Kategori: Yazar

  • TFF, hakemlerin direnişini kırdı, bugünler de GEÇÇEK

    Kişileri ve kurumları suçlarken…

    Gerekçeler ortaya konulmalı…

    Sudan bahaneler üretilmemeli…

    12 Süper lig hakemine, sezon sonuna kadar maç verilmeyeceği açıklanmasının Türk hakemliğine vurulmuş bir darbe olduğunu daha önce belirtmiştim…

    Bu hakemlerin suçu ne?

    Şike olayına mı karıştılar?

    Bahis mi oynadılar?

    Ne yaptılar?

    Bir yetkili çıkıp delikanlıca açıklasın…

    Ne yazık ki…

    Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemciler Derneği Başkanı Abdurrahman Arıcı da bir açıklama yapmıyor…

    Hakemler gruplara ayrılmış…

    Başkan Gaziantep’te hakemlerle eğlenceli bir yemek düzenliyor…

    Gelsin kebaplar…

    Gelsin künefe ve baklavalar…

    Hakemlerin sorunları umurunda değil…

    Gaziantep Belediye Başkanıyla boy boy fotoğraf yayınlanmak…

    Hakemlere sahip çıkmak değildir…

    Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemciler Derneği’nin…

    7 bin hakem, 3 bin gözlemci üyesi var…

    Bunlardan yüzde on para akıyor derneğe…

    10 bin kişilik bir sivil toplum kuruluşu…

    Nedense ses çıkaramıyor…

    Hakemler, dernek ne açıklama yapacak diye…

    İnternet sitesine girmek istiyor…

    O da ne…

    Site kapalı…

    Yeniden düzenlenecek…

    Anonsu konulmuş…

    Cüneyt Çakır, Ali Palabıyık, Fırat Aydınus, Abdülkadir Bitigen ve diğer 8 hakeme maç verilmeyeceği kararı alınıyor…

    Mete Kalkavan dışında tepki gösterip hakemliği bırakan, arkadaşlarına sahip çıkan yok…

    Gözler Halil Umut Meler ve Arda Kardeşler ’e çevrildi…

    Bu iki FİFA kokartlı hakem maç almayacaklarını açıkladılar…

    Olay tüm maçlara yansır düşüncesiyle…

    Ligler bir hafta kaydırıldı…

    Hakemler maçlarda tepki göstereceklerdi…

    Bunun önünü kestiler…

    Meler ve Kardeşler ile TFF Başkanı görüşüp bu iki ismi ikna etti…

    Ne sözü verildi kesin bilinmiyor…

    TFF Başkanı Nihat Özdemir şu sözü vermiştir…

    Halil sen Cüneyt’in yerine bir numara olacaksın…

    Sen Arda Ali’nin yerine iki numara olacaksın…

    Başka ne sözü verebilirler ki…

    Böylece hakemlerin direnişi de Halil Umut Meler ve Arda Kardeşler ile kırılmış oldu…

    Dik duramadılar…

    Yalandan tepki gösterip, eylemden kaçan bu iki isim…

    Yarın TFF ve MHK değiştiği zaman ne gibi yalanlar uyduracaklar…

    Hal böyle olunca da…

    Hiçbir hakem tepki gösterme cesaretinde bulunamadı…

    Emekçiler meydanlarda hak ararken…

    Kendilerine destek vermeyenlere haykırıyorlardı…

    SUSMA…

    SUSTUKÇA…

    SIRA …

    SANA DA GELECEK…

    Ve şu gerçek ki…

    Bu günler de GEÇÇEK…

  • Zaynal Abarakov’u kim koruyor?

    Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’den bu yana kayıp. Kayıp dosyasındaki baş şüpheli Zeynal Abarakov ise önceki gün gözaltına alındıktan sonra hemen serbest bırakıldı. Doku’nun ailesi ve avukatlarına göre, baş şüpheli konumunda olan Abarakov’un serbest bırakılması tepki toplarken, Abarakov üzerinden ciddi bir inceleme yapılamaması da her geçen gün soruşturmanın tıkanmasına neden oluyor.
    Doku ailesinin iddialarına göre baş şüpheli, Doku’nun erkek arkadaşı olduğu iddia edilen Abarakov. Çünkü, Gülistan Doku’yu en son gören kişi de o. Dosyanın tıkanmasına neden olan da yine şüpheli Abarakov. Nedeni de gayet basit. Çünkü Abarokov’un babası bu soruşturmayı yürüten emniyet biriminde aylarca görev yapmış olan bir polis.

    DOKU’YU EN SON O GÖRDÜ 

    Abarakov’un baş şüpheli olduğu düşünülüyor. Çünkü soruşturma dosyasına göre, Gülistan Doku’yu en son gören kişi oydu. 
    Görgü tanıklarının soruşturma dosyasına giren ifadelerine göre, Gülistan Doku kaybolmadan bir gün önce erkek arkadaşı Zaynal Abarokov ile tartışmış. Abarokov, bu tartışmada genç kadını zorla arabasına sokmaya çalışmış ve Doku, bu tartışmadan çevredekilerin yardımıyla kurtulmuş. Bir gün sonra, 5 Ocak 2020 tarihinde ise Gülistan Doku, Zaynal Abarokov’un çalıştığı pastaneye gitmiş. Abarokov’un iş arkadaşlarının verdiği ifade, Abarokov’un Gülistan Doku’ya bağırdığı yönünde. Doku, pastaneden çıkıyor ve 8 dakika boyunca, pastanenin otoparkında Abarokov’u bekliyor. Güvenlik kameralarına takılan anlık bir görüntü ve iki görgü tanığının ifadesi, Gülistan Doku’nun en son Munzur Nehri’nin köprüsünde tespit edildiğini ortaya koyuyor. Ve bu saatten sonra Gülistan’dan bir daha haber alınamıyor.

    SORUŞTURMA EKİBİNDE ŞÜPHELİNİN BABASI VAR 
    Arkadaşları Gülistan Doku’ya ulaşamayınca polise başvuruyor. Kayıp vakalarında 48 saat dolduktan sonra, cinayet şüphesi üzerine işlem yapılır. Doku hakkındaki soruşturma dosyası 7 Ocak günü Tunceli Emniyeti Asayiş Şube’nin devreye girmesiyle açılıyor. Belki de işler tam da bundan sonra ters yüz oluyor. Çünkü ailenin baş şüpheli olarak sorumlu tuttuğu Abarokov’un babası, soruşturmayı yürütmeyi devralan Asayiş Şube’de görevli bir polis.

    DELİLLER KARARTILDI MI? 

    Aile ve avukatlar, babanın hemen bu görevden alınmasını talep etse de sonuç alamıyorlar ve bu andan itibaren Asayiş Şube’de kolayca sağlanabilecek deliller bile elde edilemiyor.
    Avukatları, Gülistan’ın zorla bindirildiği sabit ve polis babaya ait olan arabada yeterli incelemenin yapılmadığını, baş şüpheli Abarakov’un kullandığı telefon kayıtlarının aylar sonra incelendiğini söylüyor. Bir adım daha ileri gidelim. Avukatın ısrarlı takibiyle, baş şüpheli olarak Abarakov’un telefonuna el konulması kararı çıkarılıyor ve Abarakov’un bir arkadaşına “telefonuma birazdan el koyacaklar” mesajı attığı ortaya çıkıyor. Yani Abarakov, hem dosyanın baş şüphelisi hem de kendi hakkında ne inceleme yapılacağını günü gününe biliyor. Bir adım daha gidelim, Gülistan Doku’nun bir arkadaşının verdiği ifade, yine polis tarafından değiştiriliyor.   
    Avukatları, aylardır, Savcılığa sayısız başvuru yaptı. Abarakov’un delilleri karartmaması için gözaltına alınması talebi başta geliyor, ama nasıl oluyorsa Abarakov’un sadece ifadesi alınıp serbest bırakılıyor. Aynı önceki gün Antalya’da gözaltına alınıp, serbest bırakıldığı gibi… 

    SOMUT DELİLLER 

    Dosyadaki en somut bilgi, Doku ve Abarakov arasındaki tartışmanın net olmayan güvenlik kamerası görüntüleri ile Doku’ya ait olduğu iddia edilen Munzur Köprüsü üzerindeki görüntü. Aile ve Avukatlar, bu görüntüler üzerinde yoğunlaşarak, tartışmaya ait görüntünün dudak okuma yöntemiyle deşifre edilmesini istiyor. 

    İNTİHAR DEDİKODUSU 

    Buna karşın aynı görüntüden yola çıkılarak, Doku’nun intihar ettiği dedikodusu yayılıyor hatta Doku’nun ağzından bir intihar mektubu basına servis ediliyor. Alışageldik bir intihar algısı hamlesi. Ancak artık kimseyi ikna etmiyor. En başta da ailesi. Ocak ayında Gülistan’ın kayıp haberi gelir gelmez Diyarbakır’dan Tunceli’ye giden ve bugüne kadar kentten ayrılmayan Gülistan’ın ablası Aygül Doku, “Kardeşim benden bir gün önce kitap istemişti. İntihar ettiği iddiaları tümüyle yalan” diyor

    YİNE SERBEST 

    Gülistan Doku kaybolalı 805 gün oldu. Israrlı arama çalışmalarına karşın hala ondan bir haber yok. Buna karşın baş şüpheli yine elini kolunu sallaya sallaya aramızda geziyor. 
    Bu manzara da türlü soruları akıllara getiriyor: Zaynal Abarakov’u kim koruyor?

  • Meşhurlar itibar kazalarını nasıl telafi ederler?

    Günümüzün sosyal medya platformları giderek tuhaf kalabalıkları bir araya topluyor. Bir bakıyorsunuz, bir şarkıcı hesabını takip eden beş-on-on beş milyon takipçiyle dünyadaki orta halli pek çok ülkenin nüfusundan daha fazla kitleye hitap edebiliyor. Hiç ummadığınız, neden bu kadar insanın merakla takip ettiğini bir türlü anlayamayacağınız bazı fenomenler, bu sayıları ikiye üçe katlayabiliyor. Kendi youtube kanalını açmış, belki açmadan önce de yeterince takipçisi olan bazı gazeteciler, yaptıkları haberleri ya da sahip oldukları fikirlerini bir kurumsal gazete ya da televizyonun bünyesinde çalışıyorken olduğundan daha geniş kitlelere duyurabilecek etki gücüne sahip olabiliyor. Türkiye’de tirajı milyonu bulan bir gazete tarihte çok az olmuştur sanırım. Belki de olmamıştır. Tiraj rakamlarıyla da her zaman oynandığı için buna belki de hiçbir zaman emin olamayacağız. Reytingi milyonları bulan dizi olmuştur mutlaka. Zira bizim insanımız temaşayı pek sever. Temaşa denilince akan sular durur. Gerçi temaşayı sevmeyen insan topluluğu mu vardır? Biz insan türünün şiddetli, dertli ya da neşeli fark etmeksizin seyredilecek her türlü şeye karşı mutlak bir zaafı vardır. İşte bu zaaftır ki, günümüz meşhurlarının işlerini bir hayli kolaylaştırıyor; elbette kolaylaştırdığı kadar da zorlaştırıyor.

    influenser gazeteci

    Bu kalabalık takipçi gruplarını bir araya toplayan fenomenler birbiriyle tutarlı olmayan bazı davranış örüntüleri benimsiyorlar takipçileriyle ilişki kurarken. Bir yandan onları tabi ki kendisi gibi mühim bir şahsiyeti takip ediyor olmalarından dolayı homojen bir grup olarak görüp, onlara bütüncül bir ruh atfediyorlar; tıpkı bütün ulus devletlerin kendisine tabi olan yurttaşları tek bir etosta birleştirme çabasına benzer bir şekilde. Hâlbuki ulus devletin bünyesindeki her bir yurttaş bambaşka bir varlık ve o varlığın tüm dünyaya ve yaşama dair farklı algıları o etosun içine hapsedilmeye çalışılır. Fenomenlerin takipçileri de, takip edilen kişinin bünyesinde tek bir varlık olarak eritiliyor. Eritilen bu varlığın, takip edilen kişi ne yapsa onu kabul edeceği, hiç değilse her yaptığı şeyde mutlaka bir hikmet olduğunu kabul edeceği bekleniyor. Ya da her davranışın, her düşüncenin bir başkasıyla bağlantısı olmasının beklenmemesi umuluyor. Misal, bir gazeteci influenserlık yapıyor. Yaptığının gazetecilik mesleğinin etik ilkelerine aykırı olduğu yönlü eleştiriliyor. Getirilen eleştiri üzerine mevzubahis influenser gazeteci tepki gösteriyor. Gösterilen tepki, asla getirilen eleştiri ile diyalog barındırmıyor içinde. Ergen bir gencin, bir başkası tarafından “bana ne bakıyorsun?” diyerek diklenmesine verdiği “Ne bakması ya?” düzeyinde bir yanıtla eleştiri geçiştiriliyor. Bu eleştiriler boyut atlayıp akademik bir hal aldığı zaman dahi oturup düşünmeye ve “acaba o kadar insan beni ve benim bu davranışımı neden kafaya taktı, hepsinin benimle bir derdi mi var?” gibi sorular sorarak kendi kendini sorgulama kaygısına düşmüyor. Sonra bir bakıyorsunuz, muhterem gazeteci influenser, soluğu hazır çıkmış olan savaşın ortasında alıyor. Bir bakmışsınız, tarihin gördüğü en cevval savaş muhabiri oluvermiş; üstelik de tarihin belki de gördüğü en iliştirilmiş[1] gazeteci tarafından da savunularak bu kıymetli mesleğin hakkını vermeye girişmiş! Üstelik de hiçbir kurum ya da kuruluşun desteğini almadan, kendi imkânlarıyla savaşın olduğu ülkeye habercilik yapmak üzere gittiğinin altını özellikle çizerek duyuruyor giriştiği işi takipçi/izleyicilerine. Bunu da takipçisi milyonları bulan hesabının ait olduğu platform üzerinden duyuruyor. Ne de olsa kendisine yapılan eleştirilere verdiği yanıtta da olduğu gibi “sadece izleyicilerine karşı sorumluluk taşıyor.” İzleyici önemli, izleyici velinimet, izleyici çok kıymetli.

    ŞİRKETLERİN, İŞİNE GELMEYEN SORULARI GEÇİŞTİREN SORULARI

    Bir zamanlar çok moda olan şirketlerin topluma karşı sorumluluk duyduğunu ispatlayabilmeleri için yürüttükleri “kurumsal sosyal sorumluluk” adlı bir uygulama vardı. Bu aralar mutlaka yine modadır, ama ben bu aralar çok ilgilenmediğim için bilemiyorum. Ben ilgilenmeyince konunun moda olmaktan çıktığını düşünmek de ilginç bir sorgulama oldu açıkçası benim için de. İlgilendiğim dönemde konu üzerine bir akademik yazı da yazmıştım.[2] Yazdığım yazı için araştırma yaparken büyük büyük ulusal ya da uluslararası şirketlerin davranış biçimlerinde fark ettiğim en dikkat çekici şey ile ortalama taşra esnafının davranış biçimi arasında büyük bir fark olmadığıydı. Bu şirketlere birileri “ya sen petrol çıkarırken, çıkardığın petrolü rafineriye taşırken doğayı kirletiyormuşsun, buna ne dersin?” diye sorulduğunda aldığınız yanıt: “O değil de, siz bizim başlattığımız ağaçlandırma kampanyasından haberdar mısınız?” şeklinde oluyordu. Faaliyet gösterirken kirlettiği doğayı daha az kirletmek için yapması gerekenleri neden yerine getirmediği, kirletilen doğanın bedelini hukuken ve ekonomik olarak neden yüklenmediği gibi soruların yanıtlarını hiçbir zaman alamıyordunuz. Yine misal nükleer santral yapımı için kredi veren bir bankaya, “neden böyle doğa ve insanlık için riskli bir enerji üretimi sağlayacak santralin yapımı için kredi sağladığını” sorduğunuz zaman aldığınız yanıt bambaşka oluyor: “O değil de siz bizim kuruluşun sponsor olduğu arkeolojik kazı çalışmalarından haberdar mısınız?” Bir içecek firmasının, kendisine bilmem kaç yıllığına kiralanan doğal su kaynaklarını sınırsızca sömürmesi sonucunda yerel tarım üreticilerinin mahsullerini sulayacak suya hasret kaldıklarını ve bu nedenle üretim yapamaz hale geldiklerini” sorunca, yine yanıtın doğrudan ve konuyla alakalı olmadığını görürsünüz: “O değil de, siz bizim Türkiye’nin geleceğin tarımı projesine verdiğimiz ödülden haberiniz var mı?” Bu tür sorulan soruyla verilen yanıt arasında rabıtanın olmadığı durumlar genellikle durumu kurtarmak için kullanılır. Misal siz, sizi dolandıran bir esnafa gidip “yahu senin bana yaptığın işin yarı fiyatına yapıldığını öğrendim ben, neden beni kazıkladın?” diye sorsanız, esnaf lafı ağzında eveleyip geveler ve muhtemelen yine sizi yatıştırmak için “Abi o değil de sen hiç Köfteci Hüsnü’de[3] köfte yedin mi?” yanıtını verecektir.

    SOSYAL MEDYANIN HAFIZASI ZAYIFTIR, ÇABUK UNUTULUR!

    Zampara kocanın cürmü meşhut halde dahi yakalansa zeytinyağı gibi üste çıkmak için lafı değiştirmesine ne kadar çok benzer bu tür çıkışlar. Ele avuca sığmaz, bir yerinden tutsanız, elinize başka bir yeri geliveren kaygan bir kişiliğin ürünüdür bu tür çıkışlar. Bir türlü tutacak yer, hesap soracak bir nirengi noktası bulabilmeniz mümkün değildir ki, yapılan yanlışla yüzleştirebilesiniz. Yüzleşmek ne kelime, bu tür kişilerin her eylemi kendi başına buyruk bir performanstır ve her performans, bir başkasını inkâr eder ve bir süre sonra hangi performansın hangisini inkâr ettiğini siz de takip edemez hale gelirsiniz. Günümüz sosyal medya fenomenlerinin performanslarını değerlendirmeye çalışırken yaşadığınız çaresizlik tıpkı bu ele avuca gelmeme haline benziyor. Misal beş milyona yakın takipçisi olan bir şarkıcı, haklılığına yüzde yüz inanmış bir şekilde “ “saldırgan köpek gruplarına bölge halkı zehirli et versin, hepsi gebersin” şeklinde provokatif bir içerik paylaşır hesabında. Sebebi ne olursa olsun bu sokak canlılarına nefret kusan ve onları hedef gösteren paylaşım sonrasında kendisine esaslı bir tepki gelince, evinde nerden peyda olduğu anlaşılamayan şirin kedisiyle pozlar vererek bir paylaşımda daha bulunarak durumu kurtarmaya çalışabilir. Zira kendisini destekleyen hayvan düşmanı takipçileri de vardır. Onlar koşulsuz şekilde O’na destek verir ama O’na güç veren bu destekten ziyade, sosyal medyanın olağanüstü akışkanlığıdır. Sosyal medya zannedildiğinin aksine hafızayı canlı tutmaz, hafızayı dumura uğratır. Siz günde yüzlerce içerik paylaşırsanız, paylaştığınız nefret içerikli paylaşım bir süre sonra unutulabilir. Pek çok meşhur yaptığı herhangi bir hatanın üstünü örtebilmek için bu stratejiyi uygular. Meşhurların sosyal medya itibar yöneticilerinin uyguladığı taktik de budur. “Üstüne basma, fazla ısrar etme, konuyu değiştir, yediğin herzenin tam tersi bir pozisyona kuvvetlice ve ısrarlıca yerleş, gerisini zamana bırak…” Sonrasında kim düşecek senin bilmem kaç bin tweet öncesinde paylaştığın içerikte neler saçmaladığının peşine. Üstüne bir de birkaç barınağa mama ve para bağışlarsın, yaptığın şey unutulur gider. Çünkü sosyal medya meşhurlarına göre takipçilerin nasılsa takip ettiği başka bir sürü ünlü vardır ve elbette mutlaka bir gün bir başka ünlü başka bir herze karıştırır ve onun yaptığı mutlaka unutulur. Hatırlatanlar mı, hesap sormakta ısrar edenler mi, özeleştiri talep edenler mi? Onların da elbette bir çaresi vardır: Engellersin, görünmez olur, sorun kökten çözülür.

    ‘SEN KUSURLUSUN’ DİYENLERİ HAYATINDAN ÇIKAR, PİRÜPAK OLUVER!

    Günümüz neoliberal toplumunun, akışkan öznesinin temel mottosu yaptığı hiçbir şeyden söylediği hiçbir sözden, düştüğü hiçbir hatadan geri adım atmamaktır. Haklılığına mutlak şekilde inanmış akışkan öznenin haklılığı onun her bir davranışının ve sözünün birbiriyle rabıtasının olmamasından kaynaklanır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel fark, ne onun konuşabiliyor olmasından ne örgütlenebiliyor olmasından ne de alet edevat üretebiliyor olmasından kaynaklanır. Onu diğer canlılardan ayıran en temel fark, kendi davranışları, düşünceleri, yanlışları, inançları üzerine düşünüp kafa yorabiliyor olmasından kaynaklanır. Ahlak denilen soyut nesnenin temelinde de bu nitelik yatar. Buna İngilizcede “selfreflection” denir. Bu sözcüğün Türkçe tam karşılığı “kendi düşünce ve davranışlarını gözleme ve inceleme, içebakış, iç gözlem”dir. Neoliberal kuralsızlaştırma ve sosyal ağların yarattığı meşhuriyet çağı, insanı diğer canlılardan ayıran bu temel özelliğinden epeyce uzaklaştırmıştır. Kimse ne düşünceleri ne davranışları ne de hataları üzerine bir saniye olsun düşünme ve kendini eleştirme zahmetine girmiyor. Herkes haklı, herkes doğru, herkes kusursuz. “Sen kusurlusun!” diyenleri hayatınızdan çıkardığınız anda pirüpak olup yolunuza iç huzuruyla devam edebiliyorsunuz. Eh ne diyelim. Herkesin yolu açık olsun.

    [1] İliştirilmiş sözcüğü İngilizce “embedded” sözcüğünün karşılığıdır. Nesnel, tarafsız ve dengeli habercilik yapmayacağı kesin olan, herhangi bir savaş ya da çatışma durumunda bir tarafa (bu taraf genellikle de güçlü ya da kazanan taraf olur) mutlak bir şekilde inanıp o pozisyondan haber yapan gazetecilere verilen addır.

    [2] Tezcan Durna (2011). “Neoliberalizmin Bir Hegemonya Aracı Olarak Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) ve Çokuluslu Şirketlerin Hayattan Eksilttikleri. Halkla İlişkiler ve Reklamın Anatomisi: Eleştirel Bir Kavrayış. Sema Yıldırım Becerikli (Ed.) içinde. Ankara: Ütopya Yayınevi. s. 76-102.

    [3] Köfteci Hüsnü diye tanıdığım bir köfteci yoktur. İki gözüm önüme aksın influenserlık yapmıyorum. Laf olsun diye attığım bir isimdir.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Termik santraller

    Bugün Ankara’da 37 kömürlü termik santralin kapatılma davası var.

    Cumhurbaşkanlığına karşı açılan davanın avukatı, Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri gönüllü avukatı İsmail Hakkı Atal.

    Termik santrallerin yarattığı hava kirliliği olan yerlerde koronavirüs vakalarının dokuz kat, koronavirüs ölümlerinin 3 kat fazla olduğunu söyleyen Avukat Atal, termik santrallerin ve bağlantılı çalışan kömür madenlerinin ormanları yok ettiğini, tam anlamıyla bir ekokırım yaşandığını belirtiyor.

    Avukat İsmail Hakkı Atal

    Termik santrallerin bulunduğu bölgelerde kanser vakalarında büyük artışlar yaşandığına dikkat çeken Avukat Atal, TEİAŞ verilerine göre Türkiye’de enerji fazlası bulunduğunu yani termik santrallere ihtiyaç olmadığını söylüyor. Atal’a göre, termik santrallerden elektrik alabilmek için kamuya ait baraj tipi hidroelektrik santrallerinde üretim düşürüldü. Atal, termik santrallerin kapatılmasıyla devletin sağlık harcamalarının da büyük ölçüde azalacağını savunuyor.

    Kuzey Avrupa’daki donmuş turbalıklar düşünülenden daha erken çözünmeye başladı. Bu durum iklim krizinin kırılma noktasını erkene çekebilir. Donmuş turbalıklar, donmuş toprağın altında kalan yüzlerce yıllık ağaç ve bitki fosilleri anlamın geliyor. Üzerlerindeki buz tabakası eridiğinde muazzam bir sera gazı salınımı söz konusu olacak. Kuzey’deki buzul bölgenin 2070’lere kadar sabit kalacağı hesaplanıyordu ancak bilim insanlarının son analizleri 2040’larda çözülmeye başlayabileceklerini gösteriyor.

    Yani dünyadaki mevcut durum böyle devam ederse 20 yıl sonra sera gazları sınırı geçilmiş olacak.

    Yani bugün sera gazlarının artmasında bir numaralı sorumlu olarak gösterilen termik santralleri çalıştıramazsınız…

    Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş, “Yakında Suriyeliler Hatay’da çoğunluk olacak, Hatay’ı kaybedeceğiz” diye açıklama yapmak zorunda kalıyor.

    CHP lideri Kılıçdaroğlu da, iktidara geldiklerinde Suriyelileri ülkelerine barışçıl yollarla göndereceklerini söylüyor. Altı ay önce “Suriyelileri ülkelerine geri göndereceğiz” diye açıklama yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’sa bu kez, “Suriyeliler hiçbir yere gitmiyor, bizim misafirimiz” diyor. Bu kadar stratejik ve hayati bir konu siyasi polemik konusu olamaz, olmamalı…

    Şimdi konumuzla ne alakası var diyebilirsiniz, dinleyin…

    Bu köşelerden yıllardır haykırıyoruz… “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımızda tehlikenin altını ısrarla çiziyoruz ama dinleyen yok.

    Elaziğ’da yeni madenler bulunmuş da, milyar milyar dolarlarımız olacak diye zil takıp oynuyorlar. Milletin de oynamasını bekliyorlar. Meralar, yaylalar, su kaynakları, barajlar, buğday-arpa, köyler bunların hiç önemi yok.

    Muğla-Milas’da termik santrallerin neden olduğu yıkım

    Türkiye’nin aklını başına alması gerekiyor.

    Bilimin sesine kulak vermesi geriyor.

    Tarımda, madencilikle ilgili çok ciddi kararları alması gerekiyor .

    Toplumsal huzurumuz da, geleceğimiz de buna bağlı.

    Emperyalistler bir süre sonra bizim ülkemizdeki insanları bize karşı kullanmaya başlayacak.

    Türkiye’yi yağma-talan mantığıyla yok eden madencilik projeleri için Türkiye’ye sığınmış milyonları kullanmaya başlayacaklar.

    Bakınız Türkiye bir turizm ülkesi.

    Turizm ülkesi demek huzur, barış, sakinlik, güzellik, temizlik, sağlık, temiz su, ormanlar, dağlar, güvenilir gıdalar demek…

    Turizm ülkesindeki insanlar birbirini yemeye başlarsa sonu felaket olur.

    Bu ülkenin her şeye rağmen akan muslukları var. Zeytin bahçeleri, fındık bahçeleri, turizmi, kendi kendine yetecek kadar tarımsal potansiyeli…

    Planlı, programlı hareket etmek zorundayız.

    Bir güneş ülkesinde bu kadar güneş potansiyeliniz varken, nükleer santrallere, termik santrallere yönelemezsiniz. Doğanızı ekokırıma uğratamazsınız…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm”  ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

    NOT: 20 Mart Pazar günü, saat 13.30-18.00 saatleri arasında, Ankara Kitap Fuarı’nda “ALTIN ÖLÜM” ve “ALTIN GİRDAP” kitaplarımın İMZA GÜNÜ yapılacaktır. Tüm okurlara ve dostlara duyurulur. ATO CONGRESİUM, A-609 Standı.

  • Kravat indirimi kalktı; pişmanlık geldi

    AKP’nin hazırladığı yasa teklifi kabul edilirse, kadın cinayeti failleri kravat indiriminden yararlanamayacak ama pişmanlık indiriminden yararlanabilecek!

    AKP’nin kadına ve sağlık çalışanlarına yönelik cezalara ilişkin hazırladığı yasa teklifi Meclis Başkanlığı’na sunuldu. Önümüzdeki günlerde görüşmelerine başlanacak mini teklif paketinde, kadın cinayetlerini yakından ilgilendiren düzenlemeler de yer aldı.

    Onların başında hakimlerin sık sık kullandıkları takdiri indirim nedenleri yer aldı. Yeni teklife göre, “artık takdiri indirim” somut gerekçelere bağlanacak. Mevcut halinde takdiri indirim düzenlemesi,  “failin, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları” kapsamındaydı. Yeni düzenlemede bu durum, “failin, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki pişmanlığını gösteren davranışları” diye değiştiriliyor.

    Böylece, takdiri indirim için failin pişmanlığına bakılacak.

    Teklifin gerekçesinde, uygulamaya ilişkin düzenlemeler şöyle yer alıyor:

    “Düzenleme uyarınca, failin fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışlarından, pişmanlık göstergesi sayılamayacak olanları, takdiri indirim nedeni olarak kabul edilmeyecek. Bir başka deyişle, failin fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki pişmanlığını samimi olarak göstermesi gerekmektedir. Örneğin, failin, filden sonra ortaya çıkan zararı kendisinden beklenebilecek ölçüde gidermesi veya zararın büyümesini engellemek için ciddi çaba sarf etmesi, gerçeğin ortaya çıkarılmasına önemli ölçüde katkıda bulunması kya da olayın aydınlatılmasında aktif fayda sağlaması gibi içten pişmanlığını gösteren davranışları, takdiri indirim nedeni olarak sayılabilecek.”

    KRAVAT İNDİRİMİ KALKIYOR

    Teklifle, kravat indirimi de artık rafa kalkıyor. Teklif gerekçesinde, “Failin duruşmadaki mahkemeyi etkilemeye yönelik şekli tutum ve davranışlarının, takdiri indirim nedeni olarak dikkate alınmayacak” deniliyor.

    Teklifle, failin samimi pişmanlığını gösteren davranışları gözlemlenemediği halde, yalnızca takdiri indirimden faydalanmak amacıyla duruşmada pişman olduğunu söylemesi veya yargılama mercilerine karşı saygılı tutumunu ifade eden kılık ve kıyafeti dikkate alınarak, verilecek cezada indirim yapılmayacak.

    ISRARLI TAKİP SUÇ OLUYOR

    Teklifle, ısrarlı takip de artık suç oluyor.

    Teklifin yasalaşması halinde, ısrarlı takip sadece fiziki olarak izlenmesi şeklinde de iletişim araçları, bilişim sistemleri veya üçüncü kişileri kullanarak mağdurla temas kurmaya çalışması şeklinde de suç olabilecek. Teklifle, takibin sadece fiziki olması şart değil.

    Failin, farklı zaman ve mekanlarda mağdurun karşısına çıkması, onun bulunduğu ortamlarda yanına yaklaşması ve böylece kendisini sürekli olarak mağdura görünür kılmaya çalışması halinde de takip olgusu gerçekleşecek. İşyeri, okul, çarşı, Pazar ve benzeri yerlerde sıklıkla mağdurun karşısına çıkılması veya takip edildiğinin hissettirilmesi ya da konutunun önünde, sokağının girişinde beklemesi gibi fiilerin ölçüsüz biçimde tekrarlanması fiziki takip olarak kabul edilebilecek.

    Mektup, faks, kısa mesaj veya e-posta gönderme, telefon etme, internet üzerinden oluşturulan programlar, uygulamalar ve sosyal mecralar aracılığıyla iletişimin sağlanması da ısrarlı takip kapsamına girecek.

     YARALAMA SUÇU AĞIRLAŞIYOR

    Teklifle, Kadına karşı şiddet suçları “nitelikli hal” kapsamına alınarak, ağırlaştırma nedeni haline getiriliyor. Buna göre, kasten öldürme suçu kadına karşı işlenmesi halinde müebbet ceza yerine “ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezası öngörülürken, kasten yaralamada alt sınır 4 aydan 6 ay hapse, tehditte 6 aydan 9 aya, işkence suçlarında 3 yıldan 5 yıla, eziyet etme halinde ise cezanın alt sınırı 2 yıldan 2 yıl 6 ay hapis cezasına çıkarılıyor.

  • Baraj yüzde 7’ye inmiyor; yüzde 20’ye çıkıyor 

    AKP ve MHP’nin Meclis’e sunduğu yeni Seçim Kanunu Teklifi’nde ülke geneli seçim barajı her ne kadar yüzde 7’ye iniyor gibi görünse de aslında bir çok ilde seçim çevresi barajı yüzde 20’ye kadar çıkıyor. Hatta sadece iki milletvekili çıkaran illerde bu oran neredeyse yüzde 50… Yeni teklif, ittifak içi siyasi partileri birbirine muhtaç hale getiriyor. Bir yanda AKP, MHP’yi kendine sıkı sıkıya mahkum hale getirirken; diğer yanda muhalefet partisi liderlerini de zorlu bir tercih bekliyor… 

    ÖNCE SEÇİM SİSTEMİ… 

    2018 seçim sisteminde oy hesabı ittifaklar üzerinden yapılıyordu, yeni gelen teklifle artık siyasi partilerin aldıkları oy oranına göre yapılacak. Basında Elazığ örneği çok verildi. Biz de verelim, 2018 seçimlerinde Elazığ’da Cumhur İttifakı yüzde 68 oy oranıyla 4 milletvekili, Millet İttifakı yüzde 20 oy oranıyla 1 milletvekili çıkarıyordu. Yeni hesapla, Cumhur İttifakı ortaklarından MHP’nin oyu yüksek olduğundan 4 milletvekili AKP, 1 Milletvekili de MHP’den çıkacak. Eski sistemde MHP, CHP’den yüksek oy alsa da dağılım ittifak üzerinden yapıldığından, bir milletvekili CHP’ye geçmişti. Şimdi bunun önü kapanmış olacak. 

    2018 seçimlerinde alınan oylara bakıldığında, yeni sistemle CHP, Türkiye genelinde 12 milletvekili kaybediyor. Anlaşılan hesap da bunun üzerine yapılmış. Ama Araştırmacı Ali Taş’a göre 2018’in üzerinden çok sular geçtiği için, yapılan hesaplamalar bugün için geçerli değil. Ali Taş, şunları söylüyor: 

    “Burada Cumhur İttifakı’nın gözden kaçırdığı bir nokta var. Örneğin Antalya’da İyi Parti üçüncü parti olacak. Bu durumda MHP’nin alması öngörülen milletvekilini aslında İyi Parti alacak. Cumhur İttifakı’nın gözden geçirdiği nokta özellikle İyi Parti’nin oylarındaki yükseliş. Bu değişikliği MHP için yaptılar ama MHP’nin oylarının İyi Parti’ye kaydığı görüldüğünde, bu yanlış bir hesap olacak. Kendi ayaklarına kurşun sıkmış durumdalar.” 

    AKP MHP’Yİ KENDİNE MAHKUM ETTİ 

    2022 anketlerine göre durum böyle. Cumhur İttifakı da bunun farkında. O yüzden riskli, özellikle MHP’nin oylarının düştüğü bölgelerde MHP milletvekili adaylarının AKP listelerinden seçime girme olasılığı üzerinde tartışılıyor. Bu, aynı zamanda AKP’nin, MHP’yi kendine tamamen mahkum etme stratejisinin bir ürünü. MHP adayları için AKP listelerinden seçime girmekte bir sorun yok. Ama en büyük sorun özellikle MHP tabanını AKP’ye taşıyabilmekte. MHP, bunu ne kadar başarırsa, bu formül de o kadar başarılı olacak. 

    BARAJ YALANI 

    Seçim Kanunu Teklifiyle gelen en büyük değişiklik barajın yüzde 7 olması. Barajın yüzde 10 olması ile yüzde 7 olması arasında demokratikleşme açısından hiçbir fark yok. Belli ki bu düzenleme sadece iktidar ortağı MHP için yapılmış. Genel baraj yüzde 7; büyük illerde sorun yok. Ama Türkiye’de 5 ve daha az milletvekili çıkaran iller için durum hiç de öyle değil. Gazeteci İsmet Demirdöğen, 5 milletvekili çıkaran illerde seçim barajının yüzde 20’ye; 2 milletvekili çıkaran illerde seçim barajının yüzde 50’ye kadar çıktığını söylüyor. 

    MUHALEFET LİDERLERİ NE YAPACAK? 

    Seçim çevresi barajının bu kadar yüksek olması, en fazla küçük partiler açısından risk oluşturuyor. 
    Bu hesapla en zor durumda kalan Gelecek Partisi olacak. Neden? Zira Gelecek Partisi daha düne kadar Millet İttifakı’ndan çıkıp, üçüncü bir ittifak oluşturma peşindeydi. Ama teklif ile öngörülen bu seçim sistemi ittifak ortaklarını bırakın başka bir ittifak düşünmeyi, Altılı ittifakı daha da perçinleştirmiş oldu. 
    Peki şimdi ne olacak? 
    Artık aday listeleri çok önemli. Aday listeleri yapılırken, hangi partiden kimin aday olacağı önem taşıyor. İnce bir mühendislik hesabı yapılmak zorunda kalınacak. Artık oylar bu sistemde boşa çıktığından, hiçbir oyun boşa gitmemesi gerekiyor. 
    Yine Gelecek Partisi üzerinden örnek verelim. Ahmet Davutoğlu, büyük bir ihtimal memleketi Konya’dan aday olacak. Ancak partisi barajı geçemeyeceğinden, partisinden istifa edip başka bir listeden aday olacak. Seçildikten sonra tekrar partisinin başına geçecek. Bu açıdan muhalefet liderlerini zorlu bir seçim dönemi bekliyor. 
    Özellikle sağ partiler, Millet İttifakı’nın öncüsü CHP’ye oy verme konusunda oldukça çekimser. 
    Belki ortaya CHP dışında bir formül gelebilir. 

    DEMOKRAT PARTİ MODELİ 

    Gazeteci İsmet Demirdöğen’e göre alternatif model, Demokrat Parti üzerinden bir ittifak yapılması! 
    Altılı sistemdeki en nötr parti Demokrat Parti. 
    AKP’den kopmuş değil, yıpranmış değil… 6’lı sistemdeki diğer partilerin onaylayabileceği açıklıkta. 
    Bu öneri de bugünlerde Ankara kulislerinde konuşuluyor. 

    HDP’NİN DURUMU 

    Yapılan hesaplara göre bu sistemde HDP’nin milletvekili sayısı, diğer partilere oranla azalmıyor, tersine artıyor!
    Hesaplara göre 2018 oyları göz önüne alındığında, HDP 67 yerine 74 milletvekili çıkarıyor. 
    HDP Seçim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Rüştü Tiryaki, seçim sistemindeki hesabın kendilerini çok etkilemediğini belirtiyor. Tiryaki’ye göre, seçim kanunundaki anti demokratik uygulamalar büyük sorunlar teşkil ediyor. Tiryaki, yargıçların kıdemli hakimler arasından seçilmesinin değil de kura ile belirlenmesinin önemli olduğuna dikkat çekiyor. Yine Sandık Kurullarında görev alanların onayının araştırılması da bir sorun. Zira bunlar baskı kurulmasını kolaylaştırılacak düzenlemeler. 

    Ya barajın düşürülmesi? Tiryaki, “Baraj tamamen kaldırılsaydı ülkenin demokrasisine katkı sunan bir düzenleme yapılmış olacaktı. Ancak yüzde 7’ye indirilmesi sadece MHP’yi ilgilendiren bir düzenleme olarak karşımızda duruyor” diyor. 

    CUMHURBAŞKANI YASAKLARININ KALDIRILMASI 

    Tiryaki’ye göre seçim kanunu teklifindeki anti demokratik düzenlemelerin başında Cumhurbaşkanının seçim yasaklarından muaf tutulması var. Tiryaki, “Normalde Cumhurbaşkanı adayının kendi olanaklarıyla kampanyasını yürütmesi gerekirken, bu yasa değişikliğiyle kamunun tüm olanaklarını kullanarak seçim kampanyası yürütecek ve bu gerçekten büyük bir eşitsizlik getirecek” diyor. 

    HAKİMLER KURA’YA GİRMEZSE NE OLACAK 

    Teklifteki en büyük tuzak kuşkusuz kıdemli hakimler yerine kuralı hakimlerin iş başı yapacak olması. Kanunla, kıdemli hakimlerin hiçbir önemi kalmayacak. Birinci sınıfa ayrılmış hakimler kura ile belirlenecek. Maddenin son kısmında bir ek var. Deniyor ki; kuraya girmek istemeyen hakim listeden çıkarılır. Küçük bir örnek: bir yerde 5 hakimin aynı yeterlilikte olduğunu düşünelim. Baskı yapılması durumunda 3 hakim kuradan çekilirse, sadece 2 hakim kuraya kalacak. Bu ve benzer senaryolar, durumu korkunç bir hale getiriyor. 
    Olur mu? 
    İstanbul seçimlerinde oldu, şimdi neden olmasın?

  • Riya bütün çektiğimiz: Vol 2

    Stavros Stavrides’in güzel bir ifadesi var “müşterek dünyalar çitlerden taşabilir” diye. Stavrides; ‘tahakkümün normalleştirme süreci aracılığıyla inşa ettiği toplumsal dünyalarda farklı grupların kendilerine yer bulabilecği’ kabulü ile söylüyor bunu.

    Aslında ne süreç böyle ilerliyor ne de gerçeklik. Kapitalizm, toplumsal yaşamın bütün yönlerini saran bir gerçeklik ve bu gerçekliğin sürdürülebilmesinde bu müştereklik çeşitli dışsal ve içsel algılar yaratıyor; tabi ideolojinin etkinliğini unutmadan.

    İdeoloji, “müşterek dünyalara” ve kapitalizmin derinlemesine işlediği toplumun her aşamasına sızar; sınıfsal ilişkilere, gündelik yaşama, kültürel hayata, ortak kimliklere, ortak alışkanlıklara… hepsinin oluşumu, dönüşümü, örgütlenmesi ideolojilerden bağımsız değil.

    Bugünlerde seyrettiğimiz savaş da faşist bir ideolojinin peşinde, o müşterek dünyaları yıkmanın, faşizmi kurumsallaştırmanın derdinde. Gözlerimizin önünde yeni bir faşizm dalgası yayılıyor ve buradaki büyük riyakârlığı görmemek için de kör olmak gerekiyor.

    İki hafta önce savaşa dair yapılan riyakârlıkları ele aldığım yazının ikinci parçası olarak düşünüyorum bu yazıyı. ( https://www.medyaport.net/riya-butun-cektigimiz-riya-kahir-riya-zindan-makale,33125.html ) Buradaki ana tema ise mültecilik, faşizm ve kapitalizm üçgeni. Yazıya toplum olmaktan ve toplum oluşturmaktan girişimin sebebi de bu. Sistemin topluma yaptığı şeyi görmek için şu günlerde yaşananlar ne yazık ki “iyi” bir örnek.

    Yazıyı sürdürürken bazı temel kabullerle ilerleyelim. Öncelikle savaş kötüdür; Ukrayna’da da olsa Suriye’de de olsa savaş çok kötüdür. Savaşı çıkaranlar değil, savaşla ilişiği olmayan insanlar, hayvanlar, doğa öder bedellerini. Bu sebeple Ukraynalı mülteci de mültecidir, Afganlı, Suriyeli mülteci de. “İyi” mülteci, “kötü” mülteci ayrımı yapamazsınız, yapmamalısınız. Unutmayalım savaşı çıkaranlar, çıkmasını sağlayanlar, sistemin yılmaz bekçileri; bedelini savaştığı topraklardaki canlılara ödettiği kadar, savaşmadığı topraktakilere de yükler. Bunu Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya olanlardan sonra hep birlikte gördük ve adres Batı olduğunda da görüyoruz. Daha da çok göreceğiz. Ancak gördüğümüz şey sadece bir trajedi olarak düşünülmemeli. Sosyalistler/ Marksistler savaşları sadece insani trajedi olarak ele almazlar. Her olguya gerçekliğin her yönünü ele alarak yaklaşırlar; yaratılan illüzyonu tek boyuttan irdelemezler ve temelinde savaşları çıkaran esas sebebin sınıflı toplum yapısı olduğunu bilirler. Bu yüzden temel hedef kapitalizmin kendisi olmak zorunda…

    Günlerdir Avrupa’nın faşizme olan özlemini izliyoruz. Evet, faşizm kapitalizmin has evladıdır. Kapitalizmin her krizinde, her çıkmazında imdadına faşizm yetişir.

    Faşizmle zaten ilkesel olarak hiçbir alıp veremediği olmayan bir Avrupa var bu kez karşımızda. Bugün deli saçmasına varan, gündelik yaşamda gündelik faşizmler üretmeye vardıran birtakım uygulamalarla ve diskurlarla karşı karşıyayız. Bu durum Avrupa’nın riyakârlığını ayan beyan gösterdiği gibi, böyle bir riyakârlığı saklama gereği duymadıklarını da gözler önüne serdi.

    Bütün Batı medyası ve Batılı ülkelerin yöneticileri Ukrayna’daki neo-nazilerin varlığını bililtizam ısrarla geçiştiriyor. Küçük, önemsiz bir ayrıntı gibi bahsediyor; öyle görünmesini istiyor. Hatta Hitler’de övecek yan bulanlar da ortaya çıkıyor. Bir neo-nazi tiradı izliyoruz. “Medeni” Batı’nın “civic values” sahibi Hitler’i varmış… bu korkunç manzarayı bir şeylerin arkasına saklama gereği de duymuyorlar. Batı’da oluşan histerik ortamın altında yatan açık faşist reaksiyonerlik veya yedekte tutulan ve tehlike anında salınan canavar gibi.

    TV kanallarında, gazetecilerin söylemlerinde, yöneticilerin demeçlerinde, Bulgaristan’dan İngiltere’ye dek mülteci ayrımı ve faşizm pratikleri iç içe gelişiyor. Burada ırkçı uygulamalar da hem Ruslara hem de mültecilere yönelik uygulanıyor.

    Yaşanılan bir dizi “manyaklık” –diyeceğim– var ortada. Manyaklık deyince herhangi bir ideolojiden uzak sanılmasın veya sisteme hizmet etmediği düşünülmesin; aksine gündelik faşizmler dediğim şeyin merkezi haline geldi bunlar. Örneğin TikTok ve Netflix Rusya’daki hizmetlerini askıya aldı. Facebook ve Twitter çeşitli erişim engelleri getiriyor. Facebook ve Instagram, Ruslara yönelik şiddet çağrılarına geçici olarak izin vereceğini açıkladı.

    NATO’nun/ABD’nin tercihleri söz konusu olunca suç da suç olmaktan çıkabiliyor. Bu konuya dair Reuters ve BBC haberlerine göre, “Vladimir Putin’e ölüm”, “Lukaşenko’ya ölüm” demek artık ihlal değil. Bu geçici kural değişimi, Ermenistan, Azerbaycan, Estonya, Gürcistan, Macaristan, Litvanya, Letonya, Polonya, Romanya, Slovakya ve Ukrayna’da geçerli olacak. Neden bu ülkeler? El-cevap; hepsi eski Sovyet ülkeleri… Sosyal medya platformlarının kapitalist sistemin, ABD’nin/NATO’nun ideolojik aygıtları gibi çalıştığı, işlev gördüğü açık…

    Diğer taraftan; Rus sporculara, sanatçılara, öğrencilere ayrımcılık ve ırkçılığın diz boyu olduğunu görüyorsunuz. Rus edebiyatına ve sanatına saldırılıyor. Rus kedisine, Rus köpeğine yasak getiriliyor. Rus pasaportlular için çeşitli işletmelerin “gelmesinler” mesajı yayılıyor, ilanlar veriliyor. Rusların hesaplarına konulan engeller yanında, Rus haber sitelerine de sansür uygulanıyor. Ruslara yönelik şiddet çağrılarına izin veriliyor. Yalan haberler dört bir yanda… Görünen şey basit aptallaşmalar değil; düpedüz faşizm yaşanıyor.

    Münih’te özel bir hastane, ‘belirsiz bir süre boyunca Rusya ve Belarus vatandaşlarını tedavi etmeyeceğini duyurdu. Sonra Almanya’da Rus okulunu kundaklama girişimi diye bir haber geldi. Neyse ki sadece hasar oluşmuş. Almanya savaş suçlusu olduğunu dahi unutabilir ancak biz unutmayalım o geçmişi, faşizmin beşiği/belleği ve ana kaynağı olduğu hallerini. Eco’nun “kök-faşizm” dediği musibetin ta kendisi olduğu günleri. Şimdiki ana arter olarak Ukrayna’nın seçildiğini, Doğu Avrupa’da “nazi voltranı”nın yıllardır beslendiğini; Ukrayna’da neo-naziliğin yerel bir olgudan ibaret olmadığını, NATO ekseninin ideolojik manivelası olduğunu…

    Yalan haber üretme işi de faşizmi besliyor. Ukrayna tarafından Rusya’nın hastane bombaladığı iddia ediliyor, görüntüler her yerde yayınlanıyor, ardından Rusya bununla ilgili kendi açıklamalarını yapıyor, yalan olduğu ortaya çıkıyor.

    Delilik hali her şeye sirayet ediyor. Bir bakıyorsunuz, Rusya’ya “tepki koyma” yarışında sahneyi Pink Floyd alıyor. 1987’den sonraki eserleri ve David Gilmour’un tüm solo kayıtları Rusya ve Beyaz Rusya’daki tüm dijital müzik sağlayıcılarından kaldırılıyor. Aklı başında sandığınız bazı ünlü isimler, durdukları yerden bir deliliğin paydaşı oluyor. Ancak bu ortak delilik hali, hem faşizme hem Avrupa’ya hem ABD’ye yarıyor.

    Tüm bunlarla Avrupalıların politik bilinçaltına, II. Dünya Savaşı öncesinde Yahudilerle ilgili ne ekilmiş ise bugün de Ruslarla ilgili yapılanlarda benzerlik bulmak mümkün. Dahası Sovyetler zamanı da işin içine dâhil edilmeye çalışılıyor. Her gün sıradan Ruslara karşı, hatta ölüsüne ve hayvanına karşı yeni bir yaptırım haberi geliyor. Dünya kamuoyu da bu korkunç günleri sadece izliyor.

    Bu işin başka bir yönü de mülteciler. Mülteci olmak elbette çok kötü ve hepimiz mülteci olabilecek bir noktadayız. Ama dünyada bazıları daha çok mülteci iken bazıları ölümü hak eden mülteci oluyor.

    Bakın İngiltere Prensi William: “Afrika ve Asya’da kan ve savaş görmek oldukça normal. Ama Avrupa’da değil. Böyle şeyler Avrupa’ya çok yabancı kavramlar. Ukrayna’ya giden gönüllülerin arkasındayız” diyebiliyor. Utanmadan, sıkılmadan, kibirle söylüyor. Afrika’dakiler ve Asya’dakiler ölebilir diyor. Avrupalı faşist riyakârlık, tam bir İngiliz riyakârlığı…

    Yıllarca kan kustu o topraklar, sömürgeliğin ve emperyalizmin uygulama merkezi oldular. Son yıllarda en iyi bildiğimiz yer oldu Suriye. 12 milyondan fazla Suriyeli mülteciye sebep oldular. Ama Ukraynalı mülteci; mavi gözlü, sarı saçlı ve Avrupalı…

    Batı’nın Afgan mülteciler, Suriyeliler, Kuzey Afrikalı mülteciler için ördüğü duvarlar, çektiği, dikenli teller, inşa ettiği toplama kampları; Ukraynalılar için düşünülmedi. Batı’nın bu konudaki ikiyüzlülüğüne değinmeden geçmemek gerekir bu savaşı konuşurken.

    Afrikalı, Asyalı mültecilere gereksiz insanlar muamelesi yapan Batı, Ukraynalılar için hazır bir ruh haliyle her türlü imkânı seferber edebiliyor. Afrikalı ve Asyalı mültecilere “lüzumsuz fazlalıklar” gözüyle bakanlar, yanlış hesaplanmış askeri girişimlerinin sonrasında Ortadoğu’yu derin bir çözümsüzlükle baş başa bırakıp, halklarını ucuz emek deposuna dönüştürürken Ukraynalılara içlerinden bir dünya inşa edebiliyorlar. Bu kötü mü? Değil elbette; ama Asyalılar ve Afrikalılar için nasırlaşan ahlakları, vicdani körlükleri, sınırlarda takılan çelmeleri var.

    Hatta görüyoruz Ukraynalılar –ne güzel ki– hayvanlarını da götürmeye çalışıyorlar. Görüntüler sık sık veriliyor sosyal medyada, haber kanallarında. Ancak düşünüyorum da Suriye’de hiç kedi, köpek yok muydu? Başka canlı yaşamı veya tarihi eserleri veya kültürel varlıkları…?

    Biliyorsunuzdur Ukraynalı bebekler için bir rehabilitasyon merkezi ayarlandı. Bu da çok iyi bir şey; ama Aylan bebeğin cansız bedeninin Bodrum’da sahile vurduğunu, Ege Denizi’nin bir mezarlık olduğunu anımsayınca tüm bunlar riyakârlığın dik alası gibi geliyor.

    Boğularak ölen çocuklar, açlıktan ölen çocuklar, donarak ölen çocuklar, yaşamak için savaş veren ama görünmeyen çocuklar…

    Yunan sınırında, Polonya sınırında, Belçika sınırında… donarak yok olanlar, ateş açılanlar, işkence görenler, açlıktan kırılanlar… kimdi bunlar? Yeryüzünün lanetlileri mi?

    Ukraynalılar için Michel Agier’in deyimiyle, “temiz sağlıklı ve görünür dünya” kurulurken, diğer yanda kalıntı “artıklar”ın karanlık, hastalıklı ve görünmez dünyası… Asyalı ve Kuzey Afrikalı mülteciler için “her türden istenmeyen nüfusu koymak için kullanılan” kamplar…

    Amerikan CBS kanalı, Kiev’i diğer savaş bölgelerinin aksine “nispeten medeni, nispeten Avrupalı” bir şehir olarak nitelendiriliyor. Yine Batı medyasında “Netflix seyreden orta sınıf Ukraynalıların farklı olduğu” yolunda yorumlar yapılıyor. “Burası on yıllardır kaosla yaşayan Irak veya Afganistan değil. Burası böyle şeyleri görmeyi hiç ummadığınız medeni Avrupalılara has bir kent.” diyen gazeteciler üşüşüyor. O kaosu var edenin Batı olduğu, kapitalizm olduğu gerçeğinden sanki bihaberler… düpedüz geri zekalılar mı; yoksa bu bir çeşit ideoloji mi? Gerçi ikisi de fark etmiyor; çünkü faşizm aptallaştırır…

    Macar kameraman Petra Laszlo’nun, 8 Eylül 2015’te kucağında çocuğu olan bir mülteciye çelme takışını hatırlayın… Başbakanının açıklamalarını… “Bütün teröristler göçmendir” dediğini…Orban’ın faşizmi bugün Avrupa’yı mayalıyor.

    Rus ordusu Ukrayna yerine Avrupa şehirlerini bombalasaydı durumun nasıl olacağına dair tuhaf videolar hazırlanıyor. Oysa Suriye’ye, Afganistan’a, Libya’ya… bombalar düşebilir. Hatta şehirleri, insanları, hayvanları, doğası haritadan silinebilir. Yeter ki Avrupalılar yaşasın!

    Avrupa milyonlarca Ukraynalıyı ağırlamaya hazırlanıyor; hazırlansın… AB ülkeleri, şimdiden bu kişilere geçici oturum, çalışma izni, sosyal yardımlar vs. planlıyor; planlasın… Bunlar kat’a bir eleştiri konusu değil. Mesele ikiyüzlü tavırlar, faşizmi yayma, onaylama… Mesele kapitalizm için katli vacipler belirlemeleri, mesele mülteci olmalarına sebep oldukları ülkelerin insanlarını ölüme yakıştırmaları… Avrupa’nın Ukraynalılar için kurdukları mülteci duyarlığı, onların Asyalı ve Kuzey Afrikalı mültecilerin on yıllardır göçünün sebebi olduklarından ve onları sınır boylarında, denizlerde ölüme terk etmelerinden duydukları nadim tövbekarlıklarından değil, Ukraynalıları kendilerinden, uygar dünyanın bir parçası olarak görmelerinin aymazlığı…

    Kendisini Avrupalı gören Bulgaristan Başbakanı Kiril Petkov Ukraynalı mültecileri “eğitimli, vasıflı ve akıllı” olarak niteliyor, “Burada alışık olduğumuz ve ne yapacağımızı bilmediğimiz geçmişi belirsiz insanların yer aldığı mülteci dalgası yok.” diyerek ülkesinin de, faşizmin de fikrini özetliyor.

    Ama durun. Ukraynalı mültecilere gösterdikleri hoşgörü de zaman zaman tıkanıyor, niye mi; çünkü faşistler, ırkçılar… Bakınız Ukrayna’daki yabancı öğrencilere, özellikle Afrika kökenli olanlara yaptıkları şeye. Beyaz ten, mavi göz, sarı saç istiyorlar. Sarışınlar sorgusuz alırken, diğerlerinden “evrak” talep ediyorlar. Trenlere, otobüslere binmeye çalıştıklarında “Afrikalılar binemez” diyorlar. Sınır kapılarında öncelik “beyazların” diyerek onları günlerce bekletiyorlar. “Renkli insanlar insin” diye sesleniyorlar. Sınır kapılarında “beyazlar” buraya “diğerleri” şuraya diyerek iki ayrı sıra yapıyorlar.

    Eric Hobsbawm “yabancı düşmanlığı ve ırkçılık, tedavi değil semptomdur” diyor. Faşizm “tedavi edilebilir” bir hastalık değildir, bilinçli bir tercihtir; ancak yapılan ırkçılığın, faşizmin ayak sesleri olduğunu, Hobsbawm’ın cümlesi üzerinden okuyabiliriz.

    Yani meselemiz çok açık. Teorik / kuramsal mülahazalar yetmez, yetmiyor da… Aklın ve yaşamın pratik düşmanlarıyla da savaşmalıyız.

    Görüyoruz ki Rosa haklı çıkıyor; “ya sosyalizm ya barbarlık.”

  • Mart karı yağdı, TFF ve MHK küremeye çalışıyor

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde…

    Kadınlar savaş değil, barış isterken…

    Şiddete karşı çıkarken…

    Yedikleri coplar ve göz yaşartıcı gaza rağmen…

    Barışı…

    Sevgiyi…

    Her platformda dile getirdiler…

    İşte kadınların savaşa karşı çıktığı gün…

    Futbolda savaş ilan edildi…

    Merkez Hakem Kurulu 12 hakeme sezon sonuna kadar maç vermeyeceğini açıkladı…

    Nereden çıktı bu karar…

    Ligin bitimine 10 hafta kalmışken…

    Mete Kalkavan kararı protesto edip hakemliği bıraktı…

    FİFA kokartlı Halil Umut Meler ve Arda Kardeşler görev kabul etmediler..

    Bakalım hafta neler gösterecek…

    Şu bir gerçek ki…

    Ortalık toz-duman…

    Böyle bir operasyon kararını MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu 4 başlıkta özetledi…

    Performansı yetersiz olanlar…

    Kendini kurumun ve kurulun üzerinde görenler…

    Basınla ve siyasetle işini halletmeye çalışanlar…

    Ve Gündoğdu’ya göre de bu hakemleri yaklaşık 2 aydır takip ediyorlarmış…

    Kimin performansı yetersiz?

    Bir örnek yeterli…

    Cüneyt Çakır’ın mı?

    Cüneyt Çakır kim?

    Üç Avrupa Şampiyonasında görev aldı…

    İki Dünya Kupası maçlarında görev yaptı…

    21 Kasım -18 Aralık 2022’de Katar’da yapılacak Dünya Kupasına gidecekti…

    Dünya Kupasında üçüncü kez görev yapacak tek hakem olacaktı…

    Demek ki FİFA yeterli buluyor, bizim MHK yetersiz…

    Cüneyt Çakır, Avrupa Şampiyonlar Ligi, finali de dahil milli maçlar, Avrupa ligi maçları olmak üzere 200’ün üzerinde maçta görev yaptı…

    Cüneyt Çakır da fazla olmuş…

    Baktığınızda çok yetersizmiş…

    Komik bunlar…

    Komik bir açıklama da…

    Bu hakemler kendilerini kurum ve kurulun üzerinde görüyorlarmış…

    Sizin kariyeriniz bunların altında eziliyorsa…

    Görev vermeyeceğiniz hakemlerin günahı ne…

    Basın ve siyasetle işlerini hallediyorlarmış…

    Burada durmak lazım…

    Siyaseti önce kendinde arayacaksın Gündoğdu…

    Seni siyaseti oraya getirmedi mi?

    Güldürme bari…

    Gündoğdu’nun açıklamasında, Trabzonspor’un şampiyonluğuna garanti gözüyle bakıp, böyle bir kararın alınmasında etken olduğunu dile getirmesi gülünç…

    Şimdi ligin sonunda neler olacak neler…

    Küme düşen, şampiyonluğu kaçıran takımlar…

    Bu, görev verilmeyecek hakemlerin yönettiği maçlar hakkında Tahkim Kurulu’na gidenler…

    İşte o zaman ayıkla pirincin taşını…

    Hakem camiası fokur fokur kaynarken…

    12, 13, 14 mart tarihleri arasında oynanacak Spor-Toto 1.lig, 2. Ve 3.lig ile Bölgesel Amatör Küme, Kadınlar ligi elverişsiz hava şartları nedeniyle bir hafta kaydırıldı…

    Süper Lig oynanacak…

    Kar nedeniyle okulların tatil edildiği, insanların mümkünse dışarı çıkmamasının istendiği İstanbul’da üç süper lig maçı oynanacak..

    Maçların kaydırılma nedeni…

    Hakemlerin müsabakaları iki-üç dakika geç başlatacağı duyumunun alınması…

    Yoksa hava şartları bahane…

    Mart karı zaten 8 Mart’ta hakemlerin üzerine yağdı…

    Şimdi ise…

    Mart karı TFF ve MHK’nın üzerine yağdı…

    Bu kar nasıl eriyecek…

    Erimesi baharı bulur…

    Kar ve fırtına devam edecek…

    Çünkü TFF’nin bulunduğu Riva ve MHK’nın görev yaptığı Beylerbeyi ofislerinde gelişmeler onu gösteriyor…

    Türk futbolu alev almışken…

    Yangın yerine dönmüşken…

    Her yerde konuşan…

    Gençlik ve Spor Bakanı Muharrem Kasapoğlu sessiz…

    En azından TFF’de Başkanvekili olan, kendi kurumundaki Gençlik ve Spor Hizmetleri Genel Müdürü Mehmet Baykan’ın…

    Susması hayra alamet değil…

    Bilgi de almış olabilir…

    Yoksa talimat alamadı mı?

    Hafta içi talimat alır, TFF ve MHK üyelerini, Kulüpler Birliği Vakfını toplantıya çağırır…

    Haydi hayırlısı…

    Bu lig biter veya bitmez…

    Sonu mahkemelik olur…

    Benden söylemesi…

    Bakarsınız ki…

    Küme düşme de kalkar…

  • Ekonomi tıkırında…

    Ekonominin durumu malum.

    Dolar, Euro tüm baskılamalara rağmen yükselişte.

    Enflasyon desen TÜİK rakamları bile gizlemeye yetmiyor.

    Akaryakıta ne zaman zam geldiğini, geleceğini izlemek olanaksız gibi…

    Hemen yanı başımızda, dünyada en çok ekonomik hasarı bizde bırakacak savaş sürüyor.

    Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı, MHP’nin “iktisat doktoru” ünvanlı Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bile “Yağsız yemek olur da yarınsız Türkiye olmaz. Gerekirse kendi yağımızda kavurulur, gerekirse kendi yağımızı eritiriz” dediği bir ortamda Merkez Bankası çalışanlarına bir yazı gidiyor:

    “2022 yılı Haziran- Eylül döneminde kademeli olarak taşınma sürecinin tamamlanması planlanmaktadır. Ankara İdare Merkezi birimlerinde görev yapmakta olan çalışma arkadaşlarımız kademeli olarak İstanbul Finans Merkezi’nde bulunan Bankamız binasına en geç 1 Eylül 2022 tarihi olmak üzere geçiş yapacaktır.”

    Başkent’te, benzine, mazota gelen zamların ardından dolmuş ve özel halk otobüsü şoförlerinin kontak kapattığı, ülkenin her yanından feryatların yükseldiği, çiftçinin “tarlamızı ekemiyoruz” dediği, beşi dışında müteahhitlerin işlerini durdurduğu bir ülkede temel görevi, fiyat istikrarını sağlamak, para politikasını belirlemek” olan Merkez Bankası’nın tek bir amacı var;

    İstanbul’a taşınmak…

    Öyle büyük bir proje ki İstanbul’u dünyanın finans merkezi yapacak.

    Bunun için de Avrupa’nın en yüksek binası Merkez Bankası’nın olacak.

    İşte Merkez Bankası çalışanlarına gönderilen yazının özü bu…

    ‘Hazırlıklarınızı tamamlayın, en geç 1 Eylül’de İstanbul’da olacaksınız’ deniyor kısacası…

    İyi de bina bitmemiş henüz, hatta kaba inşaatı bile sürüyor.

    “Ne var bunda, yapan o malum müteahhitlerden birisi… Nasıl olsa yetiştirilir” derseniz taşınma öyle sandalye masa ile bitmiyor ki…

    Merkez Bankası bu.

    Havaalanının taşınmasından farkı yok aslında.

    ÖZEL TEŞVİK

    “Neden taşınıyor?” sorusunun şimdiye kadar doğru dürüst bir yanıtı yok, ama aslında taşınma işi iki yıl kadar önce başladı.

    Ümraniye’de geçici olarak bir bina kiralandı, orası da hazır olmamasına rağmen bankanın kalbi sayılabilecek genel müdürlükleri, pandemiydi, mazeretti, çoluk çocuktu dinlemeden taşındı.

    İstanbul’a gitmek istemeyenlerin bir kısmı dava açtı, bir kısmına da emekliye ayrılmaları için “özel teşvik” verildi.

    Öyle sıradan bir teşvik değil, 12 aylık brüt maaş tutarında…

    Devletin IBAN verip bağış topladığı bir ortamda sırf emekliye ayrılsınlar diye, emekli ikramiyesinin dışında, kişi başı 600- 700 bin liraya kadar özel teşvik ikramiyesi ödendi.

    Banka’nın önemli birimlerine, genç yaşında özel sınavla giren, 20-30 yılını her kademede çalışarak geçiren insanlar istemeye istemeye ayrılmak zorunda kaldı.

    EMEKLİLİĞİ GELMEYENE DE TEŞVİK

    Şimdi Ankara’da Merkez Bankası binasının büyük bölümü boş gibi…

    Kalanlara da yeni bir mesaj gidiyor:

    “Değerli Çalışma Arkadaşlarımız,

    Bilindiği üzere İstanbul Finans Merkezi projesi kapsamında Bankamız İdare birimlerinin İstanbul’a taşınması konusunda ilgili birimler tarafından çalışmalar yürütülmektedir.

    2022 yılı Haziran-Eylül döneminde kademeli olarak taşınma sürecinin tamamlanması planlanmaktadır. Bu kapsamda; İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü’nün koordinasyonunda Haziran ayı sonu itibarıyla öncelikle Ankara İdare Merkezi birimlerinde görev yapmakta olan çalışma arkadaşlarımız İstanbul Finans Merkezinde bulunan Bankamız binasına en geç 1 Eylül 2022 tarihi olmak üzere geçiş yapacaktır. Ayrıca eş zamanlı olarak Ümraniye ofisinde çalışmakta olan arkadaşlarımızın da söz konusu binaya taşınma süreçleri tamamlanacaktır.

    Sürece ilişkin gelişmeler konusunda bilgilendirmelerimiz devam edecektir.

    İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü olarak tüm süreç boyunca yanınızda olduğumuzu belirtir, kolaylıklar dileriz.”

    Belli ki emir büyük yerden, öyle bağımsız bir kurumdu falan dinlemez ve emir demiri keser…

    Ne olursa olsun Merkez Bankası İstanbul’a taşınacak.

    Bu arada İstanbul’a gitmek istemeyenlere yeni bir teşvik daha hazırlanmış.

    Emekliliğine 30 ay kalanlara da ayrılmaları halinde özel ikramiye verilecekmiş.

    Bir çeşit Merkez Bankası’na “özel EYT” modeli…

    “Emekliliğin daha gelmemiş olabilir, 30 ay beklemene gerek yok, eğer İstanbul’a gitmek istemiyorsan, davayla falan uğraşma, al özel ikramiyeni, ayrıl, zamanı geldiğinde emekli olursun” misali…

    Galiba Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın yeni Başkanı Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu haklı.

    Hani diyor ya “Türk ekonomisi başarılı bir sınav veriyor…”

    Bakmayın siz kuyruklara, gelen zamlara, kontak kapatan şoförlere…

    Ekonomi tıkırında…

  • Tuhaf zamanların aptallıkları

    Rusya ile Ukrayna arasında çok kirli bir savaş sürüyor. Savaşın kiri, sadece milyonların karşı olduğu bir savaşa, milyonların sesini baskı ve otoriterlikle kısarak tek başına bir despotun karar vermesinden kaynaklanmıyor. Savaşın kiri, milyonlarca sivil insanı yerinden yurdundan etmesinden de kaynaklanmıyor. Savaşın kiri, bağımsız bir devletin 21. Yüzyılda göz göre göre işgal ediliyor olmasından da kaynaklanmıyor. Savaşın kiri, hiçbir tarafın haklılığını hiçbir ahlaki gerekçeyle savunamayacak kadar riyakâr olmasından kaynaklanıyor. Riyakârlık belki de ahlak yoksunluğunun en pespayesidir. Size namus satar riyakâr, kendisi namussuzluğun en korkuncunu yaparken tek bir yüz kası bile bu namussuzluğa dair işaret vermez. O kadar ustaca oynar namuslu rolünü namussuz. Savaş söz konusu olduğu zaman günümüzde insan bu riyakârlıkları gördükçe nerede nasıl konumlanacağını şaşırır. Bu şaşkınlığı üstünden atan her insanın duracağı en net yer “savaşa karşı” olma konumudur. Ancak savaşa karşı olmak insana tam güvenli, ahlaklı ve sağlam bir zemin sağlayabilir. Geri kalan bütün konumlar ve taraftarlıklar, her an varlığınızı kuşkulu, itibarınızı geçersiz ve ahlakınızı değersiz hale getirebilir. Zira savaş bir insanlık suçudur; daha ötesi varlık suçudur. İnsan dâhil tüm canlıların canına kasteder savaş ve zannedildiğinin ve iddia edildiğinin aksine hiçbir savaşın kazananı yoktur. Bütün savaşlar çoğu zaman bir tarafın Pirus zaferiyle sonuçlanır. Kentler bombalanır, milyonlarca insan ya ölür ya da yerinden yurdundan edilir, milyonlarca canlı hayatını kaybeder, çocuklar patlayan silah ve bombaların yarattığı travmalarla yaralı bir benlik edinerek yollarına devam ederler. Kazanılan hangi zafer bütün bu saydıklarımı telafi edebilir?

    KÜLTÜREL AMBARGOLAR APTALCA

    Rusya’nın Ukrayna’yı işgali için Batılı ülkelerin başlattığı ambargolar arasında dikkat çekici aptallıklar ön plana çıkıyor son zamanlarda. Tuhaf zamanların aptallıkları arasında tarihe geçecek nitelikte her birisi. Misal ünlü Rus besteci ve orkestra şefi Valery Gergiev Münich Filarmoni Orkestrası’ndaki görevinden Putin yanlısı olduğu ve savaşa karşı tavır almadığı için alınmış. Ayrıca Edinburg Uluslararası Festivali’nin onur kurulu başkanlığından da istifa etmek zorunda bırakılmış. Yanı sıra ünlü soprano Anna Netrebko Putin’i açıkça kınama talebini yerine getirmediği için New York Metropolitan Operası’nın kadrosundan çıkarılmış. İşgalin başladığı ilk günlerde başını ABD’nin çektiği NATO üyesi Batılı ülkelerin Rusya’ya yönelik uygulayacağı ambargolara dair pek çok opsiyondan bahsediliyordu. Milyarlarca dolar yatırımları bulunan Rus oligarklardan başlayarak, Putin’e destek verenlerin hayatlarını çekilmez hale getirmek ambargoların başında geliyordu. Elbette Batılı pek çok ülke doğalgaz ve enerji açısından Rusya’ya bağımlı olduğu için bu tür enerji talebi içeren ambargolara cesaret etmek siyasetçilerin girişebileceği risk değildi.

    SIRADAN İNSANIN ÖFKE VE KORKULARI ASIL HEDEFİNE YÖNELMİYOR

    Küresel kapitalizm, birbirinin her an muarızı olma potansiyeli olan ülkeler de dâhil her ülkeyi gemici düğümüyle birbirine bağlı hale getirmiş durumda. Bu nedenle, belki de Rusya gibi bir ülkenin bağımsız bir ülkeyi alenen işgal etmesine diğer ülkelerden anlamlı bir ambargo girişimi gerçekleşemiyor. Bu nedenle savaşın hukuku da günümüzde karnını doyurmak için fırından ekmek çalan birisinin acımasızca cezalandırılmasına benzer riyakârlıkta yürütülüyor. Bu riyakârlık, pandeminin de etkisiyle giderek azalan kaynakların adilce paylaşılmadığı bir dünyada savaşlardan pay kapma yarışıyla bu savaşları kendilerine benzemeyenlere karşı var olan önyargılarını pekiştirme eğilimini körüklüyor. Her iki eğilim, farklı sınıflardan geliyor olsa da, dünyada barış içinde yaşama arzusunu yok etmesi açısından benzer motivasyonlara sahip. Savaştan pay kapma yarışındaki, zenginliğine zenginlik katmak isterken, farklı var oluş biçimlerine ön yargılı olanlar, kendi varoluşuna ve bütün dünyaya karşı içlerinde taşıdıkları korku ve öfkeyle yüzleşmek yerine bu vesileyle korkularını ve öfkelerini yansıtacakları düşmanlar koyuyorlar karşılarına. Bu korkunun ve öfkenin kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı ezici rekabetten, neoliberal ekonomi politikalarının yol açtığı somut ve soyut şiddetten kaynaklandığını görmeyi engelleyen kesif bir toz duman mevcut günümüzde. Bu toz duman arasında insanlar savaşın asıl müsebbiplerine hesap sormak ve onları alaşağı etmek için harekete geçmek yerine, aptallıklarını ayan beyan ortaya koyacak yan yollara sapmayı seçiyorlar. Zira bu yan yollara saparak eskilerin deyimiyle “eşeğe kızıp semerini dövmek” pek çoğuna daha kolay geliyor.

    Bu yollardan iki örnek de İtalya’dan geldi. İtalya’da Milano-Bicocca Üniversitesi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini gerekçe göstererek Yazar Paolo Nori’nin vereceği Dostoyevski dersini programdan çıkarmış. Profesöre üniversite yönetimi bir mail atarak bildirmiş dersinin iptal edildiğini. Bunun üzerine bir video yayınlayarak durumu anlatan yazarın videosu İtalya’da gündem olmuş. Neyse ki aklıselim pek çok insan bunun bir aptallık olduğunu ifade ederek üniversite yönetimine tepki göstermiş ve üniversite yönetimi kararından vazgeçmiş.[1] Bir diğeri de, 2021 yılında Dostoyevski’nin 200. doğum yıldönümü şerefine Floransa’da açılışı yapılan Dostoyevski heykelinin yıkılması talebinde bulunulduğunu Belediye Başkanı Dario Nardella açıklaması. Talebin kim ya da kimlerden geldiğine dair bilgi vermeyen Başkan, bu talebi yerine getirmeyi kabul etmeyeceğini şu cümlelerle açıklamış: “Bu, bir diktatörün ve hükümetinin delice savaşı, bir halkın diğeriyle savaşı değil. Yüzlerce yıllık Rus kültürünü iptal etmek yerine Putin’i bir an önce durdurmaya odaklanalım.”[2]

    SEBEPSİZ ŞİDDET VE MEDENİYET ARASINDAK İLİŞKİ

    Bir işgali durdurmak için bir devlete Batılı devletlerin bazı birimlerinden gelen bu ambargo girişimleri benim aklıma Michael Haneke’nin Türkçeye “Ölümcül Oyunlar” adıyla çevrilen Funy Games[3] adlı filmini getiriyor. Filmde iki temiz yüzlü, iyi giyimli ve hatta beyaz eldivenler giymiş genç, karı koca ve bir çocuğu olan ailenin evine gelir ve ödünç yumurta ister. Bu yumurta isteme mevzusu bir süre sonra gençlerin aileye yönelik başlayan sebepsiz şiddetini gerekçelendiren bir seremoniye dönüşür. Bu seremoni sebepsiz, çaresiz bırakan ve bir türlü uygulayanına gereken cezanın verilemediği ve bu nedenle izleyicide alışıldık anlatıların yarattığı özdeşlik duygusunu sarsan bir finalin başlangıcıdır aslında. Bildiğimiz klasik anlatılar genellikle izleyiciye mağdurla simbiyotik bir konum önerir ve bu konum genellikle yine izleyicide mağdurun mutlaka kazanacağı beklentisi uyandırır. Ancak Haneke’nin bu filmi hem şiddetin sebepsizliği, hem de uygulanan şiddetin cezasız bırakılması açısından izleyende hayal kırıklığı uyandırır.

    “ASIL HEDEF UZAKTADIR, ONA GÜÇ YETMEZ, LAF ANLATILAMAZ”

    İstisnaları bir yana bırakırsak Batı uygarlığının bütün anlatılarında, diplomatik iddialarında, savaş gerekçelerinde genellikle medeniyet ve barbarlık karşıtlığı kurulur. Bu karşıtlığın bize önerdiği genel kabul şöyledir: Ölümle yaşam karşıtlığında baskı, şiddet, ırkçılık, faşizm ve ayrımcılık ölümü yani tanatosu temsil ediyorsa, yaşamı yani erosu da genellikle yaratıcı bir medeniyetin baskı ve zordan arındırılmış düzeni temsil eder.[4] Oysa bu medeniyetin düzeni tamamen şiddetten de baskıdan da arındırılmış değildir. Haneke Batının ya da Avrupalının bütün anlatı ve iddialarıyla sağladığı ve siyasal stratejilerine sinmiş olan askeri, kültürel ve etik üstünlüğünü haklı çıkarmak yerine Avrupalının trajedisini yazar, anlatır. Avrupalı İkinci Dünya Savaşına yol açan faşizmi hep esefle anımsar, ancak faşizmin mikro unsurları Avrupalının ufkundan tamamen uzaklaşmamıştır hiçbir zaman. Avrupalı dolaylı yönlerden sebep oldukları savaşlar nedeniyle uzak coğrafyalardan sınırlarına akın eden mültecilerin makbullerini seçer, toplumuna entegre etmeye çalışır. Her entegrasyon çabası gibi bu çaba da seçmeci, eklektik ve ayrımcıdır. Ukrayna’nın işgaliyle yollara düşen insanlara kapılar açılır, ama Suriye’den Türkiye’yi aşarak bir şekilde denize ulaşan makbul olmayan mülteciler denizin ortasında kaderleriyle baş başa bırakılabilir. Batılı “bu düşkünleşmiş medeniyetin hallerine karşı genellikle ya duyarsızdır, ya da bilmediği bir fanusun içinde derya misali yittiğinden insanlığın acınası hallerinden haberdar bile değildir.”[5] İşte bu nedenle ölmesine sükût edilecekler ve şirazesi kaçmış bir çığlıkla ses çıkarılacaklar diye ikiyüzlü kategoriler kurulur kafalarda. Şirazesi kaçmış çığlık, genellikle asıl hedefine yönelmez. Asıl hedef uzaktadır, ona güç yetmez, laf anlatılamaz. Tıpkı sahibinin koyduğu zammı protesto etmek için kasiyere bağıran “duyarlı” müşteri gibidir ortalama Batılı. Bu tipoloji her türlü felaketin hesabını asıl soracağı kişilere ulaşamayacağını bildiği için, karşısına ilk çıkandan bu hesabı sorar. Bizde de yok mudur? Doktorların yaşadıkları şiddetin nedeni de bu değil midir? İktidarın yaratıp cilalayarak pazarladığı çarpık sağlık sisteminin yol açtığı sorunların hesabını iktidara sormak yerine karşısına çıkan ilk kolay hedef olan doktorlara kesilir sorunların hesabı. Aslında günümüz tuhaflıklar çağının ortalama aptallıklarına örneklerdir bu tepkiler.

    BATI-AVRUPADA FAŞİZMİN HAYALETİ DOLAŞIYOR

    Fransız düşünür Roland Barthes “faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” der. Batılı ülkelerde ortaya çıkan Rusya’nın işgaline yönelik bu şirazesiz tepkiler, faşizmin Avrupalının, Batılının ufkundan asla tamamen kaybolmadığının, aksine en ufak krizli anda farklı yüzlerle temayüz etmeye hazır olduğunun ispatıdır. Kuşkusuz Rusya’nın Ukrayna’yı işgali haksız bir savaşın başlangıcıdır. Sahi haklı savaş var mıdır dünyada? Belki de tek haklı savaş yurt savunmasıdır. Yurt savunmasının dahi şaibeli hale geldiği bir savaşı yaşıyoruz günümüzde. Zira Batılı “medeni” ülkeler Ukrayna’nın haklı yurt savunmasını bile gölgede bırakacak stratejileriyle haksızı haklı konuma getiriyorlar.

    “SAMİMİ SORULAR DESPOTİZMLE MÜCADELENİN PANZEHRİDİR”

    Bu tuhaf zamanların yol açtığı öfke ve korkular hak eden hedeflere yönelmediği sürece, aptalca reaksiyonlar, dönemin despotlarının zeminini sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Emin olun bu dönemin despotlarının elindeki iletişim araçları da geniş kitlelere ulaşabiliyor. Misal Putin’in haksız işgaline haklı gerekçeler oluşturmak için Batıdan doğru gelen anlamsız ambargo girişimlerinin envanterinin tutulmadığını mı sanıyorsunuz?[6] Bu envanter, Putin ve benzeri despotların etrafına daha çok kitle toplamasına yarayacak propaganda malzemesi olarak kullanılmıyor mu? Tek bir farklı ve karşı sesin etrafında fısıldamasına dahi izin vermeyen despota bu tür aptalca reaksiyonlar “hani siz demokrattınız?” haklı sorusunu sorma hakkı vermiyor mu? Bu haklılık haksız ve aptalca bir savaşın inatla sürdürülmesi için despota daha fazla güç ve motivasyon vermiyor mu? Bu tür soruların samimiyetle yanıtlanmasına her toplumda ihtiyaç var. Bir zamanların akıl çağından aptallık çağına bodoslama daldığımız bu tuhaf zamanlarda, samimi sorular ve ilkeli ve tutarlı tepkiler ile örgütlü mücadele despotizmin panzehridir.


    [1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-60585189

    [2] https://penceretv.com/guncel/floransadaki-dostoyevski-heykelini-yikalim-175057h

    [3] https://www.imdb.com/title/tt0808279/

    [4] Nilgün Tutal Cheviron (2014), “Michael Haneke Üzerine”, Haneke Huzursuz Seyirler Diler (Ed. Nilgün Tutal Cheviron), İstanbul: Eks Libris Yayıncılık, s. 10.

    [5] A.g.e., s. 11.

    [6] https://tr.sputniknews.com/20220302/batidan-rusya-hamleleri-hedefte-tarih-edebiyat-spor-temel-hak-ve-ozgurlukler-var-1054365497.html

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.