Eşrefi Mahlûkat[1]

İster pagan olsun isterse de semavi bütün yaratılış mitosuna dayalı dinler farklı varsayımlarla da olsa insanın bütün varlıklar (tabi ki yaratılış mitosunun jargonuna göre yaratıklar) içindeki en mükemmel, en üstün, en şerefli, en akıllı, en mütekâmil (gelişkin) varlık olduğu iddiasına yaslanır. Bu iddia aynı zamanda mütekâmil bir varlık olarak insana bütün canlılara, doğaya velhasıl insanın etrafındaki canlı cansız bütün nesnelere hükmetme yetkisi ve hakkı vehmeder. Bu antropik ya da antropomorfik bakış açısı, dünyanın bizi yarattığı değil de tam tersine dünyanın bizim için yaratıldığı fikrine dayanır. Antik Yunandaki filozoflar arasında da bu tartışma yaygındır. Hatta antropomorfizm ifadesinin kökeni de bu tartışmadan gelir. Ksenophon M.Ö. 570’te Homeros’un tanrıları insan biçimli tasvir eden şiirine yönelttiği itirazda, tanrıların pekâlâ atlara da benziyor olabileceğine dikkat çeker.[2] İnsanların tanrıları insan biçimli tahayyül etmesinin altında bir kibrin barındığını Ksenophon alaycı bir şekilde dile getirir burada. Ancak iki bin beş yüz yıl önce yine bir insan tarafından dikkat çekilen insana dair bu kibir, belli ki eksilmemiş artmıştır ve bütün semavi dinlerin içine sinerek günümüz modern insanın alametifarikalarından birisi haline gelmiştir.

İNSANI DİĞER CANLILARDAN AYIRAN ÖZELLİĞİ

Homo Sapiens türü kuşkusuz işbirliğine aşırı yatkın olmasından, bu işbirliğini mümkün kılacak bilişsel zekâsı ve bu zekâyla iletişim araçları geliştirebilmesinden, bu geliştirdiği araçlarla türünün diğer bireyleriyle etkin bir işbirliği kurabilmesinden ve tabi ki bütün bu parametrelerin sağladığı bir ahlaki normlar sistemi geliştirebilmesinden dolayı diğer canlılardan ayrışıyor.[3] Ancak bu ayrışmaya yol açan nitelikler, belli tarihsel dönemlerde türümüz için büyük avantajlar sağlarken, belli dönemlerde irrasyonel ve kendini bilmez bir fütursuzluğa yol açıyor. Bir kere insan türü, bilişsel zekâsını her zaman sadece hayatta kalma yönünde kullanmıyor. Bazı durumlarda hem kendi türünü hem de içinde yaşadığı doğayı yok etmeye yol açacak kadar sömürmeyi meşrulaştıran argümanları savunmasını da sağlayacak gerekçeler üretebilmesini sağlıyor bu bilişsel zekâsı. Bunu meşrulaştıran en temel argüman olarak ise karşımıza en mükemmel ve gelişmiş varlık olma iddiası çıkıyor. Gerçekten de bu gelişmişlik, içinde yaşadığımız dünya ve doğa ile barış içinde yaşamamızı sağlayabiliyor mu? Bu sorunun yanıtına samimiyetle evet diyebilmek günümüz koşullarında mümkün görünmüyor.

DOĞAYI VE KENDİ TÜRÜNÜ SINIRSIZCA SÖMÜRME AYRICALIĞI

Bu argüman, insanlık tarihinin neredeyse her döneminde kurulmuş tüm uygarlıklara hem doğayı hem de kendi türünü sınırsızca sömürme ayrıcalığı vermiş. Doğada hayatta kalmak için diğer canlı türlerini avlamak, o canlı türlerinin yaşam alanlarını işgal ederek oralarda yine evcilleştirdiği bitkileri beslenmek için yetiştirmek başlangıçta doğal ve içgüdüsel bir eğilim iken, kalıcı bir kültür örüntüsü haline gelmiş. Bu tartışma kuşkusuz uzun antropolojik araştırmaların ve arkeolojik verilerin konusu. Bunu fazladan uzatmanın lüzumu yok. Burada benim asıl anlatmak istediğim şey, hayatta kalmak için doğanın bir parçası olduğunu kabul ederek yaşamak mı, doğaya üstünlük sağlamaya çalışarak onunla çatışmak mı önemli olan?

Aslında bütün bunlar dönüp dolaşıp insanın din, kültür, ahlak ve estetik gibi yine bilişsel zekâsıyla geliştirdiği soyut kavramların bir yanıyla ne kadar somut olduğunu göstermesi açısından önemli tartışmalar. Ancak insanın bilişsel zekâsının ürünü olan ahlaki normlarla sevgi, aşk, nefret, haset, kıskançlık gibi duyguların pek çoğu da somut ihtiyaçların ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle baktığımız zaman bilince dair tartışmalar da insanı diğer canlılardan görünürde üstün tutan yönleri öne çıkarıyor. Ne var ki, hem bilinç hem duygu, hem de zekâ gerçekten tek başına insanın doğayla bütünleşik şekilde ve barış içinde yaşayabilmesini engelliyor çoğu zaman belki de. İnsanın türüne ilişkin vehmettiği bu üstünlükler, aşırı yorumlandığı zaman onun için bir üstünlük olmanın ötesine geçip bir dezavantaja dönüşüyor. Doğaya ve türünün özelliklerine yabancılaşan insan türünü ayakta tutan işbirliği ve dayanışma davranışlarını bir yana bıraktığı anda, bu üstünlükler onu yıkıma götürecek sonuçlara yol açabiliyor.

DAYANIŞMA VE SOSYALLEŞME DUYGUSU

Pyotr Kropotkin, evrimin bir faktörü olarak gördüğü karşılıklı yardımlaşmanın, sevgi ya da merhamet gibi duygulardan ziyade, insanın hayatta kalmak için ihtiyacı olduğunu bildiği dayanışma ve insan sosyalliğinden kaynaklandığını ileri sürer. Bu iddiasını destekleyecek hem insan sosyalliği içinden hem de hayvanlar âlemi arasından yüzlerce örnek verir çalışmasında: “İnsan ahlakı yalnızca kişisel sevgi ve sempatiye dayandırıldığında, tüm olarak ahlak duygusunun anlamı da kısıtlanmış olur. Elime bir kova su alıp komşunun alevler içindeki evine koşmamı sağlayan şey, -çoğu zaman hiç tanımadığım- komşuma duyduğum sevgi değildir, bu daha belirsiz olsa da çok daha yaygın bir duygudur: Dayanışma ve insan sosyalliği duygusu. Hayvanlar için de durum aynıdır.”[4] Ne var ki, insanı diğer canlılardan ayıran belki de en önemli şey, evi yanan komşunun evini söndürmek üzere bir kova su alıp gitmenin yanı sıra, bizatihi o evi yakmaya sevk edecek nefret duygusuna da kolayca kapılabilmesidir. Maalesef, karşılıklı yardımlaşma duygusu ve insan sosyalliği günümüz kapitalist üretim ve rekabet koşullarında geri plana itilmiş, komşunun yanan evini söndürmek şöyle dursun, bizatihi o evi yakmaya yöneltecek nefret de yaygınlaşmıştır.

İnsanı diğer canlılardan “üstün” kılan bilişsel zekâsı, ona sadece diğer canlılar karşısında bir üstünlük kurmasına yol açmamış, kendi türü içerisinde de hiyerarşiler oluşturmasına neden olmuştur. Sömürgeciliğin en temel meşrulaştırıcı argümanları arasında, sömürgeleştirilen topraklarda yaşayan insanlar karşısında sömürgecilerin üstünlük taslaması değil miydi? Daha elli yıl öncesine kadar, beyaz adam, siyahların hayvandan farkı olmadığı iddiasıyla onları köle olarak kullanmıyor muydu? İnsanın doğa ve diğer canlılar karşısında takındığı üstünlük taslama tavrıyla kendi türü karşısında takındığı bu tavır arasında pek bir fark yok. Doğayı ve bütün canlıları, özellikle semavi dinlerin de iddia ettiği gibi “insana hizmet etmesi için yaratıldığı” gibi bir inanca saplandığınız anda, bu iddia kolayca kendi türü içerisindeki efendi-köle ilişkisine evrilebiliyor.

SİYASAL İSLAM TEMSİLCİSİNİN EMPERYALİZM KARŞISINDA TAVRI SAMİMİ DEĞİLDİR

Bütün bu anlattıklarımdan yola çıkarak diyebilirim ki, insanın “eşrefi mahlûkat” olduğu iddiası ve fikrine saplı kaldığınız anda, dinen ya da ahlaken sömürü ve eşitsizlik karşısında sahici bir tavır takınmanız imkânsızdır. Türkiye’de Siyasal İslam’ın ve onun temsilcisi siyasi partinin ve tabi ki bu siyasi partinin tek adamının emperyalizm ve sömürgecilik karşısında takındığı tavır hiç değilse bu nedenle bile hiçbir zaman sahici ve samimi olamaz. Bu zihniyete sahip bir siyasi geleneğin ağzı sömürüye karşı çıkarken elleri kocaman bir kepçeyle yoksulların midesinde kalan son kırıntıları kazımakla meşguldür. Dili tüm canlılara karşı merhamet göstermek gerektiğini dillendirirken kolları canlıların yaşam alanlarını cehenneme çeviren korkunç araçları kullanır. Kalbinden ağaçların baharda yeşeren yapraklarına karşı sevgi hissi geçerken aklı o ağaçları keserek açılacak yollardan geçecek araçların sürücülerinden alınacak dolarlarla meşguldür. Bu nedenle ülkeyi hem ekonomik hem siyasi hem de ekolojik olarak cehenneme dönüştüren bir siyasi partinin liderinin sokak hayvanları üzerinden de toplumu bir ayrıştırma yoluna gitmesine şaşmamalı. Doğayı ve tüm canlıları kendi hizmetine sunulmuş nesneler olarak gören bir zihniyet, kendi türünü de doğayı sömürdüğü gibi sömürmekte bir beis görmez. Öncelikle böylesi bir bakış açısından kurtularak tüm canlıları varlığımızın bir parçası olarak görmeyi öğrenmek gerekir. Bunu öğrenmediğimiz sürece bizi diğer canlılardan üstün kıldığını düşündüğümüz araçsal aklımız tümden yok olmamıza yol açacak.

[1] Bu ifade asıl olarak İslam dininin kitabı Kuranı Kerim’e atfedilir. Şu ayet asıl olarak insanın tüm canlıların en üstünü olduğuna delil olarak gösterilir: “Andolsun biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.” (İsrâ, 17/70)

[2] Franz de Waal (2017). Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz?, (Çev. Ahmet Burak Kaya), İstanbul: Metis, s. 33.

[3] Michael Tomasello (2018). İnsan Ahlakının Doğal Tarihi, (Aylin Onacak), İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, s. 13.

[4] Pyotr Kropotkin (2001). Evrimin Faktörü Karşılıklı Yardımlaşma, (Çev. Işık Ergüden ve Deniz Güneri), İstanbul: Kaos Yayınları, s. 9.

Yazar Hakkında

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir