Yazar: medyaport net

  • Mevsimlik tarım işçileri dosyası (2) ‘Fındık üreticisi Kürt işçiye muhtaç’

    Mevsimlik tarım işçileri dosyası (2) ‘Fındık üreticisi Kürt işçiye muhtaç’

    Kübra KIRIMLI/ Cengiz Anıl BÖLÜKBAŞ

    Mevsimlik tarım işçilerinin, Türkiye’de istihdamın en altında yer alan, güvencesiz ve sigortasız çalışma koşullarında, 1 milyonu aşan sayılarıyla nasıl bir kanayan yara olduğuna dün dosyamızın ilk haberiyle giriş yapmıştık. (https://www.medyaport.net/isci-sendika/mevsimlik-tarim-iscileri-dosyasi-1-gorunmeyen-iscilerin-h37024.html) Bugün ise Ordu merkeze bağlı Ulubey İlçesi Delikkaya Köyü’nde fındık üreticisi Tuncay Zengin’le yaptığımız görüşmemize dair notları aktaracağız.

    2021’DE 344 BİN 370 TON FINDIK İHRAÇ EDİLDİ

    Fındık, Karadeniz Bölgesi’nde kıyı şeridinde hemen her yerde, yoğunlukla ise Ordu ve Giresun illerinde yetiştirilen, yılda bir kez (Ağustos ayında) hasatı yapılan ve dünyaya ihraç edilen önemli bir tarımsal ürün. Karadeniz Fındık ve Mamulleri İhracatçıları Birliği’nin yaptığı açıklama ile 2021 yılında 122 ülkeye 344 bin 370 ton iç fındık ihracatı gerçekleştirildiğini öğreniyoruz. Yani geride bıraktığımız yıl, 344 bin 370 tonluk yurt dışına sevkiyat ile Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesinde gerçekleştirilen bir ihracat işlemi söz konusu.

    Sabah saatlerinden akşamın kör karanlığına, oldukça zor arazi koşullarında çalışan işçilerin cebine giren ücret, geçtiğimiz Ağustos ayında günlük 120 TL oldu. Böylesine büyük sayılarda ihracatı yapılan, dünyada yetiştirici ülkeler sıralamasında ilk sıralarda yer almasına rağmen işçinin cebine giren ücretin neden bu denli az olduğunu fındık üreticisi Tuncay Zengin ile konuştuk.

    ‘İŞVEREN OLARAK İŞÇİ ÇALIŞSIN İSTERİZ, ÇALIŞIYORLAR, HEM DE DÜRÜSTÇE’

    9 yıldır aynı işçilerle çalıştıklarını ifade eden, konuşmanın aralarında ise yılların getirdiği dostluğun altını çizen Tuncay Zengin “Çok memnun kaldık birbirimizden çünkü dürüst insanlar” diye söze başlıyor. “Neticede bir işveren olarak gelen işçilerin çok çalışmasını isteriz. Bu arkadaşlarımız da öyle çalışıyorlar, dürüstçe çalışıyorlar. Ben bahçemi emanet edip, gönül rahatlığıyla diğer işlerime bakabiliyorum” diyerek, aslında Karadeniz’de sıkça duymadığımız bir hikayeyi de anlatmaya başlıyor.

    ‘2018’DE UZUNİSA’DA TAM ANLAMIYLA FACİADAN DÖNÜLDÜ’

    Fındık üreticisi Zengin, “Fındık sezonu biterken işçilere topladıkları fındıktan hediye ediyorum. Onlar da bana Batman’dan çay getiriyorlar. Kaçak çayı seviyorum. Bizim çaya biraz karıştırınca güzel oluyor” diyor.

    Ulubey İlçesi’nde işçilerin zor koşullar altında kaldığını hatırlattığımız Zengin, “Kimi kampta kalıyor, kimi de sizin gördüğünüz gibi kendi başlarına çadırlarda. Batman’dan gelen bu arkadaşlarımız için bir evimiz var, orayı verdik kendilerine. Zor bir iklim var burada. Sürekli yağış alıyor. Kalacak yeri iyi belirlemek gerek. 2018 yılında Uzunisa Köyü’nde sel olmuştu. Tam anlamıyla felaketin eşeğinden dönüldü o zaman. Civil Deresi taşmıştı. İnsanlar az kalsın boğulacaktı” diyerek, konaklama yerinin mevsimlik tarım işçileri açısından öneminde vurgu yapıyor.

    ‘TABİ Kİ KÜRTÇE KONUŞACAKLAR, İNSANLARIN ANADİLİ BU’

    Bu hikayenin aksine, sıkça duyduğumuz ırkçı saldırıları hatırlattığımız Zengin, Batman’lı işçilerin Delikkaya Köyü’nde rahatlıkla anadilleri olan Kürtçeyi konuşabildiklerinin altını çizerek ekliyor: “Tabi ki Kürtçe konuşacaklar. İnsanların anadili bu. Keşke ben de öğrensem. Onlarla daha rahat iletişim kurmak isterdim. Zaten bana da öğretin, diyorum. Bu köyde bunun aksi bir olay gerçekleşemez. Ama başka yerde üzücü olaylar yaşanıyor, biliyoruz.”

    İşçiler bu evde kalıyorlar

    YERLİ İŞÇİDEN AZ ALIP, BİR DE KOMİSYON PARASI ÖDÜYORLAR

    Geçen yıl Ağustos ayında gezici mevsimlik tarım işçilerine fındık hasatı için 120 TL, yerli işçilere ise 180 TL ücret ödendi. Dayıbaşlarına ise 15 işçiye kadar 130 TL, 15 işçi üstü için ise 135 TL ücret ödenmesine karar verilmişti.

    Aynı işi yapmasına rağmen neden yerli işçi ile mevsimlik tarım işçisinin farklı ücretler aldığını sorduğumuz Zengin konuyu şöyle anlatıyor: “Her ne kadar Ordu Valiliği mevsimlik tarım işçisinin 2021 yılı fındık hasatı için 120 TL ücret belirlese de biz 130 TL ödeyeceğiz. Çünkü bir önceki 2020 yılında 110 TL ödemiştik. Bu yıl herkes 130 TL verecek, böyle şekillendi,” diye söze giriyor.

    “Yerli işçi meselesine geleceğiz ancak başka bir sorun daha var” diye devam eden Zengin şunları kaydediyor: “Bir de bu işçileri buraya getiren ‘çavuş’ denilen 500-1000 arası işçiyi toplayan kişiye bu işçiler ödeme yapıyorlar. Yüzde 10 komisyon…Yani zaten yerli işçiden az ücret alan bu işçiler bir de çavuşa ücret ödemek zorunda kalıyorlar.”

    ‘YERLİ İŞÇİ 180 TL’YE ASLA ÇALIŞMAZ’

    Gürcistan’dan Gürcü işçi, Kürt illerinden ise Kürt kimlikli işçilerin gelmemesi durumunda fındık hasat ücretinin yerli işçiler arasında 220-230 TL’yi bulacağının altını çizen Zengin, “Üretici her ne kadar kafasında milliyetçiliği barındırsa da, Kürt işçiyi bu topraklarda istemese de, çok iyi biliyor ki Kürt işçiye mecbur! Yoksa yerli işçi 180 TL’ye asla çalışmaz” diye anlatıyor.

    Yerli işçi ile Kürt işçi arasındaki farkı ise “maliyet düşürmek” olarak açıklayan Zengin, “Üretici, maliyeti düşürmek için Kürt işçiye daha az para ödüyor. İşin aslı bu” diyor.

    (Yarın kadın işçi anlatıyor: “İş kazası geçirdik, ücretimizi kestiler”)

  • Mevsimlik tarım işçileri dosyası (1) ‘Görünmeyen işçilerin’ görünür yüzü

    Mevsimlik tarım işçileri dosyası (1) ‘Görünmeyen işçilerin’ görünür yüzü

    Kübra KIRIMLI- Cengiz Anıl BÖLÜKBAŞ

    Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin (TZOB) Kasım 2020’de paylaştığı verilere göre; Türkiye’de yaklaşık 4 milyon 515 bin kişi tarımda istihdam ediliyor. Ve bu sayının yaklaşık 1 milyonunu “Mevsimlik tarım işçileri” oluşturuyor.

    “Mevsimlik tarım işçiliği” en genel tanımıyla; ikamet ettiği yerden ekonomik gelir elde etmek amacıyla seyahat eden ve seyahat ettiği alanlarda tarımsal faaliyetlere katılan iş gücü demek. Bu iş gücünü kadın, çocuk, genç, yaşlı ve erkek ayırt etmeksizin her yaştan ve cinsiyetten bireyler oluşturuyor. Sigortasız ve güvencesiz çalışan işçilere bu nedenledir ki; “görünmeyen işçiler” denilmekte.

    720 BİN ÇOCUK MEVSİMLİK TARIM İŞÇİSİ

    Çocuklar için oldukça tehlikeli sayılabilecek mevsimlik tarım işçiliğinde dünyada çalışan çocuk sayısı 152 milyonu buluyor. Türkiye’de ise bu sayı; 2019 resmi verilerine göre 720 bin dolaylarında. Ancak son yıllarda bu sayının mülteci çocuklarla birlikte daha da arttığı biliniyor.

    YILIN 7-8 AYINI EKİM, ÇAPALAMA VE HASATLA GEÇİRİYORLAR

    Türkiye’de mevsimlik tarım işçiliğini ekseriyetle Doğu ve Güneydoğu bölge illerinden işçiler oluşturuyor. Bu işçilerin kimlikleri ise yaşadıkları illerle doğru orantılı olarak Kürt ve Arap. Bunun yanı sıra son yıllarda mülteci işçiler de (Özellikle Suriye savaşı sonrası Türkiye’ye yerleşenler) yoğun olarak mevsimlik tarım işçiliği yapıyor. Öte yandan Doğu Karadeniz Bölgesi’nde çay ve fındık hasatına Gürcü işçiler; Kars ve Ardahan illerinde ot hasatına ise Azeri işçilerin geldiği de biliniyor. Mevsimlik tarım işçileri çalışmaya gittikleri yerlerde yılın belirli zamanlarında toprak hazırlığı, ekim, dikim, çapalama, ot alma, ilaçlama, sulama ve hasat gibi işlerde çalışıyorlar. Çalışma süreleri ise yılda ortalama 7-8 ay.

    BÜYÜK ÇOĞUNLUĞUN SİGORTASI YOK

    İşçiler Karadeniz bölgesinde; fındık, çay ve sebze, Ege Bölgesi’nde; yaş sebze, domates ve üzüm, İç Anadolu Bölgesi’nde; bakliyat, şeker pancarı, sebze, kimyon, haşhaş, soğan, tohum üretimi, meyve, Akdeniz Bölgesi’nde; narenciye, pamuk ve sebze, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ise pamuk, sebze, bakliyat ve Antep fıstığı hasat edip, tarlalarda yoğun emek veriyorlar. Sayıları milyonu aşan bu işçilerin büyük çoğunluğu ise sigortasız çalıştıkları bu alanda bir gelecek kuramamanın sıkıntısını her defasında dile getiriyorlar. Bu alanda çalışan kadınların sigortasının neredeyse hiç olmadığını söylemek de yanlış olmaz. Kadınlar eşleri üzerinden sigortadan yararlanabiliyorlar. Türkiye’de çalışma hayatının en dezavantajlı grubu kabul edilen mevsimlik tarım işçilerinin çalışma koşullarının iyileştirilmesine dair bir düzenleme henüz söz konusu değil.

    EN ÇOK CAN KAYBI TARIM VE ORMAN İŞÇİLİĞİNDE

    Çalışma şartlarının oldukça ağır olduğu tarım işçiliğinde iş kazaları da oldukça sık yaşanıyor. Bu kazalara ilişkin CHP Milletvekili Ömer Fethi Gürer 2020 ve 2021 yılına dair verileri açıklamıştı.

    Gürer, iş cinayeti rakamlarında ilk 3 sektörün önde olduğunu belirtmiş ve bunları da tarım ve orman, inşaat ve yol, sağlık ve sosyal hizmetler iş kolları olarak açıklamıştı. Gürer’in açıkladığı verilere göre; 2020 yılında 442 (224’ü çiftçi-218’i işçi) tarım ve orman işçisi yaşamını yitirdi. Ölümlerin sebeplerinin başında Covid-19 yer alırken; diğer sebepler ise trafik ve servis kazalarıydı. Gürer’in verdiği bilgilere göre, 2021 yılının ilk 7 ayında yerel ve ulusal basına yansıyan 12 kazada 7 mevsimlik tarım işçisi yaşamını yitirdi, 120 kişi de yaralandı.

    GÜNLÜĞÜ 120 TL’YE DÖKÜLEN ALINTERİ

    Bugünden itibaren yayımlanacak olan 5 yazı dizisinde geride bıraktığımız Ağustos ayında fındık toplamak için Ordu’ya giden ve yüz yüze bir araya geldiğimiz Arap ve Kürt işçilerle görüşmelerimizden derlediklerimizi kaleme aldık. İlk yazıda Ordu Altınordu Saraycık İlçesi’nde, Ordu Valiliği’nin illerden gelen tarım işçilerine çadır kurmak için oluşturduğu alana dair gözlemlerimizi aktaracağız.

    Mevsimlik tarım işçileri, hasat öncesi Ordu’ya gelip, yaklaşık 40 gün kalacakları ve bu süre zarfında ev görevi gören “çadırlarını” kurdu.

    Mevsimlik tarım işçileri genellikle gittikleri yerlerde 3 şekilde konaklama imkanlarına sahip;

    -Valiliğin düzenlediği alanda çadır kuranlar

    -Kendi imkanlarıyla çadır kampı oluşturanlar

    -Uzun süreler aynı ailelere çalışmaya gelip, o ailelerin himayesinde kalanlar

    Geride bıraktığımız 2021 yılında Ordu’da fındık hasatına 7 Ağustos tarihinde başlandı. Ordu Valiliği’nin belirlediği yevmiye ücreti 120 TL’ydi. Bu ücret her yıl olduğu gibi 2021 yılında da sabit değildi, değişiyordu. Şöyle ki; işçiler 120 TL alırken, işçilerin sorumlusu dayıbaşı olarak adlandırılan aracılara 15 işçiye kadar 130 TL, 15 işçi üzerine ise 135 TL ödenmesine karar verilmişti. Aynı işi yapmasına rağmen yerli diye tabir edilen (gezici olmayan) tarım işçilerine 180 TL ödendi. Bu ücret farkı fındık bahçesinde görüştüğümüz işçilerin tartıştığı konuların başında geliyordu. (Yarın buna ayrıntılı olarak değineceğiz.)

    ‘MEVSİMLİK TARIM ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN ORTADAN KALDIRILMASI PROJESİ’

    Saraycık İlçesi’nde Ordu Valiliği’nce hazırlanan çadır kamp alanı oldukça büyüktü. Kamp alanında kurulan yüzlerce çadırda, binlerce kişi barınıyordu. İçeriye giriş ve çıkışlar izine tabiydi ve güvenlik 7/24 kapıda nöbetteydi. Fındık hasatı için işçi arayanlar, kamp alanına gidip her grubun dayıbaşı ile görüşüp anlaşıyorlardı. Kamp alanında tuvalet ve banyo yerleri mevcuttu. Su ve elektrik hizmeti de sağlanıyordu.

    Kamp alanında hemen her yaştan çok sayıda çocuk vardı. Alanda bulunan çocuklar için “Mevsimlik Tarım Çocuk İşçiliğinin Ortadan Kaldırılması Projesi” yürütülüyordu. Proje Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse ediliyordu. Projeyi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Pikolo Derneği de destekliyordu. Bu proje kapsamında gezici mevsimlik tarım işçisi ailelerin eğitimden, sosyal ve kültürel faaliyetlerden yararlanamayan, mahrum kalan çocuklarına eğitimler veriliyor. Çocuklar, Ordu Ulubey Ortaokulu’nda eğitim alıyorlardı. Eğitimler Türkçe dilinde yapılıyordu. Mesafenin korunduğu ve maskenin kullanılmasına önem verilen bir ortamda eğitim gören çocuklar için birbirinden farklı aktivite organize edilmişti. Satranç, müzik ve spor etkinlikleri bunlardan bir kaçıydı.

    KAMPTAKİ ÇOCUKLARDA EL VE AĞIZDA YARALAR GÖRÜLÜYORDU

    Bu olumlu gibi görünen tabloya rağmen, kamp alanında bulunan çocuklarda görülen salgın bir hastalık söz konusuydu. Birçok çocukta el ve ağızda yaralar mevcuttu. Bu sonuç dahi valilikçe oluşturan kamp alanının ve sunulan hizmetin gezici mevsimlik tarım işçilerinin koşullarının iyileştirilmesinde yeterli olmadığının, bir şeylerin eksik veya yanlış yapıldığının bir göstergesiydi.

    (Yarın: Tarla sahibi, Kürt işçinin yerli işçiden daha az kazandığını anlatıyor)

  • Kabuk tutmayan yara! Türkiye’de çocuk olmak…

    Kabuk tutmayan yara! Türkiye’de çocuk olmak…

    Kübra KÖKLÜ

    Son yıllarda Türkiye’de çocuk istismarı ve çocuk işçi sayısı gün geçtikçe artıyor. TÜİK verilerinin gerçeği yansıtmadığını söyleyen uzmanlar, “Resmî kurumlar çocuğa yönelik istismarı önlemek için hiçbir çalışma yapmıyor. Tarikat yurtlarında kalan çocukların kim bilir başlarına neler geliyor. Devlet hem çocuğu korumuyor hem de zarar görebileceği yapılarında önünü açıyor” diyor ve ekliyor, “ Devlet 1977’den beri yoksul çocukları korumak yerine çocuk işçi yapıyor.”

    Çocuk Alanında Çalışan Avukatlar Ağı (ÇAÇAV) üyesi Ceren Kalay, Çocuk İstismarı ve İhmali ile Mücadele Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Dernek Sözcüsü Volkan Çolakoğlu, Eğitim- Sen Genel Başkanı Nejla Kurul ve İzmir Barosu Göç ve İltica Komisyonu Üyesi Avukat Gizem Öykü Başkaya ile çocuklara yönelik 2020 – 2021 yılları arasında yaşanan hak ihlallerini konuştuk.

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2020 doğum verileri, Jandarma 2021 Faaliyet Raporu ve CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun hazırladığı “23 Nisan 2021 Çocuk Raporu” Türkiye’de çocuk hak ihlallerinin bir başka boyutu olan çocuğa yönelik cinsel istismar suçundaki artışı bir kez daha ortaya çıkardı.

    Jandarma’nın 2021 Faaliyet Raporu’na göre, bir yılda bin 775 çocuk istismar edildi. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2020 doğum verilerine göre ise 15 yaşından küçük 117 çocuk doğum yaptı. 15-17 yaş aralığında doğum yapan çocuk sayısı da 8 bin 154 oldu.

    ‘TÜİK VERİLERİ GERÇEĞİN ÇOK ALTINDA’

    Çocuk Alanında Çalışan Avukatlar Ağı (ÇAÇAV) üyesi ve Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı Ceren Kalay, TÜİK verilerinin gerçeğin çok altında olduğunun altını çizdi.

    Devletin ciddi anlamda çocuğa yönelik istismarı önlemediğini vurgulayan Kalay, “Buna en büyük örneklerden biri de İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesidir. Eril erkek egemen bakış açısı ülkeyi yönetiyor. Kız çocukları çoğunlukla kendilerinden 3 ila 40 yaş büyük erkeklerle evlendiriliyor. Kız çocuklarının geleceği, hayatı ve eğitimi ellerinden alınıyor. İstanbul’da bir hastanede doğum yapan kız çocuklarının istikrarlı bir şekilde bildirilmediği ve ihmal edildiğini ortaya çıkaran bir sağlık çalışanı açığa alınmıştı. Açığa alınması gereken bu olayı ortaya çıkaran sağlık çalışanı değildi. İhbar etmeyen herkes hakkında yasal işlem yapılmalıydı. Ama yapılmadı. Devletin samimi bir şekilde kadına, kız çocuklarına ayrımcılıkla mücadele algısının olması gerekiyor. Böyle bir algı yok. Dönemsel göstermelik hareketler olduğunu görüyoruz. Eğer iktidarda samimi bir şekilde bu algı olmuş olsaydı, İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilmezdi” dedi.

    ‘TARİKAT YURTLARINDA KALAN ÇOCUKLARIN BAŞINA  KİMBİLİR NELER GELİYOR?’

    Çocuk İstismarı ve İhmal ile Mücadele Derneği’nin hazırladığı raporda, “2014 yılında 11 bin 095, 2015 yılında 12 bin 689, 2016 yılında 16 bin 887, 2017 yılında ise 18 bin 623 çocuk cinsel istismara uğradı” denildi.

    Çocuk İstismarı ve İhmali ile Mücadele Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Dernek Sözcüsü Volkan Çolakoğlu, “Türkiye’de çocuk hakları korunuyor mu?” sorusuna “Hayır korunmuyor. Devlet çocukları korumuyor” yanıtı verdi. Pandemiyle birlikte vatandaşların adalete erişiminin zorlaştığını söyleyen Çolakoğlu, “Uzaktan eğitime başlanmasıyla resmen çocuklar evlere hapsedildi. Sokağa çıkamaz hale geldiler. Yaşanılan ensest olaylarının ortaya çıkmasındaki en önemli sebep çocuğun aile kabuğundan dışarı çıkarak okula gitmesiyle oluyordu. Ancak neredeyse iki yıla yakın bir zaman hane içinde kaldılar. Pandemi de en çok zararı çocuklar gördü” dedi. Son beş yılı değerlendiren Çolakoğlu, resmî kurumların çocuğa yönelik cinsel istismarı önlemek için hiçbir çalışma yapmadığına dikkat çekerek, “Devlet korumasındaki çocukların da nelere maruz kaldığını görüyoruz. Tarikat yurtlarında kalan çocukların kim bilir başlarına neler geliyor. Devlet hem çocuğu korumuyor hem de zarar görebileceği yapıların da önünü açıyor” değerlendirmesini yaptı.

    “Herhangi bir çocuğun istismara maruz kaldığını öğrenen kamu görevlisinin yetkililere bildirme yükümlülüğü olduğunu” hatırlatan Çolakoğlu; “İstismarı bildirmezse hakkında işlem yapılır. 18 yaş altı kız çocuklarının evlendirilmesi doğum ile ortaya çıkıyor. İmam nikahı adı altında kız çocukları evlendiriliyor. İmamlar bugün Diyanet işleri Bakanlığı’ndan maaş alan kamu görevlileridir. Ancak hiçbir bildirim yapılmıyor. Bugüne kadar hiçbir imam hakkında yasal işlem yapılmadı. İstismarı önlemeye yönelik çalışma yapılmıyor, toplumun gazını almaya yönelik bir şeyler yapılıyor.” Dedi.

    TED: ‘ZORUNLU EĞİTİM ÇAĞINDAKİ 676 BİN ÇOCUK SİSTEM DIŞI KALDI’

    Türk Eğitim Derneği’nin düşünce kuruluşu TEDMEM, hazırladığı 2021 Yılı Eğitim Değerlendirme Raporu’nda, zorunlu eğitim çağındaki yaklaşık 676 bin çocuğun eğitim sisteminin dışında kaldığını açıkladı. Eğitim sistemi dışında kalanların büyük çoğunluğunun 14-17 yaş aralığındaki çocuklardan oluştuğu kaydedildi. Eğitim-Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, okuldan uzaklaşan çocuklara ilişkin “İlk nedenlerden biri kapitalizmin mahzeninde yaşayan işsiz ya da çok düşük gelirli hanelerde olan çocuklar. Bu evlerde kardeş sayısı da yüksek. Ebeveynler, çocuklarının eğitimi ile yeterince ilgilenemiyor. Bu çocukların tek şansı devlet okullarında okumak. Sınıfsal ayrışma nedeniyle kent yoksullarının yaşadığı mahallelerde çocukların devam etmek zorunda kaldığı okullar çok kalabalık, sınıf mevcutları çok yüksek. Bu nedenle de öğrenme sevincini yaşayamıyor ve okuldan kopuyorlar” değerlendirmesini yaptı.

    ‘ÇOCUK EVLİLİKLERİNİN SAYISI ARTTI’

    Çalıştırılan çocukların okulla bağının çok hızlı koptuğuna da dikkat çeken Kurul, “Yoksulluk ve sefalet çocuk işçiliğinin önünü açtı. Çalıştırılan çocukların okulla bağı çok hızlı kopuyor. 676 bin çocuğun önemli bir kısmının zorunlu öğrenim çağındaki kız çocuğu olduğunu biliyoruz. Bu çocuklar için yaşamlarının odağına evlenme, çocuk sahibi olma, ev işleri ve bakım görevleri konuluyor. Salgın koşullarının kız çocuklarını toplumsal cinsiyet rollerine uygun olarak ev içi rollerine daha çok itti. Çocuk evliliklerinin sayısı arttı” dedi.

    özellikle mevcut siyasal iktidar döneminde genelde çocukların erken yaşta, ‘gözü açılmadan’ evlendirilmesinin sorun, mücadele edilmesi gereken bir olgu olarak görülmemesini eleştiren Kurul, “Siyasal iktidar, anne ve babalar, özellikle de muhafazakâr aileler çocukları için neyi uygun görürlerse öyle olsun diye yaklaşıyor. Çocuk yaşta çocuk sahibi olan binlerce kız çocuğunun bu büyük yükümlülük altında ezileceği çok açık! Doğum yapan kız çocukların sayısı 8 bin 154’ün üzerinde olabilir. Çünkü geç kaydettirme vb nedenlerle de gerçekler gizleniyor. Bu olgu açıkça çocuk istismarı ve ihmali olarak da değerlendirilebilir” diye konuştu.

    ÇOCUK İŞÇİLERİN SAYISI 160 MİLYONA YÜKSELDİ

    Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve UNICEF tarafından yayımlanan bir rapora göre, çocuk işçi olarak çalıştırılan çocukların sayısı son dört yılda 8,4 milyon artarak dünya çapında 160 milyona yükseldi. Rapor, salgının bir sonucu olarak tüm dünyada 9 milyon çocuğun, 2022 yılının sonuna kadar çocuk işçiliğine itilme riskiyle karşı karşıya olduğu konusunda uyarıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) ise AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından beri iş cinayetlerinde en az 787 çocuk işçinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2019 5’inci Çocuk İş gücü Araştırması’na göre 5-17 yaş grubunda ekonomik faaliyette çalışan çocuk sayısı 720 bin.

    “Çocuk işçiliği küresel bir sorun” diyen Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Vakfı Sözcüsü Doç. Dr. Taner Akpınar, TÜİK verilerinin gerçeği yansıtmadığına, Türkiye’de çocuk işçi sayısının 1 milyondan fazla olduğuna dikkat çekti.

    TÜİK VERİLERİNE ALMASA DA, ÇIRAKLAR DA ÇOCUK İŞÇİ

    Çocukların devlet tarafından korunmadığına değinen Akpınar şunları söyledi: “TÜİK’in yayınladığı istatistikler, 720 bin çocuk işçinin olduğunu belirtiyor. Gerçek çocuk işçi rakamları ise 720 binden fazladır. Çünkü TÜİK verilerine mülteci çocuklar dahil değil. Bizim yıllardır peşine düştüğümüz bir mesele var. O da çıraklık konusu. Mesleki eğitim olarak gösterilip çocuk işçi olarak gösterilmiyor. Bu mesleki eğitimi alanlar da TÜİK verilerine dahil edilmiyor. Çıraklık eğitimi alan çocuklar, çocuk işçilerdir. Her biri günde en az 10 saat çalışıyor. Çıraklık, ucuz iş gücüdür. Çıraklık yasası ile ucuz iş gücü meşrulaştırıldı. Bu gruplar da eklendiğinde 1 milyonun üzerinde çocuk işçi mevcuttur. Devlet, 10’dan az çalışanı olan küçük işletmelerin taleplerini yerini getirerek onların yanında oluyor. İşletmelerin ucuz iş gücü çocuk işçilerle sağlanıyor. Türkiye’de 1971’de bir iş kanunu yapıldı. Bütün işletmeler bu kanuna tabi tutuldu. Küçük işletmeler bu durumdan çok rahatsız oldu. Dönemin iktidarı üzerinde baskı kurdular. İktidar da 1972’de çıraklık yasası yaptı. Devlet çocuk işçileri küçük işletmelere sundu. Yasa tartışmalar nedeniyle 1977 yılında yürürlüğe girdi. Hedef yoksul çocuklardı. 1977’den beri durum böyle. Devlet 1977’den beri yoksul çocukları korumak yerine çocuk işçi yapıyor. Şu anki iktidar da aynı düzeni devam ettiriyor. Çalışma Bakanlığının çocuk işçileri önlemeye yönelik yayınladığı bildiri de ‘yoksul çocuklar için ideal olan mesleki eğitim ve çıraklık sistemi’ olduğu yazıyor. Devletin burada tercihi çocuklar değil, küçük işletmelerdir.”

    SURİYELİ ÇOCUKLARIN YÜZDE 35,8’İ OKULA GİDEMİYOR

    Birleşmiş Milletler ile Türk hükümeti ortaklığında hazırlanan 2021-2022 Bölgesel Mülteci ve Dayanıklılık Planı (3RP) raporunda, geçici koruma sağlanan okul çağındaki Suriyeli çocukların yüzde 35,8’inin okula gidemediği ortaya çıktı.

    İzmir Barosu Göç ve İltica Komisyonu Üyesi Avukat Gizem Öykü Başkaya ise Türkiye’de çocuk haklarını uygulamada ciddi problemlerin olduğunun altını çizdi. Türkiye’nin çocuklara yönelik herhangi bir koruma stratejisi olmadığına dikkat çekerek, “Mülteci çocuklar beraber yaşayacağımız geleceğin bir parçası. Bu anlamda korumaya yönelik ciddi çalışmaların yapılması gerekiyor” önerisi getiren Başkaya şunları ifade etti: “Türkiye’de çocuklarla ilgili tüm problemlerin fazlasını mülteci çocuklar için söyleyebiliriz. Türkiye’de çocuk hakları göz ardı ediliyor. Türkiye üzerinden mülteci çocuklar için iyi bir tablodan bahsetmek mümkün değil. Mülteci çocukların eğitim hayatından uzaklaşıp çocuk işçi olduğunu biliyoruz. Güvencesiz çalışan ebeveynleri olduğu için küçük yaşlarda kendileri de aileye bakmak zorunda kalıyorlar.”

    Eğitime ulaşan mülteci çocukların da eğitimi sürdürmelerinin hiç kolay olmadığını belirten Başkaya, mülteci çocukların özellikle de insan ticareti mağduru olma riski ile karşı karşıya oldukları tehlikesine işaret etti. Başkaya; “Denetim olsa o çocuklar sokaklarda dilencilik yapamaz. Türkiye’de kayda erişmek çok zor. Çeşitli nedenler bahane edilerek engelleniyorlar. Kaydınız varsa Türkiye’de bulunmaya hakkınız var. Hak ve hizmetlere ulaşabilirsiniz. Aldığınız kimlikle size sunulan hizmetlerden faydalanırsınız. Eğer kimliğiniz yoksa ülkenize sınır dışı edilme ile karşı karşıyasınızdır. Çocuklar da ebeveynleri ile bu riskle karşı karşıya kalıyor” dedi.

    Suça sürüklenen çocukların arasında mülteci çocukların da olduğuna dikkat çeken Başkaya; şu soruları yöneltti: “Koruma boşluğuna birçok örnek verebiliriz. Haberlere yansıdığına göre, bir mülteci çocuğun 200 tane dosyası vardı. Devlet neden birinci suçta bu çocuğu korumaya almadı? Devlet neden bu çocuğun 200 suç işlemesini bekledi?”

  • Buz patenci Furkan Akar: ‘Ödülüm annemin mercimek çorbası oldu’

    Buz patenci Furkan Akar: ‘Ödülüm annemin mercimek çorbası oldu’

    Ali ERDOĞAN

    Pekin’de 4-20 Şubat 2022 tarihlerinde yapılan 24. Kış Olimpiyat Oyunları öncesi ocak ayında akciğer zedelenmesi geçiren milli sporcu Furkan Akar, buz pateninde 1000 metrede 6.olarak Türk Sporunda bir ilk’e imza atmış oldu. Furkan Akar, Pekin’i ve buz patenine başlamasını Medyaport’a anlattı:

    ‘AKCİĞERİMDEN RAHATSIZDIM, YİNE DE YARIŞTIM’

    Furkan Akar, olimpiyatlara bir ay kala idmanda yere düşünce akciğer zedelenmesi teşhisi konulduğunu, bir aylık tedavi sonrası Pekin’de yarışmalara katıldığını anlattı. Üç yıl önce de idmanda buzda düşmesi sonucu ayak ve el bileğinin kırıldığını hatırlatan Furkan Akar, “Buz pateni riskli bir spor, Pekin öncesi rahatsızlığım olmasaydı mutlaka madalya alırdım. Bir daha ki oyunlarında madalya alacağım” diye iddialı konuştu.

    20 yaşında ve Erzurum Atatürk Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi olan milli sporcu Furkan Akar, spora nasıl başladığını ve yaşadıklarını şöyle anlattı:

    ‘ABİMİN İDMANI İZLEYEREK BAŞLADIM’

    “Babam Yavuz devlet memuru, annem Birgül ev hanımı. Abim Burak eski bir sporcu, şu anda milli takımda yardımcı antrenör. Kız kardeşim Birgül de lise son sınıf öğrencisi. Bu spora 9 yıl önce abimin idmanlarını izleyerek başladım. Hep dikkatlice izledim. ‘Ben de yapabilirim’ dedim ve buz patenine başladım. Bosna-Hersek’te 2019 yılında yapılan Avrupa Kış Olimpik festivalinde 1500 metrede üçüncü, 500 metrede ikincilik elde ettim.

    SÖZ VERMİŞTİM

    Aldığım bu dereceler benim hedefi büyütmeme neden oldu. Türkiye’yi olimpiyatlarda temsil eden ilk buz pateni sporcusu unvanını elde etme sözünü vermiştim. Bunu da başardım. Haftada 5 gün sabah ve akşam olmak üzere yaklaşık beş saat idman yapıyorum. Bir ilk’e imza attığım için mutluyum. Şimdi Avrupa ve dünya şampiyonası yapılacak. Ülkemi en iyi şekilde temsil etmek için çalışıyorum. Asıl hedefim 4 yıl sonra, 2026 kış olimpiyatlarına katılmak ve madalya kazanmak.

    AKCİĞER ZEDELENMESİ OLDU

    Buz pateninde sakatlıklar olabiliyor. Çünkü riskli bir spor. Ne kadar dikkat ederseniz edin mutlaka bir aksilik oluyor. Üç yıl önce de ayak ve el bileğimden sakatlanmıştım. Pekin Olimpiyatlarına bir ay kala da idmanda yere düştüm. Akciğer zedelenmesi teşhisi kondu. İyi bir tedavi süreci yaşadım. Pes etmedim. Bir ay içinde iyileşip, yarışlara katıldım. İyi ki katılmışım. Acı da çeksem 6.olup Türk spor tarihine geçtim. Rahatsızlık geçirmeseydim madalya kazanabilirdim.

    Pekin’de annemle her gün telefonla konuşuyordum. Yemekleri soruyordu. Ben de mercimek çorbasını özlediğimi söyledim. Dönüşte mercimek çorbasını hazırlamıştı. Bana ödül gibi geldi. Kaç kase içtiğimi hatırlamıyorum. Annem yarışımı gözyaşlarıyla ve korkuyla izlemiş… 6.olunca korku gözyaşları sevince dönüşmüş.

    SPONSORUM YOK

    Olimpik sporcu maaşı ve öğrenci bursu alıyorum. Sponsorum yok. Türk sporunda en büyük eksiklik devlet dışında kurum ve kuruluşların destek olmayışı. Bizim gibi sporcuların sponsorluğa ihtiyacı var. En iyi reklamı biz yapıyoruz. Başarımız da ortada. Sadece benim için değil tüm sporculara sponsor olsunlar. Malzemelerimiz pahalı, ancak federasyon karşılıyor. Şunu belirteyim, iyi ki buz patenine başlamışım. Anneler ve babalara önerim, küçük yaşta çocuklarını buz pateni ve diğer sporlara göndersinler. Çocukları daha sağlıklı yetişir.”

  • MHP’li Yıldız’dan CHP’li Başarır’a tehdit: ‘Benim adım Feti Yıldız evladım!’

    MHP’li Yıldız’dan CHP’li Başarır’a tehdit: ‘Benim adım Feti Yıldız evladım!’

    Sibel HÜRTAŞ

    Anayasa aykırılık iddiaları, usul tartışması, yer tartışması… Seçim Teklifinin görüşmeleri Anayasa Komisyonu‘nda tartışmalarla başladı; görüşmelere milletvekilleri arasındaki tartışmalar da damgasını vurdu. MHP’li Feti Yıldız’ın, CHP’li Ali Mahir Başarır’a “Benim adım Feti Yıldız evladım!” sözleri tansiyonu yükseltirken, AKP’li İsmail Bilen’in TİP’li Sera Kadıgil’e “edepsiz” dediği anlar da tutanaklara geçti.
    Tam 17 saat süren Komisyon görüşmelerinde, milletvekilleri arasındaki tartışmalar tutanaklara şöyle yansıdı:

    ‘BENİM ADIM FETİ YILDIZ EVLADIM!’

    İlk tartışma Seçim Kurullarında yer alacak hakimler nedeniyle başladı:
    MHP’li Feti Yıldız: Bak, kardeşim, sesini yükseltme, terbiyeli ol
    TİP’li Sera Kadıgil: Siz yüks eltiyorsunuz.
    CHP’li Ali Mahir Başarır: Ben gayet terbiyeliyim.
    MHP’li Feti Yıldız: Bak, benim adım Feti Yıldız evladım.
    CHP’li Ali Mahir Başarır: Benim de Ali Mahir Başarır.
    CHP’li Gülizar Biçer Karaca: Tehdit mi ediyorsun sen milletvekilini? Yakışıyor mu sana?
    CHP’li Ali Mahir Başarır: Ne kadar ayıp ya! Yaşına uygun hareket et!
    CHP’li Murat Emir: Evladım ne demek ya! Bir millet vekiline “evladım” diyemezsiniz.
    MHP’li Feti Yıldız: Terbiyeli olacaksınız.
    Komisyon Başkanı Yusuf Beyazıt: Müsaade eder misin iz. Bir saniye, kardeşim…
    CHP’li Gülizar Biçer Karaca: Ben sizin kardeşiniz filan değilim.
    Tartışma Komisyon Başkanının görüşmelere ara vermesiyle sona erdi.

    ‘KİRALIK MİLLETVEKİLİ TARTIŞMASI’ 

    Seçim Yasası’nda yer alan siyasi partilerin “grup kurma” şartının ortadan kaldırılması, Komisyon’da “Kiralık milletvekili” tartışmasını başlattı. AKP’li Ali Özkaya’nın İyi Parti’ye geçen CHP’li milletvekilleri için kullandığı “kiralık milletvekili” deyince, CHP’lilerle arasında tartışma yaşandı:
    AKP’li Ali Özkaya: Siz siyaseten özür dilemelisiniz
    CHP’li Murat Emir: Sensin kiralık. Bakın, kira nedir? Ev kiralanır, başka b ir şey kiralanır.
    AKP’li Ali Özkaya: Milletten ö zür dilemelisin, milletten özür dilemelisin.
    CHP’li Turan Aydoğan: Niye, milletin iradesi Meclise yansıdı diye mi özür dileyeceğiz? Tezgahçılar!
    ‘NEVRUZ SİZİN, NEWROZ BİZİM’

    Komisyon’da AKP ve HDP arasında Nevruz-Newroz tartışması da yaşandı.
    HDP’li Meral Danış Beştaş: Newrozlara bakın, lütfen. Kaç milyon insan üç gün iç inde sokaklara, caddelere, meydanlara indi, bir bakın.
    AKP’li Hayati Yazıcı: Nevruz sizin değil, hepimizin
    HDP’li Meral Danış Beştaş: “Newroz” bizim.
    AKP’li Hayati Yazıcı: Hepimizin .
    HDP’li Meral Danış Beştaş: “Nevruz” sizin, “Newroz” bizim. Hiç öyle birbirimize şey yapmayalım.

    ‘EDEPSİZLİK YAPMA!’ 

    Başka bir tartışma ise TİP Milletvekili Sera Kadıgil ile AKP milletvekili İsmail Bilen arasında yaşandı:
    TİP’li Sera Kadıgil: Ülkeyi mahvettiniz. Burada 2 buçuk saatte Seçim Yasası tartıştırıyorsunuz.
    AKP’li İsmail Bilen: Üslubu lisan aynıyla insan.
    TİP’li Sera Kadıgil: Bana üslup dersi verecek son insansınız gerçekten.
    AKP’li İsmail Bilen: Hadi oradan
    TİP’li Sera Kadıgil: Önce gidip o Tayyip Erdoğan’a, “Ananı da al git.” diyen Tayyip Erdoğan’a vereceksiniz dersi.
    AKP’li İsmail Bilen: Had i oradan, hadi! Edepsizlik yapma
    TİP’li Sera Kadıgil: Edepsizlik yapan sensin. Sen kimsin benimle böyle konuşuyorsun.
    Tartışma, Komisyon Başkanının görüşmelere ara vermesiyle bitti.

  • 22 ay 392 veteriner alımı için beklendi!

    22 ay 392 veteriner alımı için beklendi!

    Aysel KANBER

    Tarım ve Orman Bakanlığı, 22 aylık uzun bir bekleyişin sonunda istihdam edilecek veteriner hekim sayısını 392 olarak açıkladı.

    Türk Veteriner Hekimler Birliği (TVHB) Merkez Konseyi Başkanı , kamudaki veteriner hekim sayısının yetersizliğine karşın meslektaşlarının limitleri zorlayarak hizmet vermeye çalıştıklarını dile getirdi.

    Eroğlu, insan, hayvan ve çevre sağlığı başta olmak üzere hayvansal gıdaların üretim, denetim ve kontrol aşamalarının her alanında hizmet veren, tarladan sofraya gıda güvenliğini sağlayan, üretici bilincinin artırılması, eğitim ve yayım faaliyetleri, koruyucu aşılama çalışmaları, yaban hayatı, zoonotik hastalıklarla mücadele ve yaşanan pandemi sürecinde önemli görevler üstlenen veteriner hekimlerin bugün sayılarının yetersizliğine rağmen limitlerini zorlayarak hizmet verdiklerine dikkat çekti.

    Ali Eroğlu, 2021 yılının Aralık ayında Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin,Türk Veteriner TVHB Merkez Konseyi ve Veteriner Hekimleri Odalarının Başkanları ile bir araya gelerek, başta kamuda veteriner hekim istihdamı olmak üzere veteriner hekimlik mesleği ile ilgi sorun ve talepleri konusunda bir çalışma yapıldığını kendilerine ilettiğini belirterek, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

    “Göreve yeni gelen Tarım ve Orman Bakanımız Sayın Prof. Dr. Vahit Kirişçi tarafından yapılan açıklamada; 5064 personel istihdamı yapılacağı bunun 392’sinin veteriner hekim olduğu belirtilmiştir. Veteriner hekimlerimize ayrılan 392 kişilik kadro açıklaması 85 milyonluk Türkiye’de böylesine geniş hizmet yelpazesi olan veteriner hekimlerimizi açıkça hayal kırıklığına uğratmıştır.”

    Uzun zamandır veteriner hekim alımı yapılmaması ve ihtiyaçların da dikkate alınarak durumun tekrar değerlendirilerek yeni bir kararla istihdamın artırılmasının uygun olacağını dile getiren Eroğlu, “Halen Tarım ve Orman Bakanlığında çalışan 9 bin 531 veteriner hekimle 81 il ve 922 ilçede hizmet verilmektedir. Bu sayı çok yetersizdir. Açıklanan 392 veteriner hekim istihdamı, beklentilerin gerisinde kaldığından, İkinci bir istihdamın gündeme alınması oldukça önem arz etmektedir.” dedi.

  • Okul müdüründen ‘haremlik selamlık’ talimatına Eğitim Sen’den tepki

    Okul müdüründen ‘haremlik selamlık’ talimatına Eğitim Sen’den tepki

    Ayça ONURALMIŞ

    Bursa Osmangazi’deki Mithatpaşa Ortaokulu Müdürü Haydar Akın, okuldaki kız ve erkek öğrencilerin ayrı sıralara oturtulması için öğretmenlere yazı gönderdi. Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, “Eğitim ve çalışma hakkı bağlamında öğrencilere ayrımcılık ve öğretmenlere baskı yapılmaması konusunda uyarıda bulunuyoruz” dedi.

    Akın, öğretmenlere gönderdiği yazıda, “Değerli öğretmen arkadaşlarımızı 22.03.2022 tarihi itibari ile tüm sınıflardaki oturma düzeninin değiştirilmesi ve erkek öğrenciler ile erkek, kız öğrenciler ile kız öğrencilerin denk geleceği şekilde bir düzen oluşturulması gerekmektedir. Gereğini arz ederiz” ifadelerini kullandı.

    ‘ÖĞRENCİLERE AYRIMCILIK, ÖĞRETMENLERE BASKI YAPILMASIN’

    Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, Medyaport’a yaptığı değerlendirmede, Türkiye’de çok yaygın olan toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin sonucunda kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleriyle karşı karşıya kalındığını söyledi. Bu olayları ören sürecin, günlük hayattaki uygulamalarla ilgili olduğuna dikkat çeken Kurul, “Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitsizliğini besleyen süreçlerden biri de okullarda yaşanan ayrımcı uygulamalardır. Bu sadece tek bir okuldaki olay değildir.  Türkiye’nin her yerinde, pek çok okulda cinsiyet ayrımcı uygulamalar var” dedi.

    Velilere ve okul yöneticilerine çağrıda bulunan Kurul, şu ifadeleri kullandı:

    “Veliler, öğretmenlere güvenmelidir. Öğretmenlerin sınıfta yaptığı şey, öğrencilerin en etkili şekilde çeşitli konuları öğrenmelerini sağlamaktır. Kız ve erkek öğrenciler aynı sırada birlikte oturabilirler, birlikte ekip çalışması yapabilirler. Velilerimiz endişe içinde olmasınlar.

    Okul yöneticilerine de çağrımız var;  ‘laik eğitim’ ilkesi Anayasa’da yer alan, bizi bağlayan bir düzenlemedir. Milli Eğitim Temel Kanunu’nda ‘karma eğitim’ yer alır.

    İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden yürürlüğe konulması, kız çocukları ve kadınları ayrımcı uygulamalardan ve şiddetten koruyacak mekanizmaların kurulması gerekiyor.

    Eğitim Sen olarak, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi derslerin okullara konulması, eğitim fakültelerinde toplumsal cinsiyet eşitliği derslerinin her branştan öğretmen adaylarına verilmesi gerektiğini söylüyoruz. Eğitim ve çalışma hakkı bağlamında öğrencilere ayrımcılık ve öğretmenlere baskı yapılmaması konusunda uyarıda bulunuyoruz.”

    KAYMAKAMLIK’TAN SORUŞTURMA

    Tepkiler üzerine Osmangazi Kaymakamlığı, olaya ilişkin soruşturma başlattı. Osmangazi Kaymakamlığı’ndan yapılan açıklamada, “Basında yer alan Osmangazi ilçesindeki bir ortaokulda yaşanan hususlarla ilgili inceleme soruşturma başlatılmış olup, konu hakkında çalışmalar tüm boyutlarıyla kapsamlı bir şekilde ve hassasiyetle yürütülmektedir” denildi.

  • İçkinin ÖTV’si ‘baş vergisi’ne dönüştü

    İçkinin ÖTV’si ‘baş vergisi’ne dönüştü

    Ayça ONURALMIŞ

    Ocak ayında hem alkollü içecekler hem de sigaranın Özel Tüketim Vergisi’ne (ÖTV) yüzde 47,40 zam yapıldı, alkollü içeceklere yüzde 43 zam geldi. Devletin Alkol Politikalarını İzleme Platformu Sözcüsü İsrafil Özkan, bu yüksek vergileri “baş vergisi”ne benzetti.

    İçkideki vergi oranı gün geçtikçe artıyor, içki içenler çok yüksek vergiler ödemek zorunda bırakılıyor. Alkollü mekanlar ise pandemideki müşteri kayıplarının yanı sıra, ÖTV ve maliyet zamları nedenle kapanma tehlikesi yaşıyor.
    Zamların; içki tüketme alışkanlığı ile eğlence sektörü üzerindeki etkilerini araştırma ve medya takibi yapma amacıyla Devletin Alkol Politikalarını İzleme Platformu kuruldu. Platform Sözcüsü İsrafil Özkan, hükümetin alkolü yüksek fiyatıyla sadece belli gelir grubuna mensup insanların tüketebileceği bir ürüne dönüştürmeyi planladığını söylüyor.
    Alkol üzerindeki yüksek vergileri, ilkel bir anlayışa dayanan “baş vergisi”ne benzeten Özkan, zamların etkilerini Medyaport’a anlattı…

    -Devletin Alkol Politikalarını İzleme Platformu hakkında bilgi verir misiniz?

    Devletin Alkol Politikalarını İzleme Platformu, Özgürlük Araştırmaları Derneği’nin bir projesi. Özgürlük Araştırmaları Derneği, bir düşünce kuruluşu. Biz raporlar ve analizler üretiyoruz ve bunların savunuculuğunu yapıyoruz. Bir yandan da eğitimler düzenliyoruz. Yaklaşık 1,5 yıl önce DSÖ, küresel çapta bir alkol kısıtlamasına gitmeye karar verdi. Aşırı alkol tüketimiyle yani alkolizmle değil, alkol tüketiminin genel olarak azaltılmasıyla mücadele edeceğini belirtti. Biz de bu mücadelenin alkolizmle olması gerektiğini, alkolün kendisine yönelik küresel çapta bir operasyonun doğrudan insanların özgürlüğüne müdahale olduğu yönünde Avrupa’daki özgürlük ve düşünce kuruluşları olarak bir rapor hazırladık. DSÖ, öyle önlemler öngörüyor ki, Türkiye’nin şu an uyguladığı önlemlerin dünya çapında olduğunu düşünün; reklam yasakları, yüksek vergiler, gençlere içki satılmaması, saat yasaklarının uygulanması… Biz de “Bütün istediğiniz kısıtlamalar Türkiye’de deneniyor; hem iyi sonuç vermiyor, hem vergi kaybı var hem halk sağlığı krizine neden oluyor, insanlar ölüyor hem de insan haklarına müdahaledir” diye bir rapor yazdık. Bu rapor çok ses getirdi, DSÖ’den uzmanlar bizimle görüştü, Türkiye örneği daha detaylı ele alındı. Bunların ardından biz de yazdığımız küçük bir rapor ses getirdiği için daha detaylı çalışmaya karar verdik ve kendimize bir proje yazdık. Bu platform şu an günlük olarak Türkiye’nin her yerinde yerel ve ulusal basına yansıyan “kaçakçılık operasyonları, alkollü içkiden ölüm” gibi bütün haberleri derleyip 3 aylık ve yıllık raporlar halinde yayımlıyoruz.

    Ayrıca bütün bu zamların, yasakların; alkollü içki tüketme alışkanlığı ve eğlence sektörü üzerinde ne gibi etkileri olduğuna dair hiçbir verinin olmaması, yani Türkiye’yi başka ülkelerle karşılaştırabileceğimiz analizlerin olmaması bizi hem izleme hem de araştırma yapmaya itti.

    -Devletin alkol politikalarında ne gibi değişimler yaşanıyor?

    Geçen gün sizin haberinizde (Medyaport) görmüştüm, terör örgütü üyesi olma şüphesiyle savcılıkta ifadesi alınan öğrenciler, “alkollü mekana girmeme” adli kontrol şartıyla serbest bırakılıyor. Buradaki en önemli sorun, ifadelerinin alınmasına sebebiyet veren olayla verilen ceza arasında hiçbir bağlantı yok. Bu olayda her ne kadar işlendiği iddia edilen suçla yaptırım arasında bir bağlantı olmasa da Türkiye’de bu tarz önlemlerin gittikçe artacağını düşünüyoruz. Çünkü alkol politikalarının etrafında birbirinden bağımsız gibi görülen birtakım değişimler yaşanıyor. Bunları bir bütün olarak düşündüğünüzde devletin alkol politikasında yasal birtakım kısıtlamalar, ekonomik önlemlerle beraber dolaylı dönüşümler de yaşanıyor. Bunun bir adı yok, somut olarak ortaya konulmuyor ama çeşitli olaylarla kendini gösteren yasakçı bir politika var. Bunun bir örneği bu, örgüt üyeliği şüphesiyle alıp alkollü mekana girmeme cezası veriyorsunuz, alakayı nasıl kurdular merak ediyoruz, bizim hukukçularımız kuramadı.

    İkincisi, dilde bir değişim yaşanıyor. İçişleri Bakanlığı, hem yılbaşından hemen önce hem de yılbaşından birkaç ay önce yaptığı kaçak alkol operasyonlarına “alkol operasyonları” dedi, “kaçak alkol operasyonu” demedi. Bu tüketimi yasal olan bir ürün ile tüketimi yasal olmayan bir ürün arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor. Ürüne sanki illegal bir şeymiş gibi muamele yapılıyor. Bu operasyon sonbaharda yapıldığında “Belki basit bir hatadır” dedik ama yılbaşına yaklaştığımızda ana akım medyadaki televizyon kanallarında “Kaçak içki can alıyor” haberlerinde sürekli tekel bayi görüntüleri kullanıldı. Halbuki tekel bayiler, bu ürünlerin yasal olarak satıldığı yerler. Buraları çalıştıran insanlar vergi mükellefi ve bu ülkede yasal olan bir ürünü satıyorlar. Ama siz kaçak içki haberlerine tekel bayi görüntüleri koyuyorsunuz.

    Üçüncüsü ise yılbaşından önce yapılan büyük kaçak içki operasyonunun kod adı ‘Alkol’ oldu. Bu artık ilkinin bir hata olmadığı, hükümetin kaçak alkolle mücadele etmek gibi bir amacı olmadığını gösteriyor. Hükümet, alkolle mücadele ediyor. Dolayısıyla kaçakçılık operasyonlarına “Alkol” diyerek ürünün yasal haliyle yasal olmayan hali, yani suçla hak arasındaki o bölgeyi siliyor ve birbirine karıştırıyor. Bu çok tehlikeli bir şey.

    Değişimi gösteren bir detay daha var; televizyonlardaki içki ve tütün ürünlerinin reklamının yasaklanmasının ve sansürlenmek zorunda olunmasının gerekçesi, gençlerin bu ürünlere özendirilmesinin engellenmesidir. Dolayısıyla televizyondaki dizilerde, filmlerde sigara veya içki içiliyorsa buzlanması gerekiyor. Devletin yayın organı olan TRT, kaçakçılık operasyonunda ele geçirilen depodaki varillerin, boş şişelerin görüntülerini de sansürlemeye başladı. Bu sansür basit bir şey değil, sansürün amacını saptırıyorsunuz. Bir ürünü hayatın her alanında sansürlüyorsunuz. Oysa bu yasal olmayan bir ürün değil. Zaten adına “kaçakçılık operasyonu” dediğiniz şeyin neresi gençleri özendirebilir ki? Bu tarz küçük değişimlerle beraber sosyal hayattan dışlanan, ürüne illegal muamelesi yapılan bir duruma doğru gidiyoruz.

    -İçkide ÖTV’nin bu kadar yüksek olmasını nasıl değerlendirirsiniz?

    ÖTV, sadece belirli ürünlerden alınan bir vergidir ve genelde siz o ürünleri kullandığınızda çevreye bir şekilde zarar verdiğiniz anlamına geliyor, o zararın da sizden tazmin edilmesi içindir. Mesela arabaya biniyorsunuz; çevreyi kirletiyorsunuz, daha fazla petrol çıkarılmasına neden oluyorsunuz, vs. O yüzden araba için sizden ÖTV alınıyor. Aynı şey içkiler için de geçerli. İçkilerden ÖTV alınmasının mantığı da şu; aşırı alkol tüketilmesi durumunda sizin sağlığınız üzerinde zararları var, bu zaten tartışma konusu olan bir şey değil, aşırı alkol tüketmenin insan sağlığı üzerinde ciddi etkileri var. Alkollüyken suç işleme ya da trafikte kazaya sebebiyet verme gibi nedenlerle çevreye verdiğiniz zararlar var. Yani bu kazalara karışırsanız sağlık sistemi üzerinde bir kapasite artışı yaratacaksınız hem aynı zamanda suçlu hale geleceğiniz için adli sistem üzerinde yük artışına neden olacaksınız hem de toplumun sağlığını, huzurunu bozacaksınız. Bütün bu zararlardan kaynaklı da sizden ÖTV alınır, böylece neden olabileceğiniz zararların kısmen maliyetini üstleniyorsunuz. Mantık çok güzel, böyle de uygulanması gerekir. Ama sorun şu; Türkiye’de nüfusun yüzde 80’i hayatında hiç alkol kullanmamış. Kullanan yüzde 20’lik kısma baktığımızda sadece bira. Türkiye’de en çok tüketilen alkollü içki biradır. Biranın alkol oranı yüzde 4,5 ila 7,5 arasında değişiyor ve kişi başı yıllık saf alkol tüketimi 1,4 litre. Bunlar Türkiye’de alkol tüketiminin neredeyse olmadığını gösteriyor. 46 Avrupa ülkesi arasında alkol tüketiminde sonuncuyuz. Alkol tüketiminin yasal olduğu ülkeler arasında da dünyada en düşük alkol tüketimine sahip ülkelerden biriyiz. Tabi ki yüksek alkol kullanımından kaynaklı insanlar ölüyor ama ülkede 84 milyon insan var, yılda bu nedenle ölen kişi sayısı 20 civarında. Devlet de “Ben alayım ÖTV’yi, başka yerde kullanayım” diyor. Olmayan bir hastalığa çok sert bir ilaç kullandığınızı düşünün. Türkiye’deki durum tamamen amacından saptırılmış durumda. ÖTV açık açık içki içen insanlardan alınan bir vergi haline geldi. O insanların bu ülkede nefes alabilmek için ödemek zorunda oldukları bir “baş vergisi” gibi düşünebiliriz.

    -İçkiye gelen zamların alkollü mekanlara etkisi nasıl oldu?

    Türkiye’de ÖTV, 6 ayda bir otomatik olarak artıyor. Tekel bayiler ve alkollü mekanlar zaten pandemiden kaynaklı müşteri kaybı yaşadılar, uzun süre kapalı kaldılar. Zaten ekonomik kriz devam ediyor, üstüne siyasi krizlerden kaynaklı dövizde dalgalanma yaşanıyor, dolayısıyla insanların yaşadığı gelir kaybı var. Bunların ülkedeki enflasyona ciddi bir yansıması oldu. Böyle bir durumda firmalar maliyet zammı yapmak zorunda kalıyor. Bu zaten kaçınılmaz bir şey. Üzerine maliyet zamları ve ÖTV zammı da bindi. Zaten birçok eğlence mekanı pandemiden sağ çıkamadı, kapanmadan sonra bir daha açılamadı. Bütün bunlarla insanlar eğlenemez, tüketemez hale geldiler ve devletin görmek istemediği bir şey, çok ciddi istihdam kaybı yaşanıyor, işyerleri kapanıyor. Restoranda sadece alkollü ürün değil yiyecek de servis ediliyor, o restoranın yiyecekleri aldığı işletmelerde de gelir kaybı yaşandı. Alkollü ürünün üretildiği topraklar da burası, hem tarıma hem de aracı sektörlere yansıyan bir gelir kaybı da yaşanıyor. Hem de 3,9 milyar lira olarak açıklanan bir vergi kaybı var. 3,9 milyar lira dediğimiz şey aslında hükümetin toptan bir kültürel değişim için ödediği maliyet ve bu, 84 milyonun kültürünü baştan değiştirmeye çalışan bu kadar büyük bir proje için çok küçük bir para.

    -İçkiye gelen zamlar, sahte içki tüketiminde artışa neden olur mu?

    Marketlerde şu an bira fiyatları 22 lira. Restoranlara baktığınızda bira fiyatları 50 lira. Bu durumda iki kadeh rakı içmek isteyen biri arkadaşından almak zorunda kalıyor, restoranlarda içmek ya da marketten almak çok pahalı. Bu durumda etil alkolle metil alkolün karıştırılması riski var, etil alkol yerine metil alkolden yapılmış bir içkiyi tüketmeniz halinde bir kadeh kör edebiliyor, iki üç kadeh içtiğinizde de karaciğer yetmezliğinden komaya giriyorsunuz. Türkiye’de geçen yıl sahte içki kullanımından 109 kişi öldü, bir önceki sene de 92 kişi öldü. Bu sayının büyüklüğünü şöyle hayal edin; İran şeriatla yönetilen bir ülke ve alkol kullanımı tamamen yasak. Bu ülkede sahte içkiden yılda 250 kişi ölüyor. Türkiye’de serbest ama 109 kişi ölüyor. Dolayısıyla Türkiye’de bir ürünün dolaylı olarak nasıl yasaklandığının ve ne kadar sert önlemler uygulandığının net bir göstergesi. 2022 yılında yüzde 55 oranında fiyat artışı yaşandı, şimdi yeniden maliyet zammı gelecek ve artarak gidecek. Temmuz’da yeniden bir ÖTV artışı olacak. Bu sene can kaybındaki sayı da artacaktır, umarım artmaz.

    -00.00’dan sonra restoranlarda ve eğlence mekanlarında canlı müziğin yasak olmasına ilişkin neler söylersiniz?

    Bütün pandemi yasakları kalkmışken, sokakta artık maske takmaya bile gerek olmadığı söylenirken canlı müzik yasağı devam ediyor. “Neden?” diye sorduğunuzda hiçbir açıklama yok. 17 günlük alkol yasağına karşı toplumsal bir direniş gösterilmemiş olsaydı, o yasak 17 günle sınırlı kalmayacaktı. Müzik yasağına da aynı şekilde karşı çıkabilseydik bugün müzik yasağı da yoktu. Ama müzik yasağını kabul ettik, şu an Türkiye’de hükümet değişene kadar 00.00’dan sonra müzik yasağı devam edecek.

    -Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    Eğlence sektörü önümüzdeki dönemden çok karamsar. Görüştüğümüz birçok işletme sahibi işlerinin yüzde 60-65 azaldığını söylüyor. Eğlence sektöründe çok ciddi bir gelir kaybı yaşanıyor. İşyerlerini erken kapatmak zorunda kalıyorlar ki, zaten iş yaptıkları saatler 00.00’dan sonraki saatler. Dolayısıyla hem fiyattan kaynaklı istihdam ve gelir kaybı hem de müzik yasağı kaynaklı çok fazla kapanan, küçülen işyeri göreceğiz. Burada bizi en çok korkutan şey, sonunda hükümetin alkolü doğrudan yasaklamayarak ama yüksek fiyatıyla alkolü sadece belli gelir grubuna mensup insanların tüketebileceği bir ürüne dönüştürme yönünde planı olduğunu düşünüyoruz. Ülkenin ancak yüzde 10’unun kullanabildiği bir lüks tüketim ürünü, sınıfsal bir ürün haline getirmeye çalışıyorlar. Böylece nüfusun çok önemli bir kısmı AKP’nin istediği gibi alkolden arındırılmış, diğer AKP değerleriyle de donatılmış insanlara dönüştürülmeye çalışılıyor.

  • Protestanlar sınır dışı ediliyor

    Protestanlar sınır dışı ediliyor

    Sibel HÜRTAŞ

    Türkiye Protestan Kiliseler Derneği’nin hazırladığı rapora göre 2021 yılında 15 Protestan din adamı, “Genel güvenlik açısından tehlike arz edilen kişiler” olarak gösterilerek, sınır dışı edildi ya da oturumu yenilenmedi.

    Türkiye Protestan Kiliseler Derneği, Protestanların 2021 yılında yaşadığı hak ihlallerine ilişkin raporunu hazırladı. İbadet yerlerinden; misyonerlerin sınır dışı edilmesine; nefret söyleminden Protestanlara yönelik ajanlık tekliflerine kadar çok sayıda hak ihlali raporlandı.

    NEFRET SÖYLEMİ 

    Türkiye Protestan Kiliseleri Derneği’nin hazırladığı rapora göre, 2021 yılında özellikle nefret söyleminde artışlar yaşandı.

    2021 yılında iki ayrı olayda şunlar yaşandı:

    “-Aydın Kurtuluş Kilisesi: Kilise görevlisi Emin T. ve genel olarak kilise topluluğu Haziran -Temmuz aylarında Bursa’da yaşayan T. U. adlı kişinin internet (Facebook) üzerinden yaptığı yayınlarla tehdit edildi. Bu yayınlara Aydın’da yaşayan çeşitli kişilerin de katılması ve yayın içeriklerinde Hristiyanları öldürmek, kafalarını kesmek vb. açıkça niyet ve tehdit telkin edilmesi üzerine Kilise görevlisi Emin T. tarafından emniyet güçlerine suç duyurusunda bulunuldu. Aydın’da yaşayan bir kişi gözaltına alındı ve bir süre sonra serbest bırakıldı. Süreç hakkında yetkili mercilerden topluluğa henüz bir bilgilendirme ulaşmadı.

    – Artvin Arhavi Topluluğu yıl içinde önce yerel basında “Misyonerler buraya da geldiler” şeklinde yazılı ve dijital bir saldırı kampanyasıyla karşılaştı. Daha sonra “bazı kişiler” Arhavi’deki topluluktan sorumlu olan arkadaşımızın ev sahibine ulaşarak baskı ve rahatsız yaratarak evden çıkartmasını istediler. Bir siyasi partinin ilçe başkanı tarafından sosyal medyada “Onları yok edeceğiz” üsluplu yayınlar yapıldı. Topluluk önderi tarafından İlçe başkanı ile görüşülmesinden sonra kişi tepki göstermeyi bıraksa da sokakta ve sosyal medya da tepkiler devam etmektedir. Topluluk önderi arkadaşımız sokakta yürürken “Ölü Papaz yürüyor” biçimli tehditkâr sözlere muhatap olmaya devam ediyor.”

    AJANLIK TEKLİFLERİ 

    Rapora göre,  2021 yılı içerisinde Protestan toplumu üyelerine ve Hristiyan olmamakla birlikte Hristiyan kurumlarında çalışan kişilere muhbirlik/ajanlık teklifleri yapılmaya devam edildi. Protestan Topluluğunun bulunduğu birçok şehirde kendisini istihbarat görevlisi olarak tanıtan kişiler tarafından, yerli ve mülteci Hristiyanlara, Hristiyan olan kişiler, kiliseler, kilise faaliyetleri ve Hristiyan kurumlar hakkında bilgi almak amacıyla tehdit, vaat, menfaat ve para teklif etme yöntemleri kullanarak ajanlık/haber elemanı olma teklifleri yapıldığı rapor edildi. Bu bilgi kendilerine muhbirlik/ajanlık teklifi sunulan kişilerden geldi. 2021 yılında benzer durumda 8 vaka bildirildi.

    İBADET YERLERİ SORUNLARI 

    Protestanların yaşadığı en büyük sorunların başında ibadet yeri sorunu geliyor. Bu sorun 2021’de de devam etti.  Şu an, Türkiye’de kendilerine ait müstakil/bağımsız binada ibadet eden topluluk sayısı 19. Kendilerine ait müstakil/bağımsız olmayan bina da ibadet eden topluluk sayısı 35. Geleneksel tarihi kilise binasında ibadet eden topluluk sayısı 11. Kiralık bir mekanda ibadet eden topluluk sayısı ise 99. Ev veya ofislerinde ibadet eden topluluk sayısı ise 21. -Şapelde ibadet eden topluluk sayısı ise 1.

    Protestan toplulukları ibadet yerlerinde ibadetlerini yaparken ciddi sıkıntılar yaşıyorlar. Bu sıkıntılar 2021’de şöyle raporlandı:

    -Tekirdağ Protestan Topluluğu 2021 yılı Temmuz ayında dernek çatısı altında faaliyetlerine başlamış. Çevreye verdikleri bir rahatsızlık olmamasına rağmen komşular ve bazı insanlar tarafından belediye, valilik ve Cumhurbaşkanlığı’na şikayetlerde bulunarak sürekli rahatsız edilmekte, denetimlere maruz kalmakta ve o bölgeden taşınmaları için baskı görmektedirler.

    – Artvin ili Arhavi ilçesinde yaşayan Protestan Toplumu üyeleri toplantı yeri kiralamış ve bu toplantı yeri için tadilata başlamak istemişlerdir. Tadilat işini alan ustalara baskılar sonucu iş yapılamamış ve mal sahibi yapılan baskılara dayanamayarak kira kontratını iptal etmiştir. Topluluk kendi evlerinde bir araya gelmeye devam etmektedir

    DİN GÖREVLİSİ SORUNU 

    2021 yılında yabancı uyruklu din görevlilerine ve topluluk üyelerine yönelik sınır dışı etme, Türkiye’ye girişe izin verilmeme ve oturum izni veya vize vermeme  olayları yaşanmaya devam etti. Misyonerlere, Genel güvenlik açısından tehlike arz eden kişilere verilen G87 Kodu verilerek, sınır dışı edildi. 2021 yılında 13 kişiye bu kod verildi.Eşleri ve çocuklarıyla birlikte 25 Protestan bu nedenle ülkeden ayrılmak zorunda k aldı.

    Rapora göre Protestan topluluğu Covid -19 salgınından da fazlasıyla etkilendi:

    ” 2020 yılında tüm dünya ile birlikte ülkemizi de etkisi altına alan Covid-19 salgını tüm toplumla birlikte Protestan toplumunu da etkisi altına almıştır. 2021 yılında etkisi azalmakla birlikte kiliselere olumsuz etkisi devam etmiştir. Hafta sonu yasaklarından en çok etkilenen kesim Pazar gününün ibadet günü olması nedeni ile Hristiyan bireylerdir. 2021 yılında da kısıtlama kararları alınırken Hristiyan vatandaşlar göz ardı edilmiştir. Hiçbir genelge ve yönerge de kiliselerin toplantılarda uyması gereken kurallar belirtilmemiş, konu ile ilgili bilgi edinme talepleri cevaplanmamış veya genel bir açıklama ile geçiştirilmiştir. Bu durum kiliselerde karışıklık yaratmıştır. Bu durumda derneğimiz, kendi tavsiyelerimizi oluşturarak kiliseler ile paylaşmaya ve süreci doğru yönetmeye çalışmıştır. Hafta sonu yasakları döneminde 2021 yılında yerel yetkililer kilise görevlilerinin kiliseyi açmasına ve internet yayınları yapabilmesine olanak tanımada daha kolaylaştırıcı olmuşlardır. Ancak süreç bir bütün olarak değerlendirildiğinde zaten dezavantajlı olan Hristiyanlar pandemi döneminde daha da ağırlaşmış bir dezavantaj yaşamışlardır.”

    ÖNERİLER 

    Türkiye Protestan Derneği’nin sorunlara karşı çözüm önerileri ise şöyle:

    -Hükümet veya kamu kuruluşlarının Protestan toplumunu ilgilendiren konulardaki çalışmalarında toplumumuzla diyalog halinde olması, yapılan toplantılara resmi olarak Protestan kurum temsilcilerinin davet edilmesi, önyargıların aşılmasına ve sorunların çözülmesine katkı sunacaktır. Yaşanılan tecrübeler göstermiştir ki, iletişim kanalları açık olduğunda birçok sorun hızlıca çözüme kavuşturulmuştur.

    -Hristiyanlara karşı nefret söylemleri, 2021 yılında, önceki yıla göre artmaya başlamıştır. Şikâyet edilmesine rağmen zanlıların serbest bırakılması ve cezasızlık hali, ciddi bir endişe ve güvensizlik kaynağıdır. Var olan yasaların yoruma açık olmayacak şekilde güncellenmesi ve nefret söylemi ve nefret suçları ile ilgili yine yoruma açık olmayacak şekilde net ifadeler içeren yasal düzenleme yapılması sorunun çözümü için önemli bir adım olacaktır. Nefret söylemi ve nefret suçu ile ilgili olarak kamuoyunu bilgilendirici, farkındalığı artırıcı KAMU SPOTLARI hazırlanarak yayınlamak ise halkın eğitiminde ve kültür düzeyinde paradigma değişikliğinin önünü açacaktır

    -Türkiye’de tarihsel olarak kilise binaları bulunmayan Protestan toplumu için ibadet yeri kurma sorunu, yıllardır devam eden ve bir türlü çözüme kavuşturulmamış, dini dışa vurma hakkının temel bir unsuru olarak güncelliğini korumaktadır. Bu konuda acil olarak merkezi ve yerel yetkililerin gereken adımları atmaları gerekmektedir. Hristiyanların da mescit benzeri küçük ibadet yerleri (şapel) kurabilmelerinin önü açılmalıdır. Belediyeler, Kültür Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve diğer resmi kuruluşlar, ellerinde bulunan ve amacı dışında kullanılan kilise binalarını en azından pazar günleri ve/veya dini bayramlarda kilise cemaatlerinin kullanımına açmalıdır. Yeni ibadet yerleri kurulması için arsa tahsisi vb. konularda kolaylaştırıcı tutum alınmalıdır.

    -Kilise derneklerinin yaşadığı sorunlar göz önüne alınarak, özellikle dini amaçla toplanma ve dini yayma, ibadet konusunda haklarının güvence altına alınması gerekmektedir. • Pandemi sürecinde uygulanan kısıtlamalarda Hristiyan vatandaşlarında durumları göz önüne alınmalıdır.

    -İnsan hakları eğitimi çerçevesinde, ilgili kamu görevlilerine din ve vicdan özgürlüğü hakkının içeriği konusunda eğitim verilmelidir.

    -Ajanlaştırma çalışmaları yerine açık iletişim kanalları açılmalıdır.

    -Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Hristiyan ailelerin ve çocukların maruz kaldıkları ve maruz kalma riskleri bulunan sosyal baskıyı ve damgalanmayı göz önünde bulundurarak, şikâyet edilmesini beklemeden, okullarda ve sınıflarda gayrimüslim öğrencilerin haklarını gözetmesi ve okulları muafiyet konusunda düzenli olarak bilgilendirmesi beklenmektedir. Bir arada yaşamaya ve inançlara saygıya dayalı kültürün gelişmesi konusunda temenninin ötesinde adımlar atılmalı ve uygulama denetlenmelidir.

    -Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin zorunluluğu kaldırılmalı, kişi inancını açıklama zorunluluğundan kurtulmalıdır.

    -Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin zorunluluğu kaldırılmıyorsa bile muafiyet hakkı için kişinin beyanı esas alınmalıdır.

    -Toplum içinde farklı dinlere mensup kişilere karşı anlayış ve bu kişilerin de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak eşit haklara sahip olduğu fikri ve bir arada yaşama kültürü, başta Milli Eğitim Bakanlığı aracılığıyla olmak üzere, merkezi ve yerel yönetimlerce aktif olarak gündeme getirilmeli ve teşvik edilmelidir.

    -İfade ve basın özgürlüğüne saygı çerçevesinde, medyada yer alan hoşgörüsüzlüğe, nefret söylemine, kışkırtmaya ve ayrımcılığa neden olabilecek yazılı ve görsel yayınlar hakkında, hızlı ve etkin bir şekilde denetim mekanizması kurulması gerekmektedir. Adli makamların şikâyet beklemeden nefret suçları ve söylemleri ile ilgili resen harekete geçmeleri sağlanmalıdır. Bu sadece Protestan Hristiyanların değil, bütün dezavantajlı grupların hayati derecede önemli olan ihtiyacıdır.

    – Yerel medya mensuplarının (muhabir ve köşe yazarlarının) nefret söylemi konusunda bilinçlendirilmesi, farkındalık oluşturulması için eğitimlere tâbi tutulması için gerek basın meslek kuruluşlarının gerekse diğer sivil toplum örgütlerinin çalışma yapması gerekmektedir.

    -Sosyal Medya şirketlerinin Türkiye ofislerinde veya Türkçe bölümlerinde özellikle denetleme biriminde görevli personele nefret söylemi konusunda bilinçlendirme eğitimi verilmeli ve bu yöndeki şikayetlerin daha sıkı bir şekilde denetlenmesi, bu paylaşımların yapıldığı hesapların kapatılmasının yanı sıra aynı kişilerin yeni hesap açarak daha da nefret dolu paylaşım yapmasının önüne geçilecek mekanizma veya algoritmalar oluşturulmalıdır.

    -Yabancı uyruklu Protestan Toplumu üyelerinin büyük bir şok ile ani şekilde ülkemize sokulmama uygulaması kaldırılmalıdır. Herhangi bir suç iddiası olmadan, sadece dini inançlarından dolayı insanların maruz kaldığı bu durum sonlandırılmalıdır. Ülkemizde kalması uygun görülmeyen kişilerin objektif, hukuka dayalı ve herkes için geçerli uygulamalara tabi tutulması gerekmektedir.

  • Örgüt üyeliği ile suçlandılar, içkili mekânlara giriş yasağı ile serbest bırakıldılar

    Örgüt üyeliği ile suçlandılar, içkili mekânlara giriş yasağı ile serbest bırakıldılar

    Silahlı terör örgütüne üye olma şüphesiyle iki gün önce gözaltına alınan Sinem Çelebi ve Deniz Konak bugün savcılık ifadelerinin ardından tutuklama talebiyle 3. Sulh Ceza Hâkimliğine gönderildiler. Mahkeme, Çelebi ve Konak’ı içkili mekânlara giriş yasağı ile serbest bıraktı.

    Sinem Çelebi ve Deniz Konak, silahlı terör örgütüne üye olma şüphesiyle iki gün önce gözaltına alınmıştı. Savcılık ifadelerinin ardından tutuklama talebiyle 3. Sulh Ceza Hâkimliğine gönderilen Çelebi ve Konak, “Tüm dosya kapsamı incelendiğinde şüphelilerin üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, dosyadaki delil durumu itibariyle şüphelilerin atılı suçu gerçekleştirdiklerine dair dosya içerisinde somut bir delilin bulunmadığı, gerçekleştirilen eylemlerin vasıfları itibariyle suç olarak değerlendirilecek ise suç vasıflarının şüpheliler lehine değişme ihtimalinin bulunduğu, şüphelilerin kaçma veya delileri karartma ihtimalinin bulunmadığı” gerekçesiyle  “içkili mekânlara giriş yasağı” adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

    Duruşma sonrası şüpheli avukatlarından Şahap Arpacı yaptığı açıklamada şunları söyledi:

    “SGDF MYK üyesi Sinem Çelebi ile Deniz Konak iki günlük TEM göz altısından sonra bugün savcılığa çıkarıldılar. MLKP üyesi olmak ve propagandası yapmak suçlamasıyla savcılık tutuklanmaları için Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etti Eskişehir 3. Sulh Ceza Hâkimliği tutuklama talebini reddetti, şüpheliler hakkında adli kontrol tedbirlerinin uygulanmasına karar verdi. Hakimlik, haftada bir gün imza, yurtdışına çıkış yasağı ve içkili mekanlara giriş yasağı yönünde adli kontrol uygulanmasına karar verdi.”