Stavros Stavrides’in güzel bir ifadesi var “müşterek dünyalar çitlerden taşabilir” diye. Stavrides; ‘tahakkümün normalleştirme süreci aracılığıyla inşa ettiği toplumsal dünyalarda farklı grupların kendilerine yer bulabilecği’ kabulü ile söylüyor bunu.
Aslında ne süreç böyle ilerliyor ne de gerçeklik. Kapitalizm, toplumsal yaşamın bütün yönlerini saran bir gerçeklik ve bu gerçekliğin sürdürülebilmesinde bu müştereklik çeşitli dışsal ve içsel algılar yaratıyor; tabi ideolojinin etkinliğini unutmadan.
İdeoloji, “müşterek dünyalara” ve kapitalizmin derinlemesine işlediği toplumun her aşamasına sızar; sınıfsal ilişkilere, gündelik yaşama, kültürel hayata, ortak kimliklere, ortak alışkanlıklara… hepsinin oluşumu, dönüşümü, örgütlenmesi ideolojilerden bağımsız değil.
Bugünlerde seyrettiğimiz savaş da faşist bir ideolojinin peşinde, o müşterek dünyaları yıkmanın, faşizmi kurumsallaştırmanın derdinde. Gözlerimizin önünde yeni bir faşizm dalgası yayılıyor ve buradaki büyük riyakârlığı görmemek için de kör olmak gerekiyor.
İki hafta önce savaşa dair yapılan riyakârlıkları ele aldığım yazının ikinci parçası olarak düşünüyorum bu yazıyı. ( https://www.medyaport.net/riya-butun-cektigimiz-riya-kahir-riya-zindan-makale,33125.html ) Buradaki ana tema ise mültecilik, faşizm ve kapitalizm üçgeni. Yazıya toplum olmaktan ve toplum oluşturmaktan girişimin sebebi de bu. Sistemin topluma yaptığı şeyi görmek için şu günlerde yaşananlar ne yazık ki “iyi” bir örnek.
Yazıyı sürdürürken bazı temel kabullerle ilerleyelim. Öncelikle savaş kötüdür; Ukrayna’da da olsa Suriye’de de olsa savaş çok kötüdür. Savaşı çıkaranlar değil, savaşla ilişiği olmayan insanlar, hayvanlar, doğa öder bedellerini. Bu sebeple Ukraynalı mülteci de mültecidir, Afganlı, Suriyeli mülteci de. “İyi” mülteci, “kötü” mülteci ayrımı yapamazsınız, yapmamalısınız. Unutmayalım savaşı çıkaranlar, çıkmasını sağlayanlar, sistemin yılmaz bekçileri; bedelini savaştığı topraklardaki canlılara ödettiği kadar, savaşmadığı topraktakilere de yükler. Bunu Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya olanlardan sonra hep birlikte gördük ve adres Batı olduğunda da görüyoruz. Daha da çok göreceğiz. Ancak gördüğümüz şey sadece bir trajedi olarak düşünülmemeli. Sosyalistler/ Marksistler savaşları sadece insani trajedi olarak ele almazlar. Her olguya gerçekliğin her yönünü ele alarak yaklaşırlar; yaratılan illüzyonu tek boyuttan irdelemezler ve temelinde savaşları çıkaran esas sebebin sınıflı toplum yapısı olduğunu bilirler. Bu yüzden temel hedef kapitalizmin kendisi olmak zorunda…
Günlerdir Avrupa’nın faşizme olan özlemini izliyoruz. Evet, faşizm kapitalizmin has evladıdır. Kapitalizmin her krizinde, her çıkmazında imdadına faşizm yetişir.
Faşizmle zaten ilkesel olarak hiçbir alıp veremediği olmayan bir Avrupa var bu kez karşımızda. Bugün deli saçmasına varan, gündelik yaşamda gündelik faşizmler üretmeye vardıran birtakım uygulamalarla ve diskurlarla karşı karşıyayız. Bu durum Avrupa’nın riyakârlığını ayan beyan gösterdiği gibi, böyle bir riyakârlığı saklama gereği duymadıklarını da gözler önüne serdi.
Bütün Batı medyası ve Batılı ülkelerin yöneticileri Ukrayna’daki neo-nazilerin varlığını bililtizam ısrarla geçiştiriyor. Küçük, önemsiz bir ayrıntı gibi bahsediyor; öyle görünmesini istiyor. Hatta Hitler’de övecek yan bulanlar da ortaya çıkıyor. Bir neo-nazi tiradı izliyoruz. “Medeni” Batı’nın “civic values” sahibi Hitler’i varmış… bu korkunç manzarayı bir şeylerin arkasına saklama gereği de duymuyorlar. Batı’da oluşan histerik ortamın altında yatan açık faşist reaksiyonerlik veya yedekte tutulan ve tehlike anında salınan canavar gibi.
TV kanallarında, gazetecilerin söylemlerinde, yöneticilerin demeçlerinde, Bulgaristan’dan İngiltere’ye dek mülteci ayrımı ve faşizm pratikleri iç içe gelişiyor. Burada ırkçı uygulamalar da hem Ruslara hem de mültecilere yönelik uygulanıyor.
Yaşanılan bir dizi “manyaklık” –diyeceğim– var ortada. Manyaklık deyince herhangi bir ideolojiden uzak sanılmasın veya sisteme hizmet etmediği düşünülmesin; aksine gündelik faşizmler dediğim şeyin merkezi haline geldi bunlar. Örneğin TikTok ve Netflix Rusya’daki hizmetlerini askıya aldı. Facebook ve Twitter çeşitli erişim engelleri getiriyor. Facebook ve Instagram, Ruslara yönelik şiddet çağrılarına geçici olarak izin vereceğini açıkladı.
NATO’nun/ABD’nin tercihleri söz konusu olunca suç da suç olmaktan çıkabiliyor. Bu konuya dair Reuters ve BBC haberlerine göre, “Vladimir Putin’e ölüm”, “Lukaşenko’ya ölüm” demek artık ihlal değil. Bu geçici kural değişimi, Ermenistan, Azerbaycan, Estonya, Gürcistan, Macaristan, Litvanya, Letonya, Polonya, Romanya, Slovakya ve Ukrayna’da geçerli olacak. Neden bu ülkeler? El-cevap; hepsi eski Sovyet ülkeleri… Sosyal medya platformlarının kapitalist sistemin, ABD’nin/NATO’nun ideolojik aygıtları gibi çalıştığı, işlev gördüğü açık…
Diğer taraftan; Rus sporculara, sanatçılara, öğrencilere ayrımcılık ve ırkçılığın diz boyu olduğunu görüyorsunuz. Rus edebiyatına ve sanatına saldırılıyor. Rus kedisine, Rus köpeğine yasak getiriliyor. Rus pasaportlular için çeşitli işletmelerin “gelmesinler” mesajı yayılıyor, ilanlar veriliyor. Rusların hesaplarına konulan engeller yanında, Rus haber sitelerine de sansür uygulanıyor. Ruslara yönelik şiddet çağrılarına izin veriliyor. Yalan haberler dört bir yanda… Görünen şey basit aptallaşmalar değil; düpedüz faşizm yaşanıyor.
Münih’te özel bir hastane, ‘belirsiz bir süre boyunca Rusya ve Belarus vatandaşlarını tedavi etmeyeceğini duyurdu. Sonra Almanya’da Rus okulunu kundaklama girişimi diye bir haber geldi. Neyse ki sadece hasar oluşmuş. Almanya savaş suçlusu olduğunu dahi unutabilir ancak biz unutmayalım o geçmişi, faşizmin beşiği/belleği ve ana kaynağı olduğu hallerini. Eco’nun “kök-faşizm” dediği musibetin ta kendisi olduğu günleri. Şimdiki ana arter olarak Ukrayna’nın seçildiğini, Doğu Avrupa’da “nazi voltranı”nın yıllardır beslendiğini; Ukrayna’da neo-naziliğin yerel bir olgudan ibaret olmadığını, NATO ekseninin ideolojik manivelası olduğunu…
Yalan haber üretme işi de faşizmi besliyor. Ukrayna tarafından Rusya’nın hastane bombaladığı iddia ediliyor, görüntüler her yerde yayınlanıyor, ardından Rusya bununla ilgili kendi açıklamalarını yapıyor, yalan olduğu ortaya çıkıyor.
Delilik hali her şeye sirayet ediyor. Bir bakıyorsunuz, Rusya’ya “tepki koyma” yarışında sahneyi Pink Floyd alıyor. 1987’den sonraki eserleri ve David Gilmour’un tüm solo kayıtları Rusya ve Beyaz Rusya’daki tüm dijital müzik sağlayıcılarından kaldırılıyor. Aklı başında sandığınız bazı ünlü isimler, durdukları yerden bir deliliğin paydaşı oluyor. Ancak bu ortak delilik hali, hem faşizme hem Avrupa’ya hem ABD’ye yarıyor.
Tüm bunlarla Avrupalıların politik bilinçaltına, II. Dünya Savaşı öncesinde Yahudilerle ilgili ne ekilmiş ise bugün de Ruslarla ilgili yapılanlarda benzerlik bulmak mümkün. Dahası Sovyetler zamanı da işin içine dâhil edilmeye çalışılıyor. Her gün sıradan Ruslara karşı, hatta ölüsüne ve hayvanına karşı yeni bir yaptırım haberi geliyor. Dünya kamuoyu da bu korkunç günleri sadece izliyor.
Bu işin başka bir yönü de mülteciler. Mülteci olmak elbette çok kötü ve hepimiz mülteci olabilecek bir noktadayız. Ama dünyada bazıları daha çok mülteci iken bazıları ölümü hak eden mülteci oluyor.
Bakın İngiltere Prensi William: “Afrika ve Asya’da kan ve savaş görmek oldukça normal. Ama Avrupa’da değil. Böyle şeyler Avrupa’ya çok yabancı kavramlar. Ukrayna’ya giden gönüllülerin arkasındayız” diyebiliyor. Utanmadan, sıkılmadan, kibirle söylüyor. Afrika’dakiler ve Asya’dakiler ölebilir diyor. Avrupalı faşist riyakârlık, tam bir İngiliz riyakârlığı…
Yıllarca kan kustu o topraklar, sömürgeliğin ve emperyalizmin uygulama merkezi oldular. Son yıllarda en iyi bildiğimiz yer oldu Suriye. 12 milyondan fazla Suriyeli mülteciye sebep oldular. Ama Ukraynalı mülteci; mavi gözlü, sarı saçlı ve Avrupalı…
Batı’nın Afgan mülteciler, Suriyeliler, Kuzey Afrikalı mülteciler için ördüğü duvarlar, çektiği, dikenli teller, inşa ettiği toplama kampları; Ukraynalılar için düşünülmedi. Batı’nın bu konudaki ikiyüzlülüğüne değinmeden geçmemek gerekir bu savaşı konuşurken.
Afrikalı, Asyalı mültecilere gereksiz insanlar muamelesi yapan Batı, Ukraynalılar için hazır bir ruh haliyle her türlü imkânı seferber edebiliyor. Afrikalı ve Asyalı mültecilere “lüzumsuz fazlalıklar” gözüyle bakanlar, yanlış hesaplanmış askeri girişimlerinin sonrasında Ortadoğu’yu derin bir çözümsüzlükle baş başa bırakıp, halklarını ucuz emek deposuna dönüştürürken Ukraynalılara içlerinden bir dünya inşa edebiliyorlar. Bu kötü mü? Değil elbette; ama Asyalılar ve Afrikalılar için nasırlaşan ahlakları, vicdani körlükleri, sınırlarda takılan çelmeleri var.
Hatta görüyoruz Ukraynalılar –ne güzel ki– hayvanlarını da götürmeye çalışıyorlar. Görüntüler sık sık veriliyor sosyal medyada, haber kanallarında. Ancak düşünüyorum da Suriye’de hiç kedi, köpek yok muydu? Başka canlı yaşamı veya tarihi eserleri veya kültürel varlıkları…?
Biliyorsunuzdur Ukraynalı bebekler için bir rehabilitasyon merkezi ayarlandı. Bu da çok iyi bir şey; ama Aylan bebeğin cansız bedeninin Bodrum’da sahile vurduğunu, Ege Denizi’nin bir mezarlık olduğunu anımsayınca tüm bunlar riyakârlığın dik alası gibi geliyor.
Boğularak ölen çocuklar, açlıktan ölen çocuklar, donarak ölen çocuklar, yaşamak için savaş veren ama görünmeyen çocuklar…
Yunan sınırında, Polonya sınırında, Belçika sınırında… donarak yok olanlar, ateş açılanlar, işkence görenler, açlıktan kırılanlar… kimdi bunlar? Yeryüzünün lanetlileri mi?
Ukraynalılar için Michel Agier’in deyimiyle, “temiz sağlıklı ve görünür dünya” kurulurken, diğer yanda kalıntı “artıklar”ın karanlık, hastalıklı ve görünmez dünyası… Asyalı ve Kuzey Afrikalı mülteciler için “her türden istenmeyen nüfusu koymak için kullanılan” kamplar…
Amerikan CBS kanalı, Kiev’i diğer savaş bölgelerinin aksine “nispeten medeni, nispeten Avrupalı” bir şehir olarak nitelendiriliyor. Yine Batı medyasında “Netflix seyreden orta sınıf Ukraynalıların farklı olduğu” yolunda yorumlar yapılıyor. “Burası on yıllardır kaosla yaşayan Irak veya Afganistan değil. Burası böyle şeyleri görmeyi hiç ummadığınız medeni Avrupalılara has bir kent.” diyen gazeteciler üşüşüyor. O kaosu var edenin Batı olduğu, kapitalizm olduğu gerçeğinden sanki bihaberler… düpedüz geri zekalılar mı; yoksa bu bir çeşit ideoloji mi? Gerçi ikisi de fark etmiyor; çünkü faşizm aptallaştırır…
Macar kameraman Petra Laszlo’nun, 8 Eylül 2015’te kucağında çocuğu olan bir mülteciye çelme takışını hatırlayın… Başbakanının açıklamalarını… “Bütün teröristler göçmendir” dediğini…Orban’ın faşizmi bugün Avrupa’yı mayalıyor.
Rus ordusu Ukrayna yerine Avrupa şehirlerini bombalasaydı durumun nasıl olacağına dair tuhaf videolar hazırlanıyor. Oysa Suriye’ye, Afganistan’a, Libya’ya… bombalar düşebilir. Hatta şehirleri, insanları, hayvanları, doğası haritadan silinebilir. Yeter ki Avrupalılar yaşasın!
Avrupa milyonlarca Ukraynalıyı ağırlamaya hazırlanıyor; hazırlansın… AB ülkeleri, şimdiden bu kişilere geçici oturum, çalışma izni, sosyal yardımlar vs. planlıyor; planlasın… Bunlar kat’a bir eleştiri konusu değil. Mesele ikiyüzlü tavırlar, faşizmi yayma, onaylama… Mesele kapitalizm için katli vacipler belirlemeleri, mesele mülteci olmalarına sebep oldukları ülkelerin insanlarını ölüme yakıştırmaları… Avrupa’nın Ukraynalılar için kurdukları mülteci duyarlığı, onların Asyalı ve Kuzey Afrikalı mültecilerin on yıllardır göçünün sebebi olduklarından ve onları sınır boylarında, denizlerde ölüme terk etmelerinden duydukları nadim tövbekarlıklarından değil, Ukraynalıları kendilerinden, uygar dünyanın bir parçası olarak görmelerinin aymazlığı…
Kendisini Avrupalı gören Bulgaristan Başbakanı Kiril Petkov Ukraynalı mültecileri “eğitimli, vasıflı ve akıllı” olarak niteliyor, “Burada alışık olduğumuz ve ne yapacağımızı bilmediğimiz geçmişi belirsiz insanların yer aldığı mülteci dalgası yok.” diyerek ülkesinin de, faşizmin de fikrini özetliyor.
Ama durun. Ukraynalı mültecilere gösterdikleri hoşgörü de zaman zaman tıkanıyor, niye mi; çünkü faşistler, ırkçılar… Bakınız Ukrayna’daki yabancı öğrencilere, özellikle Afrika kökenli olanlara yaptıkları şeye. Beyaz ten, mavi göz, sarı saç istiyorlar. Sarışınlar sorgusuz alırken, diğerlerinden “evrak” talep ediyorlar. Trenlere, otobüslere binmeye çalıştıklarında “Afrikalılar binemez” diyorlar. Sınır kapılarında öncelik “beyazların” diyerek onları günlerce bekletiyorlar. “Renkli insanlar insin” diye sesleniyorlar. Sınır kapılarında “beyazlar” buraya “diğerleri” şuraya diyerek iki ayrı sıra yapıyorlar.
Eric Hobsbawm “yabancı düşmanlığı ve ırkçılık, tedavi değil semptomdur” diyor. Faşizm “tedavi edilebilir” bir hastalık değildir, bilinçli bir tercihtir; ancak yapılan ırkçılığın, faşizmin ayak sesleri olduğunu, Hobsbawm’ın cümlesi üzerinden okuyabiliriz.
Yani meselemiz çok açık. Teorik / kuramsal mülahazalar yetmez, yetmiyor da… Aklın ve yaşamın pratik düşmanlarıyla da savaşmalıyız.
Görüyoruz ki Rosa haklı çıkıyor; “ya sosyalizm ya barbarlık.”