Yazar: medyaport net

  • SGK’da 21 personel arasındaki para alışverişi soruşturmalık oldu

    SGK’da 21 personel arasındaki para alışverişi soruşturmalık oldu

    CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, Sosyal Güvenlik Kurumu’nda (SGK) kendi aralarındaki şüpheli para alışverişleri nedeniyle 21 personel hakkında soruşturma açıldığını ancak soruşturmayı yürüten müfettişlerin görevden el çektirildiğini iddia etti. Soruşturma geçirenler arasında SGK eski Başkan Yardımcısı Mustafa Kuruca ile Türk Büro-Sen Başkan Yardımcısı Emrah Karakurt’un da olduğunu ifade eden Emir, “Bakan Vedat Bilgin’e sesleniyorum. Sadece bir memurun beş yılda 15 milyon TL’lik para transferi yaptığı biliniyor. Bu paralar kimlere neden aktarılmış, hangi yolsuzluğun parçası? Soruşturmanın takipçisiyiz, üstünü örtmenize izin vermeyeceğiz” dedi.

    SENDİKA YÖNETİCİSİ DE ŞÜPHELİLER ARASINDA 

    Murat Emir, SGK bünyesinde 21 personel hakkında aralarında şüpheli para transferleri yapıldığı gerekçesiyle başlatılan soruşturmayı TBMM gündemine taşıdı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin’in yanıtlaması istemiyle yazılı soru önergesi sunan Emir, soruşturmanın üstünün örtülmek istendiğini de iddia etti. Emir’in iddiasına göre SGK’da personel Mehmet Toptaş hakkında 2021 yılının başında inceleme başlatan müfettişler, şüpheli para transferlerinin izine rastladı. İnceleme genişletildi ve 1 Nisan 2021 tarihinde 21 personel hakkında soruşturma başlatıldı. Soruşturma kapsamında personelin 2015 ile 2020 yılları arasındaki para transferleri incelendi. Personel Toptaş’ın beş yıl içerisinde gerçek ve tüzel kişilere 15 milyon 313 bin 457 TL gönderdiği tespit edildi. Toptaş’ın yüklü miktarlarda para gönderdiği kişiler arasında SGK’nın eski Başkan Yardımcısı Mustafa Kuruca ve eşi ile Türk Büro-Sen Genel Başkan Yardımcısı Emrah Karakurt da yer aldı.

    ‘MÜFETTİŞ NEDEN GÖREVDEN ALINDI?’

    Soruşturma kapsamında görevlendirilen iki baş müfettişten birinin görevden el çektirildiğine dikkat çeken Emir, SGK içerisindeki 21 personelin şüpheli para transferlerinin mutlaka araştırılması gerektiğini belirtti. Soruşturma yürüten birim olan Teftiş Kurulu Başkanı Mustafa Apaydın’ın da yakın zamanda görevden alındığını hatırlatan Emir, şu ifadeleri kullandı: “Çalışma Bakanının SGK’da neler olduğunu kamuoyuna açıklaması gerekiyor. Teftiş Kurulu Başkanı hangi sebeple görevden alındı. Bu sorunun yanıtını vermesini bekliyoruz. Bakan Vedat Bilgin’e sesleniyorum. Soruşturma kapsamında sadece bir memurun beş yılda diğer kişilere 15 milyon TL’lik para transferi yaptığı biliniyor. Bu paralar kimlere neden aktarılmış, hangi yolsuzluğun parçası? Görevlendirilen müfettiş neden görevden alındı? Soruşturmanın takipçisiyiz, üstünü örtmenize izin vermeyeceğiz.”

  • Hekimler, Isparta Cumhuriyet Başsavcısı Akbulut hakkında HSK’ya şikayette bulundu

    Hekimler, Isparta Cumhuriyet Başsavcısı Akbulut hakkında HSK’ya şikayette bulundu

    Türk Tabipleri Birliği ve Adli Tıp Uzmanları Derneği, hekimlik uygulamaları açısından işkence anlamına gelen zorla muayene emri veren Isparta Cumhuriyet Başsavcısı Mustafa Akbulut hakkında 10 Nisan 2022 günü Hakimler ve Savcılar Kurulu’na şikayette bulundu.

    Isparta Cumhuriyet Başsavcılığı imzalı emrin hem ulusal ve uluslararası mevzuata hem de tıp etiğine aykırı, kanunsuz emir niteliğinde olduğu vurgulanan şikayet dilekçesinde Anayasa’nın, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, Biyotıp Sözleşmesi’nin, İstanbul Protokolü’nün, Dünya Tabipler Birliği kararlarının ve Türk Tabipleri Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları’nın ilgili maddelerine atıf yapıldı.

    Savcıların hem mesleki etik ilkelerine hem de insan haklarına uygun hareket etmelerine ilişkin uluslararası kararların da yer aldığı şikayet dilekçesinde Isparta Cumhuriyet Başsavcısı Mustafa Akbulut hakkında etkili bir soruşturma yürütülmesi ve cezalandırılması istendi.

    Türk Tabipleri Birliği, Adli Tıp Uzmanları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve İnsan Hakları Derneği’nden yapılan ortak açıklamada, mevzuatta muayene ve örnek almaya dair düzenlemeler bulunsa da kişinin vücut bütünlüğünün korunması hakkına müdahale niteliğinde olan muayenelerin nasıl gerçekleştirileceğinin aynı zamanda tıbbın etik ilkeleri ve mesleki standartlarıyla belirlendiği anımsatıldı. Bu kapsamda muayenelerin zorla gerçekleştirilmesi veya çıplak aramalar şeklinde rutin uygulamalara dönüştürülmesinin insan onuru ve kişisel bütünlüğün korunması ve dokunulmazlık hakkının ihlali olduğuna dikkat çekilen açıklamada, şöyle denildi:

    “Hekimlerin mesleklerini uygularken öncelikli ödevi her durumda insan onurunu korumaktır. Bu tür uygulamaların hekimlik uygulamaları açısından işkence anlamına geldiği açıktır. Yasal düzenlemeler, yönergeler hiçbir koşulda insanlık dışı ve işkenceye imkan tanıyan hükümler içeremeyeceği gibi yönergeler, talimatlar, yazışmalarla da işkence fiilleri meşru kılınamaz. İşkence ve kötü muameleyi mümkün kılan eylemlerin hukuken de meşru olması mümkün değildir. Mutlak işkence yasağı, uluslararası toplum açısından oynadığı özel rolün bir gereği olarak uluslararası hukukta normlar hiyerarşisi açısından da üstün bir kural niteliği kazanmıştır. Koruduğu değerler nedeniyle, işkence yasağı buyruk kural (jus cogens) olarak tanınmış, uluslararası insan hakları sözleşmelerinden ve teamül hukukundan kaynaklanan kurallar karşısında hiyerarşik bir üstünlüğe sahip olmuştur. İşkence yasağı uluslararası toplumun mutlak bağlayıcı bir kural olarak tanıdığı, hiçbir istisnası olmayan temel bir ilkedir. İşkence yasağıyla çatışan ulusal hukuk kuralları aynı zamanda uluslararası hukukla da çatışma içinde olacağından hukuki geçerliliği olamaz.

    Yasa uygulayıcıları da evrensel hukuk normları ve insan hakları ilkelerine uymakla yükümlüdür. Dolayısıyla Isparta Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir kez daha zorla muayenenin işkence anlamına geldiğini hatırlatıyor, 28.03.2022 tarih ve B.M. 2022/1441 sayılı yazısını geri çekmeye davet ediyoruz.”

  • Mahkeme, kameranın altında mı bir cinayetin işlenmesini bekliyordu?’

    Mahkeme, kameranın altında mı bir cinayetin işlenmesini bekliyordu?’

    Kübra KÖKLÜ

    İktidarın cezasızlık politikası uygulamaları nedeniyle kadına yönelik şiddet ve istismar artmaya devam ediyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP), 2022 Mart Raporu’nu açıkladı. Raporda mart ayında 24 kadın erkekler tarafından katledilirken, 19 kadın ise şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi. Aynı rapora göre, 2021 Mart ayından bugüne kadar 55 kadın yüksekten düşerek şüpheli şekilde  yaşamını yitirdi. Şüpheli ölümlerin yüzde 20’sinin ise yüksekten düşme şeklinde gerçekleştiği kaydedildi. Hayatını kaybeden 55 kadının hikayesi gibi üniversite okuyup İngilizce öğretmeni olma hayalleri kuran 17 yaşındaki Duygu Delen’in hikayesi de mutlu sonla bitmedi. Tiyatroyu ve dans etmeyi çok seven eğlenceli bir  kişiliği olan Duygu Delen, 13 Ağustos 2020’de Mehmet Kaplan’ın yaşadığı 5 katlı apartmanın 4. Katındaki evine gitti. Bir süre  sonra Duygu evin penceresinden şüpheli şekilde düştü. Kanlar içinde kalan genç kızı gören mahalleli, polis ve sağlık ekiplerine haber verdi. Gelen sağlık ekibinin yaptığı kontrolde, Duygu’nun yaşamını yitirdiği belirlendi.Ekipler, sonrasında acı haberi ailesine bildirdi. Kaplan, Duygu ile aralarında çıkan bir tartışmanın ardından intihar ettiğini öne sürerken Duygu’nun cinayete kurban gittiğinin iddia edilmesi üzerine soruşturma başlatıldı. Gözaltına alınan  Kaplan sevk edildiği adliyede ‘’cinsel istismar’’ ve ‘’kasten öldürme’’ suçlarından tutuklandı. Duygu’nun ölümüne ilişkin yargılamayı yapan 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesine, Adli Tıp Üçüncü Üst Kurulu tarafından detaylı bir şekilde hazırlanan bir rapor sunuldu. Raporda, hayatını kaybeden Duygu’nun balkondan düşerken hayatta olduğu tespit edildi.

    ‘BU DOSYALAR BİLEREK MUĞLAKLAŞTIRILIYOR’

    Duygu’nun ölümüne ilişkin tutuklanıp hakkında dava açılanMehmet Kaplan, ‘çocuğu kasten öldürme’ ve ‘zincirleme şekilde nitelikli cinsel istismar’ suçlarından 4 Mart tarihinde beraat etti. ‘Yağma’ suçundan 10 yıl hapis cezasına çarptırılan, ‘hakaret’ suçundan verilen 90 gün hapis cezası ise 1800 TL para cezasına çevrilen Kaplan, tahliye edildi. Sanık Mehmet Kaplan hakkında hazırlanan gerekçeli karar 30 Mart tarihinde açıklandı. 50 sayfalık gerekçeli kararda ‘şüpheden sanık yararlanır’ ilkesine atıf yapıldı. Kararda, varsayımlara dayanılarak sanık hakkında mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı belirtilerek, delillerin sanığın savunmasını teyit edici nitelikte olduğu ileri sürüldü. Kararda ayrıca,”Sanığın maktulle tartışması ve ona iki tokat atıp hakaretlerde bulunmasının tek başına ‘intihara yönlendirme’ suçu çerçevesinde değerlendirilemeyeceği” savunuldu. Tahliye kararına isyan eden Duygu Delen’in acılı annesi Şenel Delen ise sanığın ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmasını istediğini söyleyerek, “Önce Allah’a, sonra size güveniyorum. Yavrum 19 yaşına girdi ama toprağın altında.Katili serbest bırakıp başka suçlar işlemesine neden olmayın. Cezasını çeksin.Bin kere de ölsem davamdan vazgeçmem. Sanık cezasını çeksin, başka masumlarıncanını yakmasın. Kapının her çalınmasında kapı arasından ‘Duygu mu geldi’ diye bakıyorum. Ben çok yoruldum’’ ifadelerini kullanmıştı. Dosyaya ilişkin Medyaport.net’e konuşan Delen ailesinin avukatı Ömer Faruk Akan, Türkiye’nin yargı pratiğine uygun olmayan bir karar verildiğini belirtti. Gerekçeli karara tepki gösteren Akan ‘’Mahkeme tahliye kararını oy birliğiyle aldı. Sanığın tahliye edilmesine ‘evet’ diyen başkan daha sonra ne olduysa sanığın ‘kaçma şüphesi var’ diyerek tahliye kararına muhalefet şerhi koydu. Davanın en başından beri sanığın ‘şüpheden sanık yararlanır’ ilkesine sığınacağını dile getirmiştim. Ve ne yazıkki en sonunda da öyle oldu. Mahkemenin kararı bizlere ‘ben yeterli delilbulamadım, ortada bir şüphe mevcut’ diyor. Zaten bu dosyalar bilerekmuğlaklaştırılıyor. Bu dosyaların ne yazık ki kaderi bu’’ dedi.

    MEHMET KAPLAN DUYGU’YU DARP ETTİĞİNİ İTİRAF ETTİ 

    Akan, bu davalarda hazırlanan rapor başka bir raporla şüpheli hale getirildiğini belirterek, Bölge Adliye Mahkemesinin tahliye kararına  itiraz edeceğini kaydetti. Dosyanın bilirkişilerin müdahalesine açık hale getirildiğini dile getiren Akan, “İçeride iki kişinin olduğu sabit,sanığın kendisi Duygu Delen’i darp ettiğini beyan etti. Eylem öncesinde de sanık Duygu’ya yönelik fiilen eylemler uygulandığını da beyan etti. Daha ne olması gerekirdi. Mahkeme, kameranın altında mı bir cinayetin işlenmesini bekliyordu? Zaten kamera görüntüsü olsaydı yargılamaya da gerek kalmazdı. Diğer dosyalarsa ‘sanık şüpheden yararlanır’ ilkesi ile karar verilmezken bu dosyada neden bu karar verildi. Türkiye’nin yargı pratiğine uygun olmayan bir karar verildi. Dosyada en önemli olan cinayet ile ilgili hükümdü. Sanıkta cinayetten beraat etti’’ diye konuştu.

  • Avukatlar Adana Adliyesi’ndeki otopark ücretine itiraz edince Mersin’de de otopark ücretli oldu

    Avukatlar Adana Adliyesi’ndeki otopark ücretine itiraz edince Mersin’de de otopark ücretli oldu

    Ayça ONURALMIŞ

    Adana Barosu avukatları, Mersin Adliyesi otoparkı avukatlara ücretsizken, Adana Adliyesi’nde ücretli olmasına itiraz etti. İtirazın ardından 10 yıldır ücretsiz olan Mersin Adliyesi otoparkı da avukatlar için ücretli oldu. Avukat Tugay Bek, “Biz adalet ve hukuk temelinde bir eşitlik talep etmiştik ama burada hukuksuzlukta bir eşitleme yolunun tercih edildiğine tanık oluyoruz” dedi.

    Avukat Tugay Bek, Medyaport’a yaptığı değerlendirmede, geçen yaz açılan yeni Adana Adliyesi’nin otoparkının açıldığı tarihten beri ücretsizken, yaklaşık bir ay önce giriş-çıkışlara bariyer konulduğunu ve ücretli hale geldiğini söyledi. Adana Barosu olarak bu duruma karşı eylemler düzenlediklerini aktaran Bek, şöyle konuştu:

    “Adliyenin avukatların işyeri olduğunu, hakimler, savcılar, adliye memurları için ücretsiz olan bir yerin avukatlar için ücretli hale getirilmesinin hukuka aykırı bir uygulama olduğunu anlattık. Mersin’de yaklaşık 10 yıldır faaliyette olan yeni adliye binasının otoparkını avukatlar ücretsiz kullanabiliyorken, Adana Adliyesi’nde otoparkın ücretli olmasının haksız olduğunu ifade ettik.

    6 Nisan gününden itibaren Mersin Adliyesi’nin otoparkının da avukatlara ücretli hale getirildiğini öğrendik. 10 yıldır Mersin Adliyesi avukatlar için ücretsizken ne oldu da bugün ücretli hale getirildi? Biz bir hukuksuzluğun ortadan kaldırılması gerektiğine dikkat çekerken, hukuksuzlukta eşitleyen bir düzen aslında. Biz adalet ve hukuk temelinde bir eşitlik talep etmiştik ama burada hukuksuzlukta bir eşitleme yolunun tercih edildiğine tanık oluyoruz.”

    ‘DEVLET OTOPARKÇILIĞA MI DÜŞTÜ?’

    “Bunun ekonomik krizle de bağlantısı kurulabilir. Devletin kasası boş ve avukattan keseceği 5-10 liraya, otoparkçılığa mı düştü?” diyen Bek, şu ifadeleri kullandı:

    “Türkiye’nin bazı yerlerinde ilginç cami mimarileri var, altta süpermarket, üstte cami. Süpermarkete meşruluk katmak için üstüne cami oturtmuş gibi duruyor. Adliyeler de buna benziyor; altı otopark, üstü adliye. Yukarıda adalet dağılıyor ama asıl kazanç otopark gibi. ‘Ben yaptım, oldu’ dayatması söz konusu.”

  • Van Barosu’ndan engelli meslektaşlarıyla dayanışma açıklaması! 

    Van Barosu’ndan engelli meslektaşlarıyla dayanışma açıklaması! 

    Salih SERTKAL

    Van Barosu Engelli Hakları Komisyonu, İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde 5 Nisan Avukatlar Günü’nde görme engelli meslektaşları Avukat Mümin Özeken’in Cumhuriyet Savcısı tarafından maruz kaldığı kötü muameleye tepki gösterdi. Van Baro binasında, Van Görme Engelliler Spor Kulübü Derneği, Van İşitme Engelliler Eğitim Kültür Gençlik ve SPro Kulübü Derneği ve Van Bedensel Engelliler Spor Kulübü Derneği Van İşitme Engelliler ve Aliler Derneği, Erciş İşitme Engelliler Derneği, Altı Nokta Körler Derneği Van Şubesi temsilcilerinin de katılımı ile basın toplantısı düzenlendi.

    Van Barosu Engelli Hakları Komisyonu üyesi Avukat Sinan Taşdemir yaptığı ortak açıklamada, görme engelli meslektaşları avukat Mümin Özeken’in Cumhuriyet Savcısının ayrımcı tutum ve davranışına maruz kaldığını belirtti.  “Meslektaşlarının, görme engelli olması sebebiyle savcılıkta verdiği ifadenin tanıklar huzurunda imzatılmak istenildiğine dikkat çeken Taşdemir, bu muameleyi, “hukuk dışı” olarak nitelendirdi ve bu durumu kabul etmediklerini söyledi.

    ‘SORUMLULAR HAKKINDA YASAL İŞLEM BAŞLATILMALI’

    Görme engellilerinin hukuk işlemleri sırasında istekleri doğrultusunda tanık bulundurması gerektiğinin altını çizen Taşdemir, bu durumu da 6098 sayılı TBK’nin 15/2 maddesi ve 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 73’üncü maddesine dayandırdı. Yaşananların talihsiz bir durum olduğunu ifade eden Taşdemir, “Bu tür olayın yaşanmasına sebebiyet veren kamu görevlisinin gerçekleştirdiği işlemin tüm yargı camiasını bağlamadığını belirtmek isteriz. Ancak hukuk dışı bu tür işlemlerin yaygınlaşması, görme ve diğer fiziksel engelli hukukçuların mesleki onur ve itibarının zedelenmesi, kişilik hak ve özgürlüklerinin yanı sıra çalışma hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmesi sonucunu doğuracaktır” diye konuştu.

    Meslektaşlarına dönük yapılan hukuk dışılığı kınayan Taşdemir, ilgili kamu görevlisi hakkında derhal yasal işlem başlatılmasını istedi. Taşdemir, hukuki sürecin takipçisi olacaklarının da altını çizdi.

  • Demirtaş, ‘Tanıkların yalan ifadeleri ile siyasetçiler 6 yıldır cezaevinde!’

    Demirtaş, ‘Tanıkların yalan ifadeleri ile siyasetçiler 6 yıldır cezaevinde!’

    IŞİD’in Kobani’ye yönelik saldırılarına karşı 6-8 Ekim 2014’te gerçekleşen protesto eylemleri gerekçe gösterilerek Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanları, Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin de aralarında bulunduğu 22’si tutuklu 108 ismin yargılandığı Kobani Davası’nın 11’inci duruşması yedinci gününde Sincan Cezaevi Kampüsü Duruşma Salonu’nda görüldü.

    Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülen duruşmaya HDP’li milletvekilleri Murat Çepni, Fatma Kurtulan, HDP Ankara il ve ilçe örgütü yöneticileri ile çok sayıda avukat katıldı.

    AKP Ordu Milletvekili Şenel Yediyıldız’ın da duruşmaya katılması dikkat çekti. Sincan Cezaevinde tutulan siyasetçiler duruşma salonunda hazır bulunurken, diğer sanıklar Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla bağlandı.

    İddia makamı dosyaya gelen bilgi ve belgeler ile tanık beyanlarını, esasa dair mütalaada dikkate alacağını belirtti. İddia makamı; “Sanıkların savunma yapmadıkları, çeşitli bahanelerle savunma yapmadığı, mazeret ileri sürdükleri, duruşmaya katılmaktan feragat ettikleri, tanık dinlemeye devam edildiği, duruşmayı uzatmaya yönelik olduğuna dair mahkemece uyarıda bulunulması gerektiğini düşünmekteyiz” görüşünü belirtti.

    İddia makamı tutuklu siyasetçilerin tutukluluğunun devamına dair “kuvvetli suç şüphesi”, “delilleri karartma”, “tanıklar üzerinde baskı oluşturma”, “kaçma ya da delillerin yok edilmesine dair kuvvetli suç şüphesi” olduğunu ileri sürdü. Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) “Ölçülülük”, “gereklilik” ve “orantılılık” içtihatlarına da atıfta bulunan savcılık, tutuklu siyasetçilere yöneltilen suçlamaları sayarak, tanık beyanlarında yer alan iddiaları, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) eylemlerine katılma, 6-8 Ekim’de atılan tweetleri gerekçe gösterdi.

    TANIKLARIN İTİRAFLARI KABUL EDİLMEDİ

    İddia makamı “tanık” Kerem Gökalp’in “Fiziken görmedim, tanımıyorum” dediği Kamuran Yüksek’e dair iddialarını, bir önceki celse dinlenen ancak siyasetçilerden şikayetçi olmayan müştekilerin beyanlarını da gerekçeler arasında saydı. Savcılık aynı celselerde dinlenen tanıklardan Sami Baran’ın “Emniyetteki polisler elinde notlar vardı benim söylemediğim şeyler yazıldı” sözlerini de yine göz ardı etti.

    Kaçma şüphesine dair de iddia makamı dava dosyasında isimleri bulunan siyasetçilerin yurt dışında olması, tutuklu siyasetçilerin sık sık yurt dışına gitmesini gerekçe saydı.

    ‘TANIĞIN’ ŞİKAYETÇİ OLMAMASI ‘TANIĞI ETKİLEME’ SAYILDI!

    Tutuklu siyasetçilerin davranışlarına dair savcılık, “tanık” Sami Baran’ın duruşmada duygusal anlar yaşaması ve yaşadıklarına dair sarf ettiği sözleri, ağlamasını “siyasetçilerin tanık üzerinde baskı uyguladığı” şeklinde yorumladı.

    “Tanık” Sami Baran ise siyasetçilerin teşhisinde HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, yerine kayyım atanan Diyarbakır Büyükşehir Belediye eski Eşbaşkanı Gültan Kışanak ve Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel’i gülerek, “eşbaşkanlarım” diyerek, tanımlamıştı.

    İddia makamının ardından mütalaaya dair söz alan avukat Cahit Kırkazak, mütalaanın uzun olmasından dolayı not alamadıklarını bu nedenle mütalaanın ilgili kısımlarının kendilerine iletilmesini talep etti.

    SELAHATTİN DEMİRTAŞ SAVUNMA YAPTI

    Mahkeme başkanı Kırkazak’ın talebini kabul ederek, mütalaanın ilgili kısımlarının bir örneğini avukatlara verdi.

    Savcının mütalaası ardından eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, söz aldı. Demirtaş, “Çünkü soruşturma savcısı bir siyasi saik, hedef aldığı siyasi perspektif doğrultusunda hareket ederken, delil oluşturmak zorundaydı. Bu tanıkların hiçbiri durup, dururken ‘Biz Kobani olayları hakkında bilgi vermek istiyoruz’ dememişler. Tanıkların hiçbiri ilk beyanlarında Kobani olaylarına değinmemiş. Soruşturma savcısı elinde delil olmaması, tek somut delil olmamasına rağmen delil yaratmak istiyordu. HDP’nin tweetlerine dair AİHM Büyük Daire’den bir karar çıkıyordu, bunu biliyordu. AİHM Büyük Daire tarafından çürütüldüğü için sağlam bir delil olmayacaktı. O yüzden sağlam bir delil üretmesi gerekiyordu. Cumhurbaşkanı adaylığım sürecinde o dönemde benim rakibim olan Erdoğan’a açık bir çağrım vardı; ‘Benim Kobani olayları ve olaylarına dair açık bir şekilde çağrı yaptığımı ispat ederseniz, sizin lehinize çekileyim’ dedim” diye konuştu.

    Demirtaş savunmasında şunları söyledi:

    “Erdoğan etrafındaki şürekalarından getirin, bilgileri meydanda açıklayayım, dedi. Ancak etrafındaki şürekası ‘Demirtaş hakkında öyle bir şey yok. Şiddet eylemlerinden dolayı dava yok, kendisinin de şiddet çağrısı yok’ deyince bunun üzerine Recep Tayyip Erdoğan, muhtemelen öfkeden köpürdü. ‘Ben meydan meydan gezip, bu adamın katil olduğunu, tutuklu olduğunu söylüyorum. Meğerse siz bu konuda adama dava bile açmamışsınız. Ne yapıp, edip, davayı bu şekilde açacaksınız’, dedi. O günden sonra saray şürekasına verilen bir talimatla hukuksuz bir şekilde arayış başladı.

    ERDOĞAN MEYDANLARDA HDP DEMİYOR, DEMİRTAŞ DİYOR

    Ama Erdoğan meydanlarda ‘HDP’ demiyor, ‘Demirtaş’ diyor. Selahattin Demirtaş’ın kişisel çağrısı, tasarrufu var mı diye araştırdılar. Sayın heyetin beni dinlemesini istiyorum. Benim açıklamam yok, ne yapacaklar nerede bulacaklar. Hiçbir şey bulamadılar en son 30 Eylül 2014’de Kobani dönüşü yaptığım açıklamayı buldular. O dönemde bu açıklamaya dair, konuşmaya dair bir dava yok, yandaş yazarlar bile konuşmama dair bir şey yazmamış. Konuşmamın içeriği makul, birleştirici, yapıcı çünkü Türkiye’de huzuru, güvenliği tesise dair çağrılar var. Ne yapacağız diye düşündüler her halde akılları şu kadarına yetti. ‘İçinden iki cümle çekersek, bize yeter.’ Konuşmadan bağlamından çıkaracağım ama konuşmanın devamı mahkemede ortaya çıkacak, diye düşündüler. Ama biz ‘bunu talimat ile yaptı’ diye bir kurgu oluşturursak belki olur, kurgusu yaptılar. Bunu sadece soruşturma savcı yapmadı. MHP’de, Saray’da bir ekip var.

    6 GÜN SÜREN SORGU 16 SAYFA MI TUTTU?

    Soruşturma savcısı harıl harıl tanık, itirafçı, gizli tanık aradı. Her tarafa yazı yazdı. Resmen ihaleye çıkardı, ihale şartnamesi yaptı. Sıfır delille beni ve sevgili Figen’i tutukladılar. Recep Tayyip Erdoğan, köpürmüş zaten. Biz açamayız, yasadışı, hukuk dışı diyecek bir hukukçu var mı? Varsa da o dönemde görevde değil. Bizim dosyalarımızla ilgilenecek savcı yoktur. Tam bu sırada Şırnak’tan bir haber geldi. Belki istihbarat çalıştı bilmiyoruz. Baktılar, konuştular, tahminlerimizi söylüyoruz. Kerem Gökalp ‘6 gün sorgum sürdü’ dedi. Duruşmada söyledi bunu, tutanaklarda var. Elimizdeki tutanağa göre Şırnak TEM Şube’nin aldığı ifade tam 16 sayfa. 6 gün boyunca yapılan sorgu 16 sayfa mı tuttu? Sorgunun yapıldığı tarih ve saat var. Elimizdeki ifadeye göre o sırada Kerem Gökalp, 14 yıl boyunca dağda silahlı faaliyet yürüttüğünü anlattı. Kerem Gökalp Şırnak’taki ifadesinde 113 örgüt üyesi ve yöneticisinin ismini vermiş. Çoğu kod isim. Kendi anlatımlarına göre; 14 yıl boyunca ne kendisi ne 113 kişinin tek biri bile silahlı eyleme katılmamış, silahlı eylem talimatı vermemiş. 14 yıl boyunca Kerem Gökalp dağ tepe dolaşırken silahın yüzünü görmemiş. Silah geçmiyor. Sadece kendisinin değil 113 kişinin de silahlı eyleminden, talimatından, gördüğünden söz etmiyor. Silah sesi, eylem talimatı duyduğunu dahi söylemiyor.

    Kerem Gökalp 14 yıl boyunca çiçek böcekle uğraşmış. Kandil’deki PKK kadrosu çiçek-böcekle uğraşmış. 14 yıl boyunca örgüt silahlı eylem yapmamış, silahlı eylem talimatı vermemiş. Mutlaka doğru söylüyor ki mahkeme beraat vermiş. Sen 14 yıl boyunca silahlı militanlık yaptın da ‘Fişek patladığını, silahlı eylem talimatı duymadın mı’ diye tek bir soru sorulmamış. Şırnak’ta, soruşturma savcısı da, siz de (heyet), savcı da duruşmada sormadı.

    HDP’Yİ HEDEF ALACAK SORULAR YÖNELTTİNİZ

    Heyetiniz ve savcılığın Kerem Gökalp’e yönelttiği sorular da o dönemdeki faaliyetleri anlamaya yönelik, şiddet, kan bombaya yönelik eylemleri anlamaya yönelik değildi. Tümüyle HDP’nin tüzel, kurumsal kişiliğini hedef alacak sorular yönelttiniz. Üst düzey yönetici Kerem Gökalp’in, sorumlu olarak gösterebileceği tek bir örgüt militanı, kadrosu yok muydu? Beyanlara göre yok. Sizler de bunu güçlü, inandırıcı, sağlıklı bir tanık beyanı olarak değerlendirdiniz.

    Kerem Gökalp, 14 yıl omzunda silah dağ, tepe dolaştı. Hiçbir şey yapmadı. Hiç kimsenin ismini vermemiş. Bize saygı duymak düşer, ne diyebiliriz ki? 14 yıl boyunca gerillacılık yapıp, ölüm, şiddete tanık olmayan Gökalp ek beyanında 114’üncü kişinin ismini bulmuş. Benim ismimi vermiş. Ankara Emniyeti’ndeki ifadesinde bir tek bana şiddet eylemi atfetmiş. 14 yıl boyunca 113 kişi hakkında şiddete dair beyan vermeyen Kerem Gökalp, benim açıklama yapmam ardından şiddetin arttığını söylemesi size inandırıcı geldi. Örgütte kaldığı 14 yıl boyunca tek şiddet çağrısı veren Selahattin Demirtaş’ı ilk ifadesinde unutmuş. Savaşmak için dağa çıktı, 14 yıl boyunca tek fişek, şiddet duymadı, duyduğun tek şiddet eylemini de ilk ifadende unuttu.

    İFTİRA KARŞILIĞINDA 93 GÜN HAPİS YATTI

    Heyet olarak bu anlattığı hikaye aklınıza, kafanıza yatıyorsa kendinize de haksızlık edersiniz. Kerem Gökalp 14 yıl silahlı örgüte katılmış, hangi eylemlerin talimatını vermiş bilmiyoruz, siz de bilmek istemediniz. Bu kişi burada 5 saat nutuk attı. Çiçek, böcekten konuştu. Tek bir kişiye suçlama yöneltti sonrasında elini sallaya sallaya gitti. 14 yıl silahlı faaliyet yürüten bu kişi bize iftira atma karşılığında sadece 93 gün hapis yattı. Siyasetçiler yalan tanıkların ifadesiyle 6 yıldır, bir yıldır cezaevindeler. Önceki gün dinlediğiniz kişi birçok asker, polisin öldürülmesinde ya da sivillerin öldürülmesinde oradaydı, belki talimat verdi. Savcılık onun yalanı ortaya çıkmasın diye sorulara müdahale etti. Siz kime karşı mücadele ediyorsunuz? Adalet duygunuz hiç mi zedelenmedi? Beyanlarında hiçbir şey söylemedi. İsmen beni hedef göstermek, HDP’yi hedef göstermek dışında. Biz 6 yıldır bu hücrelerde direniyoruz. İşte kumpas budur. Bize oradan ‘terörle mücadele’, ‘devletin birliği, bütünlüğü’ diye ayar vermeye çalışan savcılar içiniz rahat mı? Silahların susmasını isteyen, barış isteyen arkadaşlarımızın içi rahat değil üzgünüz? Bizi hedef alması karşılığında 93 gün tuttunuz?

    Gökalp beraat karşılığında Ankara’ya çağrıldı ve bu ifadeleri verdi. Muhtemelen önce söylemedi, 6 gün boyunca tartıştılar, konuştular, vaatlerde bulundular ve en son Savcı Ahmet Altun beraate karşı hakkımda ifade vermesi için ikna etti. Kerem Gökalp, ‘Savcı bana bunu bunu söyledi tutanağa geçti’ dediğini itiraf etti. Kerem Gökalp, ‘Bana Kobani ile ilgili bir şeyler söyler misin? Ben de tamam dedim sonra beni Ankara’ya getirdiler’ dedi. Ben benim açıklamamı nasıl kelime kelime hatırladığını sorduğumda ‘Savcı yazdı’ dedi. Kerem Gökalp’e ‘Konuşacaksın’ dediler ama bu tek başına yeterli değildi. Ardından tutanağa Kamuran Yüksek’i geçirdiler. ‘Talimatı Kamuran Yüksek getirdi dersin’ dediler. Ama inandırıcı olsun diye de Kerem Gökalp’e ‘Kamuran Yüksek’i hiç tanımıyormuş gibi davranacaksın’ dediler. Tanığın beyanı inandırıcı olsun diye ‘Sen Kamuran Yüksek’i hiç tanımıyorsun’ diye tembihlediler.

     KAMURAN YÜKSEK’İ HİÇ GÖRMEMİŞ!

    Biz BDP Eş Genel Başkanı iken Kamuran Yüksek KCK operasyonlarında tutuklandı. O dönemde ben ve Figen Yüksekdağ HDP Eş Genel Başkanı olduğumuzda Kamuran Yüksek DBP Eş Genel Başkanı oldu. 102 belediyesi olan 10 yıl aktif siyasette olan Kamuran Yüksek’i hiç tanımamış. Ama bu Kerem Gökalp, örgütte basın faaliyeti yürütmüş ama Kamuran Yüksek’i görmemiş. Türkiye’nin en büyük Kürt partisinde Sebahat Tuncel ve Emine Ayna ile eşbaşkanlık yapmış. Meclis kürsüsünde, mitinglerde, basın toplantılarında çıkmış. Kamuran Yüksek’in kamuoyundaki görünürlüğünü size göstereceğiz. Kürt kamuoyu, Kürt yurttaşlar, Kürt basını Kamuran Yüksek’i tanır ama Kerem Gökalp tanımadı. Bizi ve sizi kafaladı, gitti adam. Dalga geçer gibi. Ben düzeltmesi için iki-üç kez şans verdim. Düzeltir diye ama yapmadı. Kerem Gökalp, Kamuran Yüksek’i canlı yayında, yanımda gördüğünü söyledi. Orada televizyon olduğunu hatta portatif baraj olduğunu da söyledi. Peki güzel. Kamuran Yüksek’i ‘Zindan Konferansından çıkaran, Demirtaş’a talimat ver’ diyen örgüt yönetimi öyle muazzam zamanlama yapmış ki konferans bitmiş. Konferans bitmeden 4-5 gün önce Kamuran Yüksek’i konferanstan çıkarıp Suriye’ye, Kobani’ye yanıma göndermişler.

    KUMPASI KURANLAR YETERLİ ZEKAYA SAHİP DEĞİL

    Ben ise o dönemde ABD’deydim. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu arayınca Türkiye’ye döndüm. Ankara’da parti yönetimi ile toplantı aldıktan sonra Kobani’ye heyet gönderme kararı aldık. Bende, Başbakan ile yüz yüze görüşeceğiz, gideyim yerinde göreyim, demişim. 14 yıl boyunca silahlı faaliyet, silahlı eylem yapmamış Kerem Gökalp ve örgüt yönetimi Zindan Konferansı’ndan Kamuran Yüksek’i Şengal’den, Kobani’ye göndermiş ya. O dönemde en büyük bileşen partimizin Eş Genel Başkanı Kamuran Yüksek, Urfa vekilleri, Gültan Kışanak ile Kobani’ye gitme kararı aldık. Birkaç saatte aldık. Bu kumpası kuranlar yeterli zekaya sahip olmadıkları için yeterince düşünemiyor. Anlattığı her şey yalan. Bunun ötesinde heyet şunu bilmeli, biz kimseden talimat almadık. Talimat alarak, yapılan açıklama böyle mi olur? Kerem Gökalp de ‘Açıklamayı Demirtaş kendi cümleleriyle yapmıştır’ dedi.

    Yalanların teknik olarak ispatlanması yanı sıra bizim ve diğer arkadaşlarımızla bizim tek örgütsel ilişkimiz demokratik siyaset ilişkisidir. Biz çocuk muyuz? Birileri gelip, bize talimat verecek, ‘Dağdan şu açıklamayı getirdik’ diyecek. Biz bir açıklama yapamayacağız da ta Kandil mi bize gönderecek? Kerem Gökalp’in anlatımları duyumlara dayalı. Çok zeki, dikkatli ve anlaşmayı bozmamak için Ankara emniyetindeki ifadeyi de kabul ediyor. Hukuken kendini zora sokacak bir şey yapmıyor. Beraat etmiş ama nasıl beraat. ‘Ceza verilmesine yer olmadığına’ dair kararla tahliye olmuş. Bizim aleyhimize, yalan tanıklık yapmış, tahliye edilmiş. Kendisi itiraf etti, ‘Ben bile beklemiyordum bu kadar hızlı tahliye olacağımı’, dedi.

    ÖRGÜTE KATILIMI TEŞVİK EDİYORSUNUZ

    Her ne söz verilmişse Kerem Gökalp, 2,5 sayfalık duruşma tutanağı ile ilk, tek ve son duruşmasında beraat etti. 14 yılda dağda kalan Kerem Gökalp’in ilk, tek ve son duruşması. Bu kadar. Siyasetçilerin ise bin klasör dosyası var. İroni yapacağım; Bilseydim biz de dağa çıkardık, niye siyasete girdik, mis gibi vallahi. Siz örgüt propagandası yapıyor, örgüte katılımı teşvik ediyorsunuz. Bu haliyle kimse HDP’ye üye olmaz ama dağa katılım yapar.

    BU BİR KUMPASTIR, KUMPAS

    Bunun kumpas olduğunu imanımız gibi biliyoruz. Kumpastır, kumpas. Gözlerinizle gördünüz, yalan söyledi. Ahmet Altun’un kumpas kurduğunu kulaklarınızla duydunuz. Halen savcı ‘dinlenen tanık beyanları’ diyor, ne dinledin, hepimiz dinledik. Ne duydun? Kerem Gökalp ne bilsin üç tane daha kumpas tanığı var. Çelişkili beyanda bulunuyor ama kendinden haberi yok. Kerem Gökalp, talimatı Kamuran Yüksek’in getirdiğini, Mahir diyor ki; ‘Kobani dönüşü Selahattin Demirtaş’a KCK Türkiye sözcüleri talimatı verdi’, ABC123 ise ‘HDP’ye talimat özel bilgisayarda açılacak çiple gönderildi’ diyor. İki satır talimatı Kandil bize iletmek için ne yöntemler kullanmış. Kamuran’ı alelacele Zindan Konferansı’ndan çıkarıp, göndermiş, sonra ‘3 kişi de Kobani çıkışında Demirtaş’ı yakalayıp, söylesin’, o da yetişmez ‘O özel çipler var ya dünyada olmayan onları Diyarbakır’a gönderin’ demiş. Dalga geçiyorum, evet. İki gizli bir açık üç tanık, üçü de talimatın geldiğini farklı şekilde anlatıyor.

    AHMET ALTUN’UN KUMPAS YAPTIĞI ORTAYA ÇIKTI

    Açık tanık Kerem Gökalp ve gizli tanık Mahir’in ifadelerinde de cümle cümle benim yaptığım açıklamalar aynı, verdiği beyanlar aynı. Mahir, Kerem’den bir ay önce ifade vermiş. Kerem ve Mahir Kobani dönüşü yaptığım açıklamaları aynı cümlelerle nasıl hatırlayabilirler. Çünkü yanlarında Ahmet Altun var bu kadar basit. Kendi tanığı, anlaşma yaptığını tanık burada ifade etti, savcının söylediğini. Bunlar tutanağa geçti. Ahmet Altun’un kumpas yaptığı o ifadelerle açığa çıktı. Her gizli tanığa başka bir şey söylemiş. O ucuz siyasetçi kafası. Biz ucuz olmadığımız için kendimizi alet etmiyoruz. Hukuk Fakültesi öğrencileri bile bu kadar ucuz kumpas yapmaz. Sorsanız onlara elimizde üç tanık var deseniz; derler ki tanıklar birbirlerini destlesin. Ama siz bunların doğru olabileceğine kendinizi inandırarak bir buçuk yıl bizi yargılıyorsunuz. Bir buçuk yıldır bizi tutuklu yargılıyorsunuz.

    O dönemin konseptine değineceğim. O dönemde Kandil’e, İmralı’ya heyetler gidiyor. Devletle görüşmeler yapılıyor. İmralı’da çözüm görüşmeleri var. O dönemde hatta acil durumlar için Kandil ile bağlantı mekanizması vardı. Devletin de bildiği. 9 Ekim günü bir defa kullandığımız Kandil’de yarattığımız bir mekanizmaydı. Acil, durumlar için ne olur olmaz iletişim kurulabilsin diye. O dönemde Kandil’e herkes gidiyordu. Aileler, gazeteciler gidiyordu. Biz gittiğimizde kuyruk vardı. Aileler çocukları dönecek diye bekliyordu. Böyle bir atmosferden bahsediyorum. Böyle bir atmosferde Kandil bize bir talimat göndermek için üç farklı yol kullanıyor öyle mi?

    KANDİL SİLAH BIRAKMAYA HAZIRLANIYORDU

    Kerem Gökalp, ‘Kobani bize yaramadı’ dedi. Örgüte yaradı mı diye sorduğumda ‘Örgütte böyle bir değerlendirme yapılmadı, Kandil memnun değil’ diyor. Şiddet talimatı gönderen ve benim çağrı yaptığım şiddet eylemlerinden Kandil memnun değil. Tabii olmaz, çünkü Kandil silah bırakmaya hazırlanıyordu. Kandil’in de Kobani’deki yaklaşımı, sağduyulu çözülmesiydi. İmralı’nın da hükümetin de çabası buydu. Bunu yönetim toplantılarında arkadaşlarımıza sunduk. Kandil’i, hükümeti uyarıyorduk. Abdullah Öcalan uyarıyordu. Şiddet, ölüm kimsenin aklından geçmiyordu. Ahlaken, vicdanen de bizim çağrımızın sonucunda tek bir insanın burnunun kanayacağını bilsek asla çağrı yapmazdık. Bu bizim için ahlaksızlık olurdu. Bir insanın yaralanacağını, kafasının taşla yaralanacağını bilseydik, çağrı yapmazdık. Kimsenin aklında böyle bir ihtimal yoktu. O dönemde biz siyaseten AKP’yi protesto etsek ya da insanları protestoya çağırırsak, süreci sekteye uğratır mı tartışması yaptık. İnsanlar ölecek mi diye bir tartışma yoktu. Biz çağrı yaptığımızda ülkenin Başbakanı, Cumhurbaşkanı, İçişleri Bakanı, MİT Müsteşarı’ndan, muhalefet liderlerinden Meclis Başkanından bizim çağrımıza dair tek beyan yok.

    SORUMLULARINI BİLMİYORUZ, ARAŞTIRILMADI

    ‘HDP’nin çağrısıyla galeyana gelmeyin’ demez mi kimse. Kimse bunu demiyor. Çünkü bu çağrının bu anlama gelmediğinin herkes farkında. İçişleri bakanı, hükümet ‘Elimizde istihbarat var, bunlar provoke edilebilir’ deselerdi biz çağrımızı geri çekerdik. Ama öyle bir uyarı yok. Kimse bilmiyor. Anlık provokasyonlar yaratıldı. Kimse ne olduğunu bilmiyor. Hükümetin elinde böyle bir istihbarat yok. Kendi polisini, jandarmasını, valisini uyarmıyor. Kimse bilmiyor. Ortaya çıkan spontane durum. O demokratik eylemleri provoke edenler oldu. Kimlerdi bilmiyoruz, soruşturulmadı. Meclis’te araştırılmasını istedik. PKK’nin de bu konuda girişimleri olmadığını biliyorduk, onlar da ‘çözüm sürecinin sekteye uğramamasını istiyoruz’, diyor ve tüm taraflara biz o dönemde ‘Açıklamalarınıza, eylemlerinize dikkat edin’ diyorduk. Öyle bir atmosferde 6-8 Ekim olayları oldu.

    PROVOKASYON OLDUĞUNUN FARKINDAYIZ

    Abdullah Öcalan’dan 9 Ekim’de not getirilmesi, İçişleri Bakanı ve MİT’in önerisiydi. Efkan Ala’nın kendisi başka bir şey olduğunu söylüyordu. Bana ileten onlardı. Ben 7’sinde şiddetin durması çağrısı yapmışım. Ne olduğunu İçişleri Bakanı bilmiyor. 6-9 Ekim deniyor ama değil. Olaylar, 7 Ekim öğleden sonra başladı, 9 Ekim akşamı bitti. 9 Ekim’de Abdullah Öcalan’dan gelen mektubu okuduk. Biz tabloyu öğrendiğimizde İçişleri Bakanı, Başbakan hakim değildi. 37 kişinin katledildiğini Bakan bilmiyordu. Oradan Hüda Par’a saldırı, Hüda Par’dan HDP’ye, AKP’ye saldırı vardı. Bir provokasyon olduğunun farkındayız. Herkes ile temasa geçmeye çalışıyoruz. Polis müdahale etmiyor. Van’da polis panzeri, yanan araçları araçların üzerine atıyordu.

    ERDOĞAN AÇIKLAMASI SONRASI OLAYLAR BAŞLADI

    Sonradan ortaya çıktı devlet içinde başka bir yapı var. İstihbarat örgütleri sızmış. İnsanların Kobani’deki hassasiyetini kullanarak, bir HDP’li, bir Hüdapar’lı, bir polis ile iç savaş çıkarma provokesi yapılmaya çalışıldı. Cumhurbaşkanı 7 Ekim’de tahrik ediyor. 6 Ekim’de gösteri yapılmış, bitmiş. Tayyip Erdoğan 7 Ekim’de öğleden sonra ‘Kobani düştü, düşecek’ diyene kadar hiçbir eylem yok. Erdoğan onu söyleyince herkes panikliyor. İlk öldürme eylemi Varto’da Murat Paksur polis kurşunuyla öldürülen ilk kişi. Muş Varto’da yaşanıyor bu. Provokasyon nasıl başladı hala bilinmiyor. Diyorlar ya ‘Demirtaş çağrı yaptı, Yasin Börü katledildi’ diye. Olay öyle değil anlattığım şekildedir. Ölen insanların ilk 7-8 kişi HDP’li. Sonra Hüda Par’dan insanlar ölüyor. Az önce Kandil’de telefonla acil durumlarda ulaşabiliyorduk dedim ya ilk defa Kobani eylemi sırasında bu mekanizmayı kullandım. Efkan Ala hiçbir eylemi PKK’ye bağlamıyordu ama ne olduysa ölen polislerle ilgili ‘PKK ateşkesi bozdu’ dedi. Bunun üzerine biz ilk defa mekanizmayı kullanarak Kandil ile iletişime geçtik. Kandil de polisleri öldürmediğini söyledi.

    Kerem Gökalp’in kendisi ‘Örgüt hiçbir zaman Hizbullah’ı hedef göstermedi, böyle bir amaçları yoktu’ dedi. Savcının sorusu üzerine söyledi bunu. Evet ben de biliyordum ki Kandil’in böyle bir planı yoktu. Kandil de Abdullah Öcalan da hükümet de biz de muhalefet de PYD de bunu istemiyor. Eğer istenirse daha farklı yerlere gideceği belliydi. Bütün bunları sağduyu ile düşünerek tartışmak zorundayız. Kobani dönüşü yaptığım açıklamayı okuyacağım ve bir gün sonra da dönemin Başbakanı ile görüşme yaptım. Partinin kararıyla Kobani’ye gittim. Bu konuşmamdan ne anlaşılıyor?”

    Demirtaş, 30 Eylül 2014 tarihinde Kobani dönüşü yaptığı açıklamayı okuduktan sonra şunları söyledi: “O dönemde en üst düzey askeri komutan bize sınıra kadar eşlik etti ve Kobani’den döndükten sonra da bizi aldı ve açıklama yapmamız için bize yer gösterdi. Ancak gizli tanık Mahir’e göre ‘Örgüt talimatı doğrultusunda açıklamayı yapmışım’. Siz kendiniz dinlediniz. Elinizi vicdanınıza koyun. Siz bir buçuk yıldır binlerce yaralama, ölüm, yağmadan bizi yargılıyorsunuz. İlk duruşmalarda Bahtiyar Çolak’tan yaptığım açıklamamın tüm çözümünü reddettiniz. O da kumpasın bir parçası olabilir.

    ‘PARTİM BARIŞ POLİTİKALARI YÜRÜTÜYORDU’

    Kerem Gökalp ‘Birileri sosyal medyadan bana itirafçı diyor. Ben itirafçı değilim’ dedi. Gücenmiş kendisine itirafçı denmesine. ‘Ahmet Altun bana bunu yazdırdı’ dedi Kerem Gökalp. Pazarlık budur. İsmimi bile söyleyemedi. Partinin Eş Genel Başkanına talimat getirdi’ dedi. O kadar utanıyordu ki ismimi bile söyleyemiyordu. Pazarlık karşısında serbest bırakılan bir tanık var karşımızda. AİHM Fikret Karahan kararı var. Etkin pişmanlıktan faydalananlara dair AİHM ‘Tanık beyanına güven duyulamaz’ diyor. Menfaat olduğu çok açık ve AİHM menfaat karşılığında yapılan tanıklığa güvenilemeyeğini söylüyor. Tanık ifadesinin hemen ardından tahliye ediliyor hem de ‘ceza verilmesine yer olmadığına’ dönük bir karar veriliyor. Partim barış politikaları yürütüyordu. Arkadaşlarımız şunu bilsin, parti toplantıları sonrasında ortaya çıkan ortak görüşle yaptığım açıklamaları okuyacağım.”

  • Ölmek istemeyen bir annenin çığlığı: ‘Küçük bir bebeğim var ölmek istemiyorum’

    Ölmek istemeyen bir annenin çığlığı: ‘Küçük bir bebeğim var ölmek istemiyorum’

    Kübra KÖKLÜ

    Antalya’da yaşayan ve 9 aylık bebeği olan Güllü Akman, bir yıldır evli olduğu Onur Duygulu’dan şiddet uyguladığı gerekçesiyle 16 Kasım tarihinde boşandı. İddiaya göre, Duygulu, boşandıktan sonra da Akman’ı ve ailesini ölümle tehdit etti. Bunun üzerine Akman, Duygulu hakkında uzaklaştırma kararı aldırdı. Karara rağmen Duygulu, 8 Ocak tarihinde Güllü Akman’a bıçakla saldırdığı sırada erkek kardeşi kurtardı. 30 Ocak tarihinde ise Güllü Akman, evinin girişinde eski eşi Onur Duygulu tarafından pompalı tüfekle vuruldu. Kızının vurulduğunu gören baba Süleyman Akman ise Onur Duygulu’yu silahla yaraladı. Duygulu’nun hastanedeki tedavisi devam ederken, Güllü Akman ise 6 kez ameliyat oldu. Olaydan sonra gözaltına alınan Akman’ın babası Süleyman Akman, ifade sonrası serbest bırakıldı. Onur Duygulu’nun ise tedavisinin ardından gözaltına alınacağı belirtildi. Onur Duygulu’nun 49 suç kaydının olduğu öğrenilirken, madde bağımlısı olduğu da iddia edildi.

    ‘HAMİLEYKEN DE BENİ DARP ETTİ’

    Yaşadıklarını Medyaport.net’e anlatan Güllü Akman, evliliği boyunca Onur Duygulu tarafından şiddet gördüğünü iddia ederek, “Boşandıktan sonra sürekli ailemi ve beni telefonla arayarak tehdit etmeye başladı. Eski eşim köydeki evimizi silahla taradı. Babam defalarca savcılığa giderek eski eşim hakkında suç duyurusunda bulundu. Ancak Onur hakkında yasal bir işlem yapılmadı. Evliliğimiz boyunca bana şiddet uyguluyordu. Hamileyken de beni darp etti’’ dedi.

    ‘EĞER AMELİYAT OLMAZSAM BİR DAHA SAĞ BİLEĞİMİ KULLANAMAYACAĞIM’

    ‘’Yeniden benimle evlenmek istiyordu ancak ben istemedim’’ diyen Akman yaşadıklarını şöyle anlattı: ‘’Eski eşim 8 Ocak tarihinde beni bıçaklamaya kalkıştı. Daha sonra da 30 Ocak’ta tarihinde evimin girişinde pompalı tüfekle vurdu. 6 kez ameliyat oldum. Sağ kolumdaki damarlar parçalanmış iki hafta içinde yeniden ameliyat olmam gerekiyor. Eğer ameliyat olmazsam bir daha sağ bileğimi kullanamayacağım. Ameliyat için 100 bin TL istediler. Ama bu kadar param yok. Etrafımızdaki insanlar maddi yardımlarda bulunuyor ancak yeterli değil. Sesimi duyan insanların, yetkililerin bana yardım etmesini istiyorum. Halen bir avukatım yok. Barodan da avukat için bir dönüş olmadı. Eski eşim taburcu olur olmaz tutuklanmalı. Serbest kalırsa yine beni öldürmeye çalışacak. Küçük bir bebeğim var ölmek istemiyorum.’’

  • Mevsimlik tarım işçileri dosyası (4): ‘Bir minibüse bir ev dolusu eşya koyup, 20 kişi yola çıkıyoruz’

    Mevsimlik tarım işçileri dosyası (4): ‘Bir minibüse bir ev dolusu eşya koyup, 20 kişi yola çıkıyoruz’

    Kübra KIRIMLI / Cengiz Anıl BÖLÜKBAŞ

    Mevsimlik tarım işçiliği dosyamızda bugün üniversite öğrencileri anlatıyor. Kimi dönemlik harç ücreti kimi ise bir yıl boyunca üniversite de harcayacağı cep harçlığı için ter döküyor. Üniversite öğrencileri Yunus ve Mazlum “Memleketimizde iş olsa orda kalır, buralara kadar gelmezdik. Kaç yıldır geldiğimiz bu yer inanılmaz bir coğrafya, keşke insanları da doğası gibi güzel olsaydı. Geldiğimiz bu yerde tedirgin olmasaydık” diye dert yanıyorlar. Dün çocuk işçiliğini işlemiştik: ( https://www.medyaport.net/isci-sendika/mevsimlik-tarim-iscileri-dosyasi-3-ben-aslinda-buraya-tatil-h37112.html)

     

    Üniversite öğrencisi Mazlum fındık işçiliğini anlattı:

     

    ‘FINDIK DİĞER İŞLERE GÖRE ZOR OLSA DA ÜCRETİ İYİ’

    Mersin Üniversitesi’nde Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nde okuyan 22 yaşındaki Mazlum, 17-18 yaşlarından itibaren Mevsimlik tarım işçiliği yaptığını ifade ederek söze başlıyor: “Türkiye’nin birçok yerine gittim. Patates topladım. Buraya geldim fındık topluyorum. Batman’da kalıp işi yaptım. Her işe gidiyorum.”

    Karadeniz’i neden tercih ettiğini sorduğumuz Mazlum şöyle anlatıyor: “Aslında fındık diğer gittiğim mevsimlik işlere göre daha zor. Bir defa arazi oldukça zor. Ama parası diğer işlere göre daha iyi. Bir de burada bize ev imkanı sağladılar. Daha önce Nevşehir’e patates toplamaya gittim. Orada çadırda kalıyorduk. Burada öyle değil. Rahatça duş alabiliyoruz. Burada koşulumuz daha iyi.”

    ‘SADECE KENDİME DEĞİL KARDEŞLERİME DE YARDIM EDİYORUM’

    Mazlum kazandığı parayla okul harcı ve kitap giderlerini karşılayacağını ifade ederek; “Sadece kendim için de kullanmıyorum. Batman’da kardeşlerim var. Onların da okul masrafları oluyor, onlara da yardımcı oluyorum” diyor.

    ‘ANADİLİMDE KONUŞMAK SORUN OLMAMALI’

    “Anadilim Kürtçe” diyen Mazlum, son 3 yıldır çalışmak için geldiği Ordu’da yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Ben Batman’da okulda, sokakta Kürtçe konuşuyorum. Burada bazı yerlerde kendi dilimle konuştuğum zaman sorun olmazken, bazı yerlerde ise azarlandık. Kızdılar bize. Bunu anlamaları gerekiyor. Anadilimde konuşmak sorun olmamalı.”

    Karadeniz’e hep çalışamaya geldiğini, hiç gezemediğini ifade eden Mazlum, son olarak Batman’da iş bulabilse mevsimlik tarım işine gitmeyeceğini de sözlerine ekliyor.

    ‘KİMSE 2-3 AY İÇİN ÖĞRENCİYE İŞ VERMİYOR’

    Üniversite öğrencisi Yunus Cihangir

    Harran Üniversitesi Hemşirelik Bölümü son sınıf öğrencisi Yunus Cihangir de 7-8 yıldır mevsimlik tarım işçiliği yapıyor. Önce Malatya’ya oradan da bir gün kaldığı memleketinden Ordu’ya geldiğini anlatıyor. Cihangir; “Yılın 8-9 ay üniversitedeyim. Kalan zamanlarda bir işe girmek zor oluyor. Mevsimlik tarım işçiliğini tercih etmemin sebebi bu. Yoksa kim öğrenciye 2-3 ay için iş veriyor” diyor.

    ‘KÜRDÜZ DEYİNCE YÜZLERİ ASILIYORDU’

    tarım işçisi, üstelik üniversite öğrencisi bir işçi olarak daha önce çalışmaya geldiği Ordu’nun Gölköy ve Damarlı bölgelerinde kendini tedirgin hissettiğini söyleyen Yunus şunları kaydediyor. “Daha önceki yıllar Gölköy veya Damaralı’ya gittim, çalıştım. İhtiyaçlarımız için bakkala, çarşıya inince yüzümüze bakıp ‘Kürt müsünüz?’ diye soruyorlardı. ‘Evet’ cevabını verince yüzleri asılıyordu. Bu da bizi haliyle tedirgin ediyordu” diyor.

    ‘BİZ DEĞİL ANCAK KOMŞULARIMIZDAN KAZA GEÇİREN OLDU’

    Ordu’ya gelirken 20 işçinin bir minibüse nasıl sığdığını şu sözlerle ifade eden Yunus yaşanan kazaların sebebini de açıklamış oluyor: “Biz bir kaza yaşamadık. Ancak komşularımızdan kaza yapanlar oldu. 20 kişi bir minibüsle yolculuk yapıyor. 12 saat yol geliyoruz. Her birimizin eşyaları oluyor. Bir de mutfak malzemelerimiz oluyor. Yani biz bir ev dolusu eşyayı, bir de kendimizi bir minibüse sığdırıp yola çıkıyoruz. Denetim falan hiçbir şey yok. Böyle oluyor kazalar.”

    Yunus Cihangir fındık toplarken…

    ‘MESELA HİÇ DENİZE GİRMEDİM’

    Karadeniz’i sevdiğini söyleyen Yunus, karşı karşıya kaldığı üzücü olaylar sebebiyle konuşmamıza şu sözlerle son veriyor: “Karadeniz muhteşem bir doğa. Çok güzel bir coğrafya. Buraya gelince nefes alıyoruz. Kaç kez geldiğim Ordu’da ancak bir kez o da merkezdeki teleferiğe binebildim. Mesela hiç denize girmedim. Hiç gezmedim. Söylediğim gibi çok güzel yerler buralar. Ama keşke insanları da Karadeniz gibi muhteşem olabilseydi.”

    (Yarın: 30 yıldır tarlada çalışan mevsimlik tarım işçileri anlatıyor: ‘Bizi burada barındırmıyorlar’)

  • Mevsimlik tarım işçileri dosyası (5) ‘Bizi barındırmıyorlar, devlet bir yasa çıkarsın’

    Mevsimlik tarım işçileri dosyası (5) ‘Bizi barındırmıyorlar, devlet bir yasa çıkarsın’

    Kübra KIRIMLI / Cengiz Anıl BÖLÜKBAŞ

    Mevsimlik tarım işçiliği dosyamızın son bölümünü, ömrünün 30-35 yılını tarlada geçirmiş, çocuklarını ve torunlarını tarlada kucağına almış Abdullah Akkoyun ile Mehmet Erol’un hikayelerine ayırıyoruz. Her iki işçi de genç yaşta tarlaya girerek, ömürlerini farklı illerde geçirmişler. Hem bu görüşmemiz hem de daha önce görüştüğümüz işçilerin tek ortak arzusu öne çıkıyordu; “mağdur olmamak, ötekileştirilmemek, hor görülmemek ve elbette emeğinin karşılığını almak.”

    İlk olarak söze Abdullah Akkoyun başlıyor: “Sabah saat 07.00’de tarlaya giriyoruz. Akşam 18.00’e kadar çalışıyoruz. Sabah yarım saat kuşluğumuzu (kahvaltı) yiyoruz. Öğlen de yine 1 saat molamız oluyor, sonra akşama kadar çalışıyoruz.”

    ‘PERİŞAN OLMAK İSTEMİYORUZ’

    6-7 yıldır Ordu’ya geldiğini ifade eden Akkoyun, “Biz burayı sevdik. Diğer gittiğimiz yerler sıcak. Buranın havası güzel, doğası güzel ama biz buraya bir ay için geliyoruz. İstediğimiz çok bir şey değil. Tuvalet ve banyo için hizmet bekliyoruz. Elektriğimiz yok” diyor. Elektrik işini kendi imkanlarıyla aldıkları paneller ile sağladıklarını ifade eden Akkoyun, “12 ayın bir ayı burada misafiriz. Çocuklar çamurun içinde perişan halde. Kadınlar ne yapacağını şaşırdı. Kimi su taşıyor. Kimi çamaşır yıkıyor. Böyle perişan olmak istemiyoruz” diyor.

    ‘MEVSİMLİK TARIM İŞÇİSİ OLMAK ZORDUR’

    Daha önce iş kazası da yaşayan Akkoyun, “2 yıl önce Ordu’dan dönerken minibüsüm takla attı. 40 bin liralık arabayı hurdaya verdim. Bunların sebebi bu meslektir. Mevsimlik tarım işçisi olmak zordur. Ben kendimi bildim bileli tarladayım” diye anlatıyor.

    ‘AFEDERSİNİZ ÇADIR ŞURADA, TUVALET DE YANINDA’

    35 yıldır mevsimlik tarım işçiliği yaptığını söyleyen Mehmet Erol ilk kez Karadeniz’e geldiğini, koşulları beğenmediği için bir daha gelmek istemediğini anlatmaya başlıyor: “Daha önce nerelere gitmedim ki…Konya’ya, Karaman’a gittim. Çok yeri gezdim. İlk kez Ordu’ya geldim. Bir daha gelmem. Affedersiniz, çadırı şuraya kurmuşuz, tuvaleti de hemen yanına kurmuşuz. Böyle bir şey olur mu?” diye sitem ediyor.

    ‘MAZOT PARAMI DAHİ ÇIKARAMADIM’

    Yoğun yağışın da kendisini zorladığını ifade eden Mehmet Erol, “ Bu memlekete bir daha gelmem. Konya’da yağmur yok, yağış yok. Bu ne rezaletti? 15 gündür buradayım daha bir gün tarlaya gidip çalışabildim. Mazot paramı dahi çıkaramadım” diyor.

    ‘BAŞKA İŞTEN ANLASAK BU REZİLLİĞİ ÇEKER MİYDİK’

    Toplamda sekiz çocuğu olduğunu ifade eden Mehmet Erol, “Burada 5 çocuğum ve eşimle geldim. Hepimiz tarlada çalışıyoruz” diyerek anlatıyor. “Mevsimlik tarım işçiliği senin için ne demek?”, diye sorduğumuz Erol, söze “mecburuz” diye başlıyor ve “ Mecburuz, ne yapacağız. Bir mesleğimiz yok. Başka bir işten anlasak bu rezilliği çeker miydik?” diyor. Birikim yapamamaktan şikayet eden Erol, “Ancak boğaza yetiyor kazandığımız. Ne bir emekliliğimiz ne de sigortamız var. Bak bu yaşa geldim şu an bile çalışamıyorum. Belki birkaç yıl sonra da çalışamam” diyor.

    ‘VERGİMİ VERİYORUM AMA HİZMET YOK’

    Çadır kampında toplamda 60 kişi bir arada kaldıklarını ifade eden Erol, kimin aşılı kimin aşısız olduğunu bilmiyor. Kamp alanının çocuklar açısından sağlıksız olduğunun farkında olan Erol, “Çocuklarda sıklıkla ishal görülüyor. Hemen hastaneye götürüyoruz” diyor ve ekliyor; “ Ben vergimi veriyor muyum? Evet veriyorum. Devlete hizmet ediyor muyum? Evet ediyorum. Kısacası ben Suriyeli olsam devlet gelir burada koşulları sağlardı. Tuvaleti, hamamı kurar, elektrik de verirdi. Ama bize bakmıyorlar. Üstelik biz gittiğimiz yerlerde sıkıntı çekiyoruz. Bizi barındırmıyorlar.”

    Fındık işçilerinin kaldığı kamp alanından görüntü

    ‘DEVLETİN YASA ÇIKARMASI LAZIM’

    illerde çalışmasına rağmen parasını birçok kez alamamaktan şikayet eden Erol, “ Bazı yerlerde paramızı vermediler. Gittim şikayet ettim. Karakol benden imzalı kayıt istiyor. Bende kayıt yok ki karakola vereyim. ‘Kağıt yoksa bir şey yapamayız’ diyor karakol da. Çok sıkıntı yaşadık kısacası. Paramı vermeyince ben ne yapayım? 2 bin lira için adam mı öldüreceğim. Mevsimlik işçilik için devletin yasa çıkarması lazım” diye anlatıyor.

    ‘MEMLEKETİM DE KALAYIM İSTİYORUM’

    Tarlada çalışırken anadili olan Arapçayı sıkıntı çekmeden konuştuğunu ifade eden Mehmet Erol “Tarlada anadilimiz ile konuşabiliyoruz. Bizim İbo’dan (İbrahim Tatlıses) şarkılar söylüyoruz” diyor. Her şeye rağmen mutlu olduğunu ifade eden Erol, “ Allaha şükürler olsun. Yine de mutluyuz. Bu hayatı çekiyoruz ama yine de bir hayalim var. Memleketimde olayım istiyorum. Memleketimde kalayım istiyorum. Niye buralara geleyim?” diyor.

  • Mevsimlik tarım işçileri dosyası (3): ‘Ben aslında buraya tatil yapmaya gelmek isterdim’

    Mevsimlik tarım işçileri dosyası (3): ‘Ben aslında buraya tatil yapmaya gelmek isterdim’

    Kübra KIRIMLI / Cengiz Anıl BÖLÜKBAŞ

    Mevsimlik tarım işçiliği dosyamıza işçilerle görüşmemizden notlarla devam ediyoruz. İlk iki bölümde  “Mevsimlik Tarımda Çocuk İşçiliğinin Önlenmesi” projesine değinmiştik hatırlayacaksınız. Gezdiğimiz kamp alanlarında çok sayıda çocuk işçi ile bir araya geldik. Bu çocuklar tıpkı yetişkinler gibi aynı koşullarda ve uzun çalışma saatlerinde ter döküyorlardı. ( https://www.medyaport.net/isci-sendika/mevsimlik-tarim-iscileri-dosyasi-2-findik-ureticisi-kurt-h37064.html) 
    Bu yazımızda çocuk işçi Habib Akkoyun ile Batmanlı genç bir kadın işçi ile yapmış olduğumuz görüşmemizden notları aktarıyoruz.
    İŞÇİLİK ÇOCUKLARI ÇOCUKLUĞUNDAN ALIKOYUYOR 
    Türkiye, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne taraf ülkelerden biri. Türkiye, 18 yaşına kadar her bireyi çocuk olarak tanımlasa da İş Kanunu’nda bulunan 15 yaş sınırı (14 yaşını doldurmuş) ile 18 yaşından küçük çocukların çalışmasına izin veriyor.
    720 BİN ÇOCUK İŞÇİNİN YÜZDE 30,8’İ TARIMDA ÇALIŞIYOR
    “Çocuk işçiliği” çocukları çocukluklarını yaşamaktan alıkoyan, potansiyellerini ve saygınlıklarını eksilten, fiziksel ve zihinsel gelişimleri açısından zararlı işler tanımlanır.
    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’in Çocuk İşgücü Anketi 2019 sonuçlarına göre, Türkiye’de 5-17 yaş arasında 720 bin çocuk çalışıyor. Dünyadaki eğilimden farklı olarak, Türkiye’deki çocuk işçilerin büyük çoğunluğunu (yüzde 79,7 ) 15-17 yaş grubu oluşturuyor. Bunu sırasıyla (Yüzde 15,9) 12-14 yaş grubu ve (Yüzde 4,4) 5-11 yaş grubu takip ediyor.
    Ekonomik faaliyette yer alan çocukların yüzde 30,8’i tarımda, yüzde 23,7’si sanayide ve yüzde 45,5’i hizmet sektöründe yer aldı. 5-14 yaş grubunda çalışan çocukların yüzde 64,1 ile tarım sektöründe, 15-17 yaş grubunda çalışan çocukların ise yüzde 51’i hizmet sektöründe yer aldı.


    ÇOCUKLAR 4 SEBEPLE ÇALIŞIYOR
    Türkiye’de çocukların çalışma nedenleri 4 grupta toplanmış. TÜİK’in belirlediği bu verilere göre; çocuk işçilerin
    -Yüzde 35,9’u hane halkının ekonomik faaliyetine yardımcı olmak
    – Yüzde 34,4’ü iş öğrenmek, meslek sahibi olmak
    – Yüzde 23,2’si hane halkı gelirine katkıda bulunmak
    – Yüzde 6,4’ü kendi ihtiyaçlarını karşılamak sebebiyle çalışıyorlar.
    TÜRKİYE ILO’YA 2023’E KADAR TAAHHÜT VERDİ
    Türkiye, taraf olduğu Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Sözleşmeleri kapsamında hazırladığı Çocuk İşçiliği ile Mücadele Ulusal Programında 2017-2023 yılları arasında üç öncelikli alan belirlemiş ve 2023’e kadar bu alanlarda çocuk işçiliğinin önlenmesine yönelik taahhüt vermiştir.
    Bunlar;
    -Sokakta Çalışma,
    -Küçük ve Orta Ölçekli İşletmelerde Ağır ve Tehlikeli İşlerde Çalışma,
    -Tarımda Aile İşleri Dışında, Ücret Karşılığı Gezici ve Geçici Tarım İşlerinde Çalışma


    ‘EVİMİZE DÖNÜNCE UTANDIK’
    Yukarıdaki hatırlatmalardan sonra görüşmemizden notlara geçebiliriz. Ordu’nun Ulubey İlçesi’nde bir araya geldiğimiz 2 farklı kamp yerinde, farklı illerden gelen işçiler oldu. Bunlardan birinde Diyarbakır’dan gelen mevsimlik tarım işçileri kalıyordu. Sayıları oldukça kalabalık olan (tahmini 500’ü bulan)  bu grup ile görüşme sağlayamadık. İşçilerin “çavuş” diye adlandırdıkları 40 yaşlarındaki bir erkek ile öncesinde görüşüp, görüşme yapmak istediğimizi söyledik. İsmini öğrenemediğimiz çavuş, “Daha önceki yıllarda da gazeteciler geldi. Söylemediğimiz şeyleri yazıp çizdiler. Haberler de bizi öyle anlattılar ki, biz evlerimize dönünce utandık. Çevreden komşular, tanıdıklar o haberleri görünce ‘O şartlarda çalışıyorsanız gitmeyin, kendinizi niye rezil ediyorsunuz’ dediler. Bizden kimse konuşmayacak. Gelin, oturuyorsanız çay için, yemek yiyin. Ama bizi ne çekin ne de bizden biriyle konuşun” dedi.
    Bu görüşme üzerine ne bir görüntü ne de bir görüşme gerçekleştirebildik.  Bu haklı isyan bizi de ziyadesiyle üzdü, kendilerine teşekkür ederek bu kamp alanına 100 metre uzaklıkta bulunan Urfa’dan gelen işçilerin konakladığı alana gittik. Bu kamp alanı Diyarbakır’dan gelen işçilerin konakladığı alana göre oldukça kötü koşuldaydı. Diyarbakır’dan gelen işçilerin kamp kurduğu alana da yağış düşmüş, ancak çadırlar su altında değildi. Urfalı işçilerin kaldığı alan ise çamura hapsolmuştu desek ne yalan ne de eksik kalır. Esneyen, adım attıkça batan bir toprağın üzerinde çocuk işçilerle görüştük.


    ‘BEN DOĞARKEN AİLEM PANCAR TOPLUYORDU’ 
    15 yaşındaki Habib Akkoyun annesinin kendisini tarlada doğurduğunu ifade ederek söze başlıyor. “Ben burada, bu çadırlarda doğdum. Konya’daydık. Ben çadırda doğarken ailem pancar topluyordu tarlada. Tarlada büyüdüm yani. Ne söyleyeyim. Halimizi görüyorsunuz. 2 gün durmadan yağmur yağdı. Devlete başvurduk, polisi aradık, çakıl taşı istedik. Getirin dedik. Getirmediler. Perişan haldeyiz”.
    Urfa’ya gidince çobanlık, tarlalara girince de iş yaptığını ifade eden Habib, okula gidemediğine dertleniyor: “3 yıl okula gidebildim. Türkçeyi televizyondan öğrendim. Küçücük bir televizyonumuz vardı o öğretti bana Türkçeyi. Mecbur çalışıyoruz. Ben çalışmasam aç kalırız. Ben çalışmasam abilerim dahi evlenemez. Buradaki çocukları görünce kendi çocukluğumu hatırlıyorum. Üzülüyorum. Keşke okuyabilseler. Benim gibi, bizim gibi olmasalar” diye anlatıyor.
    ‘TUVALET YOK, IŞIĞIMIZ YOK’
    Hiçbir hayalinin olmadığını ifade eden Habib, “Ne hayali, hiçbir hayalim yok. Dün karanlıkta uyuduk. Yağmur yağdı ışığımız kesildi. Çocuklar karanlıktan korktu. Ağladılar” diyor. Habib’in kaldığı kampta koşullar zaten apaçıktı, yine de koşullarının nasıl olduğunu sorduk, o da anlattı: “15 gündür buradayız. Tuvalet yok, banyo yok. Biraz ötede bir çeşme var, kovalarla su getiriyoruz. Suyu ısıtıp banyo yapabiliyoruz. Toprağı kazdık, tuvalet yaptık. Dün çok yağmur yağdı, 10 kez üstümü değiştirdim. Şu an bir kuru kıyafetim yok.”


    ‘KİTAP PARAM İÇİN GELDİM BURAYA, ZORMUŞ’
    Fındık hasatı yaparken Ordu Delikkaya Köyü’nde yan yana geldiğimiz, adını söylemeyen ama tüm dertlerini, heyecanını bir çırpıda anlatıveren genç işçi kadın anlatıyor: “Batman’dan geldim. İlk işim. İlk kez bir işte çalışıyorum. Lise 12’nci sınıfta okuyorum. Okul kitaplarına param yetmedi. Aileme söyledim, gidip çalışacağım dedim, ilkin razı olmadılar.  Sonra geldim. Bir daha gelmem. Çok zormuş. Ben hiç böyle hayal etmemiştim. Ben aslında buraya tatil yapmaya gelmek isterdim” diyor.
    ‘İLK İŞİMDE İŞ KAZASI GEÇİRDİM, PARAMI KESTİLER’
    İlk işinde yaşadığı iş kazasını da anlatan genç işçi şunları anlatıyor: “Burada arazi hep yamaç, yokuş. Geçen gün yağmur yağdı ayağım kaydı. Tırnağım çıktı. Romatizmam da var. Doktora gittim. Yarım gün çalışıp benimle birlikte doktora gelen arkadaşımın da parasını kestiler.”
    ‘NE HALİNİZ VARSA GÖRÜN DEDİLER’
    Fındık dallarını indirirken zorlandığını belirten genç işçi, “ Dalda fındık bırakınca kızıyorlar. Dalları indirmek beden gücü istiyor. Oldukça zorlanıyorum. Dün yağmur yağınca uzunca bir naylonu dalların üstüne attık. Nem, yağmur ve ısı birleşince fındığın yapraklarını yakıyor, zarar veriyormuş,  bilmiyorduk. Bahçe sahibi kızdı bize ‘Ne haliniz varsa görün’ dedi. Çok sinirlendim. Üzüldüm” diyor.
    ‘REGL OLUNCA DA TARLADAYIZ, MECBURUZ’
    Regl dönemlerinde çalışmanın da zorluklarını konuştuğumuz genç işçi “Adet olduğumuzda çalışmak zor oluyor. Ama mecburuz. Ekip olarak tarlaya girmek zorundayız. Ben adet oldum, gelmiyorum desem de olmuyor. Söz verdiğimiz günde tarlaları bitirmemiz gerekiyor. O yüzden ne kadar sancı çeksek de çalışmak zorunda kalıyoruz” diyor.

    (Yarın: Üniversiteli mevsimlik işçiler anlatıyor)