Yazar: medyaport net

  • İki lise öğrencisi ‘Cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması ile okullarından gözaltına alındı

    İki lise öğrencisi ‘Cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması ile okullarından gözaltına alındı

    İstanbul’da iki lise öğrencisi sabah saatlerinde okullarına yapılan baskın ile gözaltına alındı. Öğrencilerin gözaltına alınma gerekçesi olarak “Cumhurbaşkanına hakaret” ettikleri iddia edildi.

    Avukat Fulya Dağlı, Medyaport’a yaptığı açıklamada, 16 yaşındaki iki lise öğrencisinin “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması ile polis tarafından gözaltına alındığı bilgisini verdi.

    Çocuk Şube’de tutulan iki öğrenci de bugün Çocuk Savcılığına çıkarıldı. Öğrenciler, ifadelerinin alınmasının ardından Savcılık tarafından serbest bırakıldı.

    Öğrencilerin avukatlarının, okuldan gözaltına alınmalarının “Kabul edilemez” olduğunu söylemeleri üzerine Çocuk Savcısı, “Ben çocukların okuldan alınmasını istemedim, sorumluluk bana ait değildir” dedi.

    Öğrencilerin, 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nde atılan “Zıpla zıpla zıplamayan Tayyip’tir” ve “Tayyip kaç kaç kadınlar geliyor” sloganları nedeniyle gözaltına alındığı öğrenildi.

  • ‘26 yaşındaki oğlumu toprağa gömdüm ve toprak ile konuşuyorum’

    ‘26 yaşındaki oğlumu toprağa gömdüm ve toprak ile konuşuyorum’

    Kübra KÖKLÜ

    Ahmet Emre Yıldır (26), 2019 yılında akrabası Vedat Tarhan (69) tarafından 9 yaşından 18 yaşına kadar cinsel istismara uğradığını iddia etti. Yıldır, sanık Vedat Tarhan hakkında şikayetçi olmadan önce Tarhan ile yüz yüze görüştü. Tarhan da Yıldır’a cinsel istismarda bulunduğunu itiraf ettiği bu görüşmeyi Ahmet Yıldır kayda aldı. 26 yaşına kadar sır gibi sakladığı ancak yaşadıklarını artık içinde tutamayan Yıldır, ses kaydıyla Çorlu Cumhuriyet Başsavcılığı’na giderek suç duyurusunda bulundu. Savcının aylarca dosyayla ilgilenmemesi üzerine adalete olan umudunu kaybeden Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi mezunu 26 yaşındaki Ahmet Emre Yıldır, 29 Nisan 2019 tarihinde ailesine bir mektup bırakarak yaşamına son verdi.

    Bu olaya kadar sessizliğini koruyan ve makamının gerekliliğini yapmayan savcılık, intihar sonrası şikâyet dilekçesini işleme koydu ve sanık Vedat Tarhan’ın tutuklanmasını talep etti. 30 Nisan’da tutuklanan ve hakkında ‘Çocuğun nitelikli cinsel istismarı’ suçlamasıyla dava açılan Tarhan, savcılıkta verdiği ifadesinde, Yıldır ailesi ile sıklıkla görüştüklerini ve Emre’ye cinsel istismarda bulunmadığını masaj yaptığını savundu. Tarhan, ilk duruşma günü olan 8 Ağustos 2019’da tahliye edildi. Tahliye kararına itiraz edilmesi üzerine Tarhan, 19 Ağustos 2019’da yeniden tutuklandı. 16 Kasım 2020 tarihinde Edirne 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 7. ve karar duruşmasında ise son savunmasını yapan tutuklu sanık Vedat Tarhan suçsuz olduğunu öne sürerek, “Ben suçsuzum, Allah katında da içim rahat. Beraatimi talep ediyorum” dedi. Mahkeme, ‘Çocuğun nitelikli istismarı’ suçundan Vedat Tarhan’a herhangi bir indirime gitmeden 26 yıl hapis cezası verdi. Mahkemenin 26 yıl hapis cezası kararına sanık avukatları itiraz etti. İlerleyen süreçte dosya bu kez Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne gönderildi. Daire, İstinaf Mahkemesi’nin kararını bozarak Tarhan’ın tahliye edilmesine karar verdi. Bunun üzerine Vedat Tarhan, 8 Mart 2022’de tutuklu bulunduğu Çanakkale E Tipi Kapalı Cezaevi’nden tahliye edildi.

    Genç yaşta hayattan koparılan Ahmet Emre Yıldır

    ‘TAHLİYE KARARIYLA EMRE’Yİ İKİNCİ KEZ ÖLDÜRDÜLER’

    Vedat Tarhan’ın ses kaydına rağmen sadece iki yılı aşkın süre cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmesine tepki gösteren Yıldır’ın ablası Derya Gür, ‘’Sanığın ceza alması ile Emre’nin de ruhu huzur bulmuştu. Emre’nin yasını tutmaya başlamıştık. Emre vefat ettiği andan itibaren bir adalet savaşına girdik. Emre’nin öldüğünü hala kabul etmiş değiliz. Tahliye edildiğini duyunca yıkıldık. Annem ve babam yeniden öldüler. Zaten onlar ölü gibi yaşıyorlar. Bayramı, anneler gününü yaşayamadılar. Tahliye kararıyla Emre’yi ikinci kez öldüler” dedi.

    ‘ARTIK DAHA FAZLA KALDIRAMAYACAĞIM’

    Sanığın kanunların boşluklarından yararlandığına dikkat çeken Gür, “Dosyada ses kaydı var. Ses kaydında her şey anlatılıyor. Emre intihar etmeden önce bizlere ölüm notu bıraktı. Emre’nin bıraktığı ölüm notunda, ‘Küçük yaşlarımda başıma gelen olaylardan dolayı artık bunları daha fazla kaldıramayacağım’ diye yazıyordu” diye anlattı.

    Bu notun bile başlı başlına bir delil olduğunun altını çizen abla Derya Gür adeta isyan ederek şunları söyledi: “Dosyada bir sürü delil olmasına rağmen sanık hakkında tahliye kararı alındı. Biz sanığın tahliye olduğunu bile başkalarından öğrendik. Sanığın ‘suçsuzum bakın dışarı çıktım’ dediğini duyduk. Etrafındaki insanlara ne kadar suçsuzum dese de yaşanan gerçekler var. Ve o gerçekler hiçbir şekilde değişmiyor. Sanık kanunların boşluklarından yararlanmış olabilir. Ama suçlu olduğu gerçeği değişmeyecek. Emre, savcının dosyasıyla ilgilenmediği için intihar etti. Eğer savcı dosyayı inceleseydi, Emre bugün yaşıyor olacaktı. Biz bu davadan asla vazgeçmeyeceğiz. Ne yapılması gerekiyorsa, yapacağız. Biz adalet mücadelemize kaldığımız yerden devam edeceğiz. Kardeşim artık rahat uyusun. Emre haklıydı. Emre, adalet savaşı başlattı. Ona bu kötülüğü yapan kişi cezasız kalmasın.”

     

    Anne Oya Yıldır’ın gözyaşı dinmiyor

     

    ANNE OYA YILDIR, ‘TAHLİYEYİ İÇİME SİNDİREMİYORUM, GÖZÜMÜN YAŞI DİNMİYOR’

    Adalet talebini vurgulayan Yıldır’ın acılı annesi Oya Yıldır, sanığın tahliye edilmesi ile yıkıldığını belirtti. Oya Yıldır, sanığın tahliye edilmesini kabul edemediğini dile getirerek duygularını şöyle anlattı: “Ailecek geçirdiğimiz bayram sabahları hiçbir zaman eskisi gibi olmuyor. Çünkü oğlum vefat ettiğinden beri bir yanımız hep eksik. Oğlumun sesi, yüzü, gülüşü ve bedeni yok, ama güzel anları hep benimle. Sanığın tahliye edildiği haberinin gelmesi ile bir anda yıkıldık. Böyle bir olayla benim oğlum tekrar öldü. 26 yaşındaki oğlumu toprağa gömdüm ve toprak ile konuşuyorum. Suçlunun gezip hür bir şekilde yaşanması hiç adil değil. Benim oğlumun ölmesindeki nedenlerden bir tanesi de açmış olduğu suç duyurusundan bir gelişmenin kendisine gelmemesidir. Evladını kaybetmiş anne ve baba olarak adalet istiyoruz. Sanığın tahliye edilmesini sindiremiyorum, gözümün yaşı dinmiyor.”

    ‘SES KAYDINDA SANIK KENDİ AĞZI İLE İTİRAF EDİYOR’

    Yıldır ailesinin avukatı Merve Uçonak ise konuya ilişkin ‘’Vedat Tarhan’ı yakın çevresinden insanlar dışarıda görmüşler. Onların bize söylemesiyle tahliye olduğundan haberimiz oldu. Biz de böyle bir kararın çıkacağını beklemiyorduk. Çünkü ortada ses kaydı var. Ses kaydının içeriğinde sanık kendi ağzıyla her şeyi itiraf ediyor ve hiçbir şeyi inkâr etmiyor. Emre’ye yönelik cinsel istismarı itiraf ediyor. Cinsel istismarı reddetmiyor, kabul ediyor. Ve buna rağmen tahliye edildi. Şimdi elini kolunu sallayarak dışarıda geziyor. Böyle bir karar beni ve aileyi vicdanen çok huzursuz etti. Bundan sonrasında da hukuken ne gerekiyorsa onu yapacağız” diye konuştu.

  • Yargıtay, kızını tacizden 30 yıl hapis cezası alan babanın cezasını kaldırdı

    Yargıtay, kızını tacizden 30 yıl hapis cezası alan babanın cezasını kaldırdı

    Kızını taciz eden baba 30 yıl hapisle cezalandırıldı. Ancak yüksek mahkeme kararı, baba ve kızın birlikte çekilmiş ‘samimi’ fotoğraflarına dayanarak ‘zorlama yok’ gerekçesiyle bozdu.

    Mersin’de yaşayan 56 yaşındaki bir erkek, öz kızını dört yıl boyunca taciz ettiği iddiasıyla tutuklandı. Sanık, mahkeme sürecinde öz kızıyla ilişki yaşadığını kabul etti ancak “Zorla olmadı. Onun da rızası vardı” diye kendini savundu. Cumhuriyet’ten Abidin Yağmur’un haberine göre yerel mahkeme sanığa nitelikli cinsel saldırı suçundan 30 yıl ceza verdi. Sanık avukatlarının itirazı sonucunda Yargıtay kararı bozdu ve sanığı tahliye etti.

    Dava dosyasında yer alan iddialara göre, M.T.’nin, kızı M.T’ye 2014 ile 2019 arasında defalarca zor ve tehdit kullanarak tecavüz ettiği, bu zorlama ilişkiler sonucunda mağdur kadının 2015’te babası M.T’den bir çocuk dünyaya getirdiği, 2019’da Cumhuriyet Savcılığı’na yapılan ihbarla ortaya çıktı.

    Dava kapsamında ifade veren mağdur M.T., ilk tecavüzün 2014’te, babasıyla birlikte gittiği Tisan Mahallesi’ndeki bir yazlıkta gerçekleştiğini, babasının sonraki süreçte de “Sana sahip çıkan olmaz. Ortada kalırsın” tehditlerini ve fiziki baskıları kullanarak tecavüze devam ettiğini, annesine ve kardeşlerinin zarar vereceği endişesiyle tecavüzü kimseye anlatmadığını söyledi.

    Sanık M.T., söz konusu iddiaları reddederken kızı M.T. ile çektirdiği fotoğrafı, mahkemeye delil olarak sundu. Bu fotoğrafın lehinde yorumlanmasını talep etti ancak Mersin 1. Ağır Ceza Mahkemesi, “sanık erkekle mağdur kadının baba-kız ilişkisi dolayısıyla aynı evde yaşadığını, mağdurun gebelik sırasında çekilmiş fotoğrafta gülümsüyor olmasının cinsel saldırı ve tehdit suçunun olmadığı anlamına gelmeyeceğini, mağdurun sanıkla aynı evde yaşamak zorunda olmasından dolayı bu tür fotoğraf çekimlerine sesini çıkaramıyor olabileceğini” vurguladı. Mahkeme, bir genç kadının öz babasıyla kendi isteğiyle cinsel ilişkiye girmesinin hayatın olağan akışına ve fıtrata uygun olmadığına, sanık erkek M.T’nin zor ve tehdit kullanarak cinsel saldırı suçunu işlendiğinin mağdur ve tanık beyanlarıyla ortaya çıktığına dayanarak M.T. hakkında cezaya hükmetti. Sanık avukatı karara Adana Bölge İstinaf Mahkemesi’nde itiraz etti ancak bölge mahkemesi itirazı esastan reddetti.

    Bunun üzerine dava dosyası Yargıtay’a taşındı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, sanık erkek M.T’ye verilen cezanın yerinde olmadığına hükmetti ve sanığın tahliyesine karar verdi. Yargıtay kararını, sanık M.T’nin “Kızımla rızaen cinsel ilişkiye girdik” savunmasına ve “Bunu destekler mahiyette, tarafların samimi şekilde çekildikleri fotoğraflara” dayandırdı.

  • Alevi örgütleri: Cemevlerimizin kapısı LGBTİ+’lar başta olmak üzere herkese açıktır

    Alevi örgütleri: Cemevlerimizin kapısı LGBTİ+’lar başta olmak üzere herkese açıktır

    Demokratik Alevi Hareketinin bileşenleri olan Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği (ABKTD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) düzenlediği “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” Sempozyumu’nda üç örgüt ortak kararlarını açıkladı.

    Kaos GL haber portalında yayımlanan habere göre, 13 Mayıs’ta İzmir Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’ndeki sempozyumda üç örgüt adına Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, LGBTİ+’lara öldükten sonra dahi devam eden ayrımcılığa karşı mücadele edeceklerini duyurdu. Geçmez, 2015 yılındaki ‘Ölülerimiz, Biz // Öteki Olarak Ölmek’ sempozyumu ve devam eden etkinlikte dile getirilen sorunlara karşı sorumluluk alacaklarını ilan etti. LGBTİ+’ların üç kurumun cemevlerinde hiçbir ayrımcılıkla karşılaşmadan cenazelerini kaldırabileceklerini belirtti:

    “Bizim inancımızda herkes candır. Cemevlerimizin kapısı LGBTİ+’lar başta olmak üzere herkese açıktır. LGBTİ+’ların cenaze süreçlerinde yaşadıkları acı olayları dinledik. Buna kayıtsız kalmamız mümkün değil. Bu sebeple üç kurum olarak tüm cemevlerimizin LGBTİ+’ların kendi vasiyetlerine göre gömülebilmeleri için kendilerine açık olduğunu ilan ediyoruz. Morg ve yıkama işlemlerimizin yanı sıra dostlarının istedikleri şekilde son görevlerini yerine getirmesi için alanlarımız açıktır. Eğer inanç sahibilerse Alevî dini ritüelleri ile defnedilebilmeleri için de elimizden geleni yapmaya hazırız.”

    “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” Sempozyumu

    Demokratik Alevi Hareketinin bileşenleri olan Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği (ABKTD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” sempozyumu düzenledi.

    13-15 Mayıs tarihlerinde Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde yapılan sempozyumda üç gün boyunca modernleşme, Alevilikte kadın, heteronormativite, cinsiyetçilik, medya, sınıflar, sınırlar, Alevilikte LGBTİ+’lar gibi birçok konu tartışıldı. Sempozyum koordinasyonu adına açılış konuşmalarında kurum temsilcileri İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasını eleştirdi, “İstanbul Sözleşmesi’ni savunuyoruz” mesajı öne çıktı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği önceki dönem başkanı Gani Kaplan, açılış konuşmasında “Eşcinsellerin dede huzurunda evlenebilmesi sorusuna yanıt bulmamız gerekir” dedi.

    alevi-orgutleri-cemevlerimizin-kapisi-lgbti-lar-basta-olmak-uzere-herkese-aciktir-2

    Kaplan’dan sonra sempozyum destekleyicilerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi temsilcisi Hacı Bektaş-ı Veli’nin sözlerini hatırlatarak kadın-erkek eşitliğine dikkat çekti. Ardından Prof. Dr. Eser Köker, sempozyumun açılış bildirisini sundu. Köker, İstanbul Sözleşmesi’nden Gezi davasındaki cezaları toplumsal bir dehşet sarmalında olduğumuzu vurguladı. Aysel Tuğluk’a cezaevinde yaşatılan şiddeti hatırlatarak, “Yaşayarak direnen kadınların Kürtçe öykülerini çok önemsiyorum. Ancak onları duyabildiğimiz zaman, onlarla beraber düşünebildiğimiz zaman onu kendi tecrübemiz haline getirebilir, yeni kuşaklara bu deneyimi aktarabiliriz” dedi.

    Açılış oturumlarının ardından “Türkiye’de Modernleşme, Kurucu Rejim ve Toplumsal Cinsiyet” tartışıldı. Dr. Cemal Salman’ın kolaylaştırdığı oturumda Sema Semih, Doç. Dr. Sevgi Uçan Çubukçu ve Av. İlhan Cihaner konuştu. Sema Semih, “Toplumsal Cinsiyet Krizi ve Cinsiyet Kimliği Mücadelesi” sunumunda toplumsal cinsiyetin tarihsel seyrini aktardı. Ardından Doç. Dr. Sevgi Uçan Çubukçu, “Türkiye Modernleşmesinin Cinsiyetlendirilmiş Sınırları ve İhlalleri” üzerine konuştu. Son konuşmacı Av. İlhan Cihaner ise “Kurucu Rejimin Toplumsal Cinsiyete Bakışı: Devrim-Reform?” başlıklı sunumunu yaptı.

    alevi-orgutleri-cemevlerimizin-kapisi-lgbti-lar-basta-olmak-uzere-herkese-aciktir-3

    İkinci oturumda  konuşuldu. Oturumu Dr. İlkay Kara kolaylaştırdı. Oturumda Prof. Dr. Fatmagül Berktay, Dr. Nimet Altıntaş ve Kaos GL’den Aylime Aslı Demir konuştu. Berktay, kadın bedeninin toplumsal denetiminin dinsel temellerini anlattı. Kadının ikincilliğinin doğal kabul edilmesinin üç tektanrılı dinin ortak özelliği olduğunu vurguladı. Ardından Dr. Nimet Altıntaş, “Alevilikte: Sahi eşit miyiz?” diye sordu. Alevi teolojisinde kadın-erkek eşitliğini anlatan Altıntaş, “Teolojide hepimiz canız şeklinde formülize edilse de pratikte gerçek anlamda bir eşitlikten bahsetmek mümkün değil” dedi. Son konuşmacı Aylime Aslı Demir, “Kutsalın tezahürü olan tabuları örgütlenmemiş biçimde halkın bilgilerinde, ama sıklıkla örgütlenmiş biçimde din olarak karşımıza çıktığını görüyoruz” diyerek dinler ve heteronormativiteyi anlattı.

    İlk günün son oturumunda Alevi kadın hareketinin temsilcileri eril demokrasiyi masaya yatırdı. “Demokratik Alevi Hareketi: Eril Demokrasi Nereye Kadar?” başlıklı oturumda Nevin Kamilağaoğlu, Avrupa Alevi Kadınlar Birliği’nin kuruluşunu anlattı. Alevi kadınların mücadele ederek açtığı alanların Alevi hareketini de dönüştürdüğünü vurguladı. Kelima Ata ise Alevi örgütlerinde kadın ve yönetici olmak üzerine konuştu. Son konuşmacı Nuran Kılıçkaya Alevi kadın aktivizminden bahsederek, Alevi örgütlerindeki eril tahakkümü, anaların dedeler kadar söz hakkı olmamasını eleştirdi.

    alevi-orgutleri-cemevlerimizin-kapisi-lgbti-lar-basta-olmak-uzere-herkese-aciktir-4

    Sempozyumun ikinci günü “Birlikten Tekliğe, ‘Can’dan Erkekliğe Aynadan Görünenler” oturumuyla başladı. Şilan Sürmeli’nin modere ettiği oturumda Dicle Paşa, “Arap Alevilerinde Dinin Rolü ve Ataerkilleşme” sunumu yaptı. Arap Alevi ritüelleri ve gündelik yaşamın örgütlenmesinde cinsiyetçi iş bölümünden bahsetti. Dr. Öğretim Üyesi Mehtap Tosun ise Dersim soykırımında kadınların anlatıları üzerinden Dersim’in cinsiyetlendirilmiş hafızası ve cinsiyetlendirilmiş şiddet deneyimlerini aktardı. Son olarak, Çilem Küçükkeleş hafıza üzerine konuştu. Hafızadan silinen kadınların hikayesini anlatırken, “Bu durum tersinden tahrip edilen hafıza anlamına geliyor” dedi.

    Sempozyumun beşinci oturumunda konu, “Yaratılış Mitolojisinde, Neşede, Kederde Beden; Sual Edilen Ten”di. Aylime Aslı Demir’in modere ettiği oturumda Dr. Öğr. Üyesi Cemal Salman mitik mekanda kadın anlatılarının izini Alevi yaradılış mitlerinde sürdü. Dr. Dilek Kızıldağ ise Koçgiri üzerinden ölüm, yas ve ağıtların kadın hallerini anlattı. Doç. Dr. Hişyar Özsoy, kendi hikayesinden başlayarak Kürtlerin cenazelerine yönelik devletin şiddet pratiklerini aktardı. Son konuşmacı Remzi Altunpolat, “Yası Tutulamayanlar:“Öteki”nin Lanetlenmiş Bedeni” sunumu yaptı.

    İkinci günün diğer oturumları medya ve yoksulluk üzerineydi. “Medyanın Ötekileri, Ötekilerin Medyası” başlıklı oturumda Ali Duran Topuz’ın kolaylaştırıcılığında Doç. Dr. Halise Karaaslan, Alevi medyasında kadın temsillerini tartıştı. Dr. İlkay Kara, “Medyanın ayrımcı söyleminde çözülemeyen düğüm” olarak tariflediği cinsel şiddetin haberleştirilmesi ve tecavüz mitlerini anlattı. İnci Hekimoğlu ise medyada “öteki” kadınlar üzerine konuştu.

    “Heteropatriyarka, Sınıflar, Sınırlar, Yoksulluk” oturumunda Dr. Semiha Arı, “Patriyarka, Feminist Hareket, Kadının Görünmeyen Emeği ve Yoksulluk”; Yıldız Tar, “Yoksulluk, Yoksunluk ve Yalnızlık Kıskacında LGBTİ+’lar” ve Prof. Dr. Çiğdem Boz, “Bir İktisatçının Kadın Hareketinden Çıkarması Gereken Dersler” üzerine konuştu.

    alevi-orgutleri-cemevlerimizin-kapisi-lgbti-lar-basta-olmak-uzere-herkese-aciktir-5

    Sempozyumun son günü Gültan Kışanak’ın selamlama mesajıyla başlayacaktı ancak mektubu okuma komisyonuna takıldığı için okunamadı. Katılımcılar, alkışlarla Kandıra Cezaevi’ne, Gültan Kışanak’a selamlarını yolladı. Ardından “Eril Siyasetin Yok Saydıkları, Bir Umut Arayışı” oturumu başladı. Çilem Küçükkeleş’in kolaylaştırdığı oturumda Ali Duran Topuz, Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Ali Yıldırım konuştu. Koçyiğit, “Hem Kadın, Hem HDP’li, Hem de Alevi Üstelik!” konuşmasında Alevi ve Kürt kimlikleri arasında yaratılan gerilimleri anlattı. Ali Yıldırım, tezi üzerinden Alevi LGBTİ+’ların deneyimlerini, dinsel ve cinsel sapkınlık söylemlerini aktardı.

    Sempozyumun son oturumunda erkek devlet tartışıldı. Av. Oya Meriç Eyüboğlu, İstanbul Sözleşmesi’ni, Beyhan Demir kadının beyanı esastır ilkesini, Av. Eren Keskin ise erkek devlet şiddetini anlattı.

  • Kimsenin istemediği mülteciler sınır boylarında ölüyor zaten

    Kimsenin istemediği mülteciler sınır boylarında ölüyor zaten

    Van Barosu Mülteci Komisonu üyesi hukukçular, kimsenin isteyerek ülkesini terk etmeyeceğine, zorunlu olduklarına sınırı geçerken öldüklerine, sınırı geçmeyi başaranların da gittikleri ülkelerde yaşadıkları zorluklara dikkat çekiyorlar. Hukukçular, Türkiye’nin olarak planlı, programlı, ayakları yere basan bir mülteci politikasına ihtiyacı olduğuna dikkat çekiyorlar.

    Salih SERTKAL

    Türkiye’ye mülteci akını ya da sığınmacı göçü Suriye ve İran üzerinden yaşanmaya devam ederken; mülteci sayısının dikkat çekici boyutlara ulaşması nedeniyle son dönemde ülke gündemini en çok meşgul eden konulardan biri oldu. 2011 yılında Suriye iç savaşıyla beraber Türkiye’nin sınır kapılarını sığınmacılara tamamıyla açmasıyla, neredeyse ülkenin her iline dağılan Suriyeli mülteciler ile beraber, on yıllardır Türkiye’ye İran üzerinden başta Afganistan, Pakistan, Bangladeş gibi ülkelerden de yoğun bir mülteci göçü yaşanıyor.

    Türkiye’ye İran üzerinden gelen mültecilerin en çok kullandığı güzergâh Van. Her yıl olduğu gibi 2021-2022 yılının kışında da Türkiye-İran sınırını geçmeye çalışırken, genelde sonu ölümle biten pek çok mülteci dramı yaşandı. Bir annenin iki çocuğuyla sınır hattını geçmeye çalışırken donarak yaşamını yitirmesi, sınır hattına kazılan metrelerce derinlikteki çukurlara düşüp yaşamını yitiren kadınlar ve çocuklar, Van Gölü’nü geçmeye çalışırken teknelerin batması sonucu sayıları yüzlere varan toplu ölümlerin yaşanması, sınır boylarında ve ülkenin içinde yaşanan mülteci dramının büyüklüğünü bir kez daha ortaya koydu.

    Sınır illerinde mülteci akının en çok yaşandığı il olan Van’da şimdiye kadar onlarca büyük mülteci dramı yaşandı. Mülteci konusunda çalışma yürüten Van Barosu Mülteci Komisyonu, yaşanan dramlara ve söz konusu mültecilerin yaşadığı hak ihlallerine dikkat çekerek, dramların sadece kışın değil, dört mevsim yaşandığını, yaşananların tamamıyla bir infial hali olduğunu ve önlem alınmadığı takdirde benzeri dramların daha çok yaşanacağını ifade ettiler.

    Başta Afganistan, Bangladeş, Pakistan, İran gibi birçok ülkeden her yıl on binlerce mülteci Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçiş yapmak üzere yola çıkıyor. İran’a sınırı bulunan iller, özellikle Van üzerinden her yıl yoğun bir mülteci göçü yaşanıyor.

    Son olarak Van’ın Tuşba ilçesine bağlı Kalecik mahallesinde sınırı geçmeyi başararak kent merkezine gelen 32 mülteci bir minibüste yakalandı. Son dönemde Afganistan’da Taliban’ın ülke yönetimini almasından sonra Afgan mülteci sayısında ciddi bir artış yaşandığı belirtilse de, bu göçün aslında 2018 yılındaki mülteci göçünden daha az olduğu komisyon üyelerince belirtiliyor. Yaşanan mülteci göçünü ve ihlalleri Van Barosu’ndan hukukçularla konuştuk.

    Avukat Jindar Uçar, Türkiye’nin uluslararası sözleşmeleri ihlal ettiğini söyledi

    Van Barosu Mülteci Komisyonu Başkanı Avukat Jindar Uçar, mültecilerin sınır hatlarında canları pahasına yaşadıkları işkencenin, tüm insanlık açısından büyük bir infial hali olduğuna dikkat çekti. Türkiye-İran sınırında yaşanan mülteci geçişinin sadece bu yılın konusu olmadığını, 40 yılı aşkındır yaşandığını belirten Uçar, Van ilinin İran’a 297 kilometrelik sınırının bulunduğu ve coğrafik olarak geçişlere daha uygun olduğu için temel güzergâh olarak kullanıldığını söyledi. Uçar, Afganistan, Bangladeş, Pakistan gibi ülkelerden mültecilerin ilk rotasının olduğu İran’dan da, yine iktidar muhalifi kesimlerin başka ülkelere iltica etmek adına yola çıktığını ve onların da yine Türkiye üzerinden bir güzergâh çizdiğini kaydetti.

    ‘TÜRKİYE TARAF OLDUĞU CENEVRE SÖZLEŞMESİ’Nİ İHLAL EDİYOR’

    Türkiye’nin 1951 Cenevre Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olduğunu hatırlatan Avukat Uçar, Türkiye’nin mültecilere dönük ortaya koyduğu pratiklerle bu anlaşmalara uymadığının, sözleşmeyi ihlal ettiğinin ortaya çıktığını söyledi. Gelen mültecilerin geri gönderildiğini, mültecilerin uluslararası koruma mercilerine ulaşımının engellendiğini belirten Uçar, Afganistan’dan gelenlerin hukuka aykırı bir şekilde İran’a geri gönderildiğini aktardı.

    ‘BASIN ELİYLE MÜLTECİ DÜŞMANLIĞI TETİKLENDİ!’

    Türkiye’ye doğu ülkelerinden gelen sığınmacıların sayısının basında yansıtıldığının tersine aslında önceki yıllara oranla azaldığını belirten Uçar, fakat kimi basın mensuplarının dezenformasyon veriler ve söylemlerle bu durumu abarttığını, adeta adeta bir işgal olarak lanse etmelerinin mülteci düşmanlığını tetiklemekten başka bir işe yaramadığını söyledi. Uçar, Türkiye Göç İdaresi Başkanlığı’nın verilerine göre mülteci geçişinin en yoğun 2018 yılında yaşandığına, sonraki yıllarda azalma olduğunun açıklamasına rağmen, Taliban’ın ülke kontrolünü ele geçirmesine paralel olarak kimi basın yayın kuruluşlarının, bu Afgan mülteci geçişinin ilk defa olduğu şeklinde bir çarpıtmaya gittiğine, hükümet eliyle sınırlara duvarların örülmesi, hendeklerin kazılması gibi sığınmacı geçişini önlemek gibi bir görev üstlendiklerine dikkat çekti.

    ‘ÖRÜLEN DUVAR, KAZILAN HENDEKLER ÖLÜMLERİN ARTMASINA NEDEN OLDU’

    yılının çetin kış aylarında Türkiye sınırına yakın İran’ın Belasur Köyü’de bir annenin donarak yaşamını yitirmesi ve annenin çoraplarını ellerine geçirdiği iki çocuğunun son anda donmaktan kurtulmasıyla yaşanan dramın, insanlık açısından büyük bir infiale tekabül ettiğine dikkat çeken Uçar, mevcut politikalarla bu dramların ne ilk ne de son olacağını belirtti. Uçar, Türkiye-İran sınırına örülen duvar ve hendeklerin mülteci dramlarının artmasına neden olacağını belirtti. Uçar, gelen mültecilerin bu duvar ve hendekleri aşamayınca mecburi sarp geçitlerden, zorlu yerlerden geçmek zorunda kaldığını ve kalacağını, bunun da haliyle sınırı geçişlerde ölümlere neden olacağını söyledi. Uçar, öncelikle sığınmacıların uluslararası haklardan doğan sığınma prosedürüne ulaşımları önündeki engellerin kaldırılması, hukuksuz bir şekilde sınır dışı etme işlemlerine son verilmesi ve yaşamsal haklara ulaşmasının önündeki tüm engellerin kaldırılması çağrısı yaptı.

    Avukat Mahmut Kaçan, göçün on yıllardır yaşandığını söyledi

    Yine Van Barosu Mülteci Komisyonu üyesi olan ve uzun yıllardır da mülteci alanında çalışmalar yürüten Avukat Mahmut Kaçan da, 21. yüzyılda mültecilerin sınır boylarında yaşadığı dramlar karşısında insanın nutkunun tutulduğunu söyledi. Afgan mülteci konusunun Taliban’ın ülke kontrolünü ele geçirmesiyle daha “popüler” hale geldiğini ifade eden Kaçan, göçün on yıllardır yaşandığını da hatırlattı.

    ‘ÖLÜMLER, TRAJEDİLER SADECE KIŞIN DEĞİL DÖRT MEVSİM YAŞANIYOR’

    Yaşanan dramın sadece kış aylarındaki mevsim koşullardan kaynaklanmadığına dikkat çeken Kaçan, yaz aylarında kamyonet kasalarına doldurulan onlarca mültecinin trafik kazalarında aracın alev almasıyla can vermelerinden, son olarak Van Gölü’nde tekneye bindirilen 61 mültecinin cansız bedeninin gölün derinliklerine vurmasına kadar büyük trajedilerin dört mevsim yaşandığını dile getirdi. Büyük trajedilere neden olan göçmen kaçakçılığının uzun süredir sadece Türkiye sınırları içinde değil İran’da da bir endüstriye dönüştüğüne dikkat çeken Kaçan, şunları söyledi:

    “Türkiye’de göçmen kaçakçılığına ilişkin hukuksal olarak cezayı öngören ne kadar ibare varsa da, geçen yıl infaz yasasında yapılan düzenlemelerle maalesef göçmen kaçakçılığı cezasızlık politikası gerçeğiyle ortada. Bu cezasızlık durumunun en net örneği Van Gölü’nde 61 göçmenin yaşamını yitirdiği mülteci katliamında 8 kişi gözaltına alındı fakat şu an sadece bir kişi tutuklu. Onlarca kişinin yaşamını yitirdiği bir katliamda dahi böylesi bir cezasızlık politikası uygulanırken, göçmen kaçakçıları bu iyi her türlü, bu işi korkmadan sakınmadan, her türlü yapıyorlar.”

    VAN VALİLİĞİ’NE GÖRE ASAYİŞ BERKEMAL!

    Van Valiliği, mülteci konusuyla gündeme sık sık gelen Van’daki son duruma ilişkin yaptığı yazılı açıklamada ise “asayişin berkemal” olduğu yönünde bir açıklama yaptı. “Sınır hattının 7/24 heronlarla, emniyet ve jandarma tarafından kontrol edildiğini” belirten valiliğin bu açıklamasından iki gün sonra kent merkezinde bir minibüse doldurulmuş kadın-erkek 32 mülteci yakalandı.

  • Vali HES için sınırları değiştirdi

    Vali HES için sınırları değiştirdi

    Sibel HÜRTAŞ

    Nurhak’ın CHP’li Belediye Başkanı İlhami Bozan, ilçede yapılmak istenen HES projesine karşı hummalı bir mücadele başlattı. Valilik ve Büyükşehir Belediyesi o mücadeleyi aşamayınca çareyi HES’in yapılacağı bölgeyi MHP’li belediyenin sınırına almakta buldu. Üstelik bunu Nurhak Belediyesi’ne bile bildirmedi.

    Nurhak Belediyesi, sınırlarının değiştiğini 3 yıl sonra sosyal medyadaki bir festival ilanından fark etti. 3 yıldır başka bir belediyenin sınırlarındaki mahalleye hizmet götüren İlhami Bozan da oldukça şaşkın…

    Nurhak Belediye Başkanı İlhami Bozan, HES için yapıldığı düşünülen bu sınır operasyonunun ayrıntılarını MedyaPort’tan Sibel Hürtaş’a anlattı…

    Nereden çıktı bu sınır değişimi?

    Biz de bilmiyoruz, geçen gün sosyal medyada Çağlayancerit İlçe Belediyesi’nin bizim Nurhak Belediyesi sınırlarında bulunan Ayranpınar bölgesinde festival düzenlediğine ilişkin sosyal medya mesajlarını gördük. Bir belediye, başka belediye sınırları içinde nasıl festival düzenler diye sorduk, meğer sınırımız değiştirilmiş. Bize ait olan bölgeyi, kağıt üzerinde alıp, Çağlayancerit’e vermişler.

    Kim vermiş?

    Kahramanmaraş Valiliği ve Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanlığı. Aslında bu olayın evveliyatı var… 2019 yılında, Cumhur İttifakının elinde olan Çağlayancerit İlçesi, Nurhak’a bağlı bulunan Umutlu Mahallesi Ayranpınar bölgesinin kendisine ait olduğunu iddia etti. Bunun üzerine kendi Meclisi’nde bir karar aldı. Daha sonra bu kararı da Valilik’e ve Büyükşehir Belediyesi’ne gönderdi.

    Çağlayancerit ilçesi neden böyle bir talepte bulundu?

    Bu alanın en önemli özelliği, bu alanda ciddi HES ve maden projelerinin olması. Biz bu bölgedeki HES’lere ve maden projelerine karşı halkımızla birlikte ciddi bir mücadele yürütüyoruz. Yürüttüğümüz mücadele nedeniyle, bu bölgedeki HES ve maden projelerini hayata geçiremiyorlar. Cumhur İttifakına bağlı olan Çağlayancerit ilçesinin, Nurhak sınırlarındaki bu bölgeyi kendi sınırlarına almasına ilişkin Belediye Meclisi kararının altındaki amaç da buydu.

    ‘SÜREÇ GİZLİ BİR ŞEKİLDE YÜRÜTÜLDÜ’

    Yani sizi devre dışı bırakıp, buradaki HES projelerine onay vermek mi amaçları?

    Evet… 2019 yılında, Çağlayan Cerit ilçesinin, bu bölgenin kendi sınırlarına katılması için Büyükşehir Belediyesi ve Valilik’e başvuru yaptığını duyar duymaz, hemen bu iki kuruma başvuruda bulunduk. Valilik de bize, bu talebe ilişkin içinde Nurhak Belediyesi’nin de olduğu bir Komisyon kurulacağını söyledi. Ama anladığımız kadarıyla bu süre içinde bu karar onaylanmış…

    ‘SINIRIMIZIN DEĞİŞTİĞİNİ SOSYAL MEDYADAKİ BİR İLANDAN ÖĞRENDİK’

    Siz bu kararın onaylandığını nasıl anladınız?

    29 Mayıs’ta Çağlayan Cerit ilçesi tarafından bu bölgede bir festival düzenlenecekmiş. Festival görsellerini sosyal medyada görünce, anladık. Bize ne Valilik ne de Büyükşehir Belediyesi herhangi bir bildirimde bulundu. Bizim çok sayıda başvurumuz olmasına karşın, bize hiçbir bilgi vermeden aslında bu sınır değiştirilmiş.

    Böyle bir şey olabilir mi?

    Olamaz. 1950 yılından beri bu alanlar bizim sınırımız içinde. Elimizde ıslak imzalı belgeler var, bu bölgenin bize ait olduğuna ilişkin.

    Ayranpınarı 27 Eylül 1979 tarihli ve Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’un imzası bulunan hudut kararnamesine göre de bizim sınırda bulunmaktadır. Ayrıca 07 Temmuz 2013 Valilik komisyon haritasında da umutlu bölgesinde geçmişten beri bizim sınırlarımızda olduğu tüm kamu kurum ve kuruluşlarında resmi evraklarla mevcuttur.

    1950’de sınırlar çizilmiş, sınırlar belli. Buna rağmen değiştirilebilir mi?

    Aklı selim bir şekilde yaklaşırsak olaya değiştirilemez. Bizim hiçbir görüşümüz alınmadı. Ancak sonuca baktığımızda gördüğümüz, 2019’dan bu yana gizli bir süreç yürütülerek, bu iş yapılmış.

    Yani sizin bu olaydan 2019’dan beri haberiniz yok. Ama 2019’dan bu yana başka bir ilçenin sınırlarında olan bir yere hizmet götürüyorsunuz öyle mi?

    Evet… 2019’dan beri buranın yollarını açan Nurhak Belediyesi, çöplerini toplayan Nurhak Belediyesi. Orada sürekli hizmet veriyoruz, belediye ihtiyaçlarını biz karşılıyoruz. Ama başka belediyeye bağlıymış. Valiliğin bekleme salonundaki haritada bile burası bizde görünüyor zaten.

    ‘BÖLGEYE HES YAPMAK İÇİN BÖYLE BİR DEĞİŞİKLİK YAPILDI’

    Neden bu bölgede bu kadar ısrarda bulunuluyor?

    Burada çok önemli bir su kaynağı bulunuyor ve bu su kaynağının üzerine HES yapılmaya çalışılıyor. Biz bu su kaynağına sahip çıkıyoruz. Su kaynaklarının kurutulmaması için burada yapılacak HES projesine karşıyız, halkımız da karşı. Ancak bölgeyi bağladıkları belediye karşı değil. Anladığımız şu ki; Valilik ve Büyükşehir Belediyesi tamamıyla HES’lere yol açmak için, su kaynağının bulunduğu bölgeyi bizden alıp, buraya veriyor. Burası o kadar önemli bir yer ki; buradaki su kaynağını tüm Maraş köylüleri kullanıyor. Hatta Antep, Malatya ve çevre iller de kullanıyor. Böyle verimli bir su kaynağına göz dikmiş durumdalar.

    Biz Maraş’taki tek CHP’li belediyeyiz. Tek muhalif belediye olduğumuz için bu bize yapıldı. Sabah akşam oturup, kalktıkları Cumhur ittifakının belediye başkanlarına bu şekilde ayrıcalık tanıyamazlar.

    Siz ne yaptınız bu olanlara karşı?

    Süreçten hiç haberimiz yok. Daha önce çok sayıda başvuruda bulunduk, yaptığımız başvurulara ilişkin hiçbir yanıt alamadık. Sözde bir Komisyon kurmuşlar, ama kendi başlarına bir Komisyon kurulmuş. Bizim ilçemiz hakkında karar alıyor bu Komisyon ama Komisyon’a biz çağırılmıyoruz. Oysa bu Komisyon’da bizden kesinlikle bir üye bulunmak zorunda.

    Biz kararın alındığını bilmiyorduk. Öğrenir öğrenmez, sınırla ilgili tüm bilgi ve belgeleri kendilerine ulaştırdık, şimdi de Hukuk Birimimiz gerekli itirazları yaptı.

    Peki burada hiç HES yapıldı mı?

    2006’dan beri burada HES yapılma çalışmaları var. Bunu yapan kişi emekli bir Vali ve iktidar ile çok sıkı ilişkileri var. 2011’den itibaren bu kişi 2., 3. HES’i yapmaya çalışıyor. Ancak Mahkeme, ‘Bu suyun üzerine başka bir HES yapılamaz’ diye karar veriyor. Çevre Bakanlığı ise Mahkeme kararına rağmen HES’e izin veriyor. Biz de diğer HES’lerin yapılmaması için tüm hukuki mücadelemizi yürütmeye başladık. Nurhak Belediyesi, HES’lere ve madenlere karşı dik bir duruş sergiledi. Bu yüzden de verimli alanları Nurhak Belediyesi’nin sınırlarından çıkarmaya çalışıyorlar.

    2. HES’in yapılabilmesi için Nurhak’ta anket yaptılar, anketten olumlu sonuç çıkmış gibi gösterdiler. Biz bu anketlerin sahte olduğunu ortaya çıkardık ve bu kişiler hakkında evrakta sahtecilikten dava açtık. Bu sınır değişikliği ile birlikte, bu ve benzeri davalardan da kurtulacaklar.

    Buraya bir HES daha yapılırsa ne olur?

    Mevcut HES yılda 100’e yakın ağacın kaybolmasına neden oluyor. Yeni HES yapılırsa, sadece yapılma aşamasında yine yüzlerce ağaç kaybolacak. Ve bölgedeki ağaçlar, her yıl kaybolmaya devam edecek. Su kaynakları vatandaşa kapanacak. Endemik canlı türleri kaybolacak. Nurhak’ın mesela Mercan Adası başka olmak üzere çok sayıda yaşam alanı kaybolacak. Nurhak zaten kuraklaşma ile yüz yüze olan bir ilçe, Nurhak’ın su sorununu çözmek varken HES’lerin önünü açmak doğru değil. Yine burada 450 bin dönüm üzerinde tarımsal alan var, tarımsal alanların da kaybolması tehlikesi var maalesef. Nurhak’taki tüm yetiştiriciler ve üreticiler, bundan etkilenecek. Yani burada HES’in yapılması demek Nurhaklıların buradan ayrılması demek çünkü yaşam alanı hiç kalmıyor.

  • Kayyımın yönettiği Van Büyükşehir Belediyesi’nden HDP Van İl Başkanlığı’na 5 bin 995 TL para cezası

    Kayyımın yönettiği Van Büyükşehir Belediyesi’nden HDP Van İl Başkanlığı’na 5 bin 995 TL para cezası

    Salih SERTKAL

    Kayyum tarafından yönetilen Van Büyükşehir Belediyesi HDP Van il başkanlığına ‘Gürültü yapmak ve sükuneti bozmak’ gerekçesiyle para cezası kesti.

    Van’da HDP il başkanlığına kayyum gürültü yaptıkları gerekçesiyle para cezası kesti. Diyarbakır ve Van’da çocuklarının HDP tarafından kaçırıldığı, kırsala gönderildiği iddiasıyla kimi aileler tarafından il başkanlıklarınin önüne giderek HDP aleyhine slogan atarak protesto eylemleri düzenlemekteydi.

    Van’da da iki yıl önce HDP önüne ailerin gittiği esnada HDP il yönetimi tarafından il binasının bahçesindeki müzik cihazlarından müzik sesi açarak protestocuların HDP alehine atılan sloganların sesini bastırmak istedi. Bu durum karşısında kayyum tarafından yönetilen Van Büyükşehir Belediyesi
    5 Mayıs tarihli meclis kararıyla gürültüye yol açmak ve başkalarının huzur ve sükûnunu bozdukları gerekçesiyle HDP Van İl Örgütü’ne 5 bin 995 TL para cezası kesti. Ne kadar da kararın belediye meclisi tarafından alındığı belirtilse de Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atandığı için halihazırda bir meclisi olmadığı biliniyor.

  • İHD, Ali El Hemdan davasını istinafa taşıdı

    İHD, Ali El Hemdan davasını istinafa taşıdı

    Ayça ONURALMIŞ

    Ali El Hemdan davasında mahkeme, sanık polis memuruna “kasten insan öldürme” suçundan müebbet hapis cezası vermiş, daha sonra cezayı 25 yıla indirmişti. İHD Adana Şubesi Hukuk Komisyonu Üyesi Avukat Yasemin Dora Şeker, davayı istinafa taşıdı.

    18 yaşındaki Ali El Hemdan, Adana’da sokağa çıkma kısıtlanmasının olduğu 27 Nisan 2020 tarihinde polis tarafından göğsünden tek kurşunla vurularak öldürülmüştü.

    Savcı esas hakkındaki mütalaasında, olayda sanığın silah kullanmasını gerektirecek bir durumun gerçekleşmediğini belirterek, sanığa “kasten insan öldürme” suçundan müebbet hapis cezası verilmesini talep etmiş, Hemdan ailesinin avukatı ise sanığın yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle “nitelikli halden” ağırlaştırılmış müebbetle cezalandırılmasını istemişti.

    Sanık polis memuru F. K., “kasten insan öldürme” suçundan müebbet hapis cezasına mahkum edildi. Mahkeme, daha sonra cezayı geçmişteki hali ve olaydan sonraki davranışları ve verilen cezanın geleceği üzerindeki etkisini göz önüne alarak indirim yaptı ve 25 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve tutukluluk halinin devamına karar verdi. Mahkeme Başkanı ceza indirimine şerh düştü, indirim kararı 1’e karşı 2 oyla alındı.

    ‘KARARIN GEREKÇELERİ DOĞRU AMA İNDİRİMİN GEREKÇELERİ YANLIŞ’

    İHD Adana Şubesi Hukuk Komisyonu Üyesi Avukat Yasemin Dora Şeker, Medyaport’a yaptığı değerlendirmede, İHD olarak davayı istinafa taşıdıklarını belirterek, şöyle konuştu:

    “Yargılama sırasında İHD ve İHD avukatlarının müdahil taraf olarak duruşmalara kabul edilmemesini, duruşmalarda görmezden gelinmesini, yine katılan kişinin bizim avukatlığımızı kabul etmesine rağmen mahkeme tarafından sadece beyanın yeterli olmadığının söylenip yazılı vekalet istenmesini, sanığın aldığı cezada yapılan indirimin haksız olduğunu, indirim yapma şartlarının olmadığını öne çıkaran bir istinaf dilekçesi verdim. Yani usul hatalarına ve taraf olarak kabul edilmememize vurgu yaptık ve en önemlisi de ağırlaştırılmış müebbet talebinde bulunduk. TCK’nın 81/1 hükmü değil, 82/1g maddesi kapsamında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almasını talep ettik. Eğer mahkeme aksi görüşteyse, 81/1 uygulanacaksa bile indirim yapılmamasını talep ettik. Kararın gerekçeleri doğru ama indirim yapılmaması gerekirdi, indirimin gerekçeleri yanlış.”

  • Efsane güreşçi Ahmet Ayık: ‘Soyumuzda güreş var’

    Efsane güreşçi Ahmet Ayık: ‘Soyumuzda güreş var’

    Güreşin efsane isimlerinden, 84 yaşındaki Ahmet Ayık, güreşe nasıl başladığını ve yaşamını medyaport.net’e anlattı. Güreşe, bir köy düğününde güreşen babasının rakibini yenememesi üzerine hırslanarak başladığını ve henüz 9 yaşında olduğunu aktaran Ahmet Ayık, dedesinin de güreşçi olduğunu ve Rus esaretinden güreş sayesinde kurtulduğunu söyledi.

    1998 yılında Güreş Federasyonu Başkanı iken, Yaşar Doğu Turnuvası’nda kadınları da güreştirdiğini, bu konuda tehditler almasına rağmen geri adım atmadığını belirten Ahmet Ayık, “Bugün kadın güreş milli takımımız, takım halinde Avrupa Şampiyonu oldu. Kurtuluş Savaşında cephede savaşan, mermi taşıyan kadınlarımız vardı. Her spor branşında kadınlar var da güreşte niye olmasın?” diye sordu.

    Türk güreşinin yaşayan efsane ismi Ahmet Ayık, köyde düğünde babası Ömer’in rakibiyle yaptığı iki maçta da rakibini yenemeyince, kendisinin hırs yaptığını ve henüz 9 yaşında iken güreşe başladığını anlattı.

    Sivas’ın Doğanşar ilçesi Eskiköy’de dünyaya gelen ve altı kardeşten dördüncüsü olan Ayık, olimpiyat, dünya ve Avrupa şampiyonalarında altın ve gümüş madalya kazandığını belirterek “Rus Medved ve Yurgin’i yenen tek sporcuyum. Yenilgisiz olimpiyat ve dünya şampiyonasında o günkü kurallar nedeniyle gümüş madalya kazandım. Dünyada yenilmeyen ve altın madalya kazanamayan tek güreşçiyim” dedi.

    Güreş Federasyonu Başkanlığı görevinin yanı sıra 1998 yılından 2012 yılına kadar Uluslararası Güreş Federasyonları Birliği(FİLA) yönetim kurulu üyeliği ve Asbaşkanlık da yapan üç çocuk babası. Halen Türk Güreş Vakfı Başkanlığı görevini sürdüren 84 yaşındaki Ahmet Ayık Medyaport.net’in sorularını yanıtladı:

    Güreşe nasıl başladınız?

    Güreşe 9 yaşında köyde başladım. Babam düğünlerde güreşirdi. Ben de izlerdim. Rakibini iki müsabakada da yenemedi. Ben de bunun üzerine güreşçi olmaya karar verdim. Soyumuzda var güreş. Sultan Abdülaziz’in pehlivanlarından Karaoğlan’ın torunuyum. Dedem güreş sayesinde Rusya’da esaretten kurtuldu. Ruslar güreşçilere çok ilgi gösteriyordu. Dedem de iyi bir güreşçi olduğu için serbest bırakıp, Türkiye’ye göndermişler.

    Faal sporculuğa nasıl başladınız?

    Askerlikten köye geldim. Yaşar Doğu beni götürmek istedi. Babam göndermedi. Rençberlik yapıyordum. Tarlada ekin biçip, hayvanlara bakıyordum. Motosikletli iki kişi köye geldi. Kayseri’de tayyare fabrikasında güreş takımı kurulduğunu bana maaş bağlayacaklarını söyleyerek, babamı ikna ettiler. Böylece profesyonel olarak güreşe dönmüş oldum.

    Federasyon başkanı size niye karşı çıktı?

    Meksika Olimpiyat Oyunlarında altın madalya kazandım. Rahmetli Mahmut Atalay da altın madalya kazanmıştı. O dönemin Federasyon Başkanı Cemil Erkök ile aramız açıldı. Bizi yaşlı ilan edip, bir sonraki Dünya şampiyonasına götürmek istemediler. Kendi param ile ay-yıldız için gideceğim dedim. Yine izin vermediler. Bir altın madalya kaçmış oldu. Federasyon Başkanı değişti. Bir sonraki dünya şampiyonasına gidip, altın madalya kazandım.

    Süleyman Demirel’in elinden ödül alırken…

    Başkan ile çok konuşulan bir söz düellonuz vardı. Açıklar mısınız?

    Cemil Erkök bizi kadroya almayınca tepki gösterdik. Kendisi, “Bin Ahmet harcar, bir Ahmet yetiştiririm” dedi. Ben de “Benim yerimi alacak daha anasından doğmadı” cevabını verdim. Söz düellosu kızıştı. Cemil Erkök gitti, Mehmet Akzambak Federasyon Başkanı oldu. Gazeteler o gün “Ahmet Ayık, Dünya Şampiyonası sana layık” diye manşet attı. Ben de bu manşeti atanları mahcup etmedim. Doğu Berlin’de altın madalya kazandım. Sonra da aktif spor yaşamımı bıraktım.

    Yenilmeden nasıl ikinci oldunuz?

    Olimpiyat, dünya ve Avrupa şampiyonasında hiç yenilmedim. Ancak gümüş madalya kazandım. O zaman kurallar öyle idi. Kilolara, rakibinin karşısında elde ettiğin sonuca göre puan kazanırdın. Bir-iki puanla altın madalyayı kaybettim.

    En güçlü rakipleriniz kimlerdi?

    Rus Medved ve Yurgin en güçlü rakiplerimdi. İkisine de yenilmedim. Onlar tek yenilgilerini benden aldılar.

    Dünya ve Türk güreşini nasıl buluyorsunuz?

    Dünyada güreş iyi değil. Devamlı kurallar değişiyor. Bu da ilgiyi azaltıyor. Seyircinin anlayacağı şekilde olmalıdır. Bu kurallar en az 10 yıl geçerli olmalı. Devamlı kural değişikliği antrenörün de, sporcunun da kafasını karıştırıyor.

    Türk güreşi ise şu anda iyi. Her zaman güreşin içinden gelenlerin başkanlık yapmalarını savundum. Ben ve Hamza Yerlikaya yaptık. şimdi Şeref Eroğlu görev başında. İyi çalışıyor. Sorunları biliyor. Daha iyi yerlere geleceğine inanıyorum.

    Kadın güreşçileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

    1998 yılında Federasyon Başkanı iken Ankara Atatürk Spor Salonu’nda Yaşar Doğu Turnuvası yaptık. O dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Başbakan Necmettin Erbakan’ı da davet ettim. İzlediler. Bu turnuvanın aralarında kadınlar da güreşti. Demirel de, Erbakan da sonuna kadar izledi. Bazı çevrelerden tehditler aldım. Ama geri adım atmadım. Bugün kadın güreş milli takımımız, takım halinde Avrupa Şampiyonu oldu. Kurtuluş Savaşında cephede savaşan, mermi taşıyan kadınlarımız vardı. Her spor branşında kadınlar var, güreşte niye olmasın? Artık kadına bakış açımız değişmeli.

    Son olarak Türk sporu hakkındaki görüşleriniz nedir?

    Türkiye’de tesis var. Önemli olan bu tesislerin içini doldurmak. Eğitime çok önem vermeliyiz. Ülkemizde geçmişte olduğu gibi olimpiyat, dünya ve Avrupa şampiyonalarında güreşte madalyalar kazanıyoruz. Halterde geriledik. Cimnastik iyi yolda. Voleybol ve basketbolda Dünyada, Avrupada ses getiriyoruz. Ama en büyük yatırım futbola yapılıyor. Geldiğimiz nokta da belli. Başarımız yok…

  • Kadıköy’de erkek arkadaşıyla gezen 16 yaşındaki kız çocuğu Bekçiler tarafından önce taciz edildi, ardından gözaltına alındı

    Kadıköy’de erkek arkadaşıyla gezen 16 yaşındaki kız çocuğu Bekçiler tarafından önce taciz edildi, ardından gözaltına alındı

    Kadıköy’de erkek arkadaşıyla gezen 16 yaşındaki kız çocuğu Bekçiler tarafından önce taciz edildi, ardından gözaltına alındı.

    Şu an Çocuk Büro’da olduğu öğrenilen 16 yaşındaki kızın avukatı Düşün Altuntaş, Medyaport’a yaptığı açıklamada, yaşananları şöyle aktardı:

    BEKÇİLER ÖNC TACİZ ETTİ ARDINDAN GÖZALTINA ALDI

    “16 yaşındaki kız çocuğu, erkek arkadaşıyla birlikte Kadıköy’de bir sokakta otururken, 3 bekçi gelip kimlik istemiş. Bekçilerden biri daha sonra kız çocuğuna, ‘Madem böyle şeylere isteğin var, benimle yap o zaman’ diyerek, sözlü tacizde bulunmuş. Daha sonra hukuksuz bir biçimde, hiçbir şekilde Savcılık talimatı olmadan kız arkadaşımızı ve erkek arkadaşımızı alarak, karakola getirmişler.

    POLİSLER TEHDİT ETTİ

    Karakolda da arkadaşımızın üzerine birden fazla polis, ‘Sen iftira atıyorsun’ diye üstüne gelmişler. Hatta kadın bir polis ittiriyor ve nezarethaneye atıyor arkadaşımızı. Arkadaşımız cep telefonundan avukatı olarak beni aradı bu sırada. Biz telefonda konuşurken, buna izin vermediler ve telefonunu zorla kapattırdılar. Ardından ‘sen iftira atıyorsun’ diye bağırıp, kötü muamelede bulunmuşlar. ‘Özür dilersen ve iftira attım’ dersen, senden şikayetçi olmayacğeız’ diye tehdit etmişler.

    TEHDİT EDEN POLİS HASTANE KONTROLÜNE GÖTÜRDÜ

    Çocuk Büro’ya getirmeden önce Hastane’ye götürüyorlar. Hastane’ye getiren polis, arkadaşımızı tehdit eden polis.

    AVUKATLAR DIŞARIDA BEKLETİLDİ

    Biz haberi alır almaz iki avukat olarak Çocuk Büro’ya geldik. Ancak bizi görüştürmediler, iki avukat olarak dışarıda bekletildik. Israrımız ve tartışmalar sonucu içeri girdik. Şu an bekçiler ve polisler hakkında şikayetçi olacağız. Bunun için bekliyoruz.”