Sultan Özer
Batı’daki Think Thank kuruluşları benzeri Türkiye’de kuruldu: İkinci Yüzyıl Enstitüsü Vakfı (İYEV). Cumhuriyetin ikinci yüzyılına yol haritası oluşturmak iddiası ile kurulan vakfın Danışma Kurulu’nda aralarında Ahmet Türk’ten, Altan Öymen, Murat Karayalçın ve Hikmet Çetin’e, Abdülbaki Erdoğmuş’dan Rıza Türmen’e, Fatma Bostan Ünsal’a, Ayfer Yılmaz’a, Işın Çelebi’ye kadar her kesimden 50 civarında isim yer alıyor.
Vakfın Başkanı Müslim Sarı ile vakfın amacını ve çalışmalarını konuştuk:
Niye böyle bir vakfa ihtiyaç duydunuz? Derdiniz ne?
Dünyanın bir yol ayrımında olduğunu düşünüyoruz. Dünyada büyük büyük yeni paradigmalar var. Birincisi Covid-19 salgınından sonra dünyanın yeniden kurulması, yeni bir siyaset arayışı. Ekonomik, sağlık sorunları ve hükümetlerin buna karşı yetersiz kalması, insanların acz içinde olması. Bu ekonomik sorunların yarattığı büyük toplumsal sorunlar, toplumların bütün fay hatlarının yerinden oynaması ve en sonunda da siyasal arayışlar. İnsanların yeni bir siyaset arayışı var, bu arayışlar dünyada yeni paradigmaların ortaya çıkışı.
Bir yeni bir bakış açısı yarattı dünyada. Dünya yeni bir yol ayrımında. Bu yeni durumu anlamak, algılamak lazım.
İkincisi, dünya aynı zamanda büyük teknolojik gelişmelerin içinde. Makine öğrenmesinden robotik teknolojilere, dijitalleşmeden istihdam biçimlerine, yaşadığımız mekanlardan tebabetteki gelişmelere kadar her şeyin böyle köklü bir şekilde değişeceği, 20-30 yıl yaşayacak dünya. Bu, büyük bir yaratıcı yıkım. Aynı 1776 yılı Endüstri devrimi gibi. Bu sefer de teknolojik devrimin içindeyiz ve bu yeni durumu da anlamak lazım.
Üçüncüsü, dünyanın ağırlık merkezi değişiyor. Atlantik’ten, Avrasya’ya, Asya Pasifik’e doğru kayan bir üretim var. Bir müddet sonra siyaset merkezi de o tarafa doğru kayıyor. Her ne kadar doğu batı gibi bütüncül bir siyasal çerçeve sunmuyorsa da dünyaya, sekülerizm gibi, demokrasi gibi, hukukun üstünlüğü gibi insan hakları gibi… Bunları bütüncül bir biçimde sunamıyor olsa da Türkiye gibi Asya ile Avrupa’nın birbirine en yaklaştığı yerde beş deniz ülkesinde yeni bir küresel jeopolitik alan açılıyor Türkiye’ye. Bu da önemli bir parametre.
Dördüncü olarak Türkiye’nin yeni kuşakları; adına X, Y, Z kuşakları dediğimiz sosyal medya kullanan dışa açık, iktidarı muhalefeti ile düşünce kodlarını beğenmeyen, dünya vatandaşı olma iddiasında olan yeni jenerasyon var. Bu yeni jenerasyonun talepleri, istekleri, beklentilerini iyi kavramak lazım. Bu hem Türkiye’nin yeni dünya ile olan ilişkisini ortaya koyan bir fırsat köprüsü, aynı zamanda bunların siyasal beklentileri Türk siyasetini şekillendirecek.
2023 yılında ilk defa oy kullanacak seçmen, toplam seçmenin onda biri, 6 milyon ve bunlar birkaç seçim daha artarak devam edecek. Bu da önemli bir parametre.
Son olarak Türkiye’de bir parantez kapanıyor. Adına siyasal İslam dediğimiz AKP ile cisimleşen Arap baharı ile beraber Ortadoğu’da kapanan ama Türkiye’ye özgü sorunlarla bugüne kadar gelen bir iktidar var ve bu iktidarın dünyaya ve Türkiye’ye verebileceği hiçbir şey yok. Bir hikayesi kalmadı artık.
Ama bir parantez kapanırken yerine ne koyacağız? Dünyada bu büyük büyük değişikler olurken, bir dönem kapanırken dünyada, nasıl bir dönem açacağız. Önümüzdeki siyasetin, toplumların, ülkelerin, özellikle Türkiye’nin en önemli sorunsalı. İşte bu sorunsala yeniden bakmak, dünyada bu büyük değişimler olurken, cumhuriyetin de 100. yılına denk düşüyor olması, 100 yıl sonra AKP sonrası döneme yeniden bakmanın bir fırsatı olarak algılıyoruz.
Yani birinci yüzyıldan kalan sorunlara ikinci yüzyılın zaviyesinden bakarak, Cumhuriyetin ikinci yüzyılına yeni yol haritaları üretmek.
Nasıl bir Cumhuriyet olacak, Türkiye toplumu bundan sonra nasıl evrilecek, bunun gibi temel konularla ilgili yol haritaları üretme ihtiyacı ortaya çıktı.
Bu ihtiyacı bir siyasi partinin mutfağından çıkartmak gerekiyordu. Siyaseti aşan bir mesele bu. CHP 100 yıl önce devlet kurmuş, ulus inşa etmiş ve en büyük muhalefet partisi olarak, siyaseten de karşılığı olan bir parti olarak bu işte öncü olması gereken bir parti idi. Ama CHP’yi aşan bir mesele idi bu, dolayısıyla partiler üstü bir biçimde, partilerin mutfağına sıkıştırmadan, ama kurumsal, organize, sistematik, bilimsel biçimde tartışmak, raporlar üretmek, politika önerileri geliştirmek, yol haritaları üretmek gerekiyordu. Bunun da yapılmasının en iyi yolu bir düşünce kuruluşu kurmak. Batı örneklerinde olduğu gibi…


Amerika’daki Think Thank kuruluşları gibi mi?
Evet tabi. Batı örneklerinde olduğu gibi sadece bu vizyona odaklanmış, içinde profesyonel kadroların çalıştığı, hem kamuoyu üreten, hem fikir üreten hem kadro üreten, hem bu fikirleri örgütleyen, kurumsal, profesyonel bir yapıya ihtiyaç vardı. İYEV bunun için doğdu.
Peki bu ihtiyacı ilk kim tespit etti. Siz mi, parti mi?
İlk Covid-19 salgını olup, insanlar evlerine kapandığında, aynı zamanda içsel yolculuklar da yaptılar, 2020 yılının Nisan ayında. İnsanlar, ‘Ne oluyoruz, küçük bir virüs bizi eve hapsetti’ dediler. Tarıma yönelenler oldu, içsel yolculuklar yaptı insanlar. Ve denildi ki, ‘yeni paradigmalar, bunları anlamak lazım. Bunları gündelik siyaset polemiğinin içine sokmamak, daha disipline çalışmak lazım.’ Kolektif bir fikir olarak ortaya çıktı.
Yani CHP ile organik bir bağı yok…
Hayır, zaten burası bir vakıf. Hukuken de mümkün değil böyle bir organik bağ. Ama fikirsel olarak da bu düşünce kuruluşu CHP’nin bir arka bahçesi, bir düşünce kuruluşu değil. Ama CHP’nin de içinde olduğu bir düşünce kuruluşu. Sadece CHP’nin değil, başka siyasal partilerin de içinde olduğu bir düşünce kuruluşu.
Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin2. yüzyılı konusunda fikri olan, katkı sağlamak isteyen herkese açık; herkesi kucaklayan, herkesin fikrinden, katkısından yararlanan bir düşünce kuruluşu burası.
Nasıl bir yöntem izliyorsunuz?
Vakfın 6 temel çalışma alanı var.
Birincisi ekonomik, sosyal politikalar. Türkiye’nin yeni bir ekonomik modele ihtiyacı var. Daha çok üretip, daha çok paylaşacak yeni bir model inşaası.
İkincisi, güvenlik ve dış politika. Türkiye’nin yeni bir dış politika paradigmasına ihtiyacı var.
Üçüncüsü,toplumsal barış. Kürt meselesi, Alevilik, azınlıklar.
Dördüncüsü,yeni bir hukuk düzeni. Sadece anayasa değil, anayasadan başlayan, kamu ihale kanununa kadar giden geniş yelpazede yeni bir hukuk düzeni.
Beşincisi, eğitim ve bilim teknolojileri politikaları. Türkiye’nin en önemli problemli alanlarından biri bu.
Altıncısı da iklim krizi, tarım, gıda, kuraklık gibi meseleler.
Bu meselelerle ilgili faaliyet yürütecek vakıf.
Bir Bilim Kurulumuz var. Profesörlerden, saygın akademisyenlerden oluşan… Bu çalışmaları koordine edecek. Bunun altında da çalışma gruplarımız, üzerinde de her siyasi yaklaşımdan oluşan bir Danışma Kurulumuz var.
İlk Danışma Kurulu toplantımızı 20 Aralık’ta yaptık, geniş bir kadroyla. 50’ye yakın bir kadro ile.
Çalışma yöntemlerimiz, sempozyumlar, çalıştaylar. Temel meseleler üzerine odaklanmış, birkaç gün süren… Profesyonel raporlar, yeni paradigma notları. Saha çalışmaları. Özellikle sivil toplumu, üniversiteleri, siyasal partileri, konunun taraflarını, bürokrasiyi, temel meselelerle ilgili sürecin içine katan modelde ilerleyecek çalışmalarımız olacak.
Kuruluş sürecimizi tamamladık. 2022 yılında da iş planı çerçevesinde çalışmalarımıza başlıyoruz.
İlk çalıştayımız Mülteci ve Göç konusu olacak. Türkiye’nin en önemli problemlerinden biri.
Bütün siyasal partilerin katıldığı, 50’ye yakın akademisyenin çalışacağı bir çalıştay yapacağız, iki günlük.
Sonra tarım, ekonomi, eğitim dış politika, iklim krizi. Uluslararası düzeyde olacak iklim krizi.
Peki oluşturacağınız raporları siyasi partilere mi ileteceksiniz? Ne yapacaksınız?
Bu raporlar bütün kamuoyuna açık. Burası üretilen bütün bilgiyi kamusallaştırmak isteyen, kolektifleştirmek isteyen bir vakıf. Zaten vakfın ve düşünce kuruluşların amacı da budur. Kar amacı gütmez, üretilen bilgiyi yeniden topluma verir.
‘İsteyen onu uygulayabilir’ diyorsunuz?
Tabi, önemli olan karar alıcılara ulaşmak. Kamuoyuna ulaşmak önemli ama hedef kitlemiz aynı zamanda karar alıcılar, karar alıcıları etkileyenler. Biz isteriz ki mesela hükümet buradan üretilen bilgiyi kullansın. Muhalefet de iktidara geldiğinde kullanabileceği bir yol haritası bulsun.
Yani hem iktidara, hem muhalefete, hem sivil topluma, hem akademik dünyaya, karar vericilere, karar vericileri etkileyenlere…
Herkese açık bir bilgi… Hepsine ulaşacağız, hepsine ileteceğiz.
‘Bir dönem kapanıyor, bu iktidar ile cisimleşen Siyasal İslam’ın, topluma vereceği bir şey kalmadı artık’ diyorsunuz. Nasıl bu kadar eminsiniz?
Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi, sosyolojik ortamı gördüğümüz zaman eminiz. Türkiye’de zaman zaman bazı düşünce biçimleri oluşuyor ama bunlar bir süre sonra miadını tamamlayarak Cumhuriyeti sağlamlaştıracak şekilde devam ediyor.
Siyasal İslam siyasetinin, Ilımlı İslam diyelim, hiçbir alıcısı yok. Dünyaya baktığımız zaman da yok.
İkiz kuleler saldırısından sonra dünyada buna karşı bir panzehir bulunabilir mi tartışmaları içinde ılımlı islam düşünüldü, hatta Türkiye bir model ülke olabilir mi, nasıl liderlikler çıkmalı… Ama bu süreç Arap Baharı’ndan sonra artık sonuna gelindi dünyada. Görüldü ki ılımlı İslam ılımlı kalmıyor, bir müddet sonra radikalleşiyor.
Avrupa’nın ortasında bombalar patlayınca, insanlar mülteci olarak Avrupa sınırına yaklaşınca, kelleler kesilince denildi ki ‘bu Ilımlı İslam aslında çok da uygun değil, ılımlı kalmıyor, radikalleşiyor. Dolayısıyla seküler modeller bu coğrafya için daha uygun modelmiş.’
Eski paradigma içinde iktidar olup da yeni paradigma içinde iktidarını sürdüren tek parti AKP kaldı. Dolayısıyla AKP’nin gidip gitmeyeceği ile ilgili bir tartışma değildir önümüzdeki tartışma. Ne zaman gideceğine ilişkin bir tartışmadır. Yani burada bir meşruiyet yok. Bu hükümet ile sistemleşen siyaset anlayışının bir albenisi, bir hikayesi yok artık.

Niye bugüne kadar uzadı peki?
Bu biraz muhalefet ile ilgili. Biraz Türkiye’nin kendi koşulları ile ilgili. Ama bunun sonuna geldik. Fakat yerine ne koyacağız? AKP’nin yarattığı bütün bu tahribatı, sadece bu tahribatı ortadan kaldırmaya dönük kendimizi restorasyoncu bir anlayışa mı sıkıştıracağız? Ve palyatif olarak bunları mı ortadan kaldıracağız, yoksa ötesine geçip; bunu bir fırsat olarak değerlendirip, bir yüzyıl sonra Türkiye’nin yeni konsensüsünü mü, yeni bir toplum sözleşmesini mi arayacağız. Türkiye’nin önündeki yol ayrımı budur.
İYEV birinci yüzyıldan kalan sorunlara yeni bir konsensus ile yaklaşmayı öneriyor. Türk ile Kürt arasında, Alevi ile Sünni arasında, laik ile muhafazakar arasında, kadın ile erkek arasında, üretim modeli ile çevre arasında, emek ve sermaye arasında yeni bir toplum sözleşmesi oluşturmanın fırsat olduğunu düşünüyor ve buna da katkı sağlamak istiyor.
Egemen olanlar o konsensuse yanaşır mı? Örneğin kadınlar üzerinde egemenlik kuran erkekler, emek üzerinde egemenlik kuran sermaye, Kürtler üzerinde egemenlik kuran, ötekileştiren Türkler bu konsensuse nasıl yaklaşır?
Türkiye’de bir mutabakat arayışının güçlenmeye başladığını düşünüyorum. Her alanda. Mesela laik ile muhafazakar arasındaki çatışmanın Türkiye’nin çıkarına olmadığını her iki kesim de görüyor.
Laikliğin aslında muhafazakar için ne kadar önemli olduğunu anladıklarını gördük. Bu çok önemli. ‘Laiklik, cumhuriyet aslında bizim konsensüsümüz imiş’, insanlar bu sürece geldi.
Danışma Kurulumuza baktığımızda, merkez sağdan, merkez soldan Kürt hareketinden, Alevi hareketinden kadın hareketinden, sermaye kesiminden, muhafazakarlardan, katı laik anlayışa sahip herkesin olduğunu görüyoruz. Bunların hepsi Cumhuriyetin ikinci yüzyılı için oturup konuşmaya hazır. Dolayısıyla İYEV dünyada olmayan bir şey yaptı.
Hazır da, nasıl bir konsensus. Saydığınız şeyler tam zıt kutuplar?
Biz önce şunu yapmaya çalıştık,
Bir, herkesi bir masa etrafında toplamayı başarmak. Bu önemli bir şey. Normal koşullarda düşünce kuruluşları bir fikrin etrafında oluşur. Yani homojendir. Mesela her siyasal partinin bir düşünce kuruluşu vardır. Hatta bir partinin kanatlarının da ayrı ayrı düşünce kuruluşları vardır. Burası partiler üstü oldu.
Niye?
İki sebepten dolayı; bir, Cumhuriyet fikri partileri aşkın bir fikir. İki, Türkiye’nin anormal durumunu normalleştirmek gerekiyor önümüzdeki süreçte. Bu iki sebepten dolayı insanlar bir masa etrafında toplanmayı başardı. Heterojen bir yapı oldu. Dünyada buna benzer bir düşünce kuruluşu yok. Türkiye’de ilk oldu bu.
Peki bunları topladık, biraraya getirdik. İlk Danışma Kurulumuzu da topladık, daha fikirlerde ayrılıklar da var. Bunları nasıl yakınsallaştıraçağız?
Aşağıda yapacağımız bilimsel çalışmalarla. Yani biz bu insanları topladık, tanıştı, konuştular, birbirlerini sevdiler tamam. Ama fikir tartışmaya geleceğiz şimdi. Elimizde ne var.
Mülteci meselesi. Burada farklı farklı fikirler var. Biz bütün bu fikirler içerisinde bilimsel bir yol haritasını nasıl çıkartacağız?
Aşağıda tamamen bilimsel çalışmalarla yürüyecek bu işler. Bilimsel verilere dayalı, bilimsel raporlar çıkacak, bu raporlar Danışma Kurulu’nda tartışılacak. Önyargılardan mümkün olduğunca insanları azade kılarak, bilimsel gerçeklik, hakikat etrafında tartıştırmayı amaç ediniyoruz.
Gelirler nereden peki? Çalışmalarını hangi kaynaklarla gerçekleştirecek?
Burada hiçbir kamu kaynağı yok. Zaten olması mümkün de değil. Herhangi bir merkezi hükümet fonu, kaynağı, herhangi bir yerel yönetim desteği yok. Her ne kadar kamusal bir iş yapıyor olsak da kamu kaynağını, vatandaşın vergileriyle oluşan kaynağı burada kullanmayı doğru bulmadık.
İkincisi, burada bir küresel kaynak da yok. AB fonu vb fon da yok. Tamamen yerli ve milli kaynaklarla teşekkül etti.
AB fonlarına, küresel fonlara karşı olduğumuzdan değil, yanlış anlamalara yol açabileceğine inandığımız için.
Yerli ve milli derken?
Türkiye’nin kaynakları kullanıldı, Türkiye’ye özgü. Ne var burada bağışlar var. Türkiye’nin yeni hikayesinin kurulmasına inananların bağışları. İşte ‘ben 100 milyon dolar para kazanıyorum senede ama kızım nasıl bir ülkede yaşayacak bunu öngöremiyorum’ diyen, CHP’li, İyi Partili, HDP’li, başka başka partilerden kişiler… Ya da hiç partisi olmayan, Cumhuriyet fikrine katkı sunmak, elini taşın altına koymak isteyenlerden oluşan bir donör havuzumuz var. Onların destekleri aracılığıyla yürüyoruz.
Zaten Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce denetleniyor. Yapılan bütün bağışlar, gelirler, yapılan harcamalar denetleniyor.

Danışma Meclisi kimlerden oluşuyor? Sanırım fikir açısından birbirine zıt isimler de var?
50’ye yakın bir Danışma Kurulu üyesi var. Kimler var? Mesela CHP tarafından üç eski genel başkan, Altan Öymen, Murat Karayalçın; Hikmet Çetin. Yine bizden, daha sosyal demokrat dünyada emek verip katkı sağlamış, Ercan Karakaş gibi. Partinin biraz daha Cumhuriyetçi refleksleri güçlü Uluç Gürkan gibi kişiler.
Muhafazakar İlahiyatçılar var. M. Hayri Kırbaşoğlu gibi. Abdülbaki Erdoğmuş gibi.
Kürt hareketinden Ahmet Türk, Ayhan Bilgen gibi kişiler.
AKP’de daha önce kurucu olmuş, MKYK’da olmuş Fatma Bostan Ünsal. Kadın hareketini temsilen Canan Güllü, merkez sağdan Ayfer Yılmaz, Işın Çelebi, tek tek bireyler olarak Rıza Türmen, Ersin Kalaycıoğlu, Fuat Keyman, Loğoğlu gibi, Korutürk gibi, Sencer Ayata gibi hocalar.
Yaşar Seyman ve Rıza Türmen gibi isimler…
Herkesi, her yapıyı kapsayan 50 kişilik danışma kurulu. Zaman zaman toplanan, yön, vizyon veren bir yapı. Yeni katılımlara açık, sürekli gelişen…
Onun altında Bilim Kurulu, onun altında da çalışma grupları var.
Yönetim kaç kişiden oluşuyor?
Vakfın bir mütevelli heyeti var, ilk kuruculardan oluşan. 12 kişilik. Bunun içinden 5 kişilik bir yönetim kurulu var, üç asil, 2 yedek. 5 kişilik denetleme kurulu var, 3 asil, 2 yedek.
Mütevelli heyeti ilk kurucular, sayısı ileride gelişecek, artacak. Üyelik sürecimiz başlayacak. İstanbul ve yurt dışı ofislerimizi açacağız. Lokal ayaklarımızı kurmayı düşünüyoruz. Kurumsallaşma süreci devam ediyor.
İstiyoruz ki her şey kurumsal olsun, mal alım yönergesinden, insan kaynakları yönergesine, burs yönergesine kadar her şeyin kurala, kayda bağlı olduğu bir vakıf…
Şimdi stratejik plan yaptırıyoruz, 3 yıllık, 5 yıllık, 10 yıllık hedefler koyuyoruz. Biz sadece buradan can suyu koyuyoruz, istiyoruz ki ilk sudan sonra, biz gittiğimizde de burası devam eder, bir vakfa, uzun süreli kurumsal bir yapıya dönüşür.
.
