapatma davasının tarafını oluşturuyor! 

    Başsavcıyken, HSK tarafından apar topar Yargıtay Üyeliğine seçildi. Bir dosyanın bile kapağını açmadan, Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday oldu ve Yargıtay üyelerinin katıldığı seçimle en fazla oy alan üye olarak, Yüksek Mahkeme üyeliğine atandı. 

    Dün muvazalı bir şekilde edindiği sıfat üzerinden Yüksek Mahkeme salonundaydı, 

    HDP, yöneticileri hakkında açılan dava ve soruşturmaları örnek göstererek, ihsası rey de bulunduğu gerekçesiyle İrfan Fidan için reddi hakim talebinde bulunmuştu, Yüksek Mahkeme HDP’nin başvurusunu reddetti. 

    Bu kararla birlikte, önümüzdeki günlerde de HDP davasında oy kullanan hakimler arasında yer alacak.  

    CHP BAŞVURUSU DA AYM GÜNDEMİNDE 

    Anayasa Mahkemesi’nin dünkü konukları arasında CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu da bulunuyordu. Ana Muhalefet Partisi Lideri’nin de Yüksek Mahkeme’ye bir başvurusu var. O da hali hazırdaki Seçim Yasası… 

    Ana muhalefet partisi 2 konuda 4 madde üzerinden Yüksek Mahkeme’ye başvuruda bulunmuştu. 

    Bunlardan birisi, seçim kurullarında görev alacak olan hakimlerin kurayla belirlenmesi usulü. Önceki yasada hakimler, seçim çevresindeki en kıdemli hakimlerden belirleniyordu. Yeni yasa ile hakimler artık kurayla belirlenecek. Yasanın hem Komisyon hem de Genel Kurul tartışmalarında muhalefet, iktidara yakın hakimlerin seçim kurullarına atanmasına ilişkin kaygılarından bahsederek, bu düzenlemeye yoğun itirazda bulunmuştu, ama dikkate alınmadı. CHP de düzenlemenin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. 

    Başvuruda bulunurken, özellikle bu madde için ayrıca yürütmeyi durdurma talebinde de bulundu. Çünkü YSK kararı uyarınca, seçim kurullarının görevlendirilmesine ilişkin işlemlerin 6 Temmuz’a kadar sonuçlanması gerekiyor. CHP, bu yüzden ilk inceleme yapılırken yürütmeyi durdurma talebiyle ilgili de karar verilmesini istedi, ancak Yüksek Mahkeme, başvuruya ilişkin geçen hafta yaptığı ilk toplantıda bu talebi dikkate almadı. Usul incelemesi yapmakla yetindi. 

    Hukukçulara göre, Anayasa Mahkemesi’nin ileri bir tarihte bu konuya ilişkin olarak yürütmeyi durdurma ya da iptal kararı vermesi halinde bir kaos ortaya çıkacak. 

    CHP’nin diğer başvurusu ise Cumhurbaşkanının tüm olanakları kullanarak, seçim yarışına giriyor olması. TBMM’de teknik bir düzenleme yapılıyor denilerek, Cumhurbaşkanına bu yetki verildi. Ama ortaya açık bir eşitsizlik çıktı. 

    Bakalım Yüksek Mahkeme bu eşitsizliğe karşı nasıl bir tavır gösterecek. 

    Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın bugün yaptığı uzun konuşmayı dikkate alırsak, önümüz güzel ve aydınlık. Ama ülkede teori pratiğe pek uymuyor.

    Bugünkü toplantı iktidarla muhalefetin aynı salonda buluşması;  Zühtü Arslan’ın da konuşması açısından önemliydi. 

    Asıl önemli olan ise Anayasa Mahkemesi’nin, önümüzde dönem siyaseti konusunda oldukça belirleyici olacak olan HDP kapatma davası ve CHP’nin seçim yasasına ilişkin başvurusuna yönelik kararları olacak. 

  • Sağcılık her kötülüğün babasıdır

    AKP’nin 20 yıllık envai yıkıcılığının son dönemde yarattığı kamu kaygılarının odak noktasını bir süredir göçmenler oluşturuyor.

    Göçmenler/ mülteciler; iktidarıyla, muhalefetiyle, toplumun önemli bir kesimiyle ortak payda haline gelmiş bir sorun olarak karşımızda duruyor.

    Göçmenler/ mülteciler söz konusu olunca işsizlik, yoksulluk, adaletsizlik pençesindeki ülke halkı maniple ediliyor.

    Göçmenlerin/ mültecilerin çok büyük bir çoğunluğunun hem sömürülmesi hem aşağılanması; ülkede gittikçe daha çok insanın iş bulma, geçinme, barınma gibi meselelerde güçlük çekmesi, yaşam standartlarındaki çarpıcı düşüşü çoğunluğun “haysiyetli” öfkesi olarak gösteriliyor. Halkın öfke cephesinde saflar göçmenlere karşı sıkılaştırılıyor. Yetersizlik ve eşitsizlik duygusu öfkeye dönüştürülüyor ve bir halk kendi sonuna koşuyor.

    Bir grup insan beklentisinin, bir grup insan yaşam tarzının yok edilmesinin öfkesini yaşıyor. Kimi ise düz faşist, Ümit Özdağ gibi… O bunun planlı bir işgal olduğunu söylediğinde tutacağını biliyor. O yüzden göçmenler çok rahat hedef tahtasına konabiliyor.

    Toplumsal refahın önündeki en büyük engel olarak iktidar politikalarındaki bilinçli kötülük tercihini gizleyen Özdağ gibi ırkçılar; ülkenin bu halinden Suriyeliler başta olmak üzere tüm göçmenleri sorumlu tutuyor.

    Özdağ gibilerin ırkçı konuşmalarıyla öfke büyütülüyor. Toplumsal ihtilafların derinleştiği, patlamaya hazır ruh haline dönüşen bu durum; gazete haberlerinden/ başlıklarından, Twitter ve Facebook gibi sosyal medya mecralarından pompalanan ırkçılıkla, işgal/istila histerisine dönüşüyor.

    Irkçı kanaat oluşturucular büyük toplumsal kırılmalara neden olacak yeni şokları, iktidarla aynı bilinçli kötülük tercihi ile yaratıyor. Yanıltılan halk kesimleri ise bu kötülüğe el veriyor.

    Yoksulluğun ve toplumsal yaşam tarzının dönüşümü ile oluşan huzursuzluk ve çatışmaların nedeni, iktidarın tercihleri ve onunla aynı gene sahip sermaye fraksiyonlarının ucuz emek üzerinden gözü dönmüş kâr bağımlılığı politikalarına bağlanmak yerine; faşizmin ve liberalizmin suç ortaklığında savaşlarla ülkeleri birer ölüm sahasına çevrilmiş, baş belası gibi gösterilen göçmenler olarak sunuluyor.

    Kuşkusuz bu hal, bu topraklarda yaşayan halkın tercihi veya eseri değildi; yoksulluk ve adaletsizlikle gelinen noktada artık onun kontrolünde de değil.

    Korkularını tetikleyen bu iki duruma eşlik eden şey, hem iktidar hem de muhalefetin tutumundaki belirsizlik.

    Ülkenin güneydoğusu başta olmak üzere birçok yerinde göçmenler üzerinden ortaya çıkan “miksofili” hali; iktidarının bu evresindeki AKP’nin sorundan kendisini yalıtacak söylemi ve seçim sath-ı mailine girmiş ülkenin muhalefetiyle daha ürkütücü bir yere evrilmeye de müsait.

    Buradan nasıl çıkılır tartışılır; ancak çıkılmak zorunda olduğu bir gerçek.

    Neoliberal saldırganlığın bir ayağı bitmeyen savaşlar, harap olan yaşamlar. Etkisi, faşizmin yükselişine hem sebep hem buluşma… Bu iki odak; Özdağ gibi ırkçılarla, İslamcı iktidarla, tercihsiz ve ikiyüzlü muhalefetle birleşince korkunç bir noktaya geliyor. En nihayetinde korkularına esir, öfke içinde, maniple edilmiş bir halkla buluşuyor.

    Ancak burada belirtmek isterim ki, halk pasif bir alanda değil; yani isterse meselenin içeriğini görebilecek materyale ve zihinsel araçlara sahip. Bu sebeple çok da masum bir yerde durmuyor. “Kürtlere razıyız” diyen bir akıl yürütme biçiminden bahsediyorum… Fakat aynı zamanda, yaşadığı derin yoksulluk, modernleşme projesinin ölüşü, İslamcılara ve İŞİD gibi teröre maruz kalışı göçmenlere düşmanlaşmasının önünü açıyor. Bunu fırsat bilen Özdağ gibi siyasi odaklar da durumdan çeşitli biçimlerde faydalanıyor.

    İki yönlü bir mesele; bir tarafı ekonomik, iş gücü piyasasında mültecilerin kapladığı alan, diğer tarafı sosyal entegrasyonun gerçekleşememesi. Ülkede 112 farklı uyruktan göçmen olduğu söyleniyor. Gazeteci Ruşen Takva diyor ki: Türkiye’de 10 milyona yakın mülteci var.

    Resmî rakama göre 4 milyon, gerçek rakama göre kayıtsız 10 milyon.

    İran topraklarında Türkiye’ye geçmek için bekleyen yüz binler var.İran her gün 2 bin göçmenin Türkiye’ye girdiğini belirtti. Van en önemli kapı.

    Ülkede göçmenlerin iş alanı kabaca şöyle:

    Ağır taşımacılıkta Afrikalılar.

    Çobanlıkta Afganlar.

    Geri dönüşümde Pakistanlılar.

    Tekstil ve tarımda Suriyeliler.

    Yaşlı, çocuk, hasta bakımı Türki cumhuriyetlerde.

    Ukraynalılar liman sektöründe. Liste böyle uzayıp gidiyor.

    Bu iki yönün garabete dönüşmesinde iktidarın politikaları yatıyor. Mehmet Özhaseki gibiler çıkıp akıllarındaki gerçeği yumurtluyor: “Sığınmacılar giderse çoğu şehrin ekonomisi çöker.” Şimdi bu gerçek karşısında iktidar nereye, nasıl evrilecek? Göçmenlerin varlığı aynı zamanda, iktidarlarının devamlılığının hem ideolojik hem de ekonomik ana kaynakları arasında. Siyasal İslamcılığın her delikten geçen kıvraklığı, açgözlü hali ve göçmenler üzerinden yandaşlara, İslamcı derneklere/vakıflara yarattığı ekonomik getiriden pek de vazgeçilmesi mümkün görünmüyor. Ayrıca bazı İslamcı çevreler –Özgür Der, Fetih Vakfı, Haksöz gibi– kardeşlik söylemini büyütüyor. Hatta Haksöz Haber, Özdağ’ı açık bir biçimde eleştiriyor. Yasin Aktay Yeni Şafak’ta göçmenlerle ilgili krizi kabul ediyor; ancak geri gönderme gibi bir mefhumun olmadığını da dile getiriyor. Burada İslamcıların kendi hesapları, çıkarları olduğu gerçek…

    Peki, muhalefet nerede duruyor? Söylemleri nereden temelleniyor? Ekonomik bakışı farklı bir yerde mi? Kılıçdaroğlu’nun neoliberalizm çıkışı buna mı delalet? Mültecileri rahatça bu alandan çıkarıp, gönderebilirler mi? Ülke ekonomisi bu vaziyette iken göçmenleri iş gücü piyasasından çekmek, verili halkı dâhil etmek sorunu hafifletecek bir görüntü veriyor olabilir. Yani mesele ekonomiden ayrılamaz. Ve göçmenlere geliştirilen nefret söylemlerinin, ötekileştirmenin altında da emek süreçleri yatıyor.

    Göçmenlerin yaşadıkları trajedilere dünya şahit ve yetmezmiş gibi kapitalizmin yedek ordusu durumuna getirildiler. Bunun çok fazla parçası bulunuyor; ikametgâh almaları, oturum izinleri bile metalaşıyor. Böyle bir noktada ülkenin verili burjuvazisi ve proletaryası için başka bir süreç başlıyor. Yönetici sınıf ve kapitalistler için sınır ötesinde bir savaşa, çatışmaya dâhil olmak kendi ülkelerindeki sınıf farkını derinleştirirken, gittikleri ülkelerin sermaye birikim rejimini de dönüştürüyor. Geldikleri ülkenin proletaryasının prekaryalaşması yolunda önemli bir etken oluyor, emek gücünün maliyetlerini aşağı çekiyor. Yani kapitalizm için çok fonksiyonlu… Neoliberalizm ve onun hiçbir politikası göçmen sorununu çözemeyeceği gibi; göçmen-mülteci krizlerini fırsata çeviren stratejilerle göbekten bağlı.

    Açık ve net göçmenler sınıfsal bir sömürü alanı. Ve ne yazık ki ülkemizde bütün sınıfları ortak kesen gibi birleştiriyor: Geri gitsinler.

    Kolektif şiddet vakaları yaşanıyor; nefret söylemini aşalı çok oldu… İzmir’de gencecik üç Suriyeli işçi, uyurken yakılarak katledildi. İskenderun’da iki Suriyeli çocuk dövülerek öldürüldü. Konya’da bıçaklanarak öldürülen Suriyeli çocuk Vail el-Mansur daha 14 yaşındaydı. 18 yaşındaki tekstil işçisi Suriyeli Ali el Hemdan Adana’da polis tarafından öldürüldü, yazın Ankara Altındağ’da olanlar unutuldu mu? Yürütülen parça parça ölümler hâlihazırda sürerken; önümüzdeki süreçte ya birileri yeni bir 6-7 Eylül, yeni bir tehcir hesaplıyorsa…?

    Mağdur olan kriminalize ediliyor. Zafer Partisi de tam buradan örgütleniyor. Ümit Özdağ inanılmaz şeyleri, kendince anlatıp, müthiş bir manipülasyona imza atıyor.

    Önce mülksüzleştirilip, sonra köle emeği gibi kullanılan; dayatılan bir gerçekle ve savaşla karşılaşan, sefalet koşullarına tabi bu insanları hedefe koyup, hem iktidarın sorumluluğunu, işin gerçeğini gizliyor hem faşist fikirlerine yeni bir geniş cephe oluşturuyor.

    Bakın hem Özdağ’ın yaptığı hem de toplumda yaygınlaşan fikir güvenlik kelimesinde ortaklaşıyor. Tecavüz, cinayet ve terör üçlüsü; ekonomik saikler yanında çok ciddi bir mesele olarak büyüyor. Özdağ, Ruşen Çakır’la yaptığı konuşmada kendisini arayan Ermeni, Kürt fark etmeksizin göçmenlerle ilgili şikâyetlerinde “yardımcı” oluyoruz diyor. Hangi sıfatla? Nasıl bir yardım?

    Göçmenlere karşı Özdağ gibi ırkçıların eliyle büyütülen öfke eşitsizliğin her geçen gün arttığı ülke sokaklarında kol geziyor. Öfkenin hedefinde koyu tenliler, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, güçsüzler olacak. Özdağ’ın Suriyeli kuyumcu dükkânındaki ya da Ruşen Çakır’a konuşmasındaki küstahlık; milyonlarca insanı vatanlarından edip geleceksizleştirenlere değil, nesneleştirilen mültecilere… Ortalama bir ırkçıdan beklenecek bir tutumla kendine ortak arıyor. 24 Nisan’da Talat Paşa paylaşıp minnettarlık bildirmesi de ondan…

    Peki şimdi Özdağ ve onunla benzer görüşleri paylaşanları veya göçmenlere karşı tepkili olanları ırkçı deyip, bir çırpıda atacak mıyız? Burada asıl iş sol/sosyalist kitlelere düşüyor; ancak büyük bir çoğunluğu “solculuğuna halel gelmesinden” endişeyle tecavüz, cinayet gibi dile getirilen, yalan veya gerçek ortaya salınan kısımlarla ilgilenmiyor. Sosyal entegrasyon on yılda hiç sağlanamadığı gibi, git gide de karşılıklı olarak korkunç şeylerin yaşanabilmesinin de önünü açtı; emek süreçlerinden ayrı düşünmediğimiz ancak toplum içinde başka yargıların da kök saldığı bir süreç yaşanıyor.

    Bir Afgan’ın tecavüz suçunu işlemesi mülteciliğinden veya Afganlığından değil; ancak hâlihazırda yıkımının suçlusundan hesap soramayan/sormayan bir toplum için inanılmaz bir hedeftir. Sorgulaması gereken noktaları es geçebilir; kendi ülkesinde olan tecavüz vakalarını es geçebilir ama onu geçmez. Ve kadınlar başta olmak üzere korku iklimi yaygınlaştırılır. Özdağ gibiler, nasıl bir destek aldıkları belirsiz de olsa, dilediği çıkışı yapar; ben halk adına konuşuyorum da der.

    Vaziyetler ortadayken, mültecilerin de toplumun da İslamcı tahakkümden çıkması şart, emekçilerin bu konuya el atması şart.

    Hayat göçmenler için zaten fazlasıyla zor; tüm dünyada karşılaştıkları muamele belli, ne kadar göçmen can verdi, bile bile ölüme itildi, sınırlarda neler yaşadılar; ölümün, şiddetin her türlüsüyle karşılaştılar; çocuklar ayrı, kadınlar ayrı ayrı kötülüklere maruz kaldı…

    İşin acı tarafı göçmenlerin de ayrıştırılması, genellikle kötü muamelenin reva görüldüğü veya “homo sacer” gibi işaretlenenler belli. Ukrayna- Rusya savaşı bize bunu da gösterdi, Avrupa’nın ikiyüzlülüğünü tekrar tekrar ortaya serdi. İngiltere ve Ruanda arasındaki yeni anlaşma da gördük bunu. Türkiye’de mültecilerin nasıl bir koz haline geldiğini de herkes biliyor.

    AKP iktidarı buna ayıla bayıla yanaşmıştı. Şimdi işler tersine dönüyor; çünkü iktidar kalmasının önünde bir engele de dönüşmeye başladı. Göçmenleri; “ensar” olarak göstermek, toplumun laik-modern dünyasını İslamcı dönüşüme tabi kılmak, en önemlisi de ekonomik çok yönlü getirisi göçmenleri mümbit bir alan yapıyordu.

    Gelinen nokta ise “Suriyeli kardeşlerimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz” söylemi… Çünkü iktidar için de muhalefet için de önemli bir oy deposu göçmenler. “Ensar nedir bilenler”in iktidarı sürdürme hevesinde gözden nasıl çıkarılır hala bir muamma…

    Türkiye’nin göçe ilişkin uygulamalarını belirleyen temel mevzuat, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu. Kanunda “Bu Kanun kapsamındaki hiç kimse, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulacağı veya ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatının veya hürriyetinin tehdit altında bulunacağı bir yere gönderilemez,” şeklinde “Geri Gönderme Yasağı” temel alınıyor. Dahası BM kapsamında düzenlenmiş olan Mülteciler Sözleşmesi de aynı yerden konuşuyor. Fakat hukuk kimse için bir anlam teşkil etmiyor; ne Türkiye’de ne de ABD ve Batı’da…

    Faşizm devlet desteğiyle her yanda salınıyor. Karşılıklı ölüm kutsanıyor; yeter ki kapitalizm yaşasın.

    Göçmenler yalnız, göçmenler hedefte, faşist politikaların bugünkü programını oluşturuyor. Ölüm onlara yazgılı; bir katliama dönüşebilecek kapılar aralanıyor ve dünya umursamıyor. Burada gerçekleşebilecek herhangi bir ölümü/şiddeti umursamayacaklar; hepimiz biliyoruz. Bu da en çok sağcıları mutlu ediyor.

    Sokaklarda büyütülen öfkeyi iktidara, sermayeye, kâr hırsına ya da bizzat Özdağ ve türevlerinin ırkçılığına ve köktendincilere yönelmiyor. Bugün sosyalistlerin önündeki ödev göçmenleri bu öfkeden uzak tutacak siyaseti üretmek.

    Biz asıl gerçeğimizle bitirelim. “Ayağa kalkın/ uykudan aslanlar gibi/ yenilmez kalabalıklar halinde/… Siz çoksunuz – onlar az!” diyen Percey Shelley şiirinin ilham kaynağıyla…

    “Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!”

  • Hakemlere Ergenekon-balyoz kumpası geri tepti

    Futbolda tam bir Ergenekon-Balyoz olayı yaşandı…

    8 Mart 2022 tarihinde…

    Merkez Hakem Kurulu bir anda aralarında FİFA kokartlı hakem Cüneyt Çakır, Ali Palapıyık, Abdülkadir Bitigen olmak üzere 12 hakemin görevlerini sonlandırmıştı…

    Hakemler…

    MHK’ya göre…

    2 ay takip edilmiş…

    Bu izleme sonucunda görev verilmeyeceği açıklanmıştı…

    Gerekçe yoktu…

    Hakemler Tahkim Kurulu’na gitti…

    Tahkim Kurulu kararıyla görevlerine dönmeleri doğrultusunda karar verildi…

    Bu karar üzerine…

    Ferhat Gündoğdu başkanlığındaki MHK istifa etti veya ettirildi…

    Yeni MHK Başkanı Sabri Çelik tarafından açıklandı…

    Çelik önce 12 hakemle görüştü…

    Sonra Cüneyt Çakır’a maç görevi verdi…

    Diğer hakemler gelecek haftalarda alacak…

    Çakır’a öncelik tanıması…

    FİFA’nın, Katar’da yapılacak Dünya Kupası maçına çağıracak olması…

    Çakır, çağrıldığı takdirde…

    Dünya Kupası’na üçüncü kez katılan dünyada tek hakem olacak…

    Bazı eski hakemler ve bir grup yandaşları bunu engellemeye çalıştılar…

    Çeşitli suçlamalar yönettiler…

    Ancak ellerinde hiçbir belge yoktu…

    İşte bunun için Tahkim Kurulu belge istedi ama eski MHK Başkanı Gündoğdu veremedi…

    Şimdi hakemler geri döndüğüne göre…

    Ligler de arap saçına döndü…

    Bu hakemlerin yönettikleri maçlarda…

    Puan kaybedenler…

    Şampiyonluğu kaçıranlar…

    Küme düşen takımlar…

    Tahkim Kurulu’na gidecek…

    Bu hakemlerle kaybettikleri puanları gerekçe gösterip…

    Şampiyonluğu kaçırdıklarını…

    Küme düştüklerini söyleyecekler…

    Siyasileri de arkalarına alıp…

    Bu sezon ligin tescil edilmemesini isteyecekler…

    Görünen o ki…

    Lig bitecek, ancak Tahkim’de bitecek…

    Şimdi gelelim hakemlerin durumuna

    Bu hakemler ne yaptı?

    Şike mi yaptı?

    Bahis mi oynadı?

    Hakemlik dışı başka olaylara mı karıştılar?

    Çıt yok…

    O zaman akıllara geçmişteki…

    Askerlere yönelik Ergenekon ve balyoz hareketi geldi…

    Yıllar sonra aklandılar…

    Hakemler ise 18 günde aklandılar…

    Şimdi bekleyeceğiz…

    16 Haziran 2022’de Futbol Federasyonu Genel Kurulu var…

    Bu seçim sonucunda futbol çok şeylere gebe olacak…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.