Yazar: medyaport net

  • Çeyrek asır sonra bir kültürün devamı: ‘Anneannemin İzleri’

    Çeyrek asır sonra bir kültürün devamı: ‘Anneannemin İzleri’

    Merve Büyüktaş

    Göçler, savaşlar, yoksulluk, evlat kayıpları… Aynı dönemde yaşamış on farklı kadının hikayesini anlatan “Anneannemin İzleri” kitabı, aynı yüksek lisans programından mezun olan on kişinin bir araya gelerek yazdığı bir devam kitabı. medyaport için kitabın yazarlarından Münevver’in torunu Elif Gürpınar ve Şükriye’nin torunu Tolga Ulusoy ile “Anneannemin İzleri” kitabı üzerine konuştuk.

    Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Ana Bilim Dalı öğrencileri ve hocalarının çıkardığı “Anneanne Sırlarını Eskitmiş Aynalar” kitabından 23 yıl sonra, bölümün yeni kuşak mezunları “Anneannemin İzleri” kitabı ile geçmişe bir selam göndererek, kendi anneannelerini anlatıyorlar. Kitabın yazarları; Gizem Doğan, Kasım Keskin, Özüm Dinçer, Atilla Barutçu, Sinan Ok, Elif Gürpınar, Özlem Boztaş, Berkay Erdoğan, Tolga Ulusoy ve Şenay Yılmaz.

    “Bundan 20 yıl önce Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Ana Bilim Dalı öğrencisi olan bir grup genç kadın öğrenci ve iki hocaları Cebeci’de bir sınıfta buluşmuş, geçmişe yolculuk yaparak anneannelerin hikayelerini birbirlerini anlatıyorlardı. Saatlerce, günlerce, haftalarca sürdü bu yolculuk. O anda kendi geçmişlerinde gezinen bu kadınlar, aslında yirmi üç sene sonraki geleceklerine de ses verdiklerinden habersizlerdi.” Anneannemin İzleri kitabı ön sözünden.

    Anneanne hikayelerini anlatma kültürünü devam ettirme kararını aldığınızda neler hissettiniz?

    Tolga Ulusoy: Hepimizin evlere kapandığı, dünyanın işlemez hale geldiği pandemi döneminde arkadaşımız Gizem Doğan, ‘bu anneanne kitabının benzerini tekrar yazsak veya kendi anneannelerimizi anlatsak, bunu devam ettirsek nasıl olur?’ sorusunu bizimle paylaştı. Ben ve diğer bazı yazar arkadaşlarla iletişime geçti. Bu fikri ilk duyduğumda nasıl bir tepki vereceğimi bilemedim. Çünkü anneannemi çok seviyordum. 12 yıl beraber yaşadık, hayatım boyunca en çok sevdiğim insanların en başında geliyordu. Anneanneme bir gönül borcu hissettim. Yaşadıklarımızı, sevgimizi anlatmak için önemli bir an olduğunu hissettim. Bu, herkesle paylaşabileceğim bir şey olacaktı ve Gizem bunu anlattığında gerçekten çok heyecanlandım. Böylece kitaba hemen evet dedim.

    Elif Gürpınar: Ben de Gizem’le birebir tanışmıyordum. Tolga sayesinde haberim oldu. En başta tam emin olamadım çünkü pandemi koşulları vardı. Ev ortamında her şey çok bunaltıcıydı. Bunu yazabilecek enerjiyi bulabilecek miyim diye tereddüt ettim. Ben 14 yaşındayken öldü anneannem ve onu hatırlamakta ve en iyi şekilde anlatmakta başarılı olabilir miyim, emin olamadım. Hatta anneanneme haksızlık ediyor muyum, unuttuğum şeyler var mı, yanlış ifade ettiğim şeyler olur mu diye çok çekindim. Huzursuz olduğum anlar da oldu, acaba hiç yazmasam mı, yazmamı ister miydi diye kendimi sorguladığım anlar da. Onun yaşadığı dönemlere gidebilecek miyim mesela? Anneannem Samsun’da yaşıyordu, ben Ankara’da yaşıyorum. Onun yaşadığı eve gidebilme imkanım olsaydı, eşyalarını, evini tekrar görebilseydim belki onu daha farklı anlatabilirdim. Ama sonra dedim ki ben anneannemi değil, anneannemin ben de bıraktıklarını anlatıyorum. Ben aslında kendimi anlatıyorum. Böylece ben de evet dedim ve sürecimiz başladı.

    Yazarlar nasıl bir araya geldi, nasıl yola çıktınız?

    Tolga Ulusoy: Burada vurgulamamız gereken tabii ki Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Ana Bilim Dalı olmalı. 23 yıl önce burada olan öğrencilerin çalışmaları, bugün onlardan çeyrek asır sonraki öğrencilerin devam ettirdiği ve belki de ettirmeye devam edeceği bir geleneği ortaya çıkardı.

    Elif Gürpınar: Kadın Çalışmaları dalının aslında sıradan bir yüksek lisans programı olmadığını belirleyen de bir şey bu kitap. Çünkü bu kitaplar bizim bir ödev, bir araştırma için yaptığımız şeyler değil. Farklı bir duygudaşlık üzerinden kurulan bir bağ var. Özellikle kadınlar arası bilgi ve deneyim aktarımı üzerinden. Bu aktarım şu an da kuşaklararası aktarıma da dönüştü. Yıllar önce hocalarımızın yaptığı bir çalışmayı, 2021 yılında pandemi koşullarında ortaya koyabildik. Pandemi kısıtlamaları sebebiyle kitap yazım süreci sadece online olarak gerçekleşti. Yazar arkadaşlar olarak biz hala bir araya gelemedik, yüz yüze tanışamadık. Aslında birbirini bu kadar sınırlı tanıyan kişiler toplantılarda kimi zaman eğlenerek, kimi zaman kendilerine dair en özel anılarını anlatarak, kimi zaman ağlayarak kendi duygularını paylaştı. Bence ortaya çıkan bu kitap kadar, deneyim paylaşımı da bizim için önemli ve geliştiriciydi. Önce ilk yazılan kitabı okuduk. Oradaki hikayeleri aramızda paylaştık ve haftada iki kez online olarak bir araya gelerek birbirimize sunum yaptık. Oradaki hikayeler ve konuştuklarımız bize nasıl ilerleyeceğimiz konusunda bir yol çizmiş oldu.

    Tolga Ulusoy: İlk okumaya başladığımızda bir kişinin bir hikayeyi üzerine almasını istedik çünkü bu sayede o kişi nelere dikkat ediyor, neleri daha çok ön plana çıkarıyor onu da görmüş olacaktık. Sonra hep birlikte bunu yorumladık ve nasıl olması gerekir diye bunun üzerine kafa yorduk. Hep beraber konuşalım ve fikir üretelim istedik aslında. İlk kitabın bazı yazarlarını da aramızda düzenlediğimiz atölyelere davet ettik ve onlar sonrasında da bize yardımcı oldular. Fakat yazma sürecinin nasıl olacağı hala bir soru işaretiydi kafamızda. Çünkü her yazar farklı bir akademik disiplinden geliyor. Mesela ben bir sosyal bilimciyim. Bu da atölyeler devam ettikçe beni biraz korkutmaya başladı çünkü hikaye yazmak kolay bir iş değil. Yazmak için yapabileceğim en basit şey anneannemi tanıyan kişilerle konuşmak, bir araya gelmekti. Pandeminin en yoğun zamanlarıydı ve bu da pek mümkün olmadı.

    Herkes anneannesini farklı bir tarzla anlatmış. Bu özellikle tercih ettiğiniz bir şey miydi, yazarken kurallar koydunuz mu?

    Elif Gürpınar: Aslında biz yazma durumu üzerine epeyce konuştuk ve toplantılar yaptık. Herkesin yazma deneyimi de oldukça kısıtlıydı, özellikle öykü türü ya da anı türünde. Aslında çok zorlandık. Kitaba dair atölyelerimiz bittikten sonra herkesin kendi anneannesini anlattığı atölyeler yapmaya başladık. Bu sırada neyin nasıl yazılacağı da şekillenmeye başlamıştı. Anneannesinin gözünden yaşananları anlatan da oldu, benim gibi zihninde anneannesinden kalanları anlatan da. Bu oturumlar hemen hemen belirlemişti kuralları diyebiliriz. Kendi anneannelerimizi anlatmayı da bitirdik ve son aşama olan yazma kısmına geldik. Herkes birbirine soruyor yazmaya başladın mı diye, kimse yazamıyor. Baktık böyle olmayacak, online toplantımızı açtık yine bir gün, herkesin kamerası açık, iki saat boyunca kimse yerinden kalkmadan hikayesini yazmaya başlayacak dedik. Yazım aşaması da yine kolektif bir şekilde oldu yani. Pandemiye rağmen hep bir aradaymış gibi olduk. Yazarken bir tarz, üslup belirlemedik, sınırlar koymadık. Sadece hikaye uzunlukları dengeli şekilde olsun istedik.

    Tolga Ulusoy: Farklı yetenekte, disiplinde, deneyimde insanlar olduğumuz için aynı şekilde yazmamız çok zor olurdu. Mesela Gizem edebi yazmada yetenekli, Kazım da öyle. Atilla’nın halihazırda bir öykü kitabı var. Bu yüzden onların edebi dille ve üslupla yazması daha kolaydı. Benim deneme gibi düzyazı gibi yazma deneyimlerim vardı. Hepimizin yazmaya çalıştığı o zamanlarda Eser Köker’in bir yazısı çıkmıştı, gündelik şeyleri yazmakla ilgili… Bu yazı etkileyiciydi çünkü ‘yazmak için çok büyük yazar olmaya ya da hikayelere gerek yok’ diyordu. Yazıyı okumamın üzerinden iki yıl geçti tabi, tam olarak hatırlayamıyorum. Kısacası yazma eyleminin gündelik her şeyle ilgili olabileceğine dair bir içeriğe sahipti. Bendeki yazma mantığı bu yazıyla oturmuş oldu.

    Tolga Bey, bize anneanneniz Şükriye’den bahseder misiniz?

    Anneannem Bulgaristan göçmeni, 1925 yılında Bulgaristan’da doğmuş. Sonrasında dedemle de Bulgaristan’da evleniyor. Bizim aile anlatılarında anneannemin eski bir Osmanlı paşasının torunu. Hatta Türkiye’ye geldikten sonra bazı akrabaları Paşalar soyadını alıyor. O, nispeten doğup büyüdüğü yerde rahat, zengin ve tanınan bir ailenin kızı. Dedem de aynı yerde Bulgaristan’da Targovishte şehrinde. Romanya ile Bulgaristan sınırında bir şehir burası. Anneannemin söylediğine göre dedemin annesi, “Paşaların kızını ben oğluma alacağım” dermiş. Başta da dediğim gibi anneannem benim dünyada en sevdiğim belki iki kişiden biri. Benim çocukluğum onunla ve dedemle geçti. 1997’de kaybettik anneannemi. Anneannemi kaybetmek, benim için yitirilmiş bir çocukluk, bir cennet, en güzel zamanların kaybı gibi oldu. Çocukluğumun giden günleri ile alakalı düşünmeye başladım hikayemi yazarken.

    Bir gün Ezginin Günlüğü’nün Eski Günler şarkısı çalıyordu, uzun süredir İzmir’e gidemiyordum. Artık o yaşanılan, hatıralarla dolu çocukluğumun evleri bile yoktu. O an o şarkı bana geçmişi, anneannemi ve çocukluğumu hatırlattı, oturup ağladım şarkıyla. Böylece anneannemi düşünmeye başladım. İlk aklıma gelen anneannemin benim üzerimdeki izlenimleri oldu. Benim zihnimde, benim yaşantımda, dünyaya bakışımda bıraktığı izlerin peşine düşmeye başladım. Annemle konuştum, sonrasında ağabeyimle. Uzun konuşmalar sonucunda bir baktım ki ben aslında anneannemi hiç tanımıyormuşum. Bunu fark etme anım benim için şok ediciydi. Belki de en yakınımızda olan insanları en az tanırız. Çünkü onlar hakkında bilmemiz gereken çok fazla şey var diye düşünüyorum. Benim aklım yetmeye başladığında anneannem alzheimer hastasıydı. Geçmişe dair çok fazla şey anlatamıyordu, zaten hatırlayamıyordu.

    O, çoğunlukla çok sessiz bir kadın olarak aklımda kalmış, belki de o yaşta bana bir şeyler anlatsa çok dikkatimi çekmezdi. O yüzden de anneannemin çocukluğu, gençliği, yaşamı ve yaşadıkları, Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçmesi, öncesi ve sonrasına dair hiçbir bilgim yok. Kısacası anneannemin yaşantısına dair en önemli dönüm noktalarını, neler yaşadığını ve hissettiğini bilmiyormuşum. Benim en çok merak ettiğim şey hikayemde de bahsettim gibi tarihsel olaylarda onlar nasıl düşünmüşler, bu olayların içinde nasıl yer almışlar? Maalesef şu an onlara bunları soramıyorum. İkinci Dünya Savaşı yaşadılar, Bulgaristan işgal edildi mesela, sonra Türkiye’ye geldiler… Sonrasında da zaten 1950’li yıllarla beraber Türkiye’ye Bulgaristan’dan çok fazla bir göç başlıyor. Bu göç dalgasından önce geliyor bizimkiler, sonrasında ise parça parça diğer akrabaları. Önce Edirne’ye sonra İzmir’e göçüyorlar. Anneannemin annesi de geliyor sonrasında İzmir’e. Benim annemin de kendi anneannesi ile arası çok iyi. Aynı avlu içerisinde yaşıyorlar hep birlikte. Belki de bizde böyle bir aile geleneği var, herkes anneannesini çok seviyor.

    Elif Hanım, siz de anneanneniz Münevver’den bahseder misiniz?

    Ben anneannemi düşündüğümde onu özdeşleştirdiğim şey hep ev oldu. Belki de bana bu kadar huzur vermesinin temelinde yatan şey de budur. Evinden çıkmayı sevmeyen, kimseye misafirliğe gidip kalmayı sevmeyen, kaldığında huzursuz olan, hastaneye bile zorunlu olmadıkça gitmek istemeyen bir kadın. Rahatsızlıkları olduğunda onu hastaneye götürürler diye durumunu çocuklarından saklamaya çalışan bir kadın. Anneannemi kendime çok benzetirim çünkü bu saydıklarım bende de olan şeyler. Hikayemi yazarken şunu düşündüm, aslında onu bu kadar sevmemin nedeni onun huylarını almamdan mı kaynaklı diye… Yoksa ben onunla bu kadar yakın duygularda olduğum için mi çok özdeşleştik? Anneannemi kime sorsanız size söyleyeceği birkaç kelimeden biri huzur olur. Bir kere bile sesini yükselttiğini duymamışımdır. Hiç azarladığını ya da kötü söz söylediğini hatırlamıyorum. Bu yüzden aklımda efsunlu, ermiş bir kadın gibi kaldı. Çok zor şeyler de yaşamış, hayatı hiç kolay olmamış, evlat acısı görmüş. Kardeşleri ile ilişkisinde de çok şefkatli. Bizim ailede özellikle anne tarafında sevgiyi göstermenin en doğru yolu yemek yedirmektir. Benim için de hala öyle. Çok güzel bir şey yediğimde, yaptığımda sevdiklerimle onu paylaşır, mutlaka yemesini isterim. Anneanneme gittiğimiz tatil günlerinde ev yemekle dolup taşardı. Kitapta bahsettiğim o Akpınar’da “altın kızlarla” birlikte geçen günler şöyle olurdu. Gece, sabah kahvaltıya ne yapsak? Kahvaltı yaparken, öğlen ne yesek? Öğlen, akşam ne yesek diye… Bu çiftlik evinde bizim için tatil bir lezzet şöleni olarak devam ederdi. Anneannem böyle bir kadındı.

    Mutlu musunuz sonuçtan? İnsanların, özellikle ailenizin tepkileri nasıl oldu?

    Elif Gürpınar: Ben sonuçtan çok mutluyum. Öncelikle böyle zorlu bir zamanda, böyle bir işe girişmek, böyle bir kitabın ortaya çıkmasını sağlamak, bunun bir girişim olarak kalmaması beni çok mutlu ediyor. Bütün aile gözyaşları sel olarak okudu kitabı. Memleketten arayanlar oldu. Ne güzel anlatmışsın Münevver Teyze’yi, ablayı diyenler, sayende tekrar andık diyenler oldu. Annem, “Seninle çok gurur duyuyorum” dedi, teyzem de öyle. Arkadaşlarımdan da çok güzel tepkiler aldım. Çevremizden gelen tepkileri birbirimizle paylaşıyoruz sürekli. Diğer yazar arkadaşların çevresindeki insanlar da gerçekten çok mutlu olmuş. Duygulananlar, kitabı baştan tekrar okuyanlar…

    Her şeyden önce benim temel olarak çıktığım nokta şuydu kitabı yazarken. Bir evin bir odasında geçen bir hayatı, bir fotoğrafı geleceğe aktarmak. O yıllarda fotoğraflar bile sayılıdır, aslında geriye bıraktığı çok şey yokmuş büyüklerimizin diye hissederiz ya, doya doya hayatını yaşayamamış diye… İşte bu kitap sayesinde bir Münevver gelmiş geçmiş bu hayattan diyebildim. Yazmadan önceki kaygılarım şu an yok, şimdi diyorum ki iyi ki yazmışım. Belki çok fazla insan okuyacak, belki de sadece benim kütüphanem de kalacak bu kitap ama yine de orada bir yerde olacak Münevver.

    Tolga Ulusoy: Çıkan sonuçtan ben de çok mutluyum ve memnunum. Onlar yaşadı, onlar var oldu ve şimdi elle tutulur bir anıları daha oldu. Ben özellikle fotoğrafların hikayelerde çok önemli bir yere sahip olduklarını düşünüyorum. Bu yüzden elimden geldiğince hikayemde fotoğrafları kullanmaya çalıştım. Fotoğrafların bizden sonrası için bir anlamı kalmayacaktı. O fotoğraftakiler kim bilinmeyecekti ve bir sahafta, bir kitapçıda kutularda bir sürü fotoğraf olur ya kimsesiz, öyle olacaklardı. Kullandığım fotoğraflarda kendi bildiklerimi, gördüklerimi yazmaya çalıştım. Elif’in de dediği gibi onları kalıcı hale getirdik. Çok fazla insana ulaşmayacak belki ama onları seven ve tanıyan insanların elinde olacak bu kitap. Ben daha aileme kitabı ulaştıramadım. Özellikle annem kitabı çok merak ediyor.

    Biz bir kişinin hayatını anlatmadık sadece. O insanların yaşadığı bir sürü tarihsel dönem, süreç var. Onlar bir şekilde bunu yaşadılar ve içinde bulundular, deneyimlediler. İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadılar, göç etmek zorunda kaldılar. Biz de bunu anlatmaya çalıştık. Hemen hemen her hikayede bir evlat kaybı görüyoruz. Bu bile geçmişe dair bir veri aslında. Mesela benim anneannemin yetişkin bir çocuğu iş kazası sonucu ölmüş, Karabük Demir Çelik Fabrikası’nda. Dedemin arşivinde Mehmet dayımın cenazesine ait bir sürü fotoğraf var. Sonra araştırma yaparken bu kitap için Karabük Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü sitesine girdim. Mehmet Iskar yazdım. Bir baktım mezarlık çıktı karşıma, şok oldum. Gidip görme isteği doğdu içimde. Mezarlık fotoğrafının internete konulması da çok garip geldi tabi, ilginç bir deneyim yaşadım. Cenaze İzmir’e getirilememiş, anneannemde cenazeye gidememiş. Bu bile dönemin şartları açısından bir ipucu veriyor bize.

    Anneannemin İzleri kitabını, Kitapyurdu üzerinden edinebilirsiniz.

  • Beş farklı şehirden beş farklı genç nasıl geçiniyor?

    Beş farklı şehirden beş farklı genç nasıl geçiniyor?

    Merve Büyüktaş

    Ekonomik krizin etkileri gün geçtikçe artmaya devam ediyor. Temel gıda başta olmak üzere, her alanda gelen zamlar, artan fiyatlar, faturalar ile alım gücü giderek azalıyor. Asgari ücrete yapılan zam, bu artışları karşılamada eksik kalıyor. Sadece işe gidip gelmenin karşılığı İstanbul’da 20 lirayı geçiyor. Buna bir de işsizlik, asgari ücretin altında bile alınan ücretler eklenince, hayat gittikçe zorlaşıyor.

    İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Antalya’da yaşayan beş genç ile medyaport için çalışma, işsizlik ve geçinme şartlarını konuştuk. İşte onlara sorularımız ve yanıtları:

    MERHABA, KISACA KENDİNİZDEN BAHSEDER MİSİNİZ?

    Avukat Barış: Merhaba, Ankara’da yaşıyorum. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuyum. Serbest çalışan bir avukatım. Ankara’da tek başıma yaşıyorum. Aylık ortalama 5 ila 6 bin lira kazanıyorum.

    Özge Büyüktaş: Ben Özge Büyüktaş. 28 yaşındayım ve İstanbul’da ailemle yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi Bilim Tarihi Bölümü’nden 2016’da mezun oldum. Dört yıldır işsizdim, yaklaşık sekiz aydır bir etiket firmasında çalışıyorum. Asgari ücret, yol ve yemek olarak anlaşmıştık ama yuvarlayarak verdiklerinden yol parasını tam alamıyordum. Asgari ücretin artışı ile ücretimin karşılanamayacağı söylendi ve Şubat başında işten çıkarılacağımı öğrendim.

    İsmail Çakır: Merhaba, ben İsmail Çakır, 27 yaşındayım. Bursa’da yalnız yaşıyorum. Karaman Üniversitesi Bilgisayar Teknolojisi mezunuyum. Bir yıldır yazılım üzerine bir şirket için evden çalışıyorum. Ortalama kazancım 6- 7 bin lira arasında değişiyor.

    Gizem Özçimen: Ben Gizem Özçimen. 31 yaşındayım ve İzmir’de yaşıyorum. Dokuz Eylül Üniversitesi Doğal Yapı Taşları Bölümü terkim. Annemle birlikte yaşıyorum. İşsizim. Ev ile ilgili tüm giderleri annem sağlıyor.

    Selçuk Polat: Ben Selçuk Polat, 27 yaşındayım ve Antalya’da yaşıyorum. Gazi Üniversitesi Gazetecilik Bölümü terkim. Şu anda özel bir şirkette satış danışmanı olarak çalışıyorum. Asgari ücret alıyorum. Evliyim ve bir çocuğum var.

    ÇALIŞMA/İŞSİZLİK ŞARTLARINIZ NASIL?

    Avukat Barış: Hafta içi her gün çalışıyorum. Avukatlık serbest ifa edilen bir meslek olduğu için akşamları, hafta sonu, bazen tatillerde de çalışıyorum. İzin vb. gibi durumlar olmuyor. Emeğinin karşılığını alamıyorsunuz tabi, özellikle ekonomik krizle birlikte geçinmek gün geçtikçe zorlaşıyor. Bir yandan ofisin kirası ve giderleri de var ve bunlar büyük bir külfet oluyor. Müvekkillerden ücret almak da gün geçtikçe zorlaşıyor. Genç çalışan avukatların en önemli gelirlerinden birisi olan, baro tarafından yapılan avukatlık görevlendirmeleri ücretleri çok düşük. Bu görevlendirmeler gece yarısı da olabiliyor, sabaha karşı da ve buna rağmen çok cüzi ücretler veriliyor. Örneğin, bir soruşturma dosyasına ortalama 350 lira ödeniyor. Bunun içine eğer kişi tutukluysa cezaevi ziyaretleri de dahil oluyor ya da süreç günlerce sürebiliyor.

    Özge Büyüktaş: Hafta içi her gün, 9.00-18.00 arası çalışıyorum. Resmi tatil ve hafta sonları iznim var. İzin almak gerektiğinde sıkıntı olmuyor. Aile şirketi olduğu için birden fazla patronunuz oluyor. Maaşım zamanında yatıyor ancak iki ulaşım aracı kullanmam gerekiyor ve yol parası, yol ücretinin yarısını bile karşılamıyor. Yemekler iş yerinde çıkıyor. Çok küçük bir ofiste çalışıyoruz, kimse maske takmıyor, gelen misafirler de maskesiz. Pandemi için özel uygulanan bir önlem yok. Bunun dışında maalesef çalışma ortamında baskı ve yıldırma oluyor. Bunlar, birçok işyerinde maalesef olağan durumlar haline geldi.

    İsmail Çakır: Evden çalışıyorum, çok yoğun bir işim var. Günlük ortalama on iki saat çalışıyorum. İşim gece geç saatlerde bitiyor. Düzensiz bir çalışma şekli olduğundan çok mutlu değilim. Bir ofiste belirli bir saat çalışmadığımdan iş bitene kadar ve haftalık çalışma saatini doldurana kadar çalışmak durumunda kalıyorum. Özel günlerde ve bayramlarda iznim var, hafta sonu da iznim var. Maaşım zamanında yatıyor, evden çalıştığım için yol ve yemek gibi haklarım yok.

    Gizem Özçimen: Ağustos ayından beri işsizim. Onun öncesinde de turistik bir bölgede sezonluk işçi olarak çalışıyordum. Gündelik ihtiyaçlarımı karşılayabilmek için geçici işler bulursam çalışıyorum (mağaza sayımı, günlük garsonluk, anket vs).

    Selçuk Polat: Haftalık kırk beş saatlik bir çalışma şiftim var. Haftada altı gün çalışıyorum bir günü full olmakla birlikte geri kalan beş gün sekiz saate denk geliyor.

    YAŞADIĞINIZ ŞEHİRDE İŞE GİDİP GELMEK İÇİN NE KADAR ÜCRET ÖDÜYORSUNUZ?

    Avukat Barış: Ben büroma yürüyerek gidip geliyorum. Ama Ankara Adliyesi kentin yedi farklı noktasında bulunduğu için adliyeler arası ulaşım çok masraflı oluyor. Çünkü bir gün içinde birçok adliyeye gidip gelmek zorunda kalıyoruz. Birçok yere yetişmek için taksi kullanmak zorunda kalıyorum. Bu şekilde çalışan bir avukatın yol masrafı ortalama 1000 lirayı geçiyor. Ankara’da dolmuş kullanımı 5 lira, otobüs ise 4,5 lira oldu.

    Özge Büyüktaş: İstanbul’da tek vesait kullanarak işe gidip gelebilmek çok büyük lüks. İnsanlar iki, hatta üç ulaşım aracı kullanarak işe gidip geliyorlar. Ben otobüs ya da minibüs sonrasında Marmaray’a biniyorum. Otobüs için 5,48, Marmaray için 5,70 ödüyorum. Gidiş geliş 22,5 ediyor. Bir ay için 450 liradan fazla ödüyorum ve bu asgari ücretli için çok fazla.

    İsmail Çakır: Evden çalıştığım için yol ücretim yok, ama oturduğum yerden İnegöl’e gidiyor olsam 5- 6 lira minibüs ücreti ödemem gerekir. Bu da günlük 10- 12 lira eder. Ortalama bir çalışan için 200- 250 lira yol masrafı eder, tabi iki vesait kullanmıyorsa…

    Gizem Özçimen: İzmir’de minibüs hariç toplu taşıma (otobüs, vapur, izban, metro, tramvay) 4,70, ikinci aktarma ise 0,90 kuruş. Minibüsler 6 lira. Yani işe gitmek için en az 6 lira ödeniyor, git gel 10- 12 lira günlük. Bir çalışan aylık ortalama 300 lira yol masrafı yapar.

    Selçuk Polat: İşe gitmek için otobüs kullanıyorum. Tek seferde 5,20 lira ödüyorum, gidiş geliş 10,40 TL. Ben tek vesait kullanıyorum. Aylık 250 lira sadece yol parası ödüyorum.

    KİRA VE FATURALARINIZ NE KADAR? SON ZAMLARLA BİRLİKTE ARTIŞ OLDU MU?

    Avukat Barış: Ben kirada oturuyorum. Kiram 1000 lira, üç yıldır aynı evdeyim. Şu an karşı dairem 2 bin liraya kiraya verildi. Elektrik faturam ortalama 90- 100 lira arası geliyordu. Zamlardan sonra bir fatura geldi,150 lira. Doğalgaz en son 220 lira idi, son faturam 450 lira geldi. Diğerleriyle birlikte ortalama aylık fatura giderim 800 lira oluyor.

    Özge Büyüktaş: İstanbul’da ev kiraları son zamanda çok yükseldi. Yaklaşık beş yıldır aynı yerde oturuyoruz. 1+1 ev için 1500 lira ödüyoruz. Ev küçük geldiğinden çıkmayı düşünmüştük ama son fiyat artışlarından sonra vazgeçtik. Annem, babam ve ben yaşıyoruz evde. Zamlardan önce elektrik için 150, su için 65- 70, internet için 100, telefonlar için 150, doğalgaz için 400 lira ödüyorduk. Şu an gelen bir iki fatura zamların çok etkileyeceğini kanıtladı bile. Elektrik için neredeyse iki katı bir fatura ile karşılaştık.

    İsmail Çakır: Oturduğum ev ailemden kaldı, kira ödemiyorum. Bu bir genç için çok önemli, çünkü kira fiyatları her yerde arttığı gibi Bursa’da da artış gösterdi. Kazancım ortalamanın üzerinde ama son gelen zamlarla birlikte her şeyin fiyatı ikiye katlandı. Elektriğe zamlardan önce 90 lira civarında ödüyordum. Zam sonrası ilk faturam 240 lira geldi. Doğalgaz da aynı şekilde, 120 lira ödemiştim aralıkta, ocak faturam 250 lira geldi. Bu çok büyük bir artış. Ben çok uzun saatler çalıştığım için dışarıdan yemek söylüyorum. Zamlardan önce söylediğim bir hamburger menüsüne 42 lira ödüyordum. Zamlarla önce 52 lira oldu, şimdi ise 56 lira. Bu değişim sadece bir ay içinde olan.

    Gizem Özçimen: Oturduğumuz evin kirası 800 lira. Uzun yıllardır aynı evdeyiz ve bu yüzden ev sahibimiz iki yılda bir kiraya zam yapıyor ya da yapmıyor. Oturduğumuz semt şehir merkezinden uzak, sanırım bu yüzden kirası düşük. Ulaşımın kolay olması açısından başka semtlere taşınmayı çok düşündük ama kiraların en alt limiti 2 bin liradan başladığı için bunu yapamadık. Zamlardan önce elektrik faturası 150- 180 lira civarı geliyordu kış aylarında, yazları bunun yarısı kadar. Son zamlardan sonra gelen elektrik faturası 500 lira oldu. Evde ısıtma yok, elektrikli soba kullanmak zorundayız. 500 liralık fatura sonrasında ısınmaya da dikkat etmek durumunda kaldık. Olabildiğince az yakıyoruz. Bulaşık makinamız yok, elde yıkıyoruz ve iki kişi olunca bulaşık çıkarmamaya dikkat ediyoruz. Evin en lüks gideri internet sanırım ve faturasına da 120 lira civarında ödüyoruz.

    Selçuk Polat: Son elektrik faturam 1000 liranın üstünde geldi. Bir önceki faturam göre neredeyse beş kat arttı. İnternet faturam 120 lira, telefon faturam 65, su faturam ortalama 70 lira geliyor. Kirama şu an için zam yapılmadı ama bu ay içinde yapılacak. Diğer tüm faturalarıma da çok büyük zamlar geldi ve şu an aldığım maaşla bunları karşılayabilmem çok zor. Burada elektriği ısınma için de mecburen kullanıyoruz. Küçük bir bebeğimiz var. Alacağım asgari ücretin dörtte birini elektriğe vereceğim şimdi, kalan dörtte birini de kiraya… Elimizde kalanla diğer masrafları nasıl karşılayacağımız belli değil.

    GIDA VE HİJYEN ÜRÜNLERİ İÇİN NE KADAR ÖDÜYORSUNUZ?

    Avukat Barış: Tek yaşamanın bir avantajı olarak ve hayvansal ürünler tüketmemem sebebiyle mutfak masrafım diğer insanlara ve ailelere göre epey az diye düşünüyorum. Memleketten de birçok erzak getiriyorum. Buna rağmen en az sebze meyve ve diğer market harcamalarına aylık 500 liradan fazla harcıyorum. Zamlarla birlikte en çok dikkatimi çeken bulaşık makinesi tableti fiyatı oldu. Fiyatın çok pahalandığını görünce bir market markasının toz halindeki deterjanını almak zorunda kaldım. Sürekli kullandığım sıvı sabun neredeyse iki katına çıkmış, onu da almaktan vazgeçtim ve yerine en ucuz sıvı sabunu tercih etmek zorunda kaldım. Zeytinyağları da aynı şekilde, bunun gibi birçok temel ihtiyaç ürününden ya vazgeçmek ya da en ucuzunu bulmak zorunda kalıyorum.

    Bir avukat olarak kıyafet seçimine çok dikkat ediyorum. Takım elbise, kravat ve gömlek gibi mecburi harcamalarım oluyor. Fakat her şey gibi onlar da çok fiyatlandı. Eskilerle idare etmeye çalışıyorum. Bunun yanında bir de köpek besliyorum. Sadece mama fiyatı bir ay için 600- 700 lira civarında. Bu paraya bir ay yetecek mamayı alıyorsunuz.

    Özge Büyüktaş: Bunlar bizim evde en çok kullanılan ürünler. İki parça ürün alıyorsunuz 100 lira tutuyor, gerçekten inanılmaz. Artık zevklerimizden ödün veriyoruz, ihtiyaçlarımızı azaltmaya çalışıyoruz başka çare yok. Sekiz ay önce ilk işe girdiğimde benim aylığıma pek bir gereksinim yoktu evde. Ama şu an babam çalışıyor ve emekli, üzerine benim maaşım zor yetiyor. Bir haftaya işten çıkınca geçinmek biraz zorlaşacak. Ayrıca diyet sürecindeyim ve sağlıklı beslenmeye çalışıyorum. Ama sağlıklı besin daha pahalı. Bir süt, bir kuruyemiş, meyve, sebze, et ürünleri çok fazla artış yaşadı. Şartlar resmen sağlıksız beslenmeye itiyor bizleri. Daha kalitesiz ürünleri tercih etmek zorunda kalıyor insanlar.

    Ailemle yaşadığım için ev içi giderler için çok masrafım olmuyor. Temel ihtiyaç olmayan en önemli zevkim kitap okumak. Kağıda gelen zamlarla birlikte ortalama bir kitap 40- 50 lira oldu. Ayda dört ila beş kitap okuyorum ve bazı dergileri düzenli olarak takip ediyorum. Bu da en az 200- 250 lira ediyor. Kitapları satın almayı ve dokunarak okumayı tercih etsem de geçen gün sesli kitap uygulaması üyeliği yaptırdım. Aylık 30 lira ve daha çok kitaba ulaşabiliyorsun. Okumakla aynı değil ama alternatif yollar bulmak zorunda kalıyoruz.

    İsmail Çakır: Ben marketi sadece meyve ve temizlik ürünleri satın almak için kullanıyorum. En ucuz meyvenin fiyatı 10 lira. Pandemi nedeniyle hijyen ürünlerine de çok harcıyorum. Kolonya ve tuvalet kağıdı en sık aldığım ürünler. 2021’de 30 liraya aldığım tuvalet kağıdına bugün 60 lira ödüyorum. Herşeyin fiyatı inanılmaz arttı. İkiye hatta üçe katlandı. Neyse ki tek yaşıyorum ve şampuan deterjan vb. ürünler çok çabuk bitmiyor.

    Şu an nişanlıyım, iki üç sene önce üç temel beyaz eşyayı 10 bin liraya alabiliyorduk ama kısa zaman önce 30 bin liraya temin edebildik. Altın fiyatları çok yükseldi. Ev mobilyaları uzun ömürlü olsun, güzel olsun dedik ama sadece bir yatak odası 30 bin lira, koltuk takımı da öyle… Bugün evlenecek ve bir ev dizecek kişi 100 bin lirayı gözden çıkarmak zorunda. Maalesef bu yaşam koşullarında birikim yapmak da çok zor. Bizim de birikimimiz olmadığından kredi çektik. Bunların yanında nişanlım İstanbul’da yaşıyor. Ara ara yanına gidiyorum. Kendi aracımla, 2021 yılı ortasında köprü parası dahil 400 lira masraf ederken, zamlarla birlikte gidip gelmek 1000 lirayı buldu. Bu sebeple araba yerine otobüsle gittim en son. Benzine üst üste gelen zamlardan önce bir depo benzine 350 lira ödüyordum. Şu an 650 lira ödüyorum.

    Gizem Özçimen: İki yıldan fazladır et tüketmiyoruz. Temel gıda ihtiyaçlarımızı da genelde ucuz marketlerden ve indirimlerden faydalanarak alıyoruz. Tane ile alınabilecek ürünleri örneğin; salatalık, domates, meyve, sebze vs. tane ile alıyoruz. Bundan bir yıl önce kilo ile aldığımız patatesi bile tane ile sınırlandırmak zorunda kalıyoruz. Özellikle ped, tampon gibi hijyen ürünlerindeki KDV oranı ve zamlardan sonra olabildiğince ucuz ürünleri kullanmak zorunda kalıyoruz. Ki bunlar da genelde sağlıksız ürünler oluyor. Bir regl sürecinde kullanılan pedin fiyatının 80 lira civarı olması, şampuan, tuvalet kağıdı gibi kişisel bakım ve temizlik ürünlerinin aşırı pahalılığı bizleri ucuz, niteliksiz ürünler almaya yönlendirdi. Buna rağmen bu ürünlere aylık en az 250 lira civarı harcıyoruz.

    Kitap satın almak, dışarıda bir kahve, bira içmek son aylarda ciddi bir şekilde hayal olmaya başladı. Geçen sene 10- 15 lira aralığında olan kitap bu sene 30- 35 lira aralığında. Bununla birlikte kahve ve alkol fiyatları da geçen seneye hatta geçen aylara göre iki katı fiyatında. Dışarıda en standart mekanlarda bile bir şeyler yapmak, sosyalleşmek artık imkansız hale geldi.

    Selçuk Polat: Aylık şampuan, saç kremi ve sabun masrafımız 100 lira civarı tutuyor. Bugün en kötü çamaşır suyu bile 40 lira civarı bir tutara satılıyor. Ben ayda iki kere alıyorum, o da ortalama 80- 100 lira civarı bir şey tutuyor. Yine diğer temizlik malzemeleri aylık 250- 300 lira civarı bir para tutuyor.

    Aylık 400 lira civarı bez parası ve üç- dört öğünü geçmeyecek mamalara 100 liranın üzerinde para veriyorum. Bir bebek her gün büyüyor, iki ayda bir 400- 500 lira civarı yeni kıyafet alınması gerekiyor. Çocuğum şu an altı aylık ve daha bu uzun süre böyle gidecek. Her geçen gün her şeye müthiş zamlar geliyor. Bu da aldığım şeyin hem kalitesini hem de adetini azaltıyor.

    BİR AY İÇERİSİNDE SOSYALLEŞMEK İÇİN NE KADAR ÖDÜYORSUNUZ?

    Avukat Barış: Avukatlık serbest yürütüldüğü için gün içinde de sosyalleşme durumu çok yüksek oluyor. Öylesine bir çay, kahve içmek bile aya vurulduğunda lüks bir harcama gibi oldu. Konsere gitmek bile lüks haline geldi. Bir bilet en az 150 lira oldu. Bir kaç ayda bir ancak özel bir program yapabiliyorum.

    Özge Büyüktaş: Sinemaya gitmeyi çok severim, sık sık giderdim pandemi öncesi. Pandemi de zayıflattı tabi bu aktivitemi ama şimdilerde gitmek istediğim üç film varsa birini anca görebiliyorum. Artık eski sıklığı yok, dışarı çıksak da kahveyle falan geçiştiriyoruz çünkü dışarıda yemek yemek bile artık çok masraflı oluyor.

    Gizem Özçimen: Son iki yılda pandeminin etkisi ile birlikte sosyalleşme alanlarımızın tamamı neredeyse yok oldu. Normalleşme süreci ile birlikte esnafın kendini kalkındırmak için yaptığı zamlar elbette hepimizi etkiledi. Ama yine bir şekilde son raddeye kadar bütçemizi bir şekilde ona göre ayarlamaya çalışıyorduk. Eskiden oturup birkaç kahve, çay ya da bira içebiliyorduk şu an bunlardan sadece birini yapmaya bütçem yetiyor. Ve bir kahveye ya da biraya 30- 40 lira vermektense kendimin ya da evin bir ihtiyacını gideririm diye düşünüyorum. Çünkü bir kahve ile ped fiyatı neredeyse eşit.

    Selçuk Polat: Sosyalleşmek için şu anda hiç para harcamıyorum desem yeridir. Bütün günüm iş ve ev arasında geçiyor. Kaldı ki artı zamanım olsa sosyalleşmek için gereken asgari parayı bile artıramıyorum bütün aylığım temel ihtiyaçlara bile zor yetiyor. Bugün bir sinemaya gitmek bile 50- 60 lira olmuş, bu sadece bilet parası.

    BİR AYLIK NET KAZANCINIZLA NASIL GEÇİNİYORSUNUZ?

    Avukat Barış: Oradan kıs, buraya ver derken borçlanmadan bir ayı bitirmeye çalışıyorum. Geçinmek gerçekten hangi mesleği yaparsanız yapın çok zor hale geldi.

    Özge Büyüktaş: Daha önce de dediğim gibi ilk işe başladığımda benim maaşıma ev halkının ihtiyacı yoktu. Ama şimdi benim maaşım da yetmiyor. Zar zor geçiniyoruz. İstanbul bu haliyle yaşanması iyice zor bir şehir haline geldi. Ne trafik kaldı bir ay içinde ne dışarılarda kalabalık.

    İsmail Çakır: Evlilik arifesinde olduğumdan zorlanıyorum. Yeni zamlar da çok yüksek. Düğünden sonra da borçlarla uğraşacağız. Ne zaman rahatlarız bilemiyorum. Tam hallettik dediğimizde de yeni zamlar da gelecek tabi.

    Gizem Özçimen: Kişisel bir kazancım olmadığı için annemin aldığı maaşla geçinmeye çalışıyoruz, evin tüm masraflarını giderebiliyor, ama sosyalleşmek için hiçbir harcama yapamıyoruz.

    Selçuk Polat: Asgari ücretli olarak hem kirada oturmak hem de bebek büyütmek gerçekten çok zor. Özellikle son iki üç ayda yaşananlar, zamlar, fiyatlarla birlikte afallamış durumdayız. En sağlıklı ve kaliteli şeyi almaktansa almamak ya da mecbursa en uygununu almak zorunda kalıyoruz. Bir ayı döndürmek asgari ücretle çok zor, sadece masraflarımızı karşılayıp, evimizde oturuyoruz.

     SON BİR SÖZÜNÜZ VAR MI?

    Avukat Barış: Dört yıldır çalışıyorum buna rağmen en basit ve temel harcamalarım için bile on kez düşünüyorum. Bu şekilde yaşamak hiçbir gencin gelecek umudunun kalmamasına neden oluyor. İşsiz olmak da çok zor, bu şartlarda çalışıp geçinememek de… Umarım gelecekte daha rahat ve mutlu hayatlar yaşarız.

    Özge Büyüktaş: Ben üçüncü üniversitemi okuyorum. Elimde farklı alternatifler olsun diye okumaya devam ediyorum ama bir faydasını görmek imkansız. İstediğim yerde ve işte değilim. Bir gencin en verimli olduğu yılları işsizlik ve kötü çalışma koşullarında geçirdim ve yine işsiz kalacağım. Bu şekilde geleceğe dair umutlu hislerim yok. Umarım her geçen gün daha iyi bir güne başlayacağımız bir Türkiye’ye uyanırız.

    İsmail Çakır: 7 bin lira maaşla, kira ödemeden bile bazı şeylerden kısmaya çalışıyorum ben. Bu şartlarda asgari ücretle geçinen aileler var. Vakitleri olsa bile dışarıya çıkmak için ayıracak bütçesi kalmadı kimsenin. İşim sebebiyle sürekli kendimi geliştirmek için uğraşıyorum, daha iyi bir hayat ve kazanç sağlamak için. Ama bir yandan ben bunları yaparken, ülke şartları daha da kötüye gidiyor. Çalıştığım yer bir Alman şirketi ve bana TL üzerinden ödeme yapıyor. Her ödemeleri bir öncekinden daha az onların gözünde. Çünkü kur farkı gün geçtikçe artıyor.

    Gizem Özçimen: Varlığıma, cinsiyetime, hayatıma saygı duyulması, ekonomik kriz ve ekonomik şiddet dahil, şiddetin her türlüsünün olmadığı bir coğrafyada yaşamak isterdim.

    Selçuk Polat: Genel olarak bu ülkeyle ilgili her şeyden uzak durmaya çalışıyorum. Bütün umudumu yurtdışına çıkmak üzerine büyütüyorum. Yurtdışına çıkabilmek ve orada çalışıp, yaşamak üzerine tüm umudumu bağlamış durumdayım. Hem ekonomik hem de sosyal açıdan çok büyük kaygılarım ve korkularım var.

  • Voleybolda Doğu’dan yüksele kadın eli

    Voleybolda Doğu’dan yüksele kadın eli

    Ali Erdoğan 

    Midyat erkek voleybol takımını bir kadın antrenör çalıştırıyor. Voleybolda 2. Lig erkekler 6.grupta Play- Off mücadelesi veren Midyat Belediyespor’u bir kadın antrenör, Zozan Atakul çalıştırıyor. Antrenör Atakul antrenörlüğe başlamasını, “Voleybol oynarken kolumdan sakatlandım. Bu spordan kopamadım. Antrenörlüğe başladım. Doğu ve Güneydoğu’da erkek voleybol takımı çalıştıran tek kadın antrenörüm” diye anlattı.

    Doğu ve Güneydoğu’da erkekler voleybol takımında bir ilk’e imza atıldı. Voleybolda, erkekler 2. Lig 6. grupta mücadele eden ve şu anda birinci sırada olup, play-off yolunda emin adımlarla yürüyen Midyat Belediyespor Erkek Voleybol takımını kadın antrenör Zozan Atakul çalıştırıyor. Atakul, antrenörlüğü sayesinde Doğu’da kadına bakışta ön yargıyı da yıkmış oldu.

    Voleybola lise 6. sınıfta başlayan ancak kolundan sakatlanması nedeniyle faal sporculuğu bırakan Zozan Atakul, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nu bitirdikten sonra voleybol antrenörlüğüne başladı. Dört senedir voleybol antrenörlüğü yapan, Mardin’in Midyat ilçesinde 6 çocuklu ailenin en küçüğü olan Zozan Atakul voleybolla ilişkisi antrenörlüğe ilişkin şunları anlattı:

    ‘SPOR BİLİNCİYLE BAŞLADIK’

    “Midyat’ta öncelikle spor bilincini aşılayarak bu işe başladım. Kolum sakatlanınca voleybolu bırakıp, bu işin öğretici tarafına geçtim. Yeni nesillere öncü olmak, onları geliştirip, değiştirmek ve dönüştürmek için işe koyuldum. Fair play olgusu içinde sporcular yetiştirmeyi kendime yol belirledim. Bu nedenle Halk Eğitim Merkezi’nde çocuklara, gençlere voleybol kursu veriyorum.

    ‘ZORLUKLA KARŞILAŞTIM’

    Bu yolculuğa çıkarken büyük zorluklarla karşılaşacağım bilinciyle hareket ettim. ‘İşiniz yok mu. Kız çocuğu voleybol oynar mı?’ diye karşı çıkanlar oldu. Bugün kızlar konusunda aynı sıkıntı devam ediyor. Ama benim hedefim kadın voleybol takımı kurmak. Bu amaçla yola çıkmıştım. Bunu başarmak için sonuna kadar uğraş vereceğim.

    Midyat’ta voleybol adına en ufak bir hareket yoktu. Yıldız kız takımı kurarak yola çıktım. İlk sene grup şampiyonu olduk. Aileleri fakir olduğu ve voleyboldan da bir gelir elde edemedikleri için çocuklarını voleybol göndermediler. Esnaftan da yeterli desteği göremedik.

    HEDEFİMİZ EFELER LİGİ

    Midyat’ta voleybolu sevdirmek ve daha ileriye taşımak için Midyat Belediyespor erkek voleybol takımını çalıştırmam teklifi gelince hiç düşünmeden kabul ettim. Bölgede aktif olarak erkek takımı çalıştıran antrenör olarak 4 senedir görev yapıyorum. Şu anda sıralamada birinci durumdayız .Üç maçımız kaldı. Hedefimiz play-off’da başarılı olmak ve Voleybol Efeler Ligi’ne yükselmek.

    Bir kadının erkek takımını çalıştırması zor elbette. Ancak sporcuların hepsi bana saygı duyuyor. Bunun yanı sıra yerel halka spor bilincini aşılamak, gençlerin sporla vakit geçirmesini sağlamak da istiyorum. Bu konuda bize destek veren Midyat Belediyesi’ne ve tüm yardım yapanlara teşekkür ederim.”

    BAŞKAN, ‘ZOZAN HOCA BİR DEĞER’

    Midyat Belediyespor Kulübü Başkanı Atilla Baysal, bir kadının erkek takımını çalıştırmasından duydukları memnunluğu dile getirdi. “Zozan hoca ilçemizin yetiştirdiği bir değer. Voleybolu da çok seviyor. Düşünmeden kendisine görev teklif ettik ve kabul etti. Sporcularımızla iyi bir diyalog kurdu” diyen Başkan Baysal, ilçelerinde voleybola ilginin artmaya başladığını da memnuniyetle dile getirdi. Atilla Baysal, “Salonumuz küçük olsa da her maçta doluyor. 1. lige çıkacağımıza inanıyorum” dedi.

  • İYEV Başkanı Sarı: ‘İktidar sınıfta kaldı, 2022 muhalefetin sınavı olacak’

    İYEV Başkanı Sarı: ‘İktidar sınıfta kaldı, 2022 muhalefetin sınavı olacak’

    Sultan ÖZER

    Uzun yıllar Merkez Bankası’nda uzmanlık yapan, Müslim Sarı, 2011 yılında CHP’den İstanbul Milletvekili seçildi. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görev aldı. İş Bankası Yönetim Kurulu üyeliği de yapan Sarı, halen CHP Parti Meclisi Üyesi ve 2021 yılında kurulan İkinci Yüzyıl Enstitüsü Vakfı Başkanı.

    Ekonomist Müslim Sarı ile ekonominin geldiği noktayı, iktidarın uyguladığı ekonomi politikalarını, zamları, çıkış noktasını ve muhalefeti konuştuk.

    Müslim Bey, Türkiye’deki ekonomiye ilişkin neler söylersiniz? İktidar ne yapmak istiyor ekonomide…

    Türkiye ekonomisi zaten 2017 yılından beri sıkışmıştı. Yeni bir durum değil gelinen bu durum. 2010’lu yılların ortalarından itibaren ciddi bir sıkışma olmuştu ve bunun üzerine iki şey bindi, biri 2017 ile başlayan referandum süreci, 2018 yılındaki seçimler ve sonrasında kurulan tek adam rejimi.

    Bu, tek adam rejimi bir kopuş yarattı ekonomide. Çünkü ekonomide en önemli şey güven. Sermaye bir ülkeye yatırım yaptığında, yatırımların sonuçlarını alabileceğini düşünür. Oyunun kurallarının öngörülebilir olmasını bekler. Oyunun kuralları değişir, güven sarsılırsa ekonomideki sıkışma katlanarak devam eder. Birinci kırılma bu oldu, yani tıkanmanın üzerine gelen rejim değişikliğinin yarattığı sorunlar.

    SERMAYE YATIRIM İÇİN GÜVEN İSTER

    İkinci olarak da tek adam rejimini yöneten kişinin inatlaşması. Ekonomi biliminin temel kurallarını yok sayması, ideolojik bazı angajmanlariçine girmesi faiz konusundaki düşünceleri… Bu,Türkiye’yi hızla iflasa doğru sürüklüyor.

    Türkiye dünyadan fişi çekti. ABD Başkanı Biden 2020 yılının Kasım ayında iktidara geldi ve Amerika 2021 yılında yeni bir paradigmaya girdi.

    Hükümet de iktidarda kalabilmek için bu küresel dünyanın yeni paradigmasınıniçine girmeye çalıştı? Onun için kendini ‘Bizim yerimiz batıda’ diye tanımladı. Yeni bir Merkez Bankası başkanı atadı,  Berat Albayrak’ı gönderdi yerine yeni bir bakan atadı? Yeniden faiz yükseltilerek piyasaya güven verildi. O zaman bir kısım iyileşme olmuştu hatırlarsınız.

    Hükümet Dünya ile yeniden eklemlenmek ve o paradigmanın içine girebilmek, yeniden kaynak girişini garanti etmek için böyle bir karar aldı. Böylece 2023 seçimlerini atlatmayı düşünüyordu.

    AKP’NİN ÇÖKEN STRATEJİSİ

    Haziran’da da Biden hükümeti ile görüştü? Orada neler oldu, bir anlaşma oldu mu tam belli olmadı. Bu yılın sonuna geldiğimizde böyle bir anlaşmanın artık olamayacağı ortaya çıktı. Yani Türkiye’desıcak para dediğimiz finansal kaynaklar sağlama, ekonominin çarklarını sürdürerek insanların psikolojik ve iktisadi olarak rahatlayabilecekleri bir sonuç elde etmek ve bu rahatlıkla seçime gitme stratejisi çöktü AKP’nin. Bunun üzerine içeri döndü, çok sıkışmıştı?

    Sonra birileri gitti, (Tabi bunları farazi söylüyorum) ‘Sayın Cumhurbaşkanım siz faiz konusunda geri adım atamazsınız artık, çünkü çok angaje oldunuz. Ama faizi yükseltmeniz gerekmeyen bir ekonomik model var aslında. Model şu: döviz kurunu bırakalım, ulusal para değer kaybetsin,böyleçe ihracat ucuzlayacağı için rekabetçi kur üzerinden ihracatımız patlasın. İhracatımız artınca bu ihracat bedelleri yurda gelecek, zaten o yurda geldiğinde döviz bollaşacak, hem cari işlemler açığı kapanacak hem de döviz fiyatları aşağıya düşecek. Geçiş döneminde fiyatlar yükselebilir, döviz patlayabilir, olsun önemli değil. Enflasyonu, hayat pahalılığını bırakalım artsın, maaş, ücret artışı enflasyon ölçüsünde olur,  insanları idare eder, bu süreci böyle geçiştiririz. Böylece faizi artırmamış olursunuz’ dediler.  ‘Alın size bir model’dediler. Tayyip Erdoğan da bunu kabul etti. Çünkü işine geldi?

    Yani bu model, arkası önü düşünülerek planlanmış, Türkiye’nin son 10 yılı, 20 yılında uygulanacak bir model diye değerlendirilmedi. Tamamen minareye göre kılıf hazırlandı.

    Bu model uygulandı, sonra ne oldu? Tabii işler çığırından çıktı, döviz kuru, Euro, Dolar yükseldi. Bu sefer iş iyice çığırından çıktı; hemen dövize çevrilebilir mevduat sistemi getirdiler. ‘Kur korumalı TL hesapları açılsın’ dediler.

    İnsanlara da döviz tevdiat hesaplarını bozdurup, TL hesabı açtırmaları çağrısı yaptılar. (ki 150 milyar dolar Türkiye’de gerçek kişinin döviz tevdiat hesabı) ‘Böylece bir süre idare eder, zaman kazanırız’ diye düşündüler, çün90 gün vadeli olacaktı bu hesap. 21 Aralık’ta başladı; 21 Mart’ta bitecek. ‘Zaman kazanırız’ deyip bu sisteme geçtiler.

    Sisteme de çok giriş olmadı galiba…

    Şöyle, yaklaşık 107 milyar en son rakam, biraz daha artmıştır şimdi, 184 milyar liralık hesap açıldı. Ama insanlar döviz hesaplarını bozdurup TL hesabı açmadılar, TL hesaplarını buna çevirdiler.

    Ne oldu, döviz kuru aşağıya düştü. Peki insanlar döviz tevdiat hesaplarını değiştirmediler ise ne oldu da döviz kuru düştü. 18’den 11 liraya. Çünkü arkadan Merkez Bankası döviz sattı. Bunu söylemediler. 8 milyar dolar kadar doğrudan müdahale ile 9 milyar dolar da dolambaçlı yollardan toplam 17 milyar dolarlık döviz satışı yaparak müdahale edildi piyasaya. Ve onun sayesinde bir miktar dövizi tutabildiler. Ama sonunda yeniden kur yukarıya doğru çıktı ve bugünlere geldik.

    Bu çare olur mu, sürdürülebilir mi?

    Hayır. Şöyle düşün, sen mudisin, gittin bir bankaya. 10 bin TL hesabı açtırdın. Faiz kaç yüzde 17, vaden ne zaman dolacak, Mart’ta. Sana diyor ki devlet, ‘Mart ayı geldiğinde senin parayı yatırdığın zaman ki kura ve vadenin sonundaki kura bakacağım. İkisi arasındaki farkı ve bir de sana faiz veriyorum. Yüzde 17’nin üç aylığı diyelim ki yüzde 3 olsun, o yüzde 3 ya da yüzde 4’ün üzerinde ise o kur sana bunun parasını vereceğim. Değil ise faizini alacaksın.’ Bu şekilde 110 milyar dolarlık hesap açıldı.

    Şimdi sen mudisin, vadenin sonuna gittiğinde, dövizin yüksek olmasını mı istersin?

    Yüksek olmasını isterim elbette

    Beklentiler bu şekilde olduğunda döviz kuru aşağıya gelir mi? Gelmez. Döviz kuru nereye kadar burada tutulacak, Mart’a kadar. Hükümet Mart’a kadar zaman kazanmayı hedefliyor bu kur sistemi ile…

    Peki döviz kuru yüksek, TL düşük. Dolayısıyla Türkiye, yatırım yapmak isteyen yabancılar için uygun bir ortam değil mi? Sermaye için daha cazip bir ortam değil mi?

    Daha cazip ama güven yok. Ekonomide güven bozulunca sen istediğin kadar yatırımı cazip hale getir. Bir yatırımcı parayı getirmek için iki şeye bakar.

    Bir, ‘bu parayı götürdüğümde sermayeyi sistem garanti ediyor mu?’ İki, ‘ne kadar üzerine bana veriyor.’

    İktidar, ‘bu parayı getir, ben sana çok para vereceğim’ diyor ama anaparayı çıkaramayabilirsin. Oyunun kuralları sürekli değişiyor. Kimse önünü göremiyor. Güven yok. Türkiye’ye para getirdiğinde sermayeyi kediye yüklüyorsun. Hiçbir yatırımcı bunu göze almaz.

    Bu koşulları sen ne kadar cazip tutarsan tut, bir ülkede demokrasi yoksa, hukuk yoksa insanlar önlerini göremiyorsa, o ülkede yatırım yapılmaz. Türkiye’nin en büyük sorunu bu.

    O yüzden diyorum ya cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçtikten sonra koptu birinci ayak. 2010’lu yılların ortalarından beri bir ekonomik tıkanma vardı ama üzerine ucube rejim, üzerine de faiz inadı gelince bu noktaya geldi.

    Bundan çıkışın bir yolu var mı?

    Türkiye’de çıkışın iki yolu var. Ya ekonomi biliminin, faiz, kur, enflasyon arasındaki yüzlerce yıldır sınanmış, denenmiş kurallarına geri dönülecek, ya da hükümet erken seçime gidecek; hükümet değişecek ve bunu yapan bir iktidar gelecek. Başka bir seçenek yok.

    Ha, bu hükümete seçimlere kadar götürecek alanı açar mı, ben çok mümkün görmüyorum. Ama seçimlere kadar idare edilse bile bu model Türkiye’yi kurtarmaz.

    İnsanların sokağa çıkması da engelleniyor, tehdit ediliyor…

    Demokratik ülkelerde,barışçıl olmak kaydıyla sokak gösterileri anayasal hak. ‘Sokağa çıkmayın, doğru değil’ diye sopa göstermek otokratik rejimlerde olur. Barışçıl olmak kaydıyla sokaklarda insanlar tepkilerini dile getirebilirler. Korkutmak doğru değil.

    Sokak niye kullanılır? Meşru zeminler ve meşru kurumlar (sokak gayri meşrudur demek istemiyorum) işlevini yitirdiği zaman.

    Parlamento, hukuk, demokrasi bihakkın çalışsa, siyasal partiler, parti içi demokrasiler bihakkın çalışsa bütün kurumlar, yargı, yasama, yürütme iyi çalışsa sokağa gerek olmayacak.

    Aslında sokaklar bir sibop. Bazen bu kurumlar toplumsal gelişmelere karşı yetersiz kalabilir. O zaman insanlar dönüp kendilerini sokakta ifade edebilirler. En demokratik haklarıdır bu.

    Aslında iktidarların da bu sokaktan yükselen seslerden ders almaları gerekmiyor mu?

    Ders çıkarması lazım. Esasen iktidarların sokakları da bir sibop olarak kullanması gerekir. Eğer siz sokakları cendere altına alırsanız, burada bir enerji biriktiriyorsunuz. Hükümetler için daha tehlikelidir. Bırakın insanlar enerjilerini boşaltsınlar. Sokakları zapturapt altına almak en başta onu yasaklayana, hükümete zarar verir. Çünkü enerji birikiyor sürekli, o enerji patladığında nereye gideceği belli olmaz.

    Çok uzun süredir iktidar muhalefet gibi davranıyor. Sanki 20 yıldır kendileri iktidarda değil gibi. Muhalefet ise çok da yeterli değil… Siz ne dersiniz?

    Bu yorum bence abartılı. Şuradan anlıyoruz, bugün AKP artı MHP ittifakının karşısında olan kitleler, yanında olandan fazla.

    MUHALEFET BLOKUNUN ORTAK BİR AKILLA YÖNETİLMESİ LAZIM

    Ama bir araya gelemiyorlar…

    Evet, nesnel bir gerçeklik olarak Türkiye’de yeni bir iktidar arayışının koşulları var. Ama bu koşullar var diye otomatik olarak iktidar değişmeyecek. Öznel koşulların da nesnel koşullarla beraber, birarada olması lazım. Kadro, parti, liderlik, örgütlenme, ideoloji, politik duruşlar…Muhalefet dağınık henüz. Tamam kitle olarak çoğunlukta, ama dağınık. Muhalefet blokunun bir stratejik akılla yönetilmesi lazım.

    Ben bunu en az yüzde 60 görüyorum. Burada seküler Türk milliyetçileri var, muhafazakar, mütedeyyin kitle var, sosyal demokratlar var, Kürt hareketi var. Bütün bunların hepsi, yani AKP’nin karşısında pozisyon alanlar en az yüzde 60. Ama bunun fay hatları var. Türk –Kürt fay hattı. Mesela Alevi- Sünni fay hattı, Muhafazakar-Laik fay hattı var. Bu fay hatlarının doğru yönetilmesi lazım. Bir stratejik akılla yönetilmesi lazım. Muhalefet bunu başarırsa iktidar olur.

    Şunu demek istiyorum, 2021 yılı iktidarın sınavıydı kaybetti. 2022 yılı da muhalefetin sınavı olacak.

    Burada da İYEV gibi düşünce kuruluşlarına mı ihtiyaç var?

    Evet, biz bu stratejik akla katkı sağlamak istiyoruz bir boyutuyla da.

    İKİ SEÇİMİN KADERİ BİRBİRİNE BAĞLI

    Muhalefetin sınavı ne peki?

    Türkiye’nin yeni siyasal iktidarını, bu fay hatlarını gidererek iktidar karşısında en çok oyu alan ittifakları nasıl kuracak, buna en uygun Cumhurbaşkanı adayını nasıl çıkartacak. Onun profili nedir? Bunu topluma nasıl kabul ettirecek, hangi iletişim stratejilerini kullanacak. Bu da muhalefetin sınavı.

    İktidar 2021’de sınavda kaldı, muhalefet 2022’de bu sınavı geçerse, 2023’de merkezde yeni bir iktidar kurabiliriz. 2024’de de yerelde yeni bir iktidar kurabiliriz. İki seçimin kaderi birbirine bağlı. 2025’de de rejimi değiştirebiliriz, yani yeniden parlamenter sisteme dönebiliriz. Bir geçiş dönemine girdik, sonra da cumhuriyetin yeni yüzyılı…

    Cumhurbaşkanı adayı olarak Kılıçdaroğlu’nun adı da geçiyor… Siz ne diyorsunuz bu konuda?

    Şöyle, bence ihtiyacı doğru tanımlamak lazım. Biraz önce nesnel gerçeklik koyduk. Bu nesnel gerçekliğe en uygun kişi nasıl bir kişi, yani isimlerden bağımsız olarak nasıl bir protip? Bir defa rejim değişikliğini garanti edecek bir cumhurbaşkanı adayı. Yani biz sadece Tayyip Erdoğan’ı yenmeyi düşünmüyoruz, rejimi de değiştirmeyi düşünüyoruz. Dolayısıyla gelecek kişi bunu vaat etmeli. Bir, ‘ben geleceğim, rejimi değiştirip, görevi iade edeceğim’ diyebilmeli. İki, belirli süre tanımı ile bunu yapacağını söylemeli. İki yıl, üç yıl, 5 yıl neyse. Üç, belirli bir programla gelmeli. Yeni hukuk düzeni tasarlanmalı. Türkiye’nin normalleşme süreci. Dört, mutabakatla gelmeli. Yani herhangi bir partinin adayı değil, bütün bu yapının, mutabakatın adayı gibi gelmeli. Beş, bir model ile gelmeli.

    Yani tek adama karşı çok adam. Tek kişinin yönetimine karşı ortak akıl. Bu modeli kurduğumuzda, bu modele uygun cumhurbaşkanını da seçip çıkartacağız. 2022 yılı bunun test yılı olacak işte. Kişi tartışmasından ziyade model ne olmalı ve bu modele kim uyar… Dönüp bakacağız sonra, bu modele kim uyar?

    Peki umut görüyor musunuz?

    Kesinlikle. Ben temkinli iyimserim. İyimserim, çünkü koşullar hazır. Temkinliyim çünkü vereceğimiz sınavlar var.

  • Engellilerin Tüketici Hakları Manifestosu açıklandı

    Engellilerin Tüketici Hakları Manifestosu açıklandı

    Türkiye’de engelli ve tüketici hakları alanında çalışan sivil toplum örgütlerinin 21-22-23 Ocak tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirdiği “Engellilerin Tüketici Hakları Çalıştayı” sonucunda oluşturulan manifestoyu, Anemon Otel’de düzenlenen basın toplantısında Proje Koordinatörü Coşkun Gök okudu.

    Gök, manifestoda yer alan 17 maddeyi şöyle sıraladı:

    “1-Birer tüketici olan engellilerin temel ihtiyaçlarının karşılanması için yoksulluğa savaş açılmalıdır.

    Yoksulluğun azaltılması politikasında engellilerin homojen bir toplam olmadığı kesişimsel durumların olduğu ve bu kesişimsel durumların çoklu ayrımcılıklara neden olduğu gözardı edilmemelidir. Bu amaçla engelli kadınlar, engelli LGBTİ+’lar, engelli göçmen ve mülteciler, engelli çocuklar, engelli yaşlılar gibi kesimlere özgü politikalar planlanmalıdır.

    2-5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanunda ve 6502 sayılı Tüketicinin korunması Kanunda engellilerin tüketici hakları kavramsal ve içerik olarak yer almalıdır.

    3-6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda engellilerin ihtiyaç ve hak sahibi bireyler olduğuna yer verilmelidir.

    4-Sağlık insan yaşamı için temel haktır. Engelli bireylerin engelliliğe bağlı birçok kronik hastalığı bulunmaktadır ve bundan dolayı sağlık hizmetlerine, ilaç ve ekipmanlara ulaşabilmek engelliler için yaşamsal bir konudur.

    Bunun için;

    •Engelli bireylerin sürekli kullanmak zorunda oldukları ilaçların ücretsiz, katkı payı alınmadan ve gecikmeler yaşanmadan tedarik edilmesi için özel politikalar oluşturulmalı ve bu politikalar eksiksiz uygulanmalıdır.

    •Ortoz-protezlerin, diğer destekleyici ekipmanların, bunların eklenti parçalarının ve tamirlerinin karşılanması devlet tarafından karşılıksız üstlenilmelidir.

    •Engelli bireylerin kullanmak zorunda kaldıkları destekleyici ekipmanların tamir ve bakımları için süreler belirlenmeli ve bu süreçte yerine geçici kullanılacak ekipmanlar verilmelidir.

    •Engelli kadınların koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerine erişimleri ve mahremiyet hakları korunmalıdır.

    5- Hiç kimsenin geride kalmaması için bütün yaşlarda ve konularda engelli bireylerin eğitim hakkına erişimleri güvence altına alınmalıdır.

    Bunun için;

    •Kreş sürecinden başlamak üzere üniversite dönemini de kapsayacak şekilde eğitim materyalleri her engel grubuna özgülenerek erişilebilir hale getirilmelidir.

    •Eğitim mekanları ortopedik ve görme engelliler, Serebral Palsili ve hareket için özel gereksinim duyan diğer engelli çocuklara özgülenmiş ve erişilebilir mekân ve araç düzenlemesi yapılmalıdır.

    •Çölyak, diyabet, obezite, PKU, kistik fibrozis vb. özel beslenme gereksinimi olan çocuklar için okul kantinlerinde gıda sağlanmalıdır.

    •Okullarda Spina Bifidalı öğrencilerin idrar torbalarının boşaltılacağı özel bölmeler/odalar oluşturulmalıdır.

    6-Görme engelli bireylerin web sitelerinden etkin şekilde faydalanabilmeleri için gerekli olan ekran okuyucu, ekran büyütücü, renk tanıma vb. ekipman ve uygulamaların karşılanması konusunda destekler sağlanmalıdır.

    7-Mal ve hizmetlerin satış sözleşmeleri, kullanma kılavuzları, ürünlerin kullanıma yönelik mekanik ve dijital donanımları kabartma veya seslendirmeli olarak tasarlanmalıdır

    8-Ambalajlı ürünlerin üzerlerindeki bilgiler kabartmalı veya sesli betimlemeye yönlendirici düzenlemelerle erişilebilir hale getirilmelidir.

    9-Müzelerde, sergilenen eşyaların replikaları ve sesli betimlemeleri görme engellilerin kullanımına yönelik olarak hazırlanmalıdır.

    10-Sinema filmleri ve tiyatrolarda sesli betimleme ve işaret dili çeviri yapılmalıdır.

    11-Kamu ihale kanunundaki ihale şartlarına satın alınan mal ve hizmetin erişilebilir olması zorunluluğu konulmalıdır.

    12-Albinoların (Albinizm) sürekli kullanmak zorunda oldukları güneş kremi devlet tarafından karşılanmalıdır.

    13-Fenilketonüri (PKU) bireylerin proteinsiz çölyaklıların glutensiz besin ihtiyaçları için devlet tarafından teşvikler ve kota uygulamaları hayata geçirilmeli, bu gıdaların fiyatları benzerleriyle aynı düzeye indirilmelidir.

    14-Spina Bifida ihtimalini azaltmak için hamilelik düşüncesi olan kadınlara Folik asitler ücretsiz karşılanmalıdır.

    15-Kısa sürede tüketilen yağ, süt, et, yufka, balık vb. gıda maddelerinin son kullanım tarihleri, içerikleri, markaları vb. bilgilerin erişilebilir olması sağlanmalıdır.

    16-Kamu spotları ve reklamlarda işaret dili tercüme yapılmalıdır

    17-Engelli bireylerin engelliliğinin ön plana çıkarılmadan reklam filmlerinde rol alması sağlanmalıdır.

  • ‘Boşanmanın en temel nedeni evlilik’

    ‘Boşanmanın en temel nedeni evlilik’

    Nurettin Öztatar

    Özlem Durmaz tarafından kaleme alınan “Kadınlar İçin Boşanma Rehberi” adlı kitap Ütopya Yayınları’ndan çıktı. Çeşitli nedenlerle boşanmak isteyen kadınların yaşadığı süreci anlatan kitapta, boşanma sürecinde yapılabilecek hukuki süreçler ile kadınların bu süreçte psikolojik açıdan neler yapabilecekleri de ele alınıyor.

    Kitabın ilk bölümü, yedi kadının evlilik süreçlerini ve boşanmalarına neden olan sorunları anlattıkları “Şiddet Sarmalında Büyüyen, Evlenen, Boşanan Kadınlar Anlatıyor” başlığını taşıyor. Bu bölümde yaşadıkları zorlukları anlatan kadınlar, başta şiddet olmak üzere, yok sayılma, dikkate alınmama gibi boşanmak istemelerine neden olan sorunları da dile getiriyor. Kitapta kadınlar ayrıca, boşandıktan sonra yaşamlarında nasıl değişiklikler olduğunu da aktarıyorlar.

    “Şiddet/Boşanma ve Benzeri Hukuki Süreçler Hakkında Bilmemiz Gerekenler” başlıklı bölümde ağırlıklı olarak, “Kadına Yönelik Erkek Şiddeti Nedir?”, “Şiddet Biçimleri”, “Şiddete Uğradığınızda Neler Yapabilirsiniz?” sorularına da yanıt aranıyor. Ayrıca, başvuru süreçleri, nafaka sorunu, velayet, sığınak gibi konularda neler yapılabileceğine de yer veriliyor.

    Kitabın “Psikolojik İlk Yardım” başlıklı son bölümünde yer alan alt başlıklar ise şöyle:

    -İlişkide Sınırlarınız İhlal Ediliyorsa

    -Romantik Aşk ve Romantik İmgeler

    -Çocukluk, Bağlanma ve Romantik İlişkiler

    -Aşka Yönelik Gerçekçi Olmayan İnançlar, Mitler, Varsayımlar

    -Birliktelik/Evlilik/Ayrılık/Boşanma

    -Eş/Partner Şiddetine Karşı Bilgilendirici Soru ve Cevaplar

    -Eş/Partner Şiddeti Kimleri Daha Fazla Etkiler?

    -Eş/Partner Şiddetinin Nedenleri ve Risk Faktörleri

    -Kadına Yönelik Şiddeti Destekleyen Yanlış Norm ve Anlayışlar Nelerdir?

    -Kadınlar Şiddetten Nasıl Etkileniyor?

    -Kadınlar Şiddete Maruz Bırakıldıkları Eş/Partner İlişkilerinden Neden Çıkamıyor?

    -Şiddet Sarmalına Karşı Neler Yapılabilir?

    YEDİ KADIN ANLATIYOR

    Kitabın yazarı Özlem Durmaz, kendi boşanma sürecinde, kendisine sık sık sorduğu bir soruya cevap ararken kitabı yazmaya karar verdiğini anlattı. “Eğitimli, şehirde yaşayan bir kadın olarak boşanırken bunca sorun, sıkıntı, baskı yaşıyorsam Ardahan’daki, Rize’nin köyündeki, Isparta’daki eğitimsiz kadın neler yaşıyordur” diye kendine sorduğunu söyleyen Durmaz, kadınlara, yaşadıklarının kişisel olmadığını göstermek istediğini ifade etti.

    Boşanmanın en temel nedeninin evlilik olduğuna dikkat çeken Özlem Durmaz, “Evlilikte kadınların bazıları neredeyse tutsak alınmış haldeler. Büyük çoğunluğumuz ise ucuz iş gücü olarak ciddi anlamda sömürülüyor. Kafalarını sokacakları bir çatı, üstlerine giyecekleri birkaç kıyafet ve karın tokluğuna 7/24 çalıştırılıyorlar. Takdir görmedikleri gibi bir de hakaret, şiddet…” dedi.

    Durmaz’ın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

    ‘KADINLARIN YAŞADIKLARI KİŞİSEL DEĞİL’

    Boşanmanın kadınlar için zor bir süreç olduğu biliniyor. Gerek toplumsal baskılar, gerekse sosyo-kültürel ortam nedeniyle kadınlar genel olarak bırakalım boşanmayı, bunu ifade etmekten bile çekinebiliyor çoğu zaman. Kitabınızda bu baskılara rağmen boşanabilmiş kadınların hikâyelerine yer veriyorsunuz. Öncelikle bu çalışmayı yapma fikrinin kaynağını açıklayabilir misiniz?

    Kitabı kendi boşanma sürecimde, kendime sık sık sorduğum bir soruya cevap ararken yazmaya karar verdim; ben Alevi kültüründen gelmiş, eğitimli, şehirde yaşayan bir kadınken boşanırken bunca sorun, sıkıntı, baskı yaşıyorsam Ardahan’daki, Rize’nin köyündeki, Isparta’daki eğitimsiz kadın neler yaşıyordur?

    İlerleyen zamanlarda boşanmış ya da boşanmayı düşünen birçok kadına bu soruyu sordum. Aldığım cevaplar beni çok şaşırttı, çünkü koşullarımız değişse de bize uygulanan sevgili/eş şiddeti; toplumsal, ailevi baskı çok da değişmiyormuş. Sağ olsun resmi kurumlar neredeyse her ilde ve her ilçede aynı ölçüde kadınlara yapılanlara karşı duyarsız! Resmi kurumlar bu anlamda gayet eşitlikçi yani!

    Çok benzer muamelelere maruz kalıyoruz, çok benzer hakaretler duyuyoruz. Çok ilginç değil mi, kadınlara söylenen sözler neredeyse aynı. Sanki birileri erkeklerin eline bir kâğıt tutuşturmuş ve şu hakaretleri edin demiş gibi… ‘Hastasın sen. Tedavi ol! Sen de kadın mısın? Bütün gün evde ne yapıyorsun ki? Sen anlamazsın! Senden karı mı olur?’ Biz de sanıyoruz ki bunları sadece biz duyuyoruz. Sadece bizim anne, babamız, akrabalarımız bizi boşanırken yalnız bırakıyor. Kolluk güçleri sadece bize öğüt verip gerisin geri, belki de katilimiz olacak adamlara yolluyor. Yaşananlar çok genel ve kadınlara yapılanlar sistematik.

    BOŞANMA SÜRECİNDE SİSİN İÇİNDE BİR IŞIK OLABİLİR DİYE…

    Kadınlara, yaşadıklarının kişisel olmadığını göstermek istedim. Köyde, kentte; eğitimli, eğitimsiz; Alevi, Şafi olmamızın durumu çok da değiştirmediğini göstermek istedim. Farklılıklar var ama çok büyük değil. Kadınların bunu görmesini, olanlar için kendilerini suçlamaları bırakmalarını istedim. Aynı zamanda bu zor dönemde çözümlerin de olabileceğini anlatmaya çalıştım. Boşanırken koca bir sis bulutu ve gürültünün içinde bazen gözümüzün önündeki çözümleri bile göremez hale gelebiliyoruz. Bu sebeple kadınların başka kadınların boşanma deneyimlerini okurken, boşanma sürecinde yürüyeceği yolları da görmelerini, sisin içinde bir ışık olabileceğini fark etmelerini istedim.

    Boşanma nedenlerine ilişkin genel bir değerlendirme yapabilir misiniz?

    Boşanmanın en temel nedeni, evlilik. Doğru ve güzel bir uygulama değil. Kurum neticede. Kurumlarda illa bir ast, bir de üst vardır. Ataerkil düzende el mahkum, ast olan kadın oluyor.

    Evlilikte kadınların bazıları neredeyse tutsak alınmış haldeler. Büyük çoğunluğumuz ise ucuz iş gücü olarak ciddi anlamda sömürülüyor. Kafalarını sokacakları bir çatı, üstlerine giyecekleri birkaç kıyafet ve karın tokluğuna 7/24 çalıştırılıyorlar. Takdir görmedikleri gibi bir de hakaret, şiddet…

    Severek, isteyerek evlendik diyelim, bu sefer de imzadan sonra ilişki değişmeye başlıyor. Kadının eskisinden daha farklı davranması bekleniyor. Evli kadının bir ağırlığı olacak, her şeye dikkate edecek, sınırları aşmayacak… Kadın, kendinden beklenileni yapmaya çalıştıkça aşağılanmaya başlıyor; ‘İyice saldın kendini. Amma beceriksizsin! Eskiden bu kadar da … değildin sen!’ Alanı daraltılan kadın, o alanda bocalıyor, panikliyor. Zamanla kendisine biçilen role giriyor; role girdikçe şiddet, aşağılama daha da artıyor. Tam bir kısır döngü!

    EVLİLİK KADINI YALNIZLAŞTIRIYOR, KENDİNE AİT BİR ALAN BIRAKILMIYOR

    Evlendikten sonra yalnızlaştırılıyor kadın. Ailesiyle, arkadaşlarıyla görüşmesi engelleniyor. Kendine ait bir alan bırakılmıyor. Hayatı; ev, çocuklar, koca ve çalışırsa işten ibaret. Dışarıya çıkıp, bir arkadaşıyla görüşmesine, yalnız alışverişe çıkmasına, bir kafede bir fincan kahve içmesine bile çok büyük bir olaymış gibi bakılıyor. Kadın için konuşmak, dertleşmek çok önemli çünkü kadın ancak konuşarak yolunu bulabiliyor. Kadın yalnızlaştırılmışsa yolda kayboluyor, suskunluğu artıyor, kendini kapatıyor.

    Çalışıyorsa elinden parası, maaş kartı alınabiliyor. Maaşından kadına harçlık veriliyor, üstelik o azıcık harçlığı nereye harcadığı da sorgulanarak.

    Cinsel olarak da mutlu değil ki kadın. Kadının cinsel tatmini çok önemli bir konu değil koca ya da sevgili açısından, olsa da olur olmasa da. Hatta olursa, nasıl öğrendin sorusu da gündeme gelebiliyor.

    Çocuğa hazır olup olmadığı sorgulanmadan, evlenir evlenmez kadından çocuk yapması bekleniliyor. Çocuk olsa dert, olmasa dert!

    Kadın bunca şeye niye katlansın? Kadının biraz parası veya işi olsa ya da ona destek olan bir ailesi, ona arka çıkacak kanunlar, kurumlar; kadınlar bu evliliklerde zaten kalmayacaklar. Mecbur hissettikleri için, çareleri ve gidebilecek bir yerleri olmadığı için bu evliliklere katlanıyorlar.

    Boşanmak isteyen kadınların yaşadığı zorluklar nelerdir?

    Zorluklar arasında neler yok ki! Aileler, kocalar/sevgililer, çevre, devletin kurumları sanki güç birliği etmişler kadınlar boşanamasın diye. Kadın kime derdini anlatsa, kimden yardım istese kapı, duvar! Çoğu zaman verilen birkaç öğüt, okunan birkaç gazelle kadınlar, işkence hanelerine gerisin geri yollanıyorlar. ‘Kim yaşamadı ki bunları? Herkes dayak yiyor? Aman bu laflarda ne var, herkese söyleniyor. Erkek bu, yapar. Çocukların var, onları babasız mı büyüteceksin? Düzelir, biraz zaman geçsin değişir.’ Adam seni bıçakla kovalamıştır, can havliyle karakola sığınırsın, ‘Amma büyütüyorsun, ölmemişsin ya’ olur yanıt. Tüm gücünü toplar mahkemeye gidersin, ‘Biraz daha zaman veriyorum, iyice düşün’ denir. Kime gidelim, nereye anlatalım derdimizi? Biz bu ülkede kaderlerimize ter edilmiş haldeyiz.

    ‘KADINLAR BÜYÜK MÜCADELELER VEREREK BOŞANABİLMİŞLER’

    Görüştüğünüz kadınların sorunlu evlilikten kurtulmaları, sonraki yaşamlarını nasıl etkilemiş? Kadınların boşandıktan sonra duyguları neler?

    Hani suyun altına uzun süre bastırılırsınız, boğulursunuz, tam her şey bitti deyip bir anda kurtulup su yüzüne çıkıp derin bir nefes alırsınız ya, işte öyle! Kendilerini boğan evliliklerden kurtulabilen kadınlar tam anlamıyla nefes alıyorlar.

    Kitaptaki kadınlar, gerçekten büyük mücadeleler vererek boşanabilmişler. Kocalarından ayrılmak neredeyse kadınların tamamında büyük bir rahatlama, ferahlama ve huzur hissettirmiş. Hayata, kendilerine bakışları değişmiş. Birey olduklarını, onların da bir hayatları olduğunu hatırlamışlar. Çoğunun boşandıktan sonraki hayatlarında da özellikle ekonomik sorunlar, toplumsal baskılar olmasına rağmen tercihlerinin ve mücadelelerinin doğruluklarından eminler, olanlardan pişman değiller ve artık kendilerini de suçlamıyorlar ve tamamı kendilerini yeni hayatlarında, mutlu olarak tanımlıyor.

    Kitabınızda, kadınların başvurabilecekleri kurum ve mercilere ilgili de bilgi veriyorsunuz. Genel olarak yasal süreçler ve yapılabileceklere ilişkin yeterince bilgi sahibi olamamak kadınların kararlarını nasıl etkiliyor?

    Elbette olumsuz etkiliyor. Gerçi bilgi sahibi olmaları da yeterli değil ki! Bilgi sahibi olacaksın, o bilgiyi kurum ve mercilerin uygulaması için inatçı olacaksın. Çok sağlam bir iraden olacak ki başvurduğun yerlerde sana söylenenlere, ima edilenlere aldırmadan yoluna devam edebilesin.

    İşimiz zor ama imkânsız değil. Bir kere artık kadın dayanışması daha yaygın ve kitlesel. Kadınlar, kendilerine yardım edebilecek birçok kadın için mücadele veren sivil toplum örgütüne kolayca ulaşabilir; destek, yardım alabilir. Bu bile o kadar kıymetli ki!

  • Sanayide üç gün hayat duracak

    Sanayide üç gün hayat duracak

    Sultan Özer

    Ankara ve tüm Türkiye’de sanayi bölgelerine üç gün elektrik verilmeyecek, üretim durdurulacak. Pandemi döneminde yapılmayan üretimin durdurulmasına, İran-Türkiye arasındaki doğalgaz alımında yaşanan sıkıntı neden oldu.

    Yaşanacak elektrik kesintisi, sanayicilere Ankara Sanayi Odası (ASO) tarafından bildirildi. ASO tarafından Organize Sanayi Bölgelerine gönderilen yazıyla görüldü ki, Türkiye-İran arasında doğalgaz tedarik sıkıntısı var ve bu da sanayi bölgelerine üç günlük elektrik kesintisi ile çözülmeye çalışılacak.

    Edinilen bilgilere göre elektrik kesintisi sadece Ankara’daki organize sanayi bölgelerinde yaşanmayacak, tüm Türkiye’de gerçekleşecek. Türkiye’de sanayide bölge bölge üçer günlük elektrik kesintisi yaşanacak, üretimde ısrar edilmesi halinde, tüm bölgelerde tam elektrik kesintisine gidilecek.

    Ankara Sanayi Odası’ndan organize sanayi bölgelerine gönderilen yazıda, önümüzdeki Çarşamba, Perşembe ve Cuma günleri, tam gün üretimin durdurulacağı, elektrik tüketiminin sadece idari, bakım onarım, montaj amaçlı kullanılabileceği, bunun dışında üretimde ısrar edilmesi halinde tüm bölgenin elektriğinin kesileceği uyarısı yapıldı.

    Ankara’da 1. Organize Sanayi Bölgesi’ne Ankara Sanayi Odası tarafından gönderilen, “önemli” başlıklı yazı ile doğalgaz kombine çevrim santrallerine gaz kısıntısı uygulanacağı, bunun da elektrik tedariğinde aksamamalara yol açacağı belirtildi.

    SANAYİYE ÜÇ GÜN ELEKTRİK YOK

    Elektrik kısıntısının Çarşamba, Perşembe ve Cuma günleri, tüm gün boyunca uygulanacak olup, sözkonusu zaman dilimlerinde üretim amaçlı elektrik enerjisi kullanılmayacağı vurgulanan yazı şöyle:

    “Türkiye Elektrik İletim A. Ş. tarafından şifahen verilen bilgi ve yönergeler doğrultusunda aşağıda belirtilen saatler arasında bölgemize, dolayısıyla tüm üyelerimize elektrik kısıntısı uygulanacaktır.

    Çarşamba 26.01.2022 00:00- 23:59 (Tüm gün boyunca)

    Perşembe 27.01.2022 00:00-23:59 (Tüm gün boyunca)

    Cuma 28.01.2022 00:00-23.59 (Tüm gün boyunca)

    Yukarıda belirtilen zaman aralıklarında üretim amaçlı elektrik enerjisi kullanılamayacaktır.

    Fabrikalarınıza sağlanan elektrik enerjisinin kesilmemesi için sadece idari, bakım onarım, montaj amaçlı elektrik tüketilmesi gerekmektedir.

    TEİAŞ KESİNTİYİ TAKİP EDECEK

    Elektrik tüketimleri TEİAŞ tarafından sınırlandırılmış olup, sürekli takip edilecek, TEİAŞ tarafından tahsis edilen kapasite aşıldığı takdirde tüm bölgenin elektriksiz kalma riski doğacaktır. Tüm bölgenin enerjisiz kalmasının önüne geçebilmek için üretim faaliyetine devam eden üyelerimizin elektrik tedariği mecburen sonlandırılmak zorunda kalınacaktır.

    Jeneratör ile üretime devam etmek isteyen üyelerimizin can ve mal emniyeti açısından Bölgemiz Enerji İşletme Müdürlüğü ile irtibata geçmesi önemle duyurulur.”

    Sanayicilerden edindiğimiz bilgilere göre, ülke bölgelere ayrılarak, üçer günlük elektrik kesintisi tüm sanayi bölgelerinde yaşanacak. Ancak bu kesintinin sadece üç gün ile sınırlı olup olmayacağının da net olmadığı, bu üç günlük elektrik kesintisinin işçileri nasıl etkileyeceğinin ise belli olmadığı belirtildi.

    Sanayiciler, “öyle fırınlar var ki zaten 3 günde soğuyor, 3 günde ısınıyor. Böyle olunca üretim kesin aksayacak” derken, işçiler de “bu süreçte fabrikalar çalışmazsa bizler ne olacağız, yıllık izinlerden mi düşülecek, ücretsiz izin mi verilecek” tedirginliğinde.

  • Kadınlar pede ulaşamıyor; ped dayanışma kutuları çöpe atılıyor!

    Kadınlar pede ulaşamıyor; ped dayanışma kutuları çöpe atılıyor!

    Ayça ONURALMIŞ

    Son bir yılda ped fiyatlarında yüzde 50’nin üzerinde zam gelmesi nedeniyle üniversiteli kadınlar, tuvaletlere ped dayanışma kutuları yerleştiriyor. İzmir Bakırçay Üniversitesi’nde ped dayanışma kutuları çöpe atıldı ve öğrenciler Rektör tarafından tehdit edildi.

    Türkiye’de son bir yılda ped fiyatlarında yüzde 50’nin üzerinde artış yaşandı. Çok sayıda kadın ekonomik nedenlerle pede ulaşamıyor. Pede ulaşamayan kadınların başında mevsimlik tarım işçileri, mahkumlar ve kadın öğrenciler yer alıyor.

    HDP Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu da Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Katma Değer Vergisi Kanunu’nda değişiklik yapılarak kadınların menstrüasyon dönemlerinde kullandığı hijyen ürünlerinin ihtiyaç sahiplerine ücretsiz temin edilmesi ve bu ürünler üzerindeki verginin yüzde 18’den 1’e düşürülmesi hakkında kanun teklifi vermişti.

    Kampüs Cadıları, başlattıkları kampanya kapsamında, üniversite tuvaletlerine dayanışma için ped kutuları yerleştiriyor. Ancak üniversite yönetimlerince o ped kutularına el konulduğu ortaya çıktı. İzmir Bakırçay Üniversitesi’nde ise ped dayanışmasında bulunan kadın üniversite öğrencileri, Rektörlük tarafından soruşturmayla tehdit edildi.

    ‘MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ’

    Üniversiteli kadınlarla ped dayanışması gösteren Kampüs Cadıları üyesi ve 9 Eylül Üniversitesi öğrencisi Rozana Urkun, verdikleri mücadeleyi Medyaport‘a anlattı.

    Rozana Urkun, Kampüs Cadıları’nın “Üniversitelerdeki cinsiyetçi eğitime, cinsel saldırılara, tacize karşı kampüslerde örgütlenen ve üniversiteli kadınların öz örgütü olmayı amaç edinen bir kadın örgütü” olduğunu söyledi.

    Uzun süredir hem sokakta hem de kampüslerde regl ürünlerine dair bir kampanya yürüttüklerini aktaran Urkun, “Bu kampanya kapsamında birçok eylem düzenledik, taleplerimizi dile getirdik, regl ürünlerinden lüks tüketim vergisi alınmasını kabul etmediğimizi ve her geçen gün artan yoksulluktan etkilenen kadınların regl ürünlerine ulaşmalarının artık imkansız hale geldiğini ifade ettik. İstanbul, İzmir, Ankara, Hatay, Düzce başta olmak üzere pek çok şehirlerde basın açıklamaları yaptık” dedi.

    Üniversiteli kadınların hem pahalı olduğu için hem de kampüslerde satılmadığı için pedlere ulaşmakta zorlandığını vurgulayan Urkun, şöyle konuştu:

    “Üniversitelerde tuvaletlere ped dayanışma kutuları yerleştirdik. Bunları gerçekleştirirken de bazı engellemelere maruz kaldık. Örneğin; İzmir Bakırçay Üniversitesi’nde ped dayanışma kutuları tuvaletlerden kaldırıldı, çöpe atıldı. Sonrasında bu kutuları oraya yerleştiren arkadaşlarımız Rektör tarafından tehdit edildiler. Arkadaşlarımıza polis takibinde oldukları, haklarında soruşturma açılacağı söylendi.

    Bu bizim uzun süredir örgütlediğimiz bir kampanya. Türkiye’de ekonomik krizin derinleşmesiyle birçok temel ihtiyacımıza erişemiyoruz. Kadın yoksulluğu giderek artıyor. Hijyenik pedler, kadınlar için temel bir ihtiyaç. Bunlara yatlara, mücevherlere uygulanan yüzde 18’lik lüks tüketim vergisinin uygulanması adil değil. Regl ürünlerinin ücretsiz ve herkes için ulaşılabilir olması gerekiyor. Biz bu talebimiz için mücadeleye devam edeceğiz.”

  • Prof. Dr. Ülkü Doğanay: Akademisyenlerin ihracıyla toplumsal cinsiyet eşitliği alanı ciddi hasar gördü

    Prof. Dr. Ülkü Doğanay: Akademisyenlerin ihracıyla toplumsal cinsiyet eşitliği alanı ciddi hasar gördü

    Ayça ONURALMIŞ

    AĞ-DA Proje Koordinatörü Prof. Dr. Ülkü Doğanay, akademisyenlerin KHK’larla üniversitelerden ihraç edilmesinin, toplumsal cinsiyet eşitliği alanının ciddi bir hasar görmesine neden olduğunu söyledi. Doğanay, akademi ve sivil toplum örgütleri arasındaki ilişkiyi güçlendirebilmek amacıyla AĞ-DA’yı kurduklarını anlattı.

    Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dayanışma Ağı (AĞ-DA), sivil toplum örgütleri ile akademisyenlerin toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki bilgi birikimi, araştırma ve alan deneyimini paylaşmalarını kolaylaştıracak kanalları geliştirmek ve birlikte yürütülecek savunuculuk ve araştırma faaliyetlerinin çoğalmasına aracılık etmek amacıyla kuruldu. S.S. ADA Eğitim Kooperatifi’nin (Ankara Dayanışma Akademisi) yürütücü, BirAraDa Derneği’nin proje ortağı olduğu AĞ-DA, 2020 yılının Ocak ayında hayata geçirildi.

    AĞ-DA’nın Proje Koordinatörü Prof. Dr. Ülkü Doğanay, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyenlerinden…

    Ankara Dayanışma Akademisi’nin ofisinde ziyaret ettiğimiz Doğanay, AĞ-DA’yı Medyaport’a anlattı…

    -AĞ-DA nasıl ortaya çıktı?

    Ankara Dayanışma Akademisi kurulduktan sonra oradaki akademisyen arkadaşlarımla birlikte hem akademik araştırmayı sürdürebileceğimiz hem de seminerler yürütebileceğimiz, yani atölyeler açabileceğimiz ve finansal olarak bunları destekleyebileceğimiz bir fon arayışına girdik. “Dayanışma Akademileri Ağı Aracılığıyla Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Geliştirme” başlıklı projemiz Avrupa Birliği’nin finansal desteğini aldı. Bu da AĞ-DA’nın kuruluşu ve etkinlikleri için gereken şartları oluşturmamıza katkı sağladı.  AĞ-DA’nın fikir olarak ortaya çıkmasında özellikle OHAL döneminde üniversitelerde toplumsal cinsiyet eşitliği alanının ciddi bir hasar görmesi vardı. Yani bizler üniversite dışına atıldığımızda aramızda toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışan çok fazla akademisyen de vardı. Ankara Üniversitesi’nden ihraç edilen akademisyenlerin önemli bir kısmı Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans Programı’na da katkı sunan isimlerdi mesela. Yine doğrudan doğruya Kadın Çalışmaları Programı’nda görev almasa bile onunla kesişen alanlarda çalışan hocalar da vardı, mesela benim çalışma alanım “ayrımcılık” olduğu için ilişkiliydi. Üniversitelerin içinde şu an ciddi bir baskı var, tezler yapılamıyor, tezlere müdahale ediliyor, sivil toplum örgütleri kampüsün içine alınmıyor, özellikle de toplumsal cinsiyet alanında çalışan kadın örgütleri, LGBTİ+ örgütlerinin üniversitelerle bağı kopartılmaya çalışılıyor. OHAL öncesindeki dönemde programlara konuk olarak katılıyorlardı, hatta KAOS GL’den bir arkadaşımız Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans Programı’ndaki derslere katkı sunuyordu. Bütün bunlar hasar gördü, sahadaki aktivistlerle üniversitedeki akademisyenler arasındaki bağı da zedeledi. Öncesinde Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans Programı’nın temel özelliklerinden biri öğrencilerin büyük bir kısmının, kadın hakları ya da LGBTİ+ hakları savunuculuğu yapan aktivistler ya da bu sivil toplum örgütlerinin üyeleri, çalışanları olmasıydı. OHAL ve sonrasındaki baskılar bu ilişkiyi sarstığı için biz “Bu bağı üniversitenin dışında tekrar kurabilir miyiz ya da üniversitelerde eksik bırakılan toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinin üniversite dışında yeniden inşa edilmesine katkı sağlayabilir miyiz” diye yola çıktık. Sadece Ankara Dayanışma Akademisi değil, İzmir, Kocaeli, Eskişehir, Antalya ve İstanbul’dan 6 dayanışma akademisi ve benzeri oluşum ağımızın bir parçası. Bu dayanışma akademilerindeki meslektaşlarımız, arkadaşlarımız, hocalarımızla aynı şekilde özellikle bu alanda çalışma yapan isimlerin çalışmalarını sürdürebilecekleri “güvenli” bir alan yaratmak istedik.

    ‘103 AKADEMİSYEN VE 48 SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ ÜYEMİZ’

    -Ağın içinde kimler yer alıyor?

    BirAraDa Derneği, -İstanbul’daki barış imzacısı olan ve ihraç edilmiş akademisyenlerin kurduğu bir dernek- ortağımız oldu. Ankara Dayanışma Akademisi projenin yürütücüsü konumunda. AB tarafından desteklenen 4 yıllık bir proje. 2020 yılının Ocak ayında başladı.

    Biz bu proje kapsamında bir ağ oluşturmak üzere yola çıktık ve bu ağda hem akademisyenlerin hem de sivil toplum örgütlerinin olmasını istedik. Şu an 103 akademisyen üyemiz ve 48 sivil toplum örgütü üyemiz var. Bu örgütler kadın hakları ve LGBTİ+ hakları üzerine çalışan örgütler. Akademisyenlerin de bir kısmı üniversitelerde çalışmaya devam ediyor ama çoğu ihraç edilen akademisyenler, dayanışma akademilerinden isimler var, bunların tamamen dışında olan daha genç araştırmacılar var, doktora öğrencileri gibi. Bütün bunları bir araya getirmeyi ve birlikte bir güç birliği alanı oluşturmayı hedefledik ve birlikte iş yapabilme, savunuculuk yapabilme kapasitemizi geliştirmek istedik. Bunun için de ilk 2 yıl ağın kapasitesini geliştirmeye yönelik çalışmalara öncelik verdik.

    ‘AMACIMIZ AKADEMİ VE SİVİL TOPLUM İLİŞKİSİNİ GÜÇLENDİREBİLMEK’

    -AĞ-DA olarak ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

    Şimdiye kadar 11 atölye düzenledik. Genelde bu tür çalışmalarda hep bir akademisyen ya da eğitici vardır, o anlatır; diğer tarafta da bir sivil toplum örgütünün üyesi vardır. Bir bilginin tek yönlü olarak aktarıldığı varsayılır. AĞ-DA’nın ise karşılıklı birbirinden öğrenmeyi esas alan bir yanı var. Atölyelerde uzman olarak görev alanlar çoğunlukla sivil toplum örgütlerinden isimlerdi. Dolayısıyla pratiğe dair, sahanın tecrübesini aktarmaya dair bizim açımızdan, akademisyenler açısından da önemli bir tecrübe oldu.

    Bunun dışında, kapasite geliştirme çalışmalarının yanı sıra geçtiğimiz dönem başlattığımız bir destek programı var; Eren Deniz Tol Araştırma ve Savunuculuk Desteği. Eren Deniz Tol, barış akademisyeni hocalarımızdan biri. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden ihraç edildikten sonra kanser hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti. Biz onun ismini yaşatmak istedik, ailesinin de iznini alarak bu destek programına onun ismini verdik ve şu an birinci dönemde 4 araştırmayı ve 1 savunuculuk faaliyetini destekliyoruz. Yine burada da gözettiğimiz şey sadece akademik değil, aynı zamanda savunuculuk gibi daha sahaya dönük işleri de destekleyebilmek. Buna başvurabilmenin kriterlerinden biri genç akademisyen olmak, yani doktorasının üzerinden 7 yıldan fazla zaman geçmemiş olması, diğeri de çalışmayı bir sivil toplum örgütüyle işbirliği içinde yapması, birlikte hareket etmesi. Bütün etkinliklerimizde amacımız akademi ve sivil toplum arasındaki ilişkiyi güçlendirebilmek. Bu bir kampanya olabilir, bir film olabilir, çalıştay düzenlemek olabilir; yani bütün savunuculuk faaliyetlerinin her aşamasını kapsadığını söyleyebiliriz. Şimdiye kadar 5 kişiye destek verdik, Şubat ayında yeni bir çağrıya çıkacağız, ikinci dönemde de 5 kişi destek alacak. Toplamda 15 kişiye vereceğimiz bir destek. Çok büyük bir bütçesi yok, 2 bin euroya kadar katkı sunabiliyoruz ama tezinin bir bölümü için, saha çalışması için böyle bir desteğe ihtiyacı olan bir akademisyen varsa ya da bir savunuculuk etkinliğini gerçekleştirmek için küçük bir desteğe ihtiyacı varsa bu ona bir imkan sağlamış oluyor.

    ‘ÇEVRİMİÇİ SEMİNERLER DİZİSİ YAPACAĞIZ’

    Bunun dışında, bir de çevrimiçi seminerler dizimiz başlıyor. Toplam 12 seminerden oluşacak ve 18 ay sürecek. Hemen hemen her ay bir seminer açılacak şekilde planlandı ve her seminer de 4 hafta sürecek. Şu an 10 seminerimiz kesinleşti ve burada da önceliği yine genç akademisyenlere verdik. Şöyle bir düşüncemiz de var; pek çok akademisyen ya üniversitenin dışına atıldı ya da üniversitede iş bulamıyor. Yani ihraç edilmemiş olsa bile toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine çalışıyorsa, mesela LGBTİ+ hakları üzerine çalışıyorsa aslında bir üniversitede kendine yer bulması kolay olmayabiliyor. Biz onların da en azından bir seminer yürütme tecrübesini kazanmasını istiyoruz. Aynı zamanda bu seminerlerin daha interaktif, katılımcılarla yürütücünün birbirini besleyebildiği bir alan oluşturmasını istiyoruz. Bu seminerlerin pilot çalışmasına birkaç gün içinde başlayacağız ve 15 Şubat’tan itibaren de seminerler başlayacak. Bunlar da sivil toplum örgütlerinin üyelerine ve gönüllülerine açık olarak gerçekleştirilecek.

    Bir etkinliğimiz daha var. Başta bahsetmiştim, üniversiteler hasar gördü, artık sivil toplum örgütleriyle ilişki zor kuruluyor diye. Bu söylediklerim aslında bir araştırmanın sonuçlarına dayanıyor. OHAL ve sonrasında yaşananların toplumsal cinsiyet eşitliği alanına etkilerini tespit etmeye yönelik bir araştırma, hem üniversitede hem de sivil toplumda nasıl bir tahribata yol açtığına odaklanan geniş çaplı bir araştırma. Bir yıldan uzun sürdü. Türkçe ve İngilizce olarak raporları yayımlanacak. Nisan ayında bir konferansla bu araştırmanın sonuçlarını duyurmayı planlıyoruz.

    ‘İSTANBUL SÖZLEŞMESİ ÜZERİNE 8 ÇALIŞMA GRUBU OLUŞTURDUK’

    Dediğim gibi, 2 yılımızı doldurduk. Önümüzdeki 2 yılda da destekleri devam ettireceğiz, seminerleri sürdüreceğiz. Bunun dışında da ağın kendi kendine işlemesini sağlayacak birtakım girişimlerde bulunduk. Yani bir ağ varsa ve sadece proje tarafından desteklenen işlerle sınırlı kalırsa o gerçekte bir ağ değildir. Proje bitince o da biter, projenin desteklediği işler dışında da bir şey yapmaz, atıl hale gelir. Öyle olmaması için çok çabaladık ve geçtiğimiz yıl ağın içinden İstanbul Sözleşmesi üzerine 8 çalışma grubu oluşturduk. Bunlardan 6’sı 6 tane atölye düzenledi. Tematik atölyeler bunlar, mesela İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmasının çalışma hayatını, ev içi şiddeti, gösteri ve protesto hakkını, eğitim kurumlarındaki ilişkileri nasıl etkilediğine dair hem atölye çalışmaları yapıldı hem de rapor yazıldı. Bu raporlar web sitemizde yayımlanmış durumda. Her atölyenin açılış konuşmaları da aynı şekilde AĞ-DA’nın YouTube hesabında erişime açıldı. Sadece bunları değil, ağ üyelerine yönelik olarak gerçekleştirdiğimiz 11 atölyenin içinden de çok sayıda açık ders niteliğinde video kaydına AĞ-DA’nın YouTube sayfasından ulaşmak mümkün. Toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki bilginin toplumsallaşması için bu tür açık erişimli içerikler oluşturmaya önem veriyoruz.

    İstanbul Sözleşmesi çalışmalarımız kapsamında tamamlanmak üzere olan iki raporumuz daha var; biri medya izleme raporu, medyadaki İstanbul Sözleşmesi tartışmalarının yarattığı söylemsel bağlamı ele alan ve burada neden bir sorun olduğunu tespit eden bir rapor. Bunu da kapsayan bir de final raporumuz var. Hem atölyelerde öne çıkan tespitleri ve önerileri derleyip toparlayan, hem medyayla ilgili raporun tespitlerini ele alan hem de bütün bunlardan yola çıkarak İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak için kalıcı politika önerileri oluşturmayı dert edinen bir rapor. O da muhtemelen Şubat ayı başında yayımlanacak.

    ‘ARTIK BU ALANDA ÇALIŞILMASINA İZİN VERİLMİYOR’

    -Toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışan akademisyenlerin üniversite dışına atılması, üniversiteleri nasıl etkiledi?

    Pek çok üniversitede kadın çalışmaları birimlerinin, bölümlerinin adları değiştirildi. “Kadın ve Aile” yapılan var, “kadın” sözcüğü tamamen atılarak “Aile” yapılan var. Toplumsal cinsiyet eşitliği zaten YÖK’ün tutum belgesinden çıktıktan sonra üniversitelerden de çıktı. Oysaki çok önemliydi; çünkü üniversite yönetimlerine “toplumsal cinsiyet eşitliği alanında kendi öğrencisini ve personelini eğitmek, bu konuya dair dersler koymak, dersler koyamıyorsa ders içeriklerine yedirmek, taciz birimleri kurmak” gibi yükümlülükler veriyordu. Bunlar şimdi kağıt üzerinde var; üniversitelerin girdiği uluslararası taahhütler bunu zorunlu kılıyor ama işlemesi büyük hasar gördü. İsimlerinin değiştirilmesiyle beraber mesela birçok bölümün başında bu işe emek veren hocalar varken bunların da değiştirildiğini, görevden alındığını biliyoruz. Onun yerine pek çok yerde ilgisiz insanların, alanla ilgili çalışması olmayan kişilerin getirildiğini biliyoruz.

    Bunun dışında tezler çok zarar gördü. Artık bu alanda çalışılmasına izin verilmiyor, izin verildiğinde müdahale ediliyor, zaten üniversiteler içinde LGBTİ+ haklarının telaffuz edilmesi bile çok zor. LGBTİ+ haklarını savunmak kriminalize edildi. Boğaziçi Üniversitesi’nde de gördüğümüz gibi, öğrenci kulüpleri çok baskı görüyor.

    ÜLKÜ DOĞANAY

    1993 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde Yüksek Lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktora derecesini aldı. Doktora çalışmaları sırasında Türkiye Bilimler Akademisi’nden aldığı burs ile Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. 2009 yılında Siyasal Hayat ve Kurumlar alanında doçent unvanını aldı, 2014’te 1994 ve 2017 yılları arasında çalıştığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde profesör kadrosuna atandı. 7 Şubat 2017’de “Barış için Akademisyenler Bildirisi”ni imzalaması sebebiyle 686 no’lu KHK ile ihraç edildi. Ankara Dayanışma Akademisi, BirAraDa Derneği, Aramızda Derneği ve İnsan Hakları Okulu Derneği üyesi. Kültür ve İletişim Dergisi’nin yayın kurulunda yer alıyor. Medyascope TV’de yorumcu ve yazar. Siyasal iletişim, medya söylemi, ayrımcılık konularında çalışmalar yürütüyor.

  • Birleşik Kamu-İş: Gıdada yıllık enflasyon yüzde 87,7’ye kadar çıktı

    Birleşik Kamu-İş: Gıdada yıllık enflasyon yüzde 87,7’ye kadar çıktı

    Birleşik Kamu-İş, gıda fiyatlarının ocakta bir önceki aya göre yüzde 9 oranında arttığını, yıllık enflasyonun da yüzde 87,7’ye kadar çıktığını bildirdi.

    Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu’nun Ar-Ge birimi KAMUAR, “Halkın Enflasyonu”nun Ocak 2022 sonuçlarını açıkladı. Buna göre, ocakta gıda fiyatlarındaki artışta ekmek, et-balık, süt ve süt ürünleri, sebze, bakliyat ve diğer işlenmiş gıda ürünlerindeki fiyat artışları belirleyici oldu. Ekmek, un, bulgur fiyatları, ekmek, makarna ve şehriyeye yapılan zamlar yüzünden ocakta bir önceki aya göre yüzde 10,8 oranında artış kaydetti.  Et ve balık grubu fiyatlarında dana eti ve balık fiyatlarındaki artış yüzünden yüzde 7,2 yaşanan ocakta süt ve süt ürünleri ile yumurta grubu fiyatları ise yüzde 3,1 oranında arttı. Yağ fiyatları ise değişmedi.

    Meyve fiyatlarının yüzde 2,13 oranında arttığı ocakta sebze fiyatlarında, domates, kabak, patlıcan ve özellikle domates, biber, kabak, patlıcan gibi ağırlığı yüksek ürünlerin fiyatlarındaki artışa bağlı olarak bir önceki aya göre yüzde 25,2 oranında yükseliş yaşandı.

    Bakliyat fiyatlarının yüzde 15,4 oranında arttığı ocakta, salça, zeytin, bal, çay, tuz ve benzeri gıda maddelerinden oluşan diğer işlenmiş gıda fiyatlarında ise özellikle pekmez, salça, zeytin gibi ürünlerin fiyatlarına yapılan zamların etkisiyle yüzde 9,4 oranında artış oldu. Böylece, vatandaşlar mevcut gıda tüketim alışkanlıklarına göre seçilen 76 gıda maddesinden oluşturulan gıda sepetini satın alabilmek için ocakta geçen yılın aralık ayına göre yüzde 9 oranında daha fazla para ödedi.

    YILLIK DEĞİŞİM

    Gıda fiyatlarında yıllık olarak ise (Ocak 2021’e göre) yüzde 51 oranında artış gözlendi. Bu yıl ocakta geçen yılın ocak ayına göre ekmek, un, bulgur, makarna fiyatlarında yüzde 76,1, et-balık fiyatlarında 71,14, süt ve süt ürünleri ile yumurta fiyatlarında yüzde 73,2 oranında artış oldu. Bir yıl öncesine göre yağ fiyatları yüzde 80,2 oranında arttı. Meyve fiyatları yüzde 96,9 sebze fiyatları ise yüzde 167,7 oranında artış gösterdi. Bakliyat fiyatları son bir yılda yüzde 94,1, diğer gıda fiyatları ise yüzde 52,5 oranında zamlandı.

    Sepete dâhil edilen ürünlerin son 12 aylık ortalama fiyatlarının bir önceki 12 aylık dönemdeki ortalama fiyatlarıyla karşılaştırılarak hesaplanan yıllık ortalamalara göre de gıda fiyatlarında yüzde 45,3 oranında artış yaşandı. Yıllık ortalamalara göre ekmek, un, bulgur, makarna fiyatları yüzde 37,8, et ve balık fiyatları yüzde 27,3, süt, süt ürünleri ve yumurta fiyatları yüzde 42,5, yağ fiyatları yüzde 51,1, meyve fiyatları yüzde 64, sebze fiyatları yüzde 88,3, bakliyat fiyatları yüzde 36,2, diğer gıda maddelerinin fiyatları da yüzde 22,6 oranında artış kaydetti.