Yazar: medyaport net

  • Sırrı Süreyya Önder ve Zınar Karavil, ‘Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi’ni imzaladı

    Sırrı Süreyya Önder ve Zınar Karavil, ‘Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi’ni imzaladı

    Mutlu Sereli Kaan

    “Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi” kitabının yazarı ve Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Basın Danışmanı Zınar Karavil, Dipnot Yayınları’nca düzenlenen söyleşi ve imza gününde, “Üzerinde benim imzam var, ama bu kitabı aslında halkımızın mücadelesi yazdı. Hep şöyle söylüyorum; kitabın önsözünü Sırrı Bey, son sözünü Demirtaş, içini de halkımızın mücadelesi yazdı” diye konuştu.

    Dipnot Yayınları’ndan 26 Mayıs 2022 tarihinde çıkan “Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi” kitabı için düzenlenen söyleşi ve imza günü 28 Mayıs 2022 tarihinde, Ankara’da, Mülkiyeliler Birliği’nde gerçekleştirildi. Dipnot Yayınları adına Emirali Türkmen’in kolaylaştırıcılığını yaptığı söyleşiye Sırrı Süreyya Önder ve Zınar Karavil birlikte katıldılar.

    Kitabın yazılış ve yayımlanma sürecini anlatan Zınar Karavil, Selahattin Demirtaş gibi önemli bir siyasi figürle ilgili bir kitap bulunmadığını, bunun bir boşluk olduğunu ve bu dönemin kayıt altına alınması gerektiğini uzun süredir düşündüğünü belirtti. İlk aşamada kitabın bir 30 sayfalık bölümünü yazdığını ve bunu avukatları aracılığıyla Selahattin Demirtaş’a ilettiğini anlatan Karavil, Demirtaş’ın kendisini yüreklendirip, desteklediğini ve katkıda da bulunmak istediğini ilettiğini aktardı.

    ‘KİTABIN ADINI SIRRI SÜREYYA ÖNDER KOYDU’

    Süreci, 4 Kasım 2016’da Selahattin Demirtaş’ın evinin basılarak tutuklanmasından, Dr. Selçuk Mızraklı’nın Edirne F Tipi Cezaevi’nde koğuş arkadaşı oluncaya kadar olan dönemi kapsadığını belirten Karavil, kitabın başlığının da Sırrı Süreyya Önder’in önerisiyle oluştuğunu anlattı. Karavil, Sırrı Süreyya Önder’in, Demirtaş’ın Anayasa Mahkemesi’ne yazdığı dilekçede yer alan “Benim plastik, beyaz bir sandalyeden başka makamım yok” sözlerinden hareketle önerdiği “Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi” başlığını kitabın adı olarak belirlediklerini söyledi.

    Kitap yazılırken, Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde olması dolayısıyla, teknik olarak çeşitli zorluklar yaşadıklarını kaydeden Karavil, bu zorlukların Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş, kardeşi ve avukatı Aygül Demirtaş, tüm avukatları, o dönemdeki koğuş arkadaşı Abdullah Zeydan’ın kolaylaştırıcılığıyla aşıldığını belirterek, tüm destek olanlara da ayrı ayrı teşekkür etti.

    ‘AZİZ BİR EMEK’

    Sırrı Süreyya Önder de, Zınar Karavil’in kitabının “aziz bir emek” sonucu oluştuğunu söyledi. Egemenlerin baskı dönemlerinde, diktatörlük dönemlerinde ve takip eden süreçlerde en iyi yaptıkları şeyin toplumsal hafızayı önce imha etmek, sonra sisteme göre inşa etmek, sonra da resmi görüş haline getirmek olduğunu belirten Önder, bu ülkede resmi görüşün daima “kutsal” kabul edildiğini, buna biat etmeyen herkesin de kutsala ihanet etmiş gibi muamele gördüğünü söyledi. Önder, “Bütün emek veren arkadaşların şahsında Zınar’a bütün kalbimle teşekkür ediyorum” diye konuştu.

    Bu tür kitapların “malumat bombardımanı” yapma handikabı taşıdığını belirten Önder, Zınar Karavil’in bu kitapta bu sorunu ustalıkla aştığını, kitabın soluk soluğa, hiçbir şeyi unutmadan ve sonrasında olacakları merak ederek okunduğunu kaydetti.

    ‘HER ŞEY ÖMÜRLÜ, DİRENİŞ ÖMÜRSÜZ’

    Bugün artık direnişin adının değiştiğini ve gelecek özgür günlere sadece inanmanın bile bir direniş biçimi olduğunu belirten Önder, bunun bir adım ötesinin de bu uğurda bedel ödeyen insanlar ve onların dışarıdaki yakınları ve arkadaşlarıyla dayanışmak ve yan yana durmak olduğunu söyledi. Önder, “İlanihaye sürmüş bir savaş, baskı dönemi yok. Her şey ömürlü, direniş ömürsüz. Bu günler tüm ağırlığına, katılığına, zorbalığına rağmen umudumuzu kırmamalı, bu konudaki irademizi zayıflatmamalı” diye konuştu.

    Karavil ve Önder, daha sonra katılımcıların sorularını yanıtladılar. Sırrı Süreyya Önder, Kobane Davası’nın seçimden önce sonuçlanıp sonuçlanmayacağına yönelik öngörüsünün sorulması üzerine şu yanıtı verdi:

    “Toplumsal muhalefet ‘bu davalarla bizim de yargılanmamızın taşları döşeniyor’ bilincine gelirse bir tek gün bile ceza çıkmaz. Bugün Van’da belediye başkanları bir toplantıdalar. İyi niyetlerinden hiç şüphem yok ama hâlâ ‘Onlar bizim zenginliklerimiz’ diyor bir arkadaşımız. Halen kendini ana para, Kürdü faiz gören bir anlayış var. Üstelik de iyi bir şey söylediğini, riskli bir şey söylediğini düşünüyor. Zenginlik nedir? Bir tek kere eşitliği telaffuz edin, ona yapılan sana da yapılabilir idrakine gelin, gerisi kolay. Bütün başkanlıklar sizin olsun, insanca yaşamanın onuru bize yeter. Bu dava sürecini etkileyecek şey, toplumsal muhalefetin idrakidir.”

    Söyleşinin ardından, Önder ve Karavil “Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi” kitabını imzaladılar.

  • Sağlık emekçileri ‘Beyaz Miting’ için alanda: Emek bizim, söz bizim, sağlık hepimizin

    Sağlık emekçileri ‘Beyaz Miting’ için alanda: Emek bizim, söz bizim, sağlık hepimizin

    Sultan ÖZER

    Sağlık emekçileri, “Emek bizim, söz bizim, sağlık hepimizin” sloganıyla Ankara’da ‘Beyaz Miting’ düzenliyor.

    Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya gelen sağlık emekçileri ve hekimler, hem kendi hakları hem de halkın sağlık hakkı için Anıtpark’a yürüyor.

    TTB, mitingi Anadolu ya da Kolej Meydanı’nda düzenlemek için Ankara Valiliği’ne başvurmuştu. Başvurunun reddedilmesi üzerine eylem Anıtpark’a alındı.

    Sağlık emekçileri, “Hastaneler halkındır satılamaz”, “Sermayeye değil halka bütçe”, “Karanlığa karşı mesleğimize sahip çıkıyoruz”, “Çalışırken ölmek istemiyoruz” sloganlarıyla Anıtpark’a ulaştı.

    Sağlık örgütleri kortejler halinde alana girdi. Siyasi partilerden, meslek örgütlerine, sivil toplum örgütlerinden sendika ve inanç örgütlerine toplumun her kesiminden eyleme destek geldi.

    TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, eylemde yaptığı konuşmada, şunları söyledi:

    “Taleplerimiz bizim, sizin, hepimizin. Toplumda sağlıksızlık üreten ne varsa, ona karşı mücadelemiz. Savaşlara, adaletsizliğe, baskılara, zulme, açlığa, yoksulluğa, bu gezegeni daha fazla kar uğruna tüketim nesnesi görenlere, yaşamlarımızı tüketenlere, umutlarımızı hapsedenlere karşı. Bu çoklu krizler çağında ekolojik krizle pandemilere yol verenlere, karları uğruna çarkları durdurmayan, on binlerce emekçiyi ölüme terk eden, işçi sınıfı hastalığını yok sayanlara, sağlığımızı sermayeye teslim edenlere, bizi sağlıksızlığa mahkûm etmek isteyenlere karşı yan yanayız.

    Biz hekimler, biz sağlığı üretenler emeğimizle koruduğumuz yaşamların, korumak için verdiğimiz mücadelenin tükenmeyen coşkusunu yüreğimizde taşırız, yaşamı korumak için mücadele etmenin değerini, bu mücadelenin de tüm mücadeleler gibi ancak umudu diri tutarak kazanılabileceğini biliriz. Örgütlü bir mücadeleyi her gün işimizi yaparken yeniden, yeniden kurarak var oluruz.

    Bizi emeğimize yabancılaştıranlara, parçalayıp bölerek yönetmeye çalışanlara, birbirimize düşmanlaştıranlara, yalnızlaştırıp yarıştıranlara, kölelik koşullarını dayatanlara karşı emeğimizden, birlikte değiştirebilmekten aldığımız güçle buradayız.”

    TTB Tıp Öğrenci Kolu ve SES Öğrenci Komisyonu adına Esma Eylem Dede, “Bizler, sağlık öğrencileri olarak, mücadeleyi fakülte sıralarından örmeyi ve dayanışmayı büyütmeyi hedefliyoruz. Bugün burada olma amacımız; nitelikli, toplumsal cinsiyet eşitlikçi, parasız, bilimsel, anadilinde eğitim ve sağlık hakkını savunmaktır. Bize ‘Giderlerse gitsin’ diyenler duysun: Gidecek olanlar bizler değiliz, sizsiniz. Buradaydık, buradayız, gitmiyoruz. Emeği geçen herkesin emeğine sağlık” dedi.

    “BİZ AYLARDIR ANLATIYORUZ. ‘TALEPLERİMİZ VAR’ DEDİK. DUYAN YOK, GÖREN YOK, BAKAN YOK”

    BDS Genel Başkanı Can Kirişçi, şunları söyledi:

    “Birinci basamağı neredeyse tek başına sırtlayan aile hekimliği çalışanları, bu uygulama başladığından beri pek çok soru, haksızlık ve hukuksuzluk ile karşı karşıya kalmıştır. Başından beri sorunlarımızı dile getiriyor, çözüm istiyoruz. Sahadan uzak ve yapılması mümkün olmayan, yeni ve gerçekçi olmayan fikirler yerine sahayı dinleyerek uygulanabilir bilimsel ve tıbbi gereklere uygun çözümler için mücadele ediyoruz. Ne duyan var ne bakan. Çözüm yerine sorunların, angarya ve baskının, tükenmişlik ve şiddetin artmasına neden olan ceza yönetmelikleri, gestapo komisyonları çıkarıyorlar.

    Aile hekimi ve aile sağlığı çalışanlarının ücretli izin hakkı yoktu ve hala yok. Aile hekimleri ve aile sağlığı çalışanlarının ücretli yıllık izin hakkı olmadığı gibi hastalık durumlarında da raporlu olduklarında eğer yerlerine vekalet edecek başka hekim veya aile sağlığı çalışanı bulamazlarsa maaşlarından yüzde 50 kesinti yapılıyor. Aşılama, gebe ve bebek izlemlerinde performans kriterlerine dayalı değerlendirme ve ödeme sistemi, tüm sorumluluğu bize dayatan haliyle hiçbir vatandaş sorumluluğu olmadan devam ediyor.

    Biz, aylardır anlatıyoruz. ‘Taleplerimiz var’ dedik. Duyan yok, gören yok, bakan yok. Sağlıkta değişen bir şey yok. ‘Malpraktis düzenlensin, olağan komplikasyonların fahiş tazminatları engellensin, sağlık sisteminden kaynaklanan sorunlar hekimlere rücu edilmesin’ dedik; ama çıkardıkları yasa ile değişen bir şey yok. Sağlıkta değişen bir şey yok, bizde de değişen bir şey yok. Taleplerimiz yerine getirilinceye kadar devam ediyoruz, susmuyoruz, korkmuyoruz, vazgeçmiyoruz.”

    “FİİLİ HİZMET /YIPRANMA PAYI HAKKIMIZIN KAMU VE ÖZEL SEKTÖR ÇALIŞANLARI İÇİN GERİ VERİLMESİNİ İSTİYORUZ”

    TARIM ORKAM-SEN Genel Başkanı Ahmet Keleş, şu ifadeleri kullandı:

    “Veteriner hekimler, endemik ve pandemik karakter taşıyan hayvan hastalıklarının yayılmasının önlenmesi ile mücadelede, hayvanlardan veya hayvansal ürünlerden insanlara geçen hastalıkların önlenmesinde, hayvan hastalıklarının teşhisi, tedavisi ve koruyucu hekimliğinde, hayvansal ve bitkisel kaynaklı gıdanın üretiminden tüketimine kadar yer alan her safhada halk sağlığının korunmasında; ilaç, aşı üretiminde çalışmaktadır. Kanunlara göre sağlık sınıfı ve sağlık alanında görev yapmalarına rağmen, Sağlık Bakanlığı’nda olmadıkları gerekçesiyle ve türlü bahanelerle sağlık çalışanlarına yapılan hiçbir iyileştirme uygulamalarından faydalandırılmamaktadırlar. Sağlık Bakanlığı’nca TBMM’ye sunulan ve kabul edilen, doktor ve diş hekimlerine yapılan maaş artışı ve emekliliklerinde sağlanan iyileştirmelerde de veteriner hekimler kapsam dışında tutulmuşlardır. Bu adaletsizliğin giderilmesi haklı talebimizdir. Veteriner, sağlık sınıfı çalışanları olarak, haklarımızı koruyan ve geliştiren adil bir ek gösterge düzenlemesi istiyoruz. Veteriner hekimler, diğer tüm sağlık çalışanlarının içinde bulunduğu ve şikâyet ettiği koşullara da muhataptırlar. Ağır ve yıpratıcı işlerde çalışırlar, zoonoz hastalıklara yakalanırlar. 2008 yılında fiili hizmet zammı/yıpranma payı, AKP hükümetince haksız olarak elimizden alınmıştır. Fiili hizmet/yıpranma payı hakkımızın kamu ve özel sektör çalışanları için geri verilmesini istiyoruz.”

    SHUDER Genel Başkanı Ramazan Yüksel, “1219 sayılı Tababet Kanunu’na, 2011 yılında yapılan değişikliklerle yeni sağlık meslekleri eklenmiştir. Sosyal hizmet uzmanları, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na göre sağlık hizmetleri sınıfında yer almasına, YÖK tarafından sağlık bilimleri lisansiyeri olarak tanımlanmasına ve sağlığın evrensel tanımında yer almasına rağmen bu kanunda sağlık meslek mensubu olarak görülmemektedir. Bu durum, sağlığın hepsi eşit değere sahip biyopsikososyal bütünlük içinde ele alınması yaklaşımına aykırı olduğu gibi, sağlık lisansiyerleri arasındaki eşitliğin ve iş barışının bozulmasına, sosyal hizmet uzmanlarının kanuna dayalı olarak çıkarılan özlük hakları ile ilgili düzenlemelerin de dışında kalmasına neden olmaktadır. Bunun en son örneği, sosyal hizmet uzmanlarının, fiili hizmet zammı ile ilgili düzenlemenin dışında bırakılmasıdır. Bu nedenle biz, pandeminin ağır koşullarında filyasyon ekipleri başta olmak üzere salgınla mücadele ekibinin içinde olan sosyal hizmet uzmanlarının, Tababet Kanunu’nda sağlık meslek mensubu olarak tanımlanmasını istiyoruz” dedi.

    “BU ÜLKEDE SAĞLIK ALANINDA KOCAMAN BİR SORUN VAR. BU SORUN SAĞLIK BAKANI FAHRETTİN KOCA’DIR”

    TÜMRAD-DER Genel Başkanı Heybet Aslanoğlu, şöyle konuştu:

    “Pandemi sürecinde görüntüleme hizmetlerinde büyük bir özveri ile çalışan radyoloji teknisyenleri, ekonomik ve özlük haklarında iyileştirme beklerken bizatihi Sağlık Bakanlığı tarafından acil servislerde nöbet tutan radyoloji teknisyenlerine geriye yönelik 40-50 bin TL’ye varan borçlar çıkarıldı ve balkondan alkışladıkları radyoloji teknisyenleri hacizlerle karşıya kaldı. Radyoloji teknisyenlerine yönelik haciz uygulaması, insani olmadığı gibi hukuki de değildi. Sağlık Bakanlığı’nın bu uygulamadan derhal vazgeçmesini istiyoruz. Radyoloji çalışanlarının mevzuatları bir gece yarısı kararnamesi ile kaldırıldı, bir yıl sonra yerine yayınladıkları mevzuatlarla şua izinlerimiz tırpanlandı, kısıtlandı. Şua izinlerimizin kısıtlanması, radyasyonla çalışan sağlık emekçilerin kanser olması demektir. Şua izinleri, bir ödül veya bir lütuf değildir. Bizlerin 80 yıldır kullandığı kanuni bir haktır. Bizler, bunu onaylamıyoruz.

    Bu ülkede sağlık alanında kocaman bir sorun daha var. Bu sorun, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’dır. Sağlık emek ve meslek örgütleriyle aralarında kalın duvarlar örerek, iletişim ve diyalog kanallarının tamamını kapatarak, dağ gibi biriken sorunlara kör ve sağır kalarak sağlık yönetilemez. Yönetemiyorsunuz. Yönetememenizin faturasını pandemi sürecinde 650’si sağlık personeli olmak üzere 250 bini aşkın insanımız canımızla ödedik. Yönetmediğiniz için ölüyoruz. Liyakatten uzak bu kötü yönetim bizim kaderimiz değil, bunu haykırmak için buradayız. Tüm sağlık emek ve meslek örgütleri, birlik ve dayanışma içerisinde mücadelesini ortaklaştırarak bu kötü gidişe ‘dur’ demek zorundadır. Liyakat esas alınarak daha nitelikli, ulaşılabilir, toplumcu bir sağlık sistemi mümkündür. ‘Emek bizim, söz bizim, sağlık hepimizin’ diyoruz, hepinizi saygıyla selamlıyoruz.”

    “6 YILDIR SÜREN KHK İHRAÇ REJİMİ BİRÇOK ARKADAŞIMIN YAŞAMINA MAL OLDU”

    SES Ankara Şubesi üyesi Aslıhan Tan, “Ulusal ve uluslararası mahkemelerin ve hukuksal mücadelenin önünü kapatmak için kurulan OHAL İnceleme Komisyonu derhal lağvedilerek ihraç edilen tüm emekçiler görevlerine iade edilmelidir. OHAL-KHK rejimi, şimdi de geçici 35. madde ile sürdürülüyor. Her gün yeni bir kamu görevlisi, bakanlıklar tarafından işinden, aşından ediliyor. 6 yıldır süren KHK ihraç rejimi birçok arkadaşımın yaşamına mal oldu. Birçoğu ülkesini, sevdiklerini terk etmek zorunda kaldı. Emekçiler, sivil ölüme mahkum edildi. Yaşamını yitiren, hayatları kararan her bir kişinin vebali bu hükümetin boynundadır. Peşini asla bırakmayacağız” dedi.

    “SAĞLIK İŞÇİLERİ YOK SAYILMAYA VE SEFALET ÜCRETLERİNE RAZI OLMAYACAK”

    Dev Sağlık-İş Yönetim Kurulu Üyesi Cumali Bolat, şunları söyledi:

    “Kamu hastanelerindeki sağlık işçileri olarak, emeğimizin karşılığını istiyor, ‘sağlık hizmetinde biz de varız’ diyoruz. Bizler sağlık işçileri olarak, yok sayılmak, görmezden gelinmek istemiyoruz. Hastanelerimizin güvenliğinde, laboratuvarlara götürülen kanlarda, sterilize edilen ameliyathanelerde, temizlenen hasta odalarında, hastalarımızın bakımında, acillere hasta taşıyan ambulansların direksiyonlarında, hastanedeki tüm cihazların teknik bakımında, hasta kayıtlarında, çekilen tomografilerde sağlık işçilerinin emeği var.

    Üniversite hastanelerinde, kamu hastanelerinde, aile sağlığı merkezlerinde ve sosyal hizmet kurumlarında çalışan sağlık işçileri olarak, taleplerimizin karşılanması için bir mücadele yürütüyoruz. Bugün ülkemizin dört bir tarafından Ankara’yı beyaza boyama gelenler içerisinde ameliyathane önlüğünün yeşili, güvenlik üniformasının grisi, temizlik hizmetlerinin mavisiyle geldik. Sağlık işçilerinin bugün için gerçekleşmesi gereken beş acil talebi için mücadele ediyoruz. İşçilerden habersiz bir şekilde imzalanan toplu iş sözleşmeleri ile dayatılan enflasyon farkı bir zam değildir. Resmi enflasyon rakamları ile verilen zamlar karşılığında ücretlerimiz erimeye devam ediyor. Bütün sağlık işçileri için iyileştirme istiyoruz. Sağlık emekçileri açısından kazanılmış bir hak olan ‘haftada 40 saat çalışma’ istiyoruz. Taşeron döneminden gelen keyfiyet ve hukuksuzlukların artık son bulmasını, yaptığımız işlerin belirlenmesini ve görev tanımlarımızın yapılmasını istiyoruz. 12 saatlik çalışmamızın 11 saat gösterilmesi kabul edilemez. Ara dinlenme ve yemek molalarımızın düzenlenmesini istiyoruz. 696 sayılı KHK ile getirilen ‘zorunlu emeklilik’ uygulamasının son bulmasını, tayin ve becayiş hakkımızı istiyoruz. Sağlık işçileri olarak bu taleplerimizi gerçekleştirmek ve haklarımızı elde etmek için hep birlikte omuz omuza mücadele edeceğiz.”

    SES Eş Genel Başkanı Selma Atabey de “Biz sağlık emekçileri, yetersiz istihdamın ve kışkırtılmış sağlık talebinin karşısında tükenmekte, personel eksikliğinden kaynaklı angarya ve uzun çalışma saatleri ile daha çok çalışmaya zorlanmaktayız. Bu yoğun emeğin karşılığında ise insanca yaşanabilecek temel ücrete erişmek yerine oyalama tasarılar, ek ödeme yalanları ile geçiştiriliyoruz. Performans sistemi ile biz sağlık çalışanlarının iş barışı bozulmakta, sağlık hizmetinde nitelik değil nicelik önemsenmektedir. Ayrıca emek yoğun çalışma düzenimiz ve ekonomik sorunlarımızın yanı sıra liyakatsiz atamalar, yönetici mobbingleri, mesleki tanımının dışında çalıştırmalar, KHK’lar ve soruşturmalar gibi antidemokratik uygulamalar ile baş etmek zorunda bırakılıyoruz. Bizler, oyalama değil, hakkımız olanı istiyoruz. Bize dayatılan bu çalışma koşulları ve sefalet ücretlerinin kader olmadığını, emeğimizin gaspı olduğu bilinciyle bu bozuk düzene karşı başka bir sağlık ve sosyal hizmet sistemini var etmek için birlikte mücadele ediyoruz ve kazanacağımızı da biliyoruz. Biz, sağlık ve sosyal hizmet emekçileri olarak, haklarımızın ve bize verilen vaatlerin takipçisiyiz. Haklarımız verilmediği taktirde iş yerlerinde sandıklar kurarak, süreli ve süresiz grevleri, Sağlık Bakanlığı önüne çadır kurma dahil seçenekleri oylayacağız. İş yerlerinde emekçiler neye karar verirse biz örgütler olarak mücadelemize o yönlü devam edeceğiz” dedi.

    Eylemde, Kardeş Türküler sahne aldı.

  • Perşembe Yaylası, madencilere tahsis edildi

    Perşembe Yaylası, madencilere tahsis edildi

    İbrahim GÜNDÜZ

    Kamp yapmak, fotoğraf çekmek ve doğada yürüyüş yapmak isteyenlerin en önemli adreslerinden birisi olan Ordu’daki 1500 rakımlı Perşembe Yaylası bir “dur” diyen çıkmazsa paramparça edilecek.

    Çiseli Şelalesi, yemyeşil çayırları, tatlı su midyesi, balıkları ve menderesleriyle bir doğa harikası olan Perşembe Yaylası, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından 2 milyon lira ihale bedeliyle Taşzemin Madencilik’e verildi.

    Ordu, Aybastı, Fatsa ve Perşembe havzalarının ve vadilerinin tepesinde bulunan ve bölgeye can veren bir ekosistem olan Perşembe Yaylası aynı zamanda bölgenin çok önemli bir ekoturizm alanı. Yaylanın siyanür, sülfürik asit gibi zehirli ağır kimyasalların kullanıldığı madenciliğe açılması, bölgede büyük bir ekokırıma sahne olacak.

  • TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı: ‘Hekimler tükenmişlik ve öfke içinde’

    TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı: ‘Hekimler tükenmişlik ve öfke içinde’

    Mutlu SERELİ KAAN

    Hekimler ve sağlık çalışanları, Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) ve sağlık meslek örgütlerinin çağrısıyla 29 Mayıs 2022 Pazar günü Ankara’da “Emek Bizim, Söz Bizim, Sağlık Hepimizin” mitinginde buluşmaya hazırlanıyor. TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, 29 Mayıs mitinginin sadece sağlık çalışanlarının değil, sağlık hakkına sahip çıkan herkesin mitingi olduğunu belirterek, tüm yurttaşları mitinge destek vermeye çağırdı.

    Yaşadıkları eşitsizlikler ve çalışma koşullarının giderek olumsuzlaşması karşısında hekimlerin tükenmişlik içerisinde ve öfkeli olduklarına dikkat çeken Fincancı, hekimlerin tükenmişliğinin sahaya yansıdığını; alandan çekilen hekim sayısının arttığını, tıp fakültelerinde bölümlerin kapandığını hatırlattı. Fincancı, hekimlerin çalışma koşulları ile toplumun sağlık hakkının birbirinden ayrılamayacağına dikkat çekerek, “O yüzden ‘sağlık hepimizin’. Evet, emek bizim, sözü biz kurmalıyız ve biz bu sözü kurarken zaten toplumun sağlık hakkı için kuruyoruz. Çünkü bizim iyi hekimlik değerlerinden yana etik ilkelere uygun hekimlik yapabilmemiz aslında toplumun yararına ve toplumun sağlık hakkını sağlamak üzerine kurulu” diye konuştu.

    Sağlık Bakanlığı’nın TTB’nin açıklamalarını takip ettiğini belirten Fincancı, Bakanlığın pek çok konuya TTB’nin açıklamalarından sonra reaksiyon verdiğini, bunun son örneğini maymun çiçeği açıklamasında yaşadıklarını söyledi. Fincancı, “Bakanlık bizi izliyor, biliyoruz. Biz de diyoruz ki; bizi izlemeye devam edin” diye konuştu. Sağlıkta şiddet ile ilgili yeni düzenlemenin eksiklerine de değinen Fincancı, sağlıkta şiddetin sadece yasayla önlenemeyeceğini, ancak halk sağlığı yöntemleriyle, epidemiyolojik yöntemlerle çözülebileceğini vurguladı.

    Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ile 29 Mayıs’ta gerçekleştirilecek miting öncesinde, sağlık alanında ağır iş yükü, düşük ücretler ve giderek artan şiddetin sağlık çalışanlarını ve toplumu nasıl etkilediğini/etkileyeceğini konuştuk.

    Fincancı’nın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

    Ekim ayından bu yana, yani yaklaşık 7 aydır sağlık çalışanları olarak Emek Bizim Söz Bizim başlığıyla yürüttüğünüz bir eylemlilik süreci içindesiniz. Sağlık alanında uzun yıllardır var olan ve mücadelesi verilen ancak pandemiyle beraber katmerlenen sorunları ve taleplerinizi dile getirmektesiniz. Şimdi 29 Mayıs’ta Ankara’da bir Beyaz Miting gerçekleştireceksiniz. Öncelikle hekimlerin/sağlık çalışanlarının içinde bulunduğu durumun bir fotoğrafını çeker misiniz?

    Öncelikle sesimiz olduğunuz için teşekkürler. Çünkü eylem yapsak da bunu bütün topluma yayabilmek çok olanaklı değil. Hatta hekimler arasında bile duyurmakta bazen sıkıntı çekiyoruz. Çünkü o kadar çalışma biçimleri değişti ki hekimlerin de. Aslında tam da Sağlıkta Dönüşüm Programı ile ilişkili ve bizim eylem nedenlerimizden biri bu çalışma biçimlerinin değişmesi. Çok içlerine kapalı, süreklilik arz eden bir çalışma içerisindeler saatler boyunca. Eski çalışma biçimlerini, eski hastaneleri düşündüğümüzde -yani eski yapılanmış biçimi ve eski mimarisiyle- hekim odalarımız vardı bizim, eğitim hastanelerinde asistan odaları vardı. Bunlar bizim biraraya geldiğimiz, hem hastalarımızı, müdahale yöntemlerimizi tartıştığımız ve dolayısıyla bir eğitim ortamı vazifesi gören ortamlardı. Bir yandan da kendi sorunlarımızı paylaştığımız, idare ile ilgili, hastanenin düzenlemesiyle ilgili, hastalarımızla ilgili, sağlık politikalarıyla ilgili sorunlarımızı paylaştığımız ve çözüm ürettiğimiz alanlardı. Şimdi yeni mimari biçimlerinde böyle ortaklaşılan doktor odaları yok artık. Poliklinikler var; poliklinikler tek kişilik, çok küçük alanlar, muayene masası, karşısında bir bilgisayar ekranı, hastasının bile yüzüne bakabilecek zamanı zor buluyor hekim ayrılan süreler itibarıyla. Ciddi bir iletişimsizlikle karşı karşıyayız.

    Prof.Dr. Şebnem Korur Fincancı, Meclis önünde taleplerini dile getirmişti (4 Şubat 2022) 

    ‘HEKİMLER İNSANLIK DIŞI ÜCRETLERLE İMTİHAN EDİLİYOR’

    Ek olarak, bir de “performans” beklentisi var tabii…

    Performans sisteminin baskısını, hekimlerin ne kadar düşük ücretler aldığını artık herkes biliyor. Bu eylem sürecinin amaçlarından biri de bu konuda toplumu bilgilendirmekti. Çalışma koşullarının ötesinde, insanlık dışı, yoksulluk sınırının altında ücretlerle imtihan ediliyor hekimler. Bu kadar düşük ücretleri artırabilmenin yegâne yolu bir takım ek ödemeler. Maaşa yansıyan bir ödeme sistemi olmayınca böyle bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Dolayısıyla, performans baskısı altında hekimler, biraz olsun ücretlerini artırmanın yolu olarak. Zaten sağlık otoritesi de performansı, dolayısıyla niceliği öne çıkarıyor nitelikten ziyade. Öyle olunca, sabah giriyorlar polikliniğe ve akşam mesai bitiminde yorgun argın çıkıyorlar o odadan. Bazen tuvalete gitmek için bile zaman bulamadıklarını biliyoruz. Ya da hastalar kapıda birikmişken böyle bir durumda kalıyorlar. Meslek örgütünden biz ziyarete gittiğimizde bile çok zorlanıyorlar, işten başını kaldıramıyor, ekrandan gözünü alamıyor.

    Örgütlenme faaliyetini de etkiliyor mu bu süreçler?

    Tabii, çünkü o hastanelerde odalarımızın değişik yönetim mekanizmaları var. Mesela İstanbul’dan örnek verebilirim. İstanbul Tabip Odası’nın Temsilciler Kurulu var. Bazı odaların Hekim Meclisi adını verdikleri ortamlar var. Hastane temsilcilerimiz, çalışma ortamları ile ilgili birim temsilcilerimiz var. Onlar aracılığıyla sorunlar odalara iletiliyor, odalarda da çözüm üretilmeye çalışılıyor. Belli aralıklarla bu temsilciler odalarda toplantı yapıyorlar. Daha kapsamlı tartışılıyor. Şimdi bu olanaktan yoksun kalmış durumdalar. Uzun çalışma saatleri ve bunun ardından odadaki bir toplantıya katılacak mecali de yok hekimlerin. Bu nedenle sorunlarına çözüm üretme anlamında çok ciddi sınırlılıkları var. Sorunların çok olduğunu bildiğimiz gibi, sağlık politikalarıyla ilgili son 40 yılın adımları artık doruğa ulaşmış durumda. Yerleşik hale getirildi sağlıkta dönüşüm. Biz başında uyarmıştık; performans başladığında temel ücretin aldığımız asıl maaşlarımız olması gerektiğini, niceliğe bağlı bir ücretlendirmenin kabul edilemeyeceğini defalarca ifade etmiştik. Ama bir türlü temel ücrete yansıyan bir mekanizma kurulmadığı için insanlar bu performansa boyun eğmek zorunda kaldılar. Hatta bir gönüllü rıza üretme haline dönüşmüştü performans. Ücretler düşük tutularak, emekleri değersizleştirilerek. Dolayısıyla bugün için çok büyük tahribata yol açtı.

    ‘CİDDİ BİR ÖFKE BİRİKİMİ VAR HEKİMLERDE’

    Pandemi bu süreci nasıl etkiledi?

    Pandemi ile beraber görünür oldu; hekimler arasında da daha görünür oldu. Kendi aralarında iletişim kuramasalar bile her biri bunu yakıcı biçimde hissetti. Ciddi bir öfke birikimi var alanda hekimlerden. Çalışma biçimleri; çalışma rejiminin parçalı halde ve eşitsizliklerle dolu olması. Bu iletişimsizlik. Eğitim süreçlerinin niteliğinin ciddi anlamda düşmüş olması. Tamamen yandaşlarla doldurulmuş, liyakatsiz atamalarla yönetici seçimleri ve bunların o liyakate dayalı olmadığı için donanımlarının yetersiz olmasının acısını mobbing ile hekimlerden meslektaşlarından çıkarıyor olması, bunların her biri aslında bir yandan da hekimlerin kendisini değersiz hissetmesine neden oldu, emeğinin değersizleştiğini düşünmesine neden oldu. Bu zaten çok ağır bir yük. Bir de pandeminin yükü. Çünkü ne yaptı sağlık otoritesi? Korucuyu sağlık hizmetlerini tümüyle ortadan kaldırdığı, yerle yeksan ettiği için doğrudan hastanede karşıladı pandeminin yükünü. Önlemek yerine doğrudan hastanede karşıladı. Normal sağlık hizmeti anlamında sağlığa erişimin yüzde 35 düştüğünü görüyoruz pandeminin ilk yılında, 2020 yılında. Ama bir yandan da hekimler pandemi ile boğuşmak zorunda kaldılar. Mesela bir dermatolog COVID 19 polikliniği yaptı, COVID 19 nöbeti tuttu. Böyle bir farklı alanda hem kendini güvende hissetmedi. Kendi alanında yetkin ama bir enfeksiyon hastalığı için ilgili donanım, kişisel koruyucu malzemelerin kullanımı da dahil olmak üzere önlemleri alabilme yeterliliği olmadan sahaya sürülmüş oldu bu insanlar. Can güvenliği endişesi yaşadılar.

    Şiddet…

    Evet, bu kadar kışkırtılmış bir sağlık talebi ile karşı karşıya kalmışken, başka bir can güvenliği endişesi de o kışkırtılmış sağlık talebinin karşılanmamasının sorumlusunu hekim olarak gören hastalar oldu. Şiddet ile karşı karşıya kaldılar. Nasıl öfkelenmesin hekimler. Ben bu kadar öfkeliyken –klinik alanda çalışmayan biri olarak- onları izleyip öfkelenirken, onların sahadaki öfkesi inanılmaz boyutta. Biz biraz bunu yansıtmaya çalıştık aslında. Bu eylem süreci biraz da aslında o öfkeyi hep birlikte nasıl bu politikaları değiştirmenin bir aracı olarak kullanabiliriz… Ama doğru yönde, bir değişim için, doğru sağlık politikalarını geliştirme aracı olarak kullanma çabamızdı bizim bu eylem sürecimiz.

    ‘HEKİMLER TÜKENMİŞLİĞİ SAHAYA YANSIYOR’

    29 Mayıs mitingi için, “Emek Bizim Söz Bizim”in yanı sıra “Sağlık Hepimizin” vurgusunu da öne çıkardınız. Bunun nedeni nedir?

    “Emek Bizim Söz Bizim” dedik ama en başından beri “sağlık hepimizin” vurgusu bütün taleplerimizde hep vardı. Sahada yaşanan sorunlar ve eşitsizlikler bir tükenmeye yol açıyor. Hekimlerin tükenmişliği de aslında sahaya yansıyor ve yaptıkları işin niteliğini etkiliyor. Hatta alandan çekilmelerine neden oluyor. Alandan çekildikçe hastalar hekim bulamaz hale geldi. Tıp fakültelerinde bölüm kapanıyor eğitim verecek öğretim üyesi olmadığı için. Hekimlerin tükenmesi demek aslında sağlık hizmetinin niteliğinin düşmesi demek, sağlık hizmetine erişimde ciddi sıkıntılar demek. Bunun ötesinde şöyle bir düzenleme oluyor; “eğer sağlıkta erişim sıkıntısı varsa, çok vaka varsa, neden çok vaka var diye sormayalım ama bu talebe yanıt verelim. Çünkü bize kâr getiriyor” diyor Sağlık Bakanlığı, sağlık otoritesi. Nasıl yapalım? “Muayene sürelerini kısaltalım. Ama süreyi kısaltıyormuş gibi görünmeyelim; 5 dakikada bir randevu demeyelim ama 10 dakikada 2 hasta bakalım” diyor. Hatta, “randevusuz bakın” diyor. Ama 2 dakika, 3 dakika, 5 dakikada bir muayene olmayacağını herkes biliyor. Ne oluyor sonra? Katlanarak artan bir hasta sayısı ile karşılaşıyoruz. Türkiye’nin acil başvuru sayısı dünya ortalamasının kat kat üzerinde.

    ‘ÖNCELİK KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİ OLMALI’

    Neden?

    Çünkü poliklinik hizmetine erişmekte sıkıntı yaşayan insanlar acile başvuruyor. Polikliniğe gittiğinde ne oluyor, derdini bile anlatamıyor. Yeterli bulmadığı için bir hekime daha gidiyor, bir hekime daha gidiyor, 3 hekim, 5 hekim dolaşıyor. Sağlık Bakanlığı’nın 2021 istatistiklerine göre 1 kişi yılda 10 kere poliklinik başvurusu yapmış ortalama. Bu gerçekçi bir rakam değil. Neden bu kadar artış var? Çünkü kendi sorununa o sistem içerisinde yanıt olmadığını düşündüğü için tekrarlayan muayeneler oluyor. Sağlık sistemi üzerine yük olarak biniyor bu ve dertlerine de çare bulamıyor insanlar. Biz bu nedenle nitelikli bir sağlık hizmeti sunalım, yeterli süre ayıralım, tedavi edici hekimlik yerine önceliği koruyucu hekimliğe verelim ve basamaklandırılmış bir sağlık sistemi kuralım diyoruz. Böylece hem hizmet içi eğitim sağlanmış olacak, yine sağlık hizmetinin niteliği artacak, hem de hekimler böyle bir tükenmişlik içerisine girmeden mesleki doyumlarını yaşayabilecekler. Aslında hepsi birbiri ile içiçe geçmiş durumdadır. Birbirinden ayrılamaz, o yüzden sağlık hepimizin. Evet, emek bizim, sözü biz kurmalıyız ve biz bu sözü kurarken zaten toplumun sağlık hakkı için kuruyoruz. Çünkü bizim iyi hekimlik değerlerinden yana etik ilkelere uygun hekimlik yapabilmemiz aslında toplumun yararına. Toplumun sağlık hakkını sağlamak üzerine kurulu.

    ‘ALANDAKİ MUHATABIYLA İLİŞKİ KURMAYAN BİR BAKANLIĞIN DOĞRU POLİTİKA ÜRETME OLANAĞI YOKTUR’

    Sağlık Bakanlığı’ndan şu ana kadar taleplerinize herhangi bir yanıt, bir “reaksiyon” alabildiniz mi? Görebildiğim kadarıyla TTB web sayfasındaki Sağlık Bakanlığı’nın TTB’nin randevu talebine ne kadar süredir yanıt vermediğini gösteren sayaç kaldırılmış.

    Aslında bu da “Sağlık Bakanlığı bu yönetime randevu bile vermiyor” denilerek eleştiri konusu edildi. Ama burada eleştirilmesi gereken Sağlık Bakanlığı. Çünkü Sağlık Bakanlığı’nın en önemli muhataplarından birisi TTB, hekim meslek örgütü olarak. Alanın niteliğini geliştirme, hekimlerin özellikle çalışma koşularını iyileştirme konusunda TTB ile iletişim kurmayacak da kiminle kuracak? Ayrıca bilimsel birikimi açısından, bilimsel altyapıyı oluşturmak için danışabileceği en önemli kurumlardan birisi TTB. Dolayısıyla bu eleştiriler çok anlamsız ve yersiz. Burada dikkat çekmek istediğimiz şey Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda gösterdiği dirençti. Bunu görünür kılmak istedik. Alandaki muhatabıyla ilişki kurmayan bir Sağlık Bakanlığı’nın doğru temellendirilmiş bir sağlık politikası üretmesinin olanağı yoktur. Aslında biz yaptıklarımıza sürekli reaksiyon alıyoruz Sağlık Bakanlığı’ndan. Örneğin pandemi ile ilgili yaptığımız her açıklamanın ardından Sağlık Bakanlığı açıklamalar yapmak zorunda kalıyor. Biz mesela maymun çiçeği ile ilgili bir açıklama ve bilgilendirme metni koyduk, Sağlık Bakanlığı Türkiye’de yoktur diye bir açıklama yapmak zorunda kaldı.

    ‘MAAŞ İYİLEŞTİRMESİNDEN GERİ ADIM ATILMASINDA MESLEKTAŞIM ADINA UTANÇ DUYDUM’

    Bizim amacımız Sağlık Bakanlığı’nın ne yaptığını ya da yapmadığını toplumla paylaşmak. Benzer bir durum bizim emek temelli haklarımız ile ilgili olarak göründü. Ekim ayında başladık bu eylem sürecine. Önce tüm alanlarda hekimlerle, meslektaşlarımızla buluştuk, her hafta bir konuyu ele aldık, kamuoyu ile paylaştık. Kasım’da da beyaz yürüyüş ile sokağa taşan bir eylem süreci başlattık. Aralık başında da Sağlık Bakanı açıklama yapmak zorunda kaldı; “biz hekimlerin haklarını iyileştireceğiz” diye. Yapabildi mi, hayır yapamadı. Zaten son derece eşitsiz bir düzenleme önerisi ile gelmişti. O düzenleme önerisinde yukarıdan izin almadığını görmüş olduk hep beraber. Meslektaşım adına utanç duydum ben. Ama sonuçta bir şey yapma ihtiyacını gördüler bütün bu eylem süreci ile.

    ‘GİDERLERSE GİTSİNLER DEMEK BİR ŞİDDET DİLİDİR, BÜTÜN TOPLUMU ETKİLER’

    Kısa süre önce sağlıkta şiddeti katalog suçlara alan bir yasa çıktı. Sağlıkta şiddetin önlenmesi için yeterli mi bu düzenleme?

    Son derece eksik. Sağlıkta şiddetin katalog suçlara alınması, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve Türk Ceza Kanunu’na (TCK) atıf olması son derece kıymetli. Adalet Bakanlığı’na ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na da ilettik. Dedik ki; “bakın, bu torba yasada, sağlık temel kanununda yer alıyor ama TCK ve CMK atıfları yok, hâkim ve savcılar bu konuda bilgi sahibi olmayabilir, bunu duyurun” diye ilettik. Yani katalog suçlara alın derken, bütün ilgilileri ve kamu otoritesini harekete geçirmeye çalıştık. Onlar da buna yanıt olarak bir takım düzenlemeler yapmak ihtiyacı duydular. Yine eksik elbette. Zaten sağlıkta şiddeti sadece yasayla önleyebilmek mümkün değil. Türkiye’nin en yüksek kamu otoritesinin TTB Başkanı’nı teröristlikle suçluyor olması bir şiddet dilidir. Bu kriminalize etme davranışı topluma yansır. Hekimler giderlerse gitsinler demesi hekimleri değersizleştiren bir söylemdir, bir şiddet dilidir, dolayısıyla topluma yansır. O nedenle, bunları da önlemek için mücadele ediyoruz bir yandan. Ama tabii, sonuçta bizim mücadelemizin sahaya yansıma biçimi bu, reaksiyon eksik oluyor, yanlış işlemler yapılabiliyor zaman zaman ama en azından bir reaksiyon aldığımız muhakkak. Bize kulak veriyorlar, bizi izliyorlar. Biz de diyoruz ki bizi izlemeye devam edin.

    ‘SAĞLIKTA ŞİDDETİN ÖNLENMESİ İÇİN EPİDEMİYOLOJİK ÇALIŞMAYA İHTİYAÇ VAR’

    Ne olmalı eksik yanlarının giderilmesi için?

    Sağlık politikalarıyla doğrudan ilişkili sağlıkta şiddet. Şimdi siz 3-5 dakikaya bir muayene randevusu verirseniz, kaçınılmaz olarak burada bir çatışma olacak. Bu mekanizmayı kırmak gerekiyor. O nedenle de aslında şiddeti önlemek için halk sağlığı ilkeleriyle davranmak gerekiyor, yani epidemiyolojik bir değerlendirmeye ihtiyaç var. Şiddet en sık nerede yaşanıyor, kimlere, hangi koşullarda şiddet uygulanıyor, bunu bilmek ve ona müdahale etmek gerekiyor. Örneğin acillerde mi daha çok şiddet görülüyor? Ki öyle bir çalışmayı ben 2020 yılının beyaz kod verilerini “zar-zor” elde edebildiğimizde, o dağılımdan çıkarmaya çalışmıştım, aciller ve poliklinikler, devlet hastaneleri sağlıkta şiddetin en yoğun yaşandığı yerler olarak görünüyor. Yani demek ki, bir yanıtsızlık hali olması dolayısıyla muhtemelen ve hastaların bunun sorumlusu olarak sağlık çalışanlarını görmesi dolayısıyla, buralar sorun alanları. Buraları daha güvenli hale getirmek gerekiyor. Sadece yasayla olmaz. Olay olup bittikten sonra cezalandırmanın bir anlamı yok. Olmaması için çaba göstermemiz gerekiyor. Bırakın ölmeyi, aslında şöyle bir durumla karşı karşıya kalıyorlar. Kendilerini güvende hissetmediği için acayip kaygılı meslektaşlarımız ve çalışmak istemiyorlar. Acilleri bırakıp gidiyor, işyeri hekimliği yapmayı tercih ediyorlar. Gittikçe daha güvenli bulduğu bir ortamı tercih ediyor, kontrollü bir ortam tercih ediyor. Bu çok üzücü bir şey. Bizim acillere ihtiyacımız var. Cerrahi istemiyor, yüksek tazminatlar nedeniyle. Kim yapacak ameliyatları? Son derece haklı hekimler ama sonuçta hastalar zarar görecek bunlardan. Dolayısıyla sadece yasayla önlenebilecek bir şey değil bu. Bir kere alanı görmek gerekiyor, sorunları belirlemek gerekiyor, bunlara uygun önlem almak gerekiyor. Önce önleme çalışması yapmak gerekiyor. Yasa bu açıdan yeterli değil. Mesela özel sağlık kurumlarında çalışanlar açısından, bunun kamu hizmeti tanımlamasıyla ilgili bir sorun var. Evet, özel sağlık kurumlarında şiddet daha az, 2020 verilerine baktığımızda. Kamu hastanelerinde görüyoruz, acillerde görüyoruz, polikliniklerde görüyoruz. 1. basamak daha düşük oranda. Buradaki sürekli iletişimin rolünü gözetmek gerekiyor. Dolayısıyla basamaklandırılmış sağlık hizmetinin neden bu kadar önemli olduğunu, takip, sürekli iletişim, şiddeti de azaltacak özelliğini yeniden bize hatırlatıyor aslında o veriler. O yüzden hepsinin paylaşılması ve üzerinde çalışılmasına ihtiyaç var. Ellerinde bu verilerin olduğunu biliyoruz.

    Son olarak, 29 Mayıs mitingine ilişkin meslektaşlarınıza, sağlık çalışanlarına ve vatandaşlara bir mesajınız var mı?

    Bu mitin sadece sağlık çalışanlarının, sağlık meslek örgütlerinin mitingi değil. Bu aslında toplumun, kendi sağlık hakkına sahip çıkmak için orada bulunması gereken bir miting. Bizim haklarımız var ve bizler bu hakların nesneleri değil, özneleriyiz. Haklarımıza sahip çıkmak için mücadele vermek de bizim hakkımız. İşte bu yüzden, tüm yurttaşlarımızı da sağlık hakkına ve sağlığa erişim hakkına sahip çıkmak için bu mitinge katılmaya ve destek vermeye bekliyoruz.

  • Korkunç ‘çocuk anne’ tablosu: ’15 yaşından küçük 3 çocuklu bir çocuk anne’

    Korkunç ‘çocuk anne’ tablosu: ’15 yaşından küçük 3 çocuklu bir çocuk anne’

    Kübra KÖKLÜ

    17 yaşın altında doğum yapan kız çocuklarının sayısı her geçen yıl artmaya devam ediyor. 2021 yılında 17 yaşın altında olan 7 bin 190 kız çocuğunun önce eğitim hayatı elinde alındı; daha sonra da çocuk yaşta olan bu kız çocukları, ‘çocuk anne’ oldu. Temel haklarına erişimi engellenen ve hayatları ellerinden alınan kız çocukları devlet tarafından yalnız bırakıldı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 12 Mayıs tarihinde ‘Doğum İstatistikleri, 2021’ verilerini yayımladı. Yayımlanan verilere göre, 15 yaşından küçük 117 çocuk doğum yaptı, bu çocuklardan 4’ü ikinci çocuklarını dünyaya getirdi. 15-17 yaş aralığında doğum yapan çocuk sayısı ise 7 bin 73 olurken; bu kız çocuklarından 590’nı ikinci çocuğunu doğurdu.

    İLK SIRADA ŞANLIURFA VAR

    17 ve daha küçük yaşta doğum yapan kız çocuklarının doğum sayısı incelendiğinde de 2021 yılında doğum sayısının en yüksek olduğu il 819 ile Şanlıurfa oldu. Bu ili 562 ile İstanbul, 469 ile Gaziantep, 342 ile Diyarbakır, 286 ile Adana ve 262 ile Van takip etti. TÜİK doğum istatistiklerini açıklarken, 2021 yılına ait annenin yaş grubu ve eğitim durumuna göre yaptığı doğumların istatistiklerini açıklamadı. Ancak geçen yıl açıklamadığı 2020 yılına ait annenin yaş grubuna ve eğitim durumuna göre doğum istatistiklerini bu yıl açıkladı. Bir yıl geriden yayımlanan verilere göre, 15 yaşından küçük doğum yapan 119 kız çocuğunun 30’u sadece okuma yazma bilirken, 68’i ise sadece ilkokul mezunu.

    ’15 YAŞINDAN KÜÇÜK 3 ÇOCUKLU BİR ÇOCUK ANNE’

    Rakamları, “Korkunç bir tablo bu” olarak değerlendiren İmdat-Şiddeti Önleme ve Rehabilitasyon Derneği’nin Çocuk Evlilikleri Araştırma Komisyonu Başkanı Avukat Zeynep Reva, 15 yaşından küçük doğum yapan kız çocukların sayısının 2020 yılında da farklı olmadığını, 119 kız çocuğunun 15 yaşından daha küçük yaşta doğum yaptığını söyledi. Hatta bu çocuklardan 1’isinin üçüncü doğumu olduğunu da dile getiren Reva, “Yani, 15 yaşından küçük 3 çocuklu bir çocuk anne. Bu dramatik tablo bizlere, geleceğimizin emanetçisi olan çocuklarımızın nasıl bir felaketin içine sürüklendiğini gözler önüne serdi” dedi.

    TÜİK verilerinin gerçeği yansıtmadığına da dikkat çeken Avukat Reva, “Bu sayıların iyimser rakamlar olduğunu da söylemek gerekiyor. Çünkü kimi doğumların resmi bildirimi yapılmıyor. Dolayısıyla da bu doğumlar resmi istatistiklere yansımıyor. Kitlesel çalışmalarda bu durumun TÜİK’e yansıyan rakamlardan daha fazla olduğunu gösteren çalışmalar da mevcut” diye konuştu.

    ‘15 YAŞINDAN KÜÇÜK OLAN HER ÇOCUK İÇİN ‘ÇOCUĞUN CİNSEL İSTİSMARI’ DAVASI AÇILMALI’

    15 yaşından küçük 117 kız çocuğunun doğum yapmasıyla ‘çocuğun cinsel istismarı’ suçunun oluştuğunu dile getiren Zeynep Reva, “15 yaşından küçük bir çocuk doğum yapmışsa, 15 yaşından önce cinsel ilişki yaşamış demektir. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 103. Maddesi, rızası bile olsa 15 yaşından küçük bir çocukla girilen cinsel ilişkiyi suç saymaktadır. Yani, 15 yaşından küçük bir çocuk doğum yapmışsa, TCK’nın 103. Maddesi kapsamında ‘Çocuğun Cinsel İstismarı’ suçu oluşmuş demektir. 15 yaşından küçük olan her çocuk için ‘çocuğun cinsel istismarı’ davası açılmalı. Bu suç şikâyete bağlı olmayıp kamu davası niteliğindedir. Etkin bildirim ve denetimlerin yapılması çocuk anne olgularıyla mücadele etmede önemli bir yere sahiptir” dedi.

    ‘ÇOCUK ANNE’ OLGUSUNUN ÖNÜNE GEÇİLMELİ’

    Doğum yapan kız çocuklarının aileleri tarafından okula gönderilmediğini ve zorunlu eğitim sisteminin denetlenmediğini dile getiren Reva şu değerlendirmeyi yaptı: “İlkokul mezunu bile olmayan çocukların doğum yaptığını görünce zorunlu eğitimin etkin olarak uygulanıp denetlenmediği sonucunu çıkarmak mümkün. Ayrıca imzacısı olduğumuz Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne de aykırıdır. Şanlıurfa, Gaziantep, Diyarbakır, Van ve Adana başta olmak üzere ‘çocuk anne’ sayısının yüksek olduğu illerde farkındalık eğitim ve kampanyalarına projeler geliştirilmeli ve uygulanmalı. ‘Çocuk anne’ olgusunun önüne geçmek için devlete çok büyük görevler düşüyor. Devletin kararlı politikalar geliştirip küçük kız çocuklarının doğum yapmasını önleyecek, eğitim hayatlarına devam etmelerini sağlayacak ve denetleyecek projeler geliştirmesi gerekiyor. Kız çocuklarının evlendirilmesi ve daha çocukken anne olma sorumluluğunu taşıması ancak ve ancak eğitimle önlenebilir. Bu konuda yeterli uygulamalar ve politikalar geliştirilmesine ihtiyaç var.”

    ‘KÜÇÜK ÇOCUKLARIN EVLENDİRİLMESİ EĞİTİMLE ÖNLENEBİLİR’

    İMDAT – Şiddeti Önleme ve Rehabilitasyon Derneği Başkanı Prof. Dr. Oğuz Polat ise 17 yaşın altında olan küçük kız çocuklarının evlendirilmesinin önüne eğitim ile geçilebileceğini söyledi. Polat, “Devletin konuyla ilgili ağırlığını koyup küçük kız çocuklarının doğum yapmasını önlemesi gerekmektedir. Çoğunlukla geleneksel yöntemlere başvurulduğuna şahit oluyorum. Küçük çocukların evlendirilmesi ancak eğitimle önlenebilir. Ama bu konuda yeterince bir girişim söz konusu dahi değil. Sosyal bilim araştırmalarında özellikle çocuk, şiddet gibi konularda verilere çok ihtiyacımız var. Ancak iki büyük problemimiz var. Biri kamunun bu verileri kimseyle paylaşmaması. İkincisi ise büyük bir coğrafyaya ve kalabalık bir nüfusa sahip olduğumuz için sağlıklı veriler toplamak zor. Sadece TÜİK’in verileri ile yetinmek zorunda kalıyoruz. Yeterince sağlıklı mıdır, değil midir diye tartışmak gerekir” diye konuştu.

    ‘OKULLARIMIZ DEMOKRATİK DEĞİLDİR’

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Genel Başkanı Nejla Kurul da toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel eğitim konularının müfredata alınmamasını eleştirdi. Kurul, “TÜİK’in yayınladığı verilerle ilgili kuşkular da akla geldiğinde, 15 yaşından küçük 117 çocuktan çok daha fazlasının doğum yapmış olacağı düşünülebilir. Rakamlar büyüktür, daha da büyük olması olasılığı da yüksektir” dedi. Türkiye’de tecavüz, ensest, taciz konusunda sağlıklı bir veri kaydı bulunmadığının da altını çizen Kurul, “Türkiye’de çocukları koruyacak mekanizmaların etkin olmadığı, çocuğun olayı anlamlandırması ve kendisini savunması konusunda bilinçlendirilmediği, eğitim sisteminin de ‘ahlakçı’ zeminden yaklaştığı için bu konuların okullarda ele alınamadığı, konuşulmadığı” değerlendirmesini yaptı.

    Toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel eğitim konularının eğitim alanının tamamen dışına atıldığının da altını çizen Kurul, devletin, zorunlu eğitim yükümlülüğünü yerine getirecek çalışmalarının yetersiz olduğunu dile getirdi. Kurul şunları söyledi: “Eğitim sisteminde, çocukların yıldırma, çocuk istismarı ve ihmali karşısında bilinçlendirme, toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel eğitim konusunda bilinçlendirme çalışmaları neredeyse yoktur. Okullar ergenlik döneminde romantik ilişkiler de dahil çocukların en etkin sosyalleşme alanlarıdır. Okullarımız demokratik değildir, öğretmenler-öğrenciler, öğretmenler ve veliler arasında güvene dayalı toplumsal ilişkiler örselenmiştir. Okulun bileşenleri, karşı karşıya kalınan sorunları korkmadan, olayların üzerini örtmeden, cesaretle konuşabilmeli ve çözüm arayışları içinde olmalıdır.”

  • ‘Kızılay’da Somalili istemiyorum, Keçiören’e gidin, başka yere gidin’

    ‘Kızılay’da Somalili istemiyorum, Keçiören’e gidin, başka yere gidin’

    Kızılay Sümer1 ve Sümer2 Sokak’ta kafe, lokanta işleten Somalililer, “Burada Somalili istemiyoruz” denilerek bir süredir baskınlarla, tehditlerle çalışamaz hale getirildiler. “Ankara’nın göbeği Somali oldu” diyen Çankaya Emniyet Müdürlüğü’ amirleri, Somalilileri canından bezdirdi. 9 işyerinden 6’sı kapatmak/devretmek zorunda kalırken, üçü de adlarını değiştirerek yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

    Bir grup insan hakları savunucusu ile baskınlara uğrayan işyerlerine giderek, gelişmeler hakkında bilgi aldık. Tehdit altında olması nedeniyle ismini açık yazmamızdan endişesini dile getiren Somali Sofrası sahibi, baskı ve tehditleri, neden Avrupa ülkeleri değil de Türkiye’yi tercih ettiklerini Medyaport.net’e anlattı:

    Somalili işyeri sahibi Abdullah 19 yaşında iken, 2011 yılında Türkiye’ye öğrenci olarak gelmiş. İktisat, ilahiyat ve işletme olmak üzere üç bölüm okumuş, yüksek lisans yapmış Abdullah. Daha önce de Somalililerin Ankara’da yaşadığını, çoğunun satın aldıkları taşınmazlar üzerinden kaldıkların aktaran Abdullah, Türkiye genelinde 28-30 bin, Ankara’da ise 7 bin civarında bir nüfusun olduğunu söyledi. 6 bin üniversite öğrencisinden sadece 500’ünün burslu okuduğunu özellikle vurgulayan Abdullah, diğerlerinin kendi imkanları ile ve okullara oldukça yüksek miktarlarda paralar yatırarak okuduklarını ifade etti.

    MÜSLÜMAN BİR ÜLKEDE YAŞAMAK İÇİN GELMİŞLER

    Türkiye’de yaşayan Somalililerin yüzde 60-80’inin Batı ülkelerinden geldiğini belirten Abdullah, “Müslüman bir ülkede, geleneklerimizi baskı görmeden yaşayalım” diye Türkiye’yi tercih ettiklerini de söyledi. Somali nüfusunun 200-300 kadarının Suriye savaşından sonra Türkiye’ye geldikleri bilgisini de veren Abdullah, karakol baskınlarını da şöyle anlattı:

    “Sizi burada istemiyoruz diye lokantaları bastılar. Müşterileri, herkesi çıkardılar. Amirleri polislere ‘her gün gideceksiniz, ceza yazacaksınız’ talimatı verdi. Şu an işlerimiz tamamen bitmiş durumda. Hayatımız boyunca ödeyemeyeceğimiz kadar cezalar yazdılar. ‘Kaçak işçi çalıştırıyorsunuz’ dediler ama bir tane bile bulamadılar. Buralarda çalıştığını söyledikleri kişileri tanımıyoruz bile. Baskınların, cezaların ardı kesilmiyor, sürekli sürekli geliyorlar. Hatta öyle yapıyorlar ki, gelip omuz atan, taciz eden siviller var, istiyorlar ki biz karşılık verelim de baskına gerekçe çıksın.”

    Kafi Sofra Anadolu Sofra oldu

    ‘BAŞKENTİN GÖBEĞİNDE SOMALİLİ İSTEMİYORUZ’

    “Başkentin göbeğinde Somalili istemiyoruz, siz çok göze batıyorsunuz, gidin Keçirören’de Altındağ’da açın” diye yapılan baskınlar nedeniyle müşterilerinin kaçtığını, işyerlerini döndüremez duruma geldiklerini de aktaran Abdullah, CİMER, valilik dahil tüm resmi kurumlara, şikayetlerde bulunduğunu, tüm şikayetler için adres olarak kendilerine baskı yapan amirin gösterildiğini aktardı. Abdullah, “Kimi kime şikayet ediyoruz ki. Verdiğimiz dilekçeler dönüp dolaşıp, Çankaya Emniyet Müdürlüğü’ne, o amire geliyor” dedi.

    “Bize Keçiören’e gidin diyorlar. Ama aynı yasa beni burada koruyamıyorsa, Keçiören’de nasıl koruyacak?” diye soran Abdullah, işyerinde 20 çalışandan 3 kişi kaldığını, diğer dükkanda da 6 kişi kaldığını söyledi. Dört yıla yakın süredir burada olduklarını, tek bir olay ya da vukuat yaşanmadığını, çevredeki esnafın da ‘biz şikayetçi değiliz’ diye kendilerine sahip çıkıp, dilekçe verdiklerini aktaran Abdullah, “Ne yapacağımızı bilmiyoruz, her yere şikayet ettik, bir sonuç alamadık, artık devletin takdirine kaldık” diye yakındı.

    Kişi olarak da dükkanın kapanması durumunda Türkiye’den ayrılmak zorunda kalacağını, iki küçük çocuğu olduğunu da aktaran Abdullah, “19 yaşında geldim, 8 yıldır gitmedim, sıfırdan başladım. O kadar emek verdik ama artık burada yapacak işim yok” dedi hüzünle…

    YENEROĞLU’NDAN PAYLAŞIMLAR: ‘MAFYAVARİ BASKILAR’

    Öte yandan Somalili işyerlerini ziyaret eden ve baskıları gündeme getiren İYİ Parti Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, twitter hesabından “Bu akşam Kızılay’da Saab Cafe’yi ziyaret ettim. Çankaya ilçe emniyet müdürlüğünün hukuksuz baskılarından bunalan Türkiye’de iki üniversite bitirmiş Somalili Mohamed Bey ile Etiyopya uyruklu Türk vatandaşı Mesaret Hanımefendi ile tanıştım. Yaşadıkları ülkem adına utanç verici” paylaşımı yaptı.

    Arka arkaya paylaşımlarla baskılara dikkat çeken Yeneroğlu’nun paylaşımları şöyle:

    “İşyerlerine taciz, keyfi aramalar, keyfi gözaltılar, izinli işletmelere kapatma baskısı, restorana girip bağırıp çağırma, müşterileri sindirme, mülk sahiplerine kira kontratını fesh edin baskısı, işletmeye ortak dayatması, zorla işletme adlarının değiştirtilmesi vs vs…”

    “Ben Avrupa ülkelerinde ömrümün 25 yılını ırkçılığa, Türk ve İslam düşmanlığına karşı mücadele ile geçirmiş birisiyim.

    Bu düzeyde herkesin gözünün önünde gerçekleşen ve emniyet müdürlüğünde birilerinin başını çektiği konsantre bir kurumsal ırkçılık ile çok az karşılaştım.

  • Yok olma çağı geldi – Bazılarımız henüz bunu bilmiyoruz

    Yok olma çağı geldi – Bazılarımız henüz bunu bilmiyoruz

    Çeviri: MedyaPort

    Çocuğuma, “Sence bugünlerde insanlar anlattığım şeylerden neden rahatsız oluyor?” diye sorduğumda, güldü, “Temelde onlara dünyanın sonunun geldiğini mi söylüyorsun?”

    Tam tutulma gecesiydi. Kırmızı bir ay gökyüzünü aydınlattı. Bizim türümüzün ortaya çıkmasından bu yana 300 bin yıl geçti. Ve şimdi bir daha asla eskisi gibi olmayacak.

    Olayı nasıl adlandırmaya başladığımı, nasıl düşündüğümü anlatmaya çalışayım: Felaket. Yok olma. Farklı bir dünya.

    ‘Hint Alt Kıtası’ndaki arkadaşlarım (Himalayalar ile Hint Okyanusu arasında kalmış coğrafi bölgeyi tanımlamak için kullanılan terim) bugünlerde bana bilim kurgu filmlerindeki sahneleri andıran hikâyeler anlatıyor. Oralardaki sıcak dalgası hayatta kalabilmenin sınırlarını zorluyor. Kız kardeşim diyor ki, eski, güzel, sanatçılar ve şairler şehrinde gökten ölü kartallar düşüyor. Ya da artık uçamayacak halde evlerin, anıtların, dükkanların üzerine konuyorlar. Sokaklar köpek, kedi, inek ve her türden hayvanların cesetleriyle kaplı. Öldürücü sıcaklardan telef olmuşlar. Hayatta kalamıyorlar.

    İnsanlar da bu öldürücü sıcaktan kaçmaya çalışıyor. Çoğunlukla günlerini ya iç mekanlarda ya da  kanallarda, nehirlerde ve göllerde geçiriyorlar. Buna olanağı olmayanlar sokaklara diziliyor, bayılıyor, sınırlarını zorluyor. Onlar fakir ülkeler. Bu sıcak dalgasının önümüzdeki zaman diliminde kaç kişiyi öldürebileceğini bilmiyoruz. Çoğu sayılamayacak bile.

    Bir an için yaşadığınız günlük hayat rutinini bir kenara bırakıp tüm bunları bir düşünün.

    Batılı arkadaşlarım bunun gibi hikâyeleri okuyorlar ve sonra tekrar Kardashian’a, Wonder Woman’a, Johnny Depp’e veya Batman’e takıntılı hale geliyorlar. Henüz anlamıyorlar. Çünkü bu olay, gerçekten homo sapiensin anlama sınırlarının ötesinde. Ancak o dünya, ne yazık ki onlar için de çok uzak değil.

    Küresel iklim krizini açıklayabilmek için genellikle kaynayan tenceredeki kurbağalar hikayesi anlatılır. Ancak bu benzetme içinde bulunduğumuz durumu bir dereceye kadar açıklayabiliyor. Tencere kaynayınca içindekiler çıkarılıp yenir. Biz kaynayan tencerenin içindeydik, şimdi dışarı çıkarılıp yenilmesi aşamasındayız. Bu, işlerin gerçekten çok ama çok kötü olmaya başladığı an. Her şey gerçekten çok hızlı ilerliyor.

    Şöyle açıklayayım: Yaklaşık 300.000 yıldır dünyaya hükmeden insan denilen varlık, dünyanın milyonlarca yıllık iklimini değiştirip bir Yok Oluş Olayını tetiklemiş durumda.
    Bir kara delik hayal edin. İnsanlık önünde sıraya dizilmiş olsun. Herkes içine doğru yürümek zorunda.  Bazılarımız sıranın en önünde. Diğer tarafa ilk onlar gidecek. Bazılarımız ise sıranın en arkasında. Hâlâ gülüyorlar, şakalaşıyorlar ve “belki” diyerek kendilerini kandırıyorlar.

    Şimdi geldiğimiz nokta bu. Felaketin eşiğindeyiz. Bazılarımız şimdi diğer tarafa, yaşanmaz hale gelecek farklı bir gezegene geçiyoruz. Bu “olacak” veya “olabilir” değil, aslında şimdi oluyor.

    Bu insanlar benim arkadaşlarım; gökten ölü kartalların düştüğü, sokakların cesetlerle kaplı olduğu Hint Yarımadası’ndaki arkadaşlarım.

    Orada kelimenin tam anlamıyla bir yok oluşun yaşandığını görebilirsiniz.

    Onlar kara deliğin ağzındakiler, kara delikten ilk geçenler. Benim Hindistanlı, Pakistanlı ve Bangladeşli kardeşlerim; onlar kömür madenindeki kanaryalar. Onlar olayı yaşayan dünyanın bir parçası. Ve o dünya hepimiz için geliyor.

    Bu anlattıklarımı tanımlamak için “iklim değişikliği” kelimelerini kullanmıyorum, çünkü yetersiz kalıyor… İnsanlar rakamları şöyle yorumluyor. Sıcaklık bir, iki, üç derece yükselirse ne olur? Ha ha! Kimin umurunda?

    Yanlış bir bakış açısı.  Çünkü Küresel ısınmanın bir derece yükselmesi durumunda, ekvator bölgesinde mevsimler on kat oranında değişiyor. Küresel ısınmada bir, bir buçuk derecelik artış demek, yaz aylarında on ila on beş derece sıcaklık artışı anlamına geliyor. İki derecelik artış yirmi derecelik sıcaklık artışı anlamına geliyor. Üç derecelik artış ise otuz derecelik sıcaklık artışı anlamına geliyor.

    ÜÇ DERECEYE DOĞRU GİDİYORUZ

    Alt kıtada hava şimdiden 50 derece. Avrupa ve Amerika’nın büyük bir kısmıyla birlikte İpya 40 derecenin üstündeki aşırı sıcak dalgalarına hazırlanıyor. Yani küresel ısınmanın bir derece yükselmesinin sonucu bu. İki derece yükselmesi demek alt kıtadaki sıcaklıkların 60 dereceye ulaşması anlamına geliyor. İpya ve Avrupa’nın 50 dereceye ulaşması demek. Üç derece yükselmesi ise ekvator bölgelerinin 70 ve daha fazla dereceleri görmesi, İpya ve Avrupa’nınsa 60 dereceye ulaşması anlamına geliyor.

    Alt kıtanın şu anda bulunduğu 50 derecede hayat ölüyor. Kuşlar gökten düşerken, sokaklar toplu mezarlara dönüşüyor. İnsanlar kaçmaya ve hayatta kalmaya çalışıyor. Enerji şebekeleri kullanılamaz hale gelirken, ekonomiler durma noktasına geliyor.

    YOK OLUŞ YAŞANIYOR

    Bu bir eşik. Zaten içindeyiz. Şimdi onu şaşırtıcı, acımasız, canlı ayrıntılarla görebiliyoruz. Yok oluş şu anda dünyanın dört bir yanında gözümüzün önünde gerçekleşiyor – ve bize uygarlığımızın hayatta kalabilme sınırlarını gösteriyor. Bu sınır 40 ile 50 derece arasında bir yer. Bu sınırın aşılması demek bildiğimiz anlamdaki hayatın sonu anlamına geliyor.

    Batılı arkadaşlarım hala bunu tamamiyle kavrayabilmiş değil. Mevsim gerçekten çok fazla ısınırsa klimalarını açmanın yeterli olacağını düşünüyorlar. Üzgünüm ne yazık ki öyle olmuyor. Bu sadece enerji kıtlığıyla ilgili değil bir noktadan sonra klimalar da çalışamaz hale gelecek.

    Ayrıca ne yapacaksınız, her şey yok olurken klimalı evinizde oturmayı mı düşünüyorsunuz?

    O şeyler, o varlıklar – kuşlar, inekler, koyunlar, tavuklar, her neyse – bizim yaşamımızın da temel taşları. Onlar yok olursa, bizler de yok oluruz. Böcekler toprağımızı besler, kuşlar böcek yer ve sonsuz bir dönüşüm devam eder. Batılı arkadaşlarım bu ekosistemin bir parçası olduğumuzu anlamıyorlar. Ekosistemin temelleri yıkılmaya, parçalanmaya başlarsa çok zor hayatta kalabiliriz. Her şeyin nesli tükenirken klimalı evinizde rahatça oturabileceğiniz fikri bir fanteziden öte bir şey değildir. Ne yiyeceksin? Toprağı kim çevirecek? Ekinleri kim sağlıklı tutacak? Hayatın temelleri nereden gelecek?

    Medeniyetimiz elli ile altmış derece arasında bir yerde çöker. O noktadan sonra hiçbir şey işe yaramaz. Her şey ölmeye başlar – sadece hayvanlar ve bu durumdaki biz değil, onlara bağlı olan sistemlerimiz. Ekonomide enflasyon tavan yapar, insanlar fakirleşir, sonuç olarak faşizm patlak verir. Dünyanın her yerinde bunun olmaya başladığını zaten görebilirsiniz – ama bu sadece başlangıç. Yok oluş gerçekten ısırmaya başladığında enflasyonun ne kadar kötü olacağını hayal bile edemezsiniz.

    Medeniyetimiz bundan kurtulamaz. Demokrasinin boğazı faşizm ve teokrasi tarafından kesilir; ekonomiler, fırsat veya refah değil, temel hayatta kalma mekanizmaları haline gelir. Toplum ve topluluk, herkesin kendini koruma arayışındaki acıyla yok edilir. Bu, içine girmekte olduğumuz dünya ve şimdi Amerika’dan Hindistan’a, Avrupa’ya ve ötesine yayıldığını görebilirsiniz.

    Böyle bir dünyada ne olur? İnsanlar onu kurtarmak için bir araya geliyor mu? Muhtemelen değil. Eşitsizlik daha da artıyor – zenginler, kalan az sayıdaki kaynağı tekelleştirmenin ve vurguncu olmanın yollarını arıyor. Covid bize bunun canlı bir örneğini verdi. Felç olmuş hükümetler, fanatik mezhepler ve hizipler tarafından ele geçirilir ve ihtiyacınız olduğunda size yardım etmek için pek kimse gelmez. Kültür ölümün iyi bir şey ve arınma olduğunu düşünenlerle, böyle düşünmeyenler arasında bir savaşa dönüşür. Amerika’nın acı “kültür savaşlarını” düşünün. Böyle bir dünyada ne olur? Toplum yırtıcı olur, geriler, kendini yer. Çöken bir uygarlık budur.
    Şimdi eşiği geçiyoruz. Şimdiye kadar bizim için görünmezdi ve cahil bir mutluluk içinde yaşıyorduk. Böcekler ölüyor kimin umurunda! Hey, Kim Kardashian’ın Met Gala’da ne giydiğini gördün mü? Balıklar ölüyor, ne olmuş! hadi gidip bir Marvel Filmi izleyelim!

    Dünyanın büyük sistemlerinin tümü – Amazon, kuzey ormanları, okyanus akıntıları, kutuplar – daha sıcak ve daha sıcak bir gezegeni güçlendirmek için devrilme noktalarına ulaşıyor…

    Şimdi eşiği geçiyoruz. Yok oluş artık görülebiliyor. Kartallar son nefeslerini alarak yanan bir gezegene doğru düşüyorlar. Sokaklar ölüm döşeğinde. Artık tencerede yavaş yavaş kaynayan kurbağalar değiliz. Tencereden çıkarılıyoruz ve yenilmek üzereyiz.

    Batılı arkadaşlarım, bunların başlarına geleceğini hâlâ inkar ediyorlar. Cehalet mutluluktur. Bu dünya hepimiz için geliyor. Bundan kaçış olmayacak. Hindistan ve Pakistan ile Bangladeş ve Sri Lanka’dakiler, ufukta olayı ilk yaşayanlar. Ama hepimiz bunu yaşayacağız, çünkü hepimiz aynı gezegendeyiz. Yok olma, bu gezegenin başına gelen bir şeydir.

    Bu her şeyin öldüğü anlamına gelmez. Bu yaşamın kendisini muhtemelen yeni yollarla yeniden başlattığı bir kitlesel yok oluş. Bizden sonra yeni bir dünya geliyor. 300.000 yıl – zar zor göz açıp kapayıncaya kadar. Hayat hayatta kalacak. Ama bizim medeniyetimiz olmayacak. Medeniyetler arasında karanlık bir çağ olacak. Artık o karanlık çağın geldiğini görebilirsiniz.

    Gökten düşen her kuşta, sıcaktan ölen her hayvanda, deliler tarafından parçalanan her demokraside, asla sayamayacağımız tüm ölümlerde. Ekonomik, sosyal, politik bütün sistemlerimiz başarısız olmaya başlıyor.

    Çünkü dostlarım, bu bir yok oluş.

    Bazılarımız henüz bilmiyor.

    Umair Haque
    May 2022

    (Umair Haque: İngiliz ekonomist. Pakistanlı ekonomist Nadeem Haque’nin oğludur. Oxford Üniversitesi, London Business School, McGill Üniversitesi. Havas Medya Laboratuvarı’nın yöneticisiydi. Daha önce Harvard Business Review’da blog yazdı.  The New Capitalist Manifesto: Building A Disruptively Better Business kitabının yazarıdır.)

    Makalenin İngilizce orijinal halini okumak isteyenler için:
    https://eand.co/the-age-of-extinction-is-here-some-of-us-just-dont-know-it-yet-7001f5e0c79a

  • Can Dağ’ın leğenden, çamaşır makinasına giden malzemeci yolculuğu

    Can Dağ’ın leğenden, çamaşır makinasına giden malzemeci yolculuğu

    Ali ERDOĞAN

    Süper Lig’e bu sezon yeniden “merhaba” diyen Ankaragücü’nde 43 yıldır malzemecilik yapan ve hala bu görevi sürdüren 60 yaşındaki Can Dağ, belki de kırılamayacak bir rekora doğru koşuyor. “Dünyaya yeniden gelsem yine malzemeciliğe başlardım” diyen Can Dağ ile 1978-1979 yılında toprak saha olan bugün ise çimle kaplı Tandoğan’daki Ankaragücü tesislerinde buluştuk. Dağ, MedyaPort.net’e özel açıklamalar yaptı:

    Ali Erdoğan Ankaragücü tesislerinde, takımın malzemecisi Can Dağ ile konuştu:

    Malzemeciliğe nasıl başladınız?

    1978-1979 öğretim yılında ortaokul ikinci sınıfına gidiyordum. Okumayı hiç sevmedim ve 2.sınıfta terk ettim. Keçiören’deki evimizden Tandoğan’a gider, Ankaragücü’nün idmanlarını izlerdim. Kale arkasında kaçan topları alıp, futbolculara verirdim. Bu 6 aya yakın devam etti. O dönem takım kaptanı olan Adil Eriç ile ikinci kaptan İskender Atasoy, “Bu çocuk devamlı idmanlara geliyor. İşsiz. Bunu işe alalım” diye bir birleriyle konuşup beni yanlarına çağırdı. Yine o dönemin Genel Kaptanı rahmetli Nevzat Ayabakan’ a götürdüler. Ayabakan da beni takımın malzemecisi Ahmet Kargöker’in (Kırgır Ahmet) yanına gönderdi. Malzemeci olarak işe başladım. Şimdi takımın neşe kaynağı olan Musa Cimilli abi ile birlikte çalışıyorum.

    Bu mesleği seviyor musun?

    Dünyaya yeniden gelsem, üniversiteler de bitirsem yine malzemeciliği tercih ederim. Malzemecilik ayrı bir duygu. Futbolcuların giyeceği tüm malzemeler senin elinden geçiyor. O malzemelere bir anlamda hayat veriyoruz.

    Malzemecilik yaparken, nelere tanık oldunuz, neler yaşadınız?

    1979’lı yıllarda bir çamaşır makinası vardı. Çok bozulurdu. Tamir etmek zaman alırdı. Mecburen su kaynatır, leğende formaları, tozlukları, çorapları, şortları ellerimizle yıkardık. Çamurlu ve karlı günlerde zor olurdu ancak malzemeleri yıkar, ertesi güne hazır ederdik. İlk yıllarda zorluk çektik tabi ki. Şimdi artık çamaşır makinası var. Yıkanıyor, soğutuyoruz ve ütüleme istemiyor.

    Malzeme sıkıntısı çektiniz mi?

    İlk yıllarda malzemelerde, özellikle de forma, şort, çorap ve tozlukların yırtılmasıyla çok sıkıntı yaşadık. Ekonomik sıkıntı nedeniyle yedek malzememiz fazla yoktu. Çoğu zaman malzemeleri eve götürürdüm, annem sökükleri diker, bazı yerleri yamardı. Böyle çok maça çıktık. Göğsümüzdeki reklamları bile elimizle dikiyorduk. Şimdi böyle bir sıkıntı yok. Hem kulüp hem de sponsorlar malzemeleri sağlıyorlar.

    Bir ıslak forma olayı yaşandı. Bu konuda ne dersiniz?

    2014 yılında deplasmanda kış günü Sivas spor ile oynadık. Formalarımız tamamen ıslanmıştı. Yedek formamız yoktu. Futbolcularla birlikte bu formaları sıkıp, ikinci yarıya sahaya yine ıslak forma ile çıkmak zorunda kaldık.

    Malzemeci Can Dağ

    Hiç malzeme unutunuz mu?

    Süper Lig’de Antalyaspor deplasmanına gittik. Soyunma odasında tüm malzemeleri astık. Her futbolcunun giyeceği formalar ve şortlar numaralı. Formaların arkasında ayrıca futbolcuların isimleri yazılı. Astığımızda Cebrail Karayel’in numaralı şortu yoktu. 24 numaralı şort giyiyordu. Hemen 2 numaralı forma giyen Yalçın’ın şortunda 2’yi, 4 numara giyen Mehmet Sak’ın şortundan 4’ü söküp, Cebrail’in formasına dikip, 24 numara yaptık.

    Çalışma süreniz ne kadar?

    Sabah 09.00’da Kulübe gelir, akşam 21.00’da evimize gideriz. Çünkü idman öncesi malzemeleri hazırlarız. İdman bittikten sonra da malzemeleri toplar, ertesi güne hazır olmasını sağlarız. Topları kontrol ederiz. Kirlileri yıkar, hazır ederiz. Şu anda çok memnunuz. Çalışmak bizi yormuyor. Özellikle de kazanırsak daha da mutlu oluyoruz. Bu sezon Süper Lige yeniden çıktık. Yorgunluğumuzu tamamen atmış olduk.

    Malzemeleri icradan kurtardığınız olay nasıl oldu?

    Kulübe Ahmet Gökçek döneminde icralar geliyordu. Her şey haciz ediliyordu. Ben de tüm malzemeleri, hatta çamaşır makinasını malzeme odasının yanında küçük bir yer vardı. Oraya taşıdım. Kapıyı kapattım, önüne sandalye koyup oturdum. Gelen icra memurları baktılar ki malzeme odası boş, çekip gittiler. Böylece malzemeleri kurtarmış oldum.

    Ulaşım sorunu yaşadınız mı?

    Ahmet Gökçek döneminde maaş almamızda çok sıkıntı yaşadık. Bu nedenle Keçiören’den, Beştepe’ye çoğu zaman yürüyerek gidip-geldim. Başka bir dönemde yaşamadım. Şu anda da hiçbir sıkıntımız yok. Faruk Başkan yönetimi maaşları, primleri zamanında ödüyor.

    Maç günü nasıl hazırlanırsınız?

    Maçtan üç saat önce statta güvenlik yetkilileri, hakem, gözlemci, temsilci, kulüp temsilcileri ve malzemeciler eşgüdüm adı verilen toplantıya katılırız. Toplantıda hangi forma, şort, tozluk giyeceğimiz belirlenir. Yedekler için bile. Toplantı bittikten sonra takımımızın soyunma odasına maçtan üç saat önce gider malzemeleri hazırlarız.

    Kaç başkanla çalıştınız?

    1979 yılında Sabri Mermutlu ile malzemeciliğe başladım. Bugüne kadar 21 Başkan görev yaptı. Her başkan kulübü daha iyi yönetmeye çalıştı. Maddi kaynak bulmak için çalmadıkları kapı kalmadı. Kulüp şu anda iyi yönetiliyor. Her şey yolunda. Ancak Ahmet Gökçek dönemini hatırlamak istemiyorum. Hep sıkıntı çektik.

    Totem yapılır mı?

    Teknik direktör, futbolcular ve bizler de totem yapıyoruz. Futbolcular kazandığımız formalarla her maça çıkmak istiyor. Teknik Direktör kazandığımız maçta giydiği elbise ve eşofmanları, ayakkabıları giyiyor. Futbolcular da tıraş olan var, olmayan var. Sağ ve sol ayakla sahaya adım atanlar oluyor. Biz de aynı eşofmanları giyiyoruz. Kazandığımız oluyor, kaybettiğimiz oluyor.-

    Malzemeci Can Dağ

    Unutamadığınız maç hangisi?

    Beşiktaş ile oynadığımız kupa maçı. İstanbul’da bizi 2-0 yendiler. Dayak bile attılar.

    Rövanşta, Beşiktaş futbolcuları o dönem soyunma odası koridorlarında ısınma olduğu için soyunma odasından korkularından çıkamadılar. Isınmadan maça çıktılar. Maçı 3-0 kazanıp, yarı finale kaldık.

    Başka söyleyecekleriniz var mı?

    İyi ki bu mesleğe başlamışım. İyi ki Başkent’in markası olan Ankaragücü’nde çalışıyorum. Çalışmaya da devam edeceğim. Her işte olduğu gibi, yaptığınız işi sevmezseniz başarılı olamazsınız. Ben malzemeciliği ve malzemeleri çok seviyorum.

  • ‘Nerde bu belediye’ diyen Erdoğan ‘Nerde kayyum’ diyecek mi?

    ‘Nerde bu belediye’ diyen Erdoğan ‘Nerde kayyum’ diyecek mi?

    Salih SERTKAL

    Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan, 27 Ekim 2013 tarihinde, Başbakanlık yaptığı dönemde Van’ın Özalp ilçesini ziyaret etti. Ziyaret sırasında ilçe merkezini gezen Erdoğan, çarşı merkezinden geçen derenin üzerinde durup, derenin kirliliğine ve dönemin HDP’li belediyesinin iş yapmadığına dikkat çeken açıklamalarda bulunmuştu. Derenin üzerinde bulunan köprüde durup ellerini açarak vatandaşların hastane taleplerine, “Nerde bu belediye, bu derenin temizliği hastaneden daha önemli” diyen Erdoğan böylece vatandaşın hastane talebini geçiştirmiş, okları belediyeye yönlendirmişti. Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın “kirli”, “derenin temizliği hastaneden daha önemli” dediği aynı dere bugün adeta çöp yığını ve etrafa pis kokular yayıyor. Belediye yönetimi de kayyumda…

    ‘HDP’li BELEDİYE ÇALIŞMIYORDU DİYELİM, KAYYUM NİYE ÇALIŞMIYOR’

    Mustafa Akgün, dükkanının hemen yanındaki dere yatağını gösterdi

    Söz konusu derenin olduğu alanda dükkanı bulunan esnaf Mustafa Akgün, dere yatağının şuan için çöplüğe dönüştüğünü, yayılan kokuların dere kenarındaki evleri, işyerlerini, herkesi rahatsız ettiğini söyledi. O dönem Başbakan olan, Erdoğan’ın dereyi gösterip, “Bu belediyeden memnun musunuz?” diye sorduğunu hatırlatan esnaf Akgün, “Biz o gün için kendi irademizle, bilerek isteyerek oy verdiğimiz bir belediye tarafından yönetildiğimiz için memnunduk” dedi. HDP’li belediye yönetiminin çalışmalarından da her dönem için memnun olduklarını belirten Akgün, “Şu an belediye kayyum tarafından yönetiliyor. Tamam, hadi diyelim o dönem HDP’li belediye çalışmıyordu. Dere yatağı kirliydi, peki bugün de HDP’li belediye mi?” diye sordu. Dere yatağının o günkünden daha beter kirlilik içinde olduğunu belirten Akgün, “Belediye şimdi hükümete bağlı olan kaymakam, yani belediyeye atanan kayyum tarafından yönetiliyor. Hadi o gelsin temizlesin” diye tepki gösterdi.

    ‘ERDOĞAN’A KATILIYORUM DERE ŞUAN İNSANI HASTA EDECEK DÜZEYDE’

    Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın vatandaşların hastane taleplerine ilişkin de “Bu dere insanı hasta eder. Derenin temizliği hastaneden daha önemli” sözlerini hatırlatan esnaf Akgün, Erdoğan’a katıldığını ve gerçekten de derenin şu an insanı hasta edecek düzeyde olduğunu söyledi. Esnaflar olarak taleplerinin, yaklaşık 3 kilometresi ilçenin içinden geçen derenin temizlenerek, kötü kokudan arındırılması” olduğunu belirtti.

    Esnaf Yakup Durmaz da dere yatağının kirliliğinden şikayetçi

    ‘ERDOĞAN AYNI SORUYU KAYYUM’A SORACAK MI?’

    Dereden yayılan koku ve kirlilikten rahatsız olan bir esnaf da dere kenarında işyeri olan Yakup Durmaz. Durmaz da Erdoğan’ın Başbakan iken o ziyaretindeki sözlerini hatırlattı. Erdoğan’ın, ilçe belediyesi kendi partisinde olmadığı için, o dönem “dere kirli” diye belediye yönetiminden şikayet ettiğini hatırlatan Yakup Durmaz, dere yatağındaki kirliliğin kat be kat artmasına rağmen, temizlenmediğini söyledi. Belediye yönetiminde kayyum bulunduğunu da hatırlatan Durmaz, esnaf olarak her defasında belediye yetkililerine şikayet edip, dere yatağının temizlenmesini istediklerini söyledi. Dereye, ev ve iş yerlerinin kanalizasyonları dahil, kömür sobası külleri, ev çöpleri vb her türlü pisliğin atıldığını hatırlatan Yakup Durmaz, “Dere kenarında işyerleri olan biz esnaf çok mağduruz. O dönem dere üzerindeki köprüde durup, ‘nerde bu belediye?’ diye soran Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugün yine gelip o köprünün başında durmasını ve ‘Nerede bu kayyum’ diye sormasını bekliyoruz” dedi. Durmaz, çifte standart ve adam kayırmacılığın olmasını istemediklerini, şu an tek taleplerinin dere yatağının temizlenmesi olduğunu da sözlerine ekledi.

    Dere yatağının bugünkü hali…

  • ’10 Ekim siyasi şantaj malzemesi yapılamaz’

    ’10 Ekim siyasi şantaj malzemesi yapılamaz’

    Burcu YILDIRIM

    Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük katliamı olan 10 Ekim Ankara Katliamı’nın üzerinden 7 yıl geçti. 6.5 yıldır süren yargılama aşamasında ise birçok somut delile, bilirkişi raporlarına ve istihbarat bilgilerine rağmen yakalanan IŞİD’liler dışında tek bir sorumlu yargılanmadığı gibi tanık olarak dahi dinlenmedi. 103 kişinin hayatını kaybettiği yüzlerce kişinin yaralandığı katliam, seçim tartışmalarıyla birlikte siyasetçilerin gündemine “sorumlu kim?” tartışmalarıyla birlikte girdi. Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ 7 Haziran- 1 Kasım 2015 seçimleri arasında yaşananlara dikkat çekerek dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’na “Ankara’da garın önüne o bomba nasıl geldi?” sorusunu sorup, bildiklerini açıklamasını istedi.

    Avukatların çabaları ile dosyaya kazandırılan ve görmezden gelinen birçok bilgi, yakalanamayan firari sanıklar ve sadece eldeki IŞİD’lilerle ilerletilmeye çalışılan bir yargı süreci devam ederken konunun asıl muhatabı olan 10 Ekim Ankara Katliamı Avukat Komisyonu ile görüştük. Komisyon Üyesi Avukat İlke Işık, “Eğer samimilerse bildiklerini açıklasınlar. Bunu yapmıyorlarsa sadece sözlerle ortaya atıyorlarsa biz, sadece siyasal şantaj malzemesi olarak kullandıklarını değerlendiririz. Cumhuriyet Başsavcılıklarına ellerindeki bütün belgeleri paylaşma konusunda çağrı yapıyoruz. Ancak böyle ilerleyebiliriz. Ancak yargının adım atmasıyla ilerleyebiliriz. Hatta şimdiye kadar hiç ilgilenmedikleri o yargılamaya ilişkin buyursunlar gelsinler” diye çağrıda bulundu.

    Avukat İlke Işık, elinde belge olanları savcılıklara vermeye çağırdı

    ‘10 EKİM, KASIM SEÇİMİNE GİDEN EN KRİTİK VİRAJDIR’ 

    Davutoğlu’nun, AKP’den ayrıldığı günden itibaren 7 Haziran- 1 Kasım arasında geçen olaylara ilişkin imalarda bulunduğunu ancak totalde bir şey söylemediğini ifade eden İlke Işık, kendilerinin 7 yıldır sorduğu soruyla Özdağ’ın sorularının kesiştiğine de dikkat çekti. Bu sürece ilişkin yapılan yargılamalara işaret eden Işık, “10 Ekim Ankara Katliamını da Suruç Katliamını da HDP Diyarbakır Mitingi’ne yapılan saldırıyı da Ceylanpınar’daki iki polisin öldürülmesini de bu süreçten bağımsız ele alıp sadece birkaç faille ya da IŞİD’li sanıkla açıklamak mümkün değildir. 10 Ekim Ankara Katliamı, ‘Kaos mu istiyorsunuz?’ sözünün gerçekleştiği ve özellikle de Kasım seçimine giderken en kritik virajın adıdır. Zaten akabinde çok hızlı bir şekilde iktidar değişti ve AKP tekrar iktidarı aldı. Şimdi tam da Ümit Özdağ buna işaret ediyor. ‘Yeni seçim döneminde de böyle şeyler olabilir’ diyor. Biz de aynısını söylüyoruz ve bildiklerini açıklamalarını istiyoruz. Bunu yapmıyorlarsa, sadece sözlerle ortaya atıyorlarsa siyasal şantaj malzemesi olarak kullandıklarını değerlendiririz” diye konuştu.

    ‘SAMİMİLERSE BÜTÜN BİLDİKLERİNİ ANLATSINLAR’

    Bahsedilen tarihler arasında seçimin kazanılması için pek çok olay gerçekleştiğini, bunların en büyüğünün de 10 Ekim Ankara Katliamı olduğunu belirten Işık, Özdağ ve Davutoğlu’nu kastederek “Eğer samimilerse bütün bildiklerini anlatsınlar. Ellerindeki belgeleri yargıya sunsunlar. Özetle aynı şeye gelmiş oluyoruz ve bizim 7 yıldır sorduğumuz aynı soruyu bu dönem bu kişiler de soruyor. Farkı, onlar bir şeyler bildiklerini ima ediyorlar. Ama kendi siyasal hesapları gereği söyledikleri için de esasını muğlak bırakıyorlar” dedi.

    ‘YARGILAMA ESAS SORUMLULAR YOK’

    10 Ekim yargılamasının 6.5 yıldır sadece IŞİD’lilerle sürdüğünü vurgulayan Işık; “Tamam IŞİD’liler var, katliamın her türlü delili var. Bunlara ceza verelim, bu, yargılamanın bir kısmı. Ama katliamı IŞİD nasıl bu kadar kolaylıkla gerçekleştirdi? Bu katliam önlenebilir miydi? Önlenmesi için ne yapıldı?” sorularını yöneltti. Işık şunları söyledi: “Antep’ten, sınırlardan, Adyaman’dan Ankara’ya kadar gelen yol, yaşanan bütün katliamları ve AKP’nin yeniden iktidar olduğu siyasal tabloyu doğurdu. Yargılama aşamasında bu konuda yaptığımız her başvuru reddedildi. Alanda gaz kullanan çevik kuvvet polisine, sağlık hizmetini yerine getirmeyen ve geç ulaştıran sağlık müdürlüğü yetkililerine bile bir soruşturma açılmadı. Siyasal sorumluları, suçu bulunanları sorduğumuzda hep bir duvarla karşılaştık. Yargılamayı orada bıraktılar.”

    Firari sanıklardan en az üçünün Suriye’deki kamplarda olduğunu belirten Işık, “MİT neden bu sanıklar için operasyon yapmaz. Firari sanıkların nerede olduğuna ilişkin araştırma taleplerimiz reddediliyor. MİT’ten bilgi istiyoruz. Bunu yapmayan bir yargı var. Mahkeme arada bir hamle yapmaya çalışsa bile buna cevap vermeyen bir İçişleri Bakanlığı var, MİT var, Emniyet Genel Müdürlüğü var, TEM ve ilgili daireleri var” diyerek İçişleri Bakanlığı’nın IŞİD’le imtihanının çok korkunç olduğunu söyledi.

    ‘KATLİAMLARIN SORUMLULARI IŞİD’LİLERLE SINIRLI DEĞİL’

    Dava dosyasında yer alan delillere göre örgütün, 2012’lerde El Kaide’den IŞİD’e dönüşürken, bütün bilgilerinin bilindiğini vurgulayan Işık, “Ankara katliamını örgütleyenleri, diğer canlı bombacıları yetiştirenleri, Adıyaman’da, Antep’te ne olduğunu, sınırların zaten olmadığını, askerlerin bütün sınır geçişlerine izin verdiği bir tabloyu zaten biliyorlarmış. Bizim dosyanın her aşaması bunu gösteriyor ve bu katliamlardaki sorumluların IŞİD’lilerle sınırlı olmadığı çok açık. Bizim dosyamızın kapsamı bütün sorumlu kamu görevlilerini, o dönemin bütün siyasal aktörlerinin yargılanması gerektiğini gösteriyor. Ve o yüzden bizim bu konudaki sorularımıza yanıt vermiyorlar, o yüzden yargılamayı ‘IŞİD’lilere ceza verelim ve orada yargılamayı durduralım’la sınırlamaya çalışıyorlar” diye konuştu.

    ‘ELLERİNDEKİ BELGELERİ SAVCILIKLARLA PAYLAŞSINLAR’

    Yıllarca kendi taleplerine sessiz kalan yargının son açıklamalarla beraber harekete geçmesi gerektiğini söyleyen Işık, “Hadi yargı yapmıyorsa, bu açıklamayı yapan kişilerin harekete geçmesi gerekiyor. Biz kendilerine, Cumhuriyet Başsavcılıklarına ellerindeki bütün belgeleri paylaşma konusunda çağrı yapıyoruz. Ancak böyle ilerleyebiliriz. Ancak yargının adım atmasıyla ilerleyebiliriz. Hatta şimdiye kadar hiç ilgilenmedikleri o yargılamaya ilişkin buyursunlar gelsinler, Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne. Ailelerimizi, müvekkillerimiz görsünler. Gerçekleri bulma konusunda hiç çaba harcamayan yargı, müvekkillerimizi yargıladı. Kendi ailelerinin anmalarından yargılandı müvekkillerimiz” dedi.

    ‘YARGI GÖZÜNÜ KAPATIYOR’

    Işık, “Karşımızda bağımsız değil, talimatla çalışan bir yargı var. Yoksa bizim dosyanın kapsamı, yargılamanın başka sorumlular üzerinden devam etmesi gerektiğini söylüyor. Yargı buna gözünü kapatıyor ve görmek istemediğini görmüyor, taleplerimizi reddediyor ya da engellemeye çalışıyor. Bu yargılamaya rağmen biz inatla mücadele ediyoruz. Çünkü bu, katliama dair hesaplaşmanın önemli bir bölümü. Ailelerimiz için çok büyük bir anlamı var, devam eden bir adalet arayışı var” değerlendirmesini yaptı.