Yazar: medyaport net

  • Kadın antrenör takımını play off’a taşıdı

    Kadın antrenör takımını play off’a taşıdı

    Ali Erdoğan 

    Midyat Belediyesi’nin voleybol takımını çalıştıran kadın antrenör Zozan Atakul, takımını play off’a taşıdı. Zozan, takmımı Midyatspor’u 27 Şubat’ta Konya’da yapılacak müsabakalarda 1. Lige taşımak çabasında.

    Doğu ve Güneydoğu’da erkek voleybol takımını çalıştıran tek kadın antrenör Zozan Atakul Midyat Belediyesi’ni play – off’a taşıdı. Zozan ve takımı, 27 Şubat’ta Konya’da yapılacak müsabakalarda 1.lig için gruptan çıkmak için mücadele edecekler.

    Antrenör Zozan Atakul, grupları birinci olarak tamamladıklarını ve aynı başarıyı play-off müsabakalarında da gösterip, 1.lige çıkacaklarına inandığını söyledi.

    Zozan Atakul, erkek takımını çalıştıran kadın antrenör olarak Türkiye gündemine Medyaport tarafından taşınmıştı. https://www.medyaport.net/spor/voleybolda-dogudan-yuksele-kadin-eli-h33364.html

    Erkekler Voleybol 6.grupta son maçta Nusaybin‘i 3-0 yenerek grup birincisi olan Midyat Belediyesi 27 Şubat tarihinde Konya’da yapılacak play-off maçlarında Anadolu Voleybol, Simav Şeref Koleji ve Diyarbakır Yenişehir Belediyesi ile karşılaşacak. Bu maçlar sonucunda ilk iki de yer aldığı takdirde, final maçlarına katılma hakkını elde edecek olan Midyatspor ve antrenörü Zozan Atakul, başarı konusunda umutlular.

    ‘HEDEFE ULAŞACAĞIZ’

    Midyat Belediyesi Erkek Voleybol Takımının, 26 yaşındaki kadın antrenörü Zozan Atakul, zorlu bir süreçten geçtiklerini ve hak ettikleri başarıyı elde ettiklerini söyledi.

    Antrenör Zozan Atakul medyaport’a yaptığı açıklamada, “2.lig erkekler voleybolda 6.grupta grubu lider olarak tamamladık. Play -off yolunda hazırlıklarımıza devam ediyoruz. Play-off’lar da güzel bir başarı elde edip takımımızı bir üst lige taşımayı hedefliyoruz. Biz bu yola inanarak çıktık. Elbette ki bazı maçlarda zorluk çektik. Ancak üstesinden gelmeyi başardık. Midyat’ın sesini voleybolda duyurduk. En azından spor kültürünü aşıladık. Hedefimiz 1. lig, Bunu da başaracak gücümüz ve tecrübemiz var” dedi.

    ‘DESTEK BEKLİYORUZ’

    Midyat Belediyesi Kulüp Başkanı Atilla Baysal grup maçlarında zorlandıklarını anlar olduğunu, ama yılmadıklarını söyledi. Geçen yıl kaçırdıkları birinci ligi bu yıl yakalayacaklarından emin olduğunu ifade eden Baysal şunları ifade etti:

    “Hem grup birincisi olduk, hem de geçen yıla göre daha genç ve daha dinamik takım kurduk. Belediye takımı olsak da bize sunulan imkanlar ve bütçemiz, belediyenin içinde bulunduğu ekonomik durumlardan dolayı minimal seviyede. Ancak biz kaynaklarımızı en iyi şekilde kullandık.”

    Şehirlerinin tüm dinamiklerinden, özellikle iş insanlarından destek beklediklerini de belirten Başkan Baysal, “Bu takım Midyat şehrinin takımıdır. Hepimizindir. Ortada bir başarı var. 68 takım içinden kendi grubumuzda birinci olarak çıktık. Son 16 takım içindeyiz. Şehir dışına çıkan takım olarak başarımız sportif branş ayırımı yapmaksızın Midyatspor tarihinin ilklerindendir ve benim Kulüp başkanlığım zamanına denk gelmiştir” değerlendirmesini yaptı.

    ‘HAYALİMİZ EFELER LİGİ’

    Baysal şunları dile getirdi: “Kıyaslama yapmak istemiyorum başka şehirler ya da takımlarla, ama ama belli noktadan sonra bu yükü tek başımıza taşıyabilmemizin imkanı yok. Bir üst lige çıkmak için verilen emekler destek olmadan bir anlam ifade etmez. Ligde kalıcı olup, bir üst lig olan Efeler ligine çıkmak istiyoruz. Bu hayalimizi gerçekleştireceğiz. Aynı sezonda düşmek istemiyoruz. Voleybol sporunu şehrimizde oturtmak istiyoruz. Şehrimizin adını duyurmak istiyoruz.”

  • Afşin-Elbistan’ı hatırlayan var mı?

    Afşin-Elbistan’ı hatırlayan var mı?

    Maden Mühendisi Mehmet Torun, 11 sene önce Elbistan’da meydana gelen göçüğün yıl dönümünde, halen toprak altında 9 kişinin bulunduğu o göçüğü hatırlattı. Torun Evrensel Gazetesi’nde çıkan yazısında, “Toprak altın kalan ikisi mühendis 9 kişiye hiç ulaşılamadı” dedi. Dönemin Maden Mühendisleri Odası Başkanı olan Mehmet Torun o göçüğü şöyle anlattı:

    Türkiye’nin en büyük kömür havzasında 6 Şubat 2011 tarihinde meydana gelen göçükte bir işçi yaşamını yitirdi, 10 Şubat 2011 tarihindeki ikinci göçükte ise 10 kişi toprak altında kaldı. Toprak altındaki ikisi mühendis 9 kişiye hiç ulaşılamadı.

    Elbistan havzası, dümdüz bir ovaydı. Nasıl oluyor da böyle bir ovada madencilik faaliyeti nedeniyle göçük meydana gelip maden emekçileri yaşamını yitiriyordu? Göz göre göre geliyorum diyen facia neden önlenemiyor ve 10 Şubat’ta daha büyük bir facia meydana geliyordu.

    Söz konusu sahanın ruhsat sahibi kamu kurumu yetkilisinin o günlerde dediği gibi ilk çatlağın 8 Ocak 2010 tarihinde tespit edildiğini, gerekli çalışmayı yaptıklarını ama yine de göçük olduğunu söyleyip “Artık bunun nedenini, niçinini bırakalım; Allah’ın takdiri” demesi miydi doğru olan. Yoksa; kazaların kader olmadığı ve mühendislik faaliyetleri ile önlenebileceği bilimsel bir gerçek iken sırf daha fazla kâr amacıyla yapılan ya da yapılmayan işlerin sonucu muydu bu cinayetler?

    YERALTI SUYU BOŞALTILMADI

    Dümdüz bir ovada 800 metreye 1500 metrelik büyük bir alan açıp 160 metre çukur oluşturarak sonra göçük meydana getirilmesi nasıl açıklanabilirdi? Ovanın altındaki kömürlü sahada çok büyük miktarda yer altı suyu olduğu biliniyordu ve bu su boşaltılmadan kömür üretimi yapılamayacağı belliydi. Mevcut su, tam boşaltılmadan kömür üretimi yapılması/yaptırılmasının sonuçları önceden belliydi aslında.

    Bu konu ilgili meslek odasının raporlarına da yansımıştı; “…Kaynak kaybı olmaması için, havza genelinde bir planlama ve işletmecilik politikasının oluşturulması zorunludur. Oldukça geniş bir alana yayılan linyit rezervlerinin doğal sınırlar yerine yapay olarak oluşturulmuş sektörlere bölünmesi bu açıdan da yanlış bir yaklaşımdır. Saha sınırlarının tam olarak belirlenmeden üretim projesi yapılması da çeşitli sorunlar yaratmaktadır. Bu çerçevede sahada kurulan ikinci termik santralin (B Termik Santrali) yer seçimi hatalı yapılmıştır. Söz konusu santral kömür rezervinin üzerine kurulmuş olup, önemli miktarda kömür rezervinin üretilmesi engellenmiştir. Tüm bu değerlendirmeler ışığında Elbistan havzasında bu güne kadar yapılan planlama hatalarından ve sorunlu işletme anlayışından vazgeçilmelidir” denilmekteydi.

    ‘HIZLICA ÜRET NASIL ÜRETİRSEN ÜRET’

    Kömür üretilecek ocağı hazırlamadan, kömürle çalışacak termik santral yapıp ihtiyaç olan kömürü acilen ürettirmek için sahayı bölerek bir kısmını özel bir şirkete vermek üstelik ilk üç yıl üretilen kömürü 1.5 kat daha pahalı almak nasıl bir planlamaydı. 2004 yılında bitirilen santral için uzak bir sahadan kömür taşınırken ancak 2009 yılında projelendirilen sahadan kömür üretimine başlanması nasıl bir planlamaydı. ‘Hızlıca üret nasıl üretirsen üret’ anlamına gelen bir projede işçi sağlığı iş güvenliği önlemlerinin yeterince alınması beklenebilir miydi? Böyle bir projede çalışanların güvenliği nasıl sağlanabilirdi? Denetim yapması gereken kamu kurumlarının siyasileşmesi ve işi bilmemeleri de tuzu biberi oldu. Ne yazık ki yapılan birçok yanlışın ağır bedellerini yine çalışanlar canlarıyla ödedi. Şirket, bu olayda 300 milyon dolar kaybı olduğunu belirtti, yaşamını yitirenlerin bedeli neydi acaba?

    Devlet, sahip çıkamadığı, yaşatamadığı vatandaşları için bir anıt yaparak görevini yerine getirmiş oldu! Yargıdaki dava dosyası da bir şekilde kapandı. Birilerinin cüzdanı dolsun diye ölüme gönderilen ve toprağın altında bırakılan emekçiler için gerçek adaletin sağlanması dileğiyle…

  • Gazeteciler Cemiyeti hazırladı: İşte 2021’in basın ihlalleri

    Gazeteciler Cemiyeti hazırladı: İşte 2021’in basın ihlalleri

    Türkiye, 2021 yılında demokratik, sosyal ve hukuk devleti ilkelerine aykırı gelişmelere sahne olmasıyla uluslararası arenada da bir parçası olmayı hedeflediği Avrupa Birliği’nden uzaklaştığı görüşüyle gündemde olduğuna vurgu yapılan raporda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de açıkladığı rakamlara göre Türkiye’nin hak ihlallerinde ikinci sırada olduğunu anımsatıldı.

    Yıl boyunca tüm dünyada olduğu gibi Covid-19 virüsü kaynaklı salgın süreci devam ederken, Türkiye’de virüs bulaşıcılığının pek çok etkinlikte, hükümet/devlet tarafından yasaklama gerekçesine dönüştüğü belirtildi. Buna karşın, “Yıl içerisinde aşı karşıtlarınca yapılan eylemlere müdahale edilmemesi yanı sıra iktidarca kalabalıkları ağırlayan etkinlikler yapılması da sıklıkla ‘Virüs kişi ve mekan mı seçiyor?’ sorusuyla tartışmalara neden oldu” denildi.

    Raporda, 2021 yılında ay ay yaşananlar şöyle derlendi:

     

    2121 OCAK:

    AKP’den ayrılanlarca kurulmuş olan Gelecek Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ile eş zamanlı olarak Yeniçağ Ankara Temsilcisi Orhan Uğuroğlu’nun Ankara’da evleri önünde yaşadıkları saldırı gibi hedef alan şiddet olayları yaşandı. Gazeteciler Cemiyeti, saldırganların cezasız kalmalarının bu tür olayları teşvik eder nitelikte olduğunu vurguladı.

     

    2021 ŞUBAT:

    Önce Erdoğan’ın “Yeni bir anayasayı tartışma vakti geldi” diyerek gündemi oluşturması sonrasında Gara Operasyonu’nda 16 şehit verilmesiyle Türkiye’de siyasi tansiyon ve tartışmalar alevlendi. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlali kararları ve bu kararlara hem siyasi zeminde hem de ilk derece mahkemelerinde gösterilen direnç, tartışmaları yoğunlaştırdı.

    Muhalefet partileri, Erdoğan’ın Anayasa değişikliği tartışmasını ekonomide, Covid-19 salgınının da etkisi nedeniyle ağırlaşan ekonomik sorunların gölgelenmesi ve gündem değiştirme girişimi olarak değerlendirdi. İktidardaki AKP (289) ve ortağı Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) (48) oy sayısının halk oyuna sunulmadan (367) Anayasa değişikliği için yetersiz oluşu, TBMM’de izlenilecek süreci tartışmaya açtı. Bu arada Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) istifalar nedeniyle artan bağımsız milletvekili sayısı, “iktidarın sayı artırma hedefine mi dönük?” sorularını gündeme getirdi. Muhalefet, “başarısız” olarak yorumladığı Gara Operasyonu öncesinde, Erdoğan’ın kamuoyuna “müjde vereceğim” yönündeki açıklamasını da “davul, zurnayla askeri operasyon düzenlenmez” gibi ifadelerle sert biçimde eleştirdi.

    Cumhur İttifakı’yla iktidar ortağı konumundaki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Anayasa Mahkemesi’ni CHP’li Enis Berberoğlu’na ilişkin “hak ihlali” kararı ile ilgili olarak bir kez daha hedefe aldı. Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Aslan ise, “idari ve yargısal makamlar, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamakla yükümlüdür. Bu mutlak yükümlülük esasen Anayasa’nın öngördüğü hukuk düzeninin ve hukuk devleti olmanın bir gereğidir” açıklamasını yaptı.

    AYM’nin ikinci kez hak ihlali kararı aldığı Berberoğlu, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu kez hapis cezası hükmünde direnmemesi ve yeniden yargılama kararı almasıyla milletvekilliğine geri döndü. Sekiz ay önce 4 Haziran 2020’de milletvekilliği düşürülmüş olan Berberoğlu’nun hakkındaki yeniden yargılama fezlekesinin TBMM Genel Kurulu’nda okunmasıyla İstanbul Milletvekili olması, ilk kez seçim dışı şekilde milletvekilliğine dönüş olarak tarihe geçti.

     

    2021 MART:

    Erdoğan’ın İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı alması ön plana çıktı. Kadın hakları açısından güvence niteliğindeki sözleşmeden çekilme kararı, geniş kitlelerde tepki yaratırken, Erdoğan’ın tek imzasıyla Resmi Gazete’de yayınlanmış oluşu da, hem Anayasa hem TBMM’nin yetki gaspı iddiası ve hükümet sistemi üzerindeki tartışmaları derinleştirdi. Bu gelişme Türkiye’nin demokraside ve insan haklarında geldiği nokta üzerinde iç ve dış kamuoyunda endişeleri artırdı.

    Mart’ta ayrıca 31 Ocak 2007’de Agos Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili dokuz yıldır süren davada karar açıklandı. İki eski emniyet müdürü hakkında müebbet, diğer sanıklara ağırlaştırılmış ve süreli hapis cezaları verildi. Bu karar öncesinde AYM, Dink’in öldürülmesiyle ilgili dava sürecinde tutuklu yargılanan Fox TV’nin eski Haber Müdürü Ercan Gün’ün “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı” ile “ifade ve basın özgürlüğü hakkı” ile ilgili bireysel başvurusunda ihlal olmadığına karar verdi.

    İrfan Fidan’ın teamüllere aykırı biçimde atanmasıyla AYM’de Erdoğan’ın atadığı üye sayısı mutlak çoğunluğu oluşturdu. Bu durum özellikle hak ve özgürlükler ile ilgili ileride verilecek kararlar konusunda endişe yarattı. Ardından AYM, Anadolu Kültür A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala’nın da tutuklanmasının hukuki olmadığı ve makul süreyi aştığı iddialarına yönelik bireysel başvuruda “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine” karar verdi.

    HDP için kapatma talepli iddianame hazırlanması ve bunun MHP’nin kongresi öncesinde açıklanması da Mart’ın ağırlıklı konusuydu. Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrısının hemen ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın inceleme başlatarak iddianamesini iki hafta içerisinde Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu görüldü. Ancak Anayasa Mahkemesi iddianameyi usul yönünden eksik bularak ay sonunda başsavcılığa iade etti.

    Salgın gerekçesiyle her türlü toplumsal etkinlik yasaklamaları ülke genelinde valilikler kanalıyla sürerken, farklı alanlarda hak arama mücadelesi de yaygınlaştı. Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesi’ne AKP’li Prof. Dr. Melih Bulu’yu rektör atamasına karşı öğrenci ve akademisyen protestoları devam etti. Öğrenciler hakkında tutuklama veya ev hapsi cezaları getiren yargılama kararları da tepkiyle karşılandı. İstanbul Sözleşmesi kararı protestoları gibi toplumsal etkinliklere polis müdahalesi, ifade özgürlüğü bakımından sorun olmayı sürdürdü.

     

    2021 NİSAN:

    Anayasa Mahkemesi’nin ifade ve basın özgürlükleri lehine tutumunu hedef alan siyasi polemiklere sahne olmayı sürdürdü. AYM, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) kapatılmasını öngören iddianameyi suçlamalarla ilgili yeterli bilgi, delil sunulmaması ve suçlananların kimlik bilgilerindeki eksiklikler nedeniyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na iade etti. HDP’nin kapatılması görüşünü gündeme taşıyan, iktidarı koşulsuz destekleyen MHP Lideri Devlet Bahçeli, bu karara tepki gösterdi ve AYM’yi Cumhurbaşkanlığı sisteminde yeri olmadığı iddiasıyla eleştirdi.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, kadına yönelik şiddeti önleme amaçlı İstanbul Sözleşmesi’nden 20 Mart’ta Türkiye Cumhuriyeti’nin imzasını geri çekmesine ilişkin tartışmalar devam etti. Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’nden Erdoğan’a kararı gözden geçirmesi çağrıları geldi. Ülke içerisinde ise Erdoğan’ın tek imzayla Türkiye’yi uluslararası sözleşmelerden çıkarabileceği endişesi öne çıktı. TBMM Başkanı Mustafa Şentop, Montrö Sözleşmesi örneğiyle Erdoğan’ın isterse benzer adımlar atabileceğini savundu. Ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’nden (TSK) emekli 104 amiral yazılı bir bildiriyle Türkiye’nin egemenlik hakları açısından böyle bir adım atılamayacağını dile getirdi. Montrö Sözleşmesi’nin Lozan Barış Antlaşması’nı tamamlayıcı diplomatik bir zafer olduğunu vurgulayan bu bildiride, bir tarikat tekkesinde üniforması üzerinde cübbe, sarıkla görüntülenen

    Deniz İkmal Komutanı Tuğamiral Mehmet Sarı örneğiyle TSK’nın içinde cemaatleşme eleştirildi.

    Kurdoğlu cemaati üyesi olduğu iddia edilen aktif görevdeki Tuğamiral Sarı hakkında sadece soruşturma açılırken; Montrö’yle ilgili bildiri gerekçesiyle imzası olan 10 emekli amiral günlerce gözaltında tutuldu, elektronik kelepçeye maruz bırakıldı. Ardından aralarında T

    ürkiye Emekli Subaylar Derneği (

    TESUD

    ) Genel Başkanı Emekli Tuğgeneral Namık

    Kemal

    Çalışkan’ın olduğu altı emekli subayın

    evine

    operasyon düzenlendi.

    Bu süreç başlangıcında emekli subayları Erdoğan, Bahçeli ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, “hesap verme” ve “bedel ödeme” gibi ifadelerle suçladı.

     

    2021 MAYIS:

    Organize suç örgütü hükümlüsü Sedat Peker’in iddiaları oluşturdu. Hakkındaki suçlamalar nedeniyle 1.5 yıl önce yurt dışına çıkmak zorunda kalan Sedat Peker, ilk açıklamalarını İstanbul’da çocukları ve eşinin yaşadığı evin polis baskınına uğraması gerekçesiyle başlattı. Peker’in YouTube üzerinden yayınlanan ortalama bir saatlik videoları milyonlarca kişi tarafından izlendi. Peker, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu başta olmak üzere çeşitli gazeteciler ve iş adamlarına yolsuzluk ve usulsüzlüklere karıştıkları ithamlarında bulundu. Peker’in iddiaları sonrasında Kıbrıs’ta suikaste kurban giden gazeteci Kutlu Adalı dosyası yeniden açılırken, İçişleri Bakanı Soylu iki kez açıklama yaparak, bu iddiaları reddetti. Adı geçen gazeteciler işlerinden ve cemiyet üyeliklerinden uzaklaştırıldı.

    Haziran ayında siyaset-medya-mafya üçgeninde yolsuzluk, usulsüzlük, maddi çıkar tartışmalarına sahne olurken,polislerin gazetecilere dönük davranışlarında yeni bir boyut yaşandı. 26 Haziran’da Beyoğlu’nda düzenlenen Onur Yürüyüşünde AFP muhabiri Bülent Kılıç polisin yaşamını tehlikeye sokacak şiddetine maruz kaldı.

     

    2021 HAZİRAN: O

    rganize suç örgütü hükümlüsü Sedat Peker’in iddiaları gündemdeki yerini korudu. Muhalefet partilerinin konuya ilişkin araştırma önergeleri TBMM’de AKP ve MHP oylarıyla reddedildi. Veyis Ateş’in Habertürk TV ana haber sunuculuğundan uzaklaştırılması ile sonuçlanan medya sektöründe tartışmalı ilişkilere tepkiler giderek büyüdü. Sedat Peker’in, 20 yıl önce KKTC’de suikaste kurban giden gazeteci Kutlu Adalı’nın ölümünde parmağı olduğunu iddia ettiği isimler için KKTC’de dosya yeniden açılırken, Türkiye’de adli mekanizma harekete geçmedi, yolsuzluk, rüşvet, mülkiyet gaspı gibi iddialarla ilgili de yargıdan herhangi bir adım atılmadı. Medya sektörü “kirli ilişkiler” çerçevesindeki iddialara, belgelere, bilgilere benzeri görülmemiş biçimde yoğunlaştı.

     

    2021 TEMMUZ:

    Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un gündeme getirdiği bazı medya kuruluşlarına sağlanan yabancı fonlar tartışıldı. Basın kuruluşlarının karşı karşıya olduğu ekonomik zorluklar ve iktidarın yandaş medyaya sağladığı geniş olanaklar göz ardı edilirken konunun gündeme getirilmesine meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütleri tepki gösterdi.

    Ayın son haftasında ise Ege ve Akdeniz bölgesi ormanlarında kaygı verici yangınlar başladı.

    Temmuz’da kamu yayıncılığı açısından önemli bir gelişme TRT’de yaşandı. TRT Yönetim Kurulu Başkanlığı ve TRT Genel Müdürlüğü’nün birbirinden ayrılmasını öngören kararname yapılan atamalar tartışma yarattı. TRT Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürlüğüne Mehmet Zahid Sobacı, Yönetim Kurulu Başkanlığına Ahmet Albayrak atandı. TRT Yönetim Kurulu üye sayısı ise yediden dokuza çıkarıldı. Yeni yönetim kurulunda, “Ahmet Albayrak, Mehmet Zahid Sobacı, Atakan Yılmaz, Hilal Kaplan Öğüt, Meryem İlayda Atlas Çetin, Mücahid Eker, Oğuz Göksu, Oğuzhan Bilgin, Veysel Kurt” yer aldı. Bilgin’in, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin’in oğlu olması ve Hilal Kaplan Öğüt’ün ise “FETÖ” ve “Pelikan” bağlantıları ve iktidar yanlısı gazeteci olarak tanınması TRT’nin özerkliği ve bağımsızlığı tartışmalarını yeniden gündeme getirdi.

    Sosyal medya paylaşımı nedeniyle hüküm giyen ve cezaevine konulan HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu, Anayasa Mahkemesi’nin “siyasi faaliyette bulunma” ve “ifade özgürlüğü” haklarının ihlal edildiğine oybirliğiyle karar vermesi üzerine serbest bırakılarak Kocaeli Milletvekilliği’ne geri döndü. Gergerlioğlu, CHP’li Enis Berberoğlu vakasının ardından milletvekilliği düşürüldükten sonra TBMM’de fezleke okunmasıyla vekilliğe geri dönüşü yapılan ikinci kişi oldu.

    Boğaziçi Üniversitesi’ne atandıktan sonra, üyeler ve öğrenciler tarafından aylardır protesto edilen Prof. Dr. Melih Bulu Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle görevden alındı ancak yerine vekaleten atanan Prof. Dr. Naci İnci, protestolara katıldıkları için bazı akademisyenlere yönelik göreve son verme işlemlerini sürdürdü. Üniversitedeki protestolarda haklarındaki soruşturmalar gerekçesiyle adli kontrol şartı getirilmiş bazı öğrenciler, yurt dışında başvurdukları eğitim programlarından kabul almalarına rağmen gidemediklerini duyurdular. Temmuz ayında AİHM ise, “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza attıkları için KHK ile ihraç edilen 81 Barış Akademisyeninin başvurusuna ilişkin Türkiye’den savunma istedi.

     

    2021 AĞUSTOS:

    Ege’de başlayıp Akdeniz’de de yaygınlaşan yangın felaketinde binlerce hektarlık orman alanını ve habitatındaki sayısız canlıyı yitirdi. Yangınlara, tedbirsiz, hazırlıksız ve mücadele altyapısındaki yetersizlikle yakalanan ülkede kamuoyu, bütün bu yetkileri üstünde bulunduran Tarım ve Orman Bakanlığı’nı hedefe oturttu. Bakanlığın “uçak tedariki”nde eksik kalışı basında aktif biçimde tartışılırken, bu durum AKP hükümetinin basın ve ifade özgürlüğünü zedeleyen yaklaşımlarına da gerekçe oluşturdu. Antalya’nın Manavgat ilçesini köyleriyle birlikte yok olmanın eşiğine getiren, Muğla’nın Kızılçam ormanlarını kömürleştiren yangınlar sürerken, Türkiye, Karadeniz bölgesinde ciddi can kayıplarına yol açan sel felaketiyle de karşı karşıya kaldı.

    Orman yangınları ve seller, “insan hatasının” da eklendiği süreçte hem halkın hem de ülke yönetiminin önüne Ağustos ayı sonunda manevi kayıplar yanında ağır bir ekonomik fatura koydu. Bu faturanın basın ve ifade özgürlüğü zemininde şeffaf biçimde tartışılması ve sorumluların öz eleştiride bulunması beklenirken AKP iktidarı, her türlü soru ve eleştiriye kapalı bir tutum sergiledi. Aynı dönemde muhalefet partileri dahi siyasi engellemelere maruz bırakıldı.

    Orman yangıları ve sel felaketleri karşısındaki yetersizlikler için, sosyal medyada iktidar eleştirileri gündemdeyken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sosyal medyayı yeniden düzenleyecek önlemler alınacağını açıkladı. İktidar sözcüleri, art arda yaptıkları açıklamalarla, bu önlemlerin sosyal medyada yalan haber ve dezenformasyonu önleme amacına dönük olduğunu savundular. TBMM gündemine AKP tarafından getirilecek yeni yasal düzenlemeler tartışmasına katılan muhalefet cephesi ise, bu değişiklikle aslında, zaten var olan ifade ve basın özgürlüğü ihlallerini daha da ağırlaştıracak yeni sansür mekanizmalarının hedeflendiğini ileri sürdü.

     

    2021 EYLÜL:

    Basın ve ifade özgürlüğü açısından yabancı medya ile yurt dışı kaynaklı çeşitli desteklerden yararlanan kuruluşları hedefleyen yasa hazırlığı ön plandaydı. Yazın yaşanan orman yangınları ve sel felaketlerinin yol açtığı yoğun eleştirilere maruz kalan AKP iktidarı sözcüleri, bu hazırlığı “sosyal medyada dezenformasyon ve yalan haber yayılımını önlemek” diye tanıtırken, basın örgütleri, gazetecilik mesleğini hedef alan yasal düzenleme girişimine tepki gösterdiler. Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nazmi Bilgin tepkisini “yalansa haber olmaz, haber ise yalan olmaz” diye dile getirdi.

    Anayasa Mahkemesi’nin basın ve ifade özgürlüğü lehine kararları olumlu gelişmeler olarak kayda geçti. Ancak AYM’nin “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla karşılaşan siyasetçileri bir ölçüde rahatlatacak kararlarına rağmen Erdoğan’ın avukatları, çok sayıda dava açmayı sürdürdüler. Adli makamların da, AYM’nin soruşturma süreçlerinde özgürlükleri genişletici eğilimine uymadıkları gözlendi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye’yi bağlayan “özgürlük yanlısı” kararlarına, yerel yargı makamlarının da olumlu yaklaşmadığı görüldü.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 98’inci yıldönümünün kutlandığı Ekim ayında basın ve ifade özgürlüğüne ilişkin olumsuz gelişmeler sürdü. Anıtkabir’deki resmi törene bazı medya kuruluşları alınmadı. Tören sonrası Anıtkabir halk ziyaretine açıldığında bütün basın mensupları dışarı çıkarılarak, halkın Ata’sıyla buluşma görüntülerinin ulusal ve uluslararası kamuoyuyla paylaşılması engellendi.

    2021 EKİM: Demirören Holding’in Doğan Medya Grubu’nu kamu bankalarından sağlanan 916 milyon dolar krediyle satın alması yeniden gündeme geldi. Aydın Doğan’ın medya sektöründen tümüyle çekilmesi ile sonuçlanan bu satış, AKP hükümetinin Türkiye’de ana akım medyada iktidarı destekleyici yayıncılıkta ezici çoğunluk oranına ulaşılmasını sağlamıştı. Reuters Haber Ajansı, ayın başında medya kuruluşlarını satın almak için Ziraat Bankası’ndan alınan 800 milyon dolarlık krediyi henüz geri ödeyemediğini kaydettiği Demirören Holding’in borçlarını ödemekte zorlandığı ve kredilerini yapılandırdığı iddiasını gündeme taşıdı. Banka borçlarının iki milyar doları aştığı yolundaki habere karşılık, Demirören Holding, Reuters’a “haber kaynaklarını açıklama” çağrısı yaptı ve savcılığa suç duyurusunda bulundu. Medya sektöründe en büyük gruplardan biri olan Demirören Holding’in gazetecilik meslek ilkelerine aykırı şekilde haber ajansına kaynaklarını açıklama baskısı eleştirilere konu oldu.

     

    2021 KASIM:

    Gündemi ekonomideki olumsuz süreç şekillendirirken, Erdoğan ile hükümetini eleştiren haber ve açıklamaları engelleme çabası da devam etti.

    Merkez Bankası’nın Ekim ayı ardından yeniden faiz indirimi kararı almasıyla birlikte ABD Doları başta olmak üzere yabancı para birimleri Türk Lirası karşısında hızla değer kazandı. Özellikle ABD Doları ve Euro kurlarındaki artış Türkiye’nin ithalat maliyetlerine yansıdı, dolayısıyla yerli üretimde de fiyat artışları yaşandı. Bu durum ithal ürünler (kağıt ve mürekkep başta olmak üzere) dolayısıyla yerel basın kuruluşları ve yayıncılık sektörünü sıkıntıya soktu. ABD Doları’nın Kasım ayı sonunda 12 Türk Lirası’nı aştığı günlerde üç yıl önce benzer süreçteki kur artışlarını eleştiren gazetecilerin davası da gündemdeydi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) şikayetiyle açılan ve aralarında Orhan Aydın, Mustafa Sönmez, Sedef Kabaş, Merdan Yanardağ gibi gazeteci, ekonomist, sanatçıların bulunduğu 38 kişi hakkındaki dava yine ertelendi. Bu davada üç yıldır karar alınmamış olması, o günleri kat kat aşan dolar kuru nedeniyle sosyal medyada tepkilere neden oldu.

     

    2021 ARALIK:

    2021 yılının son ayı ifade ve basın özgürlüğü açısından önceki aylardan çok farklı olmadı. Geçen sonbaharda “kişilik hakları” gerekçesiyle internet içeriklerine yasaklamalar getiren düzenleme, ağırlaştırılan hükümler de eklenince, 2021 yılı boyunca en önemli ifade ve basın özgürlüğü sorunlarından birisi olarak ön plana çıktı.

    2021’DE BASIN NASIL ÖZGÜR OLAMADI

     

    HAPİSTEKİ GAZETECİLER:

     

    Gazetecilik faaliyeti nedeniyle özgürlüğünden mahrum gazeteciler ile ilgili yargı süreçleri takibiyle hazırlanmakta olduğumuz

    Özgürlük için Basın

    (ÖiB) 2020 yılı Ocak ayı raporuna göre, 52’si hükümlü̈ ve 43’ü tutuklu olmak üzere 95 basın mensubu cezaevindeydi. Aralık 2020’de ise hapiste 43 hükümlü, 29 tutuklu olmak üzere toplam 72 basın mensubu bulunmaktaydı.

    ÖİB ekibince açık kaynaklardan yapılan bilgi derlemesi itibariyle 2021 yılında Ocak sonu itibarıyla ise hapiste 42’si hükümlü ve 36’sı tutuklu olmak üzere toplam 68 gazeteci cezaevinde iken, Şubat ayında 44’ü hükümlü ve 38’i tutuklu olmak üzere toplam 82 gazeteci hapisteydi. Bu durum endişeleri arttırdı ancak sonrasında hapisteki gazeteci sayısında gerileme eğilimi ortaya çıktı. Mart ayı sonunda hükümlü 36, tutuklu 34 toplam 70, Nisan ayında 36’sı hükümlü ve 29’u tutuklu toplam 65, Mayıs ayında 37 hükümlü, 26 tutuklu olmak üzere 63 gazeteci, Haziran ayı sonunda ise cezaevlerinde 32 hükümlü ve 27 gözaltında olmak üzere toplam 59 gazeteci vardı. Temmuz ayı sonu itibarıyla hükümlü olarak 28, gözaltında veya tutuklu olarak 26 olmak üzere toplam 54 gazeteci halen cezaevindeydi. Ağustos ayı sonunda 27’si hükümlü olarak, 25’i gözaltında olarak toplam 52 medya çalışanı hapiste idi. Eylül ayı sonunda 27’si hükümlü ve 26’sı tutuklu olmak toplam 53 gazeteci hapisteydi. Kasım ayı sonu itibarıyla cezaevlerindeki basın mensubu sayısı 24 hükümlü ve 23 tutuklu olmak üzere 47 olarak tespit edildi.

    Aralık ayı sonu itibarıyla hapiste 23 hükümlü ve 21’i tutuklu veya gözaltında olmak üzere 44 gazeteci bulunduğu kayda geçti.

     

    2021 OCAK:

    Medya kuruluşlarını hükümet kontrolündeki farklı mekanizmalar aracılığıyla cezalandırma politikası devam etti. Ticaret Bakanlığı, Evrensel’in 25. yaş kutlaması reklam filmine 20.953 lira idari para cezası verdi. Basın İlan Kurumu, BirGün’e, RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in kendisiyle ilgili şikayeti üzerine iki gün resmi ilan kesme cezası verdi.

    Anayasa’da halkın haber alma hakkı güvencesine yer verilmesine rağmen yolsuzluklar, usulsüzlükler gibi içerikli haberlere erişim engelleme kararları gün geçtikte çok katmanlı sansürlemeye dönüştü. Erişim engelleme kararlarıyla ilgili haberlere engelleme ve ardından bu engelleme kararlarıyla ilgili engelleme kararları alınması zinciri oluşmaya başladı. Haber engellemelerine “kişilik hakları ihlali” gerekçesi gösterilirken, kamuoyu bilgisine açık olması gerekli kamu ihalelerine ilişkin haberlerini de toplumsal hafızadan silmeye yönelik kararlar alınması dikkat çekti.

     

    2021 ŞUBAT:

    Son dönemde gözlendiği üzere haber ve içerik engelleme kararları ağırlıklı yer tuttu. Şubat’taki kararlarda “

    milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesi ön plana çıktı. Bunun yanı sıra CHP’li milletvekilleri tarafından yapılan açıklamalar ve sosyal medya paylaşımlarının internet ortamında erişime engellenmesi kararları alınmaya başlandı. Bu durum sadece ifade özgürlüğü açısından değil “Yasama dokunulmazlığı” ve Türkiye’de muhalefet partilerinin asli görevi olan iktidara yönelik eleştirinin nasıl yapılacağı sorusunu tetikledi. Eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın görevinden istifa sürecinin sorgulandığı sosyal medya kampanyası ve bu çerçevede CHP’lilerce yapılan açıklamaların haberlerine de erişim engelleme kararları alındı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak’ın, iktidarın uzay programına karşı sözleriyle ilgili haberlere yayın yasağı getirildi. Ayrıca CHP’li Sezgin Tanrıkulu’na yönelik tehdit ve hakaret içerikli paylaşımlar yaptığı haberleştirilen bir şahsın başvurusu üzerine bu haberlere erişim engeli kararı alınması da göze çarptı. Milletvekilini öldürebileceği yönünde mesaj paylaşan söz konusu şahıs hakkında ise hiçbir işlem henüz yapılmadı.

    TMMOB Mimarlar Odası talebiyle, AKP’li Üsküdar Belediyesi aleyhine verilmiş kentsel dönüşüm planı iptaliyle ilgili habere engel getirildi.

    İstanbul Anadolu 8. Sulh Ceza Hakimliği bu haber yanı sıra TMMOB

     

    Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin internet sitesini de erişime engelleyerek, bir başka mahkemece alınmış yargı kararından halkın haberdar olmasını da önledi. Yargı eliyle bir yargı kararı kamuoyundan gizlenmiş oldu.

    Uluslararası hak savunucusu örgütleri, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın basın kartı olmadığı gerekçesiyle gazeteci olmadığı iddiası mahkemece kabul edilmiş olan Ayşegül Doğan gibi medya mensuplarına hapis cezaları verilmemesi için Türkiye’ye çağrılarda bulundu.

    Öte yandan Anayasa Mahkemesi’nin gazeteci Beyza Kural’ın hak ihlaline uğradığı yönündeki kararında, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın “basın kartı yoktur” yazısına rağmen “gazeteci” değerlendirmesi meslek örgütlerini sevindirdi. Anayasa Mahkemesi’nin gazetecilik mesleğiyle ilgili devlet/hükümet mekanizmasıyla ilgili kart sahipliğini değil gazetecilik yapılmasını dikkate alması olumlu bulundu. Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın AA’nın “faaliyet” ve “örgütlenme ve insan kaynakları yönetimi” üzerindeki denetim yetkisini Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmesi gazeteci örgütlerince AA’nın özerk statüsünü hatırlatan önemli bir gelişme olarak değerlendirildi.

     

    2021 MART:

    İnternet üzerinden yayınlanan haber ve yorumlara erişim engellemeleri arttı. CHP’nin

     

    resmi Twitter

     

    hesabında yer alan Hazine ve Maliye Eski Bakanı

     

    Berat Albayrak

     

    ile Merkez Bankası’nın dolar rezervi ile ilgili paylaşımlarına erişim kısıtlandı. Böylece muhalefet partileri ve temsilcilerinin açıklamalarına yönelik müdahale iyice belirginleşti. Ana muhalefet partisi CHP’nin bu konuyla ilgili siyasi kampanya yapabilmesi, bağımsız milletvekili Ahmet Şık gibi isimlerin yolsuzluklara ilişkin paylaşımlarına ve İfade Özgürlüğü Derneği’nin erişim engelleme kararları takibi çerçevesinde yaptığı açıklamalarına erişim engellendi.

    Basın özgürlüğü bağlamında gazeteci yargılamaları Özgürlük için Basın (ÖiB) raporlarımızda aylık olarak kayda geçtiği üzere Mart ayında da hız kesmedi. OdaTV Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız’ın “yasak ve gizli bilgileri açıklamak” ile “yasak ve gizli bilgileri temin etmek” suçlarından ve TELE1 Ankara Temsilcisi İsmail Dükel’in “yasak ve gizli bilgileri temin etmek” suçundan cezalandırılmalarına karar verildi. Son tahliyeler ve listelerde yapılan güncelleme sonrasında, Mart ayı sonu itibarıyla hapisteki gazeteci sayısı tekrar 70’e geriledi. Buna göre Mart ayı sonunda cezaevlerinde hükümlü olarak 36 ve tutuklu olarak 34 olmak üzere 70 gazeteci bulunmaktadır.

    Hem basın özgürlüğü hem de ifade özgürlüğü açısından “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlaması sorun olmayı sürdürdü. Sendika.org yayın kurulu üyesi ve editörü Ali Ergin Demirhan ve oyuncu Aydan Canbula hakkında ceza kararları alındı.

     

    2021 NİSAN:

    Basın ve ifade özgürlüğü bağlamındaki en tartışılan hamle ise ayın sonunda Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kamusal alanda “özel hayatı koruma” gerekçesiyle polis memurlarının görevlerini yaparken görüntü ve ses kaydı alınmasını engellemeyi amaçlayan genelgesi oldu. Emniyet Genel Müdürü (EGM) Mehmet Aktaş imzalı, 27 Nisan tarihli bu genelgeyle birlikte, cereyan eden olaylarda şiddet uygulanması halinde bu durumun nasıl haberleştirileceği sorunu gündeme taşındı.

     

    Anadolu Ajansı

    ’nın 6 Nisan’da 100’üncü yılı için hazırlanan 100 Yıllık Türkiye kitabı kapağında İsmet İnönü ve Bülent Ecevit gibi siyasi aktörlerin fotoğrafına yer verilmemesi ise eleştirildi.

     

    2021 MAYIS:

    EGM’nin 27 Nisan tarihli genelgesiyle kamusal alanda görüntü alma yasağı uygulanması gündemdeydi. Bu durum kamuoyunda itirazlara yol açmasına rağmen sahada polis memurlarınca basın ve medyaya dönük engellemeler ve müdahalelerin sertleştiği gözlendi. Yol TV muhabiri Özge Uyanık ile Artı TV muhabiri Sultan Eylem Keleş, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü takibinde fiziki müdahaleye maruz kaldı. Bunun yanı sıra basın mensuplarına yönelik müdahaleler ve haklarında yeni yargı süreçleri devam etti. Osmaniye’de yerel gazeteci Hasan Tolga Balcılar, Osmaniye Belediyesi’nin ihalelerinde usulsüzlük yapıldığına ilişkin haberinin ardından evine yapılan operasyonla gözaltına alınmak istendi.

     

    Haber Global

    ’de yayınlanan “Kontra” adlı spor programı yorumcuları Uğur Karakullukçu ve Candaş Tolga Işık, Galatasaray’ı eleştirdikleri yayın ardından üç kişinin saldırısına uğradı. İsrail ve Filistin arasında yaşanan çatışma sırasında İstanbul merkezli Musevi toplumu gazetesi Şalom’un sitesi, kendilerini “İBDA-Siber Cephesi” olarak tanımlayan bir grup tarafından bir süre erişilemez hale getirildi. Mayıs ayı sonu itibarıyla hapisteki gazeteci sayısında gerileme olmakla birlikte çok sayıda davada sonbahar dönemine erteleme yapılması ve yeni soruşturmalar açıldığı da görüldü.

    MHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter’in, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin açıkladığı 100 maddelik Anayasa taslağının tartışıldığı yayın sonrası HaberTürk TV’de programcı Ebru Baki’yi hedef alması ve kanal yönetimince atılan adımlar tartışma yarattı. Yönter’in suçlamaları üzerine Baki lehine açıklamalar yaptığı için HaberTürk Ankara Temsilcisi Bülent Aydemir’in işine son verildi. HaberTürk Genel Yayın Yönetmeni Kürşad Oğuz’un istifası ise, MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir’in

    Aydemir’i hedef alan yazılı açıklamasının hemen sonrasında gerçekleşti.

    Bu arada Mayıs ayında Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın basın kartı yönetmeliğinde değişikliği üzerine basın meslek örgütlerince ortak tavır alınması ise olumlu gelişme olarak yorumlandı. Gazeteciler Cemiyeti, Basın Konseyi, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Diplomasi Muhabirleri Derneği, DİSK Basın-İş Sendikası, İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın aralarında bulunduğu Medya Dayanışma Grubu, yönetmelik değişikliğini basın özgürlüğüne “darbe” olarak nitelendirdi. Meslek örgütleri, İletişim Başkanlığı’nın Danıştay’ın 14 Aralık 2018 tarihli Basın Kartı Yönetmeliği’ne ilişkin eleştirel kararına rağmen hukuki kriterleri yok sayarak değişiklik yaptığını bildirdi.

     

    2021 HAZİRAN:

    İletişim Başkanlığı’nın basın kartı düzenlemesi gibi basın özgürlüğünü kısıtlayıcı kimi düzenlemelerine karşı meslek örgütleri birlikte hareket etme kararına vardı. Bu atmosferde Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 27 Nisan tarihli genelgesiyle kamusal alandaki toplumsal eylemlerde, protestolarda, yürüyüşlerde, basın açıklamalarında polis müdahalesine maruz kalan gazeteciler seslerini birlikte yükseltmeye başladı. Medya Dayanışma Grubu adı altında basın özgürlüğüne aykırı mevzuat üzerine hukuki çalışmalar yürütmeye devam eden Gazeteciler Cemiyeti, TGS, ÇGD, DİSK Basın-İş Sendikası, Basın Konseyi gibi meslek örgütleri, 29 Haziran’da İstanbul, Ankara ve İzmir’de gazetecilere yönelik muameleyi ve şiddeti protesto etti. Bu yaşananlar, gazetecilik mesleğinde yeniden “örgütlülük” ve “dayanışma” kavramlarını gündeme getiren a olumlu gelişmeler olarak da not edildi.

    Doğan Medya Grubu çatısı altındaki medya kuruluşlarını Demirören Medya Grubu’na devreden Aydın Doğan’a baskı uygulandığı konusu yıllar sonra yeniden kamuoyu gündemine geldi. Bu satışın Demirören grubuna Ziraat Bankası’ndan sağlanan 750 milyon dolarlık krediyle gerçekleşmiş olması ve geri ödenmemesi iddiası tartışmaları yeniden başlattı. TBMM’de muhalefet vekillerinin soruları üzerine Ziraat Bankası Genel Müdürü Alpaslan Çakar, “Bankamız bu firmaya da bütün müşterilerinde olduğu gibi bankacılık usul ve esaslarının gerektirdiği çerçevede muamele etmektedir” açıklaması yaptı.

    Haziran ayında hukuk dışı uygulamaları haberleştiren kimi gazeteciler üzerindeki baskılar devam etti. 16 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismar olayını haberleştiren Bitlis Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve Bitlis News Genel Yayın Yönetmeni Sinan Aygül, Tatvan’da kısa süreyle tutuklandı. Aygül, Bitlis Tatvan Açık Cezaevi’ne konulduktan sonra denetimli serbestlik şartıyla salıverildi. Gazeteci Baransel Ağca hakkında Erzurum’da şüpheli şekilde hayatını kaybeden yerel TV muhabiri Yeldana Kaharman’ın otopsi raporunu paylaştığı için soruşturma açıldı. Samsun’da Yeniçağ Samsun muhabiri İbrahim Akkuş, yeni yapılan devlet hastanesindeki eksiklikleri yazdığı için inşaat çalışanlarınca darp edildiğini açıkladı, İHA muhabiri Mustafa Uslu, İyi Parti Grup Başkanvekili ve Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan’ın Dilovası ilçesindeki çiftliğinde yıkım çalışmalarını takibi sırasında saldırıya uğradı. Türkkan ise, her zaman basın özgürlüğü savunucusu olduğunu belirterek, gazeteciye saldırılmış olmasından üzüntü duyduğunu ifade etti. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun Mustafa Uslu’nun başına gelen bu olay için “takipçisi olma” tepkisi gösterirken, foto muhabiri Bülent Kılıç’a polislerin öldüresiye şiddet uygulaması için tepkisiz kaldı.

    Basın mensupları aleyhine süren davalar adli tatil nedeniyle sonbahar aylarına ertelenirken, bu durum “medya üzerinde Demokles’in kılıcının tutulması” olarak yorumlandı. Haziran’da, basınla ilgili yeni soruşturma ve dava dosyaları da açılmaya devam etti. Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Murat Ağırel’in tutukluluk incelemesi sırasında savunma tarafına haber verilmemesini “kumpas” olarak nitelendirdiği gerekçesiyle Gazeteci Alican Uludağ hakkında dava açıldı.

    Organize suç örgütü hükümlüsü Peker’in sosyal medya hesaplarına ve tüm paylaşımlarına çok sayıda engelleme kararları alındı. AKP İstanbul İl Kadın Kolları Başkan Yardımcısı ve Beykoz Belediye Başkan Yardımcısı Manolya Demirören Tekin’in Yıldırım Demirören’in yeğeni oluşu, İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı’nın (İHH) Suriye’deki faaliyetleri, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin patates dağıtımı ile ilgili pek çok haber içeriğine engellemeler getirildi.

     

    2021 TEMMUZ:

    Suruç saldırısında ölenleri anma amacıyla Kadıköy’de düzenlenen etkinlikte özellikle kadın gazetecileri hedef alan fiziki polis müdahalesi tepkiyle karşılandı. Ankara’da HDP’nin eylemini takibi sırasında Artı TV kameramanı Nazım Fayık da polis şiddetine maruz kaldı. Sivas’ta iki grup arasında yaşanan kavgayı görüntülemek isteyen gazeteciler, İstanbul’da AA muhabiri Ekrem Biçeroğlu, Berlin’de Artı TV sunucusu BirGün yazarı Erk Acarer, ile Diyarbakır’da iki grup arasında çıkan silahlı kavga haberini takip eden DHA kameramanı Nurettin Fidancan ile İHA muhabiri Sedat Irmak, Temmuz ayı içerisinde saldırıya uğrayan gazeteciler oldu.

    Gazeteciler Cemiyeti, TGS, RSF, TGC, Basın Konseyi, DİSK Basın İş Sendikası’nın aralarında yer aldığı meslek örgütleri İçişleri Bakanı Soylu’nun Cumhuriyet’e bir milyon liralık manevi tazminat davası açmasına ve gazetecilere yönelik fiziki saldırılara yazılı açıklamalar ile tepki gösterdi. Gazeteciler Cemiyeti yaptığı yazılı açıklamayla, TGS ise altı ilde düzenlediği eş zamanlı basın açıklamalarıyla Erdoğan imzalı yayımlanan Tasarruf Tedbirleri Genelgesi’nde özellikle “Kamu kurum ve kuruluşlarının basını izleme ile ilgili birimleri ve kütüphane dokümantasyon merkezleri hariç hiçbir şekilde günlük gazete alımı yapılmayacak” gibi yerel medyaya ekonomik zarar verecek düzenlemelerden vazgeçilmesi konusunda çağrıda bulundu.

    Bu dönemde gazetecileri hedef alan yargılamalar da devam etti. Evrensel haber müdürü Cem Şimşek’e

    “Alman karikatüristler Erdoğan’ı fena çizdi” haberi nedeniyle “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla 11 ay 20 gün hapis cezası verildi.

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Diyarbakır’da 2015’te Nevruz kutlamalarında çekilmiş bir fotoğrafı sosyal medyada paylaşan gazeteci Melis Alphan’ın ilgili davada verilen beraat kararına itiraz etti. Şarköy Haber’in sahibi ve DHA Muhabiri Nuri Çağlar hakkında bir ay süreyle kaymakamlıkla ilgili her türlü haber takibinden uzaklaştırma cezası verilmesi dikkat çekti.

     

    RTÜK

    ile ilgili gelişmelerde ise, iktidara uzak medya kuruluşlarına yönelik cezalandırma kararları ağırlık taşıdı. Ancak AKP ve MHP oy çokluğuyla RTÜK’ün Sözcü grubuna ait SRT Sivas kanalı logosuyla ilgili SZC şeklinde değişiklik yapılışını reddedişine, yargı kararıyla “dur” denildi. Bu arada görev süresi sona eren isimler yerine AKP kontenjanından Mehmet Daniş ve Orhan Karataş ile MHP kontenjanından Deniz Güçer, RTÜK üyeliklerine seçildi. Bu seçimde TBMM Başkanlığı’nın İyi Parti’ye kontenjan tanımaması eleştirildi.

    2021 AĞUSTOS:

    Orman yangınlarıyla ilgili habercilik iktidar temsilcilerince hedef tahtasına konulduğu günlerde, Kızılçam ormanları önemli ölçüde yangın ile yok olan Marmaris-İçmeler ’de yapılan Halk TV’nin canlı yayını, beş kişilik bir grubun saldırısına maruz kaldı. Manavgat’ta orman yangınıyla ilgili eksik ve yanlış haber verildiği gerekçesiyle iktidara yakın Ülke TV’nin ekibiyle sözlü tartışma yaşayan CHP’li vekil ise, iktidar temsilcileri ve RTÜK Başkanı Şahin tarafından televizyon ekibine saldırmakla suçlandı.

     

    RTÜK

    ’e AKP kontenjanından seçilmiş Kurul Başkanı Ebubekir Şahin

    , televizyon yöneticilerine yayınlarda otosansür isteyen, aksi halde cezalandırma yapılacağı yönünde uyarıda bulunduğu mektubuyla gündeme geldi ardından orman yangınlarıyla ilgili habercilik yapan medya kuruluşlarını hedef alarak, “söndürülmüş değil yanan alanlar gösteriliyor” yönünde açıklama yaptı. RTÜK’ün bu önemli gelişmeleri sansür talebinde bulunması tepkiyle karşılanırken RTÜK, canlı yayın sırasında muhabir Gülşah İnce’nin ormanları ve oradaki yaşamı yok eden alevler için “kabus” ifadesini kullandığını gerekçesiyle Fox TV’ye ve benzer şekilde orman yangınlarını kamuoyuna aktarmaya devam eden kanallara para cezaları kesti. KRT, TELE 1, HaberTürk, HalkTV ve TR35 kanalları bu cezalara uğradılar. RTÜK üyesi İlhan Taşçı, bu cezalar için AKP ve MHP’li üyelerce oy çokluğuyla karar alınan Üst Kurul toplantısına Şahin’in kanal yöneticilerine telefon ile haberleri sansürleme yönünde baskı yaptığı yönündeki açıklaması nedeniyle alınmadı. Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nazmi Bilgin de, RTÜK’ün orman yangınlarıyla ilgili süreçte izlediği politikayı ve cezalandırma kararlarını “kabul edilemez bir sansür girişimi” olarak değerlendirdi.

    Adli tatil olmasına rağmen gazetecilere yönelik yargılamalar ve haber içeriklerine erişim engelleme kararları da Ağustos ayında da sürdü. Van Muradiye Asliye Ceza Mahkemesi, JinNews muhabiri Hikmet Tunç hakkında Muradiye Belediyesi’ne kayyım atanan o dönemki Kaymakam Harun Yücel’e hakaret ettiği suçlamasıyla sekiz ay 22 gün hapis cezasına çarptırıldı. Bu karar ile birlikte 24 Ekim 2019 tarihinde yürürlüğe konulan “basit yargılama usulü” ile ilk kez bir gazeteci için mahkemece ifadesi alınmaksızın karar aşamasına geçilmesinin uygulandığı açıklandı.

    Basın meslek örgütleri tarafından “Kim gazeteci, kim değil?” sorusuna örgütlerce karar verilmesi yıllardır istenirken, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın basın kartı inisiyatifini sübjektif kullanımına bir örnek olay daha eklendi. İletişim Başkanlığı, Bianet Proje Danışmanı Nadire Mater’in üç yıldan fazladır yenilenmeyen “sürekli basın kartı” için Danıştay’da açtığı davada “gazetecilik yapmak için basın kartı gerekmediği” iddiasında bulundu. Başkanlık, Mater’in basın kartını “kendisine tebliğ etmeden” iptal etmesine gerekçe olarak Özgür Gündem’e destek verişi yüzünden hapis cezası almasını gösterdi.

    Ağustos’ta ayrıca Kırım Haber Ajansı (QHA)

    Türkiye Ofisi Müdürü Aydın Taş’ın Ankara’daki büroda ölü bulunması ise gazeteci meslektaşları ve örgütlerce şüpheli bir olay olarak değerlendirilerek, ilgili makamlarca olayın aydınlatılması talep edildi.

     

    2021 EYLÜL:

    Sansür uygulamalarına dönüşen erişim engelleme kararları ile siyasi gelişmeler ve yolsuzluk iddialarıyla ilgili haberlere erişim yasakları sürdü. RTÜK’ün iktidarı eleştiren televizyon kanallarına yönelik ceza yaptırımları gündemdeydi. AKP ve MHP kontenjanından seçilmiş RTÜK üyeleri, özellikle Fox TV, TELE1, KRTTV ve Halk TV aleyhine oy çokluğuyla para ve idari yaptırım cezaları kararları aldı.

     

    2021 EKİM:

    31 Mart 2019 yerel seçimleriyle CHP yönetimine geçen İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) AKP dönemindeki harcamalarıyla, ihaleleri ve kamu binalarını kiralamadaki usulsüzlük ve yolsuzluk iddiaları da Ekim ayında gündemdeydi, ancak bu iddialara ilişkin her türlü bilgi ve belge içerikli haberlere ise “kişilik hakları ihlali” gerekçesiyle sulh ceza hakimliklerince erişim engellemeleri getirildi. Sadece İBB’yle ilgili haberler değil, diğer kamu ihaleleriyle ilgili iddiaları aktaran haberler ile Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Naci İnci’nin kendi üniversite öğrencilerini aleyhindeki protestolara katıldıkları için polise şikayet etmesine ilişkin haberler de engellendi.

    Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı aracılığıyla MİT Tırları davasına Can Dündar aleyhinde müdahil olduğu görüldü.

     

    2021 KASIM:

    ayındaAlmanya’nın talebi doğrultusunda serbest bırakılması sonrasında Berlin’e dönüş yapmış olan ve son olarak PEN Almanya Başkanı seçilen Die Welt muhabiri Deniz Yücel’in yurt dışından ifadesine başvurma gerekçeli dava erteleme süreçleri Kasım ayında da devam etti. Şair ve yazar Yılmaz Odabaşı “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla 11 ay 20 gün hapis cezasına mahkum edildi ve cezası ertelenmedi. Hatay’da Suruç saldırısında yaşamını yitiren Okan Pirinç için 2015 yılında CHP’li vekil Serkan Topal’ın da katıldığı anma törenindeki haber takibi yapan Sovtna gazetesi sahibi Ali Arslan Dadük hakkında ve gazeteci

    Can Bedros Çapar hapis cezasına çarptırıldı.

    Gazeteciler aleyhine yürütülen yargılamalar sürerken Ankara’da

    “kamu görevlisine direnme” suçlaması yöneltilen gazeteci Sibel Hürtaş aleyhindeki davanın gerekçesi, başsavcılık iddianamesinde, “tek başına üç polisi darp ettiği” şeklinde yer aldı.

    Bu arada Basın İlan Kurumu (BİK), Yeni Akit’in yayımladığı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk aleyhindeki “Olmasaydı olurduk” ilanı için “ceza verilmesine mahal olmadığı” kararı vererek bunu “basın özgürlüğü” kapsamında değerlendirdi. BİK’in, Cumhuriyet, Birgün, Evrensel başta olmak üzere ulusal ve yerel boyutta hükümet yanlısı yayın politikası izlemeyen gazetelere yönelik yaptırımları ise devam etti.

    Ülke genelinde sulh ceza hakimlikleri kararlarıyla yolsuzluk, usulsüzlük, liyakatsizlik gibi pek çok iddianın yer aldığı haberlere erişim engellemeleri getirildi, bu talepler hükümete yakın diye bilinen Ensar, İlim Yayma, TÜGVA, TÜRGEV gibi vakıflar ve dernekler tarafından mahkemelere ulaştırıldı.

    Kasım ayında basın özgürlüğü açısından sevindirici gelişmeler de gündemdeydi. Danıştay 10. Dairesi, kamuya açık alandaki olaylarda görüntü yasağı başlatan Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 27 Nisan tarihli genelgesini, Anayasa’ya ve temel hak ve hürriyetler kapsamındaki “haberleşme hürriyeti”ne aykırı bularak yürütmesini durdurdu. Ankara Bölge Mahkemesi de, yazar Mustafa Sönmez’in 32 yıllık “sürekli basın kartının” yenilenmemesi nedeniyle Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı aleyhine verilen kararı onadı. İletişim Başkanlığı’nın basın mensubuna kazanılmış hakkını teslim etmesi gerektiğine hükmedildi.

     

    2021 ARALIK:

    Gazeteciler Cemiyeti’nin Özgürlük için Basın (ÖiB) projesi kapsamında yürüttüğü raporlama çalışmasında, diğer aylarda olduğu gibi iktidar mensupları veya iktidara yakın kesimler, kuruluşlarla ilgili yolsuzluk, usulsüzlük gibi farklı içeriklerdeki haberlere erişim engelleme kararlarına yoğun biçimde yer verildi. Aralık ayında erişim engeli getirilen haberlerden biri de, “

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin AKP yönetimi zamanında, kurucuları arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın bulunduğu Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) ve benzeri şekilde iktidara yakın vakıflar ile derneklere yapılan tarihi bina tahsisleriyle” ilgiliydi. Benzer şekilde,

    2019 yılında Erdoğan’ın atadığı Kastamonu Üniversitesi Rektörü Ahmet Hamdi Topal’ın üniversite yönetiminde yakınlarını ve arkadaşlarını görevlendirmesiyle ilgili haberler için de erişim engelleme kararları alındı. Bu kararları akademik ve hukuki boyutlarıyla raporlama çalışması yürüten İfade Özgürlüğü Derneği’nin web sitesindeki bilgilerin de kamuoyu hafızasından silinmesi için alınan kararlar izledi. İktidara yakın çizgideki Antalya İlim ve Kültür Derneği’nin (Alimder) Kepez’deki yurdunda aşçı olarak çalışan İhsan Güney’in, üniversite öğrencisi 18 yaşındaki Mehmet Sami Tuğrul’un başını keserek katletmesine ilişkin haberlere de yayın yasağı kararı getirildi.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın basın toplantısı sırasında

    AA, DHA, A Haber

    ve CNN Türk’ten muhabirlere, Cumhurbaşkanına yöneltecekleri soruların ise önceden yazılı verildiği gündemdeydi. BirGün yazarı Enver Aysever, JinNews Editörü Gülşen Koçuk ve KHK ile kapatılan TV10’un kameramanı Kemal Demir hakkında hapis cezalarına hükmedildi.

    Ayrıca Cumhuriyet’te çalışanlar ile vakıf yönetimi arasındaki anlaşmazlık kaynaklı sıkıntılar büyüdü. Aykut Küçükkaya, Genel Yayın Yönetmeni görevinden alınması sonrasında gazeteden istifa etti.Habertürk Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya’nın ise Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin ile röportajı öncesinde ses sorununu çözmeye çalışan İHA kameramanı Ahmet Demir’i tokatlaması meslek örgütlerince tepkiyle karşılandı. Gazeteciler Cemiyeti’nin de üyelikten ihracını gündeme aldığı Sarıkaya, Ciner Medya Grubu’nda diğer görevlerini sürdürürken sadece temsilcilik görevinden alındı.

     

    RTÜK

    ile ilgili gelişmeler bağlamında,

    2021 yılı içerisinde hükümete yakın TV kanallarına yönelik çok sınırlı bir cezai yaptırımlarım uygularken, gazetecilik çerçevesince sorgulayıcı yayın kuruluşları Halk TV’ye 23, Tele 1’e 21, Fox TV’ye 15, KRT’ye sekiz ve Habertürk’e dört olmak üzere toplamda 71 ceza kesti ve bu cezalar ile kanallardan toplam 21 milyon 500 bin Türk Lirası tahsil ettiği açıklandı.

    Olumlu gelişme niteliğinde Gazeteciler Cemiyeti’nin de hukuku mücadele yürüttüğü Emniyet Genel Müdürlüğü’nün (EGM) toplumsal olaylardaki görüntü yasağı genelgesine karşı İçişleri Bakanlığı ve EGM’nin itirazlarına karşın Danıştay anayasaya aykırılık kararını korudu. Danıştay, basın kartları yönetmeliğiyle ilgili de Cemiyet ile birlikte diğer meslek örgütleri başvurusu lehine yürütmeyi durdurma kararı aldı.

    İHLALLER AVRUPA’NIN GÜNDEMİNDE

     

    2021 OCAK:

    İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Gezi Parkı olayları nedeniyle Kavala’nın da aralarında bulunduğu sivil toplum temsilcileri hakkında verdiği beraat kararları İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi’nce bozuldu. Daire, Kavala gibi Gezi Parkı olayları nedeniyle suçlanan isimler aleyhine cezai hüküm kurulmasını istedi. Ayrıca Diyarbakır Barosu Başkanı Cihan Aydın ve Yönetim Kurulu’nun 10 üyesi hakkında “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçlamasıyla dava açıldı.

    2021 ŞUBAT, MART, NİSAN: Sosyal medyaya yönelik engelleme kararlarıyla Türkiye genelinde Covid-19 salgını gerekçesiyle her türlü toplumsal etkinliklere yasaklamalar getirilmesi gündemdeydi. Bu kapsamda aylarca barolar gibi meslek örgütleri ile pek çok sivil toplum kuruluşları açısından yeni yönetim kurullarını oluşturmak amacıyla demokratik seçimler yapabilmeleri de engellendi.

     

    2021 MAYIS:

    Muhalefet partileri tarafından iktidarı eleştirme ve sorgulama görevlerini kullanırken Türkiye’de son dönem yaşanan engellemelere yenileri eklendi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Merkez Bankası’nın son dönemde eritilen rezerviyle ilgili “128 milyar dolar nerede?” sorusunu içeren afişleri ve panolardaki ilanları Bursa’nın Mudanya ilçesinde “Cumhurbaşkanı’na hakaret” edildiği iddiasıyla soruşturma konusu yapıldı. Bursa’nın ardından Kırşehir, Konya, İstanbul’un ilçelerinde CHP yöneticileri aleyhine açılan soruşturmalar yoluyla CHP’nin kampanyasına müdahaleler sürdü. Bu durum sosyal medyada aynı soruyu gündemde tutan yaygın kampanyalara yol açtı. CHP bu engellemeler karşısında Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunacağını açıkladı.

    Halkın Kurtuluş Partisi’nin (HKP), Erdoğan’ın yüksek öğretim diplomasıyla ilgili iddiaları gündeme getirdiği “Soru Bir: Diploma Nerede” afişleri de soruşturma konusu yapıldı.

    CUMHURBAŞKANINA HAKARET DAVALARI

    Türk Ceza Kanunu’ndaki (TCK) “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasına dayanan adli işlemlerdeki artış, siyasetçiler, sanatçılar gibi kamuoyu önündekiler yanında, sıradan vatandaşın ifade özgürlüğüne de tehdit oluşturmayı sürdürdü. Gençlik ve Spor Bakanlığı, devlet yurtlarında barınacak öğrenciler için “Cumhurbaşkanı’na hakaret etme suçunu işlememiş olma” ön şartı getirdi. Adalet Bakanlığı verilerine göre; 2014-2019 yılları arasında ise, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçu kapsamında 128 bin 872 kişiye soruşturma açıldı. Bu soruşturmalardan 27 bin 717’si hakkında kamu davası açılmasına karar verildi. Toplam 903 çocuğun yargılandığı davalarda dokuz bin 556 kişi içinse mahkumiyet kararları verildi. Bu süreçte açılan soruşturmaların önemli bölümünü, sosyal medya hesapları üzerinden yapılan paylaşımlar oluşturdu.

    Sanatçı Genco Erkal, 2016’dan bugüne bazı sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla savcılığa ifadeye çağrıldı. Benzer suçlamalar nedeniyle sanatçılar Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in yerel mahkemede beraat etmesine Erdoğan’ın avukatlarının itiraz edişi de dikkat çekti.

    Son olarak Pinterest’in de Türkiye’ye temsilci atama kararı almasıyla günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcılarının tümünün iktidarca yapılan sosyal medya düzenlemesini uygulama kararı aldığı duyuruldu.

     

    2021 HAZİRAN:

    Oyuncu Ezgi Mola hakkında tecavüz şüphelisi Musa Orhan’a hakaret ettiği iddiasıyla açılan dava sanatçılar ve kadın hak örgütlerince tepkiyle karşılandı. Takma adı “Şehinşah” olan rap müzik şarkıcısı Ufuk Yıkılmaz, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla gözaltına alındıktan sonra serbest bırakıldı. Oyuncu Levent Üzümcü, üç yıl önce Twitter’daki bir paylaşımıyla ilgili “dolar kurunu yükselttiği” şikayeti yapıldığı için ifadeye çağrıldı. Sadece sanatçılar veya toplumsal muhalefet kesimleriyle ilgili değil, muhalefet partilerini hedef alan ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı hamleler de devam etti. CHP İstanbul Avcılar İlçe Başkanı Erdal Nas hakkında “128 Milyar Dolar Nerede?” pankartı gerekçesiyle “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı. Bunun yanı sıra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Peker’den ayda 10 bin dolar alan siyasetçi var” açıklaması nedeniyle muhalefet partilerince yürütülen “10 bin dolar alan siyasetçi kim?” sorunu ve kampanyası da engellenmeye çalışıldı.

    Türkiye’de güvenlik güçlerinin olaylarda aşırı güç kullandıkları tartışması sürerken, İzmir İl Emniyet Müdürlüğü’nde görevli 27 yıllık polis memuru Çağatay Atasay’ın, “kanunsuz emir uygulanmamalı” görüşünü dile getirdiği gerekçesiyle görevinden uzaklaştırılması dikkat çekti. Atasay, geçtiğimiz yıl Haziran’da çoklu baro düzenlemesine karşı yapılan eylem sırasında avukatlara aşırı güç kullanılmasına tepki gösterdiği sosyal medya mesajı nedeniyle disiplin suçu işlemiş kabul edildi.

    2021 TEMMUZ: CHP Mezitli İlçe Başkanı Ahmet Serkan Tuncer, ifade daveti yapılmaksızın trafikte seyir halindeyken “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla gözaltına alındı.

    İstanbul, İzmir, Adana ve Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesine karşı basın açıklaması girişimleri yürüten kadınlara polis sert müdahalelerde bulundu. Terör örgütü IŞİD’in Suruç’ta gerçekleştirdiği saldırıda hayatını kaybedenleri anma etkinliklerinde de

    çok sayıda vatandaş gözaltına alındı.

    2021 AĞUSTOS:  Türkiye’nin orman yangınlarıyla ve sel felaketleriyle boğuştuğu günlerde basın özgürlüğü gibi ifade özgürlüğü de hedef tahtasındaydı. İktidar partisi ve hükümet, orman yangınları ile ilgili Türkiye’ye özellikle deniz veya göletlerden su alma özelliğine sahip söndürme uçakları gönderilmesi için başlatılan

    “Help Turkey” paylaşımlarını hedef aldı. Sanatçılar başta olmak üzere, Türkiye’yi güçsüz göstermeye çalışanlar olduğu iddiasındaki iktidarın bu görüşü doğrultusunda

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, bu paylaşımlar için soruşturma başlattı.

    2021 EYLÜL: H

    aklarında beraat kararları verilmesine karşın Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan başta olmak üzere iktidarca hedef alınan Gezi Parkı eylemleriyle ilgili yeniden yargılamalar devam etti. Bu kapsamda İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, aralarında Can Dündar ve Mehmet Ali Alabora’nın da olduğu 16 kişi aleyhindeki “Gezi Davası” ile Gezi Parkı eylemlerine katıldıkları için Çarşı taraftar grubu üyesi 35 kişi aleyhindeki “Çarşı Davası” dosyalarını birleştirdi. Aynı davada oy çokluğuyla alınan kararla Osman Kavala’nın tutukluluğunun devamına hükmedilişi ise Türkiye ve dış dünyada tartışmaları tetikledi. Hakkında hala hüküm verilmemiş olmasına rağmen dört yıldır tutuklu yargılanan Kavala için Almanya, ABD, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, Kanada, Norveç ve Yeni Zelanda büyükelçilikleri ve diplomatik misyon temsilcilerinin ortak açıklaması gündemi belirledi. AİHM kararı uyarınca Kavala’nın serbest bırakılması çağrısı yapan elçiler için Erdoğan tarafından “persona non grata – istenmeyen kişi” işlemi yapılacağını duyurması tansiyonu yükseltti.

    Türkiye’nin yabancı diplomatları sınır dışı edeceği tartışmalarının yaşandığı iki günlük gerilimde Kavala’nın durumu uluslararası arenaya da taşındı. Sonrasında ABD Büyükelçiliği’nin Viyana Sözleşmesi’ne uymayı teyit ettiğine ilişkin açıklaması ve bunun diğer elçiliklerce paylaşılması üzerine “elçiler krizi” sona erdi. Ancak Roma’daki G-20 Zirvesi toplantısında kimi liderler Kavala’nın serbest bırakılması gerektiği yönünde görüş açıkladılar. Osman Kavala’nın 26 Kasım’daki duruşmada yani Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nden önce serbest bırakılabileceği de iddia edildi.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV)

    2015-2019 “Eleştiriyi Susturmak” başlıklı raporunda ise, ifade özgürlüğüne yönelik 2 bin 779 ihlal yaşandığı duyuruldu. Bu arada 2022 yılı AYM’nin gündeminde en az 25 bin hak ihlali iddialı bireysel başvuru dosyası bulunduğu ancak bunun mahkeme için büyük bir yük olduğu gündeme yansıdı. MHP Lideri Bahçeli ise, AYM’nin bireysel hak ihlalleri kararlarından duyduğu rahatsızlığı yineleyerek, yüksek mahkemeyi kapatma talebini tekrarladı.

    Türkiye’nin basın ve ifade özgürlüğü alanındaki sorunlu başlığı olarak görülmekte olan “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla yürütülen adli süreçlere ilişkin AİHM’nin aldığı karardikkat çekti. AİHM, Vedat Şorli’ye verilen hapis cezası kararını değerlendirmesinde bu suçlamanın Avrupa hukuk normlarıyla uyuşmadığına ve ifade özgürlüğü aleyhine olduğu yönünde karar verdi. Bu kararın emsal niteliğinde olduğu görüşü ağırlık kazandı.

     

    2021 KASIM:

    Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini de etkileyecek nitelikteki en önemli dava, “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla Silivri Cezaevi’nde tutuklu Kavala’nın yargılandığı Gezi Davası’ydı. Kasım sonundaki duruşmada, Kavala’nın tutukluluk halinin devamına karar verilmesi üzerine Aralık’ın ilk günlerinde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Kavala için AİHM kararlarının uygulamaması nedeniyle 1963’te Konsey’in kurucu üyelerden Türkiye aleyhine yaptırım sürecini başlattı.

    2021 ARALIK: Bireysel ifade özgürlüğü kapsamındaki sosyal medya mecralarında paylaşılan sokak röportajları da hedef alındı. Kendine Muhabir’denHasan Köksoy, Sade Vatandaş isimli YouTube kanalının sahibi Mehmet Koyuncu, İlave TV sahibi Arif Kocabıyık ve kameramanı Turan Kural, “kişisel verileri alenen yaydıkları” iddiasıyla gözaltına alındı. Sokak röportajlarıyla milyonlarca izleyiciye seslenen ve gazetecilik yaptıklarını belirten bu isimler, ev hapsi ve yurt dışı çıkış yasağı şartıyla serbest bırakıldı. Böylece sokağa çıkmaları, sokak röportajı yapmaları engellendi.

    “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla her kesimden yurttaşlar aleyhine adli süreç de devam etti. CHP 26. Dönem İzmir Milletvekili Zeynep Altıok Akatlı hakkında açılan davada, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla 11 ay hapis cezasına karar verildi ancak hükmün açıklanması geriye bırakıldı. Zonguldak’ta Ereğli Kaymakamlığı’nın giriş katındaki Erdoğan’ın portresini yere atıp kırdığı için yurttaş A.Ç. tutuklandı. Konya’da yaşayan B.G. hakkında ise bir yıl iki ay 17 gün hapis cezası verildi. T24 yazarı Hasan Cemal hakkında da dava açıldı.

  • Ankara Barosu işkence raporunu açıklamadı, İnsan Hakları Merkezi üyeleri istifa etti

    Ankara Barosu işkence raporunu açıklamadı, İnsan Hakları Merkezi üyeleri istifa etti

    Ayça ONURALMIŞ

    Ankara Emniyeti’nde işkence iddialarına dair Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin hazırladığı raporun yayımlanması Ankara Barosu yönetimi tarafından engellendi. İnsan Hakları Merkezi’nde görevli 5 avukat istifa etti.

    Ankara Barosu yönetimi, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde “FETÖ” suçlamasıyla gözaltına alınan şüphelilere işkence yapıldığı iddiaları üzerine İnsan Hakları Merkezi üyesi avukatların hazırladığı raporun kamuoyuna açıklanmasını engelledi. Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkan Yardımcıları Gizay Dulkadir ve Sercan Aran, Ankara Barosu Divan üyeleri Deniz Can Aydın ile Nadire Nurdoğan ve İnsan Hakları Merkezi Genel Sekreteri Rumeysa Budak barodaki görevlerinden istifa etti.

    Avukat Sercan Aran, Medyaport’a yaptığı açıklamada, süreci şöyle anlattı:

    “Ankara’da Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde yaşanan işkence iddialarıyla ilgili içinde bulunduğum Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’ne bir başvuru oldu. Bunun üzerine de merkezimizin yaptığı görevlendirmeler sonucunda kişilerle görüşüldü, onların işkence ve kötü muameleye ilişkin beyanları alındı. Sonra da yaptığımız her işte olduğu gibi raporlaştırdık. Raporumuzun da kamuoyuyla paylaşılmasını istedik; çünkü işkence ve kötü muamelede teşhiri önemli bir yöntem olarak görüyoruz, oluşacak kamuoyu baskısını da önemsiyoruz. Bu yüzden raporun yayımlanmasını istedik. Ancak bu talebimiz reddedildi. Bunun üzerine yönetimle görüşmelerimizi sürdürdük. Ancak bize hukuki bir gerekçe sunulmadı. Sadece Cumhuriyet Başsavcılığına suç ihbarında bulunuldu. Raporun da bu suç ihbarına eklendiği ifade edildi.”

    ‘MERKEZDE BİR DİZİ SORUN YAŞADIK’

    İstifa etmelerinin tek nedeninin bu olay olmadığını, merkezde bir dizi sorun yaşadıklarını aktaran Aran, şunları söyledi:

    “Örneğin; AİHM kararlarını içeren bir bülten hazırlanmıştı, o bülten de yayımlanmadı. Meslektaşlarımızın yazılarından oluşan ayrı bir bülten hazırladık, o da sansüre uğradı. Geçmiş dönemlerde de benzeri uygulamalar olmuştu. Biz de Baro Başkanı Kemal Koranel’in toplantı talep etmesi üzerine iyi niyetle son kez yaptığımız görüşmeler sonucunda da bu sorunların çözümüne dair olumlu bir adım atılacağını düşünmediğimiz için ve bize bu yönde herhangi bir iyi niyet beyanı da verilmediği için Divan’dan şu an için 5 kişi istifa ettik. Avukatlığa başladığımdan beri hak mücadelesini sürdürüyorum. Bu mücadeleyi bulunduğum her platformda sürdürmeye devam edeceğim.”

  • Her yer eylem alanı: İşte eylem haritası

    Her yer eylem alanı: İşte eylem haritası

    Haber: Ayça ONURALMIŞ / Grafik: Onur METİN

    Ekonomik krizin faturası, emekçilere çıktı! Yüksek enflasyon karşısında sefalet zamlarına mahkum bırakılan emekçiler, Türkiye’nin dört bir yanında eylem yaptı. Son 6 ayda tam 44 işyerinde eylem gerçekleşti, bu eylemlerin büyük bir bölümü ise bu yılın Ocak ve Şubat aylarına denk geldi. Ülke genelinde halen 25 işyerinde eylemler sürüyor; 9 işyerinde eylemler işçilerin zaferiyle sonuçlandı. 5 işyerinde ise işçiler elde ettikleri sonucu alamazken; eylem yapılan 5 işyerinde müzakereler devam ediyor.

    İşte Türkiye’nin eylem haritası:

    AKKUYU NÜKLEER SANTRALİ: 14 Kasım 2021’de Mersin’in Gülnar ilçesinde yapımı süren Akkuyu Nükleer Güç Santrali’ndeki yaklaşık on bin taşeron işçinin büyük bölümü, üç aydır maaşlarını alamamaları nedeniyle iş bıraktı. Santraldeki taşeron işçiler, 6 Ocak 2022 tarihinde de kamp koşullarının elverişsiz olması ve 4 kişilik odalarının 8 kişiye çıkartılması üzerine eyleme geçti.Nükleer Santral inşaatında, 3 işçi hayatını kaybetmişti. Taşeron firma bünyesinde çalışan 250 işçi iki aydır maaşlarının ödenmediğini belirterek, 28 Ocak’ta iş bıraktı.

    ARAS KARGO: 27 Ocak’ta Denizli’de Aras Kargo’ya çalışan yaklaşık 60 kurye, yapılan yüzde 10 maaş zammını protesto ederek kontak kapattı. Emekçiler, şirketin arabalarıyla konvoy halinde bölge müdürlüğü binasına gitti.

    SÜRAT KARGO: Sürat Kargo’nun İstanbul çalışanları, yüzde 10’luk zammı protesto etmek için 27 Ocak’ta kontak kapattı.

    AKSA JENERATÖR: Kazancı Holding’e bağlı Aksa Jeneratör’de çalışan işçiler, kötü çalışma koşullarına, düşük ücretlere karşı Türk Metal Sendikası’nda örgütlendi. Aralık ayından itibaren bir ay içinde 20 kişinin sendika üyesi oldukları gerekçesiyle işten çıkarıldı. 25 Aralık’ta direnişe geçen işçiler, eylemlerini sürdürüyor.

    TRENDYOL: İşveren yüzde 11 zam önerdi. Bunun üzerine esnaf kurye sistemindeki çalışanlar 24 Ocak’ta eyleme başladı. 3 gün süren eylem sonunda işveren yüzde 38 zammı kabul etti; eylem 26 Ocak’ta sona erdi.

    FARPLAS: Kocaeli Gebze’de bulunan Fraplas Otomotiv Fabrikası’nda işçiler önce patronun düşük zam teklifine karşı iş durdular. Yapılan yetersiz zam teklifinin iyileştirilmesinden 4 maaş ikramiyeye ve bir dizi sosyal hak talebinde bulundular. Eylem sürerken, işveren 150 işçiyi işten çıkardı. İşçiler önce yürüyüş ve eylemlerle işten çıkarmaları protesto etti; 30 Ocak’ı 31 Ocak’a bağlayan gece ise işten çıkarılan arkadaşlarıyla birlikte fabrikayı işgal ettiler. İşverenin şikayeti üzerine fabrikaya gelen polis, işçilere gaz ve copla müdahale ederken; 200’e yakın işçi ve sendikacıyı da gözaltına aldı. DİSK Birleşik Metal İş Sendikasında örgütlü işçilerin mücadelesi devam ediyor. (foto: Hasret Gültekin Kozan/ Evrensel)

    YEMEK SEPETİ (Bana Bi): İşveren zam yapmadı. Kuryeler, en az 5,500 TL maaş, prim ve yan hak talepleriyle eyleme çıktı. 1 Şubat’ta başlayan eylemler, hala sürüyor.

    YURT İÇİ KARGO: İşveren yüzde 17 zam önerdi, diğer yandan da çok sayıda sözleşmeyi feshetti. Buna tepki gösteren kurye çalışanları, 1 Şubat’ta şirketin Pendik’te bulunan bölge müdürlüğü önünde eylem yaptı. Araçlarıyla konvoy yapıp klaksonlar çalarak bölge müdürlüğü önüne giden işçiler, çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle binanın önünde toplandı. Eylem, ülkenin çeşitli illerinde hala devam ediyor.

    ÇİMSATAŞ: 13 Ocak’ta iş durdurdu. 12 Ocak’ta, Mersin’de bulunan Çimsataş fabrikasındaki metal işçileri, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile yaklaşık 150.000 işçiyi kapsayan üç sendika arasında yapılan satış sözleşmesini kabul etmeyerek üretimi durdurdu. Yaklaşık 700 işçinin iş bırakma eylemi, şirket ile DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasının işbirliğiyle sona erdirildi ve 13 işçi işten çıkarıldı.

    OPPO: Tuzla’da cep telefon markası Oppo ürünlerinin üretimi yapılan fabrikada çalışan yaklaşık 500 işçi, küresel kriz gerekçesiyle işten çıkarıldı. İşten çıkarılan işçiler 7 Ocak’ta fabrika önünde eyleme başlayarak yaşanan işçi kıyımını protesto etti. İşten atılan Oppo işçileri 19 Ocak’ta, üyesi oldukları Türk Metal’in kendilerine sahip çıkmaması sonucu direnişin de sona erdiğini aktardı.

    BBC Türkçe: BBC Türkçe ve BBC İzleme Servisi’yle BBC Dünya Servisi Haber Dairesi’nin İstanbul bürosu çalışanları işverenin ücret artışı teklifinin Türkiye’deki enflasyon seviyesinin altında kaldığını belirterek, greve çıktı. Türkiye Gazeteciler Sendikası üyesi çalışanların 15 günlük grevi sonuç getirdi. TGS, imzalanan yeni toplu iş sözleşmesiyle, çalışanların ücretlerinde yıllık yüzde 32 oranında artış, özel sağlık sigortasının aileleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi, günlük brüt 60 TL değerinde öğle yemeği desteği ve yıllık brüt 1200 TL karşılığı gözlük yardımı kazanımlarını elde ettiğini açıkladı.

    TÜRK METAL: TÜRK-İŞ’e üye en büyük sendika olan Türk Metal, MESS (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) ile yaptığı toplu iş sözleşmesinde yaşanan anlaşmazlık sonucu, 24 Aralık’ta grev kararı aldı. MESS’in yüzde 17’lik zam talebine karşı, yılın ilk işçi mitingi 2 Ocak’ta Kocaeli’de yapıldı. 12 Ocak’ta anlaşma sağlandı. Türk Metal Sendikası ile MESS arasında gerçekleşen toplu iş sözleşmesinde anlaşma çıktı ve ilk 6 ay için yüzde 27.44 oranında zam yapıldı.

    KAYI İNŞAAT: İnşaat Sen üyesi Kayı İnşaat işçileri,hak ediş bedellerini alamadıkları gerekçesiyle 15 Ocak’ta direnişe geçti. Direniş sürüyor.

    MİTSUBA: Kocaeli Gebze’de otomotiv parçası üreten Mitsuba fabrikasında işten atılan arkadaşlarının geri alınması ve sendikal hakları için 11 Ekim’de 130 işçi, kendilerini fabrikaya kapattı. İşçilerin eylemi sonrası 12 Ekim’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası ile işveren tarafı arasında yapılan görüşmede uzlaşı sağlandı. İşçilerin sendika hakkını tanıyan işveren, Birleşik Metal-İş’in hazırlayacağı taslak sonrası toplu iş sözleşmesi görüşmeleri için masaya oturmayı kabul etti.

    CARREFOUR: CarrefourSA Esenyurt depo işçileri Ekim ayında 32 günlük bir direniş gerçekleştirdi. Direnişle, depo içerisinde yoğun yaşanan baskı ve mobbing kaldırıldı. Alınmayan işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınmaya başlanmış bozuk çalışma aletleri, transpaletler, RT ve forkliftler tamir ettirildi. Taşeron işçilere verilmeyen kıyafetler verilmeye başlanmış, işçilere verilmeyen mesai yemekleri verilmeye başlandı. Depo içerisindeki kadrolu, taşeron ayrımı ortadan kaldırılmış ve işçilerin komiteleri, sözcüleri yönetim tarafından tanındı. Depo yönetimi ile masaya oturan CarrefourSA depo komitesi maaşlara 750 lira ek zam aldı.

    A101: A101 marketlerinde çalışan Mağaza Market-Sen üyesi market işçileri 8 Mart 2021’de eylem yaptı. 12 saat çalışmanın dayatıldığı işçiler, 8 saat çalışma saati ve çalışma şartlarının iyileştirilmesini istedi. Çok sayıda işçinin Kod46 ile işten çıkarıldığı A101’de Haziran ayında da işten çıkarılan işçilerin protestoları devam etti.

    ALPİN ÇORAP: İşverinin zam teklifini kabul etmeyen Alpin Çorap işçileri, 1 Şubat’ta iş bıraktı. İşçiler, 2 bin 500- 3 bin TL zammın yanı sıra hiçbir arkadaşlarının işten çıkarılmamasını talep etti. İşçilerin seçtiği temsilcilerin patronla yaptıkları toplantıda işçilerin taleplerinin hepsi kabul edildi. İşçilerin 2 bin 500 TL zam talebi ve iş bırakan hiçbir işçinin işten çıkarılmayacağı 2 Şubat’ta karar altına alındı.

    POLİBAK: İzmir Çiğli AOSB’de kurulu Polibak Fabrikası’nın işçileri ek zam talebiyle üretimi durdurdu ve patronla görüştü. İzmir Çiğli AOSB’de bulunan ambalaj fabrikası Polibak’ta ambalaj bölümündeki 80 işçi üretimi durdurdu. 1 Şubat Salı günü sabah 8’de başlayan eylem saat 10’da yönetimle görüşme yapılarak sonlandırıldı. İşçiler yönetime bir hafta süre verdi.

    HEPSİJET: Hepsijet çalışanları 27 Ocak’ta Hepsiburada Genel Merkezi önünde toplanarak firmanın yetersiz ücret zammına itiraz etti. Paket başına ücretin 1 liralık zamla 4.75 olmasına itiraz ederek kontak kapatan bazı çalışanlar işten çıkarıldı. Bağkur ücretlerinden yakıt giderlerine kadar bütün masraflarını kendileri karşılayan işçiler, sabit bir ücret ve işten atılan arkadaşlarının geri alınmasını istiyor. (Fotoğraf: Zeynep Kuray)

    SCOTTY: Yüzde 22’lik zammı kabul etmeyen Scooty KURYE çalışanları 31 Ocak’ta kontak kapattı. İstanbul Kağıthane’deki Papirüs Plaza’da bulunan Scotty Genel Merkezi önüne çağrı yapan işçiler talepleri, garanti ücretinin 12.500 + KDV’ye çıkarılması, kimsenin işten çıkartılmaması, resmi tatillerde ücretlerden kesinti yapılmaması, yıllık 15 gün ücretli izin verilmesi ve günlük ortalama 50 kilometreyi aşmayacak şekilde rota planlanması…

    BEKS ÇORAP: Beks Çorap’da işverinin sefalet zammı dayatmasına işçiler karşı çıktı. 31 Ocak’ta iş çıkışında bir araya gelen işçiler, Çerkezköy Kent Park’ta taleplerini dile getirdi. Toplu sözleşme sürecinin uzlaşmazlıkla sürdüğü BEKS Çorap fabrikasında çalışan, Öz İplik-İş üyesi işçiler sendikalaşmak istiyor.

    KIZILAY MADEN SUYU: Kızılay Afyon Maden Suyu fabrikası ile Kızılay içecek Erzincan Fabrikası işçileri, maaş zammı ve özlük haklarında istedikleri iyileştirmenin yapılmadığı gerekçesiyle 2 Şubat’ta greve başladı.

    DİVRİĞİ MADEN: Sivasın Divriği ilçesinde bulunan OYAK’a bağlı Ermaden A.Ş’nin taşeronu olan Çiftay Madencilik’te çalışan 600 madenci maaş ve sosyal hakları için 17 Ocak’ta iş bırakma eylemi gerçekleştirdi. 3 gün süren direniş sonucu taleplerin bir kısmı kazanım hanesine yazıldı. Geçen yılın sonunda 2825 TL maaş alan işçilerin, direniş sonucunda en düşük ücreti net 5250 TL, ortalama net ücreti 6200 TL oldu.

    UZEL: Uzel Makine işçilerinin direnişi 15 yıldır sürüyor. Nakliyat İş Sendikası öncülüğünde mücadele eden işçiler, 38 aydır direniyor. 517 gündür fabrika önündeki direniş çadırında, mücadele ediyorlar.

    TÜVTÜRK: Şanlıurfa Tüvtürk Polçak Taşıt Muayene İstasyonlarında Nakliyat İş’e üye oldukları için işten atılan işçiler, 1170 gündür direniyorlar.

    LİLA KAĞIT: selüloz İş Sendikası’na üye oldukları için işten atılan işçiler, güvenceli iş, insan onuruna yaraşır bir yaşam için fabrikanın önünde direnişlerini sürdürüyor. Direnişin 36 . günü…

    BELKARPER: Tekirdağ Çorlu’daki Bel Karper Peynir Fabrikası’nda zorlu koşullarda ve düşük ücretle çalışan işçiler, Tekgıda-İş Sendikası öncülüğünde 2021 yılının Şubat ayında önce direniş başlatmış, Mayıs ayında da grev kararı almışlardı. 6 ay süren grevde hedeflerine ulaştılar. Sendika işveren tanındı ve fabrika patronu tarafından toplu sözleşme müzakeresinin kabul edildi.

    ÇINARTAŞ: Kömürcüoğlu Çınartaş’ta Nakliyat-İş üyesi olduğu için işine son verilen işçilerin işe iade talebiyle başlattıkları eylem, 629 gününde devam ediyor.

    İSTANBUL FİNANS MERKEZİ: İstanbul Finans Merkezi şantiyesinde çalışan işçilerin işten çıkarılması üzerine, çalışanlar 18 Ocak 2022’de direnişe geçtiler. İşten çıkarılan işçiler, Finans Merkezi şantiyesi önünde toplanarak, hakları verilene kadar eylemde olacaklarını duyurdu. İnşaat-İş Sendikası ve Dev Yapı-İş hakları gasp edilen işçiler için, mücadeleye devam ediyor.

    TTB: TTB ve tabip odalarının 26 Ocak’ta başlattığı Beyaz Nöbet eylemi, hekimlerin Meclis önünde taleplerini dile getirmeleri ile sona ererken; 8 Şubat’a kadar iktidara düzenleme için süre tanındı. Ekonomik ve özlük hakları ile ilgili düzenleme yapılmaması halinde hekimler ve tüm sağlık emekçileri 8 Şubat’ta bir günlük G(ö)REV uyarı eylemi yapacaklar.

    KIRAÇ METAL: Eskişehir Kıraç Metal’de işten atılmaların yaşanması üzerine metal işçileri 3 Şubat’ta direnişe geçti.

    SEVİNÇLER SAĞLIK: Antep Sevinçler Sağlık Ürünleri işçileri 4 Şubat günü, işeverenin asgari ücret dayatmasına karşı iş bıraktı. İşçilerin fabrika önünde bekleyişi sürüyor.

    KARTAL HALI: Antep’te Kartal Halı işçileri yapılan zammı kabul etmedi. 4 Şubat’ta üretimi durdurdular, fabrikaya girmediler, işçilerin fabrika dışında eylem yaptı. İşverenin bir günlük süre istemesi üzerine, işçiler üretime yeniden döndü.

    MELİKE TEKSTİL: Antep’te Melike Tekstil işçileri yüzde 50 zam oranını (5,200 net) kabul etmeyerek, 3 Şubat’ta iş bıraktı. İşçiler en az 6,000 TL net ücret istedi. İşveren, talepleri değerlendirmek için 2 günlük süre istedi. Bunun üzerine işçiler yeniden üretime başladı. Talepleri kabul edilmezse yeniden iş bırakacaklar.

    ZAFER TEKSTİL: Antepte Zafer Tekstil’de işçiler yüzde 50’lik zammı kabul etmedi, eyleme başladı. İşverenin süre istemesi üzerine, üretime yeniden döndü.

    ŞİMŞEK ÇORAP: Deriteks’te örgütlenen Şimşek Çorap’ta patronun 5 bin 600 TL’den başlayan ücret talebi ikramiye ile 6 bin 500 TL çıktı, teklif kabul edilmedi 7 bin talep eden işçiler, fabrikada işi durdurdu. Direnişin sonucunda işçiler, 6 bin 500 TL ve 3 bin TL ikramiye aldı.

    ERDAL ÇORAP: Patronun düşük ücret teklifine karşı sabah vardiyasındaki işçiler, 3 Şubat’ta anlaşma sağlanıncaya kadar üretimi durdurdu.

    DİGİTÜRK: beIN Media Group bünyesinde yer alan Digiturk’ün çalışanları, 0 ile yüzde 17 arasında değişen zamlara karşı 1 Şubat’ta direnişe geçti.

    BAKIRKÖY BELEDİYESİ: İstanbul’da Bakırköy Belediye yönetiminin yüzde 0 zam dayatmasına karşı 25 Ekim’de başlayan grev, Belediye-İş Sendikası tarafından yüzde 11 zam anlaşmasıyla sona erdi.

    MİGROS DEPO İŞÇİLERİ: Esenyurt Migros Depo’da asgari ücret dayatmasına karşı işçiler 3 Şubat’ta iş durdurdu.

    UĞUR TEKSTİL: 18 Kasım’da işten atılan işçiler, iki buçuk ay boyunca her hafta eylem yapıldı. İki hafta önce eylem, işverenin geri adım atarak, işçi temsilcileriyle görüşmelere başlaması üzerine ara verildi.

    ÖZAK TEKSTİL: Özak Tekstil’de işyeri temsilcileri Kasım’da ücretsiz izne çıkarılması üzerine işçiler eylem yaptı. İşçilereylem nedeniyle işten atılırken, DİSK Tekstil’in sahip çıkmaması üzerine eylem sona erdi ve işten atılan işçiler dava açtı.

    ARYILDIZ: Çorlu’da çelik tencere üretimi yapılan Aryıldız’da işçiler ücret zammı ve TİS sürecinin başlaması talepleriyle her gün 1 saat üretimi durduruyor. (Fotoğraf: Evrensel)

    HOPA LİMAN: Hopa Liman işçileri, ikramiyelerinin kaldırılması, maaşları netten brüte geçirilmesi ve mesailerinin kesilmesi nedeniyle 4 Şubat’ta iş bıraktı. Liman işletmesi önünde alkış ve ıslıklarla bekleyen liman işçileri işletme müdüründen görüşme talep etti. İşletme müdürü işçilerin görüşme talebini kabul etti. (Fotoğraf eren Dağıstanlı/ evrensel)

    MERSİN TARSUS HALİ: Mersin Tarsus Sebze Meyve Hali’nde çalışan yaklaşık 200 kadın işçinin talep ettiği ücretin karşılanmaması üzerine 3 Şubat’ta başlattığı başlattığı iş bırakma eylemi, kadınların kazanımı ile sonuçlandı. Günlük 150 TL ile çalıştırılmak istenen kadınların direnişi sonucu, günlük yevmiyeleri 170 TL olarak belirlendi. (fotoğraf: MA)

  • Aksa Jeneratör emekçileri 43 gündür eylemde

    Aksa Jeneratör emekçileri 43 gündür eylemde

    Ayça ONURALMIŞ

    Kazancı Holding’e bağlı Aksa Jeneratör’de 20 işçi, sendika üyesi oldukları gerekçesiyle işten çıkarıldı. İşçiler, 43 gündür eylemlerini sürdürüyor.

    Türk Metal Sendikası Çerkezköy Teşkilatlandırma Sekreteri Mustafa Özkılıç, Medyaport’a yaptığı açıklamada, Kazancı Holding’e bağlı Aksa Jeneratör’de 300’e yakın işçinin güvencesiz çalıştırıldığını söyledi. Bazı işçilerin Anayasal haklarını kullanarak sendikalarına üye olduklarını anlatan Özkılıç, “Bunun farkına varan patron, sendikanın girmesini istemediği için 25 Aralık’tan bugüne 20 arkadaşımızı işten çıkardı. Bu arkadaşlarımız sendikaya üye olmalarından dolayı işten atıldılar. Sendikamızın avukatları, arkadaşlarımız adına dava açtılar. Hatta müfettişler de gelip arkadaşlarımızla görüştü. Biz de burada grev çadırlarımızı kurduk, 43 gündür mücadelemiz devam ediyor. İçeride de baskılar devam ediyor, işçilerin zorla e-devlet şifrelerini alıyorlar, tehdit ediyorlar, sendikadan zorla istifa ettiriyorlar. Bunun için de suç duyurularında bulunduk” dedi.

    Aksa Jeneratör’de Ocak ayında zam yapılmadığını belirten Özkılıç, şunları söyledi:

    “Zammın Mart ayında yapılacağı söyleniyordu ama bunun için de net bir açıklama yapılmadı. İçeride arkadaşlarımızla çok güzel bir birliktelik var. Buranın işvereni, Türkiye’nin sayılı zenginlerinden biri. 17 futbol takıma sponsor, mesela Aksa Jeneratör Beşiktaş’ın ana sponsoru, sosyal projelerin içinde yer alıyor ama işçisini sendikaya üye olduğu, hakkını aradığı için hukuksuz şekilde, tazminatsız olarak kapının önüne koyuyor. Beşiktaş’a milyon dolarlar yatırıyor ama kendi işçisine asgari ücretten fazlasını vermiyor. Bugün direnişimizin 43. günü. Biz Türk Metal olarak 43 değil, 143 gün de olsa buradayız, arkadaşlarımızın yanındayız.”

  • Şebnem Korur Fincancı: 8 Şubat son tek günlük uyarı eylemimiz olacak

    Şebnem Korur Fincancı: 8 Şubat son tek günlük uyarı eylemimiz olacak

    Sultan Özer 

    Hekimlerin 26 Ocak’ta başlayan ‘Beyaz Nöbet’ eylemleri bugün Meclis önünde basın açıklaması ile sona erecek. Hekimler iktidara, gerekli düzenlemeler için 8 Şubat’a kadar süre de tanımış olacaklar. Gerekli düzenlemenin yapılmaması halinde 8 Şubat’ta sadece hekimler değil, bütün sağlık emekçileri bir günlük G(Ö)REV yapacak. O da dikkat alınmaz ise daha uzun süreli, üretimden gelen gücün kullanılması eylemi yolda…

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, geçen yıl Ekim ayından beri sürdürdükleri mücadeleyi, amaçlarını tepkileri ve bundan sonra ne yapacaklarını medyaport’a anlattı:

    Eyleminiz beklediğiniz yankıyı buldu mu?

    Aslında 1 Ekim’den beri başlayan bir süreç bu. 26 Ocak bunun bir başka aşaması belki. Dolayısıyla Ekim ayında yaptığımız buluşmalar, her hafta bir sorun alanını ele alıp, taleplerimizi dile getirdiğimiz açıklamalar, sonrasında Beyaz Yürüyüş ve Beyaz Forum, bir yanıt aldı. Şöyle; biliyorsunuz 1 Aralık’ta telaşla Meclis’e bir yasa teklifi getirdiler. Bu, aslında bizim bütün bu Beyaz Eylem sürecimizin bir yansıması olarak okunabilir.

    Sonra, hem bir takım başka lobilerin devreye girmesi, özel hastaneler, vakıf üniversiteleri, özel üniversiteler gibi, hem de belli ki kendi aralarında henüz anlaşamamış olmaları nedeniyle geri çekildi.

    Şimdi de biz tekrar bunun gündeme alınması, Meclis’e gelmesi için çaba sarf ediyoruz. O yüzden de zaten vekillerle, partilerle görüştük, Meclis’te açıklama yaptık ve nöbete başladık. Bu nöbet sürecinde aslında Meclis’ten çok iyi tepkiler aldık. Muhalefet partilerinin tamamı neredeyse, ziyarete geldi, destek açıklamasında bulundu. Cuma günü de (bugün) bizimle beraber olacaklarını ifade ettiler. Özellikle milletvekillerini görevlendirdi partiler, Meclis önünde bizim yanımızda olmaları için. Dolayısıyla bir yankı buldu.

    İktidar cenahında bir yankısı oldu mu?

    Onu hep birlikte göreceğiz. Şöyle söylentiler oluyor zaman zaman; Sağlık Bakanı özellikle muhalefet partilerindeki hekim milletvekillerine, meslektaş olmanın yaklaşımı ile ‘kamuoyu oluşturun, ses getirin, çabalayın’ diyormuş. Belli ki Sağlık Bakanı da karar alıcı değil, olmadığını da biliyoruz zaten, o video hepimizin malumu. Para pul işlerinde Sağlık Bakanı değil karar mercii.

    Toplumda yankı buldu mu peki?

    Toplumda yankı buldu, evet. Hem toplumda 8 Şubat için de- biliyorsunuz 4 Şubat’tan sonra da hala bir ses çıkmaz ise 8 Şubat’ta G(ö)reve gideceğiz, G(ö)revi de desteklediklerine dair açıklamalar, destek mesajları alıyoruz. Meslektaşlarımız zaten ‘bir gün de yetmez daha fazla’ diyorlar haklı olarak. Tabi ki biz de zaten burada bitirmiyoruz. ‘Bu son tek günlük uyarı eylemimiz’ diyoruz. Eğer böyle olmaz ise artarak giden bir süreçte biz üretimden gelen gücümüzü kullanacağımızı ifade ediyoruz.

    Covit’in meslek hastalığı olması yönünde çıkan düzenlemeyi de yeterli bulmuyorsunuz…

    Genelgede şöyle bir sıkıntı var. Yine illiyet bağını arayan, yani bir nedensellik ilişkisini sorgulayan yaklaşım vardı. Oysa burada nedensellik ilişkisi zaten aslında TTB’nin yayınladığı raporlar. Sağlık çalışanlarının hangi düzeyde hastalandığı ve ne yazık ki kaybedildiği çok açık. Dolayısıyla bu kendi başına nedensellik bağı olarak kabul edilmeli. Bunun bir yasal düzenlemeyle kabulü bir zorunluluk, ama ne yazık ki böyle bir yasa düzenlemesi yapmamakta ısrarcılar.

    Bazen tepkiler çok arttığında, biliyorsunuz kamuoyu tepkilerine göre pozisyon alıyorlar sıklıkla. Kamuoyu tepkileri arttığında belki bir olguyu seçip, bir nedensellik bağını çok da sorgulamadan meslek hastalığı kabulü gerçekleşiyor ama genel olarak hala bu meslek hastalığına ilişkin herhangi bir düzenleme sözkonusu değil. Ve ısrar ediyorlar nedensellik bağında.

    Vatandaşa, halka hekimlerin eylemini desteklemeleri için bir çağrınız olur mu? Neden sizi desteklesinler?

    Bütün bu sağlık sistemi ile ilgili aksaklıklarda hem hekimler, tüm sağlık emekçileri ve hastalar birlikte mağdur oluyorlar. Şöyle ki, 5 dakikalık bir muayenede sadece hekim o muayenenin yetersizliği nedeniyle memnuniyetsizlik duymakla kalmıyor. Hasta da o 5 dakikanın kendine yeterli olmadığını biliyor ve dolayısıyla belki bir değil, üç hekim, beş hekim dolaşmak zorunda kalıyor. Her seferinde kendi derdine çare bulabilmek için…

    Bunun yanı sıra tabi ki böyle bir sistemin içerisinde hekimlerin gittikçe tükendiği, artık bu işi yapmak istemediği, ardı ardına istifaların geldiği, yurt dışına çıkışların arttığı koşullarda hekim bulmakta zorlanıyorlar, randevu almakta zorlanıyorlar. Ve özellikle de bu salgın sürecinde gördük ki, örneğin salgının yönetilememesi, hastanelerdeki doluluk oranlarıyla, yoğun bakımlardaki doluluğun artışı ile insanların yoğun bakım yatağı bulamadığı, hastaneye yatış için yatak bulamadığı günleri geçirmemize neden oluyor. Tam şu sırada da benzer bir durum ile karşı karşıyayız.

    Ve bu sadece Covid-19 ile ilgili değil, diğer sağlık sorunları için de yatak bulamıyorlar. Bir yoğun bakım yatağına ihtiyaç olduğunda nerdeyse tamamı Covid-19 hastalarıyla dolu olduğu için erişemiyor sağlığa. Sağlığa erişimi bozmuş durumda bu sistem.

    Şehir hastaneleri gerçeği de var…

    Bir şehir hastanesi yaptılar, bir dağın tepesinde şehir hastanesi. Ulaşımı zor, ulaştıktan sonra hastane devasa bir hastane, içinde bir yere erişimi de zor.

    Bu zorluklar, aynı şekilde hekimler için de geçerli. Çünkü hekimlik mesleğinde birlikte düşünmek, birlikte kararları almak, danışmak çok önemli bir yer tutar. Ama sizin devasa bir hastanenin içinde hekimlerin birlikte düşünebileceği bir ortam yaratabilme olanağınız yok.

    Biz bir ekip çalışması yürütüyoruz. Bu ekip çalışması sadece sağlık emekçilerinin tamamı anlamında değil, hekimlerin de ekip olduğu, hekimlerin birlikte düşündüğü, karar mekanizmalarını oluşturduğu süreçlerle tedavi yürür aslında. Ama bunu yapabilme olanağı yok bu saçma, devasa binalarda.

    Hani ben ödenen paraları, kiraları falan da saymıyorum. Böyle bir durum…

    Bir aile hekimi 5 bin kişiden sorumlu. 4 bin kişiden sorumlu olduğunda koruyucu hekimlik anlamında yapabilecekleri de sınırlı. Tarama dediğiniz şeyi yapmaz, yapamaz. Bilgisayarda işaret atar ancak. Zaman ancak ona yeter, ona da yeter mi tam emin değilim.

    ‘Biz 1000 kişiye bir hekim, böyle bir düzenleme yapacağız’ diye övünenler, ancak 4 bin kişiye bir hekim verdiler bu sistemin içerisinde.

    Hekim sayısı yetersiz mi?

    Hayır, yetersiz değil. Ama uygun bir düzenleme, planlama, dağılım olmadığında bu tablo ile karşı karşıyayız, ne yazık ki…

    Sağlık Bakanı ‘salgın kontrol altında, endişe edecek bir durum yok’ açıklaması yaptı. Ne dersiniz, endişe edilmesin mi?

    Bu, bir kere hekimlerin üzerinde inanılmaz bir acı, yük. Yüreği için bir acı aslında. Ellerinden kayıp gidiyor insanlar bu umarsız, hiç umursamayan politikalar nedeniyle. Salgın ortada, onların belirlediği resmi rakamlar yüz bini aşkın. PSR test pozitifliklerine baktığımızda, bu oranlarının en az üç katı. Yani üç yüz binleri geçen vakalardan söz ediyoruz günlük. Ve ‘daha az ölümcül’ diyor, ama vaka bu kadar arttığında, oranlandığında ölüm sayıları gene yüksek ve daha da yükselmeye devam edecek bu koşullarda. Hele ki risk gruplarında…

    Bir de hakikatı dile getirmiyorlar. Nüfusa göre aşılama oranını söylediğinde sadece 18 üstünü kabul ediyor. 18 yaş altına biz aşı olanağı verdik, 12 yaş üstüne değil mi? Ee onları da dahil etmek gerekiyor.

    Bu ülkede yaşayan, neredeyse 5 milyon göçmen insan var, onları da dahil etmek gerekiyor. 90 milyonluk bir nüfusun oranını vermemiz gerekiyor bizim değerlendirme yapacaksak.

    İkincisi, hatırlatma dozları çok önemli. Hatırlatma dozlarını yaptırmayanların sayısının 24 milyon olduğundan söz ediliyor. Neredeyse dörtte biri, 100 milyon dersek, zaten hatırlatma dozlarını yaptırmamışlar. Oysa omicron’da ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Hatırlatma dozlarının hangi aşı kullanılarak yapıldığı ayrı bir sorun.

    Biliyoruz ki coronavac aşısı, özellikle Amerika’da son yapılan bir çalışmada omicron’da etkili değil. Çalışma bunu gösterdi. Ama sadece coronavac ile hatırlatma dozlarını da yaptırmış insanlar var. Neden? Çünkü bir kuşku uyandırdı Sağlık Bakanlığı en başında. Sinovac ile anlaştılar, dediler ki ‘mrRNA aşılarını bilmiyoruz biz. Ama inaktif aşı iyidir.’ Bir kere böyle bir korku yaratmak toplumda, sonra gelecek olan aşıları kullanma tereddütü oluşturur, oluşturdu da. Böyle bir sorunla karşı karşıyayız biz.

    O sorun aşılabilir mi?
    Tabi ki aşılabilir. Siyasi otoritenin yapması gereken bunu açıklaması, belki özür dilemesi toplumdan, ‘ben sizi yanlış yönlendirdim, yanlış bilgilendirdim. Bakın bu omicron daha bulaşıcı, dolayısıyla hızla bulaşıyor’ demesi gerekir.

    Dünya Sağlık Örgütü başkanı bir açıklama yaptı, “Bu hastalık yükü ile ölümler kaçınılmaz. Böyle iyimser açıklamalar yapılmasın” diye uyardı dünyayı. Her yer açılıyor aslında. Neden açılıyor, tamamen ekonomik nedenle.

    Biz hekimler halk sağlığını düşünüyoruz, halk sağlığına zararlı olabilecek her türlü etken konusunda uyarma görevimiz var. Ama maalesef siyasi otoriteler, iktidarlar ekonomik çıkarı düşünüyorlar en başından beri. Bunu açıkça da ifade etti aslında Sağlık Bakanı.

    Pandemi döneminde kapatmadıkları fabrikaları şimdi elektrik- doğalgaz sorunu nedeniyle kapatıyorlar…

    Tam da ekonomi ile bağlantılı kararlar aldıklarını açıklamış oluyorlar ki, zaten geçen sene Aralık ayında ‘ekonomik çıkar’ demişti, önlemler konusundaki uyarılarımız ve hasta-vaka sayısı ayırımı yapmaları nedeniyle…

  • Kobani Davası: Ermenileri kovarak, 15’leri öldürerek kaybeden Anadolu oldu

    Kobani Davası: Ermenileri kovarak, 15’leri öldürerek kaybeden Anadolu oldu

    HDP’nin önceki dönem MYK Üyesi Bülent Parmaksız, Kobani davasında yaptığı savunmada, “Farklılıklara kapı açarak zenginleşiriz. Ermenileri kovarak fakirleşiriz. 15’leri öldürerek fakirleşiriz, kaybeden Anadolu oldu” dedi.

    Aralarında önceki dönem HDP Eş Genel Başkanları ve Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin de bulunduğu 22’si tutuklu 108 ismin bulunduğu Kobani davasının 9’uncu duruşması 4’üncü gününde Sincan Cezaevi Kampüsü duruşma salonunda devam etti.

    Duruşmada HDP’nin önceki dönem MYK Üyesi Bülent Parmaksız, savunmasını yaptı.

    Ziya Gökalp’in Türkçülük ve Osmanlıcılık fikirlerinin uzlaşması için çabaladığını belirten Parmaksız, Gökalp’in kitabında yer alan, “Türkçülük akımı Osmanlının rakibi değil hakikatte en büyük yardımcısıdır” sözlerini hatırlattı. Parmaksız, “Türk tarihini çok okudum. Türkiye’de bugün yaşanan sorunların nedeni 100 yıl önceye dayanıyor. Bu tarihi ne reddedebiliriz ne de övünebiliriz, içerip aşmamız gerekiyor. Türklerin eklektik bir çizgileri var, hep devlet konusunda fetişist bir yanları olduğu için ne felsefesi gelişti ne de fikirleri. Bu da Türklerin bir trajedisidir” dedi.

    Ulusların ve sınıfların olmadığı bir dünya istediklerinin altını çizen Parmaksız, şunları söyledi:

    “Ulus devletlerin özünde kirlilik vardır. Amerikalılar, İngilizler katliamlar yapmadı mı, yaptı. Türkler de yaptı, çünkü bu ulus devlet zihniyetinin özünde vardır. Farklılıklara tahammülü yoktur ve kapalıdır, sınırlı bir şeydir. Bir dönem için işe yaramış fakat kendisini tüketmiştir artık. Türk uluslaşmasıyla beraber Türk kimliği ile başka halklar arasında hiyerarşik bir ilişki kurulmuş, Türklük üstün bir ırk olarak tanımlanmıştır. Milliyetlerin ortaya çıkışındaki sınıfsal nedenler görmezden gelinerek sınıf dışı bir tarih anlayışıyla yapay bir gerçeklik öne sürülmüştür. Biz tarihimize sahip çıkıyoruz ancak sosyalistler olarak bunu aşmak için varız.

    Burjuvazinin maddi çıkar kaygısı ulus devletin oluşmasını zorunlu kılmış, temel harcı ise milliyetçilik olmuştur. Bütün hikaye şu: Kapitalizm ve burjuvazi ortaya çıktı ve kendi çöplüklerini oluşturmak istedi. Çünkü mallarını satacaklardı. Bu yüzden uluslarına devlet verdiler, büyülediler. Müthiş bir zenginliğimiz var. Rumlar olmasaydı zeytinyağlı yemekleri nereden bilecektik? Balıkçılığı onlardan öğrendik, hamur işlerini Araplardan öğrendik. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan zengin bir mutfağımız var. Farklılıklara kapı açarak zenginleşiriz. Ermenileri kovarak fakirleşiriz. 15’leri öldürerek fakirleşiriz, fakirleştik de. Bir bölgenin halkını yerinden ederek bölgeye başkalarını yerleştirme çabaları sırasında tarihte çok kan akmıştır. Halide Edip Adıvar’ın öve öve bitiremediği, köy köy gezerek eserler üreten ve Anadolu’ya nice melodiler bırakmış olan Ermeni müzikolog Gomidas Vartabed’in izlerinin 1915’ten sonra Anadolu’dan silinmesi de trajedidir. Kaybeden Anadolu oldu.”

    Duruşmaya 7 Şubat’a kadar ara verildi.

  • İYEV Başkanı Müslim Sarı: ‘Can suyunu verdik’

    İYEV Başkanı Müslim Sarı: ‘Can suyunu verdik’

    Sultan Özer

    Batı’daki Think Thank kuruluşları benzeri Türkiye’de kuruldu: İkinci Yüzyıl Enstitüsü Vakfı (İYEV). Cumhuriyetin ikinci yüzyılına yol haritası oluşturmak iddiası ile kurulan vakfın Danışma Kurulu’nda aralarında Ahmet Türk’ten, Altan Öymen, Murat Karayalçın ve Hikmet Çetin’e, Abdülbaki Erdoğmuş’dan Rıza Türmen’e, Fatma Bostan Ünsal’a, Ayfer Yılmaz’a, Işın Çelebi’ye kadar her kesimden 50 civarında isim yer alıyor.

    Vakfın Başkanı Müslim Sarı ile vakfın amacını ve çalışmalarını konuştuk:

    Niye böyle bir vakfa ihtiyaç duydunuz? Derdiniz ne?

    Dünyanın bir yol ayrımında olduğunu düşünüyoruz. Dünyada büyük büyük yeni paradigmalar var. Birincisi Covid-19 salgınından sonra dünyanın yeniden kurulması, yeni bir siyaset arayışı. Ekonomik, sağlık sorunları ve hükümetlerin buna karşı yetersiz kalması, insanların acz içinde olması. Bu ekonomik sorunların yarattığı büyük toplumsal sorunlar, toplumların bütün fay hatlarının yerinden oynaması ve en sonunda da siyasal arayışlar. İnsanların yeni bir siyaset arayışı var, bu arayışlar dünyada yeni paradigmaların ortaya çıkışı.

    Bir yeni bir bakış açısı yarattı dünyada. Dünya yeni bir yol ayrımında. Bu yeni durumu anlamak, algılamak lazım.

    İkincisi, dünya aynı zamanda büyük teknolojik gelişmelerin içinde. Makine öğrenmesinden robotik teknolojilere, dijitalleşmeden istihdam biçimlerine, yaşadığımız mekanlardan tebabetteki gelişmelere kadar her şeyin böyle köklü bir şekilde değişeceği, 20-30 yıl yaşayacak dünya. Bu, büyük bir yaratıcı yıkım. Aynı 1776 yılı Endüstri devrimi gibi. Bu sefer de teknolojik devrimin içindeyiz ve bu yeni durumu da anlamak lazım.

    Üçüncüsü, dünyanın ağırlık merkezi değişiyor. Atlantik’ten, Avrasya’ya, Asya Pasifik’e doğru kayan bir üretim var. Bir müddet sonra siyaset merkezi de o tarafa doğru kayıyor. Her ne kadar doğu batı gibi bütüncül bir siyasal çerçeve sunmuyorsa da dünyaya, sekülerizm gibi, demokrasi gibi, hukukun üstünlüğü gibi insan hakları gibi… Bunları bütüncül bir biçimde sunamıyor olsa da Türkiye gibi Asya ile Avrupa’nın birbirine en yaklaştığı yerde beş deniz ülkesinde yeni bir küresel jeopolitik alan açılıyor Türkiye’ye. Bu da önemli bir parametre.

    Dördüncü olarak Türkiye’nin yeni kuşakları; adına X, Y, Z kuşakları dediğimiz sosyal medya kullanan dışa açık, iktidarı muhalefeti ile düşünce kodlarını beğenmeyen, dünya vatandaşı olma iddiasında olan yeni jenerasyon var. Bu yeni jenerasyonun talepleri, istekleri, beklentilerini iyi kavramak lazım. Bu hem Türkiye’nin yeni dünya ile olan ilişkisini ortaya koyan bir fırsat köprüsü, aynı zamanda bunların siyasal beklentileri Türk siyasetini şekillendirecek.

    2023 yılında ilk defa oy kullanacak seçmen, toplam seçmenin onda biri, 6 milyon ve bunlar birkaç seçim daha artarak devam edecek. Bu da önemli bir parametre.

    Son olarak Türkiye’de bir parantez kapanıyor. Adına siyasal İslam dediğimiz AKP ile cisimleşen Arap baharı ile beraber Ortadoğu’da kapanan ama Türkiye’ye özgü sorunlarla bugüne kadar gelen bir iktidar var ve bu iktidarın dünyaya ve Türkiye’ye verebileceği hiçbir şey yok. Bir hikayesi kalmadı artık.

    Ama bir parantez kapanırken yerine ne koyacağız? Dünyada bu büyük büyük değişikler olurken, bir dönem kapanırken dünyada, nasıl bir dönem açacağız. Önümüzdeki siyasetin, toplumların, ülkelerin, özellikle Türkiye’nin en önemli sorunsalı. İşte bu sorunsala yeniden bakmak, dünyada bu büyük değişimler olurken, cumhuriyetin de 100. yılına denk düşüyor olması, 100 yıl sonra AKP sonrası döneme yeniden bakmanın bir fırsatı olarak algılıyoruz.

    Yani birinci yüzyıldan kalan sorunlara ikinci yüzyılın zaviyesinden bakarak, Cumhuriyetin ikinci yüzyılına yeni yol haritaları üretmek.

    Nasıl bir Cumhuriyet olacak, Türkiye toplumu bundan sonra nasıl evrilecek, bunun gibi temel konularla ilgili yol haritaları üretme ihtiyacı ortaya çıktı.

    Bu ihtiyacı bir siyasi partinin mutfağından çıkartmak gerekiyordu. Siyaseti aşan bir mesele bu. CHP 100 yıl önce devlet kurmuş, ulus inşa etmiş ve en büyük muhalefet partisi olarak, siyaseten de karşılığı olan bir parti olarak bu işte öncü olması gereken bir parti idi. Ama CHP’yi aşan bir mesele idi bu, dolayısıyla partiler üstü bir biçimde, partilerin mutfağına sıkıştırmadan, ama kurumsal, organize, sistematik, bilimsel biçimde tartışmak, raporlar üretmek, politika önerileri geliştirmek, yol haritaları üretmek gerekiyordu. Bunun da yapılmasının en iyi yolu bir düşünce kuruluşu kurmak. Batı örneklerinde olduğu gibi…

    Amerika’daki Think Thank kuruluşları gibi mi?

    Evet tabi. Batı örneklerinde olduğu gibi sadece bu vizyona odaklanmış, içinde profesyonel kadroların çalıştığı, hem kamuoyu üreten, hem fikir üreten hem kadro üreten, hem bu fikirleri örgütleyen, kurumsal, profesyonel bir yapıya ihtiyaç vardı. İYEV bunun için doğdu.

    Peki bu ihtiyacı ilk kim tespit etti. Siz mi, parti mi?

    İlk Covid-19 salgını olup, insanlar evlerine kapandığında, aynı zamanda içsel yolculuklar da yaptılar, 2020 yılının Nisan ayında. İnsanlar, ‘Ne oluyoruz, küçük bir virüs bizi eve hapsetti’ dediler. Tarıma yönelenler oldu, içsel yolculuklar yaptı insanlar. Ve denildi ki, ‘yeni paradigmalar, bunları anlamak lazım. Bunları gündelik siyaset polemiğinin içine sokmamak, daha disipline çalışmak lazım.’ Kolektif bir fikir olarak ortaya çıktı.

    Yani CHP ile organik bir bağı yok…

    Hayır, zaten burası bir vakıf. Hukuken de mümkün değil böyle bir organik bağ. Ama fikirsel olarak da bu düşünce kuruluşu CHP’nin bir arka bahçesi, bir düşünce kuruluşu değil. Ama CHP’nin de içinde olduğu bir düşünce kuruluşu. Sadece CHP’nin değil, başka siyasal partilerin de içinde olduğu bir düşünce kuruluşu.

    Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin2. yüzyılı konusunda fikri olan, katkı sağlamak isteyen herkese açık; herkesi kucaklayan, herkesin fikrinden, katkısından yararlanan bir düşünce kuruluşu burası.

    Nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

    Vakfın 6 temel çalışma alanı var.

    Birincisi ekonomik, sosyal politikalar. Türkiye’nin yeni bir ekonomik modele ihtiyacı var. Daha çok üretip, daha çok paylaşacak yeni bir model inşaası.

    İkincisi, güvenlik ve dış politika. Türkiye’nin yeni bir dış politika paradigmasına ihtiyacı var.

    Üçüncüsü,toplumsal barış. Kürt meselesi, Alevilik, azınlıklar.

    Dördüncüsü,yeni bir hukuk düzeni. Sadece anayasa değil, anayasadan başlayan, kamu ihale kanununa kadar giden geniş yelpazede yeni bir hukuk düzeni.

    Beşincisi, eğitim ve bilim teknolojileri politikaları. Türkiye’nin en önemli problemli alanlarından biri bu.

    Altıncısı da iklim krizi, tarım, gıda, kuraklık gibi meseleler.

    Bu meselelerle ilgili faaliyet yürütecek vakıf.

    Bir Bilim Kurulumuz var. Profesörlerden, saygın akademisyenlerden oluşan… Bu çalışmaları koordine edecek. Bunun altında da çalışma gruplarımız, üzerinde de her siyasi yaklaşımdan oluşan bir Danışma Kurulumuz var.

    İlk Danışma Kurulu toplantımızı 20 Aralık’ta yaptık, geniş bir kadroyla. 50’ye yakın bir kadro ile.

    Çalışma yöntemlerimiz, sempozyumlar, çalıştaylar. Temel meseleler üzerine odaklanmış, birkaç gün süren… Profesyonel raporlar, yeni paradigma notları. Saha çalışmaları. Özellikle sivil toplumu, üniversiteleri, siyasal partileri, konunun taraflarını, bürokrasiyi, temel meselelerle ilgili sürecin içine katan modelde ilerleyecek çalışmalarımız olacak.

    Kuruluş sürecimizi tamamladık. 2022 yılında da iş planı çerçevesinde çalışmalarımıza başlıyoruz.

    İlk çalıştayımız Mülteci ve Göç konusu olacak. Türkiye’nin en önemli problemlerinden biri.

    Bütün siyasal partilerin katıldığı, 50’ye yakın akademisyenin çalışacağı bir çalıştay yapacağız, iki günlük.

    Sonra tarım, ekonomi, eğitim dış politika, iklim krizi. Uluslararası düzeyde olacak iklim krizi.

    Peki oluşturacağınız raporları siyasi partilere mi ileteceksiniz? Ne yapacaksınız?

    Bu raporlar bütün kamuoyuna açık. Burası üretilen bütün bilgiyi kamusallaştırmak isteyen, kolektifleştirmek isteyen bir vakıf. Zaten vakfın ve düşünce kuruluşların amacı da budur. Kar amacı gütmez, üretilen bilgiyi yeniden topluma verir.

    ‘İsteyen onu uygulayabilir’ diyorsunuz?

    Tabi, önemli olan karar alıcılara ulaşmak. Kamuoyuna ulaşmak önemli ama hedef kitlemiz aynı zamanda karar alıcılar, karar alıcıları etkileyenler. Biz isteriz ki mesela hükümet buradan üretilen bilgiyi kullansın. Muhalefet de iktidara geldiğinde kullanabileceği bir yol haritası bulsun.

    Yani hem iktidara, hem muhalefete, hem sivil topluma, hem akademik dünyaya, karar vericilere, karar vericileri etkileyenlere…

    Herkese açık bir bilgi… Hepsine ulaşacağız, hepsine ileteceğiz.

    ‘Bir dönem kapanıyor, bu iktidar ile cisimleşen Siyasal İslam’ın, topluma vereceği bir şey kalmadı artık’ diyorsunuz. Nasıl bu kadar eminsiniz?

    Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi, sosyolojik ortamı gördüğümüz zaman eminiz. Türkiye’de zaman zaman bazı düşünce biçimleri oluşuyor ama bunlar bir süre sonra miadını tamamlayarak Cumhuriyeti sağlamlaştıracak şekilde devam ediyor.

    Siyasal İslam siyasetinin, Ilımlı İslam diyelim, hiçbir alıcısı yok. Dünyaya baktığımız zaman da yok.

    İkiz kuleler saldırısından sonra dünyada buna karşı bir panzehir bulunabilir mi tartışmaları içinde ılımlı islam düşünüldü, hatta Türkiye bir model ülke olabilir mi, nasıl liderlikler çıkmalı… Ama bu süreç Arap Baharı’ndan sonra artık sonuna gelindi dünyada. Görüldü ki ılımlı İslam ılımlı kalmıyor, bir müddet sonra radikalleşiyor.

    Avrupa’nın ortasında bombalar patlayınca, insanlar mülteci olarak Avrupa sınırına yaklaşınca, kelleler kesilince denildi ki ‘bu Ilımlı İslam aslında çok da uygun değil, ılımlı kalmıyor, radikalleşiyor. Dolayısıyla seküler modeller bu coğrafya için daha uygun modelmiş.’

    Eski paradigma içinde iktidar olup da yeni paradigma içinde iktidarını sürdüren tek parti AKP kaldı. Dolayısıyla AKP’nin gidip gitmeyeceği ile ilgili bir tartışma değildir önümüzdeki tartışma. Ne zaman gideceğine ilişkin bir tartışmadır. Yani burada bir meşruiyet yok. Bu hükümet ile sistemleşen siyaset anlayışının bir albenisi, bir hikayesi yok artık.

    Niye bugüne kadar uzadı peki?

    Bu biraz muhalefet ile ilgili. Biraz Türkiye’nin kendi koşulları ile ilgili. Ama bunun sonuna geldik. Fakat yerine ne koyacağız? AKP’nin yarattığı bütün bu tahribatı, sadece bu tahribatı ortadan kaldırmaya dönük kendimizi restorasyoncu bir anlayışa mı sıkıştıracağız? Ve palyatif olarak bunları mı ortadan kaldıracağız, yoksa ötesine geçip; bunu bir fırsat olarak değerlendirip, bir yüzyıl sonra Türkiye’nin yeni konsensüsünü mü, yeni bir toplum sözleşmesini mi arayacağız. Türkiye’nin önündeki yol ayrımı budur.

    İYEV birinci yüzyıldan kalan sorunlara yeni bir konsensus ile yaklaşmayı öneriyor. Türk ile Kürt arasında, Alevi ile Sünni arasında, laik ile muhafazakar arasında, kadın ile erkek arasında, üretim modeli ile çevre arasında, emek ve sermaye arasında yeni bir toplum sözleşmesi oluşturmanın fırsat olduğunu düşünüyor ve buna da katkı sağlamak istiyor.

    Egemen olanlar o konsensuse yanaşır mı? Örneğin kadınlar üzerinde egemenlik kuran erkekler, emek üzerinde egemenlik kuran sermaye, Kürtler üzerinde egemenlik kuran, ötekileştiren Türkler bu konsensuse nasıl yaklaşır?

    Türkiye’de bir mutabakat arayışının güçlenmeye başladığını düşünüyorum. Her alanda. Mesela laik ile muhafazakar arasındaki çatışmanın Türkiye’nin çıkarına olmadığını her iki kesim de görüyor.

    Laikliğin aslında muhafazakar için ne kadar önemli olduğunu anladıklarını gördük. Bu çok önemli. ‘Laiklik, cumhuriyet aslında bizim konsensüsümüz imiş’, insanlar bu sürece geldi.

    Danışma Kurulumuza baktığımızda, merkez sağdan, merkez soldan Kürt hareketinden, Alevi hareketinden kadın hareketinden, sermaye kesiminden, muhafazakarlardan, katı laik anlayışa sahip herkesin olduğunu görüyoruz. Bunların hepsi Cumhuriyetin ikinci yüzyılı için oturup konuşmaya hazır. Dolayısıyla İYEV dünyada olmayan bir şey yaptı.

    Hazır da, nasıl bir konsensus. Saydığınız şeyler tam zıt kutuplar?

    Biz önce şunu yapmaya çalıştık,

    Bir, herkesi bir masa etrafında toplamayı başarmak. Bu önemli bir şey. Normal koşullarda düşünce kuruluşları bir fikrin etrafında oluşur. Yani homojendir. Mesela her siyasal partinin bir düşünce kuruluşu vardır. Hatta bir partinin kanatlarının da ayrı ayrı düşünce kuruluşları vardır. Burası partiler üstü oldu.

    Niye?

    İki sebepten dolayı; bir, Cumhuriyet fikri partileri aşkın bir fikir. İki, Türkiye’nin anormal durumunu normalleştirmek gerekiyor önümüzdeki süreçte. Bu iki sebepten dolayı insanlar bir masa etrafında toplanmayı başardı. Heterojen bir yapı oldu. Dünyada buna benzer bir düşünce kuruluşu yok. Türkiye’de ilk oldu bu.

    Peki bunları topladık, biraraya getirdik. İlk Danışma Kurulumuzu da topladık, daha fikirlerde ayrılıklar da var. Bunları nasıl yakınsallaştıraçağız?

    Aşağıda yapacağımız bilimsel çalışmalarla. Yani biz bu insanları topladık, tanıştı, konuştular, birbirlerini sevdiler tamam. Ama fikir tartışmaya geleceğiz şimdi. Elimizde ne var.

    Mülteci meselesi. Burada farklı farklı fikirler var. Biz bütün bu fikirler içerisinde bilimsel bir yol haritasını nasıl çıkartacağız?

    Aşağıda tamamen bilimsel çalışmalarla yürüyecek bu işler. Bilimsel verilere dayalı, bilimsel raporlar çıkacak, bu raporlar Danışma Kurulu’nda tartışılacak. Önyargılardan mümkün olduğunca insanları azade kılarak, bilimsel gerçeklik, hakikat etrafında tartıştırmayı amaç ediniyoruz.

    Gelirler nereden peki? Çalışmalarını hangi kaynaklarla gerçekleştirecek?

    Burada hiçbir kamu kaynağı yok. Zaten olması mümkün de değil. Herhangi bir merkezi hükümet fonu, kaynağı, herhangi bir yerel yönetim desteği yok. Her ne kadar kamusal bir iş yapıyor olsak da kamu kaynağını, vatandaşın vergileriyle oluşan kaynağı burada kullanmayı doğru bulmadık.

    İkincisi, burada bir küresel kaynak da yok. AB fonu vb fon da yok. Tamamen yerli ve milli kaynaklarla teşekkül etti.

    AB fonlarına, küresel fonlara karşı olduğumuzdan değil, yanlış anlamalara yol açabileceğine inandığımız için.

    Yerli ve milli derken?

    Türkiye’nin kaynakları kullanıldı, Türkiye’ye özgü. Ne var burada bağışlar var. Türkiye’nin yeni hikayesinin kurulmasına inananların bağışları. İşte ‘ben 100 milyon dolar para kazanıyorum senede ama kızım nasıl bir ülkede yaşayacak bunu öngöremiyorum’ diyen, CHP’li, İyi Partili, HDP’li, başka başka partilerden kişiler… Ya da hiç partisi olmayan, Cumhuriyet fikrine katkı sunmak, elini taşın altına koymak isteyenlerden oluşan bir donör havuzumuz var. Onların destekleri aracılığıyla yürüyoruz.

    Zaten Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce denetleniyor. Yapılan bütün bağışlar, gelirler, yapılan harcamalar denetleniyor.

    Danışma Meclisi kimlerden oluşuyor? Sanırım fikir açısından birbirine zıt isimler de var?

    50’ye yakın bir Danışma Kurulu üyesi var. Kimler var? Mesela CHP tarafından üç eski genel başkan, Altan Öymen, Murat Karayalçın; Hikmet Çetin. Yine bizden, daha sosyal demokrat dünyada emek verip katkı sağlamış, Ercan Karakaş gibi. Partinin biraz daha Cumhuriyetçi refleksleri güçlü Uluç Gürkan gibi kişiler.

    Muhafazakar İlahiyatçılar var. M. Hayri Kırbaşoğlu gibi. Abdülbaki Erdoğmuş gibi.

    Kürt hareketinden Ahmet Türk, Ayhan Bilgen gibi kişiler.

    AKP’de daha önce kurucu olmuş, MKYK’da olmuş Fatma Bostan Ünsal. Kadın hareketini temsilen Canan Güllü, merkez sağdan Ayfer Yılmaz, Işın Çelebi, tek tek bireyler olarak Rıza Türmen, Ersin Kalaycıoğlu, Fuat Keyman, Loğoğlu gibi, Korutürk gibi, Sencer Ayata gibi hocalar.

    Yaşar Seyman ve Rıza Türmen gibi isimler…

    Herkesi, her yapıyı kapsayan 50 kişilik danışma kurulu. Zaman zaman toplanan, yön, vizyon veren bir yapı. Yeni katılımlara açık, sürekli gelişen…

    Onun altında Bilim Kurulu, onun altında da çalışma grupları var.

    Yönetim kaç kişiden oluşuyor?

    Vakfın bir mütevelli heyeti var, ilk kuruculardan oluşan. 12 kişilik. Bunun içinden 5 kişilik bir yönetim kurulu var, üç asil, 2 yedek. 5 kişilik denetleme kurulu var, 3 asil, 2 yedek.

    Mütevelli heyeti ilk kurucular, sayısı ileride gelişecek, artacak. Üyelik sürecimiz başlayacak. İstanbul ve yurt dışı ofislerimizi açacağız. Lokal ayaklarımızı kurmayı düşünüyoruz. Kurumsallaşma süreci devam ediyor.

    İstiyoruz ki her şey kurumsal olsun, mal alım yönergesinden, insan kaynakları yönergesine, burs yönergesine kadar her şeyin kurala, kayda bağlı olduğu bir vakıf…

    Şimdi stratejik plan yaptırıyoruz, 3 yıllık, 5 yıllık, 10 yıllık hedefler koyuyoruz. Biz sadece buradan can suyu koyuyoruz, istiyoruz ki ilk sudan sonra, biz gittiğimizde de burası devam eder, bir vakfa, uzun süreli kurumsal bir yapıya dönüşür.

    .

  • Kürtçe üzerindeki yasaklı zihniyet devam ediyor

    Kürtçe üzerindeki yasaklı zihniyet devam ediyor

    Hamdiye Çiftçi Öksüz

    Bölge illerinde birçok Kürt yazar, siyasetçi ve sosyolog iktidarın Kürtçe üzerinde uyguladığı yasaklı politikasına tepki göstererek, Kürtçe üzerindeki yasaklı zihniyetin hala devam ettiğini söyledi.

    Kürt dili üzerindeki yasaklar ve baskılar hayatın her alanında kendini gösteriyor. Kürtçe yayın yapan veya şarkı söyleyen birçok kişi tutuklandı. Kürtçe eğitim veren okullar, kreşler kapatıldı, Kürtçe yayın yapan televizyon ve radyolar ile Kürtçe çıkan gazetelerin kapılarına mühür vuruldu, mallarına el konuldu.

    Bu yasakların temelinde ise Kürtçe’nin anadil olarak kabul görülmemesi var. Kürtçe, konuşmalarda ve yazışmalarda ise, “Bilinmeyen dil” olarak kayıtlara geçiriliyor.

    Yine Van, Hakkari, Diyarbakır, Iğdır ve Mardin belediyelerindeki Kürtçe kreşler başta olmak üzere Kürt dili üzerinde çalışma yapan kurumlar kapatıldı, çalışanlar işlerinden çıkartıldı.

    Kürtçe üzerinde uygulanan yasaklara ilişkin yazar ve siyasetçilerle konuştuk.

    YILLARCA ‘KÜRT YOK’ YALANINA SARILDILAR

    Yazar İkram İşler, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri Kürt ve Kürtçe karşıtı politikalar yürüttüğünü belirterek, Kürtlerin uyanmasına neden olacak hiç bir oluşuma fırsat verilmemeye çalışıldığını söyledi.

    Devletin, Kürtlerin var olduklarını hissettirecek dil, inanç, kültür gibi öğelerini unutturmak için ellerinden gelen ne varsa yaptığını söyleyen İşler, yıllarca “Kürt yok” yalanına sarıldıklarını vurguladı.

    Yasakçı zihniyetin kuşkusuz en pervasızca olanlarından birinin, vatandaş için “Türkçe konuş” kampanyası olduğunu dile getiren İşler, “Tek devlet, tek millet, kavramlarıyla birlikte gelen inkılâpların yarattığı aşırı baskılar ve asimilasyon yasakları köylüleri çok zor durumlarda bırakıyordu. Örneğin: ‘Artık bundan sonra Türkçenin dışında bir dil konuşulmayacak’ uygulaması, kendi dilinden başka bir dil bilmeyen bir insan için hayat ile bütün bağların kopması anlamına geliyordu. Eğer konuşulması istenen bir dili, bu yasaklarla muhatap olanlar biliyorsa, o zaman problem bu kadar büyümeyebilirdi. Kürtler, kendi dilleri olan Kürtçe’den başka bir dil bilmezlerdi. Bildiğiniz tek dil ile konuşmanız yasaklanırsa ne yapabilirsiniz?. Hiç bilmediğiniz bir dil ile konuşmadığınız için her gün ceza alıyor ve dayak yiyorsanız, yapmanız gereken en onurluca tutum bu durumu kabul etmemektir. Yoksa sadece el kol hareketleriyle bir dolu problemi anlamak veya anlatmak mümkün olamaz. Bildiğiniz tek dilin yasaklanması, kişiliğinizin, düşüncelerinizin, duygularınızın, inançlarınızın, kısaca sizin yok olmanız anlamına gelir. Dünyada hiç bir toplumun karşı karşıya kalmadığı böyle bir durum, Kürtlerin başına gelmiştir. Dil yasağı Kızıl katliamlardan çok daha barbarca bir tutumdur” dedi.

    ‘KÜRT DİLİ ÜZERİNDE FAŞİZAN BİR UYGULAMA YARATTILAR’

    “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyasının, Kürtlerin üzerinde tam bir faşizm etkisi yarattığını ifade eden İşler, şunları söyledi: “Türkiye hiçbir zaman bu uygulamalardan geri durmamıştır. Kürtlerin aşağılanması, Türklüğün yüceltilmesi bir başka faşizan uygulamadır. Bu konuda bir dolu örnek bulunmaktadır. ‘Kürt ne bilir bayramı fır fır içer ayranı’, ‘Kürt’ten olsa evliya, koma gelsin avluya’ sözleri bir zamanlar yüzümüze okundu. Daha sonra dünyaya ilk bayramını Kürtlerin armağan ettiğini, Türkiye’deki bütün önemli düşünürlerin Kürtler olduğunu öğrenecektik. Örneğin Fatih Sultan Mehmet’in akıl hocası Molla Gurani’nin, Türkçülüğün kurucusu Ziya Gökalp’ın, Ümmetçi düşüncenin babası Bediüzzaman’ın, Türk islam düşünürü Ahmet Arvas’inin ve adını burada sayamadığımız daha binlerce düşünürün, bilim insanının aslında Kürt olduklarını sonradan öğrenecektik. ‘Avluya koyma’ dedikleri insanların kendilerine ne kadar yarar sağladıklarını bilmeyecek kadar cahil olan bir güruhun yanında aynı zamanda devlet politikası olan bu uygulamaları saymakla bitiremiyoruz.”

    ‘KÜRT DİLİ, DEVLETİN YASAKLARINA MARUZ KALDI’

    Kürt Siyasetçi Hamdullah Kumlu ise doğadaki her canlının kendini ifade edebildiği ve diğer canlılardan farklı olarak yer edinebildiği, yaşamın temel öğelerinden birinin de dil olduğunu söyledi.

    “Diğer tüm canlılarda ifade etme biçimi olarak karşımıza çıkan dil toplumsal bir varlık olan insanda ise bir kimlik olarak karşımıza çıkar” diyen Kumlu şunları ifade etti: “Dünyada yapılan araştırmalara göre 7 bin 111 dil konuşulurken, maruz kalınan politikalar nedeniyle de onlarca dil yok olmayla karşı karşıyadır. Bunlardan biri de Kürçe’dir. Kürt dili, kültürü üzerindeki asimilasyon politikaları ile yüzyıllardır inkar edilen, Kürt varlığından dolayı dilimiz kamusal alanda devlet yasaklarına maruz kalıyor. “

    Kumlu, Kürt diline yönelik direkt ve çeşitli asimilasyon politikaları ile saldırı ve yok etme girişimlerinin her zaman yapıldığını belirterek, bu yok etme politikalarına karşı tüm Kürt partilerin, Kürt dili ve kültürü noktasında ortak hareket ettiklerinde bir sonuca ulaşabileceğini vurguladı.

    ‘ANADİLİMİZE SAHİP ÇIKALIM’

    Sosyolog ve ekonomist Latif Yiğit, son dönemlerde Kürtçe’ye dair gazete, kitap, görsel ve duysal yayınların teker teker yasaklandığını, dernekler ve TV kanallarının kapatıldığını söyledi.

    Yiğit, anadilde eğitimin hak olduğu evrensel yasa ve normları tümden reddeden, ama yurt dışına çıktıklarında en ufak bir Türk azınlığın bulunduğu yerde bunu karşı hükümetlerden talep edenlerin, Türkiye’de ise dil üzerindeki baskıları daha da artırdığını vurguladı.

    Bu durumda kısıtlı imkanlarla da olsa dil için çalışma yapan kurum, kuruluş ve STK’ların çabalarının kıymetli olduğunu, ama tek başına yeterli olmadığını ifade eden Yiğit, şöyle konuştu: “Bütün yaşanmışlıklar ve verilen bedeller hep dilini özgürce yaşamak isteyen bir halkın haklı mücadelesidir. Bugünlerde daha çok mücadele, daha çok dil üzerine çalışma yapmak dururken aksine Kürtler gün geçtikçe dilini konuşmamakta. Kürt mücadelesinde yer alan sözüm ona demokrat ve yurtsever kesimler bile çocukları ile Kürtçe konuşmamaktadır. Bu tespiti yapmak üzse de maalesef ki böyle giderse Kürtçe konuşan son jenerasyon olabiliriz. Sonuç olarak baskılar hep oldu, bu devlet aklı olduğu sürece iktidarlar değişir ama Kürde olan tahammülsüzlük devam eder. Bu dayanakların ışığında herkesin, her alanda dilini sahip çıkıp, fazla değil sadece konuşması yeterli olacaktır.”