Yazar: medyaport net

  • Belediye başkanının köyünde 2B yağması

    Belediye başkanının köyünde 2B yağması

    Uzun süredir 2B tartışmalarının odağında olan Antalya’nın Kaş ilçesinde, Kaş Belediye Başkanı Mutlu Ulutaş’ın da köyü olan Sahil Aklar Köyünde ultra lüks villalar için arazi yağması yaşanıyor.

    Gazete Grafiti’nin haberi şöyle:  Kaş ilçesi Aklar Köyünde yapılmaya çalışılan 2B uygulaması, köylüyü isyan ettirdi. Uygulamanın köylülerin kullandığı alana göre değil, birkaç kişinin çıkarına göre düzenlendiğini savunan köylüler, atadan, dededen kullandıkları toprakların bu uygulama ile ellerinden gittiğini, orman arazisi kapsamında kalan bölgelere kaçak villalar yapıldığını iddia ettiler. Köylüler, yıllardır kullandıkları arazilerin orman olarak tescillendiğini, buna karşılık emsal arazilerin ise 2B olarak kaydedildiğini iddia ettiler.

    VAHİM İDDİA: KALKAN ORMAN İŞLETME ŞEFİNE VİLLA HEDİYE EDİLDİ

    2B uygulaması dışında kalıp orman arazisi olarak tescil edilen yerlere kaçak villalar yapıldığını söyleyen köylüler, villaları yapanların Kalkan Orman İşletme Şefine de villa hediye ettiklerini ileri sürdüler. Daha önce gerçekleştirilen tapulama işlemi sırasında yasal statü kazanan bir arazi üzerinde yapılan villaya karşılık Kalkan İşletme Şefinin 2B uygulamasını villa hediye edenlerin arzularına göre gerçekleştirdiğini söyleyen köylüler, bu yolla birkaç kişinin pek çok araziye konduklarını belirttiler.

    ‘2B TESPİT LİSTESİ MUHTARIN MEKANINDA ASKIYA ÇIKTI’

    Antalya Orman İl Müdürlüğü’nün bölgede yaptığı orman arazi tespit çalışmasının sonuçlarını içeren listenin normalde Aklar Köyü Muhtarlığı, okul ya da camide askıya çıkması gerekirken böyle yapılmadığını, Köy Muhtarı, aynı zamanda Belediye Başkanı Mutlu Ulutaş’ın da ağabeyi olan, Ergun Ulutaş tarafından Saklıkent’te kendisine ait işletmede askıya çıkardığını, köylülerin bu askıya çıkan 2B arazisi listeleri göremediklerini de ifade ettiler.

    AKLAR KÖYÜ MUHTARI: ‘ŞU ANDA SADECE  ORMAN DURUM TESPİTİ YAPILDI’

    Aklar Köyü Muhtarı Ergun Ulutaş da, yapılan uygulamanın sadece neresinin orman arazisi neresinin orman vasfını kaybetmiş arazi olduğunun tespiti olduğunu belirterek, “henüz kadastro tespiti yapılmadı. Hangi arazi kime ait, daha belli değil” dedi. 2B listelerinin kendi işletmesinde askıya çıktığı iddialarını reddeden Ergun Ulutaş, listelerin günün belirli saatlerinde imam aracılığı ile diğer saatlerde de görevlendirdiği bir kişi tarafından köylülerin erişimine açtığını, bugün kendisini eleştirenlerin listelere 7 – 8 defa baktıklarını söyledi.

    ‘SADECE TUTANAK TUTULUP CEZA KESİLİYOR’

    Köylüler, bölgede yapılan villaların kaçak durumda olduğunu vurgulayarak, bu villalar için belediyenin sadece ceza kestiğini, başka bir şey yapmadığını iddia eden köylüler, belediyenin bu uygulamasının, kaçak yapılaşmaya göz yumduğunu ve doğayı talan ederek yapılaşmanın önünü açtığını söylediler.

    KAŞ BELEDİYE BAŞKANI MUTLU ULUTAŞ: ‘KİMSEYE MÜSAMAHA GÖSTERMEYİZ’

    Kaş Belediye Başkanı Mutlu Ulutaş, bölgede gerçekleştirilen 2B uygulamasının Orman İl Müdürlüğü’nün inisiyatifinde gerçekleştiğini ve kendilerinin görev alanı dışında kaldığını belirterek, kaçak villalarla ilgili eğer tutulan tutanak varsa ya da yeni bir inşaat söz konusuysa, belediye olarak üzerine düşeni yapacaklarını ve yıkımları gerçekleştireceklerini söyledi.

    ‘TAŞLAR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ TARAFINDAN ALINIYOR’

    Bölgede halihazırda devam eden arazi düzleştirme çalışması için Muhtar Ergun Ulutaş ve Belediye Başkanı Mutlu Ulutaş, Büyükşehir Belediyesi’nin Kaş Kınık’ta devam eden Toptancı Hali İnşaatı için Büyükşehir Belediyesi tarafından alındığını söylerken, Büyükşehir Belediyesi yetkilileri de inşaatın ihale ile bir firmaya verildiğini ve kendilerinin haberlerinin olmadığını belirtiyorlar.

    ‘BURASI BENİM, TAŞLARI ALIN, ZEMİNİ DÜZLEYİN’

    Konu ile ilgili görüştüğümüz Toptancı Hali İnşaatını yapan firmanın yetkilisi, bölgeden taş aldıklarını doğrulayarak, kendilerine bölgeden Aklar Köyünden birisinin geldiğini, şu anda taşların alındığı araziyi göstererek, “burası benim. Siz bana araziyi düzleyin, çıkan taşlar da sizin olsun, para istemem” dediğini söylediler. Köy Muhtarı Ergun Ulutaş da o arazinin üçlü bir statüsünün olduğunu, bir kısmının şahıs tapulu, bir kısmının hazine tapulu, bir kısmının da orman olduğunu söyledi.

  • Türkiye’den ekonomi manzaraları: En kötüsü kapıda

    Türkiye’den ekonomi manzaraları: En kötüsü kapıda

    Mesut Kaynar

    Türkiye ekonomik olarak “sarsıntılı” bir süreçten geçiyor. Türk Lirası son bir yılda ABD doları karşısında yüzde 90’nın üzerinde değer kaybetti. Yurttaşlar artan enflasyon ve yüksek faturalardan muzdarip. Ekonomistlere göre ise en kötüsü henüz yaşanmadı.

    AKARYAKIT ZAMLARI GÜNLÜK RUTİNE DÖNÜŞTÜ

    Dış ticaret açığı ocak ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 234’lük artışla 3 milyar 64 milyon dolardan, 10 milyar 261 milyon dolara yükseldi. 2021 yılının ocak ayında 6 lira bandında olan mazotun litresi artık pek çok ilde 20 liradan aşağıda temin edilemiyor.

    Türk Lirasının Dolar karşısında bir yıllık değer kaybı

    Benzinin litresi de aynı seviyeye yakın seyrediyor. Sadece mazotta 5 liradan fazla vergi alınıyor. Bu fiyatlar bir yılda yüzde yüzün üzerinde zam anlamına geliyor ve hem benzin hem de mazot için rekor seviyeler. Yeni bir zamdan kaçınmak isteyenler, gece 12.00’den önce akaryakıt istasyonları önünde uzun araç kuyrukları oluşturuyor. Akaryakıt zammı elbette birçok sektör ve kalem için de zam anlamına geliyor.

    Çoğu ilde insanlar belediyelerin iştiraklerinden ucuz gıda alabilmek için kuyruğa giriyor. Ucuz ayçiçek yağı tedariki bile sorun haline dönüştü. Pek çok kentte yurttaşlar 70’li yıllardaki gibi marketlerde ucuz yağ için kuyruğa giriyor.

    Enflasyon, devlet kurumu Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre dahi yüzde 54.4 ile son 20 yılın zirvesine çıktı. Üretici için enflasyonu ölçen Üretici Fiyat Endeksi’nde (ÜFE) ise tablo daha da vahim. Üretici enflasyonu yüzde 105’le 28 yılın zirvesinde.  “Bunun sürdürülebilir olmadığı, firmaların ya yeni zam yapma ya da kapanma tehlikesi ile yüz yüze olduğu” yorumları yapılıyor.

    Umut Kılıçarslan

    ‘TAHRİBATI DÜZELTMEK ZAMAN ALACAK’

    Bir zincir cafede barista olarak çalışan Umut Kılıçarslan, Türk Lirasındaki değer kaybından ve artan faturalardan muzdarip. Kilosu 25 liradan biber satın aldığını belirten Kılıçarslan, iktidardan herhangi bir umudu olmadığını söyleyenlerden. Kılıçarslan, “Bu yönetim değişse bile verdikleri tahribatı düzeltmek uzun zaman alacak” diyor.

    Menekşe Kalkmaz

    ‘MAĞAZAMIZI KAPATMAMAK İÇİN ELEMAN KISITLAMASINA GİDİYORUZ’

    İstanbul’da giyim dükkanı işleten Menekşe Kalkmaz da ekonomik tabloyu karamsar bulanlardan. Menekşe Kalkmaz, “Maalesef giderler neredeyse 3 katına yükseldi. Mağazamızı kapatmamak için eleman kısıtlamasına gidiyoruz” diyor. Ailecek işlettikleri mağazalarında 2021 yılında ve öncesinde yardımcı bir eleman çalıştırdıklarını, ancak bu sene aynı durumda olmadıklarını anlatan Kalkmaz, “Peki bu, o insanın gelirinden, ekmeğinden olması anlamına gelmiyor mu?” diye soruyor. Kalkmaz, TL’deki değer kaybının kendilerini ayda iki-üç kez fiyat değiştirmek zorunda bıraktığını belirtiyor ve ekliyor: Satışlarda inanılmaz bir düşüş oldu. Tamamen yabancıya yönelik olduk. Çünkü maalesef vatandaş artık alışveriş yapamaz durumda.”

    ‘ÖNGÖRÜLEBİLİR POLİTİK ÇERÇEVE’

    Adını vermek istemeyen bir gazeteci de sağlıklı ve kaliteli gıdaya erişmek için bütçesinden her geçen gün daha fazla maddi kaynak ayırmak durumunda olduğunu söylüyor.  Ekonomi yönetiminden beklentisini ise “Geleneksel para ve maliye politikalara dönüş, sosyal destekler, öngörülebilir bir politik çerçeve” sözleriyle özetliyor.

    Özlem Akyol

    ADALET VE LİYAKAT VURGUSU

    Havayolu firmalarının acenteliğini yapan Özlem Akyol; elektrik, ısınma ve kırtasiye gibi kalemlerde geçen seneye oranla giderlerinin yüzde 70’in üzerinde arttığını söylüyor. Yurt içi uçak biletlerinin ortalama 300 liradan 600 liraya, yurtdışı uçak biletlerinin de ortalama 3 bin liradan 6 bin liraya yükseldiğine değiniyor. Akyol, haliyle satışlarının düştüğünü, kendi komisyonlarından feragat etmek durumunda kaldıklarını anlatıyor. Akyol, “Ekonomik düzelme için adalet ve liyakatte düzelme olması gerektiği” fikrinde.

    Güldem Atabay

    EKONOMİSTLER NE DÜŞÜNÜYOR?

    Ekonomistler genel olarak hükümeti “çarpık ve yanlış politikalarda ısrar etmekle” suçluyor. Ekonomist Güldem Atabay, petrol fiyatlarındaki artışın global sebeplere kısmen bağlanabileceğini ancak asıl etkenin yanlış ekonomi politikaları olduğu görüşünde. “İhracattaki artış pandemi sonrası Çin’den aksayan tedarik zincirinde Türkiye’nin kısmen rol alması ile açıklanabilir” diyen Atabay, bu durumun Çin’in tekrar rol almasıyla değişebileceğini söylüyor. Atabay’a göre bu büyümeden ağırlıklı olarak sermaye kesimi yararlandı, maaşla çalışan kesim için ise sorun sürüyor.

    Çok sayıda akademisyenin üyesi olduğu Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) TÜİK’in açıkladığı yıllık yüzde 54.4’lük enflasyona karşı yüzde 123.8’lik bir enflasyon açıkladı. “Enflasyonda kontrol tamamen kaybedilmiş gibi gözüküyor” diyen Atabay, ENAG verilerini daha gerçekçi buluyor. Atabay, “Enflasyonda (Hazine ve Maliye) bakanın dediğinin tersine yüzde 70’ler ve üzerini göreceğiz. Bu durumda yeni ekonomi modeli tartışmaya başlanacak. Zaten faiz arttırma beklentileri de başladı. Sene sonu için yüzde 23 enflasyon hedefi hayal. Yani hayal satıyorlar” diyor. Atabay da, “Ekonomide en kötüsü henüz yaşanmadı” yorumlarına katılıyor.

    Selçuk Geçer

    GEÇER: AKARYAKIT ZAMMIYLA BÜTÇE AÇIĞI KAPATILIYOR

    Ekonomist Selçuk Geçer de global fiyatlamaların Türkiye’deki akaryakıt fiyatlarını etkilediğini kabul ediyor. Hükümetin bütçe açığını kapatmak için akaryakıt zamlarını kullandığına dikkat çeken Geçer, “100 liradan yüzde 18 vergi kestiğinizde 18 TL kazanırken, 10 TL’den yüzde 18 kestiğinizde 1.8 vergi elde ediyorsunuz. ‘Nasıl olsa akaryakıtta kayıp kaçak bedeli az diye nasıl olsa buradan vergi geliri elde ediyoruz’ diye fiyatları sürekli yükseltiyorlar. Bu yüzden petrol fiyatları artmadığı zaman da akaryakıt fiyatlarını yükseltiyorlar. Akaryakıt fiyatlarında yüzde 400’lük bir artış var ama petrol fiyatında bu artış yok” diyor.

    Petrolün önemli bir kısmının Boru Hatları İle Petrol Taşıma Anonim Şirketi (BOTAŞ) eliyle Türkiye’ye geldiğini hatırlatan Geçer, kamu iktisadi teşebbüsü olan BOTAŞ ödemelerinin ise Merkez Bankasının döviz rezervlerinden karşılandığını belirtiyor.(*)

    (*) Merkez Bankası’nın kamu iktisadi teşebbüslerine döviz satışı Şubat ayında 5.37 milyar dolar ile rekor seviyeye çıktı.

  • ANAGÜÇ kadınlarında 8 Mart enerjisi

    ANAGÜÇ kadınlarında 8 Mart enerjisi

    Aysel Kanber 

    Kars ve çevre İlleri Demokrat Dernekler Federasyonu (Kars-Fed) kadınlarının etkinlikleri ile başlayan 8 Mart haftası, Yozgat Demokrat Dernekler Federasyonu kadınlarının düzenledikleri program ile devam etti.

    ANAGÜÇ kadınları 6 Mart Pazar günü ise Ankara Kadın Platformu’nun düzenlediği Erkek ve Devlet Şiddetine, Krize ve Yoksulluğa Karşı; Yaşasın 8 Mart” mitinginde Anıtpark’ta yerini aldı. Kadın hakları, şiddete hayır, eşit yurttaşlık gibi taleplerini yüksek sesle dile getiren kadınlar, mitingde İlker Kadın Korosu, Kısçeler Müzik Grubu ve Zeynep Karababa ile de işin eğlence kısmını yaşadı.

    Kars-Fed programı “Şiddet Yokluk ve Ayrımcılığa Karşı Kadın Mücadelesi ve Başarı” paneli ile bir araya gelen kadınlar, Ezgi Türkyılmaz’ın kolaylaştırıcılığı ile sendikacı, yazar, CHP Parti Meclisi Üyesi Yaşar Seyman ve 21. Dönem CHP Milletvekili Ayşe Gürocak’ı dinledi. Programın ayrıca müzik ve şiir dinletisi bölümü kadınlar için eğlence fırsatı oldu.

    Kars-Fed Kadın Kolu Başkanı Saniye Koç etkinlikte yaptığı konuşmada, olumsuzluklar karşısında ilk etkilenenin kadınlar olduğuna vurgu yaparak şunları söyledi:

    “Dünya kadınlarının 8 martlarda toplum içerisinde, siyasette ve iş yaşamında elde ettiği başarıları, hakları kullanırken yaşadıkları sorunları, cinsiyet eşitsizliğini, hak ve mağduriyetlerini gündeme getirerek protesto etmektedir.

    Kadınlar açısından ciddi mağduriyetler ve yoksunluklar halen varlığını sürdürmektedir. Nitekim Birlişmiş Milletler verilerine göre çalışma yaşındaki kadınların büyük bir kısmı halen eğitim hakkından yoksun, erkeklere göre daha düşük ücretlerle çalışmak durumunda bırakılıyor. Olumsuzluklardan maalesef ilk etkilenen kadınlar oluyor. Bu nedenle Kars-Fed olarak bu yılki 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü temasını ‘Şiddet, Yokluk ve Ayrımcılığa Karşı Kadın Mücadelesi ve Başarı’ olarak belirledik.”

    Koç, şiddet mağduru tüm kadınların önünde saygı ve mahcubiyetle eğildiğini ifade ederek, “Artık kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık son bulsun” dedi.

    Yozgat Demokrat Dernekler Federasyonu Kadın Kolu Başkanı Yurdagül Sevil ise “Hukuk ve Şiddet” konusu ile 8 Mart özel programında bir araya geldiklerini, kadına yönelik şiddet karşısında hukukun ne yaptığı konusunda kadınları bilgilendirmek, çözüm yollarını anlatmak, aydınlatmak istediklerini ifade etti. Bu amaçla, Ankara Barosu Gelincik Merkezi Rehber Avukatı ve Türk Kadın Hareketi Yönetim Kurulu Üyesi Av. Feyza Çerçioğlu’nu Federasyon bileşeni dernek kadınları ile buluşturduklarını dile getiren Sevil, şöyle konuştu.

    “Hedefimiz, kentli kadınla birlikte, şiddet karşısında hukuki olarak ne yapması gerektiğini bilemeyen kırsaldaki kadınlarımıza el uzatmak, yol göstermek. Ankara Barosu Gelincik Merkezi ve rehberleri her zaman umuda uzanan el olarak hazır ve şiddet mağduru kadın, yaşlı, çocuk ve LGBTİ bireylere ücretsiz hukuki destek için çaba gösteriyorlar. Biz de 8 Mart vesilesi ile Federasyon kadınlarımız için şiddet karşısında destek için bir ara yüz görevi yapmak, bu anlamda katkı sağlamak istedik”

    Yozgat Demokrat Dernekler Federasyonu Kadınları, hukuk ve şiddet konusundaki programlarını Şenol Başer’in bağlaması ile sürdürdü.

    ANAGÜÇ kadınları 8 Mart etkinliklerini 13 Mart’ta gerçekleştirecekleri geleneksel “Bir Fikrim Var” buluşması ile tamamlamış olacak.

  • Kenanoğlu’ndan MEB’e: Alevi müdürü görevden almak için kumpas kuran başmüfettiş görevden alınacak mı?

    Kenanoğlu’ndan MEB’e: Alevi müdürü görevden almak için kumpas kuran başmüfettiş görevden alınacak mı?

    HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) teftiş kurulu başmüfettişi Mehmet Ali Özkaya’nın kumpas kurarak İstanbul Kadıköy’deki Neriman İrfan Akça Mesleki Eğitim Merkezi’nde görev yapan okul müdürü Metin Bila’yı Alevi olduğu için görevden almasını Meclis gündemine taşıdı.

    Kenanoğlu, Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer’in yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na verdiği soru önergesinde, şu ifadeleri kullandı:

    “Milli Eğitim Bakanlığı Başmüfettişi Mehmet Ali Özkaya, İstanbul Kadıköy Neriman İrfan Akça Mesleki Eğitim Merkezinde Okul Müdürü olarak görev yapan Metin Bila’nın Alevi olduğu için sicilini kasıtlı olarak bozduğu ortaya çıkmıştır. MEB Başmüfettişi Mehmet Ali Özkaya’nın, Alevi okul müdürünün görevden alınması için yaptığı yazışma, yanlışlıkla 20 kişilik müfettiş grubuna göndermesi üzerine ortaya çıkmıştır.

    MEB Başmüfettişi Mehmet Ali Özkaya’nın İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü Maarif Müfettişleri Koordinatörü Ayşegül Ekizceli’ye iletilmek üzere Maarif Müfettişi Semra Erdem’e yazdığı ‘meb’ uzantılı resmi e-posta iletisinde; ‘Metin Bila Bey’in idareciliğinin sonlandırılması için elimizden geleni yaptık. Zaten, kendisi Aleviymiş bunu da gizleme gereği duymamış. Camiamıza uygun olmadığı aşikâr…’ denildiği görülmektedir.”

    Kenanoğlu, Bakan Özer’e şu soruları yöneltti:

    “-Alevi okul müdürünü görevden almak için kumpas kurarak açıkça kin ve nefret suçu işleyen MEB Başmüfettişi Mehmet Ali Özkaya görevden alınacak mıdır?

    -Alevi okul müdürünü görevden almak için kasıtlı olarak sicil bozan MEB Başmüfettişi Mehmet Ali Özkaya’nın maili gönderdiği tüm ilgili kişiler hakkında da soruşturma açılacak mıdır?

    -Alevi olduğu için kasti olarak sicili bozulan Okul Müdürü Metin Bila görevden alınmış ise tekrar göreve iade edilecek midir?”

  • Van’da doğalgaz vanaları kapatıldı, odun-kömür sobalarına dönüş yapıldı!

    Van’da doğalgaz vanaları kapatıldı, odun-kömür sobalarına dönüş yapıldı!

    Salih Sertkal

    Doğalgaz fiyatlarındaki artış, esnafa gaz vanalarını kapattırdı. Esnafın, ‘doğalgaz geldi ısınma daha ucuz daha sağlıklı olur’ diye sevindikleri Van’da; doğalgaz ve elektrik faturalarının yüksek gelmesinin ardından sobalara dönüş başladı. Esnaf, iş yerlerinde eski usul odun kömür sobaları kurarak ısınma ihtiyacını karşılamaya çalışıyor. Faturalara tepki gösteren, esnaf medeniyet ve ısınma teknolojileri bakımından millet olarak ileri gitmek yerine geri gidip eski yöntemlere mecbur bırakıldıklarını belirterek duruma tepki gösterdi.

    Türkiye’de dolar kurundaki yükselişle beraber ortaya çıkan ekonomik buhran durumu, yaşamın tüm alanlarını etkilemeye devam ediyor. Kış aylarının uzun ve oldukça soğuk geçtiği Van’da, doğalgaz fiyatlarındaki artış ile beraber faturaların yüksek gelmesi sonucu esnaf, ısınmak için doğalgaz vanalarını kapatıp, eski usule geri dönerek odun-kömür sobaları kurmaya başladı. Esnaf doğalgaz faturalarının neredeyse kira ücretleri düzeyine yükseldiğinden yakınarak, mecburi gaz vanalarını kapatıp odun-kömür sobası kurmak zorunda kaldıklarını aktardı. Mikrofon uzattığımız esnaf, “doğalgaz geldi diye sevinirken şimdi doğalgaz fiyatlarındaki fahiş yükselişten kaynaklı, sevinçlerinin kursaklarında kaldığını” söyledi. Esnaf, ülke olarak ısınma teknolojilerinde ileriye gidilmesi gerekirken geriye doğru bir gidişin olduğuna dikkat çekti.

    ‘ISINMAK İÇİN ESKİ USÜL SOBALARI KURDUK’

    Van’da temizlik ürünleri satan Salih Kaya, doğalgaz fiyatlarındaki artışa tepki göstererek “Türkiye genelinde tüm esnaf can çekişiyor. Kiraların yüksek olması nedeniyle adeta can çekişiyoruz. Dükkanımız iki katlı, kışın uzun ve soğuk geçen Van’da ısınmak bizler için oldukça külfetli bir iş” diye dert yandı. Doğalgaz faturalarının, kiralarla eşdeğer oranda geldiğini belirten Salih Kaya, “Elektrik faturalarımız keza öyle. Şuan için doğalgaz vanalarımızı kapatmak zorunda kaldık. Gündüz iş yerinin kimi ışık görmeyen yerlerinde ampul dahi yakmıyoruz. Isınmak için odun sobası kurduk. Bu fahiş fiyatlara bir düzenleme getirilmelidir“ diyerek yetkililere seslendi.

    ‘ESNAF BÜYÜK ZORLUKLAR YAŞIYOR’

    Cafe işletmeciliği yapan Hanım Kasım ise işlerinin yoğunluklu olarak insan merkezli ve hizmet sektörü olduğunu, haliyle ısınma ve elektrik enerjisinde isteseler de tasarrufa gidemediklerini aktardı. Doğalgaz ve elektrik fiyatlarındaki artışa tepki gösteren Hanım Kasım, “Esnaf olarak büyük zorluklar yaşıyoruz. Pandemi süreciyle beraber iki yıla yakın hizmet sektörü alanı olan cafe, restaurant, faasfood gibi yerler olarak kepenk açamadık. O süreçte esnafın büyük bir çoğunluğu, zaten büyük borç bataklarına girdi. Doğalgaz faturalarımız en az 4-5 bin lira arasında geliyor. Elektrik faturalarımız keza öyle. Ne yapacağımızı şaşırdık. Ve mecburi ısınma problemini çözme adına odun sobası kurmak zorunda kaldık” dedi.

    ‘KİRA, VERGİ YÜKÜ ALTINDA EZİLEN ESNAF DOĞALGAZ FATURALARININ ALTINDAN KALKAMAZ OLDU’

    Van merkezde manav ve şarküteri marketi işleten Necdet Durmuş da faturalardan yakınanlardan. “Van’a doğalgaz geldi diye sevindiklerini fakat şuan için bu sevinçlerinin kursaklarında kaldığını” belirten Necdet Durmuş da mecburiyetten soba kuran esnaflardan. Durmuş, “Van’da 20 yıldır esnaflık yapıyorum. Ama hayatımın hiçbir döneminde bu kadar kötü bir dönem yaşamadım. Ekonomik buhran hali her geçen gün daha da artıyor. Mal alamaz, satamaz hale gelmişken; bir taraftan da elektrik ve doğalgaz fiyatlarındaki fahiş zamlar karşısında çaresiz durumdayız. Elektrik faturam 15 bine yakın geldi. Doğalgaz faturam 7 bin lira geldi. Hal böyle olunca reyonlardaki bütün dolapların fişini çekmek zorunda kaldım. Doğalgaz vanamı kapattım. Dükkanımdaki ürünler soğuktan bozulmasın, çalışanlarım hasta olmasın diye mecburi kömür sobası kurmak zorunda kaldım. Kira ve vergi yükü altında ezilen esnaf doğalgaz ve elektrik yükü altında daha da ezildi. Bu fiyatlara bir çere bulunmazsa, sadece Van’da binlerce esnaf kepenk kapatmak zorunda kalacak” diyerek içinde bulundukları durumu gözler önüne serdi.

    ‘PANDEMİNİN VURDUĞU ESNAFI, FATURALAR YIKACAK’

    Van’da cafe-bistro işletmeciliği yapan İbrahim Çallı da, iş yerlerinin doğalgaz ve elektrik enerjisiyle ısıtmaya çalıştığını fakat geldikleri noktada ne gaz ne de elektrik kullanamaz hale geldiklerine söyledi. Çallı, şöyle dert yandı: “Benim dükkanıma bir ayda üç ayrı elektrik faturası kesildi. Bir ay 25 bin lira elektrik faturası geldi. Cafenin ısınma ihtiyacını karşılamak adına mecburi eski usul kömür odun sobası kurmak zorunda kaldık. Doğalgaz daha hijyenik, daha sağlıklıyken mecburi daha zahmetli olan odun-kömür sobalarına dönmek zorunda kaldık. Pandeminin vurduğu esnafı doğalgaz, elektrik faturalarındaki fahiş fiyatlar yıkacak. Tüm dünyada ısınma teknolojilerinde ileriye giderken, bizler maalesef geriye doğru gidiyoruz. Esnaf bir şehrin can damarıdır. Binlerce çalışanıyla kent ekonomisinin bel kemiğidir. Bunun için de doğalgaz ve elektrik faturalarında bir düzenlemeye gidilmeli ve bizleri de bu mağduriyetten kurtarmaları gerekmektedir.“

  • İHD Ankara Şube: 2021 yılında cezaevlerinde en az 52 tutuklu yaşamını yitirdi

    İHD Ankara Şube: 2021 yılında cezaevlerinde en az 52 tutuklu yaşamını yitirdi

    İHD Ankara Şube’nin İç Anadolu Bölge Hapishaneleri 2021 Yıllık Raporu’na göre; 2021 yılında çeşitli cezaevlerinde en az 52 tutuklu yaşamını yitirdi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi Hapishaneler Komisyonu, İç Anadolu Bölge Hapishaneleri 2021 Yılı Raporu’nu açıkladı. İHD Hapishaneler Komisyonu Eş Sözcüsü Nuray Çevirmen ve İHD Hapishaneler Komisyonu Üyesi Avukat Ömer Faruk Yazmacı’nın açıkladığı rapora göre, 2021 yılı içerisinde çeşitli cezaevlerinde en az 52 mahpus yaşamını yitirdi. 18 mahpus ağır hastalıkları nedeniyle yaşamını yitirdi, bu hastaların 5’i kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetti. 15 mahpus Covid-19 pandemisi nedeniyle yaşamını yitirirken, 13 mahpusun intihar nedeniyle öldüğü iddia edildi. 5 mahpus şüpheli şekilde yaşamını yitirirken, 1 mahpusun ölüm nedeni açıklanmadı.

    ‘150 MAHPUSUN SAĞLIK HAKKI İHLAL EDİLDİ’

    Raporda, “İç Anadolu bölge hapishanelerinde Ekim-Kasım-Aralık aylarında tespit edebildiğimiz kadarıyla; 39’u kadın olmak üzere en az 231 hasta mahpus bulunmaktadır. Bunların 83’ü ağır hasta mahpustur. Tespit edebildiğimiz kadarıyla İç Anadolu Bölge Hapishanelerinde 150 mahpusun sağlık hakkı ihlal edilmiştir” denildi.

    Raporda, sağlık hakkına erişimde tespit edilen hak ihlalleri şöyle sıraladı:

    “Mahpuslar kalabalık koğuşlarda tutulmuştur. Tek kişilik bölmeli nakil araçları ile hastane sevkleri yapılmaktadır. Bu durum özellikle astım, epilepsi ve ağır hastaları olumsuz etkilemekte, risk teşkil etmektedir. Epilepsi hastaları sağlık durumlarına rağmen tek kişilik hücrelerde tutulmaktadırlar. Mahpuslar kelepçeli muayene edilmekte, kelepçeli olarak hastane sevkleri yapılmaktadır. Kayseri Kadın Ceza İnfaz Kurumundan mahpuslar, hastaneden getirildikten sonra 14 gün karantina koğuşunda kaldıklarını, 7 mahpusun karantina koğuşunda COVİD -19 testi olduğunu, 2 mahpusun testinin pozitif çıktığını, diğer 5 mahpusun da 14 gün daha karantina koğuşunda kalmak zorunda kaldığını ancak 8 mahpusa tekrar test yapılmadığını aktarmışlardır. Bir mahpus hastaneye 8 aydır sevk edilmediği için ve diğer yaşanan sorunlardan kaynaklı olarak açlık grevi başlatmıştır.”

    ‘EN AZ 74 MAHPUS İŞKENCEYE MARUZ KALDI’

    Rapora göre, 2021 yılı içerisinde İç Anadolu Bölgesi’nde bulunan hapishanelerde en az 74 mahpus işkence ve/veya kötü muameleye maruz kaldı. Hapishanelerde uygulanan işkencenin ve mahpuslara yönelik kötü muamelenin temelinde cezaevi görevlilerine yönelik cezasızlık politikasının yattığına dikkat çekilen raporda, “Adalet Bakanlığı’nın bu konudaki verileri paylaşmaması, hapishanelerle haberleşmenin sürekli olarak engellenmesi, haberleşmenin sıkı bir biçimde denetlenmesi, özellikle taşra hapishanelerinden haber alma konusunda yaşanan güçlükler, adli mahpusların yaşadıklarını basına, yetkili makamlara ve insan hakları örgütlerine (çoğunlukla) iletmemesi nedeniyle işkence ve kötü muameleye maruz kalan mahpus sayısının belirtilen sayının çok üzerinde olduğunu ortaya çıkarmaktadır” denildi.

    ‘8 MAHPUSUN KOŞULLU SALIVERİLME HAKLARI İHLAL EDİLDİ’

    Hapishanelerde her türlü hak talebine ya da ihlallere karşı verilen tepkilere hapishane idarelerinin tutanak tutarak ve disiplin soruşturması başlatarak karşılık verdiği belirtilen raporda, şu ifadeler yer aldı:

    “Üstelik bu uygulamalar mahpusların birbirleriyle selamlaşmaları ya da hal-hatır sormaları gibi son derece keyfi gerekçelere de dayanabiliyor. Hapishane yaşanan hak ihlallerini ve baskıları dışarıya bildirmek de disiplin soruşturmasına gerekçe olabiliyor. Disiplin soruşturmaları neticesinde mahpuslara haberleşme hakkı cezaları, hücre cezaları verilebilmektedir. Ancak daha önemlisi bu soruşturma ve cezalar bahane edilerek infazları yakılmaktadır. Zaten İnfaz Kanunu’ndan kaynaklanan haklar hapishane idarelerinin tercihlerine göre uygulanabilmektedir. Ağır hasta olan ve cezalarının son yılında olan mahpuslar, iyi hali olan mahpuslar dahi tahliye edilmemektedirler. Disiplin soruşturmaları ve cezalar nedeniyle iyi halden denetimli serbestlik hakkı zaten mahpuslara kullandırılmamaktadır. İç Anadolu bölgesinde 4’ü kadın olmak üzere 8 mahpusun denetimli serbestlik hakkı ve koşullu salıverilme hakları ihlal edilmiştir.”

    ADALET BAKANLIĞI’NA ÇAĞRI

    Mahpusun avukat görüşü, arkadaş görüşü ve aile görüşlerinden mahrum bırakılması, dışarıyla iletişim bağı olan telefon, faks ve mektup hakkının engellenmesi gibi uygulamaların insanlık onuruna aykırı olduğu vurgulanan raporda, şu öneriler yer aldı:

    “Mahpusun işkence ve onur kırıcı ceza işlemlerine maruz bırakılması demektir. Cezaevlerinde meydana gelen intihar vakalarının önüne geçmek için mahpusları ruh ve bedensel bütünlüklerine yönelik tehditler ortadan kaldırılmalı, insan onuruna yaraşır uygulamalar geliştirilmelidir. Gerekli önlemi almayan ve etkisi olan kişiler varsa etkin soruşturmalar yapılmalı ve yaptırımlar uygulanmalıdır. Hapishanelerdeki sağlık personeli sayısı arttırılmalıdır. Hastaların havasız, kışın soğuk, yazın sıcak ringler ile hastaneye sevk edilmesi, hastane önlerinde ringler içerisinde saatlerce bekletilmesi uygulamalarına son verilmelidir. Ağır hastaların ring araçları ile değil ambulansla hastanelere sevki sağlanmalıdır. Tek kişilik ring aracı tamamen kaldırılmalıdır. Heyetlerimiz ve kurumumuz; hapishane rejimi, fiziki koşullar ve uygulanan muameleler hakkında etkili bir idari ve yargısal denetim sağlanması gerektiğini tespit etmiştir. İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezanın Önlenmesi Sözleşmesi Seçmeli Protokolü’ne uygun şekilde, ‘bağımsız’ ulusal denetim mekanizmalarının oluşturulması gerekmektedir. Tüm cezaevlerinde yaşananlara, hak ihlallerine, sağlığa erişim engellerine karşı Adalet Bakanlığı’nı, ilgili tüm kurum ve kuruluşları göreve davet ediyoruz.”

  • Haydarcan Kılıçdoğan cinayetinin ilk duruşması yarın görülecek

    Haydarcan Kılıçdoğan cinayetinin ilk duruşması yarın görülecek

    Haydarcan Kılıçdoğan, Ankara Batıkent’te iki kız çocuğuna yönelik tacizi engellemek isterken bıçaklanarak öldürülmüştü. Cinayete ilişkin davanın ilk duruşması yarın saat 14.00’te Ankara Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

    Ankara Yenimahalle’de 31 Ekim 2021’de bir grubun tacizine uğrayan iki kız çocuğuna yardım eden Haydarcan Kılıçdoğan’ın bıçaklanarak öldürülmesine ilişkin iki kişi hakkında “kasten öldürme” suçundan iddianame düzenlendi.

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianameye göre, 31 Ekim 2021’de Yenimahalle’deki bir parkta D.G. ve A.T, yanlarına gelen Mert T. ve Yunus S’nin kendilerini rahatsız ettiğini söyleyerek aynı parkta bulunan Kılıçdoğan’dan yardım istedi. Çıkan kavgada, Kılıçdoğan 6 yerinden bıçaklanarak ağır yaralandı ve kaldırıldığı Yenimahalle Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 2 Kasım 2021’de hayatını kaybetti.

    İddianamede yaşları 18’den küçük Mert T. ve Yunus S. hakkında “kasten öldürme” suçundan 15’er yıla kadar hapis cezası talep edildi. Mert T. ve Yunus S, olayın ardından yakalanarak tutuklanmıştı.

    Cinayete ilişkin davanın ilk duruşması yarın saat 14.00’te Ankara Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

    İSMİ CADDEYE VERİLDİ

    Haydarcan Kılıçdoğan’ın ismi evinin önündeki caddeye verildi.

    Haydarcan Kılıçdoğan’ın isminin yer aldığı tabela, Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından caddeye takıldı.

  • Gazeteci İbrahim Gündüz: Türkiye’de sömürge madenciliği yapılıyor

    Gazeteci İbrahim Gündüz: Türkiye’de sömürge madenciliği yapılıyor

    Ayça ONURALMIŞ

    Medyaport yazarı gazeteci İbrahim Gündüz, “Altın Ölüm” kitabından bir yıl sonra ikinci kitabı “Altın Girdap” ile okuyucuların karşısına çıktı. Kitabında, Türkiye’nin dağlarının, ormanlarının, yaylalarının ve meralarının nasıl yok edildiğini; köylerinin nasıl haritadan silindiğini; sularının nasıl zehirlendiğini gözler önüne seren Gündüz, “Örneklerle, tanıklarla, somut olaylarla anlattık. Bütün bu işlemler sonucunda da bir avuç gözü dönmüş insan ceplerini doldururken gerçekte ülkenin hiçbir şey kazanmadığını anlatmaya çalıştık” dedi.

    Gündüz, yeni kitabı “Altın Girdap”ı Medyaport’a anlattı…

    -“Altın Ölüm” isimli ilk kitabınızın ardından yeni kitabın ismi de “Altın Girdap”. Kitaplarınız isimlerini nereden aldı?

    Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Altının ne olduğunu ne amaçla kullanıldığını, o sarı metale nasıl bir değer yüklendiğini bu satırları okuyan insanlarımız gibi ben de biliyorum. Çocukluğumdan bugüne altın bizlere zenginliğin, paranın, güzelliğin sembolü olarak tanıtıldı. Biz de özel günlerimizde arkadaşlara, akrabalara çeyrek altın hediye ettik. Biz de ‘bir kenara atalım, tasarruf olsun’ diyerek altın biriktirdik. 2001 yılında Türkiye’de ilk altın madeni mücadelesi başladığında, genç bir gazeteci olarak Bergama-Ovacık köylülerinin eylemlerine sempatiyle bakmama rağmen içimden de “Tamam biraz zarar veriyordur ama ülkemiz de zengin olacak” diye geçirdiğimi hatırlıyorum. Yani şunu söylemek istiyorum, altının bir “hileli gereksinim” olduğunu anlamam için zaman geçmesi gerekti. Yani yüzde 85’den fazlası “hileli gereksinim” için kullanılan bir sarı metalden söz ediyoruz. Ve onun uğruna yok edilen bir dünyadan…

    -Kitabınızda hangi konulara değindiniz?

    Prof. Aykut Çoban, kapitalizmde metaların önemli bir bölümünün “hileli gereksinim” olarak ortaya çıkarıldığını belirterek, altının da bir “hileli gereksinim” olduğunu vurguluyor. Hileli gereksinim, yani insanların aslında gereksinim duymadıkları bazı nesneleri (altın gibi) gereksinim duyarmışçasına tüketme eğiliminde olması. Altın bazı bilişim, iletişim sektörlerinde ve kısmen de tıpta çok dar bir alanda gereksinim duyulan bir metaldir. Ve bu amaçlar için altın çok fazlasıyla dünyada mevcut zaten. Ancak gerçek gereksinimi çok dar bir alanla sınırlı olan altın, toplumsal yaşamda bir yatırım aracı olarak ya da takı, gösteriş, şatafat nesnesi olarak karşımıza çıkıyor. Yani aslında gerçek bir “gereksinim olmayan” bir ürün için yaşam alanlarımızı zehirliyoruz.

    Altın madenciliği artık dere boylarında ellerinde eleklerle altın arayan kovboylar tarafından yapılmıyor. Türkiye’de ve dünyada bugün yapılan altın madenciliği yüzde 90 oranlarında ağır bir kimyasal işlemdir. Adına altın madeni denilen yerler açık hava kimyasal fabrikalarıdır. Binlerce ton siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en zehirli kimyasalları açık alanlarda su gibi kullanılmaktadır. Milyonlarca ağaç kesilmekte, dağlar-tepeler dümdüz edilmekte, yüz binlerce ton dinamit kullanılmakta, milyonlarca ton fosil yakıt kullanan dev iş makineleri kullanılmakta, bölgenin havası ve suyu zehirlenmekte ve özetle tam bir ekokırım yaşanmaktadır. “Altın Ölüm” kitabımızda işte önce bu süreci bütün detaylarıyla anlatmaya çalıştık. Türkiye’nin dağlarının, ormanlarının, yaylalarının ve meralarının nasıl yok edildiğini; köylerinin nasıl haritadan silindiğini; sularının nasıl zehirlendiğini uzun uzun anlattık. Örneklerle, tanıklarla, somut olaylarla anlattık. Bütün bu işlemler sonucunda da bir avuç gözü dönmüş insan ceplerini doldururken gerçekte ülkenin hiçbir şey kazanmadığını anlatmaya çalıştık. İşte bunu sorguluyor ve yanıtlar vermeye çalışıyoruz. Yani şunu söylemek istiyorum. Bugünlerde gün geçmiyor ki, Türkiye’nin her bölgesinden vatandaşlarımızın çığlıklarını duyuyoruz. Bir gün Afyon’un yörükleri bağırıyor, ertesi gün Erbaa’nın köylüleri. Bir bakıyorsun Fatsa’daki vatandaşlar haykırıyor, ertesi gün Madra dağının yamacındaki köylerdeki vatandaşlar. Munzur dağlarında, Toroslar’da, Kaz Dağları’nda, Artvin dağlarında, Sandras Dağı’nda Türkiye’nin hemen her köşesinde vatandaşlar çığlık çığlığa haykırıyor: “Köylerimize dokunmayın! Dağlarımıza-ormanlarımıza kıymayın! Sularımızı zehirlemeyin!”

    -Peki nasıl oldu? Türkiye bu noktaya nasıl geldi?

    1980’li yıllara, Neoliberal rüzgarların estiği Turgut Özal’lı yıllara kadar uzanıyor. Yani her şeyin özelleştirildiği, kamunun “tu-kaka” haline getirildiği dönemlerde; 1987 yılında önce madencilik kanunu değiştirildi. Türkiye’de özel madenciliğin, kartel madenciliğinin önü açıldı. Bunu millete, “Yenilik, gelişme, modernleşme” diye anlattılar. Tabii önemli radikal değişikliklerin sonuçlarını bir iki yılda hemen göremezsin, sonuçları 10-20 yılda ortaya çıkar. Önce Türkiye’nin çok değerli madencilik kurumları iğdiş edildi. MTA gibi kurumlar işlevsiz hale getirildi. Buralarda çalışan üst düzey yetkililer büyük paralarla özel şirketlerin ve kartellerin hizmetine girdi. Sonra da Türkiye’nin yağmalanması süreci başladı. İzmir-Bergama-Ovacık’ta Türkiye’nin ilk altın madeninin açılması sırasında büyük olaylar yaşandı. Köylüler haklı olarak topraklarını, köylerine, sularına sahip çıktılar. Unutulmaz gösteriler yaptılar. Ama neoliberal düzenin acımasız çarkları kararlıydı. Düzmece raporlar, abartılı tahminler ve çarpıtılmış rakamlar açıkladılar. Bugün olduğu gibi masallar anlattılar. 2001 ekonomik krizinin pençesindeki Türkiye’nin yüz milyarlarca doları olacağını, cari açığın azalacağını anlattılar. Alçakça yapılan suçlamalarla, topraklarını savunan köylüler, “Alman ajanı” ilan edildi ve ilk siyanürlü maden 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta açıldı. Yani Sarı Öküz’ün verildiği yerdir orası.

    Aradan 20 yıl geçti. Bugün Türkiye’de 19 siyanürlü altın madeni var. 19’u da yolda açılmayı bekliyor. Peki ne oldu? 2019 yılında koronavirüs salgını patlak verdiğinde ülkeyi yönetenlerin yaptıkları ilk iş millete “iban” numarası vermek oldu. Yani milletten para dilendiler. Nerede yüz milyarlarca dolarlarınız? Nerede çil çil altınlarınız? Evet o çil çil altınlar ve milyar dolarlar birilerinin ceplerine aktı ama devletin kasasına değil. Devlete, vatandaşa kalansa param parça edilmiş dağları, yerle bir edilmiş ormanları, zehirlenmiş toprakları ve sularıdır.

    -Köylüler, vatandaşlar böylesine tepki gösterirken nasıl oluyor da bu kararlar alınıyor?

    İşte “Altın Girdap” kitabımız bu soruların yanıtlarını vermek amacıyla yazıldı. Mesela bir bölgede belediye başkanları çok önemli konuma sahiptir. Yani siz bir ilde veya ilçede belediye başkanlarının rızası olmadan kolay kolay bir şey yapamazsınız. Yapsanız da o başkan elindeki yetkileri kullanarak sizi orada rahat bırakmaz. Çünkü adına altın madenciliği veya genel olarak madencilik denilen sistem tam bir doğa düşmanı sistemdir. O bölgede ağaçları, toprakları, havayı ve suları zehirlemektedir. Bir belediye başkanı da bu saydığım unsurların korunmasından sorumludur. İşte o nedenle Kazdağları’nda Türkiye’yi ayağa kaldıran Kanadalı Alamos Gold istediği sonuca ulaşamadı. Çanakkale Belediyesi, Alamos Gold’la işbirliği yapsaydı; direnen ve madene karşı mücadele veren vatandaşlarımızı desteklemeseydi Alamos Gold bugün o bölgede çalışıyor olabilirdi. Şuraya gelmek istiyorum. Bugün Ordu-Fatsa’da 6 yıldır faaliyet gösteren bir başka altın madeni var. Bir bakıyoruz ki madenin sahipleriyle, eski Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı arasında yakın ilişkiler kurulmuş. Sıcak dostluklar gelişmiş. Hatta bu dostluklara ve ilişkilere bir yerde TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un da dahil olduğunu görüyoruz. Aşağı yukarı Türkiye’nin her bölgesinde at koşturan ve adına maden denilen yağma ve talan merkezlerinin siyasetle bir türlü ilişkisi var.

    AKP döneminde 2004 yılında madencilik yasasında yapılan değişikler Türkiye’nin dönüm noktasıdır, kırılma noktasıdır. Bu tarihte yapılan değişikliklerle Türkiye’nin istisnasız bütün dağları, ormanları, meraları, yaylaları, köyleri her yeri ama her yeri madenciliğin hizmetine verilmiştir. Türkiye akıl almaz bir dönem yaşıyor. Artık konu sadece altın madenleri veya gümüş, nikel madenleri değildir. Tamam bu türden madenler doğaya çok büyük tahribat yapıyor. Ama bugün Türkiye’de artık mermer ocakları, taş ocakları da en az altın madenleri kadar doğaya zarar vermeye başlamıştır. Bugün kömürlü termik santraller bulundukları bölgede ölüm merkezlerine dönüşmüş durumda. Hem de nerede? Bacasız sanayi dediğimiz, en önemli ve en popüler turizm merkezlerimizin dibinde. Bu bir akıl tutulması değilse ihanettir. Bu bir bilgisizlik ve cahillik değilse alçaklıktır. Türkiye göz göre göre uçurumdan aşağı itekleniyor.

    Bir ülke düşünün madenciliğe yasak hiçbir bölgesi yok. Olabilir mi böyle bir şey? Böyle bir ülke ayakta kalabilir mi arkadaşlar? Türkiye’nin en yaşamsal tarım alanlarında, su kaynaklarının dibinde adına madencilik denilen bir yağma-talan sistemi kurulmuş durumda. Ve bu artarak devam ediyor. Türkiye bir maden ülkesi olacakmış. Kazdağları’nın yüzde 79’unun maden bölgesi ilan edilen bir dönemde yaşıyoruz. Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ünün maden bölgesi ilan edildiği bir Türkiye’de yaşıyoruz. Fırat’ın kıyısına adına “pasa” denilen milyonlarca ton zehirli atık dağları yığılıyor. Milyonlarca ton zehirli atık barajları ırmaklarımızın, tarım alanlarımızın kıyısına inşa ediliyor.

    -Dünya ve Türkiye’de bir de küresel iklim krizi denilen bir kâbus yaşanıyor? Yani tam tersinin yapılması gerekmiyor mu?

    İşte bizim de anlatmaya çalıştığım tam da bu. Bütün dünyada bilim insanları yıllardır bas bas, “Tarım topraklarınızı, ormanlarınızı, su kaynaklarını koruyun” diye bağırıyor. Neden? Çünkü küresel iklim krizi dünyada kuraklığa neden olacak? Birçok bölge yaşanmaz hale gelecek. Yani tarım toprakları, ormanlar, su kaynakları yaşamsal. Biz ne yapıyoruz ülkemizde nerede ormanlarımız var, nerede tarım alanlarımız var ve su kaynaklarımız var, “madencilik yapıyoruz” diyerek paramparça ediyoruz. Onunla da kalmıyor bir de dünyanın en zehirli kimyasallarıyla zehirliyoruz. Bu bir akıl tutulması değilse bunun adı ülkeye ihanettir.

    -Aslında anlattığınız şeyler sadece altın madenciliğiyle ilgili değil sanırım…

    Elbette ben de şimdi tam da onu ifade edecektim. Biz Fatsa’daki siyanürlü altın madeninden yola çıktık ve tüm Türkiye’deki fotoğrafı göstermeye çalıştık. Bugün de artık bu işin sadece altın madenleriyle de sınırlı olmadığını ve yıkımın ve ekokırımın boyutlarının çok daha büyük olduğu anlaşılmaktadır. Tamam altın madenlerinde yıkımın boyutları çok büyük ama nikel madenleri ve gümüş madenleri de en az altın madenleri kadar doğal yıkıma neden olmaktadır. Her köşe başına açılan mermer ocakları, taş ocakları bugün altın madenleriyle yarışmaktadır. Bakınız Muğla’da bulunan üç adet kömürlü termik santral Muğla’yı cehenneme çevirmektedir. Muğla bizim turizm cennetimiz. Her yıl milyonlarca turisti ağırladığımız ve onları beslediğimiz bir bölge burası. Deniz kıyısında turistleri ağırlarken arka tarafta dağları paramparça edip, ovaları deşip, sonra da kömürün zehrini ortama salamazsınız. İnsanlar sizin doğa katliamınızı görmek için gelmez. İnsanlar sizin ekokırımlarınızı yaşamak için ülkenize adım atmaz. Turizm demek, tatil demek baktığın her yerin huzur vermesi demektir. Turizm sadece beş yıldızlı otellerle sınırlı olamaz. Ülkene çağırdığın o turistler jiplere atlayıp, araçlarına binip çevreyi gezmeye çıkıyorlar. Ne göstereceksin onlara? Milas’ın, Yatağan’ın dağlarını nasıl dümdüz ettiğini mi? O güzelim zeytin bahçelerini nasıl cehenneme çevirdiğini mi? Küresel iklim krizinin en büyük nedenlerinden birisi olarak gösterilen kömürlü termik santraller için neden hala ısrar ediliyor. Milas’ın Akbelen Ormanı’nı korumak için aylardır köylüler, çevreciler bir mücadele içinde. Bunları artık görmemiz gerekiyor. Orada yok olan Akbelen Ormanı sadece Milaslılara değil tüm Türkiye’nin ve hatta tüm dünyanın canlılarına ait.

    -Evet, Altın Girdap’ta detaylar çok çarpıcı. Son olarak ne olmalı, ne yapmalı?

    Yapılacak şey çok basit. Acilen yasalarda değişiklik yapılarak 2004 öncesine dönülmelidir. Yani Türkiye’de madenciliğe yasaklı alanlar ilan edilmelidir. Milletin köyleri, ormanları, dağları, meraları, yaylaları ve en önemlisi de su kaynakları koruma altına alınmalıdır. Düşünebiliyor musunuz, Nurol Holding’in Lapseki’nin tepesinde Kestanelik adı verilen bölgede kurduğu siyanürlü altın madeni, Şahinli ve Kocabaşlar köylerini besleyen su kaynaklarının tam üstüne inşa edildi. Aslında bölge devlet tarafından “koruma alanı” ilan edilmişti. Ancak Nurol’un maden şirketi TÜMAD, pınarlardaki suyun, yani bu iki köyü besleyen su kaynaklarının “yüksek arsenik” içerdiğini keşfetti. Yani yüzlerce yıldır yöre insanları tarafından kullanılan ve devletin koruma altına aldığı bu su kaynaklarının içme suyu olarak “uygun olmadığını” söyledi. Bunun üzerine Çanakkale Valiliği Şubat 2016’da Kestanelik tepesiyle ilgili bulunan “koruma alanı” statüsünü kaldırdı ve bölgeyi “siyanürlenme alanı” ilan etti. Ülkenin birçok bölgesinde buna benzer hikayeler yaşanıyor. Acilen ama acilen koruma kararları geri getirilmelidir. Madencilik devlet tekeline alınmalıdır. Ne diyordu Maden Mühendisleri Odası Başkanı Ayhan Yüksel: “Rezervimiz ister çok, ister az olsun. Ürettiğimiz madenleri kendi sanayimize hammadde olarak kullanamıyorsak, ham ya da yarı mamul madde olarak ihraç ediyorsak yanlış yapıyoruz demektir. Biz buna sömürge madenciliği diyoruz.” Evet bugün Türkiye’de yaşanan tam da budur. Türkiye’de milletin gözünden gerçekler saklanarak sömürge madenciliği yapılmaktadır. Türkiye’nin dağları, taşları ton-ton, blok-blok sağa sola satılmaktadır. Sattıkları dağlar binlerce köylümüzün yaşam kaynağıdır.

  • Yine çıplak arama skandalı

    Yine çıplak arama skandalı

    HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu açıkladı, Tokat T Tipi Cezaevi’nden çıplak arama ile ilgili şikayetler aldıklarını bildirdi. Gergerlioğlu, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, hak ihlallerine ilişkin açıklamalarda bulundu, şunları söyledi:

    MECLİS İNSAN HAKLARI BAŞKANLIĞI GÖREVİNİ YAPMIYOR: Gündemimizde ağır hak ihlalleri var bunları neden her hafta gündem ediyorum çünkü Bakanlıklar görevini yapmıyor, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı görevlerini yapmıyor. Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanlığı da görevini yapmıyor. İş bizim gibi insan hakları savunuculuğu üzerine siyaset yapan siyasilere düşüyor ve yoğun bir şekilde hak ihlallerini gündem ederek Bakanlıklar üzerinde bir baskı oluşturuyoruz, komisyonlar üzerine baskı oluşturarak hak talebinde bulunuyoruz. Bunu neden yapıyoruz? Kamu adına yapıyoruz! Millet adına yapıyoruz ve yapmamız gerekiyor çünkü bizim görevimiz milletvekilliği, milletin adına buradayız. Bu başvuruları yerde bırakacak bir insan değiliz.

    ARSLAN CİNAYETİNİN ARKASINDA KİM VAR: Geçen hafta Kocaeli’nde dehşet veren bir cinayet işlendi. Ses Kocaeli Gazetesi sahibi Güngör Arslan katledildi. Yılların gazetecisi, Kocaeli’nin en deneyimli gazetecilerinden, iktidara muhalif, sol demokrat fikriyata sahip bir insandı, Güngör Arslan gazetesindeki odasında bir tetikçi tarafından vurularak öldürüldü. Herkes biliyor ki; o tetikçinin husumeti değildi bu! O tetikçinin arkasında kimler var? İşte bu aydınlatılmalı! İçişleri Bakanlığı’nı, Kocaeli Valiliği’ni, Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’nü göreve davet ediyorum. İktidara muhalif, iktidarın yolsuzluklarını, yağmalarını, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin talanlarını, ihale usulsüzlüklerini net bir şekilde korkmadan, yürekli bir şekilde gazetesinde yazan bir gazeteciydi Güngör Arslan. Çok kişinin dokunamadığı şeyleri yazabilen bir gazeteciydi. Güngör Arslan 3 kurşunla vuruldu ve tüm müdahalelere rağmen Kocaeli Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetti! Güngör Arslan vuruldu ama bu olayın, bu cinayetin arkasındaki mesele aydınlatılmadan biz susmayacağız! Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu olarak bu cinayeti çok ciddi, arkasında çok önemli meselelerin olabileceği bir cinayet olarak görüyorum ve bir insan hakları savunucusu olarak ciddiyetle yoğun bir şekilde titizlikle takip edeceğimi de buradan herkese ilan ediyorum. Bilirsiniz ki biz hiçbir şeyi o günde bırakmayız, sonuna kadar takip ederiz, hiç kimse birtakım şeylerin üstünü örtbas edilebileceğini düşünmesin. Şu anda 2 kişinin tutuklandığını biliyoruz. Dosyada gizlilik kararı var ve tetikçi dışında kimin tutuklandığı açıklanmıyor, bir an evvel açıklansın. Ne oluyor? Ne bitiyor? Yakından takip etmek istiyoruz. Nedir bu gizlilik kararı? Neden? Bu konularda şeffaf bir şekilde soruşturmanın yürütülmesi gerektiğini Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’na da buradan yakinen hatırlatıyorum.

    BEKMEZCİ CİNAYETİ: Geçtiğimiz hafta göz göre göre gelen bir cinayet yaşandı. Bu bir hasta mahpusun İzmir Yeşilyurt Hastanesi Yoğun Bakımında hayatını kaybetmesi ile vuku bulan bir ölümdü ama bu sıradan bir ölüm değildi. Konuyu aylardır takip eden bir insan hakları savunucusu siyasetçi olarak bunun resmen zalimce, vicdansızca bir cinayet olduğunu düşünüyorum. Neden bu mahpusa zalimlik yapıldı? Neden bu mahpusun yakınlarına zalimlik ve vicdansızlık yapıldı? İşte bunu belgeleri ile dün Genel Kurul’da da açıkladım, şimdi de açıklama ihtiyacı hissediyorum çünkü bunlar Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu iktidarın zalimlikleri olarak unutulmaması gereken vakalardır, hiçbir şekilde unutmayacağız. Yusuf Bekmezci’nin ismini hiçbir şekilde unutmayacağım, Halime Gülsu, Muzaffer Özcengiz, Nesrin Gençosman, Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümlerini unutmadığımız gibi. Turgay Deniz’in ölümünü unutmadığımız gibi ve daha nice binlerce hasta mahpusun gariban bir şekilde hastane köşelerinde son nefeslerini verirken uğradıkları haksızlıkları bildiğimiz için susmayacağız, unutmayacağız, unutturmayacağız herkes bunu çok iyi bilsin. Yusuf Bekmezci ne yaşamıştı; Yusuz Bekmezci 1 yıl 1 aydır cezaevindeydi, ağır bir ceza almıştı fakat çok haksız, hukuksuz bir yargılamaya geçilmişti çünkü Alzheimer hastasıydı, kalp, hipertansiyon, diyabet her hastalık vardı kendisinde en önemlisi Alzheimer vardı, mahkemede: “Şu soruma cevap ver.” Diyen hakime dönüp “Ben niye bu mahkeme salonundayım? Niye buradayım?” diye soran bilinç yetileri adeta kaybolmuş bir insanın ağır bir şekilde cezalandırdılar ve bu ağır cezaya paralel bir şekilde cezaevinde de her hakkını, hukukunu ayaklar altına aldılar. İnfaz erteleme alamadı, İstanbul ATK’ya gidemedi, Adli Tıp’a gidemedi sonunda ne mi oldu? Çok ağır bir hastaydı, bir basit operasyonda hemencecik yoğun bakımlık oldu! Kalbi durdu, bir katarakt ameliyatında kalbi durdu ve yoğun bakımlık oldu. Dediklerimiz gerçekleşiyordu, ağır hastayı tahliye etmedikleri için çok basit bir nedenden dolayı yoğun bakımlık olmuştu, bir hekim olarak durumu yakından takip ettim, hastaneye yetkilileri ile görüştüm, Bakanlık yetkililerine ulaşmaya çalıştım, bu zalimliğin bir an evvel bitmesi gerektiğini söyledim. Yoğun bakımlık olmuşsa en azından bir an evvel tahliye edilmesi infaz erteleme alması gerekiyordu ve torunu olan avukat konuyu takip etti, İzmir 2. A.C.M. hastanenin kişinin yoğun bakımda olduğu ve hayatından umut kesildiğine dair yazılarını nazar-ı itibare almadı, dikkate almadı ve illa “İstanbul ATK’dan rapor getirilsin.” Dedi. Ya hu mahkum değil ki hasta niye İstanbul ATK’dan haber bekliyorsun! Hastanenin raporu ortada İzmir 2. A.C.M. hakimi, biz bu işleri bilmiyor muyuz? Senin yaptığın iş nedir? Vicdanın rahat mıdır? Sonunda öldü bu adam! Nedir bu iş? Nedir bu rezalet? “İlla bana İstanbul ATK’dan rapor gelecek.” Mahkum mu bu adam? Tutuklu halen! Hükümözlü! Niye böyle bir rapor istiyorsun ısrarla? Yoğun bakımlık entübe hasta, ölümünü bekleyen bir hasta, başında jandarmalar bekliyor, yakınları yanına gidip bir dua bile edemiyorlar. Israrla, inatla tahliye etmedi, edebilirdi. Bu yetkisi vardı ve sonunda İstanbul ATK bile vicdana geldi, insafa geldi ve dedi ki “3 aylık infaz erteleme verdik.” 45. Gün infaz erteleme kararı verildi ve artık Yusuf Bekmezci dayanamıyordu, tüm hayati fonksiyonları dibe vurmuştu, biz infaz erteleme alındığını duyduğumuzda sevindik, en azından yakınları başındayken hayatına veda ederler. En azından yakınlarının onunla vedalaşma hakkı oluşmuş olur diye düşündük ama buna da izin vermediler. Çok zalimdiler, çok önyargılılar, çok vicdansızdılar. Torunu olan avukat şu gördüğünüz İstanbul ATK raporunu gönderdi. İzmir 2. A.C.M.’ye. Bakın bu da İzmir 2. A.C.M.’nin kararı, hepsini çok yakından takip ettim, İstanbul ATK 3 ay infaz erteleme vermesine rağmen İzmir 2. A.C.M.’si diyor ki: “Tutukluluğuna yoğun bakımda devam etsin.” Kardeşim zaten yoğun bakımdan çıkacak bir hali yok ki! Biz diyoruz ki Jandarmalar başından gitsin, tahliyesini verin en azından yakınları yoğun bakımda onunla vedalaşabilsin, başında bir Kur-an okusun vedalaşma hakkı denen bir hak vardır buna riayet edin. Zaten öleceği belli, 3 ay sonra tekrar tahliye durumunu kararlaştırmak üzere tutukluluğunun devamına karar verin. Şu zalimliğe bakın; ne 3 ayı adam ölüyor! 2 gün sonra öldü zaten! 48. Gün de öldü ve biz bunu eleştirdik, Yusuf Bekmezci’nin şu cinayet gibi ölümünü eleştirdik, bakın yüzlerinde hiçbir kızarma da yok! Hiç mi utanmıyorsun? Hiç mi yüzün kızarmıyor Sayın Bekir Bozdağ, Sayın Adalet Bakanlığı yetkilileri, Sayın Cezaevi Tevkifevleri Genel Müdürlüğü yetkilileri hiç mi utanmıyorsunuz? Ben bütün meseleyi biliyorum, bütün ayrıntıları biliyorum, hiç mi utanmıyorsunuz yüzünüz kızarmıyor, bir açıklama yapmışlar bakın ne diyorlar? Sanki biz böyle bir şey söylüyoruz; benim söylediklerim belli. Yoğun bakımda yatan bir hasta İstanbul ATK raporuna göre tahliye edilmeliydi diyorum. Diyor ki hiç utanmadan bir acıkama yapmışlar: “Kişinin ceza infaz kurumunda vefat ettiği haberleri algı oluşturmaya yöneliktir ve yalandır.” Ey utanmaz yetkililer hiç yüzü kızarmayan bakanlık, Sn. Bekir Bozdağ biz öyle mi dedik sana. Cezaevinde mi öldü dedik! Ya hu insan bir döner benim dediklerime bakar ya! Benim söylediğimi yalanlarken bile yalan atıyorsunuz! Böyle bir utanmazlık dünyanın tarihinde hangi iktidar mensuplarında görüldü! Zaten kahredici işler yapıyorsunuz, biz açıklıyoruz tüm gerçeği belgelerle, beni yalanlamaya kalkarken de bir de üstüne söylemediğim sözü söyleyip yalan atıyorsunuz ve “Yalancı, algıcı” olduğumu söylemeye çalışıyorsunuz. Utanmazlığın bu kadarına da pes diyorum! Fakat bu yaptıklarınız yanınıza kar kalmayacak! Ulusal ve uluslararası düzeyde ben Yusuf Bekmezci’nin hakkını hukukunu her yerde söyleyeceğim. İşkenceyi Önleme Komitesi’ne de ileteceğiz. Adeta bir işkencedir mahpusa ve yakınlarına başka bir şey değildir! Sn. Bekir Bozdağ sizin anneniz babanız yok mu? Şu zalimlik karşısında hiç utanmadan nasıl yalana başvuruyorsun? Sen mi bu yalana başvuruyorsun senin bürokratların mı yalana başvuruyor? Annen baban yok mu senin? Senin baban vefat etse başında bulunamasan sen nasıl bir duygu halinde bulunursun? Yalan üstüne yalan atıyorsun, yeni Bakanlığa başladın selefinden de farklı değilsin. Onun da işi gücü her şeyi örtbas etmekti, yalan dolan atmaktı, iftira atmaktı, benim gibi Adalet Bakanlığı’nın tüm kirli çamaşırlarını ortaya seren bir vekile iftira, hakaret, yalandan başka bir şekilde cevap vermezdi Abdulhamit Gül. Yeni Bakan sen de mi aynı huyla devam edeceksin! Yok öyle, biz konuları çok yakından takip ediyoruz. Daha dur bu değil onlarca yalanınızı kirli çamaşırınızı açıklayacağım bugün! Daha durun! Biz konuları bilen insanlarız, afaki konuşan insanlar değiliz bunu çok iyi bilin.

    NUSRET MUĞLAL’NIN DURUMU: Bakın bir başka rezaletiniz! Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en vahim görüntülerinden birisi! 86 yaşında bir adam Nusret Muğla! Abuk sabuk gerekçelerle tutuklanmış, cezaevinde daha sonra mahkum olmuş, bir daha çıkıp tekrar girmiş cezaevine ve hasta, yaşlı, cezaevinde duramayacak bir mahpus ve sonra ne oluyor biliyor musunuz? Bu kişi de cezaevinde hastalanıp hayatını kaybediyor! Göz göre göre bakın! Geçen hafta 2 tane 80 yaşını aşmış mahpus hayatını kaybetti! Orada durmamaları gerekiyordu, şu hali görüyor musunuz? Şu fotoğrafın üstüne benim zaten bir şey anlatmama ihtiyaç yok. Bir zavallı ihtiyar, iki büklüm ve bu ihtiyar cezaevinde o zindanda, o zor koşullarda ve beklenen sonuç ölüm! Peki hesap veren kimse var mı? Hayır yok! Bakanlık yetkilileri ne yapıyor? İşte Yusuf Bekmezci de olduğu gibi yalan dolan! At, tut! Başka bir şey bilmiyorlar! Biz susmayacağız. Bakın bizi cezaevlerine attınız, vekilliğimizi düşürdünüz, iftiralarınızı birilerinin iftiralarının çıplak arama ile ilgili bana yönelik hakaretlerin yalan olduğunu çok iyi bildiğini halde bütün bunları alkışladınız. Bizi zindanlara attınız ama çıktık o zindanlardan yine konuşuyoruz! İstediğinizi yapın! Umurumda değil! Ben bu dünyadan ziyade öte dünyada vereceğim hesaba bakıyorum Sn. Bekir Bozdağ bunu çok iyi bil. Şu anda kendi iktidarının tepelerindekilerine yaranmaya çalışabilirsin ama bil ki hepimiz öleceğiz! Hepimizin öleceği çok nettir! Allah’tan korkun ya! Yüzünüz kızarmıyorsa Allah’tan korkun, öte dünyadan korkun. Bu ne utanmazlıktır! Biz bunları affetmeyiz ve sözümüzü de esirgemeyiz bunu da çok iyi bilin! Selefine de bunu çok iyi sorabilirsin.

    CEZAEVLERİNDEKİ HAK İHLALLERİ: Hak ihlallerine devam ediyoruz!  Yoğun hak ihlalleri geliyor, cezaevleri felaket halde! Bakın Düzce T Tipi Cezaevi’nden mahpus Ömer Sevinç ile ilgili bir şikayet. Eşi diyor ki: “Koğuşlar zaten çok kalabalık Covid-19 riski var, zaten istiapın üzerinde insanlar var ve doldurdukça dolduruyorlar. Covid riski var ama koğuşları üst üste, yerde yatanlar. Cezaevinde koğuşlar karıştırılıyor ve daha da kalabalık hale getirilip sağlıkları riske atılıyor. 8-10 kişilik koğuşta 25 kişi kalıyor.” Sn. Adalet Bakanı bunlara cevap ver! 8-10 kişilik koğuşta Düzce’de 25 kişi kalıyor hadi buna cevap ver!

    – Tarsus 3 No’lu Cezaevi’nde Mehmet Zahir Bayar. Mahpus 20 dakika görüşüyor, siyasi mahpus olduğu için 10 dakikaya düşürülmüş. Adli mahpuslara görüntülü görüşme hakkı var, siyasi mahpus olduğu için Mehmet Zahir Bayar ve binlerce siyasi mahpus görüntülü görüşemiyor, hem mahpusa hem yakınlarına büyük bir zulüm! Ailesi anlatıyor diyor ki: “Az önce abimin görüşüne gittik Tarsus Cezaevi T3 A-5 Koğuşu’nda abim Mehmet Zahir Bayar’ın görüşüne gittik. X-Ray cihazından annem geçerken öttü gardiyanlar anneme dedi “Git içeri iç çamaşırını çıkar.” Bende annemin perişan halini görünce anneme tekrar geç dedim, tekrar geldi içeri girdi yine öttü yine dedi “Git iç çamaşırlarını çıkar kardeşim biz kabul etmiyoruz.”” Bir anne ya yaşlı başlı bir anne ne yapacak bu anne. Aile de kızmış görüşe girmemiş, bakın yaşanan bu. Vicdanınız el veriyor mu?

    – Mardin Kızıltepe ile ilgili bir bilgi vermek istiyorum. Mardin Kızıltepe’de büyük bir skandal yaşanıyor. Koca ilçe bakın sanırım Mardin Merkez’den daha çok nüfusu var. Kızıltepe’de 7 gündür su kesintisi yaşanıyor. İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor, su yani su en temel ihtiyacımız, hepimiz biliyoruz vücudumuzun %80’i su, temel ihtiyaçlarınız su üzerinedir. 2021 yılındayız, teknoloji çağındayız halimiz bu arkadaşlar! Hiç kimse konuşmasın!

    – Erzurum Cezaevi’nden de yine hasta mahpuslar ile ilgili çok şikayetler geliyor. Ünal Güneş tek kişilik hücrede kalıyor, ağır hasta, hipertansiyon, şeker, kalp hastalığı, iki kez anjiyo oldu, dilekçe vermesine rağmen ne tutuksuz yargılanıyor ne de tek kişilik hücreden alınıp normal koğuşa veriliyor. Tek kişilik hücrede adam ölse kimsenin haberi olmayacak, bir sürü hastalığı var, böyle bir sürü vaka anlattım, hala tek kişilik koğuşta tutmaya devam ediyorlar.

    – Bolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nden Emirhan Karalar kardeşine ait telefon ile konuşurken konferans yoluyla annesiyle eşi tarafından görüştürüldüğü için disiplin soruşturması açılmış. Denetimli serbestlik süresi de dolmak üzere halen bir tahliye gelmemiş!

    – Tokat T Tipi Cezaevi’nden de yine çok şikayetler alıyoruz. Çıplak arama, kadınlar ne diyor biliyor musunuz mahpus eşleri; “Açık görüşe gidiyoruz zaten yarım saat, yan yana oturmamıza müsaade etmiyorlar, karşılıklı oturuyoruz, sarılmak yasak, açık görüşe girerken çıplak arama yapıyorlar. Affedersiniz pedlere bile bakıyorlar. Bu kadar bizi böyle aşağılayan bir arama biçimiyle karşılaşıyoruz. Sırf görüşe gireceğiz, yarım saat görüş yapacağız diye çıtımız çıkmıyor.” Şu hale bakın! Peki bu kadar ince aramadan bir şey çıkıyor mu? Hiçbir şey de çıkmıyor! Hiçbir şey de çıktığını duymuyorum ama nedir? Zulmetsinler!

    – Ramazan Durlanık KHK ile kamu görevinden ihraç edilmiş. Yargılanıyor ve daha sonra branşı özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde çalışmaya müsaitmiş orada çalışmaya başlamış. Milli Eğitim’den bir yazı gelmiş. İşten çıkarılması istenmiş Milli Eğitim tarafından. Pandemi nedeniyle işten çıkarmalar yasakmış ama buna rağmen çıkarılmış. İşsizlik maaşı için İşkur’a başvurmuş, işsizlik maaşı vermişler ama sonra faiziyle geri istemişler, bu da el mecbur ödemiş. “Bilgisayarda sende Kod 37 görünüyor.” Demişler. “Kod 37 tehlikeli mahlukatsın, sen bir işe giremezsin, sen Nazi muamelesi yapılmaya müstahak bir adamsın.” Demek isteniyor! 21. Y.Y.’da bakın bir devlet, hukuk devleti olduğunu iddia eden bir devlet vatandaşını uyduruk gerekçelerle KHK ile ihraç etmiş, özelde çalışmaya gayret ediyor. “Orada çalışamazsın.” Diyor Milli Eğitim pandemi olmasına rağmen çıkarıyor, işsizlik maaşı veriliyor “Onu da geri vereceksin.” Ne yapsın ölsün mü bu adam? Sürenerek mi ölsün? “Yurtdışına da çıkamazsın, seni süründürerek öldüreceğim.” Diyor, vicdansızlığın bu kadarı! Ben bunlar karşısında susarsam ben de Ömer Faruk Gergerlioğlu değilim! Nasıl susabiliriz bunların karşısında? Böylesine vicdansızlık ve zalimliklerin karşısında susmamız mümkün mü?

    – Remzi Bayram o da yine uzun süredir cezaevinde, Siverek Cezaevi’nden Maraş Türkoğlu’na sevk edilmiş ve orada da devletin haline bakın; disiplin cezaları yok bu kişinin fakat Maraş Türkoğlu cezaevi ki bizim açımızdan sabıkalı bir yer, çok ağır baskıcı uygulamaları nedeniyle disiplin cezası olmamasına rağmen koğuşa alınması gerektiği halde kişiyi Adalet Bakanlığı’ndan gelen sözel bir telefonla tek kişilik hücreye koymuşlar. Müdür doğru konuşmuyor, disiplin cezası var. Dosyasına bak disiplin cezası yok! Bize kardeşi başvurmuş diyor ki: “Can güvenliğinden endişe ediyoruz tek kişilik hücrede bundan ötürü ortada var olan bu hukuksuzluğa karşı Bakanlığın sözlü talimatına dayanan yöneticilerin uygulamasının çözülmesi için sizlerin desteğine ihtiyacımız var ve kamuoyuna lütfen bildirin.” Biz de görevimizi yapıyoruz.

    – Kıbrıs’taki bir Kürt vatandaşımız ile ilgili bir şikayet. Kıbrıs’ta Fırat Algun isimli bir öğrenci arama esnasında bir kitap ile yakalanmış ve 5 yıldır Kıbrıs Devleti’de onu Türkiye’ye göndermiyormuş, Fırat Algun son derece perişan, hukuksuz bir uygulama olduğunu söylüyor ve arkadaşları da bize başvurmuş. Diyorlar ki: “Toplamda 6-7 sene Kıbrıs adasında dışarı çıkamıyor ailesi ve kendisi mağdur. Suçsuz olmasına rağmen suçunu kabul etmesi ve para cezası verilip bu olayın bitirilmesi bekleniyor tabi hep böyle olmuyor son ana kadar yukarıdan gelen bir karar tüm dengeleri değiştiriyor, Kürt öğrencilerine rağbet görülen bu durum arkadaşlarımız hukuksuzca bu üstü kapalı olaylar yüzünden alınıp tutuklanıyor. Bir öğrenci kitlesi desteği olmasa bu sebepten dolayı cezaevine bile atılabiliyor. Çok trajikomik  6-7 sene bir cezaevinde yatarsın suçsuz olduğunu kanıtlamaya çalışırsın.” Diyor bize başvuranlar.

    – Vahim bir başvuruyu bir yaşlı anneden aldık. Uzun süredir gündeme getirdiğimiz anne baba tutuklulukla ilgili vahim bir durum hakkında Mehmet Meleş Çorum Cezaevi’nde annesi İzmir’de 82 yaşında yaşlı bir kadın: “Yıllardır gidip Çorum’da oğlumu göremiyorum, gelinim de cezaevinde. Gelinim ve oğlum mahpuslar, çocuklara biz bakıyoruz, perişan durumdayız. En azından yakın bir cezaevine gelsin de oğlumu göreyim.” Diyor fakat biz bunu defalarca gündeme getirdik hala bu nakil isteği yapılmıyor! Gelini Şakran Cezaevi’nde. Bu ailenin 3 tane çocuğu var, perişan durumdalar. Manisa’da ikamet ediyorlar. Siz Manisa’dasınız, çocukların annesi Şakran’da, babaları Çorum Cezaevi’nde, gidemiyorlar. Çocuklar perişan, Mehmet Meleş’in annesi perişan, “2015’ten beri oğlum tutuklu. Yasal hakkı olan sevkini yapmıyorlar, ben hem eşine, hem annesine hem çocuklarına uzak, hiç kimse gidemiyor. Ben çok yaşlıyım, çocuklar küçük, anneleri de hapsedildi, çok çaresizim ölmeden oğlumun nakli yapılsın İzmir’e. Size 3. Kez yazıyorum ama sevkimiz kasıtlı olarak yapılmıyor, üstelik hukuksuz olarak oğlum yıllardır hücrede tutuluyor. Belki 82 yaşında bir annenin son sözleri bunlar. Ben sizden razıyım Ömer bey ama bu zulmedenler huzur-u mahşerde hesabını versinler.” Diyor son sözleri ile o anne. Biz bu annelerin, gariban Anadolu evlatlarının haklarını yerde bırakmayacağız. Bu hukuksuz zalimlikleri buralardan ifşa etmeye devam edeceğiz.

    – Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Kapalı Cezaevi’nin hukuksuz uygulamaları yüzünden 12 kişiye çıktı açlık grevi yapanlar. Çok vahim gelişmeler yaşanıyor, bize olan başvuruda Hüseyin Karadaş 6 yıldır tutuklu. Şiddete maruz kalıyor ve hastane hakları gasp ediliyor.

    – Bir başka anne baba tutukluluk; yüreklerimizi yakıyor! Tuba Tuncer ve Mahmut Tuncer çifti yıllardır hapishanede! Mahmut Tuncer Salihli Cezaevi’nde, Tuba Tuncer Samsun Bafra Cezaevi’nde çocuklar perişan ve aile diyor ki; “Çocuklar perişan halde birtakım davranış bozuklukları oluşuyor çocukları zapt etmekte zorlanıyoruz. Kızımın ciğerleri hasta tedavisi kesilirse vereme dönüşme ihtimali var ve cezaevi şartları buna çok müsait değil damadım da tansiyon ve şeker hastalığı var. Çocuklara eşim, ben ve kızım bakıyoruz fakat eşim ve ben 58 yaşındayız şeker kalp hastasıyız kızım 26 yaşında ve damadımın dosyası Yargıtay’da.” en azından Yargıtay’da işlem görsün onaylansa bile çıkar ve çocukların başında en azından baba olur. Yargıtay’a böyle binlerce dosyayı hatırlatıyoruz ama inatla bakmıyorlar! Sonuç; boş yere cezaevlerinde yatan insanlar. Bir kısmı karı koca tutuklular, çocuklar perişan durumda. Ben nasıl olur bunları gündeme getirmem! Bu toplumun en büyük ve gizli yarası bu! Binlerce çocuk ortalıkta kimsesiz kalmış anne baba tutuklu perişan aileler, bozulan aileler, bütün bunlardan dolayı uyuşturucuya, alkole alışmış çocuklar, gençler, bu büyük bir toplumsal felaketi gösteriyor! Her gün böyle bir sürü vaka geliyor bize!

    – Silivri 2 No’lu Cezaevi’nden şikayet var. Yeterli su verilmiyor, kantin yetersiz, muz ve portakal dışında meyve yok. Harp okulu öğrencilerine görüşme süreleri daha da aza indirilmiş ve yüz yüze telefonla görüşme hakkı harp okulu öğrencilerine yok! Buradan harp okulu öğrencilerinin mağduriyetini bildiriyorum, harp okulu öğrencilerinin anne babaları, kardeşleri ile birlikte olduğumu bu zulme karşı sonuna kadar mücadele edeceğime de tekrar ifade ediyorum.

    – Sebahattin Gürbüz Bolvadin T Tipi Cezaevi’nde yatmakta ve denetimli serbestlik hakkı verilmemekte. Hala yatıyor, denetimli serbestlikler çok haksız hukuksuz bir şekilde verilmiyor yakinen takip ediyoruz bunları da gündeme getirmeye devam edeceğiz!

    AYSEL TUĞLUK’UN DURUMU: Hak ihlalleri bitmiyor! Hasta mahpus Aysel Tuğluk ileri derecede bilişsel bozukluk olmasına rağmen hala Kandıra Cezaevi’nde tutuluyor. İnsanlar buna isyan ediyor, basın açıklamaları yapıyor, yasaya uygun basın açıklamaları ile tepkilerini dile getiriyor. Geçtiğimiz günlerde Mersin’de bir basın açıklaması yapıldı, Mersin Barosu avukatları yaptı ve polisin büyük bir şiddeti ile karşılandılar, darp edildiler, gözlerine biber gazı sıkıldı her türlü hakarete ve küfre uğradılar. Yazıktır, insaf diyoruz bu ne vicdansızlıktır. Hasta mahpusu cezaevinden çıkarma sırf siyasi kimliğinden dolayı ve bu arada bir sürü hasta mahpus ölsün son 2 ayda 13 hasta mahpus öldü! Bütün bunları protesto etmek için Mersin Barosu avukatları yasal hakları olan bir basın açıklaması yapmaya kalksın uğramadıkları darp, yemedikleri hakaret küfür kalmasın! Bu ne rezalettir İçişleri Bakanı? Bütün bunların yanınıza kalacağını mı, hukuk önünde hesabının sorulmayacağını mı sanıyorsunuz? Bunların mutlaka hesabı hukuk önünde sorulacak şeylerdir! Yarın öbür gün hukuk gelecek!

  • AKP’li vekil, aleyhindeki habere erişim engeli getirtti!

    AKP’li vekil, aleyhindeki habere erişim engeli getirtti!

    Salih Sertkal

    AKP Van Milletvekili Osman Nuri Gülaçar, kendisinin aleyhinde bilgi, belge ve röportajın olduğu habere erişim engeli getirdi. Milletvekili Gülaçar, ‘Dolandırıcılık yapmak ve yurttaşı mağdur etmek‘ iddialarını konu alan habere erişim engeli getirilmesi için mahkemeye başvurdu ve aleyhine yapılan habere erişim engeli getirterek haberi yayından kaldırttı.

    2014 yılı yerel seçimlerinde AKP Van Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Osman Nuri Gülaçar’ın o dönemde seçim çalışmalarını yürüten kişilere yemek yemeleri için tahsis ettiği lokantanın sahibinin parasını vermeyerek mağdur ettiği iddia edildi. Gülaçar’ın, mağdur edilen kişiye kendisini; kayyumun yönettiği belediyede işe alacağı vaadinde bulunduğu, ancak bu vaadini yerine getirmediği belirtilirken, bu yönde bilge, belge ve röportajın olduğu habere ise erişim engeli getirildi.

    Halen AKP Van Milletvekili olan Osman Nuri Gülaçar, AKP Van Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olduğu 2014 yılındaki olaya ilişkin ‘Milletvekili Gülaçar nitelikli dolandırıcılık mı yapıyor‘ başlığıyla http://anadoluwebtv.net haber sitesinde yayınlanan habere ilişkin Van 2. Sulh Ceza Hakimliği’ne başvurarak erişim engeli getirilmesini istedi. Mahkeme AKP Milletvekili Gülaçar’ın söz konusu habere ilişkin yaptığı erişim engeli talebini kabul ederek habere erişim engeline karar verdi.

    HABER YAYINDAN KALDIRTILDI!

    Mahkeme heyeti, Erişim Sağlayıcıları Birliği’ne yazdığı talimatla söz konusu haberin yayınlandığı tüm URL uzantılarına erişim engelinin getirilmesini istedi. Mahkemenin talimatı doğrultusunda haberin yayınlandığı http://mobil.anadoluwebtv.net ile http://anadoluwebtv.net sitelerindeki haberin içeriğine erişim engeli getirildi. Erişim engelinin getirilmesinin ardından Erişim Sağlayıcıları Birliği, haberin 4 saat içerisinde tamamen siteden kaldırılmasını, aksi takdirde, içeriği paylaşanların 500 günden 3 bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılacağını bildirdi. Site sahibi Gazeteci Yasin İpek, bu durumda mecburi olarak haberi siteden kaldırmak zorunda kaldıklarını açıkladı.

    İPEK: BU BİR SANSÜRDÜR

    Haberin yayınlandığı http://anadoluwebtv.net adındaki haber sitesinin sahibi olan aynı zamanda da haberi yapan Gazeteci Yasin İpek, haberine getirilen yayından kaldırmanın “sansür” olduğunu ifade etti. İpek, kendisinin 25 yıla yakındır basın faaliyetini sürdürdüğünü belirterek, yaptıkları haberlerin tekzip edilmemesi hassasiyetiyle her zaman bilgi, belge ve beyanları tüm detaylarıyla ortaya koyarak haber yaptıklarını söyle. AKP Milletvekili Osman Nuri Gülaçar hakkında yaptığı habere ilişkin bilgi paylaşan Gazeteci İpek, “Milletvekili Gülaçar’ın adının geçtiği haberde, kendisinin mağdur olduğunu belirten E.G isimli bir lokantacı esnafının açık beyanları vardır. Haber tamamıyla E.G isimli esnafın mağduriyeti üzerinden kurgulanmıştır. Bu kişi, AKP Milletvekili Osman Nuri Gülaçar’ın, 2014 yılında AKP Van Büyükşehir Belediye Başkan adayı olduğu zamanda kendisinin lokanta işlettiğini, o dönemde Gülaçar ve parti yöneticilerinin, seçim çalışması yürüten kişilere yemek vermesini istediğini ve parasının seçimden sonra verileceğini söylediğini, bu şekilde kendileriyle anlaştıklarını, fakat aradan geçen 8 yıla rağmen parasının verilmediğini bana aktardı. Ben de kendisiyle yaptığım röportajda, mağdur esnaf E.G’nin milletvekili Gülaçar ile olan whatsap görüşmelerinin ekran kayıtları, yazışmaları ve kendisinin CİMER’e yaptığı başvuru gibi bilgi, belge ve beyanlar üzerinden bir haber yaptım. Haberimden sonra mağdur esnaf E.G emniyete çağrılarak ifadesi alındı“ dedi.

    ‘GAZETECİLİK HALKIN GÖZÜ, KULAĞI, SESİ OLMAKTIR’

    Gazeteci İpek, haberinde asla kişilik haklarına saldırı ya da iftira olmadığını belirterek, haberin başlığından da anlaşılacağı üzere AKP Milletvekili Osman Nuri Gülaçar’ın cevaplaması yada olaya bir açıklık getirmesi için sadece soru sorduğunu aktardı. Habere erişim engeli getirilip, yayından kaldırılmasına tepki gösteren İpek, “Gülaçar milletin vekili ise biz gazeteciler de halkın gözü, kulağı ve sesiyiz. Ben Milletvekili Gülaçar’ın mağdur ettiği ve mağdur ettiğini de yaptığı whatsApp yazışmalarında kabul ederek haberi doğruladığı bir skandalın haberini yaptım. Mağduriyet yetmezmiş gibi söz konusu E.G isimli esnafa mağduriyeti karşılığında Van Büyükşehir Belediyesi’nde işe alınması vaatlerinin verilmesinin araştırılması gerekirken maalesef kamuoyunu bilgilendirmek adına, haksızlıklara dur demek adına yaptığımız gazeteciliğimiz yargılanıyor, sansüre uğruyor. Haberin kaldırtmak yerine haberin doğruluğunun sorgulanarak, mağdur edilen esnafın mağduriyetinin görülmesi gerekiyordu. Haberin içeriğindeki bilgi, belgeler kamu çalışanı olan milletvekilinin adının karıştığı bir olayın özetinden ibarettir. Bu şekilde basın özgürlüğünün sansüre uğraması ve gazeteciliğin psikolojik olarak baskı altına alınması durumu söz konusudur” diyerek tepki gösterdi.