Bu eylemin kurumsallaşmış hali Alevi inancında “dara durmak” ya da “dara çekmek” şeklinde vuku bulur. Aslında her cem başlangıcında verilen “akşam hayırlısında” cemin o anki yetkili dede ya da babası katılanlara bir çağrıda bulunur. “Hatanız, kusurunuz varsa ortaya dökün, saklarsanız kendinizin ortaya koyarsanız cemindir” denir bu çağrıda özetle. Bu şu anlama gelir: Hatanız ya da şikâyetiniz varsa ortaya koyun ki çözüm bulalım, hiç kimsenin içinde bir başkasına karşı kin, öfke, husumet ya da en hafif deyimle kırgınlık kalmasın. Kalmasın ki, huzurumuz daim olsun. Bu geleneğin günümüz Alevi topluluklarında ve cemlerinde hakkıyla uygulanıp uygulanmadığı tartışması bir yana bir işlevi vardır. Yüz yüze bakan insanlar, içinde birbirine karşı kırgınlık ve kin barındırarak yaşamasın. Bu kin zaman içinde büyüyerek düşmanlığa dönüşmesin. Düşmanlık çatışmalara yol açmasın. Çatışmalar, toplumları içten içe çürütmesin. Bu çürüme toplumu içinde yaşanamaz hale getirmesin. Topluluğun içindeki her birey birbirine güven duyarak huzur içinde yaşasın.
‘BAŞKASININ YERİNE UTANMAK’
2019 yaz aylarında Anayasa Mahkemesi’nin Barış İmzacıları ile ilgili aldığı “bildiriye imza atmak ifade özgürlüğü kapsamındadır” kararının ardından hala akademide çalışmaya devam eden meslektaşlarıma yönelik olarak bir yazı kaleme almıştım.[1] Yazının başlığı “Başkasının Yerine Utanmak” idi. Bu yazıyı yazmamın üzerinden üç yıldan fazla zaman geçmiş. Bu zaman içinde bildiriye imza vermekten dolayı hakkımızda açılan ceza davaları beraatla sonuçlandı. Seyahat özgürlüğümüzü hukuksuz şekilde engelleyen pasaport tahditleri kaldırıldı. Ben kişisel olarak yurtdışından bulduğum ve çağrıldığım burs ve pozisyonları tahdit nedeniyle kaybettim. Pandemi patlak verdi. Pek çok şey değişti hayatımızda. İnsanlar pandemi nedeniyle hem mekânsal hem de psikolojik olarak kapandı. Ben bahse konu o yazıda meslektaşlarıma, elbette bazılarını istisna tutarak “ihraç edilirken ses çıkarmadınız, bari şimdi ses verin de sizin adınıza bizi utanmak zorunda kalmaktan kurtarın” demiştim. O zamandan bu zamana iktidarın otoriterleşme eğilimi arttı. İktidar otoriterleştikçe her kesimden insan sinip kabuğuna çekildi. Şimdi 2017’de OHAL Komisyonu’na yaptığımız göreve iade başvurularına ret kararları çıkmaya başladı. Bana karar kaderin cilvesi midir nedir 24 Kasım Öğretmenler Günü tebliğ edildi. Ne talih ama!!!
ÇÜRÜME, YOZLAŞMA VE ÜNİVERSİTELER
2016’daki darbe girişiminden bu yana pek çok kurumdaki dönüşümden, daha doğrusu yozlaşmadan üniversiteler de fazlasıyla payını aldı. Türkiye’nin en köklü üniversitelerinden birisine kayyum olarak atanan intihalci rektörden bütün akrabalarını akademik idari demeden yönettiği üniversitenin kadrolarına yerleştiren rektörlere, hiç doktorası olmadığı halde doçentliğe kadar yükselip, tam bu aşamada foyası bir şekilde ortaya çıkan sözde akademisyenden bütün akademik unvanlarını parayla yazılmış tezlerle alanına kadar pek çok dönemin ruhuna uygun figür türedi bu süre içinde. Kuşkusuz bu tür figürler hep vardı. Bu ülkenin üniversitelerini idare eden merkez olan YÖK’ün ilk başkanının meşhur bir intihalci olduğunu bilmeyen yoktur herhalde. Değişen bu tür figürlerin istisna olmaktan çıkıp norm haline gelmesi oldu.
SUSKUNLAR, AKADEMİ VE İNSANLIK!
2016’da başlayıp 2017 Şubat ayında Ankara Üniversitesi’nde tamamlanan akademisyen ihraçları devam ederken bazıları istisna olmak üzere pek çok meslektaşımız muhtelif stratejiler ve gerekçelerle bizlerin ihraçlarına ses çıkarmadılar. Solculuğuyla, Marksistliğiyle meşhur bazıları ihraç akademisyenlerle dayanışma için gelmiş olan milletvekilleri koridorlarda dolaşırken boy gösterip, onlar gittikten sonra kapılarını kapatıp odalarına çekildiler. Bazıları fakültenin selameti için ses etmedi. Bizler onların gözünde genelin çıkarı için feda edilebilecek istisnalardık zira. Bazıları için husumet içinde bulundukları bazı meslektaşları layığını bulmuştu. Belki bazıları da içlerinden kadro itibariyle kendi önlerini tıkayan taştan kurtulduklarını düşündüler. Kadrolar ihraçlarla boşalınca onların önleri açılmış, “hak ettikleri” unvan ve kadrolara rahatça ulaşabilmişlerdi. Belki kadrolar alındı, belki fakültenin görünürdeki selameti kurtuldu. Ancak bu süre içindeki suskunluklar, akademik ve insani niteliğe önemli ölçüde zarar verdi. Mutlak bir itaatin hâkim olduğu, herkesin söyleyeceği sözden, yazacağı yazıdan dolayı akademideki varlığının devamından endişe duyduğu bir ortamda akademik nitelik de kalmadı. “Biz gittik, akademi bozuldu” demiyorum elbette. Akademide hep bir bozulma vardı. Ancak açık bir hukuksuzluk sonucu bizler üniversitelerden gönderilirken susulduğu için alametifarikası özgürlük olan üniversiteler mutlak itaatin ve sessizliğin hâkim olduğu, yozlaşmış devlet dairelerine dönüştü.
SUSKUNLARLA HELALLEŞMEK MÜMKÜN MÜ?
Bizler üniversitelerden ihraç edildiğimizde “böylesine yozlaşmış, akademik özgürlüğün yok edildiği bir üniversiteye yakın zamanda dönmek istemeyiz, eğer bir gün dönersek, yeniden akademik özgürlüğün konuşulduğu, yapısal sorunların tartışılarak çözümler bulunmaya çalışıldığı bir üniversiteye dönmek isteriz” demiştik. Bizlerle birlikte toplumun pek çok kesimine karşı hoyratça hukuksuzlukları reva gören ve otoriterleştikçe nobranlaşan, nobranlaştıkça rasyonalitesini yitiren bu iktidar elbet pek yakında ülkenin başından gidecek. İşte o zaman bütün yozlaşmış ve işlevini yitirmiş kurumlar gibi üniversitelerde de bir restorasyon gerekecek. Bizler de elbette görevlerimize döneceğiz. Buna ihraç edilen bütün meslektaşlarımın inancı sonsuz. Zira haklılığımıza inancımız da sonsuz. İnsana haklı olmak kadar güç veren başka bir şey yok sanırım bu dünyada. Bu inançla bir gün görevlerimize iade edildiğimizde bu hukuksuzluğu reva görenlerin yargılanması ve hesap vermesi için de elimizden geleni yapacağız. İdari pozisyonda bulunarak bu kadar yıldır çok sevdiğimiz mesleğimizden bizleri, çok sevdiğimiz öğrencilerimizi bizlerden mahrum bırakan örneğin Erkan İbiş gibilerle elbette hukuken de hesaplaşacağız. Kararları alıp uygulayanlarla hesaplaşmak işin kolay yanı. Zor olanı nedir biliyor musunuz? İdari pozisyonda olmayıp, hatta bizlerle zamanında dostluk, arkadaşlık ahbaplık da etmiş olan meslektaşlarımızın suskunluğuyla hesaplaşmak. Hesaplaşmayı geçtim, helalleşmek ne kadar mümkün olur o gün geldiğinde şimdiden öngörmek mümkün değil. Tarafsız bir büyüğün gelip öpüşün barışın demesiyle olacak bir iş değil bu zira. Ben bir gün suskunluğa bürünen bu meslektaşlarımla aynı tez jürisinde nasıl yüz yüze bakacağımı şimdiden düşünüyorum ve yüzüm kızarıyor. O gün geldiğinde, bu meslektaşlarım benim yüzüme mahcup olmadan nasıl bakacaklar çok merak ediyorum.
Eğer bir gün bizler için olmasını bırakın kendilerine bu suskunluğu reva gören meslektaşlarla özgür bir akademinin yeniden kurulması için beraber çalışacaksak, elbette helalleşmek ya da hesaplaşmak gerekecek. Bu meslektaşlarımın yüzüne karşı yaptıkları şeyin ne kadar vahim olduğunu dile getirmeden ve bu dile gelen şeyin haklılığını bu meslektaşlar kabul etmeden helalleşmek mümkün değil. Bunu birbirine darılmış iki ergeni bir aile büyüğünün gelip “öpüşüp barışın, siz kardeşsiniz” diyerek halledebilmek mümkün değildir. Benim aklıma helalleşme denilince böyle bir manzara geliyor. Bunun yerine Alevi geleneğindekine benzer şekilde dara durmak daha anlamlı görünüyor. Eğer yeni bir özgürlük ortamı kuracaksak, hata yapanlar dara çekilecek, hataya muhatap olanlar da kırgınlığını bu darda dile getirecek. Ancak böylesi bir hal ve koşulda yeni bir akademi kurmak için anlamlı bir adım atılabilir. Bunu şimdiden konuşmak, hesaplaşmayı ruzu mahşere bırakmamak gerekir.
[1] https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/09/20/baskasi-yerine-utanmak
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.
Bir yanıt yazın